Etiket: oya ersoy

  • Cumartesi Anneleri, 31 yıl önce gözaltında kaybettirilen Cüneyt Aydınlar’ın akıbetini sordu-VİDEO

    Cumartesi Anneleri, 31 yıl önce gözaltında kaybettirilen Cüneyt Aydınlar’ın akıbetini sordu-VİDEO

    PİRHA- Cumartesi Anneleri, 1040’ıncı buluşmasında 31 yıl önce gözaltında kaybettirilen Cüneyt Aydınlar’ın akıbetini sorarak, “Aydınlar’ın akıbetinin araştırılması, yerinin belirlenmesi ve ondan kalanların ailesine teslimini sağlama görevinizi yerine getirin” dedi.

    Cumartesi Anneleri/İnsanları, eylemlerinin 104O’ıncısında gözaltında kaybedilen, katledilen yakınlarının akıbetini sormak ve faillerin yargılanması talebiyle bu hafta da Galatasaray Meydanı’nda bir araya geldi. Cumartesi Anneleri, bu haftaki eylemde, 1994 yılında İstanbul’da gözaltına aldıktan sonra kendisinden bir daha haber alınamayan Cüneyt Aydınlar’ın akıbeti soruldu.

    İHD Cezaevi Komisyonu üyesi Oya Ersoy, 27 Şubat’ta İmralı Heyeti tarafından kamuoyuyla paylaşılan “Barış ve Demokratik Toplum” çağrısına işaret ederek, çağrının “barışa giden meşakkatli yolun başlangıcı olması”nı istedi.

    CÜNEYT AYDINLAR’IN HİKAYESİ

    Oya Ersoy,  İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi öğrencisi olan Cüneyt Aydınlar’ın 20 Şubat 1994 tarihinde Bakırköy’deki Ömür Durağı’nda polisler tarafından gözaltına alındığını ve Gayrettepe Siyasi Şube’ye götürüldüğünü aktararak, “Burada 7 gün kayıt dışı gözaltında tutulduktan sonra, 27 Şubat 1994 tarihinde gözaltı kaydı yapıldı. Ancak aynı operasyon kapsamında gözaltına alınan 14 kişi mahkemeye sevk edildiklerinde, aralarında Cüneyt yoktu. İstanbul Emniyeti, Cüneyt’i soran ailesine ve İHD avukatlarına, ‘28 Şubat 1994 tarihinde yer göstermeye götürdük, elimizden kaçıp kayıplara karıştı’ cevabını verdi. Cüneyt’ten bir daha haber alınamadı” diye konuştu.

    “YOĞUN İŞKENCE GÖRDÜ”

    Oya Ersoy, Cüneyt Aydınlar ile birlikte gözaltına alınan kişilerin, 17 Mart 1994 tarihinde avukatları aracılığıyla kamuoyuna yaptığı açıklamada, Aydınlar ile 2 Mart 1994 tarihine kadar birlikte gözaltında tutulduklarını aktardıklarını paylaşarak, “Tanıklar ayrıca, yoğun işkence gören Cüneyt’in; ağır yaralı, bir ayağı kırık, yürüyemez haldeyken ‘ölmeye hazır mısın, ölmeye gidiyorsun’ diyen polisler tarafından sürüklenerek bulunduğu hücreden götürüldüğünü açıkladılar. Ailenin ve İHD’nin başvurduğu yetkili merciler, Cüneyt Aydınlar’ın gözaltında kaybedilmesi ile ilgili hemen, etkin ve tarafsız bir soruşturma süreci başlatmadı. Cüneyt’in kaybedilmesini önlemek ve sonrasında onu kaybedenleri cezalandırılmak için, kendi yetkileri dahilindeki gerekli önlemleri almadı” dedi.

    Oya Ersoy, açıklamanın devamında şunları ifade etti:

    “Elleri kelepçeli, ayakkabıları bağcıksız, görgü tanıklarının beyanına göre desteksiz ayakta duramayan birinin, 30 kadar polisin elinden nasıl kaçabileceğini sorgulamadı. Tanıkların beyanlarını değil, polisin dayanaktan yoksun firar senaryosunu esas aldı. 31 yıldır Aydınlar Ailesi’nin evlatlarının gözaltında kaybedilmesi ile ilgili gerçekleri bilme ve onun akıbetini öğrenme hakları ihlal edildi. 1040. haftamızda bir kez daha yargı makamlarına sesleniyoruz: Cüneyt Aydınlar’ın akıbetinin araştırılması, yerinin belirlenmesi ve ondan kalanların ailesine teslimini sağlama görevinizi yerine getirin. Kaç yıl geçerse geçsin Cüneyt Aydınlar için, tüm kayıplarımız için adalet istemekten, devletin evrensel hukuk normları içinde hareket etmek zorunda olduğunu hatırlatmaktan vazgeçmeyeceğiz”

    İHD Eş Genel Başkanı Eren Keskin de, “Cüneyt Aydınlar bu devletin kayıtlı gözaltında kaybıdır ve işkence ile katledilmiştir” dedi.

    Açıklamanın ardından, Galatasaray Meydanı’na karanfiller bırakıldı.

    PİRHA/İSTANBUL

     

  • İtirafçının ifadelerine rağmen 31 yıldır hukuk işletilmiyor!-VİDEO

    İtirafçının ifadelerine rağmen 31 yıldır hukuk işletilmiyor!-VİDEO

    PİRHA-Cumartesi Anneleri 1032. hafta eyleminde Ayhan ve Ali Efeoğlu’nun akıbetini sordu. Yapılan açıklamada, itirafçıların ifadelerine vurgu yapılarak “Ayhan ve Ali Efeoğlu kardeşlerin akıbetlerinin açıklanması ve adaletin sağlanması talebimizde ısrar ediyoruz” denildi.

    Cumartesi Anneleri ile İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi Gözaltında Kayıplara Karşı Komisyon, birkez daha Galatasaray Meydanı’nda biraraya geldi.
    1032. hafta eyleminde Ayhan ve Ali Efeoğlu’nun akıbeti birkez daha soruldu.

    “EFEOĞLU’NUN GALATASARAY’DAKİ SESİYİZ”

    Basın açıklamasını Cumartesi İnsanlarından Oya Ersoy okudu. “Sormaktan Vazgeçmeyeceğiz ! Ayhan ve Ali Efeoğlu kardeşler nerede?” diyen Ersoy, Galatasaray Meydanı’nın halen bariyerlerle kapalı olmasını kınadı. Ersoy, adalet çağrısı yaparak şu açıklamayı okudu:

    “Bugün 2025‘in ilk cumartesi günü. Yeni yıl, her zaman yeni bir başlangıç gibi görülür. İnsanlar, yeni yılda geçmişin yüklerini geride bırakmayı ve hayallerini gerçekleştirmeyi umarlar. Biz de bu yıla, kayıplarımıza ve adalete ulaşma umuduyla giriyoruz. 2025’in bizi kayıplarımıza, ülkemizi barışa, adalete ve huzura yaklaştırmasını diliyoruz.

    2025’de de bizi Galatasaray Meydanı’ndan ayıran polis bariyerlerin önündeyiz. Anayasa Mahkemesi kararlarına rağmen, Galatasaray Meydanı üzerindeki kısıtlama biçim değiştirerek devam ediyor.
    2025’deki ilk buluşmamızda, İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’ya, hukuka ve Anayasa’ya itaat yükümlülüğünü hatırlatıyor ve hiçbir hukuki dayanağı olmayan Galatasaray’daki sınırlama uygulamasına son verilmesi çağrısında bulunuyoruz.

    İktidara, inkar ve cezasızlığa son vererek, gözaltında kaybedilen insanlarımızın akıbetlerini açığa çıkarmasını, suçun faillerini cezalandırmasını ve yargının intikamcı siyasi niyetlere araç edilmesinin yol açtığı hukuk sistemindeki ağır tahribata son vermesini talep ediyoruz.
    Türkiye’nin demokratik bir cumhuriyet hâline gelmesi ancak hukuk pratiğinin, hukuk devletine uygun şekilde işlemesiyle mümkündür. Bizim Galatasaray’daki varlığımız, Türkiye’de hukuk pratiğinin doğru işlemediğinin en önemli kanıtıdır. 1032.haftamızda, iki yıl arayla iki evladı gözaltına alınarak kaybedilen ve failleri zamanaşımı zırhıyla korunan Feriha ve Osman Efeoğlu’nun Galatasaray’daki sesiyiz.
    Efeoğlu Ailesi’nin oğulları Ayhan, Yıldız Teknik Üniversitesi, Ali İstanbul Teknik Üniversitesi öğrencisiydi. Ayhan 6 Ekim 1992 tarihinde, öğrencisi olduğu üniversitenin önünde sivil polisler tarafından gözaltına alındı. İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’ne götürüldü. Onu devletin ilgili tüm kurumlarına soran ailesine gözaltında olmadığı cevabı verildi.

    “SORUŞTURMALAR ZAMANAŞIMI GEREKÇESİYLE KAPATILDI”

    Ayhan’ın gözaltında kaybedilmesinden iki yıl sonra kardeşi Ali de 5 Ocak 1994 tarihinde İstanbul Pendik civarında gözaltına alındı. Ayhan’ı bulamayan aile, bu sefer Ali’nin akıbetini öğrenmek için İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvurdu. Ancak Ayhan ve Ali Efeoğlu’nun kaybedilmesi ile ilgili etkin soruşturma yürütülmedi ve soruşturmalar zamanaşımı gerekçesiyle takipsizlik kararı ile kapatıldı.

    2011 yılında, eski Özel Harekat Polisi Ayhan Çarkın, Ayhan Efeoğlu’nun gözaltındayken işkence ile öldürüldüğüne tanık olduğunu açıkladı. “Onu bizzat ellerimle gömdüm” diyerek, Ayhan Efeoğlu’nu işkence ile sorgulayan ve bedenini kaybeden polislerin isimlerini verdi.
    Bu itiraflar sonrasında, savcılığa baş vuran Efeoğlu Ailesi, dosyanın yeniden açılıp etkin ve bağımsız bir soruşturma yapılarak oğullarının gömüldüğü yerin tespit edilmesini talep etti. Ayrıca İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’nde görevli 8 polis hakkında suç duyurusunda bulundu.

    “DEVLETİN EVRENSEL HUKUK NORMLARI İÇİNDE HAREKET ETMEK ZORUNDA OLDUĞUNU HATIRLATACAĞIZ”

    Ardından Bursa 2. Asliye Hukuk Mahkemesi’ne başvurarak, Ayhan Çarkın’ın ifadelerinden sonra oğullarının kollukta öldürüldüğünün netlik kazandığını belirterek İçişleri Bakanlığı hakkında manevi tazminat davası açtı.
    Bakanlık mahkemeye gönderdiği cevapta; kayıp olduğu iddia edilen kişilerin kabirlerinin İstanbul’da olması ve soruşturmanın İstanbul’da yapılması nedeniyle dosyanın İstanbul’a gönderilmesi talebinde bulundu.

    Tüm bunlara rağmen, bugüne kadar maddi gerçeği açığa çıkartacak, ceza adaletini sağlayacak nitelikte bir soruşturma ve kovuşturma yapılmadı.
    Ayhan ve Ali Efeoğlu kardeşlerin akıbetlerinin açıklanması ve adaletin sağlanması talebimizde ısrar ediyoruz.
    Kaç yıl geçerse geçsin; Ayhan ve Ali Efeoğlu için, tüm kayıplarımız için adalet istemekten, devletin evrensel hukuk normları içinde hareket etmek zorunda olduğunu hatırlatmaktan vazgeçmeyeceğiz! ”

    PİRHA/İSTANBUL

  • Cumartesi Anneleri, Bahri Kağanaslan için adalet istedi – VİDEO

    Cumartesi Anneleri, Bahri Kağanaslan için adalet istedi – VİDEO

    PİRHA – Cumartesi Anneleri’nin 1022. hafta eyleminde 30 yıl önce gözaltında kaybedilen Bahri Kağanaslan için adalet istendi. Açıklamada, “Bahri Kağanaslan’ın 30 yıldır karanlıkta bırakılan akıbeti açıklansın” denildi.

    Gözaltında kaybedilen yakınlarının akıbetini sormak ve faillerin yargılanması talebiyle başlattıkları ve Türkiye’nin en uzun soluklu eylemi olan Cumartesi Anneleri‘nin mücadelesi, 1022. haftada devam etti.

    Galatasaray Meydanı’nda yapılan açıklamada, iktidardan iktidara devredilen şiddete dayalı politikaların yarattığı ağır hak ihlalleriyle yüzleşilmesi, hesaplaşılması çağrısı yapılarak 30 yıl önce gözaltında kaybedilen Bahri Kağanaslan için adalet istendi.

    1022. hafta buluşmasının basın açıklamasını, İHD İstanbul Şube Sekreteri Oya Ersoy okudu.

    “BAHRİ’Yİ ARACA BİNDİRİP GÖTÜRDÜLER”

    Ersoy’un okuduğu açıklamanın devamında şunlara yer verildi:

    “Bahri Kağanaslan Diyarbakır merkeze bağlı Baroğlu Köyü’nde yaşıyordu. Kağanaslan Ailesi ve köylüler üzerinde ağır bir koruculaştırma baskısı vardı. 29 Ekim 1993 tarihinde gece saat 01.30-02.00 civarında Kağanaslan Ailesi’nin kapısı çalındı. Kapıyı açtıklarında iki kadın ve bir erkekle karşılaştılar. Kendilerini örgüt militanı olarak tanıtan bu kişiler yiyecek istiyordu. Üzerlerinde kot pantolon ve deri ceket, ellerinde de uzun namlulu silahlar vardı. Köye iki otomobille gelmişlerdi. Araçlarına giderken kendilerini köyün köpeklerinden koruması için Bahri’nin de kendilerine eşlik etmesini istediler. Aracın yanına geldiklerinde Bahri’yi araca bindirip götürdüler.

