Etiket: özcan öğüt

  • Yazar Özcan Öğüt: Aleviler olmadan barış masası eksik kalır

    Yazar Özcan Öğüt: Aleviler olmadan barış masası eksik kalır

    PİRHA- Yazar Özcan Öğüt, Türk-Kürt barışını sadece ümmetçi söylemler ve mütedeyyin kesimler üzerinden kurgulamanın tarihsel gerçekliğe ve toplumsal yapıya aykırı olduğunu vurguladı. Öğüt, Aleviler olmadan kurulacak her barış masasının eksik, her çözümün kırılgan kalacağını savundu.

    PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın çağrısı ve PKK’nin kendini feshetmesi ile başlayan yeni süreçte barış meselesi yeniden gündemde. Yazar Özcan Öğüt “Türkiye’de Alevisiz Türk-Kürt Barışı Mümkün mü?” başlıklı yazısında tarihsel travmalarla yüzleşmeden ve Alevi kimliğinin barış sürecinde kurucu bir özne olarak tanınmadan kalıcı bir çözümün mümkün olmadığını vurguladı. Alevi Kürtlerin tarihsel rolüne, Kürt hareketi içindeki yerlerine ve seküler-sosyalist damarların barış sürecindeki belirleyici gücüne işaret eden Öğüt, ümmetçi reflekslerle şekillenecek her çözüm arayışının yalnızca bugünün değil, geleceğin de krizlerini büyüteceğini ifade etti.

    Özcan Öğüt’ün “Türkiye’de Alevisiz Türk-Kürt Barışı Mümkün mü?” başlıklı yazısının tamamı şu şekilde:

    “Türkiye, tarihsel olarak Anadolu ve Mezopotamya tarih boyunca halkların, inançların ve kültürlerin iç içe yaşadığı bir coğrafya olmasına karşın bu çok dilli ve çok inançlı yapı, çoğu zaman farklılıkların zenginlik olarak kabul edilmesi yerine, merkezi otoritenin güvenlikçi ve baskıcı politikaları doğrultusunda bastırılması, homojenleştirilmesi ve kontrol altına alınması amacıyla yönetildi. Bu yüzden, bölgenin kadim halkları ve farklı inanç grupları, tarih boyunca ötekileştirilmiş ve kimi dönemlerde ağır katliamlara uğramışlardır. Osmanlı’dan günümüze değin devreden bu siyasal akıl, etnik ve inançsal çeşitliliği bir tehdit olarak görmüş; farklı kimlikleri ya zorla egemen Sünni-Türk kimliği altında eritmeye ya da “dönen dönsün ben dönmezem” desturunda, itikadi varlığı için yüzyıllardır direnen Alevileri sistemin dışında bir kadim öteki olarak tutmaya çalışmıştır.

    Bu anlamda bugün, Kürt meselesi ekseninde yeniden ısınan barış tartışmaları, maalesef geçmişin bu karanlık sayfalarının ve tarihsel travmaların gölgesinde yürüyor. 1 Ekim’de TBMM’nin açılışıyla beraber başlayan süreç, Öcalan’ın 27 Şubat’taki çağrısı ve PKK’nin fesih kararı, son olarak MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin bu dönemde TBMM’de tüm siyasi partilerin dahil olduğu bir komisyon kurulması önerisi ve bölgede uluslararası güç dengelerinin değişmesiyle birlikte devletin yeni bir denge kurma arayışında olduğunu gösteriyor. Özellikle Ortadoğu’da Kürt siyasal hareketinin uluslararası denklemde daha görünür ve belirleyici aktörlere dönüşmesi, İran’ın bölgede gerileyen etkisi ve Ortadoğu’daki yeni ittifak arayışları, Türkiye devlet aklını da bölgesel Kürt realitesini göz ardı etmeden yeni hamleler yapmaya zorluyor. Ancak bu hamlelerin iç politikadaki geleneksel inkârcı, ümmetçi ve güvenlikçi söylemlerle şekillenmesi, toplumsal barışı ve demokratik çözüm ihtimalini zora sokuyor. Özellikle de yüzleşilmemiş tarihsel travmalar ve mezhepçi kodlar üzerinden yapılan açıklamalar, meseleyi daha da derinleştiren bir unsur haline geliyor.

    “KURTULMUŞ’UN AÇIKLAMALARINA ALEVİLERİN TEPKİSİ VE JEOPOLİTİK İPUÇLARI”

    TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un Şırnak Üniversitesi’nde yaptığı ve sonrasında “bağlamından çıkartılarak farklı bir anlam yüklenmiş ve Alevi yurttaşlarımızı incitmişse üzüntülerimi iletirim” dediği konuşma, bu duruma çarpıcı bir örnek teşkil ediyor. Kurtulmuş’un, “Anadolu topraklarını baştan aşağı zulümle inleten Şah İsmail’e karşı Yavuz Sultan Selim ile İdris-i Bitlisi’nin yapmış olduğu büyük ittifak” sözleri, yalnızca tarihsel bir olayı hatırlatma değil, aynı zamanda bugüne dönük ciddi bir mesaj içeriyor.

    Kurtulmuş normalde AKP içindeki uzlaşmacı profillerden birisi olmasına karşın, toplumun en hassas fay hatlarından biri olan Alevi-Sünni, Türk-Kürt ilişkileri açısından son dereceli tehlikeli böylesi bir söylemde bulunması sürecin başarıya ulaşmasını temenni eden birçok kişi de şaşkınlık yaratmıştır. Açıklamanın niyeti veya amacı ne olursa olsun, kitlesel Kızılbaş kıyımlarının tarihsel miladı olan bir süreç ve figürlerle çağrışım yapılması Alevi toplumunda elbette şaşkınlığın yanı sıra üzüntü ve öfkeye de sebep olmuştur.

    Fakat Kurtulmuş’un Şırnak Üniversitesindeki açıklamalarının detaylarına bakınca, aslında birçok bağlamı bir arada görebiliyorsunuz. Öyle ki bu açıklamada, bu sürecin başlama motivasyonlarından birisi olan ve uluslararası yeni güç dengelerinin göz önünde bulundurularak atılan adımların temel noktasının İran karşıtlığı üzerinden konumlanacağına dair derin işaretler mevcut. İran zaten rejim olarak kendi kendini yemeye müsait bir yapı olmasına karşın varlığı Ortadoğu’daki güç dengeleri için stratejik birçok hesaba dayanak teşkil etmektedir. Özellikle Suriye ve Irak sahasında, Kürt meselesi başta olmak üzere mezhebi ve etnik fay hatlarının derinleştiği bir dönemde İran’ın bölgedeki etkinliğinin sınırlandırılması, Türkiye’nin ve müttefiklerinin bölgesel projeksiyonlarında öncelikli bir hedef haline gelmiştir. Bu nedenle Kurtulmuş’un açıklamalarındaki tarihsel referans, yalnızca geçmişin bir hatırlatması değil; aynı zamanda bugünün jeopolitik rekabetinde kullanılan ideolojik kodların ve meşruiyet zeminlerinin işaretidir.

    Son yıllarda Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler, bölgedeki aktörlerin konumlarını ve stratejik önceliklerini köklü biçimde değiştirdi. İran’ın bölgesel etkisinin kırılması, özellikle ABD ve İsrail’in baskıları, Körfez ülkelerinin denge politikaları ve Türkiye’nin bölgesel bir güç olma çabası, yeni bir denge arayışını beraberinde getirdi. Bu dengede en önemli dinamiklerden biri de Kürtler. Suriye’nin kuzeyinde kurumsallaşan Kürt varlığı ve Türkiye içindeki Kürt meselesi, artık sadece ulusal değil bölgesel ve uluslararası bir konu. Türkiye, bu yeni dengede Kürtlerle ilişki biçimini yeniden kurma ihtiyacı duyuyor. Bu yeniden kurulmaya çalışılan ilişki biçiminin Osmanlının ümmetçi refleksleriyle ve iç siyaset hesaplarıyla yönetilmeye halinde sonuç alınamayacağı çok açık ve net ortadadır. Bugün, salt mütedeyyin Sünni Kürtler üzerinden bir Türk-Kürt İslam birliği tahayyülü, hem tarihsel olarak anakronik hem de toplumsal gerçeklikten kopuktur. Ki nitekim, devletin yönetsel aklı da toplumun sosyolojik gerçekliğini ve tarihsel hafızasını, bu coğrafyada barış ve istikrarın hangi dinamikler üzerine kurulabileceğini herkesten daha iyi bilmesi gerekir. Elbette Türklerin ve Kürtlerin, Alevilerin ve Sünnilerin birlik beraberlik içinde oldukları zaman veya idealleri hatırlamanın toplumsal barışın inşasını kolaylaştırıcı bir niteliği vardır. Fakat bu ince eleyip sık dokuyup çok hassas bir tartıyla tartılıp, toplumdaki tüm yansımaları hesaba katılarak yapılmalıdır.

    “KÜRT MESELESİNDE GERÇEKLİK VE BARIŞIN KAPSAYICI ZEMİNİ”

    Alevi Kürtleri, mütedeyyin ve seküler Sünni Kürtleri, kadın hareketlerini, sol ve sosyalist muhalefeti ve hepsinin bir aradalığını ve birlikte mücadelesini yok sayarak yapılacak her hamle, barış ihtimaline zarar verir. Bu anlamda cumhuriyet sonrası yeni Kürt realitesi, cumhuriyet öncesi Osmanlı ümmetçi bilinçaltıyla okunamaz. Kürt meselesi uzun yıllar inkâr, bastırma ve asimilasyon politikalarıyla yönetilmeye çalışıldı. Ancak son yarım asırda Kürt ulus bilincinde, kimlik talepleri belirleyici olmakla beraber; sınıfsal, inançsal, kültürel ve siyasal taleplerle de derinleşerek kendini var etti. Bu süreçte Alevi ve seküler Sünni Kürtler, özellikle sol-sosyalist hareketlerle kurdukları güçlü bağ ve direniş hafızasıyla, Kürt hareketinin ivme kazanmasını sağladılar.

    Kürt siyasal hareketinin bugünkü varlığı tarihsel süreçte geçmişten bugüne önemli oranda Aleviler, solcular, sosyalistler ve seküler kesimlerle şekillendi. Özellikle Alevi Kürtler, hem kimlik mücadelelerinde hem de siyasal muhalefette önemli misyonlar üstlendiler. Hem Kürt ulus bilincinin oluşumunda, hem de Kürt entelijansiyasının temellerinde Nuri Dersimi’den, Koçgiri’den bugüne Dersim direnişinden Seyit Rıza’ya, 1970’lerin devrimci gençlik hareketine, 12 Eylül sonrasında cezaevlerinde yaşanan direnişlere ve 1990’lı yıllarda Kürt hareketi içinde yer alan sol-sosyalist Alevi kadrolara kadar uzanan güçlü bir gelenek mevcut. Bu tarihsel hat yalnızca siyasal mücadele alanında değil, kültürel üretimde de Kürt kimliğinin ve bilincinin seküler, eşitlikçi ve çoğulcu damarını hep diri tuttu. Alevi Kürtler, devletin hem Kürt kimliğine hem de Alevi inancına yönelik baskıcı ve asimilasyoncu politikalarına karşı çifte baskı altında olsalar da, bu durum onları siyasetin ve mücadelenin en dinamik unsurlarından biri haline getirdi.

    Bugün de özellikle Dersim, Maraş, Malatya, Adıyaman, Erzincan, Sivas hattında yaşayan Alevi Kürtlerin ve onların metropollere ve yurt dışına göç eden büyük nüfuslarının, barış sürecine dair beklentileri ve kaygıları, sadece Kürt halkının değil, Türkiye demokrasi mücadelesinin de belirleyici dinamiklerinden biri olmayı sürdürüyor. Barışa dair kurulacak her cümle ve atılacak her adım bu kesimlerin tarihsel hafızasını ve yaşanmış travmalarını hesaba katmadan, onların taleplerini ve özneliklerini görmeden anlamlı olamaz. Üstelik Kürt siyasal hareketinin bugünkü geniş toplumsal tabanının talepleri de yalnızca belirli bir dini veya etnik kimlik merkezli değil; ki bu talepler anadilde eğitimden, yerel yönetimlerin güçlendirilmesine kadar birçok temel hakkın herkes için eşit yurttaşlık ve sosyal adaletin sağlanmasıyla karşılanabileceği bilinciyle şekilleniyor. Bölgede mütedeyyinlerle, seküler yaşamı benimseyen Kürtlerin bir dava etrafında bir arada yaşama ve mücadele edebilmesinin temelinde de Kürt siyasal hareketinin bu derinlikli çoğulcu ve kapsayıcı yapısı yatıyor.

    Bu nedenle, salt ümmetçi bir anlayış üzerinden Kürt realitesini okumak ve buna göre siyasal hamleler üretmek, bugünkü sosyolojik ve örgütsel gerçeklikten de kopmak anlamına gelir. Aleviler, sosyalistler, kadınlar, emekçiler ve geniş toplumsal muhalefet güçleri görmezden gelinerek ya da şeytanlaştırılarak yürütülecek her barış hamlesi ölü doğuma gebedir. Çünkü toplumsal barış; yalnızca devletin ve sistem içi aktörlerin uzlaşısıyla değil, toplumun tüm ezilen kesimlerinin eşit yurttaşlık temelinde ortaklaşmasıyla mümkün olabilir. Dolayısıyla bu gerçeği görmeden, salt Türk-Kürt-Arap İslam birliği hayali üzerinden bir barış inşa etmeye çalışmak, sadece gerçeklikten kopukluk değil, aynı zamanda yeni krizlere de sebep olabilir.

    “ORTAK MÜCADELEDEN ORTAK GELECEĞE: ALEVİLER, SOSYALİSTLER VE KÜRT SİYASAL HAREKETİ”

    Bugün Kürt hareketinin içindeki Aleviler ve sosyalistler, “misafir” değil, bu yapının bizatihi kurucu unsurlarıdır. Kürt siyasal hareketinin diğer sosyalist hareketlerle beraber tüm ortak mücadele alanlarında yıllardır dile getirdiği “ya hep beraber, ya hiçbirimiz” anlayışı, yalnızca bir slogan değil; birlikte yaşamanın, ortak geleceği kurmanın temel dayanağıdır. Kürt siyasal hareketi kendi içindeki ve tüm bileşenleri dahilindeki farklı inanç, düşünce ve kimlikleriyle omuz omuza yürüyerek bugünlere gelmiştir. Barışa ve demokratik bir geleceğe dair kurulacak her cümle de, bu çok sesli ve çok renkli yapının tüm bileşenlerini dikkate alarak anlam kazanabilir. Aleviler, seküler ve mütedeyyin Kürtler, kadınlar, sosyalistler ve sol demokratik çevreler, bu yürüyüşün ayrılmaz parçalarıdır. Gerçek bir toplumsal barış ve ortak yaşam umudu, ancak bu tüm çeşitliliği barındıran herkesin eşit söz ve hak sahibi olduğu bir zeminde filizlenebilir.

    Abdullah Öcalan’ın mevcut süreçle ilgili “Aleviler tam da bu işin ortasındadır, kalbindedir” sözünü hatırlamak, bugün Kürt meselesi ve barış tartışmalarında göz ardı edilen önemli bir gerçeği yeniden görünür kılıyor. Öcalan’ın bu tespiti, geçmişten bugüne samimi olarak başlatılacak bir barış ve eşitlik zeminini gerçek anlamda kuracak bir perspektifin nereden başlaması gerektiğine de işaret ediyor.

    Bu noktada, eğer gerçekten samimi ve kalıcı bir barış, birlik beraberlik süreci yürütülecekse, bunun en anlamlı ve güçlü adımlarından biri; Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da bir dönem devlet adına “özür” dilediği Dersim Tertelesiyle yüzleşmenin başlatılması olabilir. Bu yüzleşme, sadece tarihsel bir adalet meselesi değil, aynı zamanda bugün barış zemini arayışında olan halkların birbirine güven tesis etmesi açısından da belirleyici olacaktır. Dersim isminin iadesi, Seyit Rıza ve oğlu başta olmak üzere o dönemde katledilen yüzlerce canın naaşlarının akıbetinin açıklanması ve mezar yerlerinin bildirilmesi gibi insani ve vicdani adımlar, toplumun tarihsel hafızasında derin yaralar açmış acıları bir nebze olsun onarma potansiyeline sahiptir.

    “DEMOKRATİK TOPLUM VE GERÇEK BARIŞIN KOŞULLARI”

    Sonuç olarak, Türkiye’nin yeni Ortadoğu jeopolitiğinde Kürt meselesine dair yapacağı her hamle, ancak tüm toplumsal kesimlerin eşit yurttaşlık temelinde tanındığı, tarihsel travmalarla yüzleşilen, mezhepçi ve ümmetçi reflekslerden arındırılmış ve demokratik bir zeminle anlamlı olabilir. Geçmişin olaylarını bugüne taşırken kullanılan dil, ya toplumsal yaraları derinleştirir ya da toplumsal barışı inşa eder.

    Tarihe dair yapılan her yorum; kimliklerin, inançların ve halkların varoluşunu görerek, yaşanmış acılara saygı göstererek, birlikte onarıcı bir hafıza kurma sorumluluğuyla söylenmelidir. Hiçbir tarihsel olay, bugünün toplumsal barışına kast edecek biçimde kullanılmamalıdır. Hiç kimsenin övüncü, bir başkasının onulmaz yarasına dönüşmemelidir. Ancak böyle bir yaklaşım, Türkiye’yi kalıcı bir toplumsal barış ve demokratikleşme sürecine taşıyabilir. Aksi takdirde, geçmişin gölgeleri bugünün umutlarını karartabilir.

    Oysa ki, geçmişle yüzleşen, farklılıkları eşit yurttaşlık temelinde kabul eden ve tüm toplumsal kesimlerin söz ve karar sahibi olduğu bir gelecek mümkündür. Bu toprakların insanları, acılardan öğrenerek, ortak bir yaşam kültürü inşa edebilir. Barış ve demokrasi, yalnızca geçmişin yaralarını sarmakla değil, aynı zamanda geleceği birlikte kurma iradesiyle güçlenecektir. Umut, en zor zamanlarda dahi var olabilen bir ışıksa; o ışığı birlikte büyütmek, Türkiye’nin ortak yarınına yapılacak en kıymetli katkıdır.”

    (HABER MERKEZİ)

  • Yazar Özcan Öğüt: Katliamdan sonraki Maraş’ta ‘kahramanlığından’ eser kalmaz

    Yazar Özcan Öğüt: Katliamdan sonraki Maraş’ta ‘kahramanlığından’ eser kalmaz

    PİRHA – Maraşlı Yazar Özcan Öğüt, 1978’te yapılan katliama dair bir yazı kaleme aldı. Alevi ve solculara yapılan saldırılarda devletin rolüne dikkat çeken Öğüt, “Şehirde insanlar hunharca katledilirken günlerce varlığını hissettiremeyen devlet, adeta cehennemin kapısında bekleyen bir zebani gibi sadece şehrin giriş çıkış noktalarında belirir” ifadelerini kullandı.

    Yazar Özcan Öğüt, 45 yıl önce Maraş Katliamı’nda yaşananlara dikkat çekti. “Kan revan Maraş. Onarılamayan Yara” başlığı ile yazı kaleme alan Öğüt, yapılan vahşeti bir kez daha hatırlattı.

    Maraş’taki Çiçek Sineması’nın 19 Aralık 1978’de bombalanmasının ardından ‘Alevi ve solcu komünistler yaptı’ söylentisi üzerine Maraş Katliamı’nın adeta fitili yakılmış oldu. Toplanan kalabalık, Cumhuriyet Halk Partisi, TÖB-DER ve PTT binalarına saldırdı.

    “PLANLI BİR CİNAYETLER SİLSİLESİ”

    Yazar Özcan Öğüt, katliama dair aktardığı bilgilerde milliyetçilerin, Çiçek Sineması’nın Hacı Çolak ve Mustafa Yüzbaşıoğlu isimli solcu öğretmenler tarafından bombalandığı yalanını tüm şehre yaydıklarına işaret etti. Biri Alevi, diğeri Sünni inancından olan sol görüşlü iki öğretmenin, evlerine giderken katledildiklerini hatırlatan Öğüt, katliamın nasıl devam ettiğini şu sözlerle anlattı:

    “Artık o andan itibaren Maraş Katliamı’nda olanlar, asla ‘Maraş olayları’ gibi hafif kaçan kelimelerle nitelendirilemez. Maraş’ta 19-26 Aralık tarihleri arasında bir hafta boyunca yaşananlar ‘katli vacip kılınmış’ planlı bir cinayetler silsilesidir. Hedef ailelerin oturduğu evler haftalar öncesinden işaretlenir. Bu evlere saldıran faşist gruplar, içerisindeki insanlara yaş, cinsiyet veya herhangi bir insani kavram tanımamaksızın işkenceler yaparak sadistçe katliamlar gerçekleştirir. IŞİD mezaliminin Orta Doğu’dan tüm dünyaya bir korku markası olarak pazarlanan cani eylemlerinin çoğunun yıllar önce Maraş Katliamı’nda provalarını görmek mümkündür.

    Bu resimde gördüğünüz Şah İsmail Kalaycı ve ailesi Maraş Katliamı’nda katledildi. Şah İsmail’i baltayla katledip, beynini parçaladılar. Kız kardeşinin ise önce göğüslerini kesip çeşitli işkencelerden geçirdikten sonra hunharca katlettiler. Yörük Selim Mahallesi’nde de kadınların bir kısmı göğüsleri kesilerek öldürülmüştür. Altı aylık çocuklar, hamile kadınlar kur­şunlanır. Gözlerine şişler sokulur. Bir kısım infazlar ise; çeşitli dini referanslar doğrultusunda “kol ve bacakların çapraz kesilmesiyle” gerçekleşmiştir.

    Maraş Katliamı dava tutanaklarında yürek parçalayan hunharca katliam örneklerinden birisi 80 yaşındaki Cennet Çimen’in başına gelendir: “Başlarında Cuma Y.’nin bulunduğu bir grup saldırgan 80 yaşında bir gözü sağlam diğer gözü çok hafif gören Cennet Çimen’in evine yönelmişlerdir. Saldırganlar yaşlı kadın Cennet Çimen’i evinin içinden “gel nene, gel nene” diye dışarı çıkarmışlar, bu yaşlı kadının ‘beni kurtarın’ diye feryatlarına aldırmayarak ayaklarından sürükleyerek yakındaki helâ çukurunun oraya getirmişlerdir. Orada Cuma Y. bu yaşlı kadının az gören gözünü tornavida ile oymuş diğer saldırganlar da silah sıkarak Cennet Çimen’i öldürmüşlerdir. Saldırganlar bununla da yetinmeyerek öldürdükleri Cennet Çimen’i baş aşağı helâ çukuruna atmışlar ve üzerine bir at arabasını devirmişlerdir.”

    Maraş Katliamı’ndaki en yaygın saldırı taktiği; içeride saklanan Alevilerin dışarıya çıkması için evleri ateşe vermektir. Faşist katillerin birçok yerde oralı kadınları da işbirliği yaparak şişelere gazları doldurup atmaları için erkeklere verir. Bu gaz şişeleri yanan paçavralarla beraber evlerin içine atılır. Katliamda bazı faşist gruplar kadın, bebek, yaşlı demeden katlederken bazılarıysa sadece erkekleri katleder. Bazıları kadınları öldürmeyip, işkenceler gerçekleştirip tecavüz eder. Bazı faşist gruplar ise her ikisini birden yaparlar.

    Bilmez ailesinin yaşadığı da Maraş Katliamı’ndaki en büyük dramlardan birisidir. Burada evi ateşe veren saldırganlar kadınlara dokunmayacaklarını söyler. Kadınlar ise evin erkeklerini bir odaya kitleyip vermek istemezler. Özellikle 20 yaşındaki Ali ve 18 yaşındaki Hasan’ın anneleri 38 yaşındaki Fatma Bilmez çocuklarını katillere teslim etmemek için çok direnir. Çember sakallı katillerden biri yıllar önce köylerinde sakalık (işçilik) yapan, ekmeklerini yiyen birisidir. Fatma Bilmez onu tanır ve çocuklarını almaya çalışırken, “Sakallı, ben seni tanıyorum. Beni öldürmeden çocuklarımı alamazsınız” der. İki eliyle çocuklarına yapışır bırakmaz. Ali kafasına sıkılan 3 kurşunla vurulup evin balkonunda kardeşlerinin ellerinde can çekişerek ölür. Hasan’ı da vermemek için çok direnirler. Zorla elinden tutup merdivene çekerek aşağıya doğru düşürürler. Çivili tahtalarla vurarak saldırırlar. Anne Fatma Bilmez çivili tahtaların önüne kendini siper edip evladının üzerine kapanır ve o ara silahları ikisinin birden üzerine sıkarak hunharca katlederler.

    7 gün boyunca aralıksız devam eden Maraş Katliamı’nda resmi rakamlara göre 111 kişi, katliamın canlı tanıklarının anlatılarına göre yüzlerce can katledilmiştir. Alevi-Sünni, solcu-sağcı ayrımının körüklenmesiyle çıkan ve 26 Aralık’a kadar aralıksız devam eden çatışmaların ardından 13 ilde sıkıyönetim ilan edilir. Sanıkların yargılanması ve davaların sonuçlanması 1988’e kadar sürer fakat idam ve müebbet cezalı sanıkları da içeren kararlar kısa bir süre içerisinde Yargıtay tarafından bozulurken katliam mağdurlarının üç avukatı faili meçhul cinayetlere kurban gider. Bozma kararının ardından gerçekleşen yeni yargılama sürecinde çoğu kişi beraat eder, kalanlarsa hafif cezalarla kurtulur.

    Böyle bir katliamdan sonraki Maraş’ta, üstüne yiğitlik destanları yazılan ‘kahramanlığından’ eser kalmaz. Orası aynı zamanda savunmasız canları kalleşçe katlederek her bir köşesine mazlum kanı bulaşan ‘Kan Revan’ Maraş’tır. Üstüne çöken kara bulutlardan sonra, katilleri çeşitli makamlarla ödüllendirilen, devlet erkânının onur konukları olan bir ‘Kara’ Maraş’tır. Maraş, o kıyımı en acı tecrübelerle yaşayan şehirdeki Aleviler için artık isminin önündeki böyle birçok acı unvanla da beraber anılır. Gayrı canlı kalabilen tüm canların hafızalarındaki bu katliam, ızdırabı, vahşeti ve hüznü ile her an diri olan ve asla ama asla kapanamayacak derin bir yaradır!

    Katillerin katliamı meşru kılan dar zihniyetlerine göre katledilen Aleviler ve solcular tüm insani kimliklerinden önce kâfirlerdir(!) Çünkü onlar ne ramazan orucu tutmuşlardır, ne namaz kılmışlardır, ne de hacca gitmişlerdir. Bu durumları, hamile kadınların karınlarını deşmekten veya kundaktaki bebeği soluksuz bırakmaktan bile daha vahim bir günahtır! Uğruna cihat ilan ettikleri inançları, yaradılanları yaradılışlarından ötürü yok etmelerine engel değildir. Çünkü solcu ve Aleviler dinsiz, kendileri ise mümindir, inanandır, onlar sözde Müslümandır!

    Katliam öncesinde öldürülen iki sol görüşlü öğretmenin cenazelerinde, bu makûs kaderlerine isyanların ve yakılan ağıtların ardından, artık onların varlıklarının boşlukta yer kaplaması bile fazladır. Öyle ya; bir dinsizle bir müminin aynı toprakta bulunması, hatta aynı oksijeni paylaşması bile caiz olamaz(!) Sonunda şehirdeki ‘Alevilerin ve solcuların’ toptan ceza faturasının kesilmesinin zamanı gelmiştir ve bu cezanın kesilmesi hiç zaman kaybetmeden gerçekleşir.

    22 Aralık 1978’de, Bağlarbaşı İmamı Mustafa Yıldız’ın Cuma namazında katliamların startını verdiği şu meşhur vaazı o günkü toplumsal histerinin dehşet boyutlarını göstermeye yeterlidir; Sadece oruç ve namazla hacı olunmaz, bir Alevi öldüren beş sefer hacca gitmiş gibi sevap kazanır. Bütün din kardeşlerimiz hükumete ve komünistlere, dinsizlere karşı ayaklanmalıdır; çevremizde bulunan Aleviler ve Sünni imansızlar temizlenmelidir.’

    İnanç mabetlerinden çıkan bu kitleler, Alevilerin daha önceden işaretlenen evlerinde ‘Allah-u Ekber’ tekbiriyle yaradanın adını anarak Azrail’in rolünü çalarken, oradaki savunmasız masumları da yaratan yine aynı ‘Allah’ dememişlerdir! Katliamlar başladığı anda şehir merkezinin tüm giriş çıkışları kapatılır. Şehirde kıstırılmış solcu ve Aleviler adeta birer av, faşist katillerse amansız avcıları gibi ürkekçe köşelerine sinmiş canları, cennetten bir yer kapabilmek hevesiyle katleder. Ardından çevre il, ilçe ve köylerden haber alan binlerce insan araçlara dolup şehir merkezine girip katliamdan kalanları kurtarmak için Maraş’a akın ettiklerinde, şehrin girişlerinde bu araçların geçişleri engellenir. Şehirde insanlar hunharca katledilirken günlerce varlığını hissettiremeyen devlet, adeta cehennemin kapısında bekleyen bir zebani gibi sadece şehrin giriş çıkış noktalarında belirir.

    Çarpı ile işaretlenmiş Alevi ve solcu evleri faşist mezbahanelerine dönerken, memleketi vicdanları cırmalayan bir suskunluk sarar. Ankara bile ancak günler sonra bu sessiz çığlığı duyar. Ordu müdahale etmek için girdiğinde neredeyse çürümeye yüz tutmuş cesetleri toplamaya yetişebilmiştir. Sarıldığı yavrusuyla beraber ebediyete intikal eden anayla bebeğine, daha elindeki bez bebeği düşmeden katliamın kurbanı olmuş bir çocuğa ve gözleri oyulup helâ çukuruna atılan nineye katlin ayrımı yoktur.

    Gayrı gözünü karartan faşistler, kafayı koyduklarını eninde sonunda yaparlar. Hani bir kere layık gördüler mi size cehennemi, o iş asla ahirete kalmaz… Ki zaten o günler Maraş’ta yaşananlar bir cehennem provasından başka bir şey olamaz! Maraş’ta insanlık, merhamet ve vicdan gibi kavramlar üzerinde övgüye mazhar ne varsa çırılçıplak soyunup, âdemden bu yana sanki hiç yokmuşçasına susar! Yobazlar içlerindeki kin tohumlarını kusar! Artık solunacak bir nefesi kalmayan mazlumların bedeni zalimlerin gölgesine pusar! Geriye kalanlar ise; sadece tarumar olan hayatların, son bulan umutların ve yitirilen canların ardından kopan ağıtlar ve kulaklarda çınlayan zılgıtlardır. Şanı kahraman, bahtı kara Maraş’ta, yüreklerden hiç çıkamayan o sessiz çığlıkların tüyler ürperten esintisi canlarda her dem diri kalmaya mahkûmdur…”

    (HABER MERKEZİ)

  • Aleviler için Şiileşme tuzağı ne anlam ifade ediyor? Yazar Özcan Öğüt anlattı!-VİDEO

    Aleviler için Şiileşme tuzağı ne anlam ifade ediyor? Yazar Özcan Öğüt anlattı!-VİDEO

    PİRHA-Yazar Özcan Öğüt, ‘Alevi İnanç Kırımı’ adlı kitabında asimilasyon politikalarının bir ayağı olan ‘Şiileşme tuzağı’na dikkat çekerek “Kendilerinin hakiki Alevi olduklarını iddia ediyorlar ama cemi de reddediyorlar” dedi. Öğüt, Şia asimilasyon politikasının hız kazandığına da vurgu yaparak Alevi örgütlerini bu konuda bilinçlenmeye çağırdı. 

    Yazar Özcan Öğüt’ün ikinci çalışması olan ‘Alevi İnanç Kırımı-Bir Asimilasyon Tuzağı Olarak Şiileşme’ kitabı Nika Yayınevi aracılığıyla okuyucuya ulaştı.

    Özcan Öğüt, yeni kitabında “sinsice” diye tariflediği Şii ablukasına odaklandı. Öğüt, cemevlerinin ve Alevi yurttaşlarının bir tür iç asimilasyon tekniği ile nasıl Yol’dan uzaklaştırıldıklarını detayları ile okuyucuya sundu.

    Yazar Özcan Öğüt ile yeni kitabı ve Türkiye’de sürmekte olan Şia misyonerliği faaliyetlerine ilişkin görüştük.

    PİRHA: Alevi İnanç Kırımı adlı kitap çalışmanız nasıl ortaya çıktı?

    ÖZCAN ÖĞÜT: Alevi inanç Kırımı’nda Şia asimilasyonundan bahsediyorum. Aslında ilk kitabım olan Makbul Alevilik’te çok kısaca iç asimilasyonun bir örneği olarak Şiileşmeden bahsetmiştim. Çok kısa bir bölümdü. O kitap kamuoyunda yayıldıktan sonra bazı arkadaşlar, aslında bu kısmın daha önemli olduğunu, dış asimilasyonun artarak devam ettiğini ve çevredeki örneklerle beraber uyarılarda bulundular. Özellikle işin içerisinde olan, hizmet veren arkadaşlar başta olmak üzere…

    Ondan sonra daha fazla irdelemeye başladım. Sonrasında bunu kaleme aldım ve ilk Pir Haber Ajansı’nda ‘Şiileşmeye karşı toplumsal farkındalık seferberliği başlatılmalı’ diye röportajımız paylaşıldı. Sonrasında Alevi kamuoyunda ciddi bir karşılık buldu. Bu konu tartışılmaya başlandı. İki yıl önce Şubat ayından bahsediyorum… O zamandan bu zamana daha detaylı bilgilerle beraber hem bunun oluşmasının teorik boyutunu irdeledik, hem sosyo-psikolojik boyutunu irdeledik hem de günümüz pratiğinde yansımalarını… Hem cemevlerinde hem de toplumsal yaşamda nasıl içimize nüfuz ettiğini ve bizi nasıl dönüştürdüğünü irdeledim. Ve sonrasında ‘Alevi İnanç Kırım’ı’ dedim. Aleviliği direk kendi membanın içeresinde dönüştüren çok ciddi bir tehlikenin özellikle son on yılda çok hızlı bir şekilde palazlandığını, ilerlediğini gördüm ve devamında da bu kitap ortaya çıktı açıkçası.

    “İRAN’DAKİ BASKI TÜRKİYE’DEN ÇOK DAHA FAZLA”

    -Şiileşmeyi bir asimilasyon tuzağı olarak kitabınızda da anlatıyorsunuz. Tam da bu noktada biraz İran’a değinmek istiyorum. İran’da Aleviler neler yaşadı?  Nasıl ötekileştirildiler? Nasıl asimile edildiler? Kitapta bunlara dair ne anlatılıyor?

    “Şiileşme olayını irdelediğimiz zaman hep şunu görüyoruz; özellikle İran’dan buraya gönderilip faaliyette bulunan, zamanında Alevi olup şu an dönen Şiacılar, sanki hiç İran coğrafyasında Alevi topluluklar yokmuş, yıllar sonra kayıp kardeşlerini bulmuş muamelesi yaptırıyorlar. Öyle bir olay yok. Ehli-haklar, Yaresan’ların yaşadıkları dramın haddi hesabı yok İran’da. Bununla ilgili direkt bilimsel araştırmalar yapan, alanında uzman kişilerden örnekler mevcut.

    Yine baktığımızda özellikle Safeviler, İran konusunda uzman, sayılı akademisyenlerden Roger Sovery’nin açıklamalarında şunu görüyoruz ki Şah İsmail’in son zamanlarında ve bundan sonraki hükümdarların döneminde adım adım Şiileşen devletten sistematik olarak bu Batıni topluluklar tasfiye edilmeye başlıyor. Buna direnenler bayağı ciddi kanlı katliamlara uğruyorlar. Nitekim Şah Abbas döneminde de tamamen Şiiliğe bir geçiş var. Yani özellikle bunun tarihsel boyutuna çok zamanınızı almamak için girmiyorum ama sonrasındaki döneme baktığımızda Muhammet Rahmani’nin aktarımlarından biliyoruz ki bu bölgede İran resmen Şiileşme sürecini tamamladıktan sonra mesela Alevi topluluklarda çok kullanıldığı için ‘HÜ’ kelimesini bile yasaklıyor. Belki komik gelecektir ama ‘Yahu’ kelimesini bile kullanamıyorlar.

    Bu derece katı bir anlayışla Alevi inanc, batın toplulukların oradaki varlığı tamamen bir tehdit olarak görülüyor. ‘Dinden çıkmış, sapkın bir topluluk’ olarak tanımlanıyor. Faik Bulut’un o bölgeye gidip, Alevi olarak kalmaya çabalayan topluluklarla yaptığı bazı çalışmalardan çok dramatik kesitler var kitapta. Mesela şunu görüyoruz; Faik Bulut, ziyaretlerde bulunuyor ve bu süreçte İran’da Alevilerin, Safeviler içeresinde çeşitli görevlerden uzak tutulduğunu geçmişten bugüne yaptığımız analizlerde gördük. Bu bölgelerde özellikle Kızılbaş toplulukların yoğun olarak yaşadığı yerlere gidip incelendiğinde inancında direnen Alevilerin yoğun katliamlara maruz kaldığını, yaşayanlarınsa hayatta kalabilmek için onlara benzediğini ve çok ciddi oranda dönüşüme uğradıklarını görüyoruz.

    Faik Bulut yaptığı saha gezisinde şunu söylüyor: ‘Sanıyordum ki Horasan’da yaşayan herkes Alevi, Kızılbaş. Meğer öyle değilmiş. Çoğu Şiileşmiş. Mesela bir eve gittim kadınları çarşaflı, erkekleri namaz kılıyordu. ‘Sizi Alevi Kızılbaş biliyordum’ diye sordum. Yüzüme mahcup bir ifadeyle baktılar, ‘Şiileştik. Pek azımız Alevi kaldık’ dedi.

    Özellikle Cavit Murtezaoğlu’nun yaptığı paylaşımlardan da Faik Bulut’tan da biliyoruz ki o bölgedeki Alevi topluluklarına yapılan baskı, zulmün haddi hesabı yok. Türkiye ile kıyaslansa bile İran’ın bu konudaki katı tutumu çok daha fazla. Hala şu anda bile çok rahat bir şekilde cem yürütülemiyor. Çok gizli saklı bir şekilde bunu yapabiliyorlar. Oradaki Ehli-haklar Yaresanlar… Ama sanki hiç böyle bir şey yokmuş gibi sadece bu bölgede yaşayan Anadolu’nun Alevileri, Bektaşilerden ibaret bir realiteymiş gibi indirgeniyor. Sadece bu bölge içerisinde belli bir asimilasyoncu grup, bunu yapıyor aslında. Ama inancın çok daha benzeri hatta aynısı diyebilirim ki özünü daha net bir şekilde korumuş versiyonlarını Irak ve İran’daki Alevi topluluklarında görüyoruz. Özellikle İran bölgesindekiler Şiirlerle çok ciddi sıkıntı yaşıyorlar.

    “CEMİ REDDEDİP ‘HAKİKİ ALEVİ BİZİZ’ DİYORLAR”

    -İran, Alevileri ne zaman keşfetti? Biraz da bu konuya değinelim. Şiiliğe yönelen, hatta Şiilik adına görevlendirilen birçok grup, insan var, bunu biliyoruz. Bu durum nasıl ve ne zaman başladı? Aleviler içerden nasıl bir kuşatılmışlık yaşıyor?

    İslam devrimi sonrası 1979’dan sonra İran, Ortadoğu’da özellikle ciddi bir nüfus alanı olarak gördüğü Alevileri keşfediyor. Bunlar üzerinden Farsça’dan Türkçe’ye çevrilen birçok Ayetullah yayınları, eski kitapların çevirileri, Türkiye piyasasına dağıtılıyor. Bunların çok yoğun oranda dağıtıldığını görüyoruz. Fakat enteresan bir şekilde bu kitaplar o yıllarda Alevilerden daha çok Sünni mütedeyyin kesimlerde karşılık buluyor.

    İlk yıllarda zaten asimilasyonu iki aşamalı olarak tanımlıyordum. 2000’li yıllara kadar gelen ilk kuşak, birinci Şiileşme süreci sadece bu belli çeviriler üzerinden ilerliyor. Direkt İran’dan eğitim alan, zamanla bunların içeresinden burs alıp gelen Aleviler de var. Onlar halen şu an kendilerini hakiki Aleviliğin, hakiki versiyonu olarak iddia ediyor ama tamamen cemi reddediyorlar. Alevilikteki bütün temel ritüellerin hepsine karşı çıkıp, bunların folklorik bir unsur olduğunu söyleyip sadece namaza yönlendiriyorlar. Bu ilk grup, Bektaşiliği de bir tehdit olarak görüyor. Yani bunların ana hattı çok net, direkt bodoslama giriyorlar.

    “İKİNCİ GRUP ŞİACILAR ALT KATTA CEM YAPIP ÜST KATTA NAMAZA ÇAĞIRIYOR”

    Öyle oldukları için ilk grubun aslında çok ciddi dönüşüm potansiyeli olmuyor. Bakıyoruz belli yerlerde Çorum’da vs. bir kaç yerden bu gruptan bodoslama asimilasyon çalışmalarına girenler var. Cemaatleri çok kısıtlı. Çorum’da 300 civarında olduklarını tahmin ediyoruz. Direkt dönüştürmeye çalışıyorlar. Bir geçiş aşaması yok, belli kamuflajlar kullanmıyorlar ama özellikle 2010’dan sonra çok daha hızlı bir şekilde içerden ikinci grup; Şiacılar, Alevilik içerisindeki birçok şeyde kendi inancı içeresinde varmış gibi kabul edip, sizi içerden dönüştürüyor. Yani bayağı cem içerisinde dede olarak gördüğüm bazı insanların zamanla molla kıyafeti giyip, eşini çarşafa soktuğunu bildiğimiz örnekler var. Kitapta onlardan da bahsediyorum. Bunlar mesela halen alt katta cem yapıp üst katta namaza çağırıyorlar.

    Yine kapanma ritüelleri Ortodoks İslam’la çok benzer. Pratikleri devam ederken Alevilikle ilgili bazı şeyleri de yan folklorik bir etkenmiş gibi devam ettiriyor, toptan bir ret yok. O nedenle yavaş yavaş, alıştırarak dönüştürüyorlar. Bu nedenle özellikle Alevilerle, Şiiler arasındaki bizim batın boyutuyla düşündüğümüz, daha çok mitolojik anlamlar yüklediğimiz değerleri onlar, tarihsel olarak gerçek figürleri ile bizlere empoze edip dönüştürmek için bir zaaf olarak kullanıyor.

    Bunların hepsi başta cemevleri olmak üzere Alevilerin sosyalleştiği birçok alanlarda çok aktif rol almış durumdalar. DirekT sizi dönüştürmeye çalışmadıkları için siz, bir sabah kalkıp ‘aslında ben Şii’ymişim’ demiyorsun. Onun için belli bir süreç gerekiyor. O sürecin sonunda aslında tırnak içinde söylüyorum ‘Aleviliğin sapmamış, orijinal halinin Şiilik olduğu’ kanaatine varıp direkt ‘Aleviyim’ diye devam etse de pratikte tamamen Şiileşen, zaten yüzüne, tipine, her şeyine baktığın zaman bir de anlıyorsun ki artık o aşama çoktan geçmiş.

    Zaten bu aşamaya geçerken ki aşamada kullandıkları o ara geçiş sürecine ben kitapta ‘Dolaylı Şiacılar’ diyorum. Dolaylı Şiacılık en tehlikeli boyutu. İslam özcülük, direkt İslam propagandistliği yapan belli bir ekol var. Oradan yola çıkanların çoğu, Alevlerin bütün ritüellerini, inanç kalıplarını İslamileştirip dönüşümü müsait bir hale getiriyorlar. Aleviliği Alevilik yapan bütün özgün özelliklerinden arındırıp tamamen içi boş Şiiliğe geçiş için müsait bir yapıya dönüştürmek için ciddi bir uğraş var. Bununla ilgili birçok çalışmayı hem Avrupa’da hem Türkiye’de görüyoruz. Kitapta kısmen onlara da değiniyorum.

    “HATTA MOLLA KIYAFETİ GİYİP CEMEVLERİNİ GEZİYORLAR”

    -Türkiye’deki Şialaşmadan biraz daha bahsetmenizi istiyorum. Peki, Türkiye’de bunlar örgütlü bir şekilde mi çalışıyorlar? Daha çok kimler ya da hangi vakıflarla birlikte çalışıyorlar? Alevi toplumu içerisinde nasıl yer bulabiliyorlar?

    Bunları çok blok olarak düşünmemek lazım. Hepsi bir kanaldan direk misyonerlik faaliyeti için  dalmış değiller. Bir grup, çok bilinçli bir şekilde İran’dan tebliğ faaliyeti yürütüyor. Zaten önemli bir kısmı saklamıyor da. Hatta molla kıyafeti giyen Ayetullahlarla beraber cemevlerini gezip tebliğde bulunan örnekler de var. Ama bunun dışında direkt devlet bağlantılı olduğuna inandığım, Diyanetin de son zamanlarda ehvenişer olarak belki kabul edecekleri bir model olarak bunun önünün açıldığını görüyorum.

    Çünkü ortak anlaşmalar yapılıyor bu gruplarla. Zamanında yine iktidarın kurdurduğu tabela Alevi derneklerinin bir kısmı bunlarla beraber tebliğ faaliyetleri için cemevlerini geziyor. Yani o parçaları birleştirdiğimiz zaman her yerden biraz bunlara dâhil olduğunu görebiliyoruz. Bunun dışında tamamen hiçbir yerde görevlendirme olmadan da bunların etkisi altında kalıp gerçekten bu İslamcı propagandanın etkisi ile Alevilik içeresinde buna inanan, hakikaten Aleviliği gerçekten İslam’ın en öz hali gören o nedenle de biraz daha İslamlaşarak ayakta kalacağına inanan, orjinliğinin o olduğuna inanan, bir grup da muhakkak var. Ve onlar da bu faaliyetlerin içerisinde yer alıp bilinçsiz bir şekilde  bu dönüşüme katkı sunuyorlar.

    O dönüşüm tamamlandıktan sonra tamamen yaptıkları şeyin kendilerince Aleviliği yaşatmak olduğunu sanıyorlar. Ama sosyal psikolojik bakış açısıyla da özellikle Alevilik gibi dominant olmayan inanç topluluklarının egemen olan inançlara benzeştikçe yok olduğuna dair

    onlarca dünyadan örnekler sayabilirim. Yaptıkları şeyin son kertede ona hizmet ettiği bir gerçek. Alevilik bu nedenle ciddi bir inanç kırımı oluyor. Birçok yerden kuşatılmış durumda bu açıdan.

    “ALEVİLİKTEKİ KADININ YERİNİN HATIRLATILMASI GEREK”

    Kitapta ‘Alevilikte kadının yeri’ konusuna vurgu yapıyorsunuz. ‘Şii’leşmenin panzehiri Alevilikte kadının yerinin hatırlanması’ diyorsunuz. Alevilikte, Şiilikte kadının önemi ve farkları nelerdir? Ne olursa bir panzehir oluşmuş olacaktır?

    Bizde genelde can kavramı üzerinden cinsiyetsizlik olgusu, kadına, erkekle beraber eşitlik tanındığı ve her anlamda bunun bir pozitif yansıması olduğuna dair sürekli bir söylem gelişir. Bunlar her ne kadar günlük yaşamda, Alevilikte pek karşılığı olmasa da bir gerçek. Yani cemevinden tutun, Alevi kurumlarına kadar kadın temsilinin çok düşük olduğu bir realite söz konusu. Ama en azından inancın felsefesinde, teorisinde böyle bir şey var. Alevilikte kadının farkı çok belirgin bir şekilde ortaya konmuş durumda. Bunun pratiğe geçmemesi zaten Şiacı ve İslamcı ekolün işine geliyor. Şiilerin inancının hiçbir yerinde kadının bir rol aldığını göremezsiniz. Ne inancının ritüeli içerisinde ne de pratiği ile ilgili herhangi bir yerinde kadın her anlamda görünmez bir varlıktır. Genel İslamcı mantalitesi de budur. Ama Aleviliğin hem inanç hizmeti yürütme boyutunda, Analık kavramından tutun da diğer birçok kadının belirgin bir şekilde varlığını hissettireceği alanlarda buna müsait bir yer var.

    Bu nedenle Şiilerle Aleviler arasındaki en belirgin farklardan birisi olan bu konunun üzerine gitmek gerekiyor. Kadını daha belirgin bir şekilde Alevilikteki kadının yerinin hatırlatılması, kadının toplumsal alanda ciddi bir yer bulması gerekiyor. Bu sadece kadınlar için bir kazanım değil Aleviler için bir kazanıma dönüşecektir. O nedenle de işin bu boyutu Alevi hak mücadelesi için de hem asimilasyona karşı bir duruş açısından da çok çok önemli olduğuna inanıyorum.

    “İÇİMİZDEN ÇIKAN CİDDİ BİR TEHDİT SÖZ KONUSU”

    -Bir bütün olarak bu Şiileşmeye karşı neler yapılmalı? Nasıl bir tutum alınmalı?

    Her şeyden önce farkındalık sağlamak lazım. Mesela ben bundan iki yıl önce bu konuyu PİRHA’da söz ettiğimde birçok insan ilk kez duyduğunu söylemişti. Önemli bir oranda bir farkındasızlık vardı. İrdeledikten sonra birçok kişi bunun karşılığı olduğu, buradaki tehlikenin, tehdidin ne demek olduğunu gördü. Ama önceden ben şunu gördüm ki en etkin kurumlarımızda dahi çok ciddi anlamda bu konuda bir bilgisizlik var. O alan tamamen boş bırakılmıştı. Kendi içimizden çıkan ciddi bir tehdit söz konusu olmaya başladı artık.

    Buna karşı ne yapılabilir? Her şeyden önce bir farkındalık sağlamak lazım. Böyle bir tehdit var, böyle bir tehlike var. Aleviliğin kendi varlığı için çok önemli bir yer edinen kavramlarının Şiilikteki tarihsel gerçekliği ile bire bir karşılığı olmadığını hatırlatmak gerekiyor.

    Zaaf olarak kullandıkları bütün kavramların içini Alevice doldurmak gerekiyor. Bu anlamda özellikle işin eğitim ve örgütlenme boyutu çok önemli. Bizim arkamızda herhangi egemen bir güç, devlet yok. Tam tersine toplumsal baskınlık da zaten bizim aleyhimize işliyor. Bizim tek kendimizi var edebileceğimiz, inancımızı koruyabileceğimiz alan Alevi örgütlenmesi, Alevi kurumları. Bu nedenle kurumların bu işin örgütlenme ve eğitim boyutuna çok ciddi bir şekilde odaklanması gerekiyor. İşin içerisinde sadece kafa kol ilişkileri ile eş dost ahbapları çağırıp konferans vermekten bahsetmiyorum. Bu işte uzman, örgütlenmeden, pedagojiden, Aleviliği kendi felsefesi ile inanç hizmeti yürüten kişiler dâhil olmak üzere herkes bir araya gelip kendi bulunduğu yerelin özelliklerini de görüp göz ününde bulundurarak çeşitli faaliyetleri başlatmaları lazım. Bunlar bir kere tabandan sahaya, her yere yayılıp bu farkındalığı sağlayacaktır. Devamında da aradaki farkları çok belirgin belli bir şekilde çizmek lazım ki Alevilerin özünün Şiilik olmadığı, bunun tamamen safsata olduğunun farkında olunması gerekiyor. Yani bu iddiayı ortaya atanların aslında altının boş bir şekilde sadece asimilasyona hizmet ettiğini göstermemiz lazım.

    ALEVİLİĞİN ORJİNALLİĞİNİ NASIL KORUYABİLİRİZ?

    -Bu Şiileştirme çabasına karşı karşılık Alevi örgütlerinin vermiş olduğu mücadele yeterli mi?

    Son bir yılda en azından yaptıkları açıklamalardan bir farkındalık oluştuğunu görebiliyorum. Birçoğu, böyle bir tehdit olduğunun artık farkında. Ama somut bir adım atıldığı konusunda benim herhangi bir bilgim yok. Bence henüz yeterli bir şey yapılmış değil. Belki farkındalık sağlandı ama bununla ilgili ne yapılabilir? Ne edilebilir belli tuzaklara düşmemek lazım. Burada amaç; Aleviliği alıp başka bir yere koymak değil. Çünkü bambaşka bir fantastik teorilerle ortaya girenler var, Şiiliğin dışında başka iddialarla girenler var. Aleviliği başka yerlere çekip herkes kendi amacına hizmet edecek bir yere çekmek isteyebilir.

    ‘Aleviliğin geçmişten günümüze geliş orijinalliğini nasıl koruyabiliriz’i oturup tartışmamız lazım. Bunu koruyabilmek için mevcut günümüz şartlarında artık küreselleşmenin çok hat safhaya geldiği bir dönemde yaşıyoruz. Artık kırsalda 200-300 kişinin aynı ocağa bağlı, belli taliplerle inancını yürütebileceği bir süreçte değiliz. Herkes birbirleriyle etkileşim halinde. Bunların da farkındalığıyla ‘inancı kendi özgün yapısıyla nasıl ayakta tutabiliriz’ onun tartışmasını yapıp şu an ciddi şekilde ilerleyen Şialaşmaya karşı bir duruş sergilemeli.

    “ALEVİLİĞİN ÖZÜNÜ ANLATMAK O KADAR KOLAY OLMUYOR”

    -Yani, Alevilik sadece İran’da dar bir coğrafyaya sığdırılamayacak kadar zengin ve derin bir inanç mı?

    Kesinlikle. Alevilik herhangi bir coğrafyanın sınırı içerisine hapsolmuş, onun dar kalıplar içerisinde, sadece onun çerçevesi ile tanımlanamaz. Bunu diyenlerin zaten Alevilik felsefesine de çok uzak oldukları anlaşılıyor. Ama günümüz koşullarında her şeyin teolojik belli kalıplarla algılandığı bir alanda insanlara Aleviliğin o felsefesindeki özünü anlatmak o kadar kolay olmuyor. Çünkü herkes karşılığını günümüzdeki pratiklerle anlamak istiyor. ‘Belli vakitleri, belli yeri, belli şekli olması lazım’ diyor. O yüzden Alevilik sürekli bir yerlere itilmeye çalışılıyor. Sıkıntı biraz da buradan başlıyor aslında.”

    Eren GÜVEN-Cebrail ARSLAN/ ANKARA

  • Öğüt: Ocakzadeler Meclisi’ni, Şiacı İslamcılığın sözcülüğünü yapan sözde Aleviler kurdu

    Öğüt: Ocakzadeler Meclisi’ni, Şiacı İslamcılığın sözcülüğünü yapan sözde Aleviler kurdu

    PİRHA – Araştırmacı Yazar Özcan Öğüt, Ocakzadeler Meclisi oluşumunu PİRHA’ya değerlendirdi. Öğüt, “Oluşum, Aleviliğe tamamen dışarıdan bakan bir akıl tarafından dizayn edilen ve mevcut Alevi örgütlenmelerine karşı, alternatif kumandalı İslamcı bir model olarak dayatılmaya çalışılan ve ayar vermek için kullanılan beyhude bir oluşum” dedi. 

    Tartışmalı isimler tarafından ilan edilen “Ocakzadeler Meclisi” adlı oluşuma bir tepki de Araştırmacı Yazar Özcan Öğüt tarafından geldi.

    Konuya ilişkin PİRHA‘ya konuşan Öğüt, “Ocakzadeler Meclisi adı verilen inisiyatif,  Aleviliğe tamamen dışarıdan bakan bir akıl tarafından dizayn edilen ve mevcut Alevi örgütlenmelerine karşı, alternatif kumandalı İslamcı bir model olarak dayatılmaya çalışılan ve ayar vermek için kullanılan beyhude bir oluşum” dedi.

    “‘OCAKZADELER MECLİSİ’, ALEVİLER TARAFINDAN KARŞILIĞI OLMAYAN YAPILANMALARDIR”

    Öğüt, “Alevi toplumunda, herhangi bir karşılığının da olmadığı ve olamayacağı zaten kendi açıklamalarını yayınladıktan sonra gelen tepkilerden çok net bir şekilde anlaşıldı. Bu yapıya dahil oldukları belirtilen birçok ocaktan belli kişilerin isimlerini sıralayarak ilk başta bir açıklama yaptılar. Sonra o kişilerin temsil ettiği birçok ocak “Bunlarla herhangi bir alakaları olmadığını” belirten resmi açıklamalar yayınladılar. Bu yapıya dahil olduğu belirtilen kişilerin bir kısmının kendi ocaklarında bile karşılıkları olmadığını oradan anlayabilirsiniz” ifadelerini kullandı.

    “BUNLAR, AVRUPA’DAKİ ŞİACI İSLAMCILIĞIN SÖZCÜLÜĞÜNÜ YAPAN SÖZDE ALEVİLERDİR”

    Sonradan ismi yazılıp da isminin silinmesini isteyen kişiler olduğunu belirten Öğüt, “Bunlar içerisinden bir kısmı nasıl bir yapının içerisine çekildiklerini sonrada fark ettiler. Bir kısmı ise kendilerine sorulmadan isimlerinin yazıldığını belirtti. Bunlardan en dikkat çekici olanlar; yurtdışındaki Avrupa örgütlenmesinde Şia İslamcısı Aleviliğin bayraktarlığını yapan kişilerdi. Burada da ciddi bir danışıklı dövüş söz konusu. Çünkü bunların belli ki başlangıçta adlarını oraya yazacak kadar bu insanlarla bir fikir bağları ve ilişkileri var” dedi.

    “İSLAMCI YAPILAR MAKRO BİR AMACA DOĞRU KOLEKTİF HAREKET EDİYORLAR”

    Öğüt, şöyle devam etti:

    “Ocakzadeler Meclisi adını verdikleri bu yapının Türkiye’deki ana çekirdeğini oluşturan kişilerin ekseriyetle, özellikle 70’lerdeki Alevi katliamlarına damga vuran Türkçü ve ırkçı yapılarla doğrudan bağlantılı kişiler olması, muhtemelen bu isimleri listeden çıkartılan kişilerin Avrupa’daki Zaza ve Kürt Aleviler içerisindeki İslamcı faaliyetlerine gölge düşüreceği için geri planda durdular.

    Aleviler içerisindeki farklı etnik gruplardan, yörelerden, ocaklardan toplumları etki altına alma potansiyeli olan çeşitli İslamcı yapılar aslında makro bir amaca ilerlemek konusunda kolektif hareket ediyorlar. Fakat örgütlenmede mikro çalışmaları taktiksel olarak daha faydalı olacağı için birbirleriyle sadece perde arkasında dayanışmaya devam ediyorlar.

    En başta da ifade ettiğim gibi bu yapının Aleviliğe şekil vermeye çalışan bir akıl tarafından ortaya atıldığını, açıklamalarındaki cümle arasındaki vurgulardan, başını çeken unsurlara kadar birçok şeyden anlayabiliyoruz.”

    “VELİYETTİN ULUSOY GİBİ ŞAHSİYETLERİ HEDEF ALARAK ALEVİLİĞİ YIPRATMAYA ÇALIŞMALARI BEYHUDE BİR ÇABADIR”

    Öğüt, Hacı Bektaş Veli Dergahı Postnişini Veliyettin Ulusoy’a karşı yapılan saygısızlığa ise şöyle değindi:

    “Şimdiye kadar bu güruhun (Hacı Bektaş Veli Dergâhı Postnişini Veliyettin Ulusoy’u düşkün ilan etme hadsizliğindeki) bir kişi tarafından yazılan ve canlı yayınlarında içlerindeki çeşitli kişiler tarafından okutturulan açıklamalardaki en dikkat çekici ortak vurgu: Alevileri/Alevi kurumsallaşmasına bir “milli güvenlik” unsuru olarak bakmaları. Yani daha doğrusu İslamcı egemen ağızla “Alisiz Aleviler” ve “hariciler” diye vurguladıkları; özgün Alevi kimlik mücadelesi yapan, Avrupa’da çeşitli kazanımlar elde eden ve ana toprakları Türkiye’de de eşit yurttaşlık kapsamında bu kazanımları talep eden kurumlar.”

    “ALİSİZ ALEVİLER, HARİCİLER GİBİ YAFTALAMALARI YAPANLAR EGEMEN İDEOLOJİNİN TEMSİLCİLERİDİR”

    Öğüt, şunları kaydetti:

    “Alevi kimlik mücadelesi yapanları onların tabiriyle Alisiz Aleviler, hariciler olarak damgalayıp buna karşı da bu yapının Avrupa’da hak kazanımları elde etmesi, Türkiye‘de örgütlü anlamda görünür olup ses getirmesini “milli güvenlik” sorunu olarak gören egemen bir yapıyla senkron bir şekilde hareket ediyorlar. Bu durumu çok net bir şekilde; Türk-İslamcı devlet aklının bekasına bir tehdit olarak görüyorlar. Bu anlamda Aleviliğe ve Alevilere ancak dışarıdan bakan birisi Alevi kimlik mücadelesini bir milli güvenlik meselesi olarak değerlendirebilir. Bunların da bu dışarıdan bakan unsurun dilini kullanarak yaptıkları açıklamalarda bunu çok net görüyoruz.

    “OCAKZADE MECLİSLERİ ALEVİLİKLE UZAKTAN YAKINDAN İLİŞKİSİ OLMAYAN KİŞİLİKLERDİR”

    Başta Alevi meselesi olmak üzere, memleketteki tüm sorunlara hak ve özgürlüklerden ziyade salt güvenlikçi bir perspektiften bakarak, Alevilikle uzaktan yakında alakası olmayan tekçi bir anlayışı Aleviliğe dayatmaya çalışıyorlar. Baskı altına almaya çalıştıklarını Alevi örgütlülüğünü dayandıkları İslamcı egemen yapının istediği profile yontarak, kendilerince bir “güvenlik” sorunu olmaktan çıkaracakları sanrısına sahipler.

    Alevilik “Bin kere zulme uğrasan da bir kere zalim olma” düsturundan gelen bir inançtır. Tarih boyunca uğradığı yığınla katliama rağmen bu duruşundan hiçbir zaman ödün vermemiştir. İslam içerisindeki mazlum figürleri sahiplenip, katledilmelerini her daim lanetlemesi de zaten bu duruşunun bir devamıdır. Şu an böyle bir inancı yaşatabilmek için uğraşan kurumlardan bir güvenlik sorunu çıkarmak, eşit yurttaşlık kapsamındaki çeşitli hak taleplerini bastırmak için çok zorlama bir çabadır.

    Bunların içerisindeki kişiler çeşitli ocaklardan gelebilirler, çeşitli dergahlarla bağlantıları olabilir ama ortak özellikleri sadakatlerinin Alevilikten ziyade Türk-İslamcı egemen anlayışa olması. Yani bu insanları bir araya getiren en önemli hassasiyet sırtlarını dayadıkları İslamcı statükonun bekası.

    Şu anda baktığımızda da zaten Alevilerin hak mücadelesi için kurumsal, siyasal ve her alanda aktif bir şekilde çalışan tüm oluşumları tehdit olarak görüyorlar. Buradan da anlaşılabilir ki, bu yapı aslında Alevilerin kendi iç dinamiklerinden ziyade Aleviliği kontrol altına almaya çalışan bir algının ürünü.”

    “ALEVİ KURUMLARINA SALDIRIP İÇİNİ BOŞALTMA ARAYIŞLARI, ÇABALARI  TUTMAYACAKTIR”

    Yazar Özcan Öğüt, “Bunların durduğu yerde durmayan ama Aleviler içerisinde tarihi önemi, kutsiyeti ve karşılığı olan kritik önemdeki kurumlara saldırıp içini boşaltarak etkisiz kılmak için uğraşıyorlar” diyerek şunları ekledi:

    “Bu anlamda Alevi aydınlanmasına dair en önemli kurumsal aktörlerden birisi olan Serçeşmeye ve Hacı Bektaş Veli Dergahı Postnişini Veliyettin Ulusoy’a ciddi bir saldırı söz konusu. Buralara kayyım olarak atamadıktan sonra ele geçirme potansiyelleri ve tabanda karşılıkları zaten yok ama çeşitli tehdit ve saldırılarla kendilerince buralara ayar verip misyonlarını yerine getirmeye çalışıyorlar.”

    Cebrail ARSLAN/ANKARA

     

     

  • Öğüt: Ne Alevilik İslamın özü, ne de imamlar Alevileri temsil edebilir!

    Öğüt: Ne Alevilik İslamın özü, ne de imamlar Alevileri temsil edebilir!

    PİRHA-Araştırmacı-Yazar Özcan Öğüt, İBB’nin çocuklara dağıttığı kitapçıkta “Din ve Vicdan Özgürlüğü” başlıklı bölümde resmedilen din adamları arasında imam, papaz, hahamın yanında Alevi dedesinin de bulunmasına karşı çıkanlara sert tepki gösterdi. Öğüt, “Ne Alevilik İslamın özü, ne de imamlar Alevileri temsil edebilir” dedi. 

    İstanbul Büyükşehir Belediyesi, (İBB) 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramında koronavirüs nedeniyle evde olan çocuklara 100 bin tane hediye kolisi dağıttı.

    Çocuklara dağıtılan kitapçıkta, “Din ve Vicdan Özgürlüğü” başlıklı bölümde resmedilen din adamları arasında imam, papaz, hahamın yanında Alevi dedesi de yer aldı.

    “Alevilik farklı bir din olarak gösterilmiş” şeklinde iktidar yanlıları ve iktidara yakın çevreler kitapçıkta Dedenin yer almasına tepki gösterdiler.

    Araştırmacı-Yazar Özcan Öğüt de kitapçığı eleştirenlere tepki gösterdi.

    Öğüt, siyasal İslamcı egemen anlayışın ve müttefik halinde olanların, din adamlarının resmedildiği görsel üzerinden İstanbul Büyükşehir Belediyesine saldırdıklarını hatırlatarak, görselin orijinalinde yazmayan din isimlerini de üstüne yazıp, çok açık bir yönlendirme yapmaya çalıştıklarını ifade etti.

    “ALEVİ GÖRÜNÜRLÜLÜĞÜNE TAHAMMÜLSÜZLÜK”

    Verilen tepkilerin Alevilerin görünürlüğüne tahammülsüzlük olduğunu vurgulayan Özcan Öğüt, şunları kaydetti:

    “Alevi inancını görmezlikten gelmeye o kadar çok alışmışlar ki pişkinlik ötesi bir cüretkarlıkla sırf bu nedenle, İmamoğlu görevden alınsın diye sosyal medyada kampanya başlatacak kadar küstahlıkta sınır tanımıyorlar.
    İBB’nin bu görseli şehirde yaşayan tüm farklı inançları kucaklama şiarıyla tanıtımına eklediği ve bundan ayrı bir din çıkarmak gibi bir derdi olmadığını kitapçığın tamamını okuduktan sonra anlamak çok rahat mümkünken, islamcılar aslında her zaman farkında oldukları bilinç altlarındaki bir gerçekliğin algılarındaki seçiciliğiyle bunu bir suçun ifşası olarak pazarlamaya çalıştılar.

    Bir görsel üzerinden kıyamet koparmaya çalışan bu zihniyetin en başta kendilerinin inanmadıkları gerekçeleri ise, “Orada zaten İslamı temsilen müslüman bir din adamı olarak bir İmam görseli var ya Alevi dedesine ne gerek var? Ki bu durumda Alevileri de zaten o imam temsil eder. Nihayetinde Aleviler İslamın özü değiller mi?”

    Alevi topluluklar, tarihte bulundukları coğrafyalarda geçmişten günümüze bu İSLAMİ profile hiçbir zaman sığmadıkları için hep katledildiler. Şeyhülislamlar bunun için katli vacip kılınan fetvalar yayınladı. Birçok Alevi katliamı da, İslam ile olan alakasızlıklarını hatırlatan provokasyonlarla başlatıldı.

    Geçmişte Alevi katliamlarında imzası olan Şeyhülislam Ebüssuûd efendiye ve günümüzde onun devamcısı olan, vaazlarında sıklıkla Alevilerin İslam dışılığına atıf yaparak hakaretler yağdıran Kadir Mısıroğlu’na saygı ve sevgilerinde asla şüphe olmayan kişiler bugün hep bir ağızdan; “Alevilik, İslamın dışında bir din olarak gösterildi…” diyerek İBB’ye saldırmaktalar.

    “ALEVİLER YOK EDİLMEYE ÇALIŞILAN KADİM İNANÇLARINI YAŞATMAYA ÇALIŞMALI”

    Oysa kapalı kapılar ardında bu sevgi ve saygı duydukları Alevi cellatlarının ezberlerini tekrarlayıp Alevileri mütemadiyen aşağılayan, görmezlikten gelen, kendilerinin ait oldukları inançla alakasızlığını en iyi bilen ve en fazla dillendiren siyasal İslamcılar hepsi bir anda Alevileri hidayete erdirip İslamın merkezine oturttular.

    Bu son günlerde yaşanan sadece bir görsel üzerinden kopartılan fırtına bile Alevilerin arafta kalan durumunun siyasal islamcıların suistimaline ne kadar müsait olduğunu göstermektedir. Aleviler geleneksel İslami ezberlerin peşine takılıp bu zihniyetle müslümanlık yarışına girmektense, onlara benzemediği için yüzyıllardır yok edilmeye çalışılan kadim inançlarını yaşatmaya çabalamalılardır.  (HABER MERKEZİ)

     

     

     

     

  • ‘Kadın düşmanı, mezhepçi Diyanet lağvedilmeli’-VİDEO

    ‘Kadın düşmanı, mezhepçi Diyanet lağvedilmeli’-VİDEO

    PİRHA – DAD Mamak Şube Ana Fatma Cemevinde “Demokratik anayasa sürecinde Alevilerin talepleri nelerdir?” konulu panel düzenlendi. Konuşmalarda, “Kadın düşmanı, mezhepçi, ülkeyi tamamen selefi ideoloji hükmü altına sokmaya çalışan bir kurum olduğu için Diyanet lağvedilmelidir” denildi.

    Haberin videosu

    ‘Demokratik Anayasa’ tartışmaları sürerken Alevi kurumları da konuyu gündemlerinin odağına aldı. Demokratik Alevi Derneği (DAD) Mamak Şube Ana Fatma Cemevi, “Demokratik anayasa sürecinde Alevilerin talepleri nelerdir?” başlığı altında panel düzenledi.

    Moderatörlüğünü Hülya Türkmen’in yaptığı panelde konuşan Araştırmacı Yazar Hamide Yiğit, “Alevilerin talepleri bütün ötekileştirilenlerin taleplerdir” diyerek ülke toplumunun iktidar baskısı altında olduğunu ifade etti.

    “ÖNCELİKLE DİYANET LAĞVEDİLMELİ”

    Alevi örgütlerinin talepler konusunda net tavır alması gerektiğine de vurgu yapan Yazar Hamide Yiğit şunları söyledi:

    “Alevilerin talepleri Kürtlerin, Ermenilerin de taleplerdir. Demokratik talepler güçlü ve örgütlü bir mücadele sonucunda, ancak yüksek dille ifade edilirse karşılık bulur. Eğer ki bu hakları hiç sayan, kutuplaştırıcı, nefret dilini siyasetin ana dili haline getiren gerici bir iktidar söz konusu ise taleplerimizi böylesi bir iktidara yönelteceksek söyleyeceklerimiz oldukça anlamsızlaşıyor. Örneğin egemen siyasetin resmi yürütücüsü konumundaki Diyanet İşleri Başkanlığı olduğu sürece Aleviler hangi talebini dile getirirse getirsin sadece talepten öteye geçmez. Bütün kimlik ve inanç gruplarının böylesi bir durumu kabul etmesi demek; haklarını teslim edip, nefes alamaz bir durumu da kabul etmesi anlamına gelir. Çünkü bugün bütün vatandaşların vergileri ile beslenen bir kurum, vergisini aldığı vatandaşları ötekileştirmek için makine gibi kurulmuş durumda. Dolayısıyla en başta dile getirilecek talep Diyanet’in lağvedilmesidir. Kadın düşmanı, mezhepçi, gerici, tamamen ülkeyi selefi ideoloji hükmü altına sokmaya çalışan bir kurum olduğu için Diyanet’in lağvedilmesi önemlidir. Bugünlerde siyasetin en karlı yanı din oldu. 12 Eylül’den bu yana Türk-İslam sentezinin ikamet edilmeye başladığını kabul etmek zorundayız. Ama bu zemin üzerinde AKP kendine göre yepyeni bir rejim inşa ediyor. Yani Türkiye’yi gerici selefi bir noktaya taşımıştır.”

    “ALEVİ KÖYLERİNE CAMİ YAPIMI FAŞİST ABLUKADIR”

    “Davutoğlu’nun Başbakan olduğu dönemlerde Alevilerden 12 maddelik bir talep listesi alındı. O taleplerden birisi ‘din dersleri zorunlu olmaktan çıkarılmalıdır. Kesinlikle din dersi olmamalıdır.’ şeklindeydi. Diğer bir talep ise ‘Alevilik ortaokullardan itibaren okullarda öğretilmelidir’ yönündeydi. Bu bir çelişkidir. Yani dini, bu gerici zihniyetten kurtarmak isterken Aleviliği aynı devletin eline ‘müfredatı sen belirle’ diyerek teslim etmek istiyorsun. Devlet elini dinden çekmelidir. Devlet ya da iktidarlar, dini hizmetleri haline getirmemelidir. Temel anayasadaki güvence bu noktada olmalıdır. Eşit yurttaşlık talebi önemli başlıklardan birisidir. Örneğin cemevlerinin statüsünün tanınması konusu gibi… Basit bir diğer talep ise; Alevi köylerine camilerin yapımının engellenmesidir. Çünkü bu bir tür faşist ablukadır. Mesela aşure gününün resmi tatil ilan edilmesi de çok insani bir taleptir. Aynı şekilde Arap Alevilerinin yaşamları boyunca en büyük bayram kabul ettikleri günün de resmi tatil ilan edilmesi gerekir. ‘Neden?’ derseniz o gün cehennemdeki ateşin dahi durduğuna inanırlar ve hiçbir iş yapmazlar. Temizlik dahi… Ama devletin dairelerinde çalışmak zorunda bırakılıyorlar. Bu tür talepler önemlidir.”

    “ZORUNLU DİN DERSLERİ ALEVİ ÇOCUKLARINA DAYATILMAMALI”

    Panelin bir diğer konuşmacısı da Yazar Özcan Öğüt’tü. Öğüt, zorunlu din derslerinin söz konusu olduğu bir süreçte demokratik bir anayasa tartışmalarının söz konusu olamayacağını ifade ederek şunları söyledi:

    “Bugüne kadar pek çok kurum, kişi Alevilerin sorunlarına çözüm getirme konusunda yola çıkarak çalıştaylarından birçok girişime kadar hep Alevilerin sorunlarını tanımak ve çözmek yerine Aleviliği tanımlamak konusunda bir refleks gelişti. Yani Aleviliği bir tanımlama krizine sokup çözüm bulunmamasına neden oldular. Bunları yapmalarındaki neden Alevilerin hak arama taleplerinin önüne geçmekti ve bu konuda da maalesef başarılı oldular. Alevilerin anayasal düzeydeki bütün taleplerinin temelinde yatan unsur eşit yurttaşlık talebidir. Yani tüm ötekilerin asli unsur olarak sayılan, hepsinin aynı zeminde tanınması anayasanın mevcut 24. maddesine baktığınızda da görülür. İlgili maddede ‘Herkes vicdan, din ve kanaat hürriyetine sahiptir’ der. Fakat buradaki herkes çok muğlak kalan kavramdır. Fakat farklılıklar hep görmezden gelinmiştir. Her hak talebinde ‘Buyurun siz de camiye’ tarzı söylemler söz konusu. Örneğin cemevlerinin ibadethane olarak tanınması talebinde bulunduğunuz zaman bir polemik unsuru görüyoruz. Peki eşit yurttaşlık talebi ile ne yapılabilir? Bir kere zorunlu din dersleri Alevi çocuklarına dayatılmamalı. Çünkü böyle bir realite varken demokratik bir anayasadan söz edilemez. Bu sadece Aleviler için de geçerli değil. Ateistler, gayrimüslim ve birçok farklı inançtan olan ailelerin çocukları için de geçerlidir. Yani çocukların pozitif bilimleri öğrenmeden dini öğrenmeleri başlı başına bir tartışma konusudur.”

    Cebrail ARSLAN / ANKARA

  • PİRHA muhabiri Cebrail Arslan’ın gözaltına alınmasına Alevilerden tepki

    PİRHA muhabiri Cebrail Arslan’ın gözaltına alınmasına Alevilerden tepki

    PİRHA- Ankara muhabirimiz Cebrail Arslan sabahın erken saatlerinde Mamak’taki evinden hiçbir gerekçe gösterilmeden polis tarafından gözaltına alındı. Arslan’ın gözaltına alınmasına Alevi kamuoyundan ciddi tepkiler geldi.

    Ankara muhabirimiz Cebrail Arslan sabahın erken saatlerinde Mamak’taki evinden hiçbir gerekçe gösterilmeden polis tarafından gözaltına alındı. Arslan’la birlikte 9 kişi hakkında daha gözaltı kararı olduğu öğrenildi.

    Cebrail Arslan’ın gözaltına alınmasına Alevi kamuoyundan ciddi tepkiler geldi. Gelen tepkilerden bazıları şöyle:

    “BASKI VE ZORBALIKLA ÖZGÜR BASINI SUSTURAMAZSINIZ”

    Batıkent Pir Sultan Abdal Cemevi Yönetimi: “Cemevimizin tüm etkinliklerini haber yapıp bize destek veren PİRHA muhabiri Cebrail Arslan sabah saatlerinde evi basılarak gözaltına alındı. Bu keyfi ve hukuksuz uygulamayı kınıyoruz. Baskıyla ve zorbalıkla bağımsız ve özgür basını susturamazsınız. Cebrail Arslan derhal serbest bırakılsın.”

    Yoldaşça Türküler: “Değerli dostumuz, ağabeyimiz PİRHA Ankara muhabiri Cebrail Arslan bu sabah evine yapılan baskınla gözaltına alındı. Özgür basın susturulamaz! Cebrail Arslan serbest bırakılsın.”

    HDP İstanbul Milletvekili Zeynel Özen: “Kendini yıllardır Hak ve Hakikat yoluna gönüllü hizmete adayan, PİRHA muhabiri canımız, güzel insan Cebrail Arslan sabah saatlerinde evi basılarak gözaltına alınmıştır. Tüm muhalifleri susturmaya yönelik bu ceberut devlet refleksi, hukuksuz uygulamayı kınıyoruz. Basın emekçisi Cebrail Arslan canımız derhal serbest bırakılmalıdır!”

    Yazar Özcan Öğüt: “Bugüne kadar tanıdığım yüreği en güzel insanlardan birisi, Alevi hak mücadelesi için yıllardır gönüllü hizmet veren, içi dışı bir canımız, minik Şilan’ın can dedesi, PİRHA’nın basın emekçisi Cebrail Arslan canımızın sabah saatlerinde gözaltına alındığını üzülerek öğrendim. Bir karıncayı bile incitemeyecek, bu güzellikteki insanların bile gözaltına alındığı bir ülke olduğumuza halen inanamıyorum. Bir an önce serbest bırakılmasını diliyorum. (HABER MERKEZİ)

  • ‘Alevileri içeriden kuşatan Şiileştirmeye karşı farkındalık seferberliği başlatılmalı’

    ‘Alevileri içeriden kuşatan Şiileştirmeye karşı farkındalık seferberliği başlatılmalı’

    PİRHA- ‘Makbul Alevilik’ kitabının yazarı Özcan Öğüt, Alevilerin şiileştirilmesini yazdı. Öğüt, “Alevi postuna bürünen Şia’nın içeriden kuşatan asimilasyonu, molla zihniyetli sözde dedeleri truva atı olarak kullanarak en sinsi şekilde ilerlemektedir” dedi. Öğüt, Alevi toplumunu tamamen abluka altına alan ve uzun vadede inancın eksenini kaydıracak bir minvalde ilerleyen Şii tuzaklarının inanç kırımından kurtulabilmek için, ‘gerçeğe Hü’ diyen bir toplumsal farkındalık seferberliğinin başlatılması gerektiğine işaret etti.  
    Alevi asimilasyonuyla ilgili araştırmalarıyla bilinen “Makbul Alevilik” kitabının yazarı Özcan Öğüt, Şiilerin Alevi asimilasyonuna dair kısa bir süre sonra yayınlanacak olan çalışmasının özetini ilk olarak Pir Haber ajansıyla paylaştı.
    Son zamanlarda artış gösteren Alevilerin Şiileştirilme çabalarına dikkat çeken Öğüt, Alevi kamuoyuna ve kurumlarına Alevi inancını özgün yapısından kopartıp kendine benzeştirerek eritmeye çalışan Şii kuşatmasına karşı acilen bir toplumsal farkındalık seferberliği başlatılması gerektiğini vurguladı.

    Öğüt,”Alevi kurumları; Alevileri içeriden kuşatan Şiacı müdahalelere müsait bir zemin yaratılmaması ve Aleviler içerisinde daha fazla yayılmalarına fırsat vermemek için en az Alevi kimliğinin hak mücadelesi kadar önemli Şiacı asimilasyona karşı bir çalışma ve örgütlenme planı yürütüp, Şia’nın sızdığı tüm boşluklar itinayla doldurmalıdırlar” ifadelerini kullandı.

