Etiket: öykü

  • 9’uncu CNR Kitap Fuarı ‘Oku’ temasıyla başladı

    9’uncu CNR Kitap Fuarı ‘Oku’ temasıyla başladı

    PİRHA- Mersin Yenişehir Belediyesi ve Mersin Ticaret ve Sanayi Odası(MTSO) iş birliğiyle düzenlenen Mersin CNR Kitap Fuarı başladı. Bu yıl ‘oku’ temasıyla düzenlenen festivali, 150 binin üzerinde kitap tutkununun ziyaret etmesi bekleniyor.

    Bu yıl Yenişehir Belediyesi ve Mersin Ticaret ve Sanayi Odası (MTSO) iş birliğiyle 9’uncusu düzenlenen Mersin CNR Kitap Fuarı başladı. 12-20 Ekim tarihleri arasında Yenişehir Fuar Merkezi’nde yapılacak etkinliğin mottosu ‘oku’ olarak belirlendi. 100’den fazla yayınevinin stant açtığı fuarı 150 binin üzerinde yurttaşın ziyaret edilmesi bekleniyor.

    Konusu ne olursa olsun her türlü kitabın okunmasını teşvik etme amacını taşıyan fuarda en çok okunan ilk 10 kitabın yazarı adına Mersin köylerinden biri belirlenerek CNR Kütüphanesi yapılacak. İmza günleri, söyleşiler, sohbetler ve yarışmaların yapılacağı fuarda Mersin yöresi ile ilgili gezi programları da yapılacak.

    PİRHA/ MERSİN

     

  • Fatma Kırmaç Kılıç, 100 yıllık bir mahallenin ‘Alevi Tahtacı İzleri’ni ve öykülerini yazdı-VİDEO

    Fatma Kırmaç Kılıç, 100 yıllık bir mahallenin ‘Alevi Tahtacı İzleri’ni ve öykülerini yazdı-VİDEO

    PİRHA- Tahtacıların 100 yıllık geçmişi olan Altındağ Mahallesi’ndeki Tahtacıların öykü ve anılarını derleyerek ‘Alevi Tahtacı İzleri’ kitabını çıkartan Fatma Kırmaç Kılıç,” Ben kör bir ebenin (nine) masalları ile büyüdüm. Sonradan kör olmuştu ve 7 yıl görebilmiş. Bu bir ihtiyaçtı. Öyküler, gelenekler yoktu. Unutulmaya yüz tutmuş geleneklerimiz yazıldı aslında. Beton evlerde nasıl sağlıksız isek ve eski taş evleri arıyor isek işte geçmişi de öyle arıyoruz” dedi.

    Yazar Fatma Kırmaç Kılıç‘ın 100 yıllık geçmişi olan Altındağ Mahallesi’ndeki Tahtacıların öykülerini ve anılarını derlediği kitabı ‘Alevi Tahtacı İzleri’ Kil Yayınları’ndan çıktı.

    Durhasan Dede’ye bağlı Yanyatır Ocağı talibi olan İzmir Bornova’ya bağlı Altındağ Mahallesi’ndeki Tahtacıların Çukurova’dan, İzmir Narlıdere’ye oradan da Midilli’ye ve gerisin geri İzmir Altındağ’a uzanan serüvenini ve öykülerini bir kitapta toplamış.

    Öykülerin yanında Altındağ’daki Tahtacıların gelenek, görenek, inanç ve ritüellerinin yanında toplumsal dayanışma yönünü de işleyen Fatma Kırmaç Kılıç, 22 öykünün yer aldığı kitabında kimi özel karakterlere de yermiş. Bu özel karakterlerden biri de hasta yatağında semah dönen ve 5 Aralık 2018 yılında Bergamaya bağlı Yerlitahtacı Köyü’nde Hakk’a yürüyen Karpuz Ebe (Nine).

    Fatma Kırmaç Kılıç, 22 öykü/anıdan oluşan kitabına dair PİRHA’ya konuştu.

    ‘NOHUT TANESİ’ KİTABI 65 ÜLKEDE OKUNDU

    Durhasan Dede’ye bağlı Yanyatır Ocağı talibi olan ve 13 yıldır yazan Fatma Kırmaç Kılıç, ‘Nohut Tanesi’ adlı kitabının çokça ilgi görmesinden sonra Tahtacı öykülerini derlediğini söyleyerek, “Tahtacıyım ve Yanyatır Ocağı’ndanım. İşçi emeklisiyim ve  okuma şansı verilmeyen bir kesimdenim. 13 yaşında işe başladım. 40 yaşında emekli oldum. Yaz atölyelerine başladıktan sonra ortaokulu beş sınavda vererek dışardan bitirdim. 13 yıla yakındır atölyelerde emek veriyorum. Kadın Yazarlar Derneği’ne katıldım ve 202o yılında ‘Nohut Tanesi’ adlı çocuk kitabı çıkardım. Güzel ses getirdi, 65 ülkede indirilip okundu. O da beni yeniden yazmaya teşvik etti. Yine 2020 yılında Dersim’deki ‘Analar ve Pirler Çalıştayı’na gittiğimde geleneğimizi anlattım ve herkes kitabımı sormuştu. Daha önceleri Tahtacı dergilerinde yazıyordum. Sonrasında ise bu hikayeleri derledim ve ana öykü çıktı” diye konuştu.

    100 YILLIK BİR MAHALLE: ÖYKÜLERE DE EZİLMİŞ HAYATLAR YANSIYOR

    Kırmaç Kılıç, Tahtacıların Çukurova’dan, Narlıdere’ye oradan da Midilli’ye ve sonrasında İzmir Altındağ’a uzanan 100 yılını buluşturduğu kitabına ezilmişlik öykülerinin de yansıdığını ifade ederek, “Bizler kalburun en altındayız. Ezilen sınıftım ve her zaman ezilen sınıfın yanında oldum. Bizler işçiliğin çok güzel zamanlarında çalıştık. Eylemliliklere, grevlere ve hakların elde edildiği zamanlara yetiştik. 1 Mayıslara çok daha örgütlü olarak çıkabiliyorduk. Şimdilerde ise işçilerin elinden tüm hakları neredeyse alındı. Ezilmişliğin de öyküleri var. Hepsi öykü ama küçük küçük geleneklerimizi de verdim. 100 yıllık Altındağ Mahallesi’ni, Tahtacı geleneğini, Yunanistan Midilli’ye gidiş gelişimizi, 20 aile olarak mahalleye yerleşmemizi ve ebelerin (nine) genel karakterlerini bu kitapta anlattım. Altındağ Mahallesi aslında bir göç hikayesi. Adana’dan İzmir’e, İzmir’den Midilliye ve tekrardan İzmir’e uzanan bir halkın hikayesi. Bunlarda hep bir ezilmişlik var. Ezilmişlik olunca öykülere de ezilmiş hayatlar yansıyor” diye belirtti.