    BAHRİ’DEN BİR DAHA HABER ALINAMADI

    Bahri’den haber alamayan ailesi OHAL Valiliğine, DGM savcılığına, Merkez Komutanlığına, Alay Komutanlığına ve Cumhuriyet Savcılığına başvuruda bulundu ancak sonuç alamadı. Olaydan 20 gün sonra Kuşlukbağı köyü korucularından Nafiz Çelik, aileye Bahri’yi jandarmada gördüğünü, para karşılığında yardımcı olabileceğini, Yüzbaşı Mithat Gül’ün de dahil olduğu 4 kişilik bir ekip olduklarını söyledi. Kardeşini arayan Naif Kağanaslan Diyarbakır Merkez Jandarma Karakol Komutanı Yüzbaşı Mithat Gül ile görüştü. Mithat Gül ona “sen korucu olmadıkça ve köyü koruculaştırmadıkça Bahri’yi göremeyeceksin” dedi. Ailesinin tüm girişimlerine rağmen Bahri Kağanaslan’dan bir daha haber alınamadı.”

    “30 YILDIR SÜREN CEZASIZLIK SON BULSUN”

    30 yıldır süren cezasızlıüın son bulması çağrısında bulunan Ersoy, “Bahri Kağanaslan’ın akıbeti etkin bir biçimde soruşturulsun, failleri yargılanarak cezalandırılsın. Kaç yıl geçerse geçsin; Baki Kağanaslan için, tüm kayıplarımız için, adalet istemekten, devletin evrensel hukuk normları içinde hareket etmek zorunda olduğunu hatırlatmaktan vazgeçmeyeceğiz” dedi.

    Cumartesi Anneleri’nin eylemi Galatasaray Meydanı’na bırakılan karanfillerle son buldu.

    PİRHA/İSTANBUL

  • 638. F Oturması: Ağır hasta mahpus Kemal Özelmalı serbest bırakılsın!-VİDEO

    638. F Oturması: Ağır hasta mahpus Kemal Özelmalı serbest bırakılsın!-VİDEO

    PİRHA – Wernicke Korsakoff hastası olan 36 yıllık mahpus Kemal Özelmalı’nın halen hapiste tutulmasının sağlık ve yaşamına ağır tehdit oluşturduğu belirtilerek serbest bırakılması istendi.

    İnsan Hakları Derneği (İHD) Hapishane Komisyonu, hasta mahpusların durumuna dikkat çekmek amacıyla yaptığı F Oturması’nın 638. Haftasında halen Adana Kürkçüler F Tipi Hapishanesi’nde tutulan ağır hasta mahpus Kemal Özelmalı’nın sağlık durumunu paylaştı.

    638. F Oturması’nın basın metnini İHD İstanbul Şube Sekreteri Oya Ersoy okudu.

    DURUMU AĞIRLAŞMASINA RAĞMEN İNFAZ ERTELEME TALEPLERİ KABUL EDİLMEDİ

    36 yıllık mahpus Kemal Özelmalı’nın, Wernicke Korsakoff Sendromu, Alzheimer, Hepatit, böbrek yetmezliği, prostat ve mide hastalıkları yanında, beyin dokusunda küçülme, hafıza kaybı, taşikardi, duyma ve görme yetilerinde ileri seviyede azalma, ayağına takılı platin nedeniyle hareket kısıtı sorunları yaşadığına ve tek başına yaşamını sürdüremediğine dikkat çeken Ersoy, açıklamanın devamında şunları dile getirdi:

    “Kemal Özelmalı, 19 Aralık ölüm oruçları sonrasında Adli Tıp Kurumu tarafından ‘Wernicke Korsakoff’ tanısı konularak ve bu koşullarda hapishanede yaşamını sürdüremeyeceği belirtilerek tahliye edilmiş ancak sağlık kontrollerini 2 gün geciktirdiği gerekçesiyle 2002 yılında tekrar tutuklanarak hapishaneye konulmuştur. Tutuklanmasının ardından sağlık durumu hızla bozulmuş, her geçen gün durumu daha da ağırlaşmasına rağmen infaz erteleme talepleri kabul edilmemiştir.

    “BEN KARDEŞİMİ TABUTLA CEZAEVİNDEN ALMAK İSTEMİYORUM”

    Kardeşi yaptığı açıklamada: “Şartlı salıverildiğinde ağır baskılar gördü.(…)Hacettepe’ye kontrole gitmesi gerekiyordu. Rahmetli annemle beraber iki gün gecikmeli gitti. Bu gecikme nedeniyle infazını yaktılar, tutukladılar. Kemal’in sağlık durumu hiç iyi değil. O betonların arasında kalıyor. Beton çürüyor, o nasıl sağlam kalsın. Her tarafında arıza var. Tedaviye gidecek ama ağzını açmasını istiyorlar. ‘Ben sizinle konuşuyorum ağzımda ne olabilir’ diyor, ağzını açmıyor. Bu nedenle tedaviye götürmüyorlar. (…) Hiçbir suçu olmamasına ve ağır hasta olmasına rağmen cezaevinde tutuluyor. Kemal’e, ‘pişman ol seni bırakalım’ diyorlar. Kemal’de “… pişman olacak hiçbir şey yapmadım” diyor. Suçu bu kadar büyükse pişman olursa nasıl bu kadar büyük suçu af edecekler anlamıyorum. Yıllardır hasta olan bir kişinin tedavisi engellenmesin. Ben kardeşimi tabutla cezaevinden almak istemiyorum” diyerek tepkisini ve isteğini ortaya koymaktadır.

    ÖZELMALI’NIN AVUKATI: KEMAL YAŞAMINI TEK BAŞINA İDAME ETTİREMİYOR

    Avukatı ise, Özelmalı’nın yaşamını tek başına idame ettiremediği için tek kişilik odadan iki kişilik bir odaya alındığını belirtirken, “oda arkadaşlarıyla yaptığımız görüşmelerde Kemal Özelmalı’nın hayatını idame ettiremediğini, tek başına ihtiyaçlarını karşılayamadığını ve böbreklerinin tamamen iflas etmek üzere olduğunu, Wernicke Korsakoff sendromuna ek geçici hafıza kaybı ve Alzheimer başlangıcı tespit edildiğini ve  hepatit hastalığına yakalandığını öğrendik” demiştir.”

    PİRHA/İSTANBUL

  • İHD İstanbul Şubesi: Deprem göz göre göre felakete dönüştürüldü – VİDEO

    İHD İstanbul Şubesi: Deprem göz göre göre felakete dönüştürüldü – VİDEO

    PİRHA – İHD İstanbul Şubesi, 6 Şubat, Maraş merkezli depremlerde yaşanan sorunlara dair hazırladığı raporunda, depremin göz göre göre felakete dönüştürüldüğüne dikkat çekti. İHD Şube Sekreteri Oya Ersoy, yaşanan sorunların çözümüne dair acil taleplerini açıkladı. 

    İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi, 6 Şubat’ta Maraş merkezli depremlerin ardından devam eden sorunlar ve alınması gereken önlemlere ilişkin hazırladığı raporu kamuoyuna duyurdu. Basın metnini İHD Şube Sekreteri Oya Ersoy okudu.

    “14 MİLYON 13 BİN 196 KİŞİ DEPREMDEN ETKİLENDİ”

    Maraş Elbistan merkezli 7,6 büyüklüğünde yaşanan depremin üzerinden bir yıl geçmesine rağmen sorunların hala devam ettiğini belirten Ersoy, Maraş, Gaziantep, Urfa, Diyarbakır, Adana, Adıyaman, Osmaniye, Hatay, Kilis, Malatya ve Elâzığ’da yüz binlerce insanın enkaz altında kaldığını belirtti. Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre 14 milyon 13 bin 196 kişinin depremden etkilendiği bilgisini paylaşan Ersoy, “Resmi açıklamalara göre 50.500 kişi hayatını kaybetti. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği bakanı Murat Kurum, İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanı adayı olarak seçim çalışması sırasında yaptığı bir açıklamada ‘İşte 6 Şubat geliyor. 130 bin canımız gitmiş” dedi.

    Ersoy, bir yıl geçmesine rağmen hala kayıp çocuklar, yakınlarını bulamayan, cenazesini arayan insanlar var” diye belirtti.

    “DEPREM GÖZ GÖRE GÖRE FELAKETE DÖNÜŞTÜRÜLDÜ!”

    Kuzey Anadolu, Doğu Anadolu ve Batı Anadolu diri fay hatları sebebiyle ülkenin büyük bölümünün deprem riski taşıdığını dile getiren Ersoy, hem yerel hem de merkezi düzeyde bugüne kadar deprem konusunda gerekli hazırlıkların yapılmadığının altını çizdi.

    Ersoy, şunları ifade etti:

    “Şehirleri deprem dirençli hale getirmek yerine 21 yılda 7 kez çıkarılan imar aflarıyla depremin yıkıcı etkisi daha da artırıldı. En son 2018 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden önce çıkarılan imar affıyla afet riski altındaki alanlarda olup olmadıklarına, kıyı alanları, tarım arazileri, orman alanları, içme suyu havzaları ve tarihî, doğal, arkeolojik sit alanları üzerine inşa edilip edilmediklerine bakılmaksızın Türkiye çapında 3 milyon 119 bin 947 kaçak ve imara aykırı yapı için yapı kayıt belgesi verildi. Yapı güvenliği olmayan, planlama, mimarlık ve mühendislik süreçlerinden geçmemiş̧, teknik olarak sağlık ve güvenlik koşulları belirsiz toplam 7 milyon 393 bin 413 bağımsız bölüme belge düzenlenerek yasallık kazandırıldı. Bu belgeler karşılığında 26 milyar 151 milyon 389 bin 263 TL yapı kayıt belge bedeli toplandı.”

    ÇOCUKLAR DEVLET ELİYLE TARİKATLARA VERİLDİ

    Depremin dördüncü gününde Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Derya Yanık’ın , refakatiz çocuklarla ilgili yaptığı açıklamaya işaret eden Ersoy, Yanık’ın açıklamasında, “Çocukların ailesi veya bakanlık dışında herhangi bir üçüncü şahsa tesliminin yapılmasının söz konusu olamayacağını anne babalarını kaybeden çocukların bakım ve gözetiminin bakanlık tarafından sağlanacağını açıkladı” diye aktardığını söyledi.

    Ersoy sözlerine şöyle devam etti:

    “Yapılan açıklamanın ardından bir takım tarikat ve cemaatlerin yurtlarında depremzede çocukların olduğu ortaya çıkınca bakanlık yeniden açıklama yaparak refakatçilerinin rızası olduğunu söyledi. Refakatçilerinin rızasının olması çocukların birtakım tarikat ve vakıflara teslim edilmesinin gerekçesi değildir. Çocukların sağlığı ve güvenliğinden sorumlu olması gereken devlet ve devletin kurumlarıdır. Devlet çocuk koruma yükümlülüğünü hiçbir kuruma devredemez. Devlet, Türkiye vatandaşı olsun ya da olmasın, hiçbir ayrımcılık yapmadan tüm çocukları korumakla yükümlüdür.”

    “DİYANETİN EVLENME FETVASI”

    Deprem sürecinde çocuklara dair yapılan açıklamalara dikkat çeken Ersoy, “Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığının enkazdan çıkarılan ve ailesini kaybeden çocukların koruyucu aile olabilmek ve evlat edinmek için e-devlet üzerinden kurulan sisteme başvuru yapılabileceğini duyurduktan sonra 17 Şubatta Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek İstişare Kurulu evlat edinmeye ilişkin soruya internet sitesinde verdiği cevapta “Öz evlat gibi davranmasının” doğru olmadığını ve “Evlat edinenle evlatlık arasında evlenme engeli olmadığını’ açıkladı. Türk Medeni Kanunu’nun 129. maddesi uyarınca evlat edinen ile evlatlık ve onun çocukları arasında evlenme yasaktır’ ibaresi oldukça açık olmakla birlikte Diyanet’in bu açıklaması Anayasa’ya, Medeni Kanun’a, Ceza Kanunu’na ve Çocuk Koruma Kanunu’na aykırıdır. Diyanet’in bu açıklamasının ardından da ‘çocukları korumakla sorumlu’ olan Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı çocuk istismarını olağanlaştıran bu açıklama ile ilgili Diyanet hakkında soruşturma açılmasına ilişkin bir adım atmadı” şeklinde konuştu.

    “DEVLET İHTİYAÇLARI KARŞILAMADI”

    Deprem illerinde sağ kurtulan insanların acılarıyla baş başa bırakıldığını vurgulayan Ersoy, ilk günlerden itibaren barınma, beslenme, temizlik ve sağlık hizmetleri demokratik kitle örgütleri, sağlık meslek örgütleri ve yurttaşların kendi dayanışma seferberliğiyle sağlanmaya çalışıldığını söyledi. Ersoy, İktidarın arama-kurtarma çalışmalarında olduğu gibi her şeyi kendine bağlama ısrarının deprem bölgesine gıda yardımlarının ulaştırılmasında da sorun yarattığını ve gecikmelere neden olduğunu vurguladı.

    “KAYYUMLAR ELİYLE YARDIMLARA EL KONULDU”

    Halkın gönderdiği yardımların kayyumlar eliyle el konulduğunu ifade eden Ersoy, “Demokratik kitle örgütleri, sivil toplum kuruluşları ve siyasi partilerin gönderdiği yardım tırları şehirlere alınmak istenmedi, tek bir koordinasyon merkezinden dağıtılması dayatıldı, gönderilen yardımlara iktidar partisinin örgütlerine ait logolar yapıştırılmaya çalışıldı. Halkların Demokratik Partisi (HDP)’ne ait Pazarcık Afet Kriz Koordinasyon Merkezi’ne kayyum atanarak, koordinasyon merkezine iletilen yardımlara el konuldu. Halkın dayanışması kayyumlar ile engellenmeye çalışıldı” dedi.

    “KIZILAY YARDIM DEĞİL KAZANÇ SAĞLAMAYI ÖNCELEDİ”

    Depremin ardından afet bölgelerine yardım götürmekle yetkili olan Kızılay’ın şirket gibi çalıştığını belirten Ersoy, böyle büyük bir depremde bile “yardım”ı değil “kazanç sağlamayı” öncelediğinin altını çizdi.

    Ersoy, “Halk çadır ararken Kızılay’ın çadır ve konserve sattığı ortaya çıktı. Çadırlar en erken üçüncü günden itibaren dağıtılmaya, çadır kentler ise dördüncü gün kurulmaya başlandı. Çadır kentler oluşturulurken zemin özellikleri dikkate alınmadı, zemin düzenlemeleri yapılmadan, ısı yalıtımı ve su basmasının önlenmesi için altına palet bile yerleştirilmeden doğrudan toprak üzerine kurulan çadırlarda yaşamak zorunda kalan insanlar depremden sonra bir de sel felaketine maruz kaldı” diye aktardı.

    “KADIN VE ÇOCUKLAR İÇİN GÜVENLİ ALAN OLUŞTURULMADI”

    Depremin ardından geçici yerleşim alanlarında kadınların, çocukların ve LGBTİ+’ların güvenliğini sağlayacak alanların oluşturulmadığını ifade eden Ersoy, “Deprem sonrası güvenli alanlar oluşturulmadığı gibi toplumsal cinsiyet eşitliğine uygun şekilde düzenlenmedi. Hem yardımlara erişim hem de şiddet açısından kadınlar için özel önlemler alınmadı. Deprem bölgesinde kadınları şiddetten uzak tutacak önlemler alınmadığı gibi, şiddete uğrayan kadınların başvuracağı mekanizmalar etkili hale getirilmedi. Örneğin Hatay’da Aile Mahkemesi aktif olmadığı için 6284 sayılı yasa kapsamında alınan kararlar onaylatılamadı” dedi.

    “ERDOĞAN HALKI TEHDİT EDİYOR”

    Deprem bölgesinde yaşayan insanların sorunları devam ettiğini kaydeden Ersoy, “Barınma sorunu devam ediyor. Eğitim, sağlık hizmetlerine erişim kısıtlı. Çocuklar yanarak can veriyor. 1 yılın sonunda bu ülkenin cumhurbaşkanı, AKP Genel Başkanı Erdoğan, Hatay’da yaptığı konuşmada; ‘Bir gerçeği sizlere şu anda söylüyorum; Merkezi yönetimle yerel yönetim el ele vermezse dayanışma halinde olmazsa o şehre herhangi bir şey gelmez. Hatay’a geldi mi? Şu anda Hatay garip kaldı. Hatay Mahsun kaldı’ diyerek yerel seçimler öncesi başka partilere oy vermemesi için halkı tehdit ediyor” diye belirtti.

    ACİL TALEPLER

    6 Şubat depremi sonrasında ortaya çıkan ve halen devam ettiğini yineleyen Ersoy, yaşanan sorunların çözümüne dair acil taleplerini sıraladı:

    * Yaşam hakkını önceleyen, insan, doğa ve tüm canlıları odağına alan bir kent planı için yerel yönetimler ve başta emek meslek örgütleri olmak üzere demokratik kitle örgütleriyle birlikte kent koordinasyonları kurulmalıdır.

    *Halkın güvenli konutlarda oturma ve temiz bir çevrede insanca yaşama hakkı vardır. Halkın kendi yaşam alanları ile ilgili söz ve karar hakkına sahip olduğu mekanizmalar yaratılmalıdır.

    * Kamu binalarının depreme karşı güvenli oluşu tartışılmaz bir gerçek olmalı, başta hastaneler, okullar deprem sonrası işlevini yerine getirebilmelidir.

    *Kentlerde altyapı, toplu ulaşım, yangından korunma gibi sistemler, deprem riski öngörüsüyle inşa edilmelidir.

    *Deprem sonrası kullanılmak üzere yeterli, insanların asgari düzeyde yaşamlarını devam ettirecekleri toplanma alanları belirlenmelidir.

    * Eğitim, sağlık, barınma, beslenme ve ulaşım gibi en temel hizmetlerin eşit, nitelikli güvenli ve ulaşılabilir olmaları her koşulda güvence altına alınmalıdır.

    * Afet bilinci ve kültürünün gelişmesi için ilköğretimden itibaren coğrafya ve jeoloji dersleri müfredata alınmalı; afet öncesi, afet anı ve sonrası için eğitimler verilmeli, afet esnası ve sonrasında yapılacaklara dair eğitimler ilkokul seviyesinden başlatılmalıdır.

    *Afet yönetiminde toplumsal cinsiyet eşitliği temel alınmalıdır. Toplumsal cinsiyet eşitliğinin hayata geçirilmesi kamu politikası olarak kabul edilmeli ve afet yönetiminin tüm süreçleri bu politika üzerinden yapılandırılmalıdır.

    *AFAD ve Kızılay yeniden yapılandırılmalı, iktidardan bağımsızlaştırılmalıdır. İllerde
    AFAD danışma kurulları oluşturulmalı, ilgili demokratik kitle örgütleri ve yerel yönetimler bu kurullarda yer almalıdır.

    *Sağlıklı bir çevrede yaşama ve barınma hakkı bir insan hakkıdır! Depremler katliam olmasın!

    PİRHA/İSTANBUL

  • ‘Cumartesi Anneleri’ne karşı açılmış bir savaş var’-VİDEO

    ‘Cumartesi Anneleri’ne karşı açılmış bir savaş var’-VİDEO

    PİRHA-Yargılandıkları davanın beşinci duruşması öncesi yaşananlara ilişkin bugün bir açıklama yapan Cumartesi Anneleri, “Hak ve özgürlüklerimizin güvencesi olması gereken yargının, hak ve özgürlüklerimizi tehdit aracına dönüştürülmesini kabul etmiyoruz” ifadelerini kullandı. Polis memurlarına çağrıda bulunan İHD Eş Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan, “Bu kanunsuz emirler uymayın. Hepiniz yargılanacaksınız. Bu iktidara, İçişleri Bakanına güvenmeyin” derken, TİP İstanbul Milletvekili Sera Kadıgil ise “Devlet, vatandaşına pusu kurdu. Cumartesi Annelerine karşı açılmış bir savaş var” diye konuştu.

    Cumartesi Anneleri/İnsanları 913. hafta buluşmasında 21 Eylül Çarşamba günü Çağlayan Adliyesi önünde yaşananlara ilişkin açıklama yaptı. İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi’nde gerçekleştirilen açıklamaya Halkların Demokratik Partisi (HDP) İstanbul Milletvekili Oya Ersoy, Türkiye İşçi Partisi (TİP) İstanbul Milletvekilleri Ahmet Şık, Sera Kadıgil ile İHD Eş Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan da katıldı.

    “DURUŞMA SIRASINDA DA HUKUKSUZLUK DEVAM ETTİ”

    Basın açıklamasını Maside Ocak okudu. Açıklamadan öne çıkan satır başları şöyle:

    “Her duruşma öncesi Çağlayan Adliyesi önünde gerçekleştirdiğimiz basın açıklaması, 21 Eylül 2022 tarihli beşinci duruşmamız öncesi Kağıthane Kaymakamlığı tarafından verilen anayasaya aykırı bir yasak kararı gerekçe gösterilerek engellendi. Duruşmaya ve öncesinde yapılacak basın açıklamasına katılmak için orada bulunanlara son dakikada bildirilen yasak kararı sonrası, etrafımız polis tarafından çembere alınarak, dağılmamız engellendi. Aralarında duruşmaya katılması gereken kayıp yakınları, cumartesi insanları ve avukatlarının da olduğu 16 hak savunucusu işkenceyle gözaltına alındı. Adliye önünde bulunanların tanık olduğu ve basına/sosyal medyaya yansıyan çok sayıda görüntülü/yazılı haberden görüleceği üzere kolluk kuvvetleri duruşmaya katılmak üzere bekleyenleri, ortada hiçbir hukuki gerekçe yokken ve anayasal haklarını ihlal ederek gözaltına alarak, yaklaşık 8 saat özgürlüklerinden mahrum bıraktı.

    İstanbul 21. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşma sırasında da bu hukuksuzluk devam etti. Duruşmaya yargıcın, ‘eğer düzeni bozan bir durum olursa, kolluk güçlerinden gelen talep doğrultusunda, yargılamanın güvenlik gerekçesiyle kapalı yapılmasına karar verebileceğini’ belirten sözleri ile başlandı.  Bu sözleri ile dava yargıcı, duruşma öncesi yapılacak basın açıklamasına hukuka aykırı olarak müdahale eden kolluğun yönlendirmesi ile hareket ettiğini kabul etmiş, yargılamanın tarafsızlığına ve bağımsızlığa gölge düşürülmüştür. Duruşma yargıcı yargılama sırasında da; savunma avukatlarının salonda bulunan silahlı güvenlik mensuplarının çıkarılmasına yönelik talebini de reddedip; yargılananlar, tanıklar, avukatlar ve dinleyiciler üzerinde baskı yaratacak şekilde yargılama sonuna kadar güvenlik mensuplarının salonda beklemesine izin vererek, tutumunu devam ettirdi.

    “YARGIÇ DURUŞMADA GERİLİM YAŞANMASINA NEDEN OLDU”

    Savunma avukatlarının; duruşma öncesi gözaltına alınanlar arasında, önceki celse hakkında  zorla getirme ve duruşmaya gelmedikleri takdirde savunmadan vazgeçmiş sayılacakları ihtar edilmiş sanıklar ve avukatlarının da bulunduğu, bu kişilerin duruşmaya katılımı sağlanmadan duruşmaya devam edilemeyeceği, ayrıca duruşma salonuna gelebilenlerin de alanda uygulanan şiddetten olumsuz etkilendikleri göz önünde bulundurularak duruşmanın ertelenmesi taleplerini de reddeden yargıç, duruşma boyunca savunmayı kısıtlayıcı davranışları ile duruşmada gerilim yaşanmasına neden oldu.

    Hak ve özgürlüklerimizin güvencesi olması gereken yargının, hak ve özgürlüklerimizi tehdit aracına dönüştürülmesini kabul etmiyoruz. Ülkeyi yönetenler, Anayasa ve bağlayıcı uluslararası sözleşmelerden kaynaklı sorumluluklarına rağmen;  25 Ağustos 2018 tarihinden bu yana hak ve özgürlüklerimizi gasp eden; hukuka aykırı yasak, engelleme ve gözaltı uygulamaları ile adalet arayışımızı engellemeye, açılan soruşturma ve bu dava ile üzerimizde yargı baskısı oluşturmaya çalışmakta ve suç işlemektedir. 27 yıldır dediğimiz gibi; son kaybımız bulunana, son fail cezalandırılana kadar bu mücadele devam edecek. Kaç yıl geçerse geçsin, bedeli ne olursa olsun; kayıplarımız için adalet istemekten, devletin evrensel hukuk normları içinde hareket etmek zorunda olduğunu hatırlatmaktan, 214 haftadır bize yasaklanan kayıplarımızla buluşma mekânımız Galatasaray’dan vazgeçmeyeceğiz.”

    “KANUNSUZ EMİRLERE UYMAYIN, HEPİNİZ YARGILANACAKSINIZ”

    İHD Eş Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan ise polis memurlarına çağrı da bulunurken; “Türkiye’de otoriter yönetim altında kolluk kuvvetleri daha fazla kanunsuz emirlere uymaya başladılar. Bir kez daha uyarmak istiyorum. Bu kanunsuz emirler uymayın. Hepiniz yargılanacaksınız. Bu iktidara, İçişleri Bakanına güvenmeyin. Bunların hesabı bir gün yargı önünde sorulacaktır. Şu anda şubemizin önünde yüzlerce polis var. Sizin başka işiniz yok mu? Hırsızları, uyuşturucu kaçakçılarını, çeteleri kovalayın. Böyle bir ülke olabilir mi?” ifadelerini kullandı. HDP
    İstanbul Milletvekili Oya Ersoy, Türkiye’de hukukun ortadan kaldırıldığını ifade ederek, “Cumartesi annelerine ve insanlarına uygulanan şiddetin tek bir sonucu vardır; faillerin yanındayız mesajıdır” dedi. TİP İstanbul Milletvekili Sera Kadıgil de “Devlet, vatandaşına pusu kurdu. Cumartesi Annelerine karşı açılmış bir savaş var” dedi.