    “İRAN, İSLAM DEVRİMİNDEN SONRA ALEVİLER ÜZERİNDE YOĞUNLAŞTI”
    Yazar Özcan Öğüt Alevilerin Şiileştirilme çabalarına ilişkin ‘Alevileri içeriden kuşatan Şiileşme’ başlığıyla kaleme aldığı yazıda şunları ifade etti:

    “Alevilik Avusturya’da müstakil bir inanç olarak kabul görülürken, bir anda Alevi postundaki Şiacılar tarafından “İslam Yasası” kapsamına aldırılarak özgün kimliğinden koparıp, baskın ve egemen bir mecranın çatısı altına sığdırma çabaları Alevi kamuoyunda ciddi tartışmalara neden oldu. Bu tartışmanın temelindeki gizli öznelerden birisi Türkiye’deki Türk-İslamcı egemen mekanizmalar olduğu kadar, İran’ın da arka planda önemli bir rol üstlendiğini söylemek mümkündür. Öyle ki; Şah Abbas döneminden itibaren Osmanlı’dan farksız kanlı bir Kızılbaş (Yarsan-Ehli Hak-Alevi) geçmişine sahip İran 1979’da İslam devrimini gerçekleştirmesinin ardından Şiiliği ihraç edeceği ve Ortadoğu’daki nüfuz alanını genişletecek potansiyel bir topluluk olarak gördükleri Aleviler üzerine yoğunlaşmıştır.

    “İRAN ALEVİLERİ STRATEJİK UNSUR OLARAK GÖRDÜ”

    İran’ın bu anlamda çalışmalarının ilk ürünü olarak öncelikle Şia’nın önde gelen isimlerinin eserleri Tahran’da Türkiye Türkçesine çevrilip yayınlanmaya başlamıştır. Hedef kitle Anadolu Alevileri olmasına karşın Şii-İslamcı rejimin bu eserleri o dönem Alevilerde beklenen karşılığı bulamazken, Sünniler arasında daha fazla rağbet görmüştür. Aleviler, gerici şeriat rejimleriyle özdeşleştirdikleri İran rejimine, her zaman Türkiye’deki İslamcılardan çok daha fazla mesafeli durmuşlardır.

    “ÇORUM’DA VE BAZI ŞEHİRLERDE SÖZDE ALEVİ CAMİLERİ”   

    Bu iki farklı inancın, Ehlibeyt sevgisi ve On iki imamlara itikadi bağlılıkları dışında, ne teolojik, ne de pratik anlamda hiçbir ortak noktaları olmamasına rağmen, İran Ortadoğu’daki güçlü Sünni blokuna karşın Alevileri bölgedeki etki alanını genişletecek stratejik bir unsur olarak görmüştür. İran’da din eğitimi almaları için bağlantı kurdukları ve potansiyel gördükleri bazı Alevi öğrencilere burs vermiştir. Buralarda burs alan Alevi çocuklarının bazılarına Aleviliğin özünün Şiilik olduğuna inandırıp misyonerliğini yapacak kıvama geldiklerinde Türkiye’ye dönüp Çorum’da olduğu gibi bazı şehirlerde sözde Alevi camileri açtırılmıştır.

    “YÜZLERCE ALEVİ DEDESİ ŞİANIN KUTSAL MEKANLARINA GÖNDERİLDİ”

    2000’li yıllardan itibaren ise bazı Alevi dernek ve vakıflarıyla bağlantılar kurulup buralardan bazı Alevi dedelerini, yazarlarını ve kurum temsilcilerini İran’a davet ederek, orada Devrim muhafızlarından İran Şiilerinin dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’e kadar Şia’nın çekirdek kadrosuyla çeşitli temaslarda bulunulması sağlanmıştır. Bu ziyaretlerin devamında yüzlerce Alevi dedesi ve cemevlerinde Alevi yol hizmeti yürüten kişiler, İran ve Irak’taki Şia’nın kutsal mekânlarına gönderilmişlerdir. Bu ziyaretler esnasında dönme potansiyeli gösterenlerin bir kısmı da İran’ın Kum şehrinde Şia öğretileri doğrultusunda yetiştirilip dönüştürülerek, Şia’nın misyonerlik faaliyetlerinin tebliği için Türkiye’ye gönderilmiştir.

    “ŞİA’NIN TEBLİĞ FAALİYETLERİ CEMEVLERİNDE YÜRÜTÜLÜYOR”

    Alevilik adı altında gerçekleştirilen Şia’nın tebliğ faaliyetleri ekseriyetle cemevlerinde ve Alevilerin sosyalleşme mekânlarında aktif bir şekilde yürütülmüştür. İlk grup Şiacı misyonerlere kıyasla Alevi-Bektaşiliğin tüm özgün değerlerini reddedip direkt cami açmadan ziyade, cemevi veya dergah içerisinde dönüştürme çabalarından ötürü sinsice bir şekilde ilerleyerek cemevi topluluğunu içeriden ele geçirerek önceki örneklerden daha başarılı sonuçlar elde etmişlerdir. Bu ikinci grup Şiacılar (ilk grubun aksine Bektaşiliği dışlamadan) salt içini boşaltarak çeşitli Alevi değer ve ritüelleri Şiilikle harmanlayarak bir asimilasyon çalışması yürütmektedirler.

    TEKİRDAĞ ÇERKEZKÖY’DE DOLAYLI ŞİACI MİSYONERLER

    Son yıllarda Türkiye’de ve Avrupa’daki Alevi asimilasyonu çalışmalarında ivme kazanan en önemli unsur; (Avusturya’daki İslam Yasası kapsamına Aleviliği de sokmaya çalışan) “ikrarın özüne dönüş” sloganı ve propagandası üzerinde belirtildiği gibi döndükleri şeyin “Alevi İslam Topluluğu” adıyla faaliyetlerini yürüten dolaylı Şiacı misyonerler. Proto-Şia versiyonları olan bu güruh Şia’lığa geçiş öncesindeki ara formu oluşturan bir nitelik taşımaktadır. Tekirdağ Çerkezköy’de örgütlenip Aleviliğin aslında Şiilik olduğunu iddia ederek, artık alenen İran’dan gelen talimatlarla hareket ettiklerini saklamayan Şii dönüşümünü tamamlayan bunların maskesiz bir ileri modeli olan özde Molla sözde Alevi Dedelerinin ve müritleşen taliplerin de çıkış noktası bu şekilde başlamıştır.

    “ALEVİLİĞİ ANLAMAK İNSANI ANLAMAKTIR” 

    Alevilik, hiçbir şer’i egemen inancın çatısına veya ulemasının lütfuna ihtiyacı olmayan, her ne ararsanız kendinizde bulabileceğiniz kadim bir felsefeye sahiptir. Aleviliği anlamak insanı anlamaktır. Ki Alevilikte “insan” sadece Kul’a indirgenebilecek bir varlık değildir. Aleviliğin özgün kimlik mücadelesini veren Alevilerin itikadındaki Alevilik; vahdet-i vücudun (varlığın birliğinin – Enel Hak) kabulüne dayalı bir hak ve hakikat anlayışı etrafında çok net bir inanç sistemi içerisinde olmasından ötürü (Şiiliğin ve Sünniliğin İslamcı misyonerlerinin ithamlarının aksine) ateizmle bağdaşmaz. Fakat Aleviliğin 4 kapı 40 makamı, ibadet mekânları, cem, semah, ikrar, Hızır orucu, erkek dişi sorulmayan can cana felsefesi, kadına bakış açısı, çok eşliliğin düşkünlük sebebi sayılması, inancın batın ve ezoterik yapısı bağlamında baktığınızda (Şii ve Sünni) geleneksel İslam’la da uzaktan yakından herhangi bir alakası yoktur.

    “İSLAMİ KALIPLARA HAPSETMEK ALEVİLİĞİN ÖZGÜN VARLIĞINI YOK EDER”  

    Alevilerin İslam’ın salt batın yönüyle ilişkisi, inancı özgün yapısından kopartacak tuzaklara düşürmek açısından kendilerine benzetmek isteyen şer’i odaklar tarafından sıklıkla kullanılmıştır. Nitekim “İslam’ın özü sizsiniz” gibi varsayımların etkisiyle zahiri boyuta odaklanan Aleviler inancın özgün yapısından hızla uzaklaşmışlardır. Aleviliği, Alevilik yapan ve semavi dinlerden farklılaştıran tüm felsefi, tarihsel ve kültürel birikimlerini bir kenara bırakıp salt İslam’ın hilâfet ve imamet mücadelesi ekseninde tanımlayıp, belirli geleneksel İslami kalıplara hapsetmek, Aleviliğin tüm özgün varlığını yok etmekle eşdeğerdir.

    “HACI DEDELER, ALEVİ KIRIMINA KATKI SUNUYOR”

    Bunun için kullanılan mollacı ya da Hacı Dedelerin yanı sıra, bazı kurumlar ve topluluklar da; “İslami din hizmetleri” ve “Ali İslam Topluluğu” gibi çeşitli İslamcı yapılanmalara giderek, kendine yabancılaştırarak vuku bulan bu Alevi inanç kırımına dolaylı olarak katkı sunmaktalardır. Alevilerde bu anlamda yeteri kadar farkındalık sağlanamamasından ötürü İslamcıların kullandıkları “kutsal zokalar” toplumda halen çok işlevsel durumdadır. Alevi toplumunu içeriden tamamen abluka altına alan ve uzun vadede inancın eksenini kaydıracak bir minvalde ilerleyen bu tuzakların inanç kırımından kurtulabilmek için, Alevi kisvesine bürünen her türlü gerici saldırıya karşı “Gerçeğe Hü” diyen bir toplumsal farkındalık seferberliği başlatılmalıdır.

    “EN BÜYÜK İNANÇ KIRIM TEHLİKESİ ALEVİLERİ İÇERİDEN KUŞATAN ŞİİLEŞMEDİR”

    Günümüzde boyutu ve kapsam alanı her geçen gün genişleyen en büyük inanç kırım tehlikesi Alevileri içeriden kuşatan Şiileşmedir. Aleviliğe 16. yüzyıldan itibaren giren ve geleneksel İslam’ın aksine tamamen farklı bir batıni boyutta algılanan bazı İslami unsurlar kullanılarak, Alevilik ile Şia arasındaki derin farkların giderek kapanma ve benzeştirilerek yok edilme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Oysa Şiilikle Alevilik arasındaki farklar, Sünnilikle Alevilik arasındaki farklardan az değildir. Bu anlamda camide ibadet, ibadette imamların cemaate öncülük etmesi, ibadetin namaz (rüku ve secde) şeklinde gerçekleşmesi, ezanla ibadete çağrı, harem selamlık ayrımı, muta nikahı, çok eşlilik, kadınların örtünme zorunluluğu ve kadına bakış açısı gibi temel konular başta olmak üzere, Alevilikle hemen hemen hiçbir ortak noktası bulunmayan geleneksel Ortodoks İslam’ın kalıpları içerisindeki Şiiliği, Aleviliğin özü olarak pazarlamak için son zamanlarda çok yoğun bir çaba sarf edilmektedir. Bu çabalar ilk grup Şiacılarda (1970’lerden 2000’li yıllara kadar) direkt olarak yapılmaya çalışırken, ikinci grup Şiacılar da ise Aleviliğin bazı özgün değerlerinin içi boşaltılıp içeriye sızarak (inancı içten fethedip) gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır.

    “ALİ’SİZ ALEVİLİK SÖYLEMİ ŞİACILARIN YAYGARASI”

    Bu anlamda Aleviliğin özgün kimlik mücadelesini yapanları öcüleştirici “Ali’siz Alevilik” söylemi, Şiacıların Alevi toplumunu kendi etrafında toplamak için kullandığı en işlevsel yaygaralarından birisidir. Oysa Alevilikteki Ali’ye inancın yeri, başlangıcı ve konumlandırmasıyla, Şiilerin ve Sünnilerin anladığı “Hz. Ali sevgisi ve onun gibi yaşamak” meselesinin birbiriyle örtüşen en ufak bir yanı bile yoktur. Alevilikteki Ali kültü, tamamıyla bambaşka bir mahiyet arz etmektedir. Bu nedenle Şiacıların (Aleviliği Alevilik yapan Hak ve Hakikatten uzak) İslamcı Alevilik tezleri hiçbir gerçeklik temeline oturmadığı gibi, Aleviliğin bütünsel hümanist yaşam felsefesini dar çatıların altına zoraki sığdırma çabalarıyla Şiiliğe uydurulmaya uğraşılmaktadır.

    “ŞİA ASİMİLASYONU EN SİNSİ ŞEKİLDE İLERLİYOR”

    Şii dergahlarını/mescitlerini Alevi cemevi diye, içindeki tepeden tırnağa mollalaşan zaatları da “Seyyid” namlı Alevi Dedesi diye göstermeye çalışan Şiacı ekol birçok kaynaktan birden beslenerek Alevilerin tüm sosyal alanlarında zuhur etmektedir. Alevilerin Ehlibeyt sevgisini dönüştürücü bir zaaf olarak kullanmaya çalışarak Alevileri içeriden kuşatan Şia asimilasyonu, direkt mabedin içerisinde (içindeki inanç yürütücüleri dahil) dönüştürülerek en sinsi şekilde ilerlemektedir. Bunlara meyledip tehlikenin farkında olmadan oyunlarına kapılan canlar, Ehlibeyte itikat sanarak çekildikleri girdabın sonunda varacakları yerin; hümanist Alevi felsefesiyle taban tabana zıt bir gerici Şia bataklığı olacağının farkında olmalıdırlar.

    “ŞİANIN SIZDIĞI TÜM BOŞLUKLAR İTİNAYLA DOLDURULMALI”  

    Alevi postuna bürünen Şia’nın içeriden kuşatan asimilasyonu, molla zihniyetli sözde dedeleri truva atı olarak kullanarak en sinsi şekilde ilerlemektedir. Bu anlamda Alevileri içeriden kuşatmasıyla şimdiye kadar dayatılan asimilasyon stratejilerinden çok daha farklı ve tehlikeli bir niteliğe sahiptir. Bugüne kadar direkt cemevi topluluğu içerisinde asimile ettikleri on binlerce örnek mevcuttur. Şia’nın bu direkt ve dolaylı asimilasyon çabaları kesinlikle ciddiye alınıp mücadele edebilmek için gerekli çalışmalar yapılmalıdır. Asimilasyonu direkt mabedin içerisinde başlatmalarından ötürü ortada suistimal ettikleri ciddi bir boşluk var demektir. Aleviliğin özgün kimlik mücadelesini yapan hak temelli Alevi kurumları; Alevileri içeriden kuşatan Şiacı müdahalelere müsait bir zemin yaratılmaması ve Aleviler içerisinde daha fazla yayılmalarına fırsat vermemek için en az Alevi kimliğinin hak mücadelesi kadar önemli Şiacı asimilasyona karşı bir çalışma ve örgütlenme planı yürütüp, Şia’nın sızdığı tüm boşluklar itinayla doldurulmalıdır.

    PİRHA/İSTANBUL

  • DAD Ana Fatma Cemevi Maraş Katliamı’nda yaşamını yitirenleri andı- VİDEO

    DAD Ana Fatma Cemevi Maraş Katliamı’nda yaşamını yitirenleri andı- VİDEO

    PİRHA- Demokratik Alevi Derneği (DAD) Ankara Şube ve Mamak Şube Ana Fatma Cemevi Maraş Katliamı’nın 40.’ncı yıl dönümünde anma gerçekleştirdi.

    DAD Ankara ve Mamak Şube Ana Fatma Cemevi Maraş Katliamı paneli gerçekleştirdi. Dönemin katliam tanıkları, Yazar Özcan Öğüt, Veli Saçılık  ve Hüseyin Gevher’in panelist olduğu söyleşiye Alevi kurum ve siyasi parti yöneticilerinin yanı sıra birçok yurttaş katıldı.

    PSAKD Yenimahalle Batıkent Cemevi dedelerinden Cemal Şahin gülbenginden sonra açılış konuşmasını gerçekleştiren DAD Mamak Şube Ana Fatma Cemevi eş başkanı Hasan Altun, “Maraş’ta Muaviye’nin günümüzdeki zihniyetinin MHP’li faşist selefi çetelerce vahşice planlı programlı bir katliam yaşatılmıştır. Katliamlarla yüzleşilmediği, araştırılmadığı sürece yine katliamların önüne geçilemez. Zaman sahipsiz değildir hak ve hakikat ışığında Maraş özelinde hakka yürüyen cümle canları bir kez daha sevgi ile anarken katilleri, koruyucuları ve onları yönlendiren faşist zihniyeti nefretle kınıyor, unutmadık, unutturmayacağız diyoruz” diye konuştu.

    “KATLİAMI YAPANLAR, ORADA BİR ARADA YAŞADIKLARI MARAŞLILARDI”

    Panelistlerden ilk olarak söz alan Yazar Özcan Öğüt, “Maraş’ta Kürt dediğiniz zaman insanların aklına Alevi gelir. Sünni dediğiniz zaman insanların aklına Türk gelir. Yani o dönem Maraş merkezde etnik ve dini anlamdaki bu zıt kimlikler bir arada yaşamaya başlayan bir sürece girmişlerdi.”

    Öğüt, bu zıt kimliklerin bir arada yaşama sürecinde siyasal ve ekonomik faktörlerin katliamı tetiklediğinin altını çizerek, “Özellikle Pazarcık’ın zamanında bataklık olup günümüzde ovaya dönüşen köylerinden Maraş kent merkezine “gelen bazı Aleviler” bu verimli topraklarının ticarette ekonomik avantajını yaşadılar. Düne kadar horlanan, inanç bağlamında da hiçbir şekilde kabullenilmeyen insanların sermaye de kendilerini rakip olduğu gören ve bundan rahatsız olan yerli ve milli bir Maraş sermayesi vardı. Orada yine araştırdığımızda görüyoruz ki, Amerika’nın ikinci kâtibi Alexander Peck Maraş’ta bazı sağcı iş adamlarıyla ve o zamanın faşist partisinden kişilerle bazı görüşmeler gerçekleştiriyor. Maraş katliamı ile ilgili dava sonucunda 1300 sayfanın üzerinde gerekçeli hükme baktığımızda oradaki tanıkların açıklamaları; şu an kapatılmaya çalışılan, kaşımayın denilen birçok şeyin nedenini anlamamıza yardımcı oluyor. Maraş Katliamında yargılanan 804 sanık Türkiye’nin en kalabalık sanıklı davasının sonucunda idam ve müebbet alanlar dahil hepsinin cezasız kaldığını, hatta ödüllendirildiklerini görüyoruz.” sözleriyle yaşananları özetledi.

    “MARAŞ KERBELA’NIN GÜNCELLENMİŞ HALİDİR”

    “Maraş’ta Karamaraş gibi Alevilerin yoğun yaşadığı bazı mahallelerde Yolboyu Köyü muhtarı Mehmet Mengücek öncülüğünde bir direniş başladı. Maraş’ta Alevi yoğun mahallelerde bu direniş olmasaydı, katledilen insanların sayısı çok daha fazla olurdu. Maraş’ta hayatta kalmayı başaran birçok Alevi hayatını Mehmet Mengücek’e ve onunla beraber direnip katledilen yoldaşlarına borçludur.” diyen Öğüt, birkaç saatte Kıbrıs’a çıkartma yapabilen Ordu Maraş’a ancak günler sonra cesetleri toplamaya gelebilmiştir. Ana karnındaki ceninden, 80 yaşındaki nineye kadar Alevilerin kitlesel olarak hedef alınıp hunharca katledildiği, bu toprakların gördüğü gelmiş geçmiş en kanlı katliamlardan biri olan Maraş Katliamı Kerbela’nın güncellenmiş hali’ olduğunu ifade etti.

    Öğüt sözlerine şöyle devam etti: “Dava tutanaklarına baktığımızda bu katliamda yaşamını yitirenlerin çok acı öyküleri var. Bunların en yürek yaralayanlarından birisi; Başlarında Cuma Y’nin bulunduğu bir grup saldırgan 80 yaşında bir gözü sağlam diğer gözü çok hafif gören Cennet Çimen’in evine yönelmişler. Faşist saldırganlar yaşlı kadın Cennet Çimen’i evinin içinden “gel nene, gel nene” diye dışarı çıkarmışlar, bu yaşlı ninenin ‘beni kurtarın’ diye feryatlarına aldırmayarak ayaklarından sürükleyerek yakındaki helâ çukurunun oraya getirmişler. Orada Cuma Y. bu yaşlı kadının az gören gözünü tornavida ile oymuş diğer saldırganlar da silah sıkarak Cennet Çimen’i orada katletmişler. Gözü dönmüş katiller bununla da yetinmeyerek öldürdükleri Cennet Çimen’i baş aşağı helâ çukuruna atmışlar ve üzerine bir at arabasını devirmişler.”

    “8 aylık hamile Esma Suna’nın başına gelenler de yürekleri parçalar. Esma Suna’nın doğumuna az kalmıştır. Saldırganlar Suna ailesinin evini silahlarla ateş altına alırlar, evin içine patlayıcı madde ve benzinli paçavralar atarlar. Sonra evin kapılarını kazma ve baltalarla kırarak içeriye giren faşistler, evde bulanan Fidan, Ali, Fikri ve Mehmet Suna ile Musa Funda’yı kurşuna dizerler. Fazlı ile Elif Suna da sopa ve satırlarla ağır yaralanır ve öldü diye bırakılır. Esma Suna, “Kocamı, kardeşlerimi öldürdünüz bari beni öldürmeyin hamileyim” diye yalvarır. Sopa ve satır ve şiş darbelerinden o da nasibini alır. Karnındaki bebeği kurtarmak için can havliyle sokağa fırlar. Ancak arkasından bu kez ateş ederek Esma’yı yere düşürürler. Öldü sanılarak bırakılır. Bir komşusu Esma gelini sırtlayarak devlet hastanesine götürmeyi başarır. Doktorlar Esma’nın yaralarının ağır olduğunu görür ve “Bari bebeği kurtaralım” diye sezaryenle bebeği çıkartırlar. Operasyon sırasında doktorlar gözyaşlarını tutamaz. Zira annesinin karnına aldığı darbeler nedeniyle bebek de annesi gibi ölmüştür”

     

    “ALEVİLERİN İŞ YERLERİ TALAN EDİLDİ”

    HDP İl Eş Başkanı Hüseyin Gevher de 12 Mart sonrası 74-80 Aralık’da bir devrimci dalganın geliştiğini özellikle 77 sonlarına kadar çığ gibi gelişen toplumsallaşan bir özgürlük, demokrasi ve sosyalizm mücadelesinin olduğunu kaydetti.

    Maraş’ın Pazarcık ilçesinde bulunan Kara Maraş Yürük Selim Mahallesi’nde Kürt Alevi kimliği olanların baskın nüfusta olduğunu ve orada devrimcilerin rahat çalışabileceğini kaydeden Gevher, mücadelenin bu iki mahallede kitleselleşmesi her zaman bu iki mahalleyi hedef tahtası haline getirdiğini belirtti.

    Gevher, sözlerine şöyle devam etti:

    “3 Nisan 1978 tarihinde Yörük Selim Mahallesi’nde eli silahlı yüzleri maskeli kişiler tarafından basılır. 16 Nisan’da 27 kişinin gözaltına alınması ile birlikte Türk Yıldırım kumandaları diye bilinen bir örgüt açığa çıkarır bildiğimiz gibi o dönemde Gladyo yapılanmaları her gün irili ufaklı katliamlar gerçekleştirdiler. Ama en kitlesel katliamlardan biri olan Kahramanmaraş Katliamı’nı da koşulların oluşturmak için işte büyük ölçüde bu Türk  Yıldırım  kumandaları diye bilinen Gladyo yapılanması toplumu terörize  etmeye çalışır. Sağda solda bombalar patladı bir 19 Aralık’ta toplu katliama yol açmak için bir bakıma çağrının örgütlendiği, propaganda yapıldığı bir film oynatılmaktadır çiçek sinemasında. Orada ses bombası patlamış hafif yaralanan olmuş, o bahane edilerek sokağa taşan orada bulunan kitle ve önceden hazırlanmış faşist çeteler saldırganlar devletin hiçbir müdahalesi olmadan en yakınındaki solcu diye bildikleri kurumlar başta olmak üzere Alevilerin iş yerleri  oraları talan etmişler yakıp yıkmışlardır. İki gün sonra ise sürekli tehdit edilen Türkler Üyesi Mustafa Yüzbaşıoğlu ve Hacı Çolak iki öğretmen katledilmişlerdir. Maraş Katliamı denince Maraş’ta hem Katliam hem de devrimci direniş vardır.”

    “19 ARALIK KATLİAMINDA KOLUM KOPTU”

    Sosyolog Veli Saçılık ise 19 Aralık cezaevi operasyonlarına değindi. Türkiye’de iktidara itiraz eden  aydınlardan, sanatçılardan, devrimcilerden, Kürtlerden, Alevilerden neredeyse hepsinin cezaevi ile tanıştığının belirten Saçılık, “80 sonrasına bakıldığında Diyarbakır ve Mamak Cezaevi’nin işkence ve direnişiyle anıldığını belirtti. Saçılık, Devletin cezaevlerinde bir amacı var. Bir kişiyi özgürlüğünden mahrum etmek değil, toplumu teslim almak, toplumu tek tip insana dönüştürmek, biat ettirmek ve itiraz etmez hale getirmek. 19 Aralık’a giden yolda esasında bu hedefin bir parçasıdır. 19 Aralık’ta gerçekleştirdikleri katliam temelinde hücre tipi cezaevi  vardır. 19 Aralık’a gelmeden önce Ulucanlar’da 10 devrimci katledildi,  dedi.

    “HÜKÜMET, TALEPLERE 10 DEVRİMCİYİ KATLEDEREK CEVAP VERDİ”

    “19 Aralık katliamı döneminde Ecevit, Anavatan ve MHP hükümeti vardır. Devletin buna 26 Eylül 1999 tarihinde 10 devrimci tutsağı katletmekle cevap verdi” diye vurgulayan Saçılık katliamın göz göre geldiğini hatırlattı. Saçılık, “Devlet görevlileri sanki bir yalan makinası gibi sürekli yalan uyduran bir makine gibi çalıştığını gördüm. Müdahale edilmeseydi kaçacaklardı, şu silahlar çıktı, bu silahlar çıktı, biz çok yalan uydurdular. Ardından benim yaşadığım 5 Temmuz 2000 tarihinde Burdur Cezaevi saldırısında hani isyan mı vardı, açlık grevi mi vardı hayır hiçbir şey yoktu. Sabah ranzam da oturuyordum ben diğer arkadaşlarım da öyle. Bolu kumanda Tugayı getirmişler içeriye daldılar, içeriye gaz bombası, ses bombası, her türlü delici kesici silah her şeyle saldırdılar ve gün boyu süren ve onların katliam girişimi, bizim direnişimizden sonra bizi sıkıştırdıkları küçücük 20 metre karelik bir yerde 61 kişiye içeriye buldozerle daldılar o sırada benim kolum koptu ve onlarca arkadaşım orada yaralandı” diye sözlerine ekledi.

    Gülseren Kılıç ve Mustafa Karabudak’ın Maraş üzerine söylediği ağıttan ve lokmaların pay edilmesinden sonra etkinlik son buldu.

    Cebrail ARSLAN/ANKARA

  • Yazar Öğüt : Kahramanlığından eser kalmayan şehir: Kanrevan Maraş

    Yazar Öğüt : Kahramanlığından eser kalmayan şehir: Kanrevan Maraş

    PİRHA- “40 Yıldır Sarılamayan Yara: Maraş Katliamı” başlığıyla bir yazı yazan Yazar Özcan Öğüt, katliamda yaşananları anlattı. 

    Yazar Özcan Öğüt, “40 yıldır Sarılamayan Yara: Maraş Katliamı” başlığıyla bir yazı kaleme aldı.

    Böyle bir katliamdan sonra Maraş’ın, kurtuluş savaşında üstüne yiğitlik destanları yazılan  ‘kahramanlığından’ eser kalmadığını belirten Öğüt, Maraş’ın aynı zamanda savunmasız canları kalleşçe katlederek her bir köşesine mazlum kanı bulaşan ‘Kanrevan’ Maraş’a dönüştüğünü ve üstüne sinen kan kokusundan sonra, katillerinin hiçbirisinin ceza almayıp çeşitli makamlarla ödüllendirilen, devlet erkanının onur konukları olan bir ‘Kara’ Maraş’ olduğunu hatırlattı.

    Maraş kıyımını en acı tecrübelerle yaşayan şehirdeki Aleviler için artık isminin önündeki böyle birçok acı unvanla da beraber anıldığının altını çizen Öğüt, canlı kalabilen tüm canların hafızalarındaki bu katliamın, ızdırabı, vahşeti ve hüznü ile her an diri olan ve asla ama asla kapanamayacak derin bir yaraya dönüştüğünü hatırlattı.

    Yazar Özcan Öğüt, Maraş Katliamı’nı anlattığı yazısında, “Maraş’ta insanlık, merhamet ve vicdan gibi kavramlar üzerinde övgüye mazhar ne varsa çırılçıplak soyunup, âdemden bu yana sanki hiç yokmuşçasına susar” vurgusunu yaptı.

    İşte Özcan Öğüt’ün Maraş Katliamı’nın yıl dönümünde kaleme aldığı yazısının tamamı:

    “Maraş Katliamı’nı hazırlayan olaylar dizisi; ilk olarak 19 Aralık 1978’de Rusya’dan Türkiye’ye kaçan iki Türk’ün öyküsünü anlatan ve ülkücüler tarafından izlenen “Güneş ne zaman doğacak” filminin oynatıldığı Çiçek sinemasına konulan ses bombasının patlamasıyla başlar. Ses bombasının patlaması üzerine sinemada bulunan seyircilerin paniğe kapılarak çıkış kapısına hücum etmesi sonucunda oluşan kargaşada 9 kişi hafif şekillerde yaralanmıştır. Patlama sonrasında sinemadan dışarıya çıkan 150-200 civarı bir grubun sinemanın önünde toplanarak “Milliyetçi Türkiye, Müslüman Türkiye, Komünistler Moskova’ya” diyerek sloganlar atmasıyla, “bunu Alevi ve solcu komünistler yaptı” yalanı tüm şehre yayılır. Maraş davasının 1 numaralı sanığı olarak yargılanan bir ülkücünün bunun sorumlusu olduğu daha sonra ortaya çıksa da, bu provokasyon işe yarar ve büyük bir katliamın ilk fitilini ateşler. Faşistler bu yaygara üzerine ilk etapta Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İl Başkanlığını, TÖB-DER İl temsilciliğini ve PTT binalarını taşlar. Şehirde o dönem milliyetçi cephenin taraftarları; TÖBDER üyesi Hacı Çolak ve Mustafa Yüzbaşıoğlu isimli kurban olarak seçtikleri iki solcu öğretmeni evlerine giderken katlederler.  Kısa süre içinde tam anlamıyla koordine bir şekilde organize edilen şiddet olayları bir anda başlar.

     “MARAŞ: KATLİ VACİP KILINAN PLANLI BİR CİNAYET SİLSİLESİ”

    Artık o andan itibaren Maraş Katliamı’nda olanlar, asla ‘Maraş olayları’ gibi hafif kaçan kelimelerle nitelendirilemez. Maraş’ta 19-26 Aralık tarihleri arasında bir hafta boyunca yaşananlar ‘katli vacip kılınmış’ planlı bir cinayetler silsilesidir. Hedef ailelerin oturduğu evler haftalar öncesinden işaretlenir. Bu evlere saldıran faşist gruplar, içerisindeki insanlara yaş, cinsiyet veya herhangi bir insani kavram tanımamaksızın işkenceler yaparak sadistçe katliamlar gerçekleştirir. IŞİD terörünün Orta Doğu’dan tüm dünyaya bir korku markası olarak pazarlanan cani eylemlerinin çoğunun yıllar önce Maraş Katliamı’nda provalarını görmek mümkündür.

    “KATLİAM PLANLAYICISI, TETİKÇİ VE KATİLLERDEN TEK BİRİ CEZA ALMADI”

    Resmi rakamlara göre 111 kişi, gayrı resmi kaynaklara göre ise bu rakamın çok çok üzerinde insan katledilmiştir. Alevi-Sünni, Türk-Kürt, solcu-sağcı ayrımının körüklenmesiyle çıkan ve 26 Aralık’a kadar aralıksız devam eden çatışmaların ardından 13 ilde sıkıyönetim ilan edilir. Türkiye’nin en fazla sanıklı davası olarak geçen Maraş Katliamı davalarında tamamına yakını aşırı sağcılardan oluşan 804 sanığın yargılanması ve davalarının sonuçlanması 1988’e kadar sürer. Bu süreçte katliamın şifrelerini çözmeye yaklaşan katliam mağdurlarının 3 müdahil avukatı ardarda faili meçhul cinayetlere kurban gider. Katliamdaki suçlarından ötürü yargılanan 804 sanıktan 22 kişiye idam, 7 kişiye müebbet hapis, 321 kişiye ise 1 ila 24 yıl arasında hapis cezaları verilir. Fakat idam ve müebbet cezalı sanıkları da içeren kararlar bir süre sonra Yargıtay tarafından bozulur. Bozma kararının ardından gerçekleşen yeni yargılama sürecinde çoğu kişi beraat eder, kalanlarsa hafif cezalarla kurtulur. 1991 yılında çıkarılan “Terörle Mücadele Kanunu”ndaki affın kapsamına alınan bu hafif cezalar da ertelenir ve tüm sanıklar serbest bırakılırlar. İçlerinde ana karnındaki ceninler, masum bebekler, çocuklar, kadınlar ve yaşlılar dahil onlarca insanın yaşamını yitirdiği Maraş Katliamı’nın planlayıcılarından, tetikçilerinden ve katillerinden tek bir kişinin bile ceza almadığı bir utanç davası olarak tarihe geçer.

    “KAHRAMANLIĞINDAN ESER KALMAYAN ŞEHİR: ‘KANREVAN MARAŞ’ ”

    Böyle bir katliamdan sonraki Maraş’ta, kurtuluş savaşında üstüne yiğitlik destanları yazılan ‘kahramanlığından’ eser kalmaz. Orası aynı zamanda savunmasız canları kalleşçe katlederek her bir köşesine mazlum kanı bulaşan ‘Kanrevan’ Maraş’tır. Üstüne sinen kan kokusundan sonra, katillerinin hiçbirisinin ceza almayıp çeşitli makamlarla ödüllendirilen, devlet erkânının onur konukları olan bir ‘Kara’ Maraş’tır. Maraş, o kıyımı en acı tecrübelerle yaşayan şehirdeki Aleviler için artık isminin önündeki böyle birçok acı unvanla da beraber anılır. Gayrı canlı kalabilen tüm canların hafızalarındaki bu katliam, ızdırabı, vahşeti ve hüznü ile her an diri olan ve asla ama asla kapanamayacak derin bir yaradır!

    “ALEVİLER VE SOLCULARIN TOPTAN CEZA FATURASININ KESİLME ZAMANI GELMİŞTİR”

    Katillerin katliamı meşru kılan dar zihniyetlerine göre katledilen Aleviler ve solcular tüm insani kimliklerinden önce kâfirlerdir (!) Çünkü onlar ne ramazan orucu tutmuşlardır, ne namaz kılmışlardır, ne de hacca gitmişlerdir. Bu durumları, hamile kadınların karınlarını deşmekten veya kundaktaki bebeği soluksuz bırakmaktan bile daha vahim bir günahtır! Uğruna cihat ilan ettikleri inançları, yaradılanları yaradılışlarından ötürü yok etmelerine engel değildir. Çünkü solcu ve Aleviler dinsiz, kendileri ise mümindir, inanandır, onlar sözde müslümandır!

    Katliam öncesinde öldürülen iki sol görüşlü öğretmenin cenazelerinde, bu makûs kaderlerine isyanların ve yakılan ağıtların ardından, artık onların varlıklarının boşlukta yer kaplaması bile fazladır. Öyle ya; bir dinsizle bir müminin aynı toprakta bulunması, hatta aynı oksijeni paylaşması bile caiz olamaz (!) Sonunda şehirdeki ‘Alevilerin ve solcuların’ toptan ceza faturasının kesilmesinin zamanı gelmiştir ve bu cezanın kesilmesi hiç zaman kaybetmeden gerçekleşir.

    22 Aralık 1978’de, Bağlarbaşı İmamı Mustafa Yıldız’ın Cuma namazında katliamların startını verdiği şu meşhur vaazı o günkü toplumsal histerinin dehşet boyutlarını göstermeye yeterlidir; ‘Sadece oruç ve namazla hacı olunmaz, bir Alevi öldüren beş sefer hacca gitmiş gibi sevap kazanır. Bütün din kardeşlerimiz hükumete ve komünistlere, dinsizlere karşı ayaklanmalıdır; çevremizde bulunan Aleviler ve Sünni imansızlar temizlenmelidir.

    “ALEVİLER ADETA BİRER AV, FAŞİST KATİLLER İSE AVCIDIR” 

    İnanç mabetlerinden çıkan bu kitleler, Alevilerin daha önceden işaretlenen evlerinde ‘Allah-u Ekber’ tekbiriyle yaradanın adını anarak Azrail’in rolünü çalarken, oradaki savunmasız masumları da yaratan yine aynı ‘Allah’ dememişlerdir! Katliamlar başladığı anda şehir merkezinin tüm giriş çıkışları kapatılır. Şehirde kıstırılmış solcu ve Aleviler adeta birer av, faşist katillerse amansız avcıları gibi ürkekçe köşelerine sinmiş canları, cennetten bir yer kapabilmek hevesiyle katleder. Ardından çevre il, ilçe ve köylerden haber alan binlerce insan araçlara dolup şehir merkezine girip katliamdan kalanları kurtarmak için Maraş’a akın ettiklerinde, şehrin girişlerinde bu araçların geçişleri engellenir. Şehirde insanlar hunharca katledilirken günlerce varlığını hissettiremeyen devlet, adeta cehennemin kapısında bekleyen bir zebani gibi sadece şehrin giriş çıkış noktalarında belirir.

    Çarpı ile işaretlenmiş Alevi ve solcu evleri faşist mezbahanelerine dönerken, memleketi vicdanları cırmalayan bir suskunluk sarar. Ankara bile ancak günler sonra bu sessiz çığlığı duyar. Ordu müdahale etmek için girdiğinde neredeyse çürümeye yüz tutmuş cesetleri toplamaya yetişebilmiştir. Sarıldığı yavrusuyla beraber ebediyete intikal eden anayla bebeğine, daha elindeki bez bebeği düşmeden katliamın kurbanı olmuş bir çocuğa ve gözleri oyulup helâ çukuruna atılan 80 yaşındaki nineye katlin ayrımı yoktur.

    “BİR CEHENNEM PROVASI OLAN MARAŞ HER DEM DİRİ KALMAYA MAHKUMDUR”

    Gayrı gözünü karartan faşistler, kafayı koyduklarını eninde sonunda yaparlar. Hani bir kere layık gördüler mi size cehennemi, o iş asla ahirete kalmaz… Ki zaten o günler Maraş’ta yaşananlar bir cehennem provasından başka bir şey olamaz! Maraş’ta insanlık, merhamet ve vicdan gibi kavramlar üzerinde övgüye mazhar ne varsa çırılçıplak soyunup, âdemden bu yana sanki hiç yokmuşçasına susar! Yobazlar içlerindeki kin tohumlarını kusar! Artık solunacak bir nefesi kalmayan mazlumların bedeni zalimlerin gölgesine pusar! Geriye kalanlar ise; sadece tarumar olan hayatların, son bulan umutların ve yitirilen canların ardından kopan ağıtlar ve kulaklarda çınlayan zılgıtlardır. Şanı kahraman, bahtı kara Maraş’ta, yüreklerden hiç çıkamayan o sessiz çığlıkların tüyler ürperten esintisi canlarda her dem diri kalmaya mahkumdur!

    (HABER MERKEZİ)

     

     

  • PSAKD Yenimahalle Cemevi 19 Aralık’da Maraş katliamı paneli düzenliyor

    PSAKD Yenimahalle Cemevi 19 Aralık’da Maraş katliamı paneli düzenliyor

    PİRHA – Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Yenimahalle Şubesi ve Cemevi, Maraş Katliamı’nın 40. yılında siyasetçi ve yazarların katılımı ile panel düzenleyecek. 

    Ankara’da bulunan Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Yenimahalle Şubesi ve Cemevi, ‘Maraş Katliamını Unutmadık, Unutmayacağız’ şiarıyla panel düzenleyecek. 19 Aralık Çarşamba günü saat 19.30’da başlayacak panele SHP Ankara eski Milletvekili ve hukukçu Kamil Ateşoğlulları, HDP İstanbul Milletvekili Zeynel Özen ve Araştırmacı Yazar Özcan Öğüt katılacak.

    HABER MERKEZİ

  • ‘Aleviliğin nefes alabilmesinin önündeki en büyük engel Diyanet’

    ‘Aleviliğin nefes alabilmesinin önündeki en büyük engel Diyanet’

    PİRHA- Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Yazarı Özcan Öğüt, Türkiye’de Alevilerle ilgili kararların belirleyicisinin yargıdan ziyade Diyanet İşleri Başkanlığı olduğunu söyledi. 

    Uluslararası Politika Akademisi Yazarı Özcan Öğüt, Alevilere ilişkin bir yazı kaleme aldı. Alevilerin, eğitim ve inançlarıyla ilgili alanlarda Türkiye’de ayrımcılığa uğradıkları AİHM kararlarıyla onaylandığını hatırlatan Öğüt, son olarak çıkan Yargıtay kararının da yeni olmadığını dile getirdi. Öğüt, tüm bunlara rağmen hala kararların uygulanmadığına dikkat çekti.

    Öğüt, yine Danıştay’ın cemevlerinin elektrik giderlerinin ‘Diyanet İşleri Başkanlığı bütçesinden’ karşılanmasına karar vermesine, AİHM’in cemevlerine ibadethane statüsü verilmesi hükmüne atıfta bulunmasına rağmen Alevilerin inanç mekanları olan cemevlerinin halen çeşitli yıkım ve haciz kararlarıyla karşı karşıya olduğunu vurguladı.

    Öğüt, Aleviler üzerinde halen bir belirleyici unsur olarak dayatılan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın işlevselliğini kanunlardan önce bizzat devlet erkinden aldığını ve halen Aleviliğin nefes alabilmesinin önündeki en büyük engel olduğunun altını çizdi.

    “KARARLARA RAĞMEN YIKIM VE HACİZ UYGULANIYOR”

    Öğüt’ün yazısı şöyle:

    “Cumhuriyetçi Eğitim Merkezi Vakfı’nın (CEM Vakfı), cemevlerinin elektik-su paralarının diğer (ibadethane statüsündeki yerlerde olduğu gibi) devlet tarafından karşılanması talebiyle 2014 yılında AİHM’e açtıkları davanın olumlu sonuçlanması, Türkiye’deki yargı mercilerinin de 2015’ten beri cemevleriyle ilgili olumlu kararlar vermesine vesile olmuştur. Bu anlamda Yargıtay 3. Hukuk Dairesi’nin cemevlerinin elektrik-su giderlerinin devlet tarafından karşılanması gerektiğine dair kararı bu müspet yargı kararlarının en son örneğidir.

    Bu nedenle son çıkan Yargıtay kararı da yeni bir şey değildir. Ki 2015’te de Yargıtay 3. Hukuk Dairesi gerekçesi biraz tarihsel saptırmalarla dolu olsa da benzeri bir karar vermişti. Ki böylece Yargıtay’ın ilgili hukuk bürosu, 2015’teki kararını tekrarlamış oldu.  Daha önce de bu sorunla ilgili olumlu görüş bildiren Yargıtay 3. Hukuk dairesinde 2015’teki gerekçeli kararına baktığımızda; devlet tarihçisi Fuat Köprülü paradigmasının klasik anlatılarıyla dolu Şamanist bir Orta Asya inancının Anadolu yorumlaması bağlamında, Aleviliği salt belirli bir etnik kültür üzerinden romantize eden bir mantık söz konusuydu.

    Bununla ilgili örneklerden birisi de; Erenler Eğitim ve Kültür Vakfı’nın cemevlerinin elektrik giderinin devlet tarafından karşılanması için açtığı ve kazandığı davaya Esenyurt Kaymakamlığı itirazı üzerine Danıştay 13. Dairesi, AİHM içtihatlarına da vurgu yaparak oy çokluğuyla yerel mahkemenin kararını onamıştır. Yine AİHM bir süre önce Türkiye’yi, ‘Cemevlerine ayrımcılık yaparak inanç özgürlüğünü ihlal etmekten’ mahkûm ettiği davada, Cem Vakfı’na toplam 54 bin 400 Euro tazminat ödenmesine karar vermiştir.

    Ayrıca yine Danıştay’ın cemevlerinin elektrik giderlerinin ‘Diyanet İşleri Başkanlığı bütçesinden’ karşılanmasına karar vermesine, AİHM’in cemevlerine ibadethane statüsü verilmesi hükmüne atıfta bulunmasına rağmen Alevilerin inanç mekânları olan cemevleri halen çeşitli yıkım ve haciz kararlarıyla karşı karşıyadır. Bunun en son örneği Pir Sultan Abdal Kültür Derneği İçerenköy Cemevi’ne, elektrik borcu nedeniyle İstanbul Anadolu 10. İcra Müdürlüğü tarafından verilen icra kararıdır.”

    “ALEVİLİĞİN ÖNÜNDEKİ EN BÜYÜK ENGEL DİYANET”

    “Bu anlamda ulusal veya uluslararası mahkemelerin veya yargı organlarının ne karar verdiğinden çok, gücünü yargıdan ziyade devletin egemen aklından alan iradenin hükmü ve planları Alevi sorununda belirleyici durumdadır.  Ayrıca Alevilerle ilgili bir çok kararda başta İçişleri Bakanlığı olmak üzere tüm bakanlıklar (yargı kararlarını umursamadan) Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan istedikleri görüşler (fetvalar) referans gösterilerek, hak temelli Alevi kurumlarıyla ilgili bazı uyuşmazlıkları buna göre karara bağlamaktadır. Bunun en tipik örneği; Çankaya Cemevi Yaptırma Derneğinin tüzüğünde cemevini bir ibadet mekânı olarak tanımlamasından dolayı başlayan kapatılma sürecinde, İçişleri Bakanlığı Dernekler Dairesi Başkanlığı cemevlerinin durumuyla ilgili derneklerle ilgili hiçbir yasal bağı olmayan Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan fetva isteyerek karar vermiştir. Aleviler üzerinde halen bir belirleyici unsur olarak dayatılan günümüz uleması Diyanet İşleri Başkanlığı, işlevselliğini kanunlardan önce bizzat devlet erkinden aldığını ve halen Aleviliğin nefes alabilmesinin önündeki en büyük engel olduğu çok açık ve net ortadadır.

    “İSLAMİ ABLUKA”

    Öte yandan yargı kararları; Türkiye’de egemen aklın uygulamalarını etkileyecek kabiliyette olsa bile, bunun sonuçlarının Alevilikteki ‘Rızalık’ kavramına ne kadar uyumlu olup olmadığına ve Alevilerin kimliksel hak talepleriyle ilgili getirilerini ve götürülerini hesaplamadan, olduğu gibi hemen benimsememek ve uzun uzaya tartışmak lazım. Öncelikle cemevlerinin hiçbir giderinin başta Diyanet İşleri Başkanlığı olmak üzere, iktidar/devlet güdümlü herhangi bir kurum tarafından karşılanması, bir çözüm yerine belki daha çetrefilli problemlerin de başlangıcı olabilir. Sünniliğin ve/veya Egemen Emevi İslamın devlet eliyle kurumsallaşıp bir potada egemen harcına dönüşmesi ve halen bir asimilatör vazifesini sürdürebilmesini sağlayan Diyanet İşleri Başkanlığı içerisinde cemevleri giderlerine pay ayrılmasının sonuçları; Cemevlerine dede postunda hocalar/mollalar vs. atanabilmesinin, parası ödenen tüm cemevlerinin Dersim’deki ‘Tunceli Cemevi’ örneğindeki gibi bir zincirleme dönüşme riskinin önünü sonuna kadar açabilir. Bu durum da zaten İslami abluka altında her geçen gün daha fazla Emevilere benzeştirip kan kaybedip eriyen, ritüeli/ayini mutasyona uğratılmaya çalışılan Aleviliğin hayrına bir gelişme değildir.”

    (HABER MERKEZİ)

     

  • Öğüt: Alevi kurumlarında kadın temsiliyeti çok sınırlı – VİDEO

    Öğüt: Alevi kurumlarında kadın temsiliyeti çok sınırlı – VİDEO

    PİRHA – “Alevi kurumlarına genel olarak baktığımızda, Aleviliğin inanç felsefesinin aksine kadın temsilinde çok ciddi bir problem var.” diyen Öğüt, Alevi mücadelesi içinde Alevi kimliğiyle bilinen kadın siyasetçinin “neredeyse” olmadığını söyledi.

    Makbul Alevilik kitabıyla da bilinen araştırmacı-yazar Özcan Öğüt, Alevilik ve kadın ilişkisini PİRHA‘ya değerlendirdi.

    Öğüt, Kürt hareketine ivme kazandıran kadınların önemli bir kısmının Alevi olmasına rağmen Alevi hareketi içerisinde kadın temsiliyetinin çok sınırlı olduğunu belirtti.

    Öğüt’ün değerlendirmesinden satır başları şöyle:

    “Alevi örgütlenmelerinde kadınların özellikle ‘yönetici’ vasıflarıyla bir dinamizme öncülük etmelerine maalesef pek tanık olamıyoruz. Bu sıkıntıyı siyasi alanda da görüyoruz.”

    ÖĞÜT: SİYASETTE ALEVİ KİMLİKLİ KADIN YOK

    “Siyasette halihazırda var olan Alevi kadınları da, (Alevi kimlik mücadelesinden ziyade) çeşitli siyasal hareketlerin örgütlenme modelleri sayesinde bir yerlere gelen isimler. Fakat Alevilerin kendisinin yarattığı bir örgütlenme üzerinden (siyasette veya kurumlarda) bir yere gelmiş kadın örneğini pek göremiyoruz.”

    “Türkiye’de siyasi partilerin örgütlenme mücadelelerine baktığımızda; 90’lı yıllarda Refah Partisinin (Milli Görüş ekolünün) yükseldiği süreçte kapı, kapı gezen kadınlara örgütlenme içerisinde verilen misyonun başarılarında çok önemli bir etkisi oldu. Aslında AKP iktidarının başarısında da milli görüşün kadınlarının o zamanlardan üstlendiği bu misyonu devam ettirmelerinin rolü büyük.”

    “Dünya örneklerinde güç kazanan sol hareketlere baktığımızda; eş başkanlıklarda veya eş sözcülerde kadın erkek eşitliği üzerinden kurulan, tamamen cinsiyet eşitliğine dayanan bir örgütlenme modeli uygulanmakta. Bu model üzerinden örgütlenmeyi ilke edinen Kürt hareketinin de kimlik mücadelesinde ve siyasi alanda ivme kazanmasında kadının temsilde ve örgütlenmedeki varlığı başarılı örneklerdendir.”

    ÖĞÜT: 18 BÜYÜK ALEVİ KURUMUNUN YÖNETİMİNDE SADECE 48 KADIN VAR

    Serçeşme dergisinde (2018-Mart) yayınlanan bir çalışmanın verilerine göre; 18 büyük Alevi kurumunun başkanlarının tamamı erkek. Yönetim kurulu üyelerinin ise 229 erkeğe karşın sadece 48’i kadın. Bu büyük Alevi kurumların çatısı altındaki şubelerde ise 33 kadın başkan ve 353 erkek başkan söz konusu. Yani Alevi kurumlarında kadın temsiline orantısal olarak baktığımızda, Türkiye’deki kurumlar arasında kadın temsilinin maalesef en düşük oranlarda olan kesimlerden birisi olduğumuzu söyleyebiliriz.”

    “Alevi kurumlarında ve siyasette kadınların örgütlenmede ve karar mekanizmalarında daha fazla yer alabilmelerine müsait bir alan yaratmanın altyapısı oluşturulmalıdır. Mülk edinimde erkeğin kayrılması, çeşitli toplumsal cinsiyet rolleri içerisinde evde kadına biçilen vasıflara hapsolmasına kadar birçok şey sorgulanmalıdır. Ki gelecekte buna müsait bir yapının oluşturulması ve kadın temsilinin artması için kadının örgütlenmedeki önemini algılatan çeşitli eğitimler ve tartışmalar gerçekleştirilip yaygınlaştırılmalıdır.”

    “Feminist teori literatüründe ‘Cam Tavan’ (Glass Ceiling) adıyla bilinen bir kavram bize bu durumun nedenleri hakkında enteresan veriler sunmakta. Kadınların kariyerlerinde bir yere gelmelerini zorlaştıran görünmeyen bir tavan var. Kadının kariyerinde en fazla bir yere kadar geldikten sonra kafasını çarpıp tıkanmasına neden olan çeşitli ‘görünmez’ engeller karşısına çıkmakta. Ayşe Füsun Gönül’ün ‘Kadınların Siyasi Kariyerinde Cam Tavan’ adlı kitabında bu kavramın Türkiye’deki somut örneklerini siyasette bir yere gelebilen az sayıdaki kadın siyasetçinin aktarımlarından net bir şekilde görebiliyoruz.”

    ÖĞÜT: ALEVİ KADINLARI EVE HAPSEDİLİYOR

    “Hacı Bektaş Veli Dergahı Postnişini Veliyettin Ulusoy’un Serçeşme dergisindeki Alevi kadınının da (Sünni örneklerdeki gibi) evinin kapı eşiğine adım attığı andan itibaren engel teşkil eden çeşitli eşiklerle karşılaştığı eleştirisinde de, Alevi kadınlardaki bu ‘cam tavanı’ görebilirsiniz.”

    “Ulusoy’un oradaki açıklamaları; Alevilikteki Can kavramının cinsiyetsizliğinin aksine, yaşamın her alanında kendini yeniden üretmesiyle tüm toplumsal yapılara sinen eril tahakküm Sünniler de olduğu gibi Alevi kadınlarını da ev içerisine hapsediyor.”

    “Alevi hareketinin kadın temsilinin sağlanamadığı (cam tavanın olduğunun) kurumların başında gelmesinin en önemli nedenlerinden birisi bu eril döngünün bir parçasına dönüşmek olduğu anlaşılıyor. İşte Alevi kurumlarındaki ve siyasi alandaki bu cam tavanı aşabilmemiz için artık bu görünmez engelleri görünür kılacak ciddi bir tartışma başlatmamız gerekiyor.”

    ÖĞÜT: KÜRT HAREKETİNE İVME KAZANDIRAN ALEVİ KADINLARIYDI

    “Bu anlamda özellikle Kürt siyasi hareketi içindeki kadınlara baktığımızda, özellikle ilk zamanlarda öncü misyon üstlenen kadınların önemli bir kısmının Kürt Alevi kadınları olduğunu görüyoruz.”

    “Alevi kadınları Kürt siyasi hareketinin örgütlenmesinde ve karar mekanizmalarında sıklıkla önemli sorumluluklar alabilirken, Alevi kurumlarında kadınların hiç bu denli etkin bir konumda olamadıklarını görebilirsiniz.”

    “Kürt hareketine ivme kazandıran Kürt Alevi kadınların etkin konumları ortadayken, Kürt, Türk, Arap, Arnavut vs. çeşitli etnik kesimlerden Alevi kadınların neden Alevi hareketi içerisinde aynı etkin konumda olamadıklarını tartışmalıyız. Her kesimden Alevi kadınlarının benzeri başarıyı Alevi hareketinde de gerçekleştirebilmesine müsait bir yapıya evrilmesinin zemini oluşturulmalıdır.”

    “Aslında erkek egemen yapıdaki Alevi hareketinin aksine, Alevi toplumunun siyasi eğilim olarak buna oldukça müsait olduğunu söylemek mümkün. Örneğin; Konda’nın ‘siyasette kadın temsili’ araştırmasındaki kadın temsiline dair çeşitli grupların verilerine baktığımızda; Alevilerin (%14) siyasette kadın adayları desteklemeye Sünnilerden (%8) neredeyse iki misli daha yatkın olduğunu görüyoruz.”

    Cebrail ARSLAN/ANKARA

  • DAD Mamak Şubesi Ana Fatma Cemevi’nde oruç lokması verildi

    DAD Mamak Şubesi Ana Fatma Cemevi’nde oruç lokması verildi

    Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Mamak Şubesi Ana Fatma Cemevi’nde cemevi yöneticileri tarafından Yas-ı Muharrem vesilesiyle oruç tutan canlar için lokma verildi.

    Aleviler için kutsal olan Muharrem ayının başlamasıyla birlikte Aleviler oruçlarını tutmaya ve lokmalarını paylaşmaya devam ediyor. DAD  Mamak Şubesi Ana Fatma Cemevi’nde Muharrem ayında oruç tutan canlarla biraraya gelinerek oruç lokması verildi.

    DAD Mamak Şube Ana Fatma Cemevi’nde verilen oruç lokmasına Aka-Der, CHP Mamak Meclisi üyesi Necati kahraman, Araştırmacı Yazar Özcan Öğüt, HDP Mamak ilçe Yönetim Kurulu üyeleri, PSAKD Eski Başkanı Mustafa Demirtaş ve çok sayıda mahalle halkı katılım gösterdi.

    “HÜSEYİN’İN DURUŞUNU SAHİPLENMEK GEREK”

    Lokma öncesi canlardan rızalık alarak konuşma yapan PSAKD Eski Başkanı Mustafa Demirtaş, “Yas-ı Muharrem ayının önemine vurgu yaparak Hüseyin için ağıt yakmak ve  gözyaşı dökmek yerine Hüseyin’in duruşunu sahiplenmek gerek. Hz. Hüseyin her zaman mazlumların sesi oldu. Yezit ise her zaman lanetlendi” diye konuştu.

    İmam Hüseyin için gözyaşı dökmek onun yoluna gitmek değildir” diyen Demirtaş, “Canlar, Hz. Hüseyin’in yaptığını yapması gerekiyor. Zalimin zulmüne karşı durmak, mazlumlardan yana olmak gerekiyor. Bugüne kadar kaybettiğimiz şehitlerimizi İmam Hüseyin’in nezdinde anıyoruz” diyerek konuşmasını sonlandırdı.

    PSAKD’nin eski Başkanı Mustafa Demirtaş’ın konuşmasının ardından Zakir Murat Yılmaz deyişler söyledi. Ardından tekrar gülbanglar okunarak oruç lokması tamamlanmış oldu.

    Cebrail ARSLAN/ANKARA

  • Yazar Öğüt: 2 bin din görevlisi Alevi yerleşimlerinde Sünniliği dayatıyor-VİDEO

    Yazar Öğüt: 2 bin din görevlisi Alevi yerleşimlerinde Sünniliği dayatıyor-VİDEO

    PİRHA – Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın “Cami Alevilerin de ibadet yeridir” şeklindeki açıklamalarına Yazar Özcan Öğüt tepki gösterdi. Öğüt, “Karşımızda her şeyi tekçi yapılara oturtmaya çalışan egemen bir güç söz konusu” dedi.  

    Yazar Özcan Öğüt, Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın ‘Cami Alevilerin de ibadet yeridir’ açıklamalarına ilişkin PİRHA’ya konuştu.

    Öğüt, “Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın Alevi kamuoyunda büyük tepkilerine neden olan ve nereden tutsanız elinizde kalan açıklamalarına bakacak olursak, aslında kendinden öncekilerden çok farklı bir şey söylemiyor. Ki ulema makamı olarak kendilerinin yüzyıllardır bu topraklardaki misyonu; Aleviliğin tüm farklılıklarını görünmez kılıp kendilerine benzeterek yok etmek. Bu proje bugüne kadar önemli ölçüde başarılı oldu” ifadelerini kullandı.

    “MAKBUL ALEVİLER”

    Öğüt şöyle devam etti:

    “Alevilere ibadet mekanı olarak gösterdikleri yerler; (asimile edilen yüzlerce Alevi yerleşimden biliyoruz ki) ibadet işlevinden çok asimilasyon karargahı olarak kullanıldı. Bugün halen zahirde Ortodoks İslam’ın Sünni Hanefi mezhebinin pratiklerini birebir uygulayan, kendi eserleri olan makbul Aleviler “gerçek Alevi” olarak gösterilerek, kendi özgün kimlikleriyle var olmaya çalışan Aleviler tamamen dışlanıp damgalanıyor.
    Bu ezberlerle sırf din dışılık damgası yememek için geçmişten bugüne kadar milyonlarca Alevi makbulleşip asimile oldu. Yani geçmişte Alevileri fiziken katleden ulema makamı, günümüzde de Aleviliğe dair her fetvasında fikren yok etme çabalarına devam ediyor.”