    YENİ KİTABINDA KÜRTÇE BİR ÖYKÜ OLACAK

    3 ay gibi bir zaman aralığında çıkacağını öngördüğü ‘Duyun Sesimi’ kitabında ise Kürtçe bir öyküyü kaleme aldığını dile getiren Kırmaç Kılıç, “3 ay sonra yeni bir öykü kitabım olan ‘Duyun Sesimi’ kitabım çıkacak. Ezilmiş işçilerin, halkların öyküleri bunlar. Bu kitapta Kürtçe olan bir öykü var. Kürtçeyi hiç bilmiyorum ve bu konuda yardım aldım. Bazı şeyleri Kürtçe yazdım ve onda da okuduğum haberlerden etkilendim” dedi.

    “40 YAŞIMA KADAR ALEVİYİM DİYEMEDİM AMA ŞİMDİ DİYEBİLİYORUM”

    İşçi olan ve 40 yaşına kadar Alevi olduğunu söylemediğini ifade eden Kırmaç Kılıç şöyle devam etti:

    “İşçilik hayatımda 40 yaşıma kadar Aleviyim diyemedim. Onun ezilmişliği çok var. Oruçlarımızı gizli tuttuk, yemeğimizi gizli yedik. Bir mum söndü kirliliği toplumda gelip gidiyordu. Kapalı bir toplumduk ve cemlerimiz gizli olurdu. Eğitim alamadık. Tahtacı Derneği’nin kurulması ile okuduk, araştırdık. Artık gittiğim her yerde Aleviyim diyebiliyorum ve bu benim için büyük bir artı. Çünkü artık tarihimizi biliyoruz. Bizler geçmişte varız, bunu niye söylemeyelim ki? Göğsümü gere gere artık Aleviyim diyebiliyorum ve bu müthiş bir heyecan.”

    “KÖR BİR EBENİN (NİNE) MASALLARI İLE BÜYÜDÜM”

    Ben kör bir ebenin (nine) masalları ile büyüdüm. Sonradan kör olmuştu ve 7 yıl görebilmiş. Bizim zamanımızda çocuklar sokaktaydı. Yunanistan Midilli’den gelerek evlerimizin fotoğraflarını çekiyorlardı. Yaşadığımız mahallenin o dönem hepsi Tahtacıydı. Halen geleneklerimizi sürdürüyoruz. Cemevlerimizi, baş bağlama, ikrar alma, sağdıçlık, üç etek gibi geleneklerimizi asla unutmadık.

    HASTA YATAĞINDA SEMAH DÖNEN KARPUZ EBE’NİN ÖYKÜSÜ

    Kırmaç Kılıç, İzmir Bergama’ya bağlı Yerlitahtacı Köyü’nde yaşayan ve Hakk’a yürümeden önce hasta yatağında semah dönen Karpuz Ebe’nin (Döndü Dirik) öyküsünün yazımını ise, “Acemilik zamanlarımdaki ilk öyküm Karpuz nine ile olandı. Kendisini Sultan Nevruz’da tanıdım ve birlik kurbanı yapılmıştı. Kendisinden çok etkiledim ve  onun öyküsünü yazdım. Karpuz ebe (nine) daha ölmemişti. Ona ölmeden ölümdeki gelenekleri anlattırdım. Tepki de aldım ve giderek elini öptüm özür diledim. Gönlünü aldım. Onunla iyi bir akrabalığımız oldu. Ondan sonra 3-4 kez daha gittim yanına. Bu bir ihtiyaçtı. Öyküler, gelenekler yoktu. Sonradan çok ilgi gördü ve devamının gelmesini isteyen çok kişi oldu” diyerek anlattı.

    “KAYBETTİĞİMİZ ŞEYLERİ ARIYORUZ, SAHİP ÇIKMAMIZ LAZIM”

    “Beton evlerde nasıl sağlıksız isek ve eski taş evleri arıyor isek işte geçmişi de öyle arıyoruz” diyen Kırmaç Kılıç şunları ifade etti:

    “70’li 80’li yıllardaki Altındağ’ı anlattım. Birlikte beraber kalkınmayı anlattım. Şimdilerde kaybettiğimiz şeyleri anlatıyorum. Sen inşaat yaptığında ben gelip sana 2 gün çalışıyordum para almadan. Kumunu çimentonu yardımlaşarak taşıyordum. 2-3 kadın bütün mahallenin çocuklarına bakabiliyordu. Birlik, beraberlik vardı. Onları kaybettik biz. Unutulmaya yüz tutmuş geleneklerimiz yazıldı aslında. Cuma akşamları ölülerimiz için yemek yapılırdı. Onlar için çırağ/çerağ yakmak kalmadı. Beton evlerde nasıl sağlıksız isek ve eski taş evleri arıyor isek işte geçmişi de öyle arıyoruz. Bunlara sahip çıkmamız gerektiğini düşünüyorum ve onun içinde yazdım.”

    Ersin ÖZGÜL/İZMİR

     

     

  • “Tüm Mersinlileri 3.Mersin Edebiyat Sanat Kampı’na bekliyoruz” -VİDEO

    “Tüm Mersinlileri 3.Mersin Edebiyat Sanat Kampı’na bekliyoruz” -VİDEO

    PİRHA- Akdeniz Sanat Kolektifi tarafından 23- 24 Eylül tarihlerinde 3. Mersin Edebiyat Sanat Kampı düzenleniyor.

    Mersin’de faaliyet yürüten Akdeniz Sanat Kolektifi tarafından 23- 24 Eylül tarihlerinde söyleşi, dinleti ve doğa yürüyüşlerinin olduğu Edebiyat Sanat Kampı düzenleniyor.

    Bu yıl 3.’sü yapılacak kampa dair Mersin Gazeteciler Cemiyeti’nde basın toplantısı gerçekleştirildi. Akdeniz Sanat Kolektifi’nden Saygın Ünel tarafından yapılan açıklamada, kampın 6 şubat’ta yaşanan depremde yitirilen canlara  atfedildiği ifade edildi.

    Saygın Ünel, edebiyat ve sanat kampının yaşamda kalanların büyük bir acıyla yaşam sürdürdükleri dönemde onlara umut olması dileklerini aktararak, “Renklerimizle, kültürlerimizle, inançlarımızla, düşüncelerimizin farklılıkları ile ortak dili kurabilmenin yolu ortak alanlarda buluşarak konuşmanın bizlere vereceği en büyük sinerjidir. Bildiklerimizi aktarmaya, bilmediklerimizi öğrenmeye çağırıyoruz siz dostlarımızı, edebiyat sanat kampına. Edebiyatın, müziğin, sinemanın, fotoğrafın, felsefenin, dansın, tüm sanat dallarının bulunduğu Edebiyat Sanat Kampı 2 gün boyunca dolu dolu etkinliklerle olacaktır. 3. Mersin Edebiyat Sanat Kampı’nı mıntıka temizliği yaparak sonlandırıyoruz. Haydi Mersin, hepinizi Edebiyat Sanat Kampı’na dayanışmaya, sanatla bir arada, sanat için bir arada olmaya davet ediyoruz. Sanat varsa, umut vardır. Sanat varsa, özgürlük vardır. 3. Mersin Edebiyat Sanat Kampı 23- 24 eylülde Kızılkaya Köyü Yenidünya Derneği’nde. Kampımız ücretsizdir” dedi.

    Kızılkaya köyünde yapılacak kampın ilk günü “Mersin’den İnsan Hikayeleri” adlı fotoğraf sergisinin açılışıyla başlayacak, deprem, yapay zeka, felsefe konulu söyleşiler ile devam edecek. 24 Eylül Pazar günü ise yoga, doğa yürüyüşü, film okuma, öykü, Tahtacılar konulu söyleşiler ile devam edecek.

    PİRHA/MERSİN

  • PSAKD Ataşehir Şubesi: Madımak katliamının 30. yılında öykü yazan genç yazarlar arıyoruz

    PSAKD Ataşehir Şubesi: Madımak katliamının 30. yılında öykü yazan genç yazarlar arıyoruz

    PİRHA-PSAKD Ataşehir Şubesi Cemevi, Madımak katliamının 30. yılı programı çerçevesinde öykü yazan genç yazarlar aradığını duyurdu.

    Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Ataşehir Şubesi Cemevi, 2 Temmuz 1993 Sivas Madımak katliamının 30. yılı anma programı çerçevesinde öykü yazan genç yazarlar aradığını duyurdu. ” Ailelerin gözünden, çocukların kaleminden 2 Temmuz Sivas Madımak” başlıklı duyuruda şu ifadelere yer verildi:

    “CANLARIN DİRİ DİRİ YAKILDIĞI KANLI GÜNDÜR 2 TEMMUZ”

    “2 Temmuz 1993 yılında Pir Sultan Abdal’ı anma şenlikleri için ülkenin dört bir yanından Sivas’a giden aydın, yazar, şair, sanatçı, genç, yaşlı, çocuk, kadın, erkek 33 canımızın diri diri yakıldığı kanlı gündür. Bu kanlı günün üzerinden 30 yıl geçti. Üzerinden geçen yıllar ve yaşatılanlar, başta aileler olmak üzere insan olan tüm toplumun boğazında düğüm olarak durmaktadır.

    Amaç; 30. yılında amacımız çocuklarımıza bu yaşananları anlatmak, tarihi olayları hatırlatmaktır. Genç yazarlar yetiştirmek, çocuklarda yazma becerisini geliştirmek, günlük yaşamlarında zamanı kullanmalarına ve gelişim yönlerine bu hassasiyetle bir damla olmaktır. Bu çalışma kapsamında 12-18 yaş arası çocuklara Şair Memet Özer ve Türkiye Yazarlar Sendikası Önceki Dönem Genel Başkanı Mustafa Köz’ün koordinasyonu ile “Yazarlık Atölyesi” yapılacaktır. Öykü yazımı ile amacımız kısaca yukarıda ifade edildiği gibidir.

    Aranan şartlar;
    -12 – 18 yaş arası tüm illerden çocuklarımızın katılımı
    – Öyküde 2 Temmuz Madımak katliamında yitirdiğimiz 33 can’ın isimlerinin, onlardan kalan eserlerin, şiirlerin ve hayat hikayelerinden kesitlerin olması,
    – Öykünün en az bir A4 sayfası olacak şekilde sunulması…
    Yöntem: Öykü yazarımızın ailesinden, çevresinden sözlü görüşmeler yaparak, o dönem çocuk olan, genç olan vs. kişilerden bilgi toplayarak öykünün kurgusuna katkı alması,
    – Öykü yazarı isterse kendi öyküsünü resimlemesi,
    – Başvurular 20 Nisan- 30 Mayıs 2023 tarihleri arasındadır. Öyküler elden cemevine de teslim edilebilir, meil üzerinden de atılabilir.

    İletişim: 0543 843 4820
    Meil: 93pirsultan@gmail.com
    Adres: Mustafa Kemal Mahallesi 3094 sokak No:22 Ataşehir

    ÖYKÜ DEĞERLENDİRME KOMİSYONU
    Memet Özer, Şair- Yazar
    Mustafa Köz, Şair- Yazar
    Suna Çelebi, Masal Derlemecisi
    Özlem Ataş, Edebiyat Öğretmeni
    Gülsev Kaya, Sınıf Öğretmeni

     

  • Sözyüzü Dergisi’nin 3. sayısı çıktı

    Sözyüzü Dergisi’nin 3. sayısı çıktı

    PİRHA- Mersin’de yayın hayatına devam eden kültür, sanat ve edebiyat dergisi Sözyüzü yeni sayısıyla okuyucularına ulaştı.

    Yayın Kurulu’nda Alihan Demir, Bermal Ceyran, Diren Keser, Erdal Dalgıç, Jana Med İnanç, Saniye Kısakürek, Baha Sadık Akıner ve Faik Güçlü’nün yer aldığı Sözyüzü Dergisi’nin 3. sayısında, Saniye Kısakürek’ten Özgecan Aslan için bir mektup, Jana Med İnanç’tan ressam Azad Yeman’la söyleşi, Erdal Dalgıç’tan Dünya Şiir günü manifestosu, Baha Sadık Akıner’den Metin Altıok üzerine bir yazı, Zeynep Eşin’den Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya romanı hakkında bir inceleme yazısı yer alıyor.

    Dergiye yazıları ve şiirleriyle katkı sunanlar; Abdurrahman Bakır, Adem Şahin, Asım Çetinkaya, Aram Dilşad, Azad Kara, Baran Arslan, Bermal Ceyran, Fırat Bayrak, Ferqin Melik Aykoç, Hakan İlhan, Hikmet Dönmez, Hicri İzgören, Gökhan Gurbetoğlu, Gülay Vural, Kalender Durukan, Malik Enes Gümüşlü, Murtaza Serhat Sevinç, Mustafa Bilgücü, Miran Diler, Mizgin Acar, Nurhan Kılıçkaya, Nursel Yaşa, Nurten Dinçer, Rıfat Mertoğlu, R’Ulaş Karakuş.

    Editör notu ise şöyle:

    “Edebiyatın birleştirici ve iyileştirici gücüne güvenerek içine girdiğimiz bu yolculuk, üçüncü sayıya geldi. İşte yine karşınızdayız. Yoğun ve zahmetli bir çalışmanın sonunda hazırladığımız bu sayıyı, siz değerli okurların beğenisine sunuyoruz. Günümüzde dergiciliğin içine girdiği ekonomik dar boğaz ve ilgisizlik, sanat üretmemizi zorlaştırsa da inatla yürümeye devam ediyoruz. Biliyoruz ki kardelenler, zemherinin çocuklarıdır. Sanat her daim kendini var etmiş ve bir şekilde toplumun fotoğrafını çekebilmiştir.”

    PİRHA/MERSİN

     

     

  • Yazar Selahattin Gider’in Türkçe, Kürtçe ve Ermenice’ye çevrilen öykü kitabı çıktı-VİDEO

    Yazar Selahattin Gider’in Türkçe, Kürtçe ve Ermenice’ye çevrilen öykü kitabı çıktı-VİDEO

    PİRHA-Şair/Yazar Selahattin Gider, üç dile çevrilen öykü türündeki “Ateşte Doğanlar” kitabının detaylarını anlattı. Gider, kaleme aldığı 10 öykünün de gerçek olaylardan esinlendiğini söyledi. Gider, “Aslında hepimizin hikayesi, yani kitabı okuyanlar kendinden bir parça bulabilecektir” dedi. 

    Şair/Yazar Selahattin Gider’in “Ateşte Doğanlar” isimli öykü kitabının 2. Baskısı Ange Yayınları’ndan okuyucuya ulaştı. Yazarın yedinci kitabı olan Ateşte Doğanlar, aynı zamanda üç dile; Türkçe, Kürtçe ve Ermenice olarak raflardaki yerini aldı.

    İlk eserinin 1994 yılında “Köyüm Gurbet” adlı şiir kitabı olduğunu söyleyen Selahattin Gider, öykü türündeki çalışmasının içeriğini PİRHA’ya anlattı. Kitabın çerçevesini yaşanmış hayatlardan derlediğini belirten Gider, şunları kaydetti:

    “Yaşanmış gerçekliklerin dokuları üzerinde çok fazla oynamadan çıkarmış olduğum bir kitap oldu. Öykülerde benim tanıklıklarım da var başkalarını dinleyip öyküleştirdiğim olaylar da… Ancak şunu söyleyeyim, bu kitap içerisinde 10 öykü var ve her öyküde hemen hemen ben de varım. İnsanın kendi gerçekliğinin yansımasının çok daha doğru olabileceğini düşünerek böyle bir şeye giriştim. Kitapta hem kentteki hem de kırsaldaki öykülerde ben de varım. Çünkü bizim yaşadığımız coğrafya bu iki yerde olmamızın koşulunu sağlayan bir coğrafya.
    Beni en fazla etkileyen öykülerden bir tanesi ‘Kasım Dede’ isimli öykü oldu. Kasım Dede, 1915 olaylarının bizzat tanığı, hatta eğer gerçek anlamda bir adalet divanı kurulacaksa aynı zamanda da sanığı olabilecek bir isim. Kendisi 1915 yılında Ermenilere dönük katliamlar yapılırken bizzat olayların içerisinde yer almış bir şahıs. Geçmişine dönük duyduğu pişmanlığın bana anlatımı oldu. Kendisi ile görüşmelerinde ‘yazabilirsen benim yaşadıklarımı da yaz’ dediği bir öyküyü kaleme aldım. Bu hikayeden çok etkilenmiştim.

    Onun dışında ‘Dicle’nin Öfkesi’ isimli bir öykü var. Buradaki öyküde Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde okuyan bir gencin, hendek çatışmalarının patlak verdiği dönemde kalkıp memleketine gitme serüvenini anlatıyorum. Ve orada bodrumlarda yakılana dek süreci kaleme aldım. Bu iki öykünün etkisinin bende fazla olduğunu söyleyebilirim.

    Kaleme aldığım 10 öykü de gerçek olaylara dayanıyor. Anlatımlarda kurgu tabii ki var ama hikayelerin öznesi ve temeli hep gerçek.”

    “KÜLLERİ SAVRULAN İKİ HALK VAR”

    Yazar Selahattin Gider, kitabında Ermeni ve Kürt halkının acılarına odaklandığını belirtti. Gider, kitabın kapak resmindeki iki çiçeğin anlamına da vurgu yaparak şunları söyledi:

    “Aslında Ermeniler ile Kürtler başta olmak üzere bu coğrafyadaki halkların acıları hep benzerdir. Kitabımda sadece Ermenilerin acılarını yazmadım. Kürtler ile Ermeniler şahsında yaşanmış gerçek olaylar yazıldı ama bu aynı zamanda Türk’ün de Arap’ın da bu coğrafyada yaşayan bütün halkların da gerçekliğini ortaya koyan bir öyküler dizisidir. Bu anlatımların içerisinde mizah da siyaset de görürsünüz. Ama ağırlıklı olarak Kürdistan Bölgesi’ndeki insanların yaşamından hikayeleri öyküleştirdim.
    Kitabın kapak resmindeki anlatımda Ermeniler ile Kürtlerin kaderlerinin benzerliğine dikkat çektim. Yani bizim yaşadığımız coğrafya aynı zamanda Bir Ateş Çemberi. Bu Ateş Çemberi içerisinde en fazla bu yakıcılığı hisseden, en fazla yanan ve külleri savrulan iki halk var; Ermeniler ve Kürtler. 1915’te Ermenilerin yaşadığı katliamla bugün Kürtlerin yaşadıklarına baktığınızda aslında hiçbir fark olmadığını görüyoruz. Dolayısıyla ben de bu kitap kapağında bu iki halk için özel olan iki çiçeği; Beni Unutma ve ters lale çiçeğini birbirine dolanmış halde öne çıkardım.”

    “TOPLUMUN OKUMAMASI İÇİN ELİNDEN GELEN HER ŞEYİ YAPIYORLAR”

    Yazar Selahattin Gider, kaleme aldığı öykülere dair “Aslında hepimizin hikayesi, yani kitabı okuyanlar kendinden bir parça bulabilecektir” diyerek okuyucuya da şu mesajı verdi:

    “Şu andaki mevcut sistem, toplumun okumaması için elinden gelen her şeyi yapıyor. Toplumun düşünmesini de istemiyor. Onların temel politikası ‘Siz okumayın, yazmayın, düşünmeyin’ yönünde. ‘Biz sizin yerinize bunları yaparız’ mantıkları var. Bunu reddetmeliyiz.”

    “İKİYÜZLÜLÜĞÜN BİR GÖSTERGESİDİR”

    Selahattin Gider, son olarak toplumsal sorunlara dair yorumda bulunarak, cezaevleri başta olmak üzere insan hakkı ihlallerine ilişkin şu eleştiriyi yaptı:

    “Huzurun olmadığı, umudun bulunmadığı, aydınlığın karanlığa mahkum olduğu bir coğrafyada yaşıyoruz. Böylesi bir ülkede Kürt olmak, solcu, sosyalist, Alevi, öteki, yani muhalif olmak; hatta altını çizerek belirtiyorum Türk olmak dahi ciddi anlamda bir bedel ödemeyi gerektiriyor. İşte bugün bu bedelin ortaya çıkardığı bir resimdir aslında Aysel Tuğluk’un cezaevinde olması. Hastalığına rağmen serbest bırakılmıyor olması ve yine Aysel Doğan’ın cenazesine yönelik yapılan saldırılar bu devletin ikiyüzlülüğünün bir göstergesidir. Bugün İsrail’in bir Filistinlinin cenazesine yaklaşımı sonucu Türkiye kamuoyunun eleştirisi yaklaşımı söz konusu ama bugün Aysel Doğan’ın cenaze törenine yapılan saldırıya dair bu duyarlılık gösterilmedi. İşte bu ikiyüzlülüğün bir göstergesidir. Bu durumu kınıyorum. Bu sadece Kürtlerin ya da Aysel yoldaşın düşüncesini taşıyan insanların kınaması gereken  bir durum değildir. Çünkü bu durum hem ahlaki hem de vicdani bir sorumluluktur. Eğer burada böylesi bir tepki verilmiyorsa bu bir eksikliğin var olduğunun göstergesidir.”

    Eren GÜVEN/ANKARA

  • Hıdır Murat Doğan: Çocukluğumuzun kapanmayan yaraları var-VİDEO

    Hıdır Murat Doğan: Çocukluğumuzun kapanmayan yaraları var-VİDEO

    PİRHA- “Biraz Ormanda Saklanacağım” adlı dosyası ile 2020 Sennur Sezer Emek-Direniş Öykü Ödülü’ne layık görülen Hıdır Murat Doğan, öykülerini çocuk gözüyle yazmaya çalıştığını belirterek, “Eğer gözleriniz görüyorsa, kulaklarımız duyuyorsa, dünyanın acıtan yanını, hayatın, yaşamın acıtan yanını da anlatmamız gerektiğini de düşünüyorum” dedi.

    Haberin videosu;

    2017 ve 2018 yıllarında iki öykü kitabı “Kükürt” ve “Soğuk Masal”ı okuyucuyla buluşturan Hıdır Murat Doğan yakın zamanda ise “Biraz Ormanda Saklanacağım” adlı dosyası ile 2020 Sennur Sezer Emek-Direniş Öykü Ödülü’ne layık görüldü.

    Öğretmen olan Hıdır Murat Doğan, Kurgu Kültür, Güney Dergisi, Logos, Otobug, Fraksiyon, TabutMag, Yalnızlar Mektebi, Çınaraltı, Kaos Çocuk Parkı, Heroinstar, Tersakan Sanat, Hırkalı Edebiyat gibi birçok yayın organında öyküleri yayınlandı.

    2020 yılında Gıda-İş Sendikası ve Manos Kitap tarafından beşincisi düzenlenen “Sennur Sezer Emek-Direniş Şiir ve Öykü Ödülleri”nde “Biraz Ormanda Saklanacağım” başlıklı dosyasıyla öykü dalında birinciliğe değer görülen Hıdır Murat Doğan ile “Biraz Ormanda Saklanacağım” kitabı ve yazım hayatına ilişkin konuştuk.

    “İNSANLARI UYKUSUZ BIRAKAN UYKUSUZLUK PAYINDAN BİZİM PAYIMIZA DÜŞEN BİR KISIM MUTLAKA VAR”

    Diren KESER: Sennur Sezer ödülüne layık görüldünüz. Şennur Sezer ödülüne gelmeden önce yazım hayatınız nasıl başladı?

    Hıdır Murat Doğan: Sennur Sezer ödülünden önce yaklaşık 15-16 yıldır çeşitli yayın organlarında yazıp çiziyorum kendimce. Aslında bir öğretmenim. Farklı zevkleri de olan, hobileri olan tipik bir insanım aslında. Edebiyatta yaptıklarımın arasında bir başka boyuttu. Okumayı sevmekle başladı tabi birçok şey. Ardından insanın yaşadıklarıyla, öğrendikleriyle bir şeyler karalamaya başlıyor kendince. Evde kendi imkânlarıyla dediğimiz biçimde defterlere, kâğıtlara, bulduğumuz bir yerlere en azından benim için süreç böyle gelişti. Daha sonra birkaç arkadaşımın beğenileriyle bu yazdıklarımı çeşitli dergilere, yayın organlarına göndermeye başladım. Sonrasında da kendimi bu dünyanın içeresinde buldum. Genellikle hani bir duruşu olan, bir amacı olan yayın organlarında yazmayı uygun görüyordum kendi kendime. Birçok yayın organında yazıp, çizdim. Edebiyat dünyası içerisinde kurgu, kültür, güney dergisi, tabut meg, Kaos çocuk parkı yayınları gibi çeşitli yayın organlarında yazıp, çizdim. Ardından yazdıklarımın artık bir kitap boyutuna geçtiği zamanlar oldu. Ben genellikle öykü ve denemeler yazıyorum. Bu öykü ve denemeleri derlediğimiz iki ayrı kitabım 2017 ve 2018 yılında yayınlandı. Birisi “Kükürt” isimli bir öykü, kitabın diğeri de “Soğuk Masal” isimli kitabım 2018 yılında yayınlandı.

    Sennur Sezer Ödülü gelmeden önce de bir kitap dosyası hazırlıyordum. Kitap dosyasına ilk paragrafı yazdığımda aslında bambaşka bir hikâye düşünürken süreç benim için yazma süreci kendi hikâyemi anlatmaya dönüştü.  Elbette sadece kendi hikâyem değil, işin kurgusal boyutunun da olduğu çeşitli öykülerin de olduğu bir kitap dosyası hazırladım. Bunları anlatmak gerekiyordu diye düşünüyordum. Çünkü biraz hani kendi adıma her ne kadar böyle politik anlamda kendimi yeterli bulmasam da en azından gördüğümüz, yaşadığımız dünyada anlatılması gereken toplumsal gerçekçi boyutta diyeceğimiz birçok öykü vardı. Ben en azından kendi adıma az çok bir şeyleri bir kitap dosyası haline getirmiştim. Nerede yayınlanacağını ya da nasıl yayınlanacağını da düşünmeden bu dosyayı oluşturmuşum. Ama Sennur Sezer ödülleri için yazılan şartnameyi gördüğümde bu kitap dosyasının ora için uygun olacağını düşündüm açıkçası. Çünkü yarışma şartnamesinde şöyle bir cümle vardı. Sennur Sezer’in deyimiyle “sabahları sokakları sara ekmek kokusunun mayalanmışındaki uykusuzluk payı” diye bir ibare vardı.  Evet, insanları uykusuz bırakan uykusuzluk payından bizim payımıza düşen bir kısım mutlaka var. Ancak bunların belki yeterli düzeyde anlatılmadığı bir dünyada yaşıyoruz. Zaten okunan eserlerin sayısı çok çok sınırlı hele de bir tipik bir aşk hikâyesinin, ya da basit öykülerin günlük yaşam öyküleri dışında anlatılması gereken acılar var, anlatılması gereken emekçiler var, anlatılması gereken direnenler var. Bunların anlatılması gerektiği düşünerek oluşturdum bir dosya idi.  Ve ardından yarışmaya gönderdim ve süreç böyle gelişti.

    -Okunacağını düşünerek mi yazıyorsunuz?  Yoksa içinizdekini ifade edemediğiniz zamanlar mı kaleme sığınıyorsunuz?

    Mutlaka insan okunacağını düşünerek de yazar, insan biraz da böyle bir varlık. Belki sadece bir kişi okuyabilir, belki sadece on kişi okuyabilir, ya da milyonlar okuyabilir hiç fark etmez. Ama yazdığınız şeylerin insanlar tarafından okunması mutlaka yazan, çizen herkes için önemli bir kavram. Ama elbette bir de şu boyutu var; insanın içini dökmesini de sağlayan bir araç yazmak. Nasıl ki şurama kadar geldi diyoruz ve yazarken de belki de şuramıza kadar geliyor ve bunu kâğıtlara dökme ihtiyacı hissediyoruz.

    “EĞER GÖZLERİMİZ GÖRÜYOR, KULAKLARIMIZ DUYUYORSA, DÜNYANIN, YAŞAMIN ACITAN YANINI DA ANLATMAMIZ GEREKİYOR”

    -Özellikle yaşadığınız izler çok yansıyor yazdıklarınıza. “Sivas deplasmanı” adlı öykünüzde “zayi edilmiş yarın, şüphesiz geri dönmeyecek çocukluğumuzu yendi” diyorsunuz ve sitem ediyorsunuz.

    Bahsettiğiniz bölümde aslında apartmanımızın karşısındaki toprak bir sağdan bahsediyorum aslında. Ve yıllar sonra orayı gördüğümde yerine çok lüks rezistansların dikildiği hatırlıyorum.  Ama bizim o çocuk saflığı dediğimiz dönemde her şeyin temiz olduğu dönemde o rezistanslar yoktu. Çok daha temiz insan ilişkileri vardı. Ben kendi adıma bunları yazmam gerektiğini düşündüm. Çünkü Sezer Pavese yaşam uğraşı isimli şu an kitaplaştırmış halde ama Sezer Pavesenin günlüklerinin bir dökümüdür. Orada şöyle bir cümle kuruyor. “Acı çekmiş hiç kimse artık eskisi gibi değildir. Ancak zaman içerisinde kabuk tutup nasırlaşabilir” diyor. Hepimizin için geçerli, eğer gözleriniz görüyorsa, kulaklarımız duyuyorsa, dünyanın acıtan yanını, hayatın, yaşamın acıtan yanını da anlatmamız gerektiğini de düşünüyorum. Evet, kişisel olarak belki herkes acılar yaşıyor ama dışarıya da gözlerimizi kapamamamız gerekiyor. Çünkü ortaklaştığımız öyküler var, katliamlar, patlamalar, olaylar, zulümler, direnişler insanların tamamı için bunlar geçerli. Hani ben kendi adıma onlara gözlerimizi kapamamamız gerektiğini dünyayı kirleten işte o çocukluğumuzdaki o zayi edilmiş yarını bu hale getiren düzenden ya da yaşamdan kendi adıma hesap sormak istedim diyelim biz ona.

    “ÖYKÜLERİMİ ÇOCUK GÖZÜYLE YAZMAK İSTEDİM”

    -Bu hesap sorma aslında sorulmamış hesaplar da beraberinde getiriyor. Aynı öyküde Sivas Katliamına ilişkin bir bakışta var. Annenizin yüzündeki acısı, soskağın suskunluğu. Belki de yüzleşme gerçekleşmiş olsa başka bir öyküyü okuyor olabilirdik.

    Elbette belki karşılaştırmak doğru değil ama bir Norveçlinin bunları yaşayacağını yâda bunları anlatacağını ı düşünemiyorsunuz. Çünkü orada belki yaşanmayan, bizim çocukluğumuzda yaşanmayan olayları bizler buralarda gördük. Ben kendi adıma az çok politik de bir ailenin içeresinde de büyüdüm. Ve burada kendi adıma bir çocuk olarak, orada da bir çocuk gözüyle yazmak istedim açıkçası. Evet, hesaplaşılsaydı, benim de çocukluğumda zihnimde canlanan sahne,  zihnimden silinmese de bu kadar acıtmayacak diyecektim ki evet bunun yanlış olduğu biliniyor,  bunun yanlış olduğunu fark etti şu an dünya bundan hesap soruldu. Ama hesap sorulmadı benim de o çocukluktan kalan televizyon karşısında Sivas katliamını belki de naklen izleyerek ağlayan annemin hayatımda ilk defa o kadar kötü halde gördüğüm annemin o sahnesi benim de gözümün önünden hiç gitmeyecek.

    -Günümüzün sorunları farklı mı sizce?

    Günümüzün sorunları çok da farklı değil. Bu noktada böyle her şey değişti, artık böyle şeyler yaşamıyoruz diyemiyorum henüz. Birkaç yıl öncesinde Ankara patlaması gibi, Suruç patlaması gibi hala benzer şeyler ülkemizde yaşanıyor ve sadece şekli değişiyor, mekân değişiyor, ama çokta farklı bir durumda olduğumuzu düşünmüyorum açıkçası.

    “BİR ŞEYLERİN DEĞİŞMESİNİ İÇİN ÇOK KÜÇÜKTE OLSA KATKIDA BULUNMAK İÇİN YAZIYORUM”

    -Öykü, bu sürecin aydınlanmasını sağlayacak bir noktada mı?

    Ben kendi adıma bir savaş verdiğimi düşünüyorum. Elbette belki benim bireysel çabamla olacak bir durum değil. Nasıl ki, bin yıllar öncesinden bir taş bugün bir kazı sırasında bulunup bakın işte yaşananlar bunlar bir anlamı çıkarılabiliyorsa, benim yazdıklarım da kendi adıma bir yerde belki bin yıl sonra insanların karşısına çıkıp “orada bunlar yaşanmış” denmesi noktasında bir faydası olabileceğini düşünüyorum. Bu gün içinde beni okuyacak üç kişi, beş kişi, on kişi, ya da yüzlerce kişi yazdıklarımdan bunlar mı yaşanmış, o pencereden bunları görüyormuş noktasında kafasında bir soru bırakabilirsem en azından belki bir şeylerin değişmesini için çok küçükte olsa bir adım atmış olabilirim.

    “PANDEMİ DÖNEMİ İNSANLARIN VERİMİNİ DÜŞÜRDÜ”

    -Özellikle aslında başta sizde ifade ettiniz tam da Sennur Sezer’e yakışır bir kitap olmuş. Bundan sonrasına dair neler planlıyormusunuz?

    İllaki ben de bir insanım, her zaman verimli biçimde yazamayabiliyorum. Özellikle birçok yazar arkadaşımın da, ben de aynı fikirde olduğunu biliyorum. Özellikle pandemi dönemi insanların verimini düşürdü, insanların eskisi gibi hayata adapte olmamıza bile engel olan bir şey ne yazık ki yazmamıza da engel oluyor. Ama bu günlerin geçeceğini kendi adıma inanıyorum. Ve elbette yazım dilim, üslubum değişebilir, ya da gelişebilir. Bunu geliştirmek için en azından kendi adıma bir çaba sarf ediyorum. Ama yazdıklarımın bir kaygısının olması gerektiğini düşünüyorum. Umarım bir 15. kitabım olursa yine bir meselesi olan öyküler yazmak istiyorum.

    -Okuyucularla buluşabiliyor musunuz?  

    Doğrusunu söylemek gerekirse, bu durumda eskisi gibi değil. Sadece ben değil, bizim ustalarımız çok daha bu dünyada yer edinmiş yazar, şair arkadaşlarımız da ne yazık ki okuyucuyla buluşma noktasında şu an bir sıkıntı yaşıyorlar. Kitap fuarları, etkinlikler bir bir erteleniyor. Ülkemizde zaten sanatsal ya da sanatsal kültürel edebi etkinlikleri çok da böyle sıcakkanlı yaklaşılmadığını da biliyoruz. Bu noktada zaten sıkıntılı bir süreç var. Şimdi bu süreçte en azından o klasik tabirle sosyal mesafe kuralları çerçevesinde küçük çapta organizasyonlar yapılabiliyor. Bunları da önümüzdeki günlerde de yapacağız ama ne yazık ki küçük çaplı organizasyonlar halinde kalıyorlar.

    “OKUYUCUYLA BULUŞMAK İÇİN YENİ MECRALARA DA İHTİYACIMIZ VAR”

    -Yeni mecralara ihtiyaç var.

    Kesinlikle var. Belki dijital dünya ne yazık ki birçok şeyi elimizden alıyor. Duygularımızı, ilişkilerimizi, hayata bakış açımızı, ne yazık ki bir biçimde değiştiriyor ama var olan dünya ne yazık ki bu mecralara kısılıp kalmak zorunda kalıyor. Ne yazık ki kalacak gibi de görünüyor.

    Ben kendi adıma insanlarla temas halinde yani bire bir fiziksel temas halinde bulunmayı doğru görüyorum, ama ne yazık ki, evet yeni mecralara da ihtiyacımız var. Bu bağlamda da birçok yazan, çizen, sanat yapan, yapmaya çalışan insanlar da dijital dünyanın içeresinde de farklı alternatifler geliştirmeye çalışıyorlar. Ben de kendi adıma böylesi çabalarım da var.

    -Okuyuculardan son kitabınıza dair bir tepki geldi mi? Neler söylüyorlar?

    Son kitabıma dair genellikle olumlu tepkiler var. Özellikle bahsettiğimiz Sivas katliamı gibi, Ankara patlaması gibi, bunlara değinmiş öykülerimi çok beğendiklerini söylüyorlar. Muhtemelen insanların hafızasını da tazeledikleri bir süreç yaşanıyor.

    -Teşekkürler. Son olarak ne söylemek istersiniz?

    Öncelikle ben teşekkür ediyorum. Okuyucuların kitabımla buluşmasını umuyorum.

    Diren KESER/MERSİN

  • Selahattin Demirtaş’tan yeni öykü kitabı: Devran

    Selahattin Demirtaş’tan yeni öykü kitabı: Devran

    Selahattin Demirtaş’ın cezaevinde kaleme aldığı ikinci kitabı “Devran” isimli öykü kitabı 12 Nisan’da çıkacak.

    4 Kasım 2016’dan beri Edirne Cezaevi’de bulunan eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, ikinci kitabını çıkarıyor. Demirtaş’ın cezaevinde kaleme aldığı 14 öyküden oluşan “Devran” isimli ikinci öykü kitabı, 12 Nisan’da, İletişim Yayınlanları’ndan çıkacak.

    131 sayfadan oluşan kitapta,”‘Gün Olur Devran Döner”, ‘Ardiye’, ‘Sultan Reşat’ın Torunu’, ‘Kapkaç’, ‘Direnmek Güzeldir’, ‘Baran’ın Beşiği’, ‘Taş Ocağı’, ‘AVM’, ‘Kobay’  ‘Şeftren’, ‘Aşk Boğar İnsanı’, ‘Dedemin Krallığı’, ‘Yeni Hayat’, ‘İnsan Kalabilmek’ öyküleri yer alıyor.

    Demirtaş, kitabını anne ve babasına ithaf etti.

    “Şu ana kadar hayatlarının on yedi yılını hapishane, mahkeme kapılarında çocuklarının peşinde geçiren
    iki koca yürekli emekçiye:
    Anama ve Babama minnetle…”

    İletişim Yayınları’nın internet sitesinde kitap şu ifadelerle tanıtıldı:

    “Toz duman kenarlardan, taşradan ve kuytulardan, memleketten yoksulluk halleri. Utananlar, üzülenler, âşıklar, yevmiyeciler, küçük kasabalar, hazin ve uzakta kalan hayatlar.

    Devran, inatçı neşesiyle geçip giden zamanın çarpıklığını anlatıyor. Umut umut, cümle cümle… Evvela mahsus selam ediyor doğan güne.

    Selahattin Demirtaş, yaralıların, umarsızların, kalbi hızla çarpanların hikâyecisi. Sofrasında konuk ağırlayan, durup durup konuşan…

    Doksanların başı, ziraat fakültesini yeni bitirmişim, iş güç yok henüz. Günün çoğunu evde iş projeleri ve gelecek planlarıyla geçiriyorum. Dile kolay, her gün elli tane iş kuruyorum kafamda. Hemen para kazanmaya başlamam lazım diyorum. Acayip zengin olasım gelmiş, yerimde duramıyorum. Fakirlik içinde büyümüşüz, fakir fakir okuyup üniversiteyi de bitirmişiz. Ama her şeyin bir sonu olduğuna göre fakirliğin de bir sonu var değil mi?”

    (HABER MERKEZİ)

  • Yemenden arta kalan bir hikaye: Fuzûlîler-VİDEO

    Yemenden arta kalan bir hikaye: Fuzûlîler-VİDEO

    PİRHA- 1914 yılında Yemen’e gönderilenlerden ardından kalanların hikayesi olan Fuzûlîler’de, yaşama mücadelesiyle birlikte hastalıktan dolayı yaşanan büyük bir kırım anlatıyor. Ayrıca yazar kitapta artık neredeyse kullanılmayan bazı Kırmancki ve Kurmanci terimlerde kullanılarak bunların güncellenmesini de sağlamış. 

    Yazar Çetin Akgül’ün Artikel Yayıncılık’tan çıkan Fuzûlîler öykü kitabı okuyucu ile buluştu. Kitapta 1914 yılında Yemen’e gönderilenlerin ardından Varto’da kalanların hayatları kaleme alındı.

    Hikayedeki kahramanın torunu da olan Yazar Çetin Akgül, Fuzûlîler’de biraz da kendi geçmişine doğru bir yolculuğa çıkartıyor okuyucularını. Yüzyıllar boyu süren yaşamlar bir şekilde türküler, ağıtlar ve yazılı kaynaklar ile günümüze aktarılıyor. Varto Taşçı Köyü’nden olan Çetin Akgül de küçükken büyüklerinden dinlediği dedesinin hikayesini bizlere aktarıyor.

    Akgül’ün Fuzûlîler öykü kitabını tamamlaması altı yılını almış. Öyküyü babasından, köyün ileri gelenlerinden ve aile büyüklerinden dinleyerek yazan Çetin Akgül, 1914 yılında Yemen cephesine gönderilenlerin ardından kalan kadınların, yaşlıların ve çocukların yaşamını konu alıyor. Yoksulluktan hastalıktan ölen yüzlerce insan ile hayatta kalma mücadelesi verenler…

    Kitabı nasıl ortaya çıkardığını PİRHA’ya anlatan Yazar Çetin Akgül, küçükken hep Memedi Hece’den ve Guzan’ından çokça bahsedildiğini ve toplumda daha çok alay edildiğini söyledi. Akgül, büyüdükçe olayın büyük bir dram olduğunu ve toplum açısından ders alınması gerektiğini düşünerek öyküyü yazmaya karar verdi.

    Akgül, altı yıl boyunca öykünün parçalarını birleştirerek Memedi Hece’nin yaşantısını Fuzûlîler çatısı altında topladığını belirtti.

    Fuzûlîleri oluştururken sosyal yaşantıya değindiklerini belirten Akgül, “Toplumunun kalabalık oluşundan ferdileşmesine doğru gidiyoruz. Burada gittikçe kendi ruhumuza doğru sürükleniyorsunuz ve aslında kendinizle buluşuyorsunuz” diye konuştu.

    “BİZİ FUZÛLÎ GÖRDÜLER”

    Öykünün adına Fuzûlîler demesinin nedenini ise şöyle açıklıyor Çetin Akgül:

    “Orada Fuzûlî dememizin nedeni şu: Başka toplumlar başka insanlar sizi tanımıyor, hiçsiniz, fazlalıksınız bu topraklar için. Dolayısıyla ben istediğim her şeyi sizin üstünüzden hayata geçirebilirim. Yoksul toplumlar büyük güçlerin gözünde bir denektir aslında. O zamanlarda yoksul toplumlardan başlamışlardır. Yani silahlarını yoksul toplumlardan, şerlerini yoksul toplumlardan, hükümdarlıklarını yoksul toplumlardan onlara baskı yaparak uygulamışlardır. Dolayısıyla bizi Fuzûlî gördüler o sebeple Fuzûlîler adını koyduk.”

    “ALEVİLİK ŞERİFE KADIN ÜZERİNDEN YÜRÜTÜLÜYOR”

    Öykünün kahramanı Şerife kadın üzerinden Aleviliğin yürütüldüğünü kaydeden Akgül, Şerife kadının Türkiye Cumhuriyeti kurulmadan ilk kadın muhtar olduğunu belirterek şöyle konuştu:

    “Şerife kadın o köylüdür. Öyküde de Alevilik Şerife kadın üzerinden yürümüştür. Şerife kadın küçük yaşta amcası ile Diyarbakır’a götürülür ve orada okula gönderilir. Şerife kadın okulda yedi dil öğrenir ve 20 yaşlarda köyüne geri döner. Şerife kadının 1. Dünya savaşında kocası köye muhtar seçilir. Ama eşi yani dedem bir şey bilmediği için her şeyi Şerife kadın yapar. Şerife kadın yeni Türkiye Cumhuriyeti kurulmadan önceki bu toplumlarda yaşayan ilk kadın muhtardır.

    Şerife Varto’nun kutsal tepesi vardır Goşkar Baba. Şerife de Çaylar’dan Karlıova tarafından Taşçı Köyü’ne gelmek isterken Goşkar Babaya bakar, dua eder ve gözlerinden yaş akar. Orada diğer olay kahramanımız derki bir Rus askeri; biz ne zaman bu köye girmek istersek ha iyi niyetle ha kötü niyetle bu köyün etrafında beyaz elbiseli silahlı adamlar görülüyor ve biz korkuyoruz bu köye girmeye.”

    “SÖZCÜKLERİN ANLAMINI BULMAK BİR BUÇUK YIL SÜRDÜ”

    Akgül, Fuzüliler öykü kitabını yazarken Şerife kadını babasından, Memed Ali’yi oğlu İlhan’dan ve sosyal yapıyı da köyde yaşayanlardan öğrendiklerini kaydetti.

    Öykünün kurgusunu altı yılda kafasında oluşturduğunu kaydeden Çetin Akgül, öyküde kullandığı Kırmançki ve Kurmanaçki sözcüklerinin anlamını bulmak için bir buçuk yıl uğraşmış.

    Kitapta 80 tane Kurmanci ve Kırmancki terim kullandığını ve o terimlerin şu anda günlük yaşamda kullanılmadığına dikkat çekerek, o terimlerin güncellenmesi için özellikle vurgu yaptığının altını çizdi.

    Öykü kitabıyla ilgili güzel tepkiler aldığını kaydeden Çetin Akgül, öyküyü sinema filmi yapmak isteyen yönetmenlerin de olduğunu belirtti.

    PİRHA/İZMİR