    PİRHA / İSTANBUL

  • Gezi Davası’nda çıkan kararlar Adalet Nöbeti’nde protesto edildi-VİDEO

    Gezi Davası’nda çıkan kararlar Adalet Nöbeti’nde protesto edildi-VİDEO

    PİRHA-Gezi Davası’nda çıkan karar bugün Çağlayan’daki İstanbul Adalet Sarayı önünde gerçekleştirilen Adalet Nöbeti’nde protesto edildi. Nöbete mesaj yollayan Avukat Can Atalay, “Taksim Gezisi, farklı fikirlerin, dünya görüşlerinin çoğulcu bir ortamda yaşayabileceğinin kanıtıdır. Taksim Gezisi, ekmeği paylaşmanın tadını yeniden anımsatandır. Gezi bu toprakların eşitlik özgürlük adalet umududur” ifadelerini kullandı.

    Gezi Davası’nın dün görülen karar duruşmasında Osman Kavala hakkında ağırlaştırılmış müebbet cezası, Mücella Yapıcı, Çiğdem Mater, Hakan Altınay, Can Atalay, Mine Özerden, Yiğit Ali Ekmekçi ile Tayfun Kahraman’a da 18’er yıl hapis cezası verilmişti.

    Gezi Davası’nda çıkan karar, bugün Çağlayan’daki İstanbul Adalet Sarayı önünde gerçekleştirilen Adalet Nöbeti’nde protesto edildi. Nöbete Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Milletvekilleri Sezgin Tanrıkulu, Özgür Özel, İbrahim Kaboğlu, Halkların Demokratik Partisi (HDP) Milletvekili Oya Ersoy ile Türkiye İşçi Partisi (TİP) Milletvekili Ahmet Şık‘ın yanı sıra çok sayıda siyasi parti temsilcisi, yazar ve avukat katıldı.

    “DÜN BU ADLİYEDE FACİA YAŞANDI”

    Adalet Nöbeti’nde ilk olarak açıklama yapan Avukat Kemal Aytaç, “Dün bu adliyede facia yaşandı. Bir infaz bürosu infaz memurları aracılığıyla adına hukuk, yargı diyemeyeceğim bir kepazelik yaşadık. Bu cesareti nereden alıyorlar bunun cevabını vermek zor. Bu cellatlardan hesap soracağız. Yaptıkları yargılama değildir” diye konuştu. Dava sonuncu 18 yıl hapis cezası alan ve tutuklanan Avukat Can Atalay‘ın Silivri Hapishanesi’nden gönderdiği mesaj da nöbette okundu. Atalay‘ın mesajı şöyle:

    “Ülkenin gündemi açlık yoksulluk olması gerekirken, hiçbir hukuk kuralı tanımadan saçma sapan şeylerle meşgul ediyorlar. Biz İstanbul’un kent merkezinde son kalan müşterek, kamusal bir yeşil alanı, afet sonrası toplanma alanını savunduk. Polisin şiddetine karşı çıkan her bir insanımız kendi itirazını aldı geldi. Taksim Gezisi, farklı fikirlerin, dünya görüşlerinin çoğulcu bir ortamda yaşayabileceğinin kanıtıdır. Taksim Gezisi, ekmeği paylaşmanın tadını yeniden anımsatandır. Gezi bu toprakların eşitlik özgürlük adalet umududur. Gezi’nin toplumsal politik ya da hukuki bakiyesini ancak onurla taşırız. Gezi’yi savunduk, savunuyoruz, savunacağız. Adalet istiyoruz, insan, hava, toprak ve su için adalet. Hep birlikte mücadele edeceğiz ve hep birlikte kazanacağız.”

    “ÖFKEMİZ BÜYÜK AMA KARARLILIĞIMIZ DA BİR O KADAR YÜKSEK”

    CHP Grup Başkanvekili Özgür Özel çıkan kararı “Öfkemiz büyük ancak kararlılığımız da bir o kadar yüksek” şeklinde değerlendirdi. Özel şunları söyledi:

    “Sözümüze değer verenlere bir tek şey söylüyorum: Bundan sonra nereye çağrılırsanız oraya gidin. Baroların, sivil toplum örgütlerinin barışçıl çağrılarına bedeninizle, zihniniz, yüreğinizle katkı verin. Karşımızdaki bu büyük kötücül aklı hiçbirimiz tek başına yenemeyiz ama hepimiz yeneriz. Gezi’yi hazmedemediği için Geziyi savunanları mahkum etmeye çalışıyor. Bu ülkenin bir diktatörden kurtuluşu ancak yine hepinizin hep birlikte omuz omuza vermesiyle olacak. Biz bu diktatörü hep beraber göndereceğiz. Buna söz veriyoruz.”

    “BU KARAR SARAYIN KARARIDIR”

    Pen Yazarlar Derneği Başkanı Zeynep Oral ise “Düşüncelerini korumak isteyen insanların gerçekleştirdiğimiz Gezi’nin suçunu eğer suçsa 20 kişiye bağlamak istemek yeryüzünün en kötü romanı, en kötü yazısı, en kötü makalesi, en kötü senaryosu ve bu tutmaz. Eğer bir ülkede bir kişi haksız yere hapisteyse bu ülkede hiç kimse özgür değildir” ifadelerini kullandı.

    HDP Milletvekili Oya Ersoy da verilen kararın siyasi olduğunu belirtirken, “Bu karar sarayın kararıdır. Egemenliği için, sarayın çıkarları için verilen bir karar. Sana kul olmayacağız” dedi.

    CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu ise şunları söyledi: “Bu kararı veren hakimlerden, savcılardan tek tek adil bir şekilde hesap soracağız. Bu davanın iddianamesi Saray’da yazıldı, hükmü de Saray’da verildi. Burada sadece açıklandı.”

    “KAYBEDECEK BİR TEK GÜNÜMÜZ YOK”

    TİP Milletvekili Ahmet Şık ise şöyle konuştu:

    “Bu, iyiyle kötü arasındaki, savaş isteyenlerle barışı hakim kılmak isteyenler, demokrasi ve hukuk normlarının hakim olmasını isteyenlerle, hukuki pas pas ederiz diyenler, bir avuç sömürücünün milyonlarca insanın sömürmesine devam etmek isteyenlerle, siyahla beyaz arasındaki bir savaş. İnsanın hayatta durduğu yeri tüm hayatı boyunca tercihleri belirliyor. Bu tercihler haysiyet sahibi olup olmadığınıza iyi bir emare. Mevzu bir mafya ile mücadele ederken, o mafyanın tetikçiliğini üstlenmiş bir yargının tasarrufuyla olmayacağının bilerek bu işin siyasi ve politik olduğu bilinciyle hareket etmekten geçiyor. Mafyayla, mafyanın anladığı dilden mücadele edeceksiniz. Başka yolu yok. Kaybedecek bir tek günümüz yok. Zamanımız kalmadı.”

    PİRHA / İSTANBUL

  • HDP’li vekillerden tepki: Nükleer enerji zorunluluk değil, politik bir tercihtir -VİDEO

    HDP’li vekillerden tepki: Nükleer enerji zorunluluk değil, politik bir tercihtir -VİDEO

    PİRHA- HDP’li vekiller Muazzez Orhan Işık, Ali Kenanoğlu, Oya Ersoy ve Murat Çepni, iktidarın Meclis’e sunduğu ‘Nükleer Düzenleme Kanunu Teklifi’ne muhalefet şerhi düştüklerini belirttiler. Vekiller, “Nükleer enerji gibi bir konu, ciddiyetten uzak ve emir komuta anlayışı içerisinde muhalefet partilerinin itirazlarına rağmen kabul edildi. ” diyerek tepki gösterdi. 

    Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Sanayi, Ticaret, Enerji, Tabii Kaynaklar, Bilgi ve Teknoloji Komisyonu üyesi Halkların Demokratik Partisi (HDP) Van Milletvekili Muazzez Orhan Işık, İstanbul Milletvekili Ali Kenanoğlu, TBMM Çevre Komisyonu üyesi İstanbul Milletvekili Oya Ersoy ve İzmir Milletvekili Murat Çepni,Nükleer Düzenleme Kanunu Teklifi’ne muhalefet şerhi düştü.

    Meclis’te yaptıkları basın toplantısında iktidarın yasa yapım süreçlerinin antidemokratik olduğunu vurgulayan vekiller, 2018 yılında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi olarak yayınlanmış ancak daha sonra Anayasa Mahkemesi’nce Anayasa’ya aykırı bir düzenleme olduğu gerekçesiyle reddedilen bir kanun teklifiyle karşı karşıya olduklarını dile getirdiler.

    “ANAYASA’YA AYKIRI BİR DÜZENLEMEDİR”

    Vekiller söz konusu kanun teklifinin usule uygun olmadığına dikkat çekerek şunları kaydetti:

    “Muhalefetin uyarılarını yok sayan, önerilerini dikkate almayan demokratik anlayıştan vareste bir iktidar anlayışı ile karşı karşıyayız. Komisyona gelen bu kanun teklifi bilindiği gibi daha önce KHK olarak yayınlanmış fakat sonrasında yapılan başvuru üzerine Anayasa Mahkemesi’nce Anayasa’ya aykırı bir düzenleme olduğu gerekçesiyle reddedilmişti. Nitekim eğer bu kanun teklifi ile kurulması planlanan Nükleer Düzenleme Kurumu KHK ile değil de daha önce bu şekilde komisyona gelmiş olsaydı toplumsal ve siyasal muhalefetin tazyiki ile belki de geçemeyecekti. Şimdi Anayasa Mahkemesi’nin reddi ve yayımı tarihinden itibaren (9 Mart 2021) 1 yıl süre tanındığı için apar topar komisyona getiriliyor ve daha tartışmalar yapılamadan birkaç gün için kanunlaştırılmak isteniyor.”

    “NÜKLEER MEVZUATI YAP-BOZ TAHTASI DURUMUNDADIR”

    Nükleer enerji gibi son derece riskli ve hayati bir konunun kamu denetimi ortadan kaldırılarak tamamen ticari bir konu haline getirildiğini ifade eden vekiller sözlerine şu şekilde devam etti:

    “Nükleer enerji gibi milyonda bir risk analizlerinin bile defalarca akademik düzeyde bilimsel yöntemlerle değerlendirmesi gereken bir konu, ciddiyetten uzak ve emir komuta anlayışı içerisinde muhalefet partilerinin itirazlarına rağmen karşılık kabul edilmişti. İşin daha da vahim tarafı NDK tasarısı TBMM Genel Kurulu’nda kabul edilmeden önce NDK üyelerinin yemin ederek göreve başlamaları TBMM’nin işlevinin, saygınlığının hiçe sayılması olmuştur. AYM`nin iptal kararı bu anlamda TBMM`nin saygınlığının hatırlatılması bakımından da önemlidir. Nükleer mevzuatı yap-boz tahtası durumundadır.”

    “NÜKLEERİN YARATACAĞI OLUMSUZ ETKİ NESİLLER BOYU SÜRECEKTİR”

    Rusya ile varılan anlaşma gereğince Akkuyu bölgesinde santral inşaatı için çalışmaların devam ettiğini hatırlatan vekiller, “Akkuyu Nükleer Santrali sadece Mersin için değil tüm Türkiye ve bölge için ciddi bir tehdittir. Herhangi bir kaza olmasa dahi santralin yarattığı çevresel etkiler bölgeyi derinden etkileyecektir. Özellikle önemli bir tarihi ve turistik potansiyele sahip olan Mersin ili, bundan böyle nükleer santralle anılacak, tarihi ve doğal güzelliklerine karşın turist çekemez hale gelecektir. Limon başta gelmek üzere tüm tarımsal potansiyel bu durumdan olumsuz etkilenecek, bölgeden tarımsal ihracat durma noktasına gelecektir. Yetiştirilen tarım ürünleri ise insan sağlığı açısından risk taşıyor olacaktır. Santralin kullandığı deniz suyu deniz canlılarını olumsuz yönde etkileyecek, balıkçılık durma noktasına gelecek, yenilen balıklar ise sağlığımız açısından zararlı olacaktır. Ayrıca tüm canlı türleri açısından risk taşıyan bu santralin fay hattında yapılıyor olması tehlikenin ne kadar büyük boyutta olduğunun göstergesidir. Olası bir kaza ile yayılacak radyasyonun genetik etkileri, kanser vakaları, yaşam sürecini kısaltan etkiler, anormal doğum vakaları nesiller boyu sürecektir” dedi.

    “NÜKLEER ENERJİ ZORUNLULUK DEĞİL, POLİTİK BİR TERCİHTİR”

    Nükleer enerjinin zorunluluk değil, politik bir tercih olduğunu söyleyen vekiller şunları kaydetti:

    “Türkiye, nükleer güç santralleri için, enerji ihtiyacı ve enerjide dışa bağımlı olmayı gerekçe göstermektedir. Özellikle 2000’lerden sonra enerji yatırımlarında büyük artış yaşanmıştır. Enerji alanının piyasalaştırılması ile şirketlerin bu alandaki faaliyetleri hazine alım garantileri dahil olmak üzere birçok araçla teşvik edilmiştir. Bu teşvik destekli politikalar sonucu enerjide kurulu güç, talebin neredeyse iki katına ulaşmıştır. Bununla birlikte enerjide dışa bağımlılık azalmak yerine artmış ve üstelik enerjide hane halkına daha pahalı elektrik verilmeye başlanmıştır. Bu bir politik tercihtir. Kamu kaynakları, yerli veya yabancı sermaye gruplarına, karlı yatırım imkânı olarak sunulmaktadır.”

    “NÜKLEER ENERJİ KALICI HASTALIKLARA, GENETİK BOZUKLUKLARA NEDEN OLUYOR”

    Yaşanan nükleer kazaları anımsatan vekiller, nükleerden vazgeçilmesi gerektiğini belirterek nükleer santrallerin son derece kompleks bir yapılanma olduğunu ve en ufak bir sorunun felakete yol açacağını aktardılar.

    Mali zararı yanı sıra toprağa, suya ve havaya karışan radyasyonun nesiller boyunca geniş bir coğrafyada dolaştığını ifade eden vekiller, “Peki kazalar dışında bu santraller anlatıldığı gibi etrafında balık tutulan, havayı kirletmeyen, son derece modern ve doğa dostu teknoloji harikaları mı? Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun yaptığı araştırmalara göre nükleer santrallerin civarında yaşayanlarda kanser vakalarında yüzde 400’lük artış, genetik mutasyonlar sonucu normal olmayan doğumlar, yaygın lösemi hastalıkları tespit edilmiştir. En gelişmiş ülkelerdekiler de dahil olmak üzere yüzlerce santralde bugüne kadar sızıntı oldu. Nükleer endüstri bu kazaları saklamaya çalıştı. Saklayamadıklarını yalanladı. Nükleer enerji kalıcı hastalıklara, genetik bozukluklara neden oluyor. Bu radyasyonlar, canlı hücreleri meydana getiren atomları ve molekülleri iyonize ederek, yapılarını bozar, kansere yol açar. Nükleer santrallerin civarında yaşayanlarda, kanser vakalarında yüzde 400’lük artış, genetik mutasyonlar sonucu normal olmayan doğumlar, yaygın lösemi hastalıkları görülmüştür” ifadelerini kullandı.

    “NÜKLEER ENERJİ ÇEVRE DÜŞMANIDIR”

    Nükleer santrallerin açığa çıkardığı atıkların hiçbir şekilde ortadan kaldırılamadığının da altını çizen vekiller şunları aktardı:

    “Bu atıklar on binlerce yıl boyunca aktif kalıyorlar, radyasyon yaymaya devam ediyorlar. Yetkililer açıklayamadıkları bu sorun karşısında yer yer birtakım yalanlara sığınmaya çalışıyorlar. Bu atıkların sanayide kullanıldığı, ya da bu sorunu çözecek teknolojinin geliştirildiği söyleniyor. Madem bu atıklar bu kadar işe yarıyor, neden gelişmiş ülkeler bu atıkları geri ülkelere satmaya çalışıyorlar? Nükleer çağın başlangıcından 70 yıldan daha uzun bir süre geçmiş olmasına rağmen bugüne kadar hiçbir ülke nükleer atıkların nihai depolanması konusuna toplum tarafından kabul gören kalıcı bir çözüm getirmeyi başaramadı.”

    “DÜNYA NÜKLEER ENERJİDEN VAZGEÇİYOR”

    Gelişmiş ülkelerin yaklaşık 30 senedir yenisini kurmadıkları bu sorunlu teknolojiyi az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere ithal etme eğiliminde olduklarını söyleyen vekiller, “Nitekim 2001-2020 yılları arasında dünyada 95 reaktörün operasyona başlatıldığı ve 98’inin kapatıldığı göz önüne alındığında Çin’de 47 reaktörün operasyona başlatılması ve kapatılan reaktörün olmamasına karşın kapatılan küresel manada 98 reaktörün eksilmesi ve 48 reaktörün eklenmesi birlikte düşünüldüğünde toplam nükleer filodan 50 reaktörlük bir azalmanın gerçekleştiği anlaşılıyor. Dünya nükleer enerjiden vazgeçerken, nükleer santraller, ‘nükleer kafaların’ iddia ettiği kadar çevreci, temiz, risksiz, ucuz, sorunsuz, tehlikesiz değilken neden bu topraklarda kurulmaya ısrarla çalışılıyor?” şeklinde konuştu.

    Nükleer enerjiden vazgeçilene kadar demokratik siyasetin tüm araçlarını kullanarak direneceklerini vurgulayan HDP’li vekiller, son olarak söz konusu kanun teklifinin tümüne karşı olduklarını belirtti.

    PİRHA/ANKARA

  • Ersoy: Fehmi Tosun’u kaçıran aracın plakası niçin araştırılmıyor?

    Ersoy: Fehmi Tosun’u kaçıran aracın plakası niçin araştırılmıyor?

    HDP Milletvekili Oya Ersoy, 26 yıl önce Fehmi Tosun’u kaçıran aracın plakasının araştırılmamasına ilişkin Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’a soru önergesi verdi. 

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) İstanbul Milletvekili Oya Ersoy, 26 yıl önce 19 Ekim 1995 sabahı evden çıktıktan sonra kendisinden haber alınamayan 35 yaşındaki Fehmi Tosun’u kaçıran plakanın araştırılmamasına ilişkin Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’a soru önergesi verdi.

    Ersoy, Tosun’un eşi ve çocuklarının gözleri önünde 34 UD 597 plakalı beyaz bir araca zorla bindirilerek kaçırılmasının ardından plakanın araştırılmasına ilişkin başvuruların reddedilmesini soru önergesi ile Meclis gündemine taşıdı.

    20 YILIN SONUNDA DOSYA KAPATILDI

    Ersoy, Fehmi Tosun’un kaçırılması ve kaybedilmesiyle ilgili soruşturmanın Küçükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 1997/13776 soruşturma dosyası ile başlatıldığını ve 2015/25023 karar numarası ile de kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildiğini belirtti. Ersoy, Tosun’un avukatlarının soruşturma boyunca olayın aydınlatılması için ileri sürdüğü tüm taleplerin yerinde görülmediğini, adeta zamanaşımı süresinin dolmasının beklendiğini ve 20 yılın sonunda dosyanın kapatıldığını kaydetti.

    “YAPILANLAR HUKUK DIŞI”

    Tosun’un kaçırıldığı aracın plakasının bulunduğu halde savcılık tarafından araştırılmadığını ifade eden Ersoy, Tosun’un avukatları tarafından aracın kimin adına kayıtlı olduğu bilgisinin İçişleri Bakanlığı’na sorulmasına rağmen, “özel hayatın gizliliği gerekçe gösterilerek” bilgi edinme talebinin reddedildiğini vurguladı. Yapılanların hukuk dışı olduğunu belirten Ersoy, olayın ortaya çıkarılması ve Fehmi Tosun’un akıbetinin açıklanması için söz konusu plakanın olay tarihinde kimin üzerine kayıtlı olduğu bilgisinin dava süreci için önem taşıdığını vurguladı.

    Ersoy, yanıtlanması talebiyle Fuat Oktay’a şu soruları yöneltti:

    “*34 UD 597 plakalı araç 19.10.1995 tarihinde kimin adına kayıtlıdır?

    *34 UD 597 plakalı aracın kimin adına kayıtlı olduğu bilgisi Fehmi Tosun’un ailesi ve avukatlarına niçin verilmemektedir?

    *Aracın kimin adına kayıtlı olduğuna ve olayla ilgisine dair de bir araştırma yapılmış mıdır?

    *Olayın ortaya çıkarılması açısından son derece önemli olan söz konusu plakanın, olay tarihinde kimin üzerine kayıtlı olduğunun yaşamsal önemine rağmen bilgi edinme yasası çerçevesinde avukatlara bilgi verilmemesinin dava sürecini sekteye uğratacağını düşünüyor musunuz?”

    (HABER MERKEZİ)

  • HDP Milletvekili Ersoy, yurtsuz kalan öğrencileri Meclis gündemine taşıdı

    HDP Milletvekili Ersoy, yurtsuz kalan öğrencileri Meclis gündemine taşıdı

    PİRHA- HDP İstanbul Milletvekili Oya Ersoy, yurtsuz kalan öğrencileri Meclis gündemine taşıdı. Ersoy, “Millî Eğitim Bakanlığı ve Cumhurbaşkanlığı bütçesi dinci-gerici dernek, vakıf, cemaatlere aktarılıyor. İktidar şirketlere, saraylara, yandaşlara bütçe bulurken, bir günde on katlı binalar dikip, yollar yaparken öğrencilere yurt yapmadı” dedi. 

    HDP İstanbul Milletvekili Oya Ersoy, üniversite öğrencilerinin yurtsuz kalmasını Meclis gündemine taşıdı.

    “İktidar şirketlere, saraylara, yandaşlara bütçe bulurken, bir günde on katlı binalar dikip yollar yaparken öğrencilere yurt yapmadı” diyen Ersoy, 8 milyona yakın üniversite öğrencisinden sadece 700 bininin KYK yurdunda kalabildiğini, gerisinin en kötü koşullara sahip olan özel yurtlara aylık 1250 TL ile 8 bin TL arasında bedel ödemek zorunda kaldıklarını söyledi.

    Ersoy, “Şu an yaşanan yurt krizinin çözümü iktidarın elindedir. Bütçeden dinci-gerici vakıf ve cemaatlere bütçe aktarılmayıp yurt yapılsaydı bu sorun bugün yaşanmazdı. Bakın Millî Eğitim Bakanlığının 2021 bütçesi 211 milyar 993 milyon 156 bin TL’ idi bu tutarın içerisinden, Türkiye Maarif Vakfı’na 1,2 milyar TL’ye kadar kaynak aktarıldı. Ayrıca Millî Eğitim Bakanlığı dışında, yurtdışında doğrudan eğitim kurumu açma yetkisine sahip tek kuruluş olan Maarif Vakfı’na 2017, 2018 ve 2019 yıllarında sırası ile 163 milyon TL, 270 milyon TL ve 422 milyon TL ödenek aktardı ifadesinde bulundu. 2019 yılında genel ve özel bütçeli idarelerden dernek ve vakıflara aktarılan paranın 933,3 milyar lira olduğunu söyleyen Ersoy, en fazla para aktaran kurum ise Milli Eğitim Bakanlığı olmuştur” dedi.

    “ÖDENEKLER DİNCİ, GERİCİ VAKIFLAR İÇİN KULLANILIYOR”

    Ersoy, “Milli Eğitim Bakanlığı’nın eğitimde gericileştirme laik ve bilimsel karşıtı politikalarının son 10 yılda vakıf ve dernek adı altında aralarında TÜRGEV, TÜGVA ile Nur Cemaati’ne yakın Hizmet Vakfı gibi 13 dinci gerici cemaat ve tarikatlar ile daimi protokoller imzalanması ve ödenek aktarması ile sağlanmaktadır” diye belirtti.

    (HABER MERKEZİ)

  • Çekmeköy’de evi yıkılan Suna Duman’ı HDP Milletvekilleri ziyaret etti-VİDEO

    Çekmeköy’de evi yıkılan Suna Duman’ı HDP Milletvekilleri ziyaret etti-VİDEO

    PİRHA-HDP İstanbul Milletvekilleri Oya Ersoy ile Züleyha Gülüm, Çekmeköy’deki Serindere Islah Projesi kapsamında evi yıkılan Suna Duman’ı ziyaret etti. “İBB’nin bu soruna bir an önce el atıp; çözüm bulması gerekiyor” diyen Gülüm, “AKP’yi zaten biliyoruz. Her şeyi rant olarak gören bir iktidar. Gördüğü araziye “Nasıl talan ederim?” diye bakıyor” ifadelerini kullandı. Oya Ersoy ise “Yıllardır vergilerini veren insanları kaldırıp, evlerine çökme operasyonudur” diye konuştu.

    İstanbul‘un Çekmeköy ilçesinde yürütülen Serindere Islah Projesi kapsamında evi yıkılan Suna Duman, bir barakada adalet mücadelesine 3 yıldır devam ediyor.

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) İstanbul Milletvekilleri Oya Ersoy ile Züleyha Gülüm, Çekmeköy’de Farabi Sokak’taki barakasında 1146 gündür nöbetine devam eden Duman’ı ziyaret etti.

    “MAHALLE VE DAYANIŞMA KÜLTÜRÜ DARMADAĞIN EDİLİYOR”

    Barınma hakkının temel bir hak olduğunu belirten HDP İstanbul Milletvekili Züleyha Gülüm, “Bir sorun varsa, orada yaşayan insanların barınma hakkını içine alan bir çözümle gelirsiniz. Bu yapılan çözüm değildir. Ortada ciddi bir mağduriyet var. Görünen o ki; Çekmeköy Belediyesi buranın tamamına göz koymuş. İnsanların iç içe yaşadığı, birbirleriyle kaynaştığı yaşam biçimi burada yok edilecek. Sadece bina meselesi değil. Yaşam alanlarımıza yönelik müdahale aynı zamanda sosyal ilişkilerimize de müdahale oluyor. Mahalle ve dayanışma kültürünü darmadağın eden bir yaklaşım söz konusu” dedi.

    “AKP, HER ŞEYİ RANT OLARAK GÖREN BİR İKTİDAR”

    Gülüm, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin (İBB) soruna çözüm bulması gerektiğini söylerken; şöyle konuştu:

    “Ortada bir dere ıslah projesi varsa yerine binalar dikmekle olmaz. Bu binalar dikildiğine göre taşma sorunu yok. İBB’nin bu soruna bir an önce el atıp; çözüm bulması gerekiyor. AKP’yi zaten biliyoruz. Her şeyi rant olarak gören bir iktidar. Gördüğü araziye “Nasıl talan ederim?” diye bakıyor. Bu anlayış hakim zaten. Ama İBB’nin de buna izin vermeyen ve sorunu çözen bir yaklaşım geliştirmesi gerekiyor. İnsanların yaşam alanları bu şekilde talan edilemez. Bir sel riski varsa bile bunun çözümü, insanları yaşadığı yerlerden kovmak, göç ettirmek olamaz. Barınma hakkı en temel hak. Ücretle, parayla ölçülebilecek bir şey değil aslında.”

    “ŞİRKETLERİ, YANDAŞLARI İÇİN KENTSEL RANTI ELE GEÇİRİYORLAR”

    HDP İstanbul Milletvekili Oya Ersoy ise ülkenin dört bir yanında rant projelerinin devam ettiğini kaydetti. “Şirketleri, yandaşları, akrabaları için kentsel rantı ele geçiriyorlar” diyen Ersoy, “1980 sonrası kurulan gecekondulara göz diktiler. Yıllardır vergilerini veren insanları kaldırıp, evlerine çökme operasyonudur. Bu ülkede kentsel dönüşüme ihtiyaç var fakat biz halk yararına istiyoruz. Halkın sağlıklı barınabileceği şehirler oluşturulmalı.

    AKP’nin genel başkanı “İstanbul’a ihanet ettik” diyor. İşte ihanete devam ediyorlar. Her taraf betona gömülmüş durumda. 1999 depreminden sonraki hale bakın. Deprem toplanma alanlarına alışveriş merkezleri dikildi. İhaneti durduracak olan bizleriz. Suna Duman’ın direnişini selamlıyoruz. Her zaman yanındayız. Daha önce burada toplu bir direniş olsaydı belki engel olunabilirdi.

    Yapılanlar, kentin merkezinde kalan ve değerlenen yerlere çökme harekâtı ve insanlara “Gidin, ne yaparsanız yapın” demektir. Pandemi koşullarında İstanbul gibi bir deprem bölgesinde bunu asla yapamazsınız. AKP için kendisine biat edenler dışında hiç kimse yurttaş olarak görülmüyor. Yurttaşlık hakkımızı sonuna kadar savunup; “Bu memleket bizim” demeye devam edeceğiz” ifadelerini kullandı.

    “KANAL İSTANBUL’A ‘HAYIR’ DEDİN DE ÇEKMEKÖY KANALINA NEDEN ‘EVET’ DEDİN?”

    İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’na bir kez daha seslenen Suna Duman, “Hepimiz Kanal İstanbul’a karşı çıktık. Sen, Kanal İstanbul’a ‘hayır’ derken; Çekmeköy kanalına neden ‘evet’ dedin de bu hale getirdin? Niye betonlaştırdın?” diye sordu.

    Farabi Sokak mağdurları, HDP milletvekillerinden sorunlarını TBMM’ye taşımalarını istedi.

    Barış KOP / İSTANBUL

     

     

     

     

  • HDP’li Ersoy: Son 4 ayda 124 kadın erkekler tarafından katledildi

    HDP’li Ersoy: Son 4 ayda 124 kadın erkekler tarafından katledildi

    PİRHA- HDP İstanbul Milletvekili Oya Ersoy, İstanbul Sözleşmesi’nden tek taraflı olarak çıkılmasının ardından geçen dört ayda 124 kadının erkekler tarafından öldürüldüğünü ifade etti. “Kadına yönelik şiddet bir kadın kırımı haline gelmiştir” dedi.

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) İstanbul Milletvekili Oya Ersoy, kadına yönelik şiddet ve artan kadın cinayetlerine ilişkin, dördüncü kadın raporunu açıkladı.

    Ersoy raporunda, “İstanbul Sözleşmesi’nden tek adamın tek taraflı çekilme kararının ardından, 20 Mar – 10 Ağustos tarihleri arasında 124 kadın erkekler tarafından katledildi. 21 kadın uzaklaştırma kararına rağmen öldürüldü” ifadelerine yer verdi.

    “KADINA YÖNELİK ŞİDDET BİR KADIN KIRIMI HALİNE GELMİŞTİR”

    Kadınların en yakınlarındaki erkekler ile tanımadıkları erkekler tarafından öldürüldüklerini belirten Ersoy, “Kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetlerinin boyutu artık bir kadın kırımı haline gelmiştir” dedi.

    Ersoy, iktidarın politikalarını eleştirerek; “Bizzat siyasi iktidar tarafından uygulanan cinsiyetçi, gerici, erkek egemen, kadın düşmanı politikalar; kadınların toplum içerisindeki rolünü biyolojik özelliklerine indirgeyip ikinci sınıf vatandaş haline getiren, kadını aile içine hapsedip ev içi emek, hasta-yaşlı- çocuk bakımını kadınların sırtına yükleyen, erkeklere kadının hayatı, bedeni ve emeği üzerinde karar hakkı veren, “makbul kadın” yaratma çabasıyla topluma pompalanan erkek egemen kadın düşmanı politik söylemler, Toplumsal cinsiyeti ortadan kaldırmaya yönelik atılan her adım kadına ve LGBTİ+ lara yönelik şiddet ve kadın cinayetleri, çocuğa yönelik istismar olarak hayatta karşılık bulmaktadır” ifadelerini kullandı.

    “İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’NDEN ÇEKİLMEK ŞİDDET FAİLİ ERKEKLERİ GÜÇLENDİRDİ”

    “İstanbul Sözleşmesinden tek taraflı çekilme kararı şiddet faili erkekleri memnun etti ve güçlendirdi” diyen Ersoy, şunları söyledi:

    “Şiddet faili erkekler, kendilerine suçlu gözüyle bakılmayacağını, namus ya da pişmanlık yolu ile koruma kalkanının sağlanacağını bildiklerinden mahkeme salonlarında bunu dile getirmekten çekinmediler. Pınar Gültekin’i boğarak öldürdükten sonra yakan katil Cemal Metin Avcı, Muğla 3’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmada; mağdur olduğunu savunarak, “İstanbul Sözleşmesi’nin iptal edilmesi iyi oldu” savunmasını yaparken iktidara teşekkürlerini sunmuş oldu.

    “İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’NDEN DE BİRBİRİMİZDEN DE VAZGEÇMEYECEĞİZ”

    13 yaşındaki Merve Akpınar’ın inadı ve umudu ile, meydanlarda gözaltına alınırken birbirini asla bırakmayan kadınlar, LGBTİ+lar olarak; eşitlik ve özgürlük mücadelemizden ve kadın dayanışmasından aldığımız güçle, haklarımıza ve hayatlarımıza sahip çıkmaya bu ülkenin dört bir yanında hep bir ağızdan “İstanbul Sözleşmesi’nden de birbirimizden de vazgeçmeyeceğiz” demeye devam edeceğiz.”

    (HABER MERKEZİ)

  • Ersoy’dan MEB’e: 13 gerici cemaat ve tarikatla yapılan protokolleri iptal edecek misiniz?

    Ersoy’dan MEB’e: 13 gerici cemaat ve tarikatla yapılan protokolleri iptal edecek misiniz?

    PİRHA- HDP İstanbul Milletvekili Oya Ersoy, Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk’a gerici vakıflar ile yapılan protokolleri gündeme getirdi. Ersoy, “Milli Eğitim Bakanlığı neden hep aynı vakıflarla protokol imzalamaktadır? Bakanlığınız laik bilimsel eğitimi esas almış dernekler ile neden protokol imzalamamaktadır?” diye sordu. 

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) İstanbul Milletvekili Oya Ersoy, Ensar Vakfı ve Türkiye Gençlik Vakfı (TÜGVA) gibi vakıflar ile yapılan protokolleri, Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk’un yanıtlaması istemiyle Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na soru önergesi verdi.

    Ersoy, Millî Eğitim Bakanlığı başta değerler eğitimi olmak üzere gerici vakıflar ile protokoller yaparak okullarda eğitim verilmesi amacı ile aralarında çocukların istismara uğradığı Ensar Vakfı ve Türkiye Gençlik Vakfı (TÜGVA) gibi gerici vakıflar ile protokolleri yenilediğini hatırlatarak, “Bu vakıfların okullarda eğitim vermesi yargı tarafından iptal edilse de Millî Eğitim Bakanlığı yargı kararını tanımayarak protokollerini iptal etmemiştir” dedi.

    Başta Eğitim-Sen ve yurttaşlar bu protokollerin iptal edilmesi için yargıya başvuru yapıldığını ve Ensar Vakfı ile yapılan protokole Danıştay’ın yürütmeyi durdurma kararı verdiğinin ifade edildiği önergede, şunlara dikkat çekildi:

    “Antalya İl Milli Eğitim Müdürlüğü ile Ensar Vakfı arasında protokol imzalanmıştır. Bu protokolü Eğitim-Sen Antalya Şubesi yargıya taşımıştır ve Antalya 4. İdare Mahkemesi bu protokolün Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na ve 1739 sayılı Milli Eğitim temel yasasına aykırı olduğuna karar vermiştir.

    TÜGVA ile ilgili kararda ise “MEB Din Öğretimi Genel Müdürlüğü’nün görev ve yetkisi dikkate alındığında dava konusu işlemlerin MEB’e bağlı resmi ve özel bütün temel eğitim ve ortaöğretim okulları/kurumları ve ortaokullarına yönelik kısmının yetki unsuru yönünden hukuka aykırı olduğu” şeklindedir.

    Milli Eğitim Bakanlığının dinci gerici vakıf ve dernekler ile yapmış olduğu bu protokoller yargı tarafından iptal edilse de bakanlık buna uymayarak bu vakıfların okullarda eğitim vermesini sağlamakta ve devam ettirmek için de yargı kararlarını tanımamaktadır.”

    “LAİK BİLİMSEL EĞİTİMİ ESAS ALMIŞ DERNEKLER İLE NEDEN PROTOKOL İMZALAMAMAKTADIR?”

    Ersoy, Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk’un yanıtlaması istemiyle şu soruları yöneltti:

    “*Bakanlığınız ile Ensar Vakfı arasında imzalanan eğitim protokolüne ilişkin Danıştay’ın vermiş olduğu yürütmeyi durdurma kararı neden uygulanmamaktadır?  Bakanlığınız Ensar Vakfı ile neden hala okullarda eğitim faaliyetini sürdürmektedir?

    *Bakanlığınız, son 10 yılda vakıf ve dernek adı altında 13 gerici cemaat ve tarikatla protokole imza atmıştır hem yurttaşlardan gelen tepkiler hem de yargı kararları dikkate alındığında bu protokolleri iptal edecek misiniz?

    *Milli Eğitim Bakanlığı neden hep aynı vakıflarla protokol imzalamaktadır? Bakanlığınız laik bilimsel eğitimi esas almış dernekler ile neden protokol imzalamamaktadır?

    *İstanbul Ataşehir’de Ensar Vakfı tarafından basılan “İkra-3 el’Vera, Tanı Kendini” isimli kitap okullara dağıtılmış ve Ataşehir İlçe Milli Eğitim Müdürünün giriş yazısı da kitapta yer almıştır. Millî Eğitim Bakanlığı olarak, okullarda laik ve bilimsel eğitim karşıtı olan dinci gerici vakıf ve cemaatlerin faaliyette bulunması, yargı tarafından iptal ediliyor olmasına rağmen neden hala faaliyetlerine izin veriyorsunuz?

    *Milli Eğitim Bakanlığı neden tüm protokollerini Türkiye Gençlik Vakfı (TÜGVA), Ensar Vakfı, Türkiye Gençlik ve Eğitime Hizmet Vakfı’yla (TÜRGEV), Nur Cemaati’ne yakın Hizmet Vakfı, İlim Yayma Cemiyeti, İnsan Hak ve Hürriyetleri ve İnsani Yardım Vakfı(İHH), Türkiye Diyanet Vakfı, İlim Yayma Cemiyeti, Türkiye Maarif Vakfı, Koru-Der, Hayrat Vakfı, İnsan Eğitimi Kültür Yardımlaşma Vakfı, İyilik Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği (İYİLİKDER), Yoksullara Yardım ve Eğitim Vakfı gibi dinci vakıflar ile yapmıştır?

    *Milli Eğitim Bakanlığı okullarda öğrencilerin akademik başarılarının yanında “bilim”, “sanat”, “kültür”, “spor” ve “toplum hizmeti” gibi faaliyetleri kendisi üstlenmeyip bu faaliyetleri dinci vakıf ve cemaatlerden yapmasını istemektedir?”

    PİRHA/ANKARA

     

     

  • DİSK Başkanı Çerkezoğlu’na Covid-19, müdahale eden polisten mi bulaştı?

    DİSK Başkanı Çerkezoğlu’na Covid-19, müdahale eden polisten mi bulaştı?

    PİRHA- İstanbul Milletvekili Oya Ersoy, DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu’nun Covid-19 testinin pozitif çıktığını belirterek, testin polis saldırısının ardından pozitif çıktığına işaret ederek Meclis’e soru önergesi verdi. 

    İstanbul Milletvekili Oya Ersoy, DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu’nun Covid-19 testinin pozitif çıkmasının ardından Meclis’e soru önergesi verdi ve testin polis saldırısının ardından pozitif çıktığına işaret etti.

    Ersoy; 4 Kasım 2020 tarihinde görüşülmeye başlanan torba yasaya karşı görüşlerini açıklamak üzere Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu, konfederasyon yönetimi ve DİSK’e bağlı sendikaların genel başkanları TBMM önünde yapmak istedikleri basın açıklamasına kolluk kuvvetlerinin tüm uyarılara rağmen sosyal mesafe kurallarını hiçe sayarak müdahale ettiğini ve polis saldırısının ardından Arzu Çerkezoğlu’nun Covid-19 testinin pozitif çıktığını belirtti.

    “SORUMLU, EMRİ VERENLERDİR”

    Ersoy, DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkeoğlu’nun Covid-19 testinin pozitif çıkmasının, kıdem tazminatı ve emeklilik haklarını gasp eden tasarıya karşı Meclis önünde yapılan açıklamaya sosyal mesafe kuralını hiçe sayarak müdahale eden emniyet amirleri ve emri verenlerin sorumlu olduğunu kaydetti.

    Ersoy Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’a yanıtlaması için şu soruları yöneltti:

    1. 4 Kasım 2020 tarihinde TBMM önündeki basın açıklamasına müdahale eden polislere PCR testi yapılmış mıdır?

    2. Emniyet amirleri veya görevli polislerden kaçının PCR testi pozitif çıkmıştır?

    3. AKP kurultaylarında sosyal mesafenin hiçe sayıldığı görüntüler basına yansımışken, temsili katılım ile gerçekleşecek bir basın açıklamasına müdahale ederek hukuka aykırı bir şekilde engelleyen ve sosyal mesafe kurallarını da ihlal ederek DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu ve sendika genel başkanlarının sağlığını tehlikeye atan emniyet teşkilatı mensupları hakkında soruşturma açılmış mıdır?

    PİRHA/ ANKARA

     

  • Ersoy: Kadınları hedef alan Ali Edizer hakkında soruşturma açılmış mıdır?

    Ersoy: Kadınları hedef alan Ali Edizer hakkında soruşturma açılmış mıdır?

    Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin Başhekim Yardımcısı Ali Edizer’in kadınları hedef alan sözlerine dair HDP İstanbul Milletvekili Oya Ersoy TBMM’ye soru önergesi verdi.

    HDP İstanbul Milletvekili Oya Ersoy, Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin Başhekim Yardımcısı Ali Edizer’in kadınları hedef alan sözlerine dair Meclis’e soru önergesi vererek Edizer hakkında bir soruşturma açılıp açılmadığını sordu.

    Sağlık kurumlarından eski adıyla GATA, yeni adıyla Sağlık Bilimleri Üniversitesi Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin Başhekim Yardımcılığı görevini yürüten Ali Edizer’in sosyal medya hesaplarından Medeni Kanunu’nda yer alan tek eşliliği “fuhuş ve zina” olarak ele alıp kadın düşmanlığı paylaşımları yapmasının basına yansıdığını belirten Oya Ersoy; “Başta kadın örgütleri tarafından yapılan açıklamalarda olmak üzere tüm yurttaşlar, Ali Edizer’in kadınları hedef alan açıklamaları ve tutumuna tepki göstermiş; görevinden istifa etmesi ve hakkında soruşturma başlatılması gerektiği ifade edilmiştir” dedi.

    Ersoy, Ali Edizer’in daha önceleri de sosyal medya hesabından kadınları hedef alan paylaşımlarda bulunduğunun ortaya çıktığını, kendisinin bilimle iç içe olan mesleğinin gereklerini yerine getirmeyen tutum sergilediğinin ortaya çıktığını kaydetti.

    Ersoy şöyle devam etti:

    “Ayrıca başhekim yardımcısı Edizer sosyal medya hesaplarından Menzil cemaatine yakınlığını açıkça ortaya koyan paylaşımlarda bulunarak, cemaatin 1993’de hayatını kaybeden lideri Muhammed Raşit Erol’un fotoğraflarını paylaşarak “Gerçek sevgiliye kavuşan, milyonların sevgilisi, dünya güzeli…”, “Yok böyle bir güzellik. Yok, böyle bir ayrılık acısı: 22.10.1993” ifadelerini kullanarak Menzil tarikatı liderine olan bağlılığını ifade etmiştir.
    Özellikle pandemi ile mücadelede ön saflarda mücadele eden doktor, hemşire ve sağlık görevlisinin hedef gösterilerek linçe maruz bırakıldığı bu günlerde kadınları hedef alan ve bilimden uzak, doktorluk mesleği ile örtüşmeyen açıklamalarda bulunan bu kişi hakkında gerekli soruşturma ve işlemlerin yapılması gerektiği tüm yurttaşlar tarafından istenmektedir.”

    “ALİ EDİZER’İN GÖREVDEN ALINMASI İÇİN BİR TALİMAT VERDİNİZ Mİ?”

    Milletvekili Oya Ersoy, Sağlık Bakanı Koca’nın yanıtlaması için şu soruları sordu:

    *Sağlık Bakanı olarak, “Medeni Kanun’u yıkmak için mücadele ettiğini” söyleyen ve “Resmiyete tek eşlilik, fiiliyatta zina ve fuhuş serbestliği” ifadelerini kullanan Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin başhekim yardımcılığı görevini yürüten Ali Edizer’in görevden alınması için herhangi bir talimat verdiniz mi?

    *”Boşanmak yerine 2. eşi alın” diyen Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin başhekim yardımcılığı görevini yürüten Ali Edizer hakkında bakanlığınız tarafından idari soruşturma açılmış mıdır? Açılmadı ise neden açılmamıştır?

    *Bir devlet hastanesinde görev yapan hekimin dini tarikat/ cemaat liderinin, ölümü hakkında sosyal medya hesabında yapmış olduğu paylaşım ile ilgili hakkında açılmış idari bir soruşturma var mıdır?

    *Herhangi bir devlet hastanesinde görev yapan hekimin pandemi verileri ile ilgili paylaşım yapması, hakkında soruşturma açılıp açığa alınmasına neden olurken bu başhekim yardımcısının geçmiş sosyal medya paylaşımları da dikkate alındığında; istikrarlı olarak bilimden ve laiklikten uzak, gerici paylaşımlar yapan bu kişi hakkında bugüne kadar herhangi bir işlem yapılmamış olmasının nedeni nedir?

    *Sağlık Bakanı olarak, kadınları hedef alan ve tekeşliliği fuhuş olarak nitelendiren bu kişinin “hekim” vasıflarını taşıdığını düşünüyor musunuz?

    *Ali Edizer’in, 1993 yılında hayatını kaybeden Menzil tarikatının lideri Muhammed Raşit Erol’un fotoğraflarını sosyal medyada paylaşarak tarikata olan sevgisi ve bağlılığını dile getirmesi Sağlık Bakanlığı içerisinde Menzil tarikatının etkili olduğunun bir göstergesi midir? Bilimden ve laiklikten uzak, hekimlikle bağdaşmayan bu tür paylaşımlarda bulunan başka kişiler de var mıdır?

    (HABER MERKEZİ)

     

  • Ersoy: Öğretmenler camide maske değil, okullarda bilim dağıtmalıdır

    Ersoy: Öğretmenler camide maske değil, okullarda bilim dağıtmalıdır

    PİRHA-HDP İstanbul Milletvekili Oya Ersoy, COVID-19 nedeni ile kapatılan camilerin tekrar açılışında, öğretmenlerin namaz kılanlara maske ve kolonya dağıtmakla görevlendirilmesine ilişkin Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk’un cevaplaması için Meclis’te soru önergesi verdi.

    HDP İstanbul Milletvekili Oya Ersoy, COVID-19 nedeni ile kapatılan camilerin, tekrar açılışında maske ve dezenfektan dağıtılması amacıyla ilçe milli eğitim müdürlükleri tarafından öğretmenlerin görevlendirilmesine tepki gösterdi.

    Oya Ersoy, “Öğretmenlerin camide maske değil okullarda bilim dağıtmalıdır” diyerek, Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk’un cevaplaması için soru önergesi verdi.

    “Laik ve bilimsel eğitim mücadelemiz devam edecek! Bu ülkede diyanetin tavsiyelerine değil, akıl ve bilimin gerçeklerine ihtiyacımız var” diyen Ersoy, şunları belirtti:

    “Laik ve bilimsel eğitimin tüm öncelik ve gerekliliklerini yıkmaya çalışan bir iktidar ile karşı karşıyayız. Bugün ülkede eğitim sistemi Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı faaliyet yürütmeyi amaçlamaktadır. Ana okullarında çocuklara verilen kuran kursları, birçok dini tarikat ve cemaatlerle yapılan protokollerle okullarda verilmek istenen “dini eğitim” “laik ve bilimsel” eğitim sistemine aykırı olup, anayasanın da ihlalidir. Bu ülkede dini, referans göstererek okullarda verilmek istenen eğitimin daima karşısında olup, laik ve bilimsel eğitim mücadelesini devam ettireceğiz.”

    “ÖĞRETMENLER CAMİDE MASKE DEĞİL OKULLARDA BİLİM DAĞITMALIDIR” 

    Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk’u sorumluluk almaya çağıran Oya Ersoy, “Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk’un eğitim ve öğretim faaliyetleri ile ilgilenmeyip, bu faaliyetleri kuran kursu ve Diyanet işleri başkanlığına bıraktı. Bunun son örneği de Manisa’daki bir ilçe milli eğitim müdürünün, öğretmenlere göndermiş olduğu mesajda gönüllü 200 erkek öğretmenin cami açılışında maske ve dezenfektan dağıtmasını istemesidir. 95 bini din hizmetlerinde olmak üzere, 130 bin personeli bulunan Diyanet İşleri Başkanlığı bu personellerini hangi işlerde görevlendirmektedir? Diyanet İşleri Başkanlığı personeli ne iş yapmaktadır? 130 bin personeli bulunan bakanlık neden camilerde maske dağıtımı yapması için, okullarda eğitim ve öğretim faaliyetlerinden sorumlu olan öğretmenlerin görevlendirilmesini istemiştir” dedi.

    Ersoy, Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk’a şu soruları yöneltti:

    1)Ülkemizde öğretmenler, eğitim ve öğretim faaliyetleri dışında Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı personel olarak da mı çalışmaktadır?

    2)95 bini din hizmetlerinde olmak üzere, 130 bin personeli bulunan Diyanet İşleri Başkanlığı bu personellerini hangi işlerde görevlendirmektedir?

    3)Milli Eğitim Bakanlığı olarak, öğretmenlerin camilerde maske ve dezenfektan dağıtmak ile görevlendirmesi bilginiz dahilinde midir? Değilse sorumlular hakkında herhangi bir idari soruşturma ya da inceleme başlatılmış mıdır?

    4)Camilerde maske ve dezenfektan dağıtmak istemeyen öğretmenler hakkında herhangi bir işlem başlatılmış mıdır?

    5)01.05.2020 itibariyle Milli Eğitim Bakanlığı kadrosunda olup başka bakanlıklar bünyesinde geçici görevlendirme ile çalışan devlet memuru sayısı ve çalıştığı kadrolar nelerdir?

    6)01.05.2020 itibariyle Diyanet İşleri Başkanlığı kadrosunda olup başka bakanlıklar bünyesinde geçici görevlendirme ile çalışan devlet memuru sayısı ve çalıştığı kadrolar nelerdir?

    PİRHA/ANKARA 

     

     

     

  • HDP’li Ersoy, Diyanet’in şiddet gören kadınlara verdiği skandal tavsiyeleri meclise taşıdı

    HDP’li Ersoy, Diyanet’in şiddet gören kadınlara verdiği skandal tavsiyeleri meclise taşıdı

    PİRHA – HDP’li Ersoy, Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı aile ve dini rehberlik bürolarının şiddet gören kadınlara verdiği skandal tavsiyeleri  meclis gündemine taşıdı. Ersoy, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’a “Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı çalışanların İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesine Dair Kanunu’na aykırı tavsiye vermeleri suç değil midir?” diye sordu. 

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) İstanbul Milletvekili Oya Ersoy, Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı aile ve dini rehberlik bürolarının şiddet gören kadınlara verdiği skandal tavsiyeleri meclis gündemine taşıdı. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’ın yanıtlaması istemiyle verdiği önergede Diyanet’in şiddet gören kadınlara  ‘şiddeti kabullenmeyi, hatayı kendinde aramayı ve meseleleri aile içinde çözmeyi’ tavsiye etmesini sordu.

    Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı aile ve dini rehberlik bürosu tarafından yapılan aramalara verilen yanıtlar kadın dernekleri, hukukçular ve mağdur kadınlar nezdinde ciddi rahatsızlıklara neden olduğu belirtilen önergede, “2011 senesinde kadına yönelik şiddetle mücadelede toplumun bilinçlendirilmesine yönelik Aile Bakanlığı ile Diyanet İşleri Başkanlığı arasında bir protokol imzalanmıştır. Bu protokol kapsamında Diyanet’e bağlı 407 aktif büroda mağdur kadınlara yardımcı olmak amacıyla dini yüksekokul mezunu vaiz, din hizmetleri uzmanı, Kur’an kursu öğreticisi ve imam-hatip unvanlarında görev yapan personel istihdam edilmektedir” denildi.

    “DİNİ TAVSİYELERLE KADINA YÖNELİK ŞİDDET MEŞRU ZEMİNE OTURTULUYOR”

    Konya Müftülüğü’ne bağlı aile ve dini rehberlik bürosu tarafından şiddet gören kadına yönelik dini bilgilerden yola çıkarak verilen tavsiyeler verildi. Ersoy, basına yansıyan haberi de hatırlatarak dini tavsiyeler sadece Konya Müftülüğüne bağlı bürolarda olmayıp akabinde Çorum Müftülüğünde ve son olarak Niğde Müftülüğünde yaşandığını kaydetti.

    Ersoy, İstanbul Sözleşmesi’nin ve 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’un uygulanmadığını, Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı bürolarda şiddete uğrayan kadınlara dini referanslarla şiddete göz yummalarının öğütlenmekte olduğunu belirtti.

    “İtaat, ibadet, fıtrat” gibi tavsiyelerle kadına yönelik şiddetin meşru bir zemine oturtularak şiddetin suçlusu kadın gibi gösterildiğini belirten Ersoy, Oktay’a şu soruları yöneltti:

    • Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı çalışanların İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’a aykırı tavsiye vermeleri suç değil midir?
    • Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı vaizlerin sözleri sebebiyle şikâyet hakkını kullanmayan kadınların uğradıkları şiddetten idarenin hizmet kusuru oluşması durumunda bu zararları kim karşılayacaktır?
    • Ülkemizde şiddete uğrayan kadınların sorunları ve çözüm önerilerinin muhatabı Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı aile ve dini rehberlik büroları mıdır?
    • Diyanet İşleri Başkanlığı çalışanlarının tavsiyeleri ile şiddet sonrası polise başvurmayıp hayatını kaybeden kadın var mıdır?

    (HABER MERKEZİ)

     

     

     

     

     

     

  • ‘Edep ve inanca göre “giyinin diyen İl Sağlık Müdürü görevden alınacak mı?’

    ‘Edep ve inanca göre “giyinin diyen İl Sağlık Müdürü görevden alınacak mı?’

    PİRHA – HDP İstanbul Milletvekili Oya Ersoy, İstanbul İl Sağlık Müdürü Kemal Memişoğlu tarafından sağlık çalışanlarına gönderilen “edep adap ve inanca göre “giyinin talimatını Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’ya sordu.

    Halkların Demokratik Partisi İstanbul Milletvekili Oya Ersoy, sağlık çalışanlarına gönderilen ‘edep ve inanca göre giyinin’ talimatına ilişkin soru önergesi verdi.

    Sağlık personeline gönderilen talimatla, personelin edep ve inanca göre giyim şeklinin uyarlanmasının istenmesinin, dini referanslara göre kadınların hayatını belirleme ve toplumsal yaşamın dini kurallarla örgütlenme çabası olduğunu belirten Ersoy, talimatın laikliğe ve hukuk devletine aykırı olduğunu belirtti.

    “Kadınları toplumsal yaşamdan dışlayan ve ikinci sınıf vatandaş olarak gören bu tür gerici-erkek egemen idari uygulamalar ve açıklamalar kadınları erkek şiddetinin hedefi haline getirmektedir” diyen Ersoy, kadınlara yönelik sistematik saldırıların, kadınlar üzerinden yapılan kadın düşmanı söylemlerden, ahlak ve edep tartışmalarından bağımsız olmadığını belirtti.

    “YAZI CEMAAT LİDERLERİNİN ETKİSİ ALTINDA MI GÖNDERİLDİ?”

    Sağlık alanında birçok cemaatin hastane açtığının ya da önemli mevkilere getirildiğinin basında yer aldığını aktaran Ersoy, önergesinde “Bu yazı cemaat liderlerinin istekleri üzerine mi olmuştur soruları kamuoyunda tartışılmaya başlanmıştır” ifadelerine yer verdi.

    “KADINLAR YAZIDAN ÖNCE DE NASIL GİYİNECEĞİNİ BİLİYORDU”

    Onca yıldır iş yerlerinde çalışan kadınların bu “yazı” gönderilmeden önce de nasıl giyineceğini biliyordu bundan sonrada bilecektir. Edepli olmayı sadece kılık-kıyafet olarak ele alıp kadınlar üzerinden hayata geçirilmeye çalışılması hiçbir şekilde kabul edilemeyeceği gibi İl Sağlık Müdürlüğü de bu kararı veremez.

    “İL SAĞLIK MÜDÜRÜNÜ GÖREVDEN ALACAK MISINIZ?”

    Milletvekili Ersoy, önergesinde Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın yanıtlaması istemiyle şu sorulara yer verdi:

    1.İstanbul İl Sağlık Müdürlüğü “personelin giydiği kıyafetlerin inanca göre uyarlanması” yolu ile sağlıkta dünya standartlarına nasıl ulaşacaktır?

    2.Bakanlık olarak, kurumlara bu yazıyı gönderen İl Sağlık Müdürü’nü görevden alacak mısınız?

    3.Kurumlara bu yazının gönderilmesinde cemaatlerin bir etkisi olmuş mudur?

    4.Bakanlık olarak bu uygulamayı iptal edecek misiniz?

    5.Yazıda geçen “inanca göre “giyinmek hangi inanca göredir? Devlet kurumlarında kılık-kıyafet uygulaması inanç temellerine göre mi?”

    (HABER MERKEZİ)

  • ‘Zamların nedeni, özelleştirme ve yap-işlet-devret politikalarıdır’

    ‘Zamların nedeni, özelleştirme ve yap-işlet-devret politikalarıdır’

    PİRHA – Elektriğe yapılan zammı HDP’li Oya Ersoy, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez’e sordu. Ersoy, yapılan zamların nedeninin enerjide “özelleştirme” “yap-işlet-devret” politikaları olduğunu söyledi.    

    Halkların Demokratik Partisi(HDP) İstanbul Milletvekili Oya Ersoy, son dönemde elektriğe yapılan zammı Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez’e sordu.

    1 Ekim itibarıyla elektriğe yapılan yüzde 15’lik zam ile birlikte 2019 Ocak döneminden bu yana KDV ve fonlar hariç olmak üzere yaklaşık yüzde 32 oranında bir artış gerçekleştiğini kaydeden Ersoy, halkın zamların neden yapıldığını merak ettiğini ve halkı zor durumda bıraktığını belirtti.

    Bugün yapılan zamların nedeninin enerjide “özelleştirme” “yap-işlet-devret” politikaları olduğunu söyleyen Ersoy, “Yapılan bu özelleştirmeler kapsamında piyasada serbest rekabet ortamı yaratılarak elektrik fiyatlarında düşüş yaratılacağı savunulurken gelinen noktada tam aksine Elektrik Üretim A.Ş.’nin zarar ettiğini ancak EÜAŞ’den düşük fiyatla elektrik alan dağıtım şirketlerinin yüksek karlar elde ettiğini görmekteyiz” ifadelerini kullandı.

    Ersoy; “6446 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu’nda yer alan elektriğin yeterli, kalite, sürekli, düşük maliyetli ve çevreye uyumlu bir şekilde tüketicilerin kullanımına sunulacağı, mali açıdan güçlü, istikrarlı ve şeffaf bir elektrik enerji piyasasının oluşturulacağı maddesinin hayata geçirilmesi ve yapılan bu zamların halkın üzerinde bırakacağı yük dikkate alınarak ortaya çıkan bu olumsuzlukların giderilmesi gerekmektedir” dedi.

    Bu bağlamda HDP’li Oya Ersoy, Enerji Baknı Dönmez’e şu soruları yöneltti:

    • Elektriğe,1 Ekim 2018’den 1 Ekim 2019’a neredeyse %100 zam yapılmasının temel nedeni dağıtım şirketlerinin zararını kapatmak mıdır?
    • Tüketicilerin faturalarından kesinti yolu ile oluşturulan Elektrik Enerji Fonundan, borcu olan elektrik dağıtım şirketlerine herhangi bir pay aktarılacak mıdır?
    • 2002-2019 yılları arasında Türkiye yurtiçinde kullanılan enerjinin yüzde kaçını üretmiştir? Yine aynı yıllar arasında enerji ithali için hangi ülkeler ile anlaşma yapılmıştır?
    • 2007’de doğalgaz santrallerinde 14,5 MW olan kurulu güç ile 95 bin GWH üretim yapılırken, 2018’de kurulu güç 26,1 MW’ye çıkmış olmasına rağmen üretim 90 bin GWH’ye kadar düşmüştür. Enerji görünüm raporundan derlenen bilgilere göre elektrik üretiminde kurulu güç kapasitesi kullanılamamaktadır. Bu duruma ilişkin Bakanlığınız tarafından yapılan bir çalışma ya da alınan bir önlem var mıdır?
    • TEDAŞ’ın özelleştirilmesiyle, elektrik özel firmalar tarafından halka daha pahalı bir biçimde satılmaya başlanmıştır. Bir yıl içinde %32’ye kadar varan zamlar, ekonomik krizin yükünü halkın sırtına yüklemekte, şirketleri kayırmak anlamına gelmektedir. Bakanlığınız, ekonomik krizden halkı koruyacak önlemler almayı düşünmekte midir? (HABER MERKEZİ)  

     

  • ‘1 milyar insan iklim mültecisi olacak’

    ‘1 milyar insan iklim mültecisi olacak’

    PİRHA – HDP İstanbul Milletvekili Oya Ersoy, iklim krizine karşı iklim grevine ilişkin basın açıklaması yaptı. Açıklamada, “Ülkesini doğasını savunan gençler, kadınlar ve emekçiler olarak bizler Cerattepe’de, Edirne’de, Çorum’da, Yırca’da, Kaz Dağları’nda, Salihli’de ölmek istemiyoruz demeye devam edeceğiz” denildi.

    Halkların Demokratik Partisi İstanbul Milletvekili Oya Ersoy, iklim krizine karşı iklim grevine girileceğini belirterek talepleri dile getirdi.

    Küresel ısınma ve iklim krizinin yarattığı felaketlerin yarattığı tahribatın her geçen gün artmaya devam etiğini ve bir yandan da geri döndürülemez bir hal almaya devam ettiğini belirten Ersoy, “Son bir yıldır okul grevleri ve yok oluş isyanlarıyla birlikte büyüyen iklim grevi dünyanın dört bir tarafından karşılık buluyor. İklim krizinin yarattığı doğa tahribatı dünyanın nefes alınamaz, barınılamaz ve yaşanılamaz bir hale sürüklenmesine sebep oluyor. Okullarına gitmeyip iklim grevi yapan gençlere ve çocuklara ses vermek zorundayız. Yaşamımızı devam ettirdiğimiz bu gezegende yaşamanın koşulları ancak doğanın ve diğer bütün canlıların yaşam alanlarını koruyarak gerçekleşecek” ifadelerini kullandı.

    “1 MİLYAR KİŞİ İKLİM MÜLTECİSİ OLACAK”

    İklim krizinin önlenmemesi halinde iklim mültecisi sayısının 1 milyarı bulacağını ifade eden Ersoy, şunları belirtti:

    “Birleşmiş Milletler Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) radikal tedbirler alınmaması durumunda 10 yıl sonra dünya üzerindeki tahribatın artık geri döndürülemez bir boyuta ulaşacağını açıkça belirtti. BM tahminlerine göre iklim değişikliği bu yüzyılda bir milyar kişinin iklim mültecisi olmasına sebep oluyor. Ayrıca iklim krizi yüzünden göç etmek zorunda kalanların %80’inini kadınlar oluşturuyor.

    Her geçen gün alınmayan tedbirler dolu felaketlerini, hortumların, kuraklığın, sel felaketlerinin ve orman yangınlarının daha sık yaşanmasına ve daha fazla tahribat yaratmasına neden oluyor. Dünyanın her yerinde aşırı hava koşulları daha fazla insan hayatını etkilemeye devam ediyor. İklim krizinin derinleşmesi ile kasırgalar, seller, yangınlar daha fazla canlının hayatına mal oluyor. Dünya Meteoroloji Örgütü, iklim değişikliği nedeniyle aşırı hava koşullarının sebep olduğu doğal afetlerin 2018’de 62 milyon kişiyi etkilediğini açıkladı.”

    “HALKIN İHTİYAÇLARI DİKKATE ALINMALI”

    “Doğaya aykırı üretim ve yaşam koşulları talanın boyutunu arttırıyor. Fosil yakıtlara dayalı sistemimizde sera etkili gazların en önemlilerinden olan karbondioksitin günümüzde atmosferdeki yoğunluğu, 160 bin yıl boyunca ulaşmış olduğu miktardan daha fazladır. İklim krizi bu kadar derinleşmişken bankalar halen fosil yakıt şirketlerine para aktarmaya ve bu yok oluşta birilerini zengin etmeye devam ediyor. Dev şirketlerin hırsları ve zenginleşme politikaları tedbirlerin önüne geçiyor ve doğanın ve halkın ihtiyaçları dikkate alınmıyor” diye belirten Ersoy, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Türkiye iklim krizinin karşısında insanlara, doğaya ve diğer bütün canlıların yaşam haklarına sahip çıkmak zorundadır. Sermayenin çıkarları için doğanın talanının önüne geçilmeli ve iklim krizine karşı tedbirler almalıdır. Ülkesini doğasını savunan gençler, kadınlar ve emekçiler olarak bizler Cerattepe’de, Edirne’de, Çorum’da, Yırca’da, Kaz Dağları’nda, Salihli’de ölmek istemiyoruz demeye devam edeceğiz.”

    İKLİM KRİZİNİN ÖNLENMESİ İÇİN TALEPLER

    Ersoy, son olarak iklim krizinin önlenmesi için talepleri şöyle sıraladı:

    1. İklim krizi ile ilgili “İklim Acil Durumu” ilan edilsin.
    2. Türkiye’nin de imzalamış olduğu Paris Anlaşması onaylanmak üzere TBMM Genel Kurulu’na sunulsun.
    3. Enerji ve maden şirketlerinin çıkarına değil, halkın ve doğanın yarınına hareket edilsin.
    4. Doğanın talanı durdurulsun.
    5. Halkın enerjiye sağlıklı ve güvenli ulaşımı sağlansın.  (HABER MERKEZİ)