    “KARŞIMIZDA TEKÇİ, EGEMEN BİR GÜÇ VAR”

    Öğüt, “Burada ilginç olan; Diyanet İşleri Başkanı, devletin üniterliğine vurgu yapıp Müslümanların da üniter (tek bir) ibadet mekanı anlayışı içerisinde inançlarının gereğini yerine getirmesi çağrısı. Yani devlet üniter ise kendini Müslüman olarak tanımlayan herkesin de bu teklik dışına çıkan farklı bir ibadet tezahürü asla mümkün olamaz mantığı söz konusu. Ki zaten Diyanet nezdinde homojen bir inanç geleneğinin ulema makamının çeşitliliği bir zenginlik olarak görmesini beklemek çok iyimser bir yaklaşım olur. Karşımızda her şeyi tekçi yapılara oturtmaya çalışan egemen bir güç söz konusu” diyerek  şunları aktardı:

    “Peki, böyle bir güce karşı Alevilik nasıl yaşam sansı bulabilir? Bir kere her şeyden önce böyle bir güce karşı onun tekçi inanç sınırları içerisinde “En hakikisi biziz” tezi üzerinden mücadele edemezsiniz. Çünkü Alevilerin batın (içsel) boyutta inancı yaşayışının aksine dünyanın neresine giderseniz gidin Müslüman coğrafyanın tamamında Ortodoks İslam ulemasının tezleri hakimdir. Dolayısıyla onlarla benzer ezberler üzerinden gidip, inancınızı test etmek fırsatı onlara sunduğunuzda, eninde sonunda sizleri bu domine ettikleri gerçekliği çekip yok edebilme şansını buluyorlar. Aleviler bu nedenle mücadele pratiklerini tamamen ulema makamının tüm ezberleri bozmak üzerine inşa etmelidir. Aleviler, üzerlerinde yaratmaya çalıştıkları ve bir zaaf olarak kullanmak istedikleri Müslümanlık kompleksleriyle ne kadar İslami olduğunu kanıtlamak için her camiye davet edildiklerinde Aleviler inancının bu anlayışla uzaktan yakından benzeşmediğini her defasında dile getirip direnmeye devam etmelidir.”

    “ALEVİLERİN TÜM HAK TALEPLERİ GÖRMEZDEN GELİNİYOR”

    Ayrıca Alevilerin kendi içinde birlik olamayıp, kendi aralarında bile anlaşamadıkları bahane edilerek Alevilerin tüm hak talepleri hep görmezden geliniyor” diye belirten Öğüt,  “Oysa Sünni ulema kadının dövülüp dövülmeyeceği konusunda bile henüz tam bir konsensüs içerisinde değilken, Alevilikteki yorum çeşitliliğini bir zaaf olarak görüp hangi Alevilik diye sorgulayabiliyor. Alevilerin ibadet yeri ve itikadi pratikleri bakımından Alevi kamuoyunun ortak görüşü bellidir. Bu konuda kesin sapmaları olanlar, yani ulema makamı olarak kendilerinin ifade ettiği gibi ibadet yerini cemevi dışında başka bir yer olarak gösterenler ve inanç pratiklerini Sünnilere benzer bir şekilde yerine getiren makbul Aleviler ise bizatihi ulemanın el emeği göz nuru bir çalışmanın ürünüdür” ifadelerini kullandı.

    “2 BİN DİN GÖREVLİSİ ALEVİLERE DAYATMA YAPIYOR”

    Öğüt, ‘Makbul Alevilik’ kitabında söz ettiği bazı gelişmeleri şöyle aktardı:

    “Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın “Alevi köylerimizde ve Alevi kardeşlerimizin yoğun olarak yaşadığı mahallerde görev yapan 2 bin civarında imamımız vardır. Bu imamlarımıza hizmet içi eğitimler veriyoruz.” derken aslında çok önemli bir itirafta bulunuyor. Diyanet bu açıklama ile makbul Aleviler için görevlendirdiği misyonerliğin itirafını yapmakta. Makbul Alevilik kitabında da değindiğim üzere Diyanet İşleri Başkanlığını Alevi yerleşimlerinde adeta misyonerlik faaliyeti gerçekleştirmek üzere bazı görevlendirmeler yaptığını biliyoruz. Bunlar bulundukları yerlerde tamamen Sünni Hanefi mezhebinin kalıpları üzerinden dini hizmetler sunuyor. Yani buradaki hizmet pratiklerinde dahi görüyoruz ki buralarda Aleviliğe özgün herhangi bir çalışma söz konusu değil. Aksine Diyanetin makbulleştirdiği veya halen makbulleştirmeye çalıştığı Alevi yerleşimlerindeki bu 2 bin civarındaki din görevlisi Sünni cemaate ne hizmet veriyorsa, Alevilere de onu dayatmaya çalışıyor.

    Son olarak Diyanet İşleri Başkanının “hizmet içi eğitim” dediği şey ise; Makbul Alevilik kitabında da değindiğimiz gibi aslında buralardaki din görevlerine verilen irşad çalışmalarıdır (yani kendilerince Alevileri doğru yola getirme – asimile etme çalışmalarıdır). Bununla ilgili hazırladıkları irşad (asimilasyon) kılavuzları bile mevcut. Diyanet bu “hizmetiçi eğitimlerle” Alevi yerleşimlerinde o bölgedeki Alevilerin nasıl kazanılacağına (yani asimile edileceğine) dair çalışmalar gerçekleştirmekte. Bunlar Alevilere hizmet vermekten ziyade ulemanın amaçlarına hizmet vermek için çalışıyorlar. Bu çalışmalardan anlıyoruz ki; Diyanet halen Aleviliği ehlileştirilmesi gereken bir inanç olarak görüyor. Bu ehlileştirilen makbul Alevileri de bir Alevi gerçekliği olarak sunup, bu yarattığı yapay ve ideal muhataplarla Alevi sorununu kronikleştiren bir misyon üstleniyor.”

    Cebrail ARSLAN/ANKARA

  • Yazar Öğüt: Asimilasyonun ilk basamağı din derslerinden başlıyor-VİDEO

    Yazar Öğüt: Asimilasyonun ilk basamağı din derslerinden başlıyor-VİDEO

    PİRHA-Eğitimin dinselleştirilmesine ilişkin PİRHA’ya konuşan Araştırmacı-Yazar Özcan Öğüt, “Dini otoritenin en baskın olduğu bir zamandan geçiyoruz, aynı zamanda Aleviliğin aslında laikliğin değerini en iyi anlaması gereken süreçler yaşıyoruz” diye konuştu. 

    Araştırmacı-Yazar Özcan Öğüt, zorunlu din dersi ve eğitimin dinselleştirilmesine ilişkin PİRHA’ya konuştu. Öğüt, “Eskiden Alevilerin en büyük sıkıntısı ne idi? Din derslerini istemiyoruz tarzı bir tartışma vardı. Sadece egemen inancın bize sunduğu suni Ortodoks İslam’ın anlayışı dayatılıyordu. Eğitimin toptan dinselleştiği bir dönemi yaşıyoruz. Dini otoritenin en baskın olduğu bir zamandan geçiyoruz, aynı zamanda Aleviliğin aslında laikliğin değerini en iyi anlaması gereken süreçler yaşıyoruz. Bu süreçler içerisinde ailelerin çocuklarını nasıl bilinçlendirdiği önemli, çünkü birçok örnekten biliyoruz” dedi.

    “ALEVİ KURUMLARININ EĞİTİM FAALİYETLERİNİN ÖNEMSİYORUM”

    “Din dersine gelen birçok Alevi çocuğu ki Alevi olduğunu bilmiyor ve asimilasyonun ilk basamağı buradan itibaren başlıyor. Bu anlamda Alevi kurumlarının yaptığı faaliyetlerinin eğitim boyutunu çok önemsiyorum. Bunun yaygın bir şekilde birçok yerde gerçekleştirilmesi gerektiğine inanıyorum” diye konuşan Öğüt sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Sivil hareketlerin gerçekleştirdiği kurumsal etkinlikler, bu anlamda gerçekleştirilen konferanslar, insanların belli ezberi kalıpları yıkmaları üzerine daha çok yapılan çalışmalar. İnsanların bir arada yaşamının aslında birbirlerinin öteki kimliklerine saygı duyarak daha da mümkün olabileceğini, dindarın dindar kimliği ile var olabileceği, dindarlıktan kasıt Ortodoks Sünni anlamında. Laikliği benimseyen bir Alevi olarak bu kimlikle Sünni Ortodoks benzeşmeden de var olabileceği gerçekliği ile de bir arada yaşayabileceğidir.

    Öğüt, “Başörtülü arkadaşımın her şeyi yapabileceğini ama ben de Alevi kimliğim ile yapmak istediğim her şeyi yapabileceğim ama ben de Alevi kimliğim ile her şeyi yapmak istediğimi karşıdakine kabul ettirebildiğim bir süreçle çok daha huzurlu, çok daha barış içesinde, farklılıklara saygılı bir zamanda yaşayabileceğimize inanıyorum. Umarım o günleri de görebileceğimiz bir süreç karşılıklı anlayış içerisinde olacaktır.”

    Cebrail ARSLAN/ANKARA

  • Yazar Özcan Öğüt: Aleviler için ‘Makbul Alevilik’ en büyük tehlikedir-VİDEO

    Yazar Özcan Öğüt: Aleviler için ‘Makbul Alevilik’ en büyük tehlikedir-VİDEO

    PİRHA- Uluslararası Politika Akademisi yazarı Özcan Öğüt, Alevilik açısından en büyük tehlikenin “Makbul Alevilik” projesi olduğunu ve Alevilerin bu durumun yeterince farkında olamadıklarını belirtiyor.

    Haberin videosu

    Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Yazarı Özcan Öğüt’ün, Türkiye’de geçmişten günümüze Alevi asimilasyonuna yönelik devlet politikasına ve bunun Aleviler üzerindeki sosyo-psikolojik etkilerine dikkat çeken “Makbul Alevilik- Bir Asimilasyon Modeli” adlı kitabı Nika Yayınevi’nden çıktı.

    Kitabın çıkış sürecini konuştuğumuz  Özcan Öğüt, Alevilik açısından en büyük tehlikenin “Makbul Alevilik” projesi olduğunu ve Alevilerin bu durumun yeterince farkında olamadıklarını belirtiyor.

    Alevi inancını tanımayan ve asimile etmek adına her türlü yolu deneyen tarihteki iktidarlara karşı Aleviler ayakta kalmayı başardı. Siz bunu neye bağlıyorsunuz? 

    Kitap aslında Makbul Aleviliği anlatırken, Alevi olarak bilinçaltımıza sinmiş egemen inancının Aleviliğini mi yaşayacağız, yoksa hak temelli Aleviliğin mücadelesini mi vereceğiz? sorusu da ortada duruyor. Bu coğrafyada yıllarca birçok kültür içiçe yaşamış ve sıkıntı yaşamamış. Ortodoks İslamı yaşayan insanlar bu gerçekliği anladıkları an  bir sorun yaşanmayacak, kalmayacak. Burada bir kere sıkıntı şu;  “İslamın özü biziz” gibi farklı manevra alanları açmaya başladığımızda mevcut egemen inanç senin Müslümanlığını sınama otoritesini kendine hak görüyor. Sen ona bu “Müslümanlık” imtihanını yapma fırsatı sunduğun zaman Alevi inancının temel yapısından uzaklaşmış oluyorsun. İfadelerim karşıtlaştırmak anlamına gelmesin. Farklı inançlarla hep beraber yaşarken, bu etkileşim içerisinde olduğumuz inanç gruplarına Alevi kimliğinin farklılığını kabullenmeleriyle birarada huzur içerisinde yaşayabiliriz.

    Aleviler tarih boyunca yaşadıkları birçok drama karşın ayakta kalmayı başarabildiler. Fakat tarih içinde baktığımızda makbulleşerek yok olan Aleviler de var. Birde makbul Aleviliği aşıp proto-sunnileşerek, zamanla da mutlak sunniliğe erişen ciddi bir Alevi nüfusu söz konusu.

    Modernleşme sürecinden önce daha çok Osmanlı döneminde kırsalda daha izole bir şekilde yaşarken, kentleşme ile beraber bu durum farklılaştı. Hem süre gelen iktidarların asimile etme yöntemleri bakımında hem de Alevilerin kendini koruma refleksleri bakımından farklılaştı. Alevilere Yavuz döneminde fiziki kıyım yaşatılırken, günümüzde asimile etme yöntemlerinde farklılıklar ortaya çıktı. Kültürel kıyım (beyaz soykırım) yöntemi olarak Alevi köylerine cami yapmak, Alevi inanç ritüelleri içerisine ortadoks İslam kalıplarının konması gibi, Aleviliği başkalaştırıp egemen inanca benzeştiren bir metod üzerinden ilerliyor. Bu da özgün kimliğiyle varolan Aleviliğin devam edebilmesi önündeki en büyük engel “Makbul Alevilik” anlayışıdır. Aleviliğin yeniden kurgulanması modernleşme sürecinin bir sonucu olarak gerçekleşirken, diğer yandan da Ortadoks İslam anlayışının egemen kalıplarına göre yapmak Aleviliğin sonu anlamına geliyor.

    “MAKBUL ALEVİLİK ALEVİLER İÇİN SONUN BAŞLANGICIDIR”

    Asimilasyon kıskacında olan Alevi inancı, ne tür tehlikelerle karşı karşıya?

    İki şekilde zuhur ediyor. Öncelikle Aleviliğin kendi içerisinde ritüel değişimine uğrayarak ritüellerini Sünniliğin geleneksel kalıpları içerisinde yeniden kurgulayarak farkında olarak ya da olmayarak hizmet ettiklerini görüyoruz. Bunların bazılarını hak temelli Alevi örgütlenmelerinde görüyoruz. Örneğin Ramazan Cemi gibi egemen inancın kalıplarını Aleviliğe modifiye etmeye çalışan örgütlenmeler var. Bir de açık açık şia veya sunni misyonerliği yapan Truva atları var. “Aslında asıl Alevilik Şiiliktir” ya da “asıl Alevi sunniliktir” gibi savları Aleviler içerisinde yaymaya çalışan kurumlar var. Bir de egemen inançla bir yere kadar yürüyen Gülen’e bağlı Alevi örgütlenmeleri vardı. Bunlar Aleviliği asimile etme riski barındıran faaliyetler yapıyorlardı. Bir diğer asimilasyon aracı da direk Diyanet üzerinden yapılan faaliyetler. Geçmişten günümüze örneklerini görüyoruz. Asimilasyon çalışma kılavuzu hazırladıklarına şahit olduk.

    En büyük tehlikede bu durumun farkında olmama olabilir. Bize çizdikleri “Makbul Aleviliğin” Aleviler için sonun başlangıcı olduğunun farkındalığına erişmek gerekiyor. Çünkü “Makbul Alevilik” bir çeşit bilinçsel kriz yaratma durumunu karşımıza çıkarıyor.

    Kentleşen Alevilik konusunda ne düşünüyorsunuz?

    Aleviler uzun süre ücra köşelerde, uzak köylerde varlıklarını süregelmiş. 60’lı, 70’li yıllarda özellikle de 90’lı yıllarda şehre göç eden Alevi gerçekliği sözkonusu. Sunni yerleşimlerine kıyasla, Alevi kıyaslaması yaptığımızda Aleviler uzun süre en fazla kırsalda kalmak zorunda olmalarına rağmen, cumhuriyet sonrası en hızlı ve en yoğun kentleşen nüfusa dönüşüyorlar. Kentleşme sürecinden sonraki Alevilik farklı ihtiyaçları ortaya çıkardı. Cemevleri ihtiyaç olarak görülüyor ve cemevlerinde “Birlik cemi” yapılmaya başlanıyor.

    Kentleşen Alevilikte aynı zamanda riskler de beraberinde taşınıyor. Aleviler gibi heretik toplumlarda önce gettolaşma (Ankara Tuzluçayır gibi) süreci yaşanıyor. Ardından toplumsal tabanlarla buluşup etkileşimin maksimum düzeye ulaştığını görüyoruz. Uzun süre varolmak için kendini koruyan Alevilerin bir dönem için önemli bir kısmı çocuklarına Alevi olduklarını söyleyemediler. Alevi olduğunu yıllar sonra öğrenen Alevilerle karşılaşabiliyoruz. Bu durum asimilasyona müsait bir ortam yaratıyor.

    “AVRUPA’DA ÖNEMLİ KAZANIMLAR ELDE EDİLDİ”

    Türkiye’deki ve Avrupa’daki Alevi örgütlenmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

    İşte tamda burada Alevi örgütlenmelerine çok önemli bir rol düşüyor. Özellikle Sivas Katliamı sonrası uyanmalarına ve direniş göstermelerine yol açıyor. Örgütlü Aleviler her türlü damgayı yemeyi göze alarak direniyor. Bu örgütlerin özgün Aleviliğin korunmasında yadsınamaz derecede rolü olduğunu düşünüyorum. Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu  başta olmak üzere İngiltere’de, Avusturya’da önemli kazanımlar elde ediliyor.

    Kitabınızda Alevilerin yaşadığı yerler ve nüfusuna dair bilgiler paylaşmışsınız. Bu bilgileri nasıl okumak gerekiyor?

    Aleviforum.com olarak zamanında Alevi nüfusuna dair bir çalışma başlatmıştık. Bu forumdaki üyeler bildikleri Alevi yerleşim yerlerinin adlarını oluşturduğumuz bir bilgi havuzuna aktardılar. Daha sonra yerleşim yerleri haritasına gidecek bir süreç yaşandı. İlk başlarda fişlenme kaygısıyla bazı endişeler ortaya çıksa da, Alevilerin yaşadıkları yerleri il, ilçe ve köy bazında tuttuk. Tabi ki tespit edemediğimiz yerler de olmuştur. Dersim’deki köy boşaltmalarından kaynaklı azalan yerler de söz konusu. Sonra da haritalandırmaya başladık. Alevilerin nerelerde yaşadıkları ve daha sonra nerelere dağıldıklarına ilişkin haritalar oluşturduk. Ayrıca yabancı kaynaklardan da yararlandık. Yıllardır bizler Alevi nüfusunun 20-25 milyon olduğundan söz edilir. Bizim çalışmalarımıza göre Alevi nüfusunun 9-12 milyon arası olduğunu tahmin ediyoruz. Peki neden böyle? Çünkü asimilasyon burada önemli bir faktör olarak görünüyor. Alevi nüfusu azalan bir eğilim içerisinde. Kentleşme sürecinde Batı Avrupa toplumlarına yakın bir nüfus artışı yaşanıyor. Minimum çoğalma eğilimi göstermelerinden kaynaklı Alevilerin nüfus oranları düşüyor.

    Makbul Alevilik oluşturmak adına -iktidarlar değişse de- politikalar yürütülüyor. Sizce bu politikaların başarı şansı nedir? Yoksa, neden yok?

    Hangi iktidar başa gelirse gelsin, “Makbul Alevilik” Alevilere dayatılan bir anlayış olarak karşımıza çıkıyor. Bu politikaların başarı şansına gelecek olursak; Alevilerin seyrek yaşadığı Ege, Karadeniz ve Batı Anadolu’nun bazı kesimlerinde “Makbul Alevilik” projesinin başarılı olduğunu görüyoruz. Makbul Alevilikten protu-sünniliğe, oradan da mutlak sunniliğe geçmişler. “Makbul Alevi” olarak kalanlar da, hem cemini yapan, hem ramazan orucunu tutan, hem de namazını kılan bir dönüşüme uğramışlar.

    Aleviler bu gerçekle yüzleşmezlerse eğer, egemen inancın bize sunduğu Müslümanlık imtihanlarından geçmek için bir çaba sarfedip, sadece onlara benzeşerek bir şeyler yapmaya çalışırsak bu politikalar başarılı olmaya devam edecek. Aleviler, İslam içerisinde (Hz. Ali, Ehlibeyt gibi) mazlum figürleri sahiplenip bunları önemli değerler olarak gönülden benimserken, bunu kanıtlamak için İslam’ın Ortodoks kalıpları içerisinde varolmak durumunda kalmadığını ve kendini salt bu eksende tanımlamak zorunda bıraktıkları şeyin, aslında Aleviliği yok etmek için sunulan bir “tuzak” olduğu gerçekliği ile yüzleşmeleri gerekiyor. Kitapta şöyle anlatıyorum: Çünkü benzeşen inançla, İslam çatısı altında “asıl özü biziz” gibi çeşitli söylem ve pratiklerle bir paralellik yarattığınızda o bulunduğunuz potanın içerisinde egemen gücünü kullanan baskın inancın etki alanını da genişletmiş olursunuz. Kaynaklar, referanslar benzeştikçe, zaten yok sayılan ötekinin kendi özgün kimliği üzerinden kendini var edebilme ve varlığını devam ettirebilme şansı da azalır… Meşruiyetini tamamen Aleviliğin yüzyıllardır katliamlara maruz kalmasına neden olan algıdan alan bu asimilasyon modeli, bugün de kendi dini ve kültürel özünü yaşayabilmesindeki en önemli engeldir .”

    Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

    Eğitimin tamamen dinselleştiği bir dönem yaşıyoruz. Dini otoritenin en baskın olduğu bir zamandan geçiyoruz. Alevi çocuklara dönük ilk asimilasyon okullarda başlıyor. Alevi kurumlarının bu alandaki çalışmalarını çok daha önemsiyorum. Eğitim alanındaki çalışmaların yaygınlaştırılması gerektiğini düşünüyorum. Birbirlerimizin farklılıklarını kabul ederek barış içerisinde yaşayabileceğimize inanıyorum. PİRHA ekibine ilgilerinden dolayı teşekkürler.

    Diren KESER-Cebrail ARSLAN/MERSİN-ANKARA