PİRHA- İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı’nda ‘Kimin Cumhuriyeti, Nasıl Bir Gelecek?’ konulu panelde konuşan panelistler, birleşik mücadelenin önemine vurgu yaptı.
İstanbul’daki “İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı” konferansı ikinci gününde. “İkinci Yüzyılda Ortak Gelecek” temasıyla gerçekleştirilen konferansta bugün de birçok başlık tartışılacak.
“Kimin Cumhuriyeti, Nasıl Bir Gelecek?” başlıklı oturumun moderasyonunu Kuban Kural yaparken, Neslihan Acar “İşçiler Yurttaşlıktan Nasıl Kovuldu?”, Yıldız Tar “Yüzyıllık Yalnızlık: Cumhuryetin LGBTİ+ Realitesi ile İmtihanı ve Yeni Yüzyılda Çözüm Arayışları”, Diba Keskin “Nasıl Bir Gelecekte Demokratik Cumhuriyet Dindar Kadına Ne Vaat Ediyor?” Ayşe Gül Altınay “Dünyadaş Dayanışma ile Barışı Örmek” ve Mehmet Uğur Korkmaz “Cumhur Cumhuriyet Gençlere Bırakır mı?” başlıklı sunumlar yapacak.
“BU DÜZEN ONA KARŞI ÇIKANI BOĞARAK AYAKTA KALIYOR”
İlk olarak Neslihan Acar, pandemiden sonra işçiler barınma, belenme, sağlık, söz söyleme hakkının ortadan kaldırıldığını dile getirerek, “İnsanca yaşamak için işçiler dövüşmek zorunda kalıyor. İşçi tamamen piyasa koşullarına terk edildi. Son 20 yıldır en temel haklardan sadece ücret haklarına sıkıştırıldık. Bu rejimin ilişki ağlarına bakarsak bunun neden olduğunu görürüz. Siyasal rejime tek adam yönetimi deniliyor ve böyle bir tartışma geliştiriliyor. Biz de bunu böyle tartışıyoruz ama devlet, bir gücün özel örgütüdür. Bir sınıfın diğer sınıfın sırtını yere getirmeye çalıştığı bir örgüttür. Devletin ilişki biçimi ve düzeni emperyalist holding düzenidir. Bu düzen her yerde karşımıza çıkıyor. Bu düzen ona karşı çıkanı boğarak ayakta kalıyor” dedi.
“LGBTİ DÜŞMANLIĞI VAR”
Yıldız Tar, hakların toplumsal ve hukuksal olarak tanınması gerektiğini vurgulayarak, “Antik mısırdan bugüne kadar LGBTİ’ler hep vardı ama bu asimilasyon politikalarıyla bugüne kadar geldi. Utanmanızın öğretildiği bir asimilasyon politikası var ama herkesin onur ve haysiyet hakkı var. Süreçte devlet, devlet refleksiyle LGBTİ’lileri bir laboratuvar olarak kullanıyor. Bunu yaparken olabildiğince buradan adım atmadan çıkmak istemesidir. Cumhuriyetin ilk kurulduğu günden bugüne kadar LGBTİ düşmanlığı var. LGBTİ ile toplum arası ses geçirmez cam koyuldu. O toplum ile LGBTİ’liler arasında bir zemin yaratmak ve birbirlerini anlamak için yol bulunması gerekiyor” şeklinde ifade etti.
“DEĞİŞTİRELİM”
Diba Keskin ise, cumhuriyetin, teoride her ne kadar laik ve eşit vatandaşlık vaat etse de, pratikte ulus-devlet refleksi Türk ve Müslüman omurgası üzerinden yükseldiğinin altını çizerek, “Gayrimüslim dindar kadınlar hem gayrimüslim olmanın getirdiği azınlık psikolojisini ayrımcılığı yaşadı hem de kendi cemaat yapılarının muhafazakâr sınırlarını cumhuriyetin seküler baskısı arasında sıkıştı. Onu tanımayan kimsenin hakkı tanınmadı. Yine kadınları hem din hem Cumhuriyet vurdu. Bu cumhuriyeti iyi tanımamız gerekiyor yoksa kadın asla haklarını elde edemez. Bunun karşısında Demokratik Cumhuriyet herkesin kendisini gibi yaşamasını, kendi kararlarını kendisinin verdiği, herkesin sözünü söylediği bir umut verir. Demokratik Cumhuriyet tek tip insanı savunmaz. Biz bunun için mücadele etmezsek bu da gerçekleşmez. Kadınların rol ve misyonu eğer toplumun değişimi ise o zaman biz bunu değiştirelim” diye belirtti.
“BİRLİKTE İYİLEŞEBİLİRİZ”
Ayşe Gül Altınay kendisine ‘Nasıl oldu da bu devlet ‘ordu devlet oldu’ sorusunu sorduğunu belirterek, “Yaşadığımız acıları nasıl dayanışmaya dönüştürebileceğimizin yolunu arıyoruz. Bu süreçler birbirimizin şifası oluyor. Biz ancak birlikte iyileşebiliriz” ifadelerine yer verdi. Militarizmin Türkiye için tabu bir kavram olduğuna dikkat çeken Altınay, “Dünyadaş ve yoldaş olabildiğimiz müddetçe barışı ve demokrasiyi inşa edebiliriz” diye konuştu.
“YAN YANA GELİRSEK GEÇEN YÜZYILIN KİRİNİ, PASINI ATARIZ”
Mehmet Uğur Korkmaz, Gezi’de meydana çıkan gençlerin yeni bir cumhuriyet talep ettiklerinin altını çizerek, “2015 yılından bugüne kadar devlet tankı ve topuyla başta Kürdistan ve Türkiye’nin üzerinden geçti. Sokakta, fabrikada, MESAM’larda ve her yerde. Şuan 1,5 milyon kişi MESAM’a mecbur bırakıldı, şuan 5 milyon ev genci var hiçbir işleri yok, babalarının parasıyla yaşam sürdürüyor. Kürdistan ve Türkiye’nin tüm devrimci mahallelerinde yine özel savaş politikaları var. Yani özetle gençler için çok karanlık bir tablo var. Türkiye’nin yeni bir anayasaya ihtiyacı var ama o anayasayı yaşayacak kişilere de ihtiyaç var. Birbirimiz arasında ilişkiyi anayasa belirlemiyor. Bunun için biz yan yana gelirsek geçen yüzyılın kirini, pasını atar ve gelecek yüzyıla büyük bir umut besleriz” dedi.
PİRHA-Koçgiri Katliamı’nın yıldönümü dolayısıyla düzenlenen anma etkinlikleri kapsamında İstanbul’da yapılan panelde, tarihsel hafızanın korunması ve yüzleşme çağrısı öne çıktı. Gazi Cemevi’nde gerçekleştirilen etkinlik geniş katılımla yapıldı.
Koçgiri Katliamı’nın yıldönümü dolayısıyla düzenlenen anma etkinlikleri kapsamında İstanbul’da bir panel gerçekleştiriliyor. Demokratik Alevi Dernekleri İstanbul Şubesi tarafından Gazi Cemevi’nde organize edilen panel geniş katılımla devam ediyor.
KLAMLAR VE AĞITLARLA BAŞLADI
Panel, Koçgiri’ye ilişkin klam ve ağıtlarla başladı. Sanatçılar İlhan Rençber ve Vedat Sarıgöl’ün seslendirdiği eserler salonda duygusal anlara neden oldu.
Gösterilen Binali Saygılı’nın “Koçgiri” belgeselinin ardından, izleyiciler arasında yer alan Raime Sever’in seslendirdiği ağıt da katılımcılarda duygusal etki yarattı.
Açılış konuşmasını yapan Mevhibe Akdeniz, Koçgiri Katliamı’nın tarihsel olarak doğru anlaşılması gerektiğini vurgulayarak, “Koçgiri kıyımını bilince çıkarmadan Cumhuriyet’in bugününü anlayamayız” dedi.
GENİŞ KATILIM DİKKAT ÇEKTİ
Panele Dersim eski belediye eş başkanı Nurhayat Altun, Avrupa Yakası Dersimliler Derneği temsilcileri, Halkların Demokratik Kongresi (HDK) temsilcileri ve DEM Parti üyeleri katıldı.
Demokratik Alevi Dernekleri İstanbul Şube yöneticisi Şerefnaz Altınsoy, Koçgiri kadınlarını Zarife Hanım şahsında anlatarak, katliamın izlerinin hâlâ hafızalarda canlı olduğunu söyledi.
Altınsoy, Koçgiri kadınlarının yaşanan kıyımı siyah giyinerek andığını, yas ve ağıt geleneğini kuşaklar boyunca sürdürdüğünü belirtti. Bu ağıtların simge isimlerinden birinin Zarife Hanım olduğunu ifade ederek, Koçgiri sürecinde kadınların hem direniş hem dayanışma gücünü görünür kıldığını vurguladı.
“RESMİ ANLATI İLE SÖZLÜ TARİH ARASINDAKİ FARK”
Panelde konuşan tarihçi-yazar Alişan Akpınar, Koçgiri üzerine yapılan tarih yazımında uzun süre resmi ideolojiye yakın yazarların etkili olduğunu söyledi. Baki Öz gibi isimlerin anlatılarının, ailelerden aktarılan sözlü tarih ile çoğu zaman örtüşmediğini belirten Akpınar, günümüzde Koçgiri üzerine daha fazla akademik çalışma ve kitabın yayımlandığını ifade etti.
Akpınar, “Artık kafamızdaki birçok soruya belge ve kaynaklar üzerinden yanıt bulabiliyoruz. Koçgiri halkı ve Koçgirililer kendi tarihlerini yazma sürecine daha güçlü biçimde dahil oluyor” dedi.
Koçgiri isminin Osmanlı arşivlerinde ilk kez 1780’li yıllarda geçtiğini belirten Akpınar, daha sonraki tarihsel süreçte de bu ismin kayıtlarda yer almaya devam ettiğini söyledi. Bu verilerin Koçgiri aşiret yapısının tarihsel derinliğini ortaya koyduğunu ifade etti.
Koçgiri aşiretlerinin Malatya, Elazığ, Kiğı ve Kemah hattından geldiğini aktaran Akpınar, bölgede Kızılbaş Kürt toplulukların bulunduğunu dile getirdi. İki ana aşiret yapılanmasından söz eden Akpınar, bunların Dersimliler ve Şıh Hasanlar olduğunu, bu yapının tarihsel olarak bir aşiret federasyonu niteliği taşıdığını belirtti.
Akpınar, Koçgirililerin Kızılbaş-Kürt topluluklar olduğunu ve tarihsel olarak bu kimlikle anılan aşiret yapıları içinde değerlendirildiğini ifade etti.
Akpınar, Tanzimat sonrası Osmanlı’nın merkezileşme politikalarıyla birlikte vergi, nüfus sayımı ve asker alma süreçlerinin arttığını, bunun da bu topluluklarla gerilim yarattığını söyledi. 1830–1856 arasında bölgeye üç büyük askeri sefer düzenlendiğini, 1856’daki seferin Osmanlı belgelerinde “savaş” olarak geçtiğini ve bu süreçte mağaralara sığınan insanların bulunduğunu ve çok sayıda can kaybına dair kayıtlar olduğunu aktardı.
Etkinlik, soru cevapların ardından, sanatçı Cengiz Aslan’ın seslendirdiği eserlerle sona erdi.
PİRHA- Emek Partisi(EMEP) Dersim İl Örgütü, “Ortadoğu ve Kürt Sorunundaki Gelişmeler” konu başlıklı bir panel gerçekleştirdi. Dersim’deki Zarife Hatun Çay Bahçesi’nde düzenlenen panele, Emek Partisi Genel Başkan Yardımcısı ve İstanbul Milletvekili İskender Bayhan katıldı.
EMEP Dersim İl Örgütü, “Ortadoğu ve Kürt Sorunundaki Gelişmeler” konulu panel düzenledi. EMEP Genel Başkan Yardımcısı ve İstanbul Milletvekili İskender Bayhan’ın katıldığı panelde, Ortadoğu’daki son gelişmeler ve bununla bağlantılı olarak yaşanan gelişmelerin ‘Kürt Sorunu’nu nasıl etkileyeceği tartışıldı.
Panelde ayrıca hali hazırda Türkiye’de devam eden ‘Barış ve Demokratik Toplum’ süreci ele alındı. İskender Bayhan, Emek Partisi’nin neden Meclis’te hazırlanan rapora ‘hayır’ kararı verdiğine değindi ve ‘Kürt Sorunu’na dair çözüm önerilerini anlattı.
“KÜRT SORUNUNUN ÇÖZÜMÜ İÇİN DEVLET SOMUT ADIMLAR ATMALI”
Açılış konuşmasını yapan EMEP Dersim İl Başkanı Ergin Tekin, Kürt sorununun 100 yılı aşkın süredir çözülemeyen bir mesele olduğunu belirterek, iktidarın sorunu öteleyen ve oyalayan yaklaşımını eleştirdi. Tekin, hem Türkiye’de hem de Ortadoğu’da yaşanan gelişmeleri gündeme aldı. Tekin, konuşmasında Ortadoğu’nun her kriz döneminde Kürtlerin adının anıldığını hatırlattı:
“Ne zaman Ortadoğu’da bir sorun olsa hemen Kürtlerden bahsediliyor. Körfez Savaşı’nda, Kuzey Irak’ta, Rojava’da hep bu mesele tartışıldı. Artık bölgesel olmaktan çıkmış, uluslararası bir mesele haline gelmiş bir durum söz konusu” dedi.
Son bir yılı aşkın süredir bölgede yaşanan çatışmaların ve emperyalist müdahalelerin Kürt halkının kimlik mücadelesini de etkilediğini söyleyen Tekin, ABD, İsrail ve Fransa gibi güçlerin bu mücadeleyi istismar ettiğini ifade etti.
Türkiye’de Bahçeli’nin açıklamalarıyla başlayan ve iktidarın yürüttüğü sürece de değinen Tekin, halkın bu yaklaşımı kabul etmediğini belirterek, “Sorunun adının konması gerekiyor. Komisyon kuruldu, rapor hazırlandı ama üzerinden bir ay geçti, hâlâ somut bir adım yok. Halkımızın beklentileri karşılanmadı. Tam tersine sürekli oyalayan ve bahaneler üreten bir süreçle karşı karşıya” olduklarını ifade etti.
İran’la yaşanan savaş geriliminin ve bölgesel gelişmelerin hükümet tarafınca erteleme bahanesi haline getirildiğini vurgulayan Tekin, gelinen noktada kalıcı çözümler için ciddi adımların atılması gerektiğini söyledi.
Tekin, konuşmasının sonunda Halepçe katliamı ve Beyazıt katliamlarının yıl dönümünü hatırlatarak, “Halepçe’de hayatını kaybedenleri ve Beyazıt’ta katledilen devrimci gençleri saygıyla anıyoruz” dedi.
“KARDEŞLİK HUKUKU DEĞİL, EŞİTLİK HUKUKU”
EMEP Genel Başkan Yardımcısı ve İstanbul Milletvekili İskender Bayhan, konuşmasına Sırma Halı işçilerinin direnişinde yaptığı konuşmadan dolayı tutuklanan BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen’e değinerek,
“Mehmet Türkmen arkadaşımızın tutuklanmasıyla işçilere, mücadele eden sendikacılara gözdağı verilmek isteniyor. Mehmet Türkmen’in yaptığı konuşma tamamen Türkiye’deki emek sömürüsünü ve fabrikalardaki sermaye baskısını gözler önüne seren bir konuşmadır. Orada suç değil gerçekler var. Tutuklama kararıyla siz bu gerçekleri onayladınız. Ama beklediğiniz olmayacak, istediğinizi alamayacaksınız. Antep işçi sınıfı, dokuma ve Sırma halı işçileri haklarına daha fazla sahip çıkarak bu sömürü düzenine karşı duracak. Biz de parti olarak hep işçilerle birlikte olacağız” mesajını verdi.
Bayhan, akabinde konuşmasına Türkiye’deki süreci ve yaşanan gelişmeleri değerlendirerek, Türkiye’de yürütülen Barış ve Demokratik Toplum sürecinde Abdullah Öcalan’ın İmralı’dan yaptığı çağrıların bu dönemin başlangıcı olduğunu söyledi ve komisyon sürecine ilişkin partilerinin tutumunu aktararak, Kürt sorununun çözümü için demokratik ve barışçıl bir yol haritasının zorunlu olduğunu dile getirdi.
Bayhan, raporun içerik açısından Kürt halkının demokratik ve barışçıl taleplerini iktidarın propagandasına malzeme haline getirdiğini belirtti. “Kardeşlik hukuku” söyleminin eşit hakları sağlamadığını vurgulayan Bayhan, Türk ve Kürt halklarının gerçek bir eşitlik temelinde bir arada yaşayabileceğini söyledi.
İskender Bayhan, Türkiye’nin bölgesel politikalarını eleştirerek, Saray rejiminin ve büyük sermayenin çıkarları doğrultusunda yürütülen bu siyasetin, hem içeride hem de bölgede demokrasi ve barışın önüne geçtiğini söyledi. Bayhan, Türkiye’nin Ortadoğu’da yürütmeyi hedeflediği stratejisinin, büyük sermayenin ve tekellerin çıkarlarını gözettiğini vurguladı. Bu politikanın hem içerde hem dışarda emekçilerin ve ezilen halkların haklarını yok saydığını belirtti. Ayrıca Erdoğan’ın “masada olmazsanız menüde olursunuz” sözleriyle ifadesini bulan dış politikanın, bölgesel paylaşım savaşlarında Türkiye burjuvazisinin çıkarlarını öncelediğini ifade etti. Bayhan, bu yaklaşımın halkların hakları açısından hiçbir fayda sağlamadığını belirtti.
Türkiye’de ve bölgede barışın, demokratikleşmenin ve Kürt sorununda çözümün ancak işçi sınıfının ve ezilen halkların ortak mücadelesiyle mümkün olacağını vurgulayan Bayhan, konuşmasını şu sözlerle tamamladı:
“Barışın, demokratikleşmenin ve Kürt sorununda çözümün tarihini bu ülkenin ezilen halkları yazacaktır. Dersim bu mücadelenin her zaman bir halkası olmuştur, olmaya devam edecektir.”
PİRHA – Konyaaltı Alevi Bektaşi Kültürü ve Cemevi Derneği’nde düzenlenen “Devletin Asimilasyon çalışmaları ve Alevilik” panelinde, Alevilerin tarih boyunca kıyıma uğradığı vurgulanarak, “Aleviler bugün kendilerini yok etmek isteyenlere değişmediğini göstermesi gerekiyor” denildi.
Konyaaltı Alevi Bektaşi Kültürü ve Cemevi Derneği tarafından, “Devletin Asimilasyon çalışmaları ve Alevilik” başlıklı panel gerçekleştirildi.
Panel öncesinde Araştırmacı Yazar Haydar Selçuk ve Zafer Yurseven nefes ve deyişler seslendirdi.
Moderatörlüğünü Eğitimci Zeki Akpınar’ın yaptığı panelde konuşmacı olarak, Araştırmacı Yazar Haydar Selçuk, Dr. Yüksel Özdemir, Yazar Metin Mat, Sosyal Antropolog Hasan Harmancı yer aldı.
Zeki Akpınar, asimilasyonun tanımını paylaşarak, şunları ifade etti:
“Bizim karşı karşıya olduğumuz en tehlikeli asimilasyondur. Burada devlet ve birey karşı karşıyadır. Devletin örgütlü, sistemli, güçlü yapısı karşısında bir topluluğun ya da vatandaşın devletin o baskıcı ağır yükü karşısında kendi varlığını koruması mümkün değildir. Dolayısıyla bizim asimilasyonumuz yüzyıllar Süren, yavuzdan bu yana süregelen çeşitli dönemlerde çeşitli olaylarla kırılmaların meydana geldiği, baskılar arttığı, zulümler arttığı, ölümlerle katliamlarla geçen dönemleridir.”
“EN BÜYÜK SORUNUMUZ ASİMİLASYON”
Alevilerin gelinen süreçte geçmişten bugüne katliamların tarihsel boyutunun bıraktığı izlerini yaşadıklarını belirten Araştırmacı Yazar Haydar Selçuk, asimilasyonun bir günlük, bir yıllık, 5 yıllık, 10 yıllık bir olay olmadığını ifade etti.
Cumhuriyetin Osmanlının devamı olduğunu vurgulayan Selçuk, “Sadece isim değişti fakat kurumlar anlayış değişmedi” diye belirtti.
Haydar Selçuk, Alevilerin geçmişten günümüze katliamlara maruz kaldığını hatırlatarak, şunları dile getirdi:
“Devlet politikası ilk başta kendisi gibi düşünmeyen, kendisi gibi inanmayan toplulukları katlederek, yok ederek, onları yok sayarak bir şey inşa etmeye çalışıyor. Devlet bu işi böyle çözemeyeceğinin farkına varınca kendi içlerinden devşirmelerle bu işi çözmenin yollarına giriyor. Ondan sonra başarılı oluyor. Sonra da geri çekiliyor. Bizi birbirimize vurdurarak aslında kendi kendimize kırdırarak bu işte başarılı oluyor.”
Alevilerin ilk kırılma noktasının Yavuz ve Şah İsmail dönemi sürecinde yaşandığını belirten Selçuk, “Aleviler Osmanlı’nın zulmünden, katliamından kurtulmak için, üç kıtaya hükmeden bir devlet geleneği olan bir Osmanlı devletine karşı çaresiz olarak yanı başında Osmanlı’ya başkaldıran Şah İsmail’e umut bağlıyor. Nasıl Cumhuriyet döneminde Atatürk’e umut bağladıysa o dönemde de Şah İsmail’e umut bağlanıyor. Belki kurtulurum umuduyla. İlk olarak orada Şiilikle tanışıyorlar. Şah İsmail sonrasında birçok uygulamalar pratiklerde görünebiliyor ki Şii motiflerinin 12 İmam’la Ehli Beyt’in giriş süreci Şah İsmail süreciyle başlıyor” dedi.
Şah İsmail’den sonra ikinci kırılmanın II. Mahmut döneminde yaşandığına dikkat çeken Selçuk, “O devlet Alevileri katlediyor, yok ediyor. Devlet Alevileri tekrar kendilerine çekmek umuduyla Alevi dergahlarına kapatarak veyahut birçoğuna Nakşibendi şerhlerini atayarak Alevileri Müslümanlaştırmaya başlıyorlar. Bu tabii ters tepkilere neden oluyor. Üçüncü kırılma noktasının Abdülhamit döneminde yaşandı. Sistematik olarak en büyük tahribat o zaman başlıyor. 1800’ün sonlarında Abdülhamit iktidardayken Dersim coğrafyasında yaşanıyor ondan dolayı Aleviler olarak en büyük sorunumuz asimilasyon.”
“HAKK ANLAYIŞI EVRENİN BİZZAT KENDİSİDİR”
Dr. Yüksel Özdemir, Hakk’a Uğurlama Erkanına dikkat çekerek, “Toprağa sırlamadan sonra toprakta biyolojik çürme safalarından sonra bedenimizdeki bütün atomlar tek tek ayrışarak toprağa, suya, yeraltına, böceklere, havaya dönüşüyor. Yani geldiğimiz kaynağa. O yüzden dediler Hakk ile Hakk oldu. Hakk ile birleşmek Hakk ile cisimleştik derler. Dolayısıyla Hakk anlayışı evrenin gizli zatının kendisidir” dedi.
“OKUNACAK EN BÜYÜK KİTAP İNSANDIR”
Hakk’ın bir parçasının da tabiat olduğu bilgisini aktaran Özdemir, “Dolayısıyla da onun bir parçası olan insandır. Bu sebeple de doğa inancı olan Aleviliği bu şekilde görmek gerekiyor. Alevilikte bir tür kitabı vardır. Sevgili Pir’imiz, Pir Mükerrer Bektaş-ı Veli’miz “Okunacak en büyük kitap insandır” diyor. Neden? Evrenin bütünü sonsuz ve kusursuz olan ezel olan evrenin bütünü tek tek parçalardan oluşuyor. Bu parçalardan biri de benim, sizsiniz. Dolayısıyla parça bütüne aittir. Ama bütünün bütün sırı aynı zamanda bendedir. O yüzden okuyacaklar bu kitabı insanlar” şeklinde ifade etti.
İnsanlar olarak kesinlikle bilimin eksen alınması gerektiğini vurgulayan Özdemir, “Alfabeyi ilerletebildiğimiz ölçüde Hakk ve hakikat dediğimiz tabiat ve kâinat yani Hakk dediğimiz varlığın sırlarına ulaşabiliriz. Ki biz bunlara sırrı hakikatler dedik. Hakikate ulaştıkçaHakk’a ulaşabiliriz ve belki de kendimizi yorumlamayı ve anlamaya çalışabiliriz” dedi.
“BİRİLERİNE BENZEMEYE ÇALIŞMAK DOĞRU DEĞİL!”
Yazar Metin Mat, Aleviler, şifrelerle konuşarak kendilerini saklayarak, birilerine benzemeye çalışmasın doğru olmadığını belirterek, “Bizi dışımızdakilerine bakıp o benzediklerimizin içerisinde kendimize yer açacağımızı düşünerek hareket etmekten vazgeçmek zorundayız. Amerika Vietnam’ı bombalarken bir Amerikan vatandaşı her gün Beyaz Saray’a gider bir mum yakar. Ve bir gün muhabir ‘bir şeyin değişeceğine inanıyor musunuz?’ diye sorar. Hayır der. Ben onlara kendimin değişmediğimi göstermek istiyorum. Alevilerin bugün kendilerini yok edenlere değişmediğini göstermeleri gerekiyor” ifadelerine yer verdi.
Ali İzzettin Begoviç’in çok önemli bir sözünü hatırlatan Mat, “Begoviç der ki siz savaşı öldüğünüzde kaybetmezsiniz. Onlara benzediğiniz zaman kaybedersiniz. Aleviler onlara benzediği an kaybederler. Dolayısıyla bizim farklılıklarımız var. Bu sadece bize ait değil” şeklinde ifade etti.
“ALEVİ BEKTAŞİ KÜLTÜR VE CEMEVİ BAŞKANLIĞI ALEVİLERİ BÖLMEK VE PARÇALAMAK İÇİN UĞRAŞIYOR”
Endüstriyel gelişimin, iletişimin insan üzerinde yarattığı değişimler düşünüldüğünde Alevilerin değişmemesinin mümkün olmadığını ifade eden Mat, şunları belirtti:
“Bunu normal görüp birbirimizi ötekileştirme yerine bizim eğer gerçekten Aleviliğe bağlılığımız varsa bu inancı, bu kültürü, bu felsefeyi seviyor ve bunun yaşamasını istiyorsak, bizim Alevilik konusunda hakikat arayışında samimi ve dürüst olmamız lazım. Ama aynı zamanda da cesur olmamız lazım. Oturup konuşacağız, tartışacağız. Biz düşman değiliz, düşman olmamalıyız. Bu anlamda meseleye öncelikle yaklaşmamız gerekiyor”.
Aleviliğin içinin boşaltıldığını savunan Mat, “Alevilik çok karanlık bir noktaya doğru götürülmeye çalışılıyor. Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığının kurulması boşuna değil. Öyle bir ucübe Alevilik yaratıldı ki, devletin bu planına uyan bu tarzda girişim faaliyetinde bulunan insanlar eliyle maalesef gittikçe ayrışan, gittikçe birbirini anlamayan bir toplum haline dönüştük bunu kırmamız gerekiyor” diye belirtti.
“ALEVİLERİN HORASANDAN GELDİĞİ İLE İLGİLİ HİÇ BİR BİLİMSEL VERİ MEVCUT DEĞİL”
Alevilerin ya da Türklerin Horasan’dan gelmediğini belirten, Sosyal Antropolog Hasan Harmancı, “Bununla ilgili bu konuyu kapsamlı araştırıyorum. Türkler yani tarihe baktıklarında gerçekte öyle bir tarih yok. Türkler Orta Asya’dan dediği yerden Moğolistan’ın iç bölgelerine bir kıtlık olmuş gelmişler. Döneme bakıyorsunuz bir kıtlık yok” diye belirtti.
Kürt Alevilerine sorduğunda da aynı cevapları aldığını ifade eden Harmancı, “7 bin yıldan fazladır nerede yaşıyorsun? Burada Aleviler bilmeyebilir ama buradan gelmedi. Arap kaynaklarını baktım. Onlar da diyor biz oradan geldik. Ya siz Arap değil misiniz? Siz de 6-7 bin yıldır buradasınız. O taraftan gelmemiş. Tahtacılar oradan geldik diyorlar. Tahtacılar son dönemde çıktılar göçler var ama Tahtacılar oradan var mı? Hiç de yok. Horasan neresi? Horasanın Türkiye’nin üç katı büyüklükte bir bölge” dedi.
Gençlerin ve birçok topluluğun yapay zekâ ile ilgilendiğini belirten Harmancı, “Dedelerin marifetlerle toplumsal düşünme biçimini yönetemez. Sizin hiçbir söylediğinize zaten inanmıyorlar. Kendimiz zaten Aleviyiz. Neden Aleviyiz? Çünkü Alevi olanın ölçüsü zorunlu şartı bir Alevi’nin bir anne babadan Alevice yetişip ikrarını verip sonra müsahip olmak var. Delil olabilmek için önce ikrarımızı almamız lazım. Önce cem ritüellerimizi değiştirmemiz lazım” ifadelerini kullandı.
PİRHA-Fikri Sönmnez Vakfı, Mersin’de “Yerel yönetim politikaları ve deneyimleri” konulu panel düzenleyecek.
13 Aralık Cumartesi günü saat 13.00’de Yenişehir Belediyesi Atatürk Kültür Merkezi’nde yapılacak panele CHP Milletvekili Gökhan Günaydın, DEM Parti Milletveikili RÜştü Tiryaki, Yeşil Sol Parti Genel Eş Sözcüsü Ahmet Asena, Fındıklı Belediye Başkanı Ercüment Şahin Çervatoğlu, Ağrı Belediye Eş Başkanı Hazal Aras katılacak.
PİRHA- Mersin Cemevi’nde düzenlenen panelde akademisyenler, Tekke ve Zaviyeler Kanunu’nun 100 yıldır Aleviliği görünmez kılan, kurumsal yapısını dağıtan ve toplumu siyasi alandan dışlayan en sert uygulamalardan biri olduğunu vurguladı.
Mersin Cemevi, ‘100. yılında Tekke ve Zaviyeler Kanunu’nun Aleviler İçin Anlamı’ konulu panel düzenledi. Moderatörlüğünü Mustafa Güler’in yaptığı panelde Mimar Sinan Üniversitesi’nden Prof.Dr. Şükrü Aslan ve Altınbaş Üniversitesi’nden Dr. Gözde Orhan konuşmacı olarak yer aldı. Panele çok sayıda Alevi kurum temsilcileri ve demokratik kitle örgütleri temsilcisi katıldı.
Panelde açılış konuşması yapan Mersin Cemevi Başkanı Hasan Kılavuz, bu kanunun Aleviler açısından olumsuz etkilerine değindi. Ardından moderatör Mustafa Güler, Cumhuriyet’in ilk yıllarında kapatılan dini yapıların ardından Diyanet İşleri Başkanlığı’nın giderek güçlenen bir kurum haline getirildiğine dikkat çekerek, “Bugün altı bakanlıktan daha büyük bütçeye sahip bir kurumun devlet ve siyaset üzerinde etkili olmaması mümkün değildir” dedi.
“BU KANUNLA ALEVİLER SİNDİRİLMİŞ HİSSETTİ”
Panelde ilk olarak konuşan Dr. Gözde Orhan, 100. yılında Tekke ve Zaviyeler Kanunu- Cumhuriyet ve Aleviler başlıklı bir konuşma yaptı. Kanunun tarihçesine değinen Gözde Orhan, bunun ilk zamanlarda bir müjde havasında duyurulduğunu aktardı. Bütün inançların ‘büyü’ yapmakla aynı kefeye koyulduğunu ve o dönemde çok ciddi bir baskı olduğu için güçlü bir itiraz olmadığını aktaran Orhan, şunları söyledi:
“1924 yılından sonra devletin Alevilere dönük sempatisi ortadan kalktı. Zamanla bir gevşeme oluyor ama hiçbir zaman Alevilere tahammül etme seviyesinde olmuyor. Bugün biliyoruz ki birçok tarikat çok rahat faaliyet yürütüyor ama Alevi Bektaşi toplulukları için 1960’lara kadar bir tahammül olduğunu söyleyemeyiz. Hacı Bektaş Dergahı açılıyor bir istisna olarak ama orası da bir müze olarak açılıyor. Bu süreç Alevi Bektaşi topluluklara çok ciddi bir sindirilmişlik, otokontrol duygusu yarattı. Öte yandan ibadetin evlere kaymış olması nesilden nesile aktarılması bir avantaj olarak düşünülebilir.”
Prof. Dr. Şükrü Aslan ise bu kanunun Türkiye’de Alevilerin tarihinin, kimliğinin, geleneğinin inşa edilememesi bağlamında en önemli konuların başında geldiğini belirtti. Alevilere dönük izlenen politikanın, Aleviliği siyasi alanını dışarıda tutan bir anlayışı yansıttığını dile getiren Aslan, “Alevilere dönük izlenen politikanın, Alevi siyasi alanını dışarıda tutan bir anlayış taşıdığını görüyoruz. Kanundaki bazı maddeler ise Alevilerin nasıl görünmez kılındığını açıkça ortaya koyuyor. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının zorunlu olarak yerine getirmesi gereken yükümlülükler arasında köylerde cami ve mescit yapımına bütün köy halkının katılma zorunluluğu getirilirken, yalnızca cami ve mescidin geçmesi; cemevinin yer almaması bunun en belirgin örneklerinden biri” dedi.
Kanunun açık bir şekilde Aleviliği hedef aldığını vurgulayan Aslan, “Kanun hazırlanırken Konya Milletvekili Refik Bey tarafından sunulduğunu ve tekke ile zaviyelerin kapatılmasıyla birlikte babalık, çelebilik, seyitlik ve dedelik gibi unvanların da yasaklandığını görüyoruz. Kanun, isim koymadan Aleviliği yasaklıyor; sadece mekânları kapatmıyor, aynı zamanda bu geleneğin omurgasını oluşturan kurumsallaşmayı da kaldırıyor ve buna ceza getiriyor. Bu düzenleme, Alevilerin yalnızca görünmez bir alana itilmesi değil, tasfiye edilmesi amacıyla yapılmış bir kanun niteliği taşıyor. Dahası, kanun tekke ve zaviyelerin cami ve mescit gibi işlevleri varsa bunlara karışılmaması gerektiğini belirten bir madde de içeriyor. Bütün bu yönleriyle kanun, bariz bir şekilde Aleviliği hedef alan bir düzenleme olarak karşımıza çıkıyor” değerlendirmesinde bulundu.
Panel, soru ve cevapların ardından Sanatçı Musa Eroğlu’nun deyiş dinletisi ile son buldu.
PİRHA- 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele günü vesilesiyle Berlin Cemevinde düzenlenen panelde Almanya, Türkiye ve dünyada kadına yönelik şiddete ve buna karşı mücadeleye dair başlıklar tartışıldı.
Berlin Cemevi Kadınlar Kurulu tarafından organize edilen panel Cemevi ana salonunda gerçekleşti. Etkinliğe çok sayıda dernek temsilcileri ve üye kadınlar katıldı.
Katledilen kadınlar ile kadın mücadelesinde yaşamını yitirenler anısına bir dakikalık saygı duruşu ile başlayan panel Müzisyen Pınar Yeşilbaş’ın deyişleriyle devam etti.
Ardından Kadınlar Kurulu adına selamlama konuşmasını kurul genel sekreteri Devrim Turan Özdemir yaptı. Kadınlara yönelik şiddete dikkat çeken Özdemir Alevi Kadınlar olarak şiddet ve sömürüye karşı mücadeleye her zaman devam edeceklerini vurguladı. Özdemir’in konuşmasının ardından panel bölümüne geçildi. Moderatörlüğünü Berlin Cemevi Yönetim Kurulu üyesi Nazire Karaman’ın yaptığı panele konuşmacı olarak; Yeşiller Partisinden Berlin Eyalet Parlamentosu Başkan Yardımcısı Kadın Politikaları ve Eşitlik Sözcüsü Dr. Bahar Haghanipour, Uluslararası Hukukçu Rojda Arslan ve Alman Sol Parti Eyalet YK üyesi Pilar Caballero Alvarez katıldı.
İlk sözü alan Dr. Bahar Haghanipour, Almanya’da Kadına yönelik şiddete yönelik hazırlanan raporlamalardan yola çıkarak kadına yönelik şiddeti engelleme konusunda olumlu yönde ciddi değişimler yaşanmadığına dair açıklamalarda bulundu.
Haghanipour’un ardından söz alan Hukukçu Rojda Aslan ise savaş ve göç alanlarında kadınların yaşadığı şiddete dair açıklamalar yaptı. Savaşlarda erkeklerin çoğu zaman “potansiyel savaşçı” olarak hedef alınarak öldürülürken, kadınların ise sistematik biçimde tecavüz, cinsel kölelik, zorla evlendirilme ve zorla hamile bırakılma gibi toplumsal cinsiyete dayalı suçlara maruz bırakıldığını” dile getiren Arslan; “Bu şiddet savaşın bir yan ürünü değil, ataerkil yapılara dayanan planlı ve stratejik bir savaş yöntemidir” dedi. Arslan ayrıca göç eden ve Almanya’ya gelen Kadınların barınma merkezlerinde yaşadığı şiddet çeşitlerinin göz önünde bulundurulmağı için pek çok kadın, faillerle aynı konaklama birimlerinde kalmak zorunda bırakılmakta ve bağımsız bir konuta erişimlerinin yılları aldığına ifade etti.
Arslan’ın ardından söz alan Pilar Caballero Alvarez de Kadına yönelik şiddete karşı 30’u aşkın ülkenin taraf olduğu ‘İstanbul sözleşmesi’ üzerinden konuya dikkat çekti. Türkiye’nin bu sözleşmeden çekildiğini ve kadına yönelik şiddetin ciddi şekilde devam ettiğini vurgulayan Alvarez Almanya’nın bu sözleşmeye taraf olduğunu ama sözleşme yükümlülüklerin tamamen yerine getirilmediğini, bunun yerine getirilmesi için mücadeleye devam edildiğini fakat çeşitli engellemelerle de karşılaştıklarını ifade etti.
Yapılan konuşmaların ardından panel soru-cevap ile son buldu.
PİRHA- “Barış hepimize lazım: Süreç ve Arap Aleviler” başlıklı panelde konuşan Alevi inanç önderleri, Kürtler adalet arayışı ve Alevilerin eşit yurttaşlık sorununun barış sürecinde ortaklaştığını vurgulayarak, “Kürt meselesinde adalet arayışıyla Alevi toplumunun eşit yurttaşlık talebi aynı büyük barış hikayesinin iki parçasıdır. Birinde eksik bırakılan her şey ötekinde derinleşir” dediler.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti), Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi (SYKP), Emek Partisi (EMEP) ve Sosyalist Demokrasi Platformu (SODAP) tarafından düzenlenen “Barış hepimize lazım: Süreç ve Arap Aleviler” başlıklı panelin ikinci oturumu, Hatay’ın Defne ilçesine bağlı Harbiye Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneğinde (HASYAD) yapıldı.
Doç. Dr. Şule Can’ın yönettiği oturumda; Antakya Ehl-i Beyt Kültür ve Dayanışma Vakfı (EHDAV) Genel Başkanı Ali Yeral, İmam Ali Kültür Derneği Başkanı İbrahim Kanatlı, Samandağ Alevi Değerleri Derneği Başkanı Zülfükar Çiftçi ve gazeteci-yazar Musa Özuğurlu konuşmacı olarak yer aldı. Panelde, bölgenin kadim halklarından Arap Alevilerin barış sürecindeki yeri, kimlik mücadelesi ve yaşadıkları güncel sorunlar ele alındı. Katılımcılar, Arap Alevi toplumunun tarihsel barış perspektifini değerlendirirken, bölgedeki gelişmelerin toplumsal barış üzerindeki etkilerini de tartıştı.
“TARİH BOYUNCA EN BÜYÜK FATURAYI BİZ ALEVİLER ÖDEDİK”
Panelde ilk olarak sunumu Ali Yeral yaptı. İmam Ali’nin Malik Eşter’e gönderdiği mektuptan alıntıyla başlayan Yeral, adalet ve merhamet çağrısının tüm insanlık için geçerli olduğunu vurguladı. “Biz bütün dünyaya ya din kardeşimiz ya da insan kardeşimiz gözüyle bakıyoruz” diyen Yeral, her koşulda barıştan yana olduklarını belirtti. Barış sürecine dair kamuoyunda oluşan “neden şimdi?” sorusuna dikkat çeken Yeral, devlet yetkililerinden açık ve samimi bir açıklama talep etti. Yeral, geçmişte “bebek katili”, “cani” gibi ifadelerle hedef alınan isimlerin bugün “sayın” şeklinde anılmasını eleştirerek şu soruyu yöneltti:“Niye bu kadar yılı beklediniz? Altmış bin insanımızın, askerimizin, polisimizin, memurumuzun ölümünü mü beklediniz? Ne değişti dünden bugüne?”
Alevilerin tarih boyunca uğradığı dışlanmayı hatırlatan Yeral, bu durumun dile getirilmesinden dahi rahatsızlık duyan kesimler olduğunu ifade etti. Sakife döneminden itibaren başlayan ayrımcılığın Emevi, Abbasi, Selçuklu ve Osmanlı dönemleriyle birlikte devam ettiğini belirten Yeral, Cumhuriyet dönemindeki Dersim, Maraş, Çorum, Sivas, Gazi gibi katliamları da hatırlattı.Bugün hâlâ Suriye’de ve bölgenin farklı yerlerinde Alevilere yönelik saldırıların sürdüğünü belirten Yeral, “Tarih boyunca en büyük faturayı biz Aleviler ödedik” dedi. Yeral, “selefi/tekfirci” yapılanmaların Alevilere yönelik şiddeti meşrulaştırmak için tarih boyunca verilen fetvaları hatırlatarak, Irak ve Suriye’de kadınların cariye pazarlarında satıldığı dönemi anımsattı. Bu anlayışın İslam’ın barış mesajıyla çeliştiğini söyleyen Yeral, “Bu melun Emevi fetvaları devam ettiği sürece İslam dünyası da Aleviler de rahat edemez” ifadelerini kullandı.
“EN BÜYÜK TEPKİ ONURLU SÜNNİLERDEN GELMELİ”
Yeral, radikal unsurların İslam’ı dünyada “kan, terör ve şiddet dini” gibi bir algının içine sürüklediğini belirterek, en büyük tepkinin onurlu Sünnilerden gelmesi gerektiğini söyleyerek, “Camilere saldıran, kabirleri yıkan, kadınlara tecavüz eden, çocukları katleden bu mahlukat Sünni değildir. Sünniliğe ve İslam’a en büyük zararı onlar veriyor” diye konuştu. Yeral, bu noktada Sünni toplumunun daha yüksek bir sesle “Bu biz değiliz” demesi gerektiğini ifade etti. Konuşmasının sonunda Suriye’deki radikal grupların liderleriyle yürütülen temaslara da tepki gösteren Yeral, İdlib merkezli yapılara verilen uluslararası desteği eleştirdi. Türkiye’de kamuoyunun yakından bildiği, iki Türk askerini yakarak öldüren DAİŞ kökenli yapıların pasifize edilmeden meşruiyet kazandığını savunan Yeral, şu soruyu yöneltti: “Bir takım elbise giyen terör lideri nasıl devlet muhatabı oluyor? Dünya buna nasıl göz yumuyor?”
“ALEVİ TOPLUMU TARİH BOYUNCA BARIŞTAN YANA TUTUM SERGİLEDİ”
Yeral’ın ardından söz alan Samandağ Alevi Değerleri Derneği Başkanı Zülfükar Çiftçi, Alevi toplumu olarak tarih boyunca barıştan yana bir duruş sergilediklerini belirtti. Çiftçi, barışın toplumsal olarak tüm kesimleri kapsaması gerektiğini, her topluluğun kendi kültürel kimliğini özgürce sürdürebileceği demokratik bir ortamın sağlanmasının önemini vurguladı. Çiftçi, “Kürtler Kürtçelerini, Araplar Arapçalarını öğrenebilmeli. Zazası, Ermenisi, Süryanisi, Ezidisi her toplum kendi dilini ve kültürünü baskısız yaşayabilmelidir. Toplumda kardeşleşme ancak bu şekilde sağlanabilir” dedi. Çiftçi ayrıca, bölgedeki emperyalist güçlerin müdahalelerine karşı halkların kendi özgün mücadelelerini sürdürmesi gerektiğini söyledi.
Çifçi, Alevilerin örgütlenme eksikliği üzerinde duran temsilci, dernek ve federasyonların daha güçlü ve kapsayıcı çatılar altında birleşmesi gerektiğini de belirtti. Barışın inanç birliği üzerinden değil, bireysel özgürlükler, adalet ve eşit haklar temelinde sağlanması gerektiğini vurgulayan Çiftçi “Azınlıkların tümü, başta Kürtler olmak üzere, eşit vatandaşlık hakkı çerçevesinde kanunlar önünde olduğu gibi pratikte de eşit haklara sahip olmalıdır” ifadelerini kullandı.
“TOPLUM HAFIZASININ ONARILMASI GEREKİYOR”
Çiftçi ‘nun ardından İmam Ali Kültür Derneği Başkanı İbrahim Kanatlı, konuştu. Kanatlı, Türkiye’deki toplumsal adalet ve barış sorunlarına dikkat çekti. Kanatlı, Kürt meselesinin sadece siyasi değil, insanlık, adalet ve eşit yurttaşlık sınavı olduğunu vurgulayarak, “Kürtler bu ülkenin en ağır bedellerini ödeyen halklardan biri oldu. Dilleri yasaklandı, evleri boşaltıldı, gençleri hayatın çetin yüklerini taşıdı” dedi. Kanatlı, barışın sadece silahların susması olmadığını, insanların birbirini duyabilmesiyle başlayacağını belirterek, eşit yurttaşlık ve kültürel hakların sağlanmasının önemine işaret ederek, “Kürt meselesinde adalet arayışıyla Alevi toplumunun eşit yurttaşlık talebi aynı büyük barış hikayesinin iki parçasıdır. Birinde eksik bırakılan her şey ötekinde derinleşir” diye konuştu.Alevi toplumu üzerine de değerlendirmelerde bulunan Kanatlı, Alevilerin devlet yönetiminde yeterince temsil edilmediğini, dini hizmetlerde ve bütçe dağılımlarında ayrımcılığa uğradığını vurguladı. Kanatlı, “Artık Alevilerin de kendi inanç önderlerine ve ibadet alanlarına eşit kamusal destek almasının zamanı gelmedi mi?” diye sordu. Kanatlı, toplumsal barışın sadece siyasi iradeye bağlı olmadığını, toplum hafızasının onarılmasını da gerektirdiğini belirterek, “Zulmün karşısında adalet, kırgınlığın karşısında merhamet, düşmanlığın karşısında barış esastır” ifadelerini kullandı.
Musa Özuğurlu ise, bölgesel ve uluslararası gelişmelerin Türkiye’deki barış süreciyle doğrudan bağlantılı olduğunu vurgulayarak, “Mesele sadece siyasal değil; küresel kapitalizmin bölgeyi yeniden şekillendirme çabalarının yansımalarını da içeriyor” dedi. Önceki oturumlarında yapılan tespitlerin önemine değinen Özuğurlu, Türkiye’de devletin tarih boyunca etnik ve inanç temelli sorunlara yaklaşımının çok iyi bilindiğini ifade etti. Özuğurlu, son dönemde yaşanan gelişmelerin hem devleti hem de siyasal aktörleri yeni bir sürece zorladığını belirterek, “Devlet Bahçeli’nin Tuncer Bakırhan’ın elini sıkmasıyla sembolleşen yeni bir aşama var. Siyaset duygusallıkla değil, somut zorunluluklarla yürür. Tarih de böyledir.”Özuğurlu, geçmiş acıların elbette unutulamayacağını ama sürecin ilerleyebilmesi için geleceğe odaklanılması gerektiğini savundu.
Türkiye’deki barış tartışmalarının yalnızca iki aktör üzerinden okunmasının eksik bir yaklaşım olduğunu belirten Özuğurlu, ülkenin çok sayıda yapısal sorunla aynı anda karşı karşıya olduğunu söyledi. “Peki biz Aleviler nerede duruyoruz?” diye soran Özuğurlu, Alevi toplumunun bölgesel gelişmelere dair stratejik bir perspektif oluşturmakta eksik kaldığını dile getirdi. Suriye’de özellikle Alevilere yönelik saldırılar sırasında Türkiye’deki Alevi toplumunun önemli bir duyarlılık gösterdiğini söyleyen Özuğurlu, bu reflekslerin değerli olduğunu ancak örgütlü bir güce dönüşmediğini belirterek, “Suriye’deki katliamlar bize bir şey öğretti: Hazırlıksızdık. Kürt hareketi onlarca yıl süren mücadeleyle bir muhatap haline geldi. Biz ise küçük dernek çekişmeleriyle zaman kaybettik.”
Özuğurlu, Alevi toplumunun hem ulusal hem uluslararası düzeyde daha güçlü örgütlenmesi gerektiğini vurguladı. Birleşmiş Milletler’de etnik ve kültürel toplulukların dahi temsil edildiğini hatırlatan Özuğurlu, “Dünyanın dört yanında Aleviler ortak bir organizasyonda buluşmalı. Birleşmiş Milletler nezdinde temsil edilmek hayal değil. Güçlü olursak caydırıcı
Konuşmasının sonunda barışın ancak güçlü toplumsal aktörlerle mümkün olabileceğini belirten Özuğurlu, Alevilerin bölgesel ve küresel dinamikleri iyi okuyarak ortak bir strateji geliştirmesinin hayati olduğunu söyleyerek, “Barışı istiyorsanız savaşa hazır olun derler. Bu, güç sahibi olmanın caydırıcılığıdır. Birlik olmadan ne caydırıcı olabiliriz ne de haklarımızı savunabiliriz.”
Panel aranın ardında soru ve cevap bölümü ile son buldu.
PİRHA- Hatay’da “Demokrasi barış ve bölgemizin geleceği” konulu panelde konuşan DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları: “Bu süreç seçim hesaplarına kurban edilemeyecek kadar tarihi; tüm partiler masada olmalı, dayanışmayı ilkesel görüyoruz” dedi.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti), Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi (SYKP), Emek Partisi (EMEP) ve Sosyalist Demokrasi Platformu (SODAP), Harbiye Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneğinde (HASYAD) “Demokrasi barış ve bölgemizin geleceği” konulu panel gerçekleştirdi. Panel iki oturum yapıldı ve geniş katılım sağlandı. Panelin ilk oturumunda Türkiye’nin demokratikleşme süreci, bölgesel barış dinamikleri ve Ortadoğu’daki siyasal atmosfer tartışıldı. Oturumun moderatörlüğünü Servet Kavukoğlu üstlendi.DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, SODAP Sözcüsü ve İstanbul Milletvekili Kezban Konukçu, EMEP Genel Başkanı Seyit Aslan ve SYKP Eş Genel Başkanı Mert Titiz sunumlarını gerçekleştirdi.
‘SÜRECE DAİR ÖNEMLİ ADIMLAR ATILDI’
Çok sayıda kişinin izlediği panelde ilk olarak DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, söz alarak, siyasal sürece dair değerlendirmelerde bulundu. Türkiye’de devam eden Barış ve Demokratik Çözüm Süreci’ne ilişkin değerlendirmede bulundu. Sürecin bir yılı aşkın süredir önemli adımlarla ilerlediğini belirten Tülay Hatimoğulları, İmralı görüşmeleri, PKK’nin Türkiye’den güç çekme kararı ve silahsızlanma yönündeki açıklamalarının “tarihi nitelikte” olduğunu vurguladı. Tülay Hatimoğulları, 27 Şubat’taki İmralı ziyaretinde açıklanan “barış ve demokratik toplum” çağrısının sürecin kritik eşiklerinden biri olduğunu hatırlatarak, 11 Temmuz’da Süleymaniye’de gerçekleştirilen “silah yakma töreninin” barış yönündeki iradenin güçlü bir ifadesi olduğunu söyledi.
‘CHP’NİN GİTMEMESİ EKSİKLİKTİR’
Meclis’te kurulan komisyonun çalışmalarının İmralı’nın dinlenmesi noktasında tıkandığını belirten Tülay Hatimoğulları, bu talebin hem Kürt halkı hem de PKK tarafından sürecin koşulu olarak ortaya konduğunu ifade etti. Komisyona CHP ve Yeni Yol’un üye vermemesini eleştiren Tülay Hatimoğulları, “Komisyonun oybirliğiyle karar almasını isterdik. CHP’nin gitmemesini eksiklik olarak görüyoruz. Hâlâ fikir değişikliğini umuyoruz” dedi.
‘SÜREÇ SEÇİM HESABI DEĞİL’
Sürecin seçim hesaplarına indirgenemeyeceğini söyleyen Tülay Hatimoğulları, kamuoyundaki “AKP yeniden seçilmek için bu süreci kullanıyor” yönündeki kaygılara da yanıt vererek, “Ne Kürt halkı ne de DEM Parti, otoriter bir yönetimi güçlendirecek bir tercihte bulunmaz. Bu süreç bir siyasi ittifak meselesi değildir; devletle yürütülen bir barış ve çözüm sürecidir. Muhatap devlettir ama icra makamı hükümettir. Görüşmeler bu nedenle hükümet üzerinden ilerlemektedir” dedi.
‘TOPLUMSAL MUTABAKAT GÜÇLENMELİDİR’
Türkiye’nin dört bir yanında yaklaşık 2 bin toplantı ve halk buluşması yaparak süreci anlattıklarını aktaran Tülay Hatimoğulları, özellikle Alevi kurumları ve toplumuyla geniş görüşmeler gerçekleştirdiklerini belirtti. “Bu süreçte başta CHP olmak üzere tüm muhalefetin masada olmasını son derece önemli buluyoruz” diyen Hatimoğulları, toplumsal ve siyasal mutabakatın güçlenmesi gerektiğinin altını çizdi.
‘İTİRAZ EDERİZ’
Tülay Hatimoğulları, barış ve çözüm sürecine ilişkin yaptığı kapsamlı değerlendirmede, sürecin seçimden ve günlük siyasi hesaplardan bağımsız, “tarihi” bir nitelik taşıdığını vurguladı. Tülay Hatimoğulları, hem sol ve sosyalist çevrelerde hem de Alevi toplumunda dile getirilen kaygıların somut olduğunu, ancak bu kaygıların barış karşıtı bir pozisyona savrulmaya yol açmaması gerektiğini söyledi. Partisinin geçmişte yaşadığı baskılara dikkat çeken Tülay Hatimoğulları, benzer baskıların bugün Cumhuriyet Halk Partisi’ne yöneltilmesini asla kabul etmeyeceklerini belirterek, şu ifadeleri kullandı: “Biz HDP’ye, DEM Parti’ye yönelik baskıların çok daha ağırını yaşadık. Bugün aynı yöntemler CHP’ye uygulanıyorsa buna en yüksek sesle karşı çıkarız. Dayanışmamız ilkeseldir. Kayyıma, seçilmişlerin yerine atanmışların gelmesine, yurttaşın seçme-seçilme hakkının gasp edilmesine her koşulda itiraz ederiz.”
‘BU SÜREÇ SEÇİMDEN ÜSTÜNDÜR’
Tülay Hatimoğulları, çözüm sürecinde “ana muhalefet başta olmak üzere tüm siyasi partilerin masada olması gerektiğini” bir kez daha yineledi. Barış sürecinin seçim hesaplarına alet edilmemesi gerektiğini vurgulayan Tülay Hatimoğulları, sürecin Türkiye’deki demokratik mücadele alanını genişleteceğini ifade ederek, “Bu süreç seçimden üstündür. 100 yıllık Kürt sorununun demokratik zeminde çözülmesi, sendikal mücadelenin, emek mücadelesinin, yurttaşın en temel haklarını kullanmasının önünü açar. Bugün öğretmen hakkını istediğinde terörist ilan ediliyor. Öcalan’ın da söylediği gibi, terör parantezinin devletin elinden alınması gerekiyor.Bu süreç seçim hesaplarına kurban edilemeyecek kadar tarihi; tüm partiler masada olmalı, dayanışmayı ilkesel görüyoruz” dedi.
‘BU SÜRECİ İSTEMEYENLER VAR’
Tülay Hatimoğulları, çatışmasızlık ortamının önemini özellikle vurgulayarak, “Üç senedir ne bir asker ne bir gerilla cenazesi geliyor. Bu bile başlı başına tarihidir. PKK güçlerini Türkiye dışına çektiğini açıkladı. Bu adımların kıymetini bilmek, sorumlulukla davranmak gerekiyor” diye konuştu.Barış karşıtı çevrelerin ve dış müdahalelerin farkında olduklarını söyleyen Tülay Hatimoğulları, tüm toplumu dikkatli olmaya çağırarak, “Bu süreci istemeyen devletler, örgütler, siyasi aktörler var. Provokasyonlar olabilir. Bu nedenle herkesin daha net bir şekilde çözümden yana konum alması gerekiyor” dedi. Tülay Hatimoğulları, sürecin siyasi kutuplaşmaların ötesinde ele alınması gerektiğini belirterek konuşmasını şu sözlerle tamamladı:“Hepimize tarihi bir sorumluluk düşüyor. İktidar karşıtlığı, rejim karşıtlığı sürecin karşıtlığına dönüşmemeli. Barış isteyenler daha cesur, daha net bir duruş sergilemeli.”
‘BU KATLİAMLARI KABUL ETMİYORUZ’
Hem Türkiye’de hem de Suriye’de yaşayan Arap Aleviler açısından taşıdığı duygusal ve siyasal bağa vurgu yapan Tülay Hatimoğulları, Suriye’de Arap Alevilerin maruz kaldığı katliamı “son yüzyılın en büyük acılarından biri” olarak nitelendirdi. Tülay Hatimoğulları, “Orada yitirdiğimiz tüm Alevi canlarımızı saygı ve minnetle anıyorum. Bu katliamı kabul etmek mümkün değildir” dedi.
‘ORTADA CİDDİ BİR MÜZAKERE SÜRECİ VAR’
Suriye’nin yeniden şekillendiği bir süreçten geçildiğini belirten Tülay Hatimoğulları, özellikle Şam hükümeti ile QSD arasında yürütülen görüşmelerin demokratik entegrasyon açısından kritik olduğunu söyledi. Bir tarafın demokratik bir yapıdan yana olduğunu, diğer tarafın buna karşı tutum aldığını belirten Tülay Hatimoğulları, “Ortada çok ciddi bir müzakere süreci var” diye konuştu. Tülay Hatimoğulları, Kürt halkının siyasi temsilcileriyle, Aleviler ve Dürzilerin Suriye’deki demokratik yaşama katılımı üzerine kapsamlı görüşmeler yaptıklarını da açıkladı. Söz konusu görüşmelerin, geçmişte yaşanan katliamların tekrarlanmaması için önem taşıdığını vurgulayan Tülay Hatimoğulları, “Baskılar hâlâ ciddi bir biçimde sürüyor. Bu nedenle taleplerimizi ve mesajlarımızı muhataplarına bizzat ilettik. O dönemde yürütülen görüşmelerin tarafı olduğumuzu tüm kamuoyunun bilmesini isterim” diye konuştu. Suriye’de oluşturulmak istenen yeni sistemin, Şam yönetiminin merkeziyetçi ve şeriat temelli yaklaşımı ile demokratik bir yönetim talep eden taraf arasında şekillendiğini söyleyen Tülay Hatimoğulları, “Sadece yönetim modeli değil, toplumların geleceği açısından da belirleyici bir süreç yaşanıyor” ifadelerini kullandı.
KÜRDÜN TALEPLERİ YOK SAYILDI’
Panel, EMEP Genel Başkanı Seyit Aslan’ın sunumu ile sürdü. Aslan, Kürt sorununun tarihsel ve siyasal boyutlarına ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Aslan, Kürt sorununun kaynağının Kürt halkı değil, Cumhuriyet boyunca sürdürülen inkârcı ve tekçi politikalar olduğunu vurgulayarak, “Milyonlarca Kürdün taleplerinin yok sayılması bugüne kadar biriken sorunların temelidir” dedi. Aslan, 50 yılı aşkın süredir devam eden çatışmalı sürecin ortaya çıkardığı acıların artık son bulması gerektiğini belirterek Türkiye’de yükselen ırkçılık, şovenizm ve milliyetçiliğin de bu siyasi iklimden beslendiğini ifade etti. Barışın yalnızca Türkiye’de değil, bütün Ortadoğu coğrafyasında ihtiyaç haline geldiğini söyleyen Aslan, bölgesel gelişmelerin Türkiye’yi de masaya oturmaya zorladığını dile getirdi.
‘KÜRT HAREKETLERİNİN ADIMLARI ÖNEMLİ’
Kürt siyasal hareketinin ateşkes ve silahların gölgesinde müzakere yürütülmemesi için aldığı kararları hatırlatan Aslan, “Örgütün ateşkes ilan etmesi, sınır dışına çekilme kararı alması önemli ve kıymetli adımlardı” dedi. Buna rağmen AKP–MHP iktidarının yıllardır baskı ve şiddet politikalarında ısrar ettiğini kaydeden Aslan, “İktidarın hesapları var diye Kürt sorununu konuşmaktan geri duramayız” diye konuştu. Amed’te Barış Anneleri, sendikalar, baro ve çeşitli kurumlarla yapılan görüşmelere değinen Aslan, Kürt halkının barış konusunda kararlı olduğunu belirterek şöyle konuştu: “Kürt halkı, Kürt anaları barışa hazır. Burada adım atması gereken iktidardır; Türkiye’nin egemen güçleridir.”
ULUSAL TALEPLER TANINSIN’
Aslan, parlamentodaki ve dışındaki tüm muhalefet güçlerinin barış sürecinde sorumluluk üstlenmesi gerektiğini söyledi ancak iktidarın bir yıldır somut bir adım atmadığını da hatırlattı. Çözüm komisyonunun aldığı karar doğrultusunda İmralı’da görüşme yapılmasının önemli olduğunu ifade eden Aslan, çözüm için tüm tarafların eşit koşullarda düşüncelerini ifade edebilmesi gerektiğini söyledi. Aslan, Kürt sorununda kalıcı çözümün anahtarının tam hak eşitliği olduğunu vurgulayarak, “Anadilde eğitim hakkının kabul edilmesi, ulusal taleplerin tanınması, siyasi tutukluların serbest bırakılması gerekir” ifadelerini kullandı.
ORTAK MÜCADELE ÇAĞRISI
Türkiye’de 5 bini aşkın Kürt siyasi tutsağın bulunduğunu söyleyen Aslan, Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ ve diğer siyasetçilerin “terör” suçlamasıyla değil, Kürt sorunu bağlamındaki siyasal faaliyetleri nedeniyle cezaevinde tutulduğunu belirtti. Seyit Aslan, sözlerini Türkiye’de barış ve demokratik çözümün, halkların birlikte mücadelesiyle mümkün olacağını vurgulayarak tamamladı.
‘ZORLAMAMIZ GEREKİR’
Aslan’ın ardından söz alan SODAP Sözcüsü ve İstanbul Milletvekili Kezban Konukçu, sunumunu gerçekleştirdi. Kezban Konukçu, Türkiye’de yeniden gündeme gelen barış sürecini, bölgesel dengeler ve iç politikadaki gelişmeler üzerinden değerlendirdi.Kezban Konukçu, sürecin başlamasının bölgedeki güç dengelerine, Kürt sorununun dört parçalı yapısına ve Kürt halkının özgürlük mücadelesi sırasında yürüttüğü koordinasyon ihtiyacına dayandığını vurguladı. Kezban Konukçu, bir yıl öncesine kadar “çökertme planı” söylemlerinden HDP’nin kapatılmasına ve vekillerin maaşlarının kesilmesine kadar uzanan baskıları hatırlatarak, buna rağmen birkaç ay sonra MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin ağzından yeni bir sürecin başlatıldığının ilan edildiğini belirterek, “Bu bile devlet açısından bir zorlanmayı gösteriyor” ifadeleri kullanıldı.
KOLOMBİYA ÖRNEĞİ
Dünyadaki barış süreçleriyle Türkiye deneyiminin kıyaslandığını belirten Kezban Konukçu,, özellikle Kolombiya örneğinin sıkça öne çıktığını söyledi. Kolombiya’da barış imzalarının ardından bile zorlu bir mücadelenin sürdüğünü hatırlatan Kezban Konukçu, buna rağmen orta vadede demokrasi ve sivil toplumun güçlendiğinin altını çizdi. Türkiye’deki sürecin ise hem tarihsel hem siyasal yönleriyle özgün olduğuna dikkat çekti. Kürt siyasi hareketinin “Türkiye cephesinde savaşı sonlandırmak” konusunda çok net olduğunu vurgulayan Kezban Konukçu, sosyalist çevrelerde zaman zaman barış tartışmalarının Abdullah Öcalan’ın sosyalizm ve Marksizm’e dair tezleriyle karıştırıldığını, bu düzlemlerin ayrıştırılması gerektiğini ifade etti.
‘SÜRECE AKTİF KATKI SUNMAK GEREK’
Kezban Konukçu, devletin sorunu “beka” temelli ele aldığını, iktidarın ise barışa daha çok kendi siyasal geleceği açısından baktığını belirtti. Kezban Konukçu, Erdoğan’ın seçim atmosferi yaratmak için muhalefete ve demokratik kesimlere yönelik operasyonları sürdürürken barış ihtimalinin tartışmalı hale geldiğini söyledi. “Bu saray rejimi faşizm inşasında ısrarcıyken barış süreci nasıl ilerleyecek?” sorusunun hem Kürt hareketinin hem sosyalistlerin çözmesi gereken bir mesele olduğunu kaydeden Konukçu, sosyalist çevrelerin süreci dışarıdan izleme lüksü olmadığını, “tam merkezinde durarak katkı sunması gerektiğini” ifade etti. Konukçu, “Biz sosyalistlerin sorusu şudur: Çatışmasızlığı kalıcılaştırmak için ne yapabiliriz?” Lenin’in devrim tartışmalarından örnek veren Kezban Konukçu,, “Teori-pratik uyumsuzluğu bahane edilerek süreçten uzak durulamaz. Barış süreci başlamışken biz de elimizi taşın altına koymak zorundayız” ifadelerini kullandı. Kezban Konukçu, sürecin zorluklarına rağmen barışın Türkiye’nin demokratikleşmesi için vazgeçilmez olduğuna dikkat çekti ve toplumsal muhalefetin tüm bileşenlerinin sürece aktif katkı sunması gerektiğini belirtti.
‘TARİHSEL BİR YERDE DURUYOR’
Panelde son olarak konuşan SYKP Eş Genel Başkanı Mert Titiz sunumlarını gerçekleştirdi. Titiz, bölgesel, kültürel ve politik gerilimlerin kesiştiği bir coğrafyada barış ihtimaline sahip çıkılması gerektiğini vurguladı. Barış sürecinin yeniden gündeme gelme motivasyonunun yalnızca Türkiye içindeki politik gerilimlerden değil, aynı zamanda bölgesel ve küresel gelişmelerden kaynaklandığını belirten Titiz, bölgeyi üç temel başlıkla tanımlayarak, “Birincisi, bölgenin tarih boyunca kimlik, inanç ve kültürlerin kesişim alanı olması: Kürt’ü, Türk’ü, Ezidisi, Süryanisi, Alevisi, Çerkezi, Ermenisi, Arabı… Hepsi bu coğrafyada yaşıyor. Tarihsel olarak çok önemli bir yerde duruyoruz.”
‘TÜRKİYE İÇİN TEHDİT POTANSİYELİ’
İkincisi, enerji ve tedarik koridorlarının tam ortasında bulunduğuna işaret eden Titiz, Çin’in Kuşak-Yol hattından IMEC’e, Hindistan-Ortadoğu-Avrupa koridoruna kadar birçok küresel projenin merkezinde Türkiye’nin bulunduğunu hatırlattı. Titiz, üçüncü olarak ise, NATO ile Şanghay İşbirliği Örgütü gibi uluslararası güç bloklarının kesiştiği, rekabetin en yoğun hissedildiği bölgenin yine Türkiye olduğunu söyledi.Titiz, bu koşulların Ortadoğu üzerindeki küresel yeniden dizayn çabalarını hızlandırdığını, bunun yalnızca Suriye için değil, Türkiye için de bir tehdit potansiyeli taşıdığını ifade etti.
‘BARIŞ UMUDUNU GÜÇLENDİRMEK’
Süreci başlatan iç motivasyonlara da değinen Titiz, siyasal iktidarın rıza üretme kapasitesini kaybettiğini, bu nedenle barış sürecinden çıkarabileceği her tür siyasi faydayı hesapladığını ve muhalefetin birlik zeminini dağıtma çabasının da sürecin bir parçası olduğunu belirtti. Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat çağrısı, PKK’nin Mayıs ayında yaptığı açıklama, Temmuz’da ilan edilen silah bırakma iradesi ve son aylarda gündeme gelen geri çekilme kararlarının “cesur adımlar” olduğunu söyleyen Titiz, buna karşın iktidarın toplumsal motivasyon yaratacak demokratik adımları engellediğini ifade etti. Titiz, Demirtaş, Yüksekdağ, Kobani davası tutukluları, Altan, Nazmi, Kavala ve Can Atalay gibi isimlerin hâlâ tahliye edilmemesinin “barış umudunun toplumda güçlenmesini engelleme çabası” olduğunu söyledi.
‘BARIŞ İHTİMALİNE SAHİP ÇIKMALIYIZ’
Titiz, mevcut atmosferin açık bir barış görüşmesi olmasa da “barış zemininin yoklandığı bir moment” olduğunu belirterek toplumsal muhalefete çağrı yaparak, “Bizim yapmamız gereken bu ihtimale sahip çıkmak. 23 yıllık iktidara karşı yalnızca bir kez kazandık: 7 Haziran 2015. Bu momenti doğru değerlendirmek zorundayız.”
Panel aranın ardından soru ve cevap bölümü ile sürdü.
PİRHA-Dersim’in Hozat ilçesinin Bargini (Karabakır) köyünde bulunan Ağuçan Cemevi ve Kültür Merkezi’nde ‘Kızılbaş Alevilikte Doğa ve Sekasur’ konulu panel düzenlendi. Yaşadıkları toprakların yüzyıllardır tahrip edilmediğini belirten Ağuçan Ocağı Piri Mithat Güler, “Bugün maden çıkarmak için egemen güçler birleşmiş ve ruhsatlar verip topraklarımızı talan edilecek. O yüzden bütün köylülerin ve Dersim’in birleşmesi lazım” dedi.
Dersim’in Hozat ilçesinin Bargini (Karabakır) köyünde bulunan Ağuçan Cemevi ve Kültür Merkezi’nde ‘Kızılbaş Alevilikte Doğa ve Sekasur’ konulu panel düzenlendi.
Panelden önce Ağuçan Ocağı’nda Ağuçan Ocağı Piri Mithat Güler ve Ağuçan Ocağı Piri Abidin Bakır gülbeng okudu.
Ağuçan Ocağı Piri Mithat Güler, Ağuçan Ocağı Piri Abidin Bakır, Munzur Çevre Derneği Başkanı Hatun Esen, DEDEF Genel Başkanı Ali Rıza Bilir, Geyiksuyu Çevre Köyleri Sosyal Yardımlaşma ve Doğayı Koruma Derneği Başkanı Alişan Çelik, Avukat Sinan Can’ın konuşmacı olarak katıldığı panele DEM Parti Dersim Milletvekili Ayten Kordu, yerine kayyım atanan Dersim Belediye Eş Başkanı Cevdet Konak ile Dersim’deki siyasi parti ve demokratik kitle örgütlerinin temsilcileri ile çok sayıda yurttaş katıldı.
“TOPRAKLARIMIZ TALAN EDİLECEK”
Yaşadıkları toprakların yüzyıllardır tahrip edilmediğini belirten Ağuçan Ocağı Piri Mithat Güler, “Bugün maden çıkarmak için egemen güçler birleşmiş ve ruhsatlar verip topraklarımızı talan edilecek. Peki maden çıkartıldıktan sonra köylerin hâli ne olacak? Hayvanları nerede otlanacak? O yüzden bütün köylülerin ve Dersim’in birleşmesi lazım” dedi.
Ağuçan Ocağı Piri Abidin Bakır ise konuşmasında şunları ifade etti:
“Maden şirketleri sadece kendi menfaatlerini düşünerek doğamızı tahrip etmek istiyor. Türkiye’nin neresinde olursa olsun canlı yaşamını yok etmek isteyenlere karşı birlik içerisinde mücadele etmemiz gerekiyor.”
“DİRENMEDEN DOĞAMIZI KORUYAMAYIZ”
Türkiye’nin dört bir yanında maden projelerine karşı halkın direnişte olduğunu vurgulayan Munzur Çevre Derneği Başkanı Hatun Esen, “Direnmeden doğamızı koruyamayız. Bugün Sekasur’da köylüler direnmeseydi maden şirketi çoktan çalışmalara başlamıştı. Bir tarafında Ağuçan Ocağı diğer tarafında ise Sultan Hıdır Ocağı var, 1938’de katledilen 24 canımızın anıtının olduğu yere kepçe vurmak hangi vicdana sığar. Böyle bir yıkımı bizler asla kabul edemeyiz” diye belirtti.
Pamza madenciliği ile birlikte bölgedeki su kaynaklarının, bitki örtüsünün ve coğrafi yapısının ciddi anlamda zarar göreceğini söyleyen DEDEF Genel Başkanı Ali Rıza Bilir, “Pomza madeni çalışmalarına izin verdiğimiz zaman bitki örtümüz tamamen yok olacak ve ancak 50 yıl sonra yeniden kendine gelebilecek. Dersim’in doğasını korumak için bütüne kadar mücadele ettik, bundan sonra da mücadele etmeye devam edeceğiz” diye ifade etti.
“MADEN PROJELERİ YERELDEN DESTEK ALINARAK YAPILIYOR”
Dersim’in muhalif kimliğinden dolayı defalarca katliamlara ve sürgünlere maruz kaldığını belirten Geyiksuyu Çevre Köyleri Sosyal Yardımlaşma ve Doğayı Koruma Derneği Başkanı Alişan Çelik, “Ama yapılan tüm saldırılara karşı Dersim dik durmayı başarmıştır. Egemenler ise artık Dersim’e yönelik yeni saldırı planlarıyla karşımıza çıkmaktadır. Dersim’in toprakları satın alınarak demografik yapının değiştirilmesi istenmektedir. Arazilerini satmak isteyen hemşerilerimiz iyice düşünsün daha sonra karar versin” şeklinde konuştu.
Pomza maden şirketinin sahiplerinin Dersimli olduğunu söyleyen Avukat Sinan Can, “Dersim’deki maden projeleri iktidarın politikalarından bağımsız değil. Bunun da farkında olmak gerekiyor. Sadece şirketlere tepki gösterme yaklaşımı eksik olur. Dersim’deki maden projeleri maalesef yerelden destek alınarak yapılıyor” diye belirtti.
Meclis’ten geçen son yasa ile birlikte maden şirketlerine büyük rantlar sağladığını vurgulayan DEM Parti Dersim Milletvekili Ayten Kordu, “Sekasur ve Geyiksuyu’nda yürütülen mücadele Dersim için doğayı korumak için önemli bir deneyim. Aynı zamanda doğasına sahip çıkan, nöbet tutan ve herkesi birliğe çağıran ruh çok önemli” dedi.
Madencilik projelerine karşı yapmaları gereken tek şeyin birlikte mücadele etmek ve üretim yapmak olduğunu söyleyen Dersim Damızlık Koyun Keçi Yetiştiricileri Birliği Başkanı Zeynel Erdoğan, “Eğer biz meralarımıza sahip çıkarsak, maden projelerini durdurabiliriz. 1990’larda ilimizde 860 bin hayvan varken şu anda 460 bin hayvan var. Onun için kendi topraklarımıza sahip çıkıp, üretim yapmamız lazım” diye konuştu.
Panel konuşmaların ardından Murat Akar ve Grup Başak’ın müzik dinletisiyle sona erdi.
PİRHA- Seferihisar Cemevinde düzenlenen, ‘Yedi Ulu Ozan’ın Ene’l Hak ve Tasavvuf Yönleri, 4 Kapı 40 Makam’ panelinde ulu ozanların uğruna bedel ödedikleri tarihi mirasın sahiplenilmesine vurgu yapıldı. Panelde ayrıca, Alevilik inancına yönelik kültürel soykırım girişimlerine tepki gösterilerek, Aleviliğintoplumsal değerlerine sahip çıkarak kökleriye buluşmaşıyla demokrasi ve barışın da inşa edileceğine dikkat çekildi.
Alevi Kültür Dernekleri (AKD) Seferihisar Şubesi Cemevi’nde ‘Yedi Ulu Ozan’ın Ene’l Hak ve Tasavvuf Yönleri, 4 Kapı 40 Makam’ konu panel düzenlendi.
Prof. Dr. Halil Çivi ve Şair Süleyman Tulaz’ın panelist olarak katıldığı etkinlik öncesinde çerağlar uyandırıldı. Seferhisar Demokrasi Platformu bileşenleri ve çok sayıda üyenin katıldığı panelde ayrıca Hakk yolunda mücadele edenler için bir dakikalık saygı duruşunda bulunularak, ozanların deyişleri ve hak nefesleri seslendirildi.
Panel öncesi Seferihisar Cemevi yönetimince yapılan bilgilendirmede, “Şimdi bizden önceki pirlerimiz, murşidlerimiz, taliplerimizin, dedelerimiz ve anılarımızın, yol erenlerinin baskı zulümlere direnerek bugüne kadar varettikleri bu inancı gelecek nesilere en iyi şekilde aktarmak gibi tarihi bir sorumluluğumuz olduğunu düşünüyoruz . Bu sebeple bugün burda gelecek yol haritamızı belirlemek için geçmişimiz deki değerlerin ışığında ,onlardan öğrenerek onların bu çorap topraklarda yaydıkları ışığı takip ederek söz kuracağız. Biz bugün aynı öğretimizde ki gibi ‘bizim yolumuz dikenlidir ayağını seven gelmesin’ diyeceğiz ve zor olanı seçeceğiz. Önce inancımızdaki gibi ‘bilimin yolundan gidilmeyen yol karanlıktır’ diyerek konuları ele alacağız ve ‘ en büyük ibadet gerçeği aramak deyip gerçeğin demine hü diyeceğiz” denildi.
ALEVİLİĞİN KÜLTÜREL SOYKIRIMINA TEPKİ
Alevilik inancı ve Alevilerin yaşam alanlarına yönelik müdahaleye vurgu yapılan konuşmalarda, “Tarihsel yolculuğunda Hakk-insan ve doğa eksenli inancımız sevgi bizim dinimiz diyerek şiddetin her türlüsünü redderekerek toplumsal barışı yer altı kaynakları gibi besleyerek ulu bir çınara dönüştü. Büyük bir değişim ve dönüşüm aracı olan Alevileri tarihteki izlerini silmeye çalışan zihniyet bugün asimilasyon iştahında vazgeçmeyerek, kuzu postuna bürünen kurtlar misali açılımlar yaparak ağacı kemirmeye çalışıyor. Yaşanan bu süreçte yok edemediği Aleviliği kültürel soykırım yaparak başka kodlarla yeniden tarif etmeye çabalıyor. Kültür Bakanlığı bünyesinde cemevleri kurarak bu inancı ağacın kurdu olarak içeriden kemirmeye çalışmaktır. Bu da yetmeyecek inanç merkezi olan yerleri devletin tüm kaynaklarını arkasına alarak dev külliyeler yaparak sünnileştirmeye çalışmaktır. Zorunlu din dersleri, ÇEDES uygulamalarıyla yetinmeyip, Munzur gözelerinde ki kutsal mekanlarımıza mescitler yaparak, içten ve dıştan kemirmeye devam ediyor kurtçuklar” diye belirtildi.
Yine bilgilendirmelerin devamında ise, Alevilik inancının toplumsal değerlerine sahip çıkarak kökleriye buluşmaşıyla, demokrasi ve barışın da inşa edileceğine şu cümlelerle vurgu yapıldı:
“Her ne kadar tarihte birçok badireler atlatarak günümüze gelen bu kadim ağaç yıkılmayacak kadar köklü ve güçlü olsa da ancak biz onu yaşattığımız zaman yeşerir, yeşertir. Bu değerlere sahip çıktığımız zaman o kurtçuklar hakikat içerisinde kaybolur. Bizler ancak birbirimizin Hızır’ı olmaya, dayanışmayla örgütlerimize cansuyu olmaya, Alevice yaşamayı hayata geçirmek için yola çıkarak ,öğrenerek bilgilenerek ancak iç ve dış kurtçuklarla baş edebiliriz. Böylelikle bu çınarı toplumsal kökleriyle buluşturursak ,ondan aldığı güçle demokrasiyi barışı daha da yeşertebiliriz. Başka yol haritaları aramaya, başkalarının bizim yolumuzu çizmeye ihtiyacımız yok. Hiç kimse karanlıkta kalmasın diye sabahlara güneş olmaya giden yol ulularımız ozanlarımızı, kanlarıyla canlarıyla emekleriyle bedeller ödedikleri bu tarihi mirasımızı sahiplenmeye çağırıyoruz.”
PİRHA – Dersim’de “Madde Bağımlılığı ile Mücadele Toplumsal Sorumluluk ve Çözüm Arayışları” başlığıyla panel gerçekleştirildi. Bağımlılığın şu anda bir halk sağlığı sorunu olduğunu ifade eden Psikiyatrist Uzm. Dr. Azad Günderci, “Bütün hastalıklarda olduğu gibi bağımlılığa da biyopsikososyal modelle yaklaşmamız gerekiyor. Ben yıllardır kurullarda, komisyonlarda, panellerde, seminerlerde bağımlılığa ilişkin konuşmalar yapıyorum ancak bir süre sonra harekete geçilmediği zaman bu bilgileri vermenin bir anlamı kalmıyor” dedi.
Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim-Sen) Dersim Şubesi ve Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) Dersim Şubesi tarafından düzenlenen panel, Hüseyin Güntaş Kütüphanesi Konferans Salonu’nda gerçekleştirildi. Panele DEM Parti Dersim Milletvekili Ayten Kordu, yerine kayyım atanan Dersim Belediye Eş Başkanı Cevdet Konak, kentte bulunan siyasi parti ve sivil toplum örgütlerinin temsilcileri ile çok sayıda kişi katıldı.
Panelin moderatörlüğünü Eğitim-Sen Dersim Şube Başkanı Mehmet Aşkın yaptı. Panelde konuşmacı olarak Psikiyatrist Uzm. Dr. Azad Günderci ve Prof. Dr. Gülnaz Karatay yer aldı.
“BAĞIMLILIKLA İLGİLİ ÇALIŞTAY YAPILMASI LAZIM
Türkiye’de madde kullanım oranının Avrupa ülkeleri düzeyinde olmadığını belirten Prof. Dr. Gülnaz Karatay, “Fakat sorunumuz madde kullanım oranının giderek artıyor olması. 2019-2023 yıllarında madde kullanımı oranında yüzde 15’lik bir artıştan bahsediliyor. Eğer konuştuklarımız bugün burada kalırsa bu durum yarım konuşmadan öteye gitmeyecek ve hiçbir anlam ifade etmeyecek. Bu konuşmaların bize bir yol açması lazım. Kendimizi toplumsal olarak organize edecek bir sürece sokmamız lazım. Çünkü karşımızdaki problemi gündelik aksiyonlarımızla çözemeyiz. Muhakkak kentin bir risk haritasını çıkarmak ve sorunun boyutlarını verilerle ortaya koymamız gerekiyor. Bu konuda sendikalara büyük sorumluluklar düşüyor. Eğitim-Sen ve SES bünyesinde bilim ve araştırma komisyonu kurulmasını öneriyorum. Bağımlılıkla ilgili yol haritası çıkararak bir çalıştay yapılması lazım” dedi.
“BAĞIMLILIK ARTIK BİR HALK SAĞLIĞI SORUNU”
Psikiyatrist Uzm. Dr. Azad Günderci, bağımlılığın sadece bireye değil topluma da zarar verdiğini belirterek şunları dile getirdi:
“Bağımlılık şu anda sadece bağımlı olan kişiye zarar vermez. Aynı zamanda toplumun yapısını değiştiren ve toplumda suç oranlarının artmasına neden olan bir problem. Bütün hastalıklarda olduğu gibi bağımlılığa da biyopsikososyal modelle yaklaşmamız gerekiyor. Ben yıllardır kurullarda, komisyonlarda, panellerde, seminerlerde bağımlılığa ilişkin konuşmalar yapıyorum ancak bir süre sonra harekete geçilmediği zaman bu bilgileri vermenin bir anlamı kalmıyor. Bir şekilde farkındalık oluşturduktan sonra değişimi yaratabilmek için eylemin başlaması gerekiyor.”
PİRHA-Dersim’in Geyiksuyu köyünde, Geyiksuyu Çevre Köyleri Cem ve Kültür Evi’nde panel düzenlendi. Alevi topluluklarının her birinin diğerinden farklı olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Şükrü Aslan, “Ancak bu durum onların Alevi oldukları gerçeğini ortadan kaldıran bir şey değil. Türkiye’de bir barış ortamı tesis etmek istiyorsanız önce Alevi geleneğine bir bakın. Bu gelenek birinin ötekine zulmetmesini yasaklayan, onu çok büyük suç sayan bir gelenek” dedi.
Dersim’in Geyiksuyu köyünde, Geyiksuyu Çevre Köyleri Cem ve Kültür Evi’nde ‘İnanç ve kültür buluşması’ şiarıyla panel düzenlendi. Panele konuşmacı olarak Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Başkanı Cuma Erçe, Prof. Dr. Şükrü Aslan, Baba Mansur Ocağı evladı Narin Gülçiçeği, Bischofsheim Belediye Meclis Üyesi Ali Kadir Tanrıverdi katıldı.
Panele yerine kayyım atanan Dersim Belediyesi Eş Başkanı Cevdet Konak, Hozat Belediye Başkanı Aydın Kaya, Pülümür Belediye Başkanı Müslüm Tosun, siyasi parti ve demokratik kitle örgütlerinin temsilcileri ile çok sayıda yurttaş katıldı.
“PİR SULTAN ABDAL BUGÜN YAŞASAYDI YİNE ZALİMİN KARŞISINDA OLURDU”
Pir Sultan Abdal’ın Anadolu’nun yoksul köylülerini örgütleyen bir komutan olduğunu belirten PSAKD Genel Başkanı Cuma Erçe, “Pir Sultan Abdal, bugün yaşasaydı yeri zalimin karşısı mazlumun yanı olurdu. Pir Sultan Abdal bugün yaşasaydı, 1 Mayıs Meydanlarında işçi sınıfıyla beraber yürürdü. Pir Sultan Abdal bugün yaşasaydı, hakları ellerinden alınmış, dilleri yasaklanmış, kültürleri yasaklanmış halkların yanında mücadele ederdi. Pir Sultan Abdal bugün yaşasaydı eminim ki Alevi derneklerinde mücadele ederdi. Pir Sultan Abdal’ı sadece ders kitaplarına sıkıştırılmış küçücük ifadelerle anlatılmaya çalışılan sadece bir ozan olarak görmemek gerekir” dedi.
“BARIŞ TESİS ETMEK İSTEYENLER ÖNCE ALEVİ İNANCINA BAKSIN”
Alevi topluluklarının her birinin diğerinden farklı olduğunu vurgulayan Prof. Dr.Şükrü Aslan, “Ancak bu durum onların Alevi oldukları gerçeğini ortadan kaldıran bir şey değil. Hep birbirine benzeyen aynı tür Alevilik yoktur. Türkiye’de bir barış ortamı tesis etmek istiyorsanız önce Alevi geleneğine bir bakın. Bu gelenek birinin ötekine zulmetmesini yasaklayan, onu çok büyük suç sayan bir gelenek” diye belirtti.
“İNANCIMIZI VE KÜLTÜRÜMÜZÜ YAŞATALIM”
İnançlarına sahip çıkma çağrısında bulunan Baba Mansur Ocağı evladı Narin Gülçiçeği, “Ben Avrupa ülkesinde yaşıyorum. İnanın ki evlatlarımız o kadar dardalar ki. Yani orda yaşanan durumu Dersim topraklarında da görüyorum. Yani bu güzel inancımızı, kültürümüzü yaşatalım. Dersim 38’de analarımızın, babalarımızın, dedelerimizin gördüğü o zulmü hepimiz çok iyi biliyoruz. Bu topraklar da buna şahittir” diye ifade etti.
“DERSİM HALEN ZULÜM GÖRÜYOR”
Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne kadar Dersim’in Türkiye coğrafyası içerisinde sayılmadığını dile getiren Bischofsheim Belediye Meclis Üyesi Ali Kadir Tanrıverdi, “Dersim’de halen insanlarımız zulüm görüyor, inancı ve dili inkâr ediliyor. Bugün dağlarımız maden projeleriyle deliniyor ama yine de Dersim toplumu mücadelesine devam ediyor” diye konuştu.
PİRHA- 4. Mehmet Çetin-Emirali Yağan Dersim Kültür ve Sanat Günleri ikinci gününde devam etti. ‘Göç ve göçün Dersim’e etkileri’ konulu panelde konuşan Yazar Metin Yeğin, “Göçmenlik dehşet verici bir şey. Göçmenlik suç değil, göçmenliği yaratanlar esas suçlu. Sonuç üzerinden değil, bunun nedeni üzerinden gitmemiz gerekiyor” dedi.
4. Mehmet Çetin-Emirali Yağan Dersim Kültür ve Sanat Günleri, ikinci gününde Hüseyin Güntaş Kütüphanesi ve Konferans Salonu’nda ‘Göç ve göçün Dersim’e etkileri’ konulu panel ile başladı.
Moderatörlüğünü Gürkan Bektaş’ın yaptığı panele konuşmacı olarak öğretim görevlisi Sibel Taş ve Yazar Metin Yeğin katıldı.
“GÖÇ SADECE MAĞDURİYET DEĞİL”
1960’lı yılların başında Dersim’den büyük şehirlere göç olduğunu belirten Sibel Taş, “İş yapabilecek olan erkekler, ailelerini geride bırakarak Zonguldak kömür madenlerinde, Çukurova’ya, İstanbul’a ve İzmit’te işçi olarak çalışıyorlardı. Dolayısıyla bizim coğrafyamızdan Almanya’ya işçi göçünün bu kadar erken başlamasının sebebi, zaten Dersimliler büyük şehirlerde işçi olarak çalışıyorlardı. O yüzden haber alma ağları da daha iyiydi. Göç sadece bir mağduriyet değil, aynı zamanda fırsatlar da yaratan bir zemindir. Yani göçmen işçileri nesneleştirmek ya da nesne odağıyla bakmak yerine her birinin özelliklerine eğilmek, onların tercihlerini anlamaya çalışmak son derece değerli” dedi.
“GÖÇMENLİK DEHŞET VERİCİ BİR ŞEY”
Göçmenliğin tamamen bir sömürgecilik olduğunu vurgulayan Metin Yeğin ise şu konuşmayı yaptı:
“Göçmenlik dehşet verici bir şey. Yerinizden kalkıyorsunuz, başka bir yere gidiyorsunuz. Bunun dehşet verici tarafı ise bu gitmeyi arzuluyorsunuz. Yani sadece sizi alıp başka bir yere de sürmüyorlar. Oraya gitmek için elinizdeki birikmişlerinizi bir insan kaçakçısına veriyorsunuz ya da formalite evlenmeler yapıyorsunuz. Göçmenlik suç değil, göçmenliği yaratanlar esas suçlu. Sonuç üzerinden değil, bunun nedeni üzerinden gitmemiz gerekiyor. Onlar sınırları ne kadar fazlalaştırıp güçleştiriyorsa biz öbür tarafa geçmeyi bu kadar arzuluyoruz” diye konuştu.
“GÖÇ EDENLERLE KALANLAR ARASINDA DUYGUSAL BİR KIRILMA VAR”
‘Tersine göç; Ekoloji ve yaşam alanı olarak Dersim’ konulsun değerlendiren Doğan Halis ise şunları dile getirdi:
“Tersine göçün önünde duran temel engeller var. Göç edenlerle kalanlar arasında duygusal bir kırılma var. ‘Niye gittiniz, niye geldiniz?’ sorgulamaları rahatsız edicidir. Kalanların, diğerlerinin geriye dönüşünde sorumlulukları var. Yani siz gittiniz, bizi terk ettiniz, tek başına gidenlerin suçu olamaz. Bu bir süreçti, yaşandı. Bizim bugün birbirimize büyük bir dayanışma sağlamamız lazım. Yani dönenlerin karşılanması, dönenlerin yanında olunması lazım. ‘Oraya ev yaptı, arabasıyla geldi, bize hava atıyor’ duygusu doğru bir yaklaşım değildir. Kalanlar da acaba yeterli öz eleştiri yapabiliyorlar mı? Dolayısıyla gidenler ve kalanlar suçlaması yerine yeniden bir yeni yaşam, yeni hayat kurulabilir mi? Bunu acaba nasıl sağlayabiliriz?
Dolayısıyla bizim yapmamız gereken en büyük şey bu psikolojik eşitlikleri aşmak için halkın içine katılabileceği üretimin zenginleştirilmesi ve bunun dayanışmanın güçlendirilmesi. Sadece tabii ki üretim arttırmakla her şey düzelmeyeceği kesin. Ama giden göç edenlerin büyük kısmının ve geri gelmek isteyenlerin de buradaki yaşamdaki geriye düşüşlerin payı vardır. Herkes doğasını seviyor. Tekrar geri gelmeyi düşünüyor ama şartların elverişli çok önemlidir. Yani biz burada o sorunu taşıyoruz. Dersim, sadece dışarıdan gelenlerin kurtaracağı bir yer değil. Dersim’i burada kalanların sorumlulukları, buradaki yerel yönetimin kıymetini bilmek ve dayanışmayı örgütlemek lazım.
4. Mehmet Çetin-Emirali Yağan Dersim Kültür ve Sanat Günleri, müzik dinletisinin ardından sona erdi.
PİRHA-2 gün sürecek 4. Mehmet Çetin-Emirali Yağan Dersim Kültür ve Sanat Günleri başladı. etkinliğin açılışında konuşan Yönetmen Devrim Tekinoğlu, “Mehmet Çetin’in ardından Emirali Yağan’ı bu dünyadan uğurladıktan sonra biz de onların hatırasını, anısını, yarattıkları, ürettikleri ürünleri topluma tanıtmak için başladığımız yolculuk bir süre sonra Dersim Kültür Sanat Günleri’ne dönüştü” dedi.
2 gün sürecek 4. Mehmet Çetin-Emirali Yağan Dersim Kültür ve Sanat Günleri, Hüseyin Güntaş Kütüphanesi ve Konferans Salonu’nda başladı.
“MEHMET ÇETİN VE EMİRALİ YAĞAN ANISINA KÜLTÜR-SANAT GÜNLERİ DÜZENLEMEYE KARAR VERDİK”
Etkinlik, Yönetmen Devrim Tekinoğlu’nun yaptığı açılış konuşmasıyla başladı.
Tekinoğlu, yaptığı konuşmada şunları dile getirdi:
“Mehmet Çetin’in ardından Emirali Yağan’ı bu dünyadan uğurladıktan sonra biz de onların anısına kültür sanat günleri düzenlemeye karar verdik. Onların hatırasını, anısını, yarattıkları, ürettikleri ürünleri topluma tanıtmak için başladığımız yolculuk bir süre sonra Dersim Kültür Sanat Günleri’ne dönüştü.”
Açılış konuşmasından sonra Mehmet Çetin-Emirali Yağan Dersim Kültür ve Sanat Günleri hakkında ‘Hatıradır yak bu fotoğrafı’ adlı video gösterimi yapıldı.
“KÜLTÜR VAR İSE DİL VARDIR”
Dersim sözlü kültürünün kuşaklararası aktarımı konulu panel düzenlendi. Moderatörlüğünü Yazar Hüseyin Ayrılmaz tarafından yapılan panele konuşmacı olarak Yazar Haydar Oğur ve Araştırmacı-Yazar Mesut Özcan katıldı.
Kültür var ise dilin var olacağını belirten Araştırmacı-Yazar Mesut Özcan, “Kültürel birikim dil ile ifade edilir. Ne yazık ki bizim kuşak öteden beri var olan asimilasyon, kültürel yabancılaşma gibi birçok nedenle dilimizi unuttuk. Dilimizi unuttukça da kültürümüzden uzaklaştık. Biz kendi dilimizi, kendi kültürümüzü korumak için ne yapabiliriz bunları düşünmemiz lazım” dedi.
Yazılı tarihlerinin olmadığını vurgulayan Yazar Hüseyin Ayrılmaz, “Oysa karşımızdaki güç sanatta, edebiyatta, asimilasyonda, her alanda üstümüze o kadar çabuk geldiler ki başarısız olduk. Yazılı tarihimizin olmaması, uzun yıllar yasaklı toplum olmamız, sürekli istilalara maruz kalmamız bunların nedenleridir. Çünkü toplumun var olabilmesinin önemli araçlarından birisidir yazılı tarih. Bir hafıza merkezi ve çocuklarımıza dilimizi aktarmak için kreşlere ihtiyacımız var” diye belirtti.
Panelin ardından yönetmenliğini Hüseyin Kete’nin yaptığı ‘Kalanlar da giderse’ adlı belgeselin gösterimi yapılıp, belgeselle ilgili söyleşi yapıldı.
“BİZLER YAŞADIĞIMIZ PROBLEMLERİ HEP DIŞARIYA HEVALE ETTİK”
Göç konusuyla ilgili bir belgesel çekme fikrini hayata geçirmek istediğini söyleyen Yönetmen Hüseyin Kete, “Belgeselin aslında birçok eksikliği var. olabilir. Daha fazla insana ulaşabilirdik. Bizler yaşadığımız problemi hep dışarıya havale ettik. Bizi asimilasyon edip dilimizi ve kültürümüzü yok ettiler. Ancak bunda bizim kendi payımız da var. Ama biz buna yönelik ne yapabiliriz? Bence bunları konuşmak gerekiyor. Diğer türlü dilimiz kayboldu deyip ağlamak bence bizi bir yere götürmeyecek” diye konuştu.
Belgesel gösterimiyle ilgili söyleşinin ardından etkinliğin birinci günü masal, şiir ve müzik dinletisinin ardından sona erdi.
PİRHA- 10 Ekim Ankara Gar Katliamı’nın yıldönümünde Mersin’de düzenlenen panelde, barış ve demokrasi mücadelesinin halkların ortak iradesiyle yürütülmesi gerektiği vurgulandı. “Barışı Erdoğan’a da devlete de bırakmayacağız” mesajı öne çıkarken, gerçek barışın adalet, yüzleşme ve eşit yurttaşlık temelinde kurulabileceği dile getirildi.
10 Ekim Ankara Gar Katliamı’nın yıldönümünde, barış ve demokrasi mücadelesine dikkat çekmek amacıyla Mersin’de “10 Ekim’den Bugüne Barış ve Demokrasi Mücadelesi” başlıklı panel gerçekleştirildi. Mersin Büyükşehir Belediyesi Kongre ve Sergi Salonu’nda düzenlenen etkinliğe çok sayıda siyasetçi, aktivist ve sivil toplum kuruluşu temsilcisi katıldı.
Panele CHP Grup Başkanvekili Gökhan Günaydin, TJA aktivisti Sebahat Tuncel ve EMEP Genel Başkan Yardımcısı Levent Tüzel konuşmacı olarak katıldı. CHP, EMEP ve DEM Parti tarafından ortaklaşa düzenlenen panelde, barış mücadelesinin bugünkü durumu, demokratikleşme sürecindeki sorunlar ve çözüm yolları tartışıldı. Etkinlik, 10 Ekim Ankara Gar Katliamı ile ilgili belgeselin izlenmesiyle başladı.
“BARIŞI ERDOĞAN’A BIRAKMAMAK LAZIM”
İlk olarak konuşan EMEP Genel Başkan Yardımcısı Levent Tüzel, 10 Ekim Ankara Gar Katliamı’nda devlet yetkililerin sorumluluğu olduğuna dikkat çekerek sözlerine başladı. Barış ve Demokratik Toplum süreciyle birlikte önemli bir eşikte olunduğuna vurgu yapan Tüzel, barışın yalnızca Kürtlerin değil tüm Türkiye halklarının meselesi olduğunu söyledi.
Tüzel, “Bu süreçte büyük bir adım atılmış değil. Erdoğan sonu gelmiş bir iktidarı yeniden canlandırma hevesinde ama Kürdün acısına merhem olma çabası göremiyoruz. Gerçek barış demokrasi, özgürlük ister. Halkın seçtiği belediye başkanları, siyasetçiler cezaevinde yıllardır. Seçilmişlere kayyım atanıyor. Erdoğan’ın halkın geleceği, sorunu gibi bir derdi yok. Kürtlerin anadili başta olmak üzere, eşit yurttaş olma taleplerini konuşmadan gerçek anlamda toplumsal barışın olmayacağı çok açık. Bu Türkiye halklarının çözmesi gereken mesele. Barış, Erdoğan’a bırakıldığında bunu siyasi bir rant olarak kullanacağı çok açık. Barış davasını sadece komisyona da bırakmamak lazım. Halklar olarak sesimizi bulunduğumuz her yerde yükseltmemiz, geleceğimiz için omuz omuza mücadele etmemiz gerekiyor” dedi.
“KENDİ BARIŞIMIZI İNŞA ETMELİYİZ”
TJA aktivisti Sebahat Tuncel, sık sık DEM partili siyasetçilere yöneltilen ‘Bu devletle, AKP ile barış olur mu?’ eleştirisine “Çocuklarımızın ölmesini istemiyorsak barışı inşa etmek zorundayız. Barışı geri çevirecek bir lüksümüz yok” diyerek konuşmasına başladı. Yaşanan sayısız katliamlar, yüzleşme mekanizmasının sağlanmaması sebebiyle yurttaşların devlete güven duymadığını aktaran Tuncel, “İnsanların bu kaygısı çok haklı. Alevilere dönük çok fazla katliamlar yapıldı ama hiçbiriyle yüzleşilmedi. Roboski, Suruç, Ankara ve daha niceleri… Ama bu güveni oluşturmak da siyasetçilerin görevi. Bu toplumda aşırı şiddetten dolayı açılmış büyük yaraların iyileşmesi gerekiyor” dedi.
Tuncel, gerçek barış için silahların susmasının yeterli olmadığının altını çizerek, “Kendi barışımızı devletin tekeline bırakmadan kadınlar, emekçiler, yoksullar olarak örmeliyiz. Sadece silahların susmasıyla barışın tesis edilmesi mümkün değil. Sevginin olduğu toplumsal barışın sağlanması ancak pozitif barış ile mümkün. Hiçbir devlete güven olmuyor kendi çıkarlarını korumak odaklı. Biz kendimize güvenmeliyiz. Demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü ve sosyalist bir barış ortamı kurulduğunda rahat bir nefes alacağız. Bu sürecin nesnesi değil öznesi olmalıyız. Birbirimizle konuşmak kolay değil ama barış için bunu yapmamız gerekiyor” ifadelerini kullandı.
CHP’Lİ GÜNAYDIN: BARIŞI BİRLİKTE ÖRMELİYİZ
Son olarak konuşan CHP Grup Başkanvekili Gökhan Günaydın, Türkiye’nin 2013-2015 yılları arasında yaşadığı siyasal süreci hatırlatarak, barış ve çözüm umutlarının nasıl savaş ve çatışma ortamına dönüştürüldüğünü hatırlattı. Günaydın, Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığına seçilmesinin ardından yükselen toplumsal muhalefetin Selahattin Demirtaş’ın “Seni başkan yaptırmayacağız” çıkışıyla sembolleştiğini belirtti. 7 Haziran 2015 seçimlerinde AKP’nin ilk kez tek başına iktidar olma çoğunluğunu kaybettiğini hatırlatan Günaydın, seçim sonrası yaşanan Suruç Katliamı ve Ceylanpınar saldırısıyla çözüm sürecinin fiilen sona erdiğini söyledi. Ardından ülkenin Ankara Gar Katliamı’na ve 1 Kasım seçimlerine sürüklendiğini vurgulayan Günaydın, yaşanan sürecin “barış umutlarının bilinçli biçimde savaş politikalarına kurban edilmesinin” sonucu olduğunu ifade etti.
Gökhan Günaydın, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’yle birlikte yasama, yürütme ve yargının tek elde toplandığını belirterek, ülkede hiçbir yurttaşın “hukuki ve insani güvenliğinin kalmadığını” söyledi. Meclis’te kurulan yeni komisyonun demokratik çözüm üretmek için bir fırsat olabileceğini ancak iktidarın bu zemini engellemeye çalıştığını vurgulayan Günaydın, şöyle konuştu: “Kayyım uygulamalarıyla belediye başkanlarını görevden almak, seçilmişlerin yerine atanmışları getirmek halk iradesine açık bir müdahaledir. Olağanüstü hal döneminde çıkarılan bu düzenlemeyi kaldırmak için meclisteki on iki parti imza attı ama Cumhur İttifakı bunu hala uyguluyor. Eğer gerçekten demokratik bir adım atmak istiyorlarsa ilk yapmaları gereken şey bu antidemokratik kayyım düzenlemesini kaldırmaktır. Aynı şekilde Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın tahliyesi için yasal değişikliğe gerek yok; sadece Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarına uymaları yeterli. Hasta tutuklular için de durum aynı; adli tıp raporları gerçeği gizliyor, insanlar cezaevinde ölüme terk ediliyor. Ekrem İmamoğlu’nun 23 Mart’ta tutuklanması da bu baskı düzeninin başka bir örneğidir; çünkü o gün CHP tarihinde ilk kez cumhurbaşkanı adayını ön seçimle belirleyecekti. Bütün bu tablo bize gösteriyor ki bir yandan barış ve demokrasi diyorlar, diğer yandan muhalefeti bastırıyorlar. Biz bu baskılara karşı özel bir yardım istemiyoruz ama diyoruz ki demokratik bir muhalefeti hep birlikte örgütlemeliyiz. Bu düzeni yenmenin başka bir yolu yok.”
PİRHA-TMMOB, Dersim’de deprem paneli düzenlendi. Dersim’in deprem riskinin yüksek olduğu yerlerden bir tanesi olduğunu vurgulayan Jeofizik Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu Başkanı Serdar Kart, “Tunceli’nin kuzeyinde Kuzeydoğu Fay Hattı, güneyinde Doğu Anadolu Fay Hattı, yine Güney cephesinde yakın mesafelerde bulunan Ovacık, Malatya ve Nazimiye fay zonları da yakın zamanda işte deprem oluşum periyotlarını tamamlamış ve her an bir deprem yaşayacakmış gibi hazırda bekleyen faylarımız” dedi.
Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB), Dersim’de Hüseyin Güntaş Konferans Salonu’nda “Dersim dört fay içinde. Depreme dirençli kentler” başlıklı panel düzenledi. Panele konuşmacı olarak Jeofizik Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu Başkanı Serdar Kart, Jeoloji Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu Başkanı Hüseyin Alan, İnşaat Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu 2. Başkanı Selçuk Uluata, Şehir Planlamacıları Odası Dersim Temsilcisi Umut Kork, Afet Yönetimi ve Dayanışma Derneği Temsilcisi Hasan Basri Yorulmaz katıldı.
Panelden önce TMMOB Dersim İl Koordinasyon Kurulu Sekreteri Uğur Beycan, TMMOB Bölge İl Koordinasyon Kurulları Eş Sözcüsü Dıyar Kut ve TMMOB eski Genel Sekreteri Dersim Gül açılış konuşması yaptı.
“2 YIL GEÇMESİNE RAĞMEN DEPREMİN YARALARI SARILAMADI”
6 Şubat depremlerinde yitirdikleri on binlerce insanın acı yükünü omuzlarında taşıdıklarını ifade eden TMMOB Dersim İKK Sekreteri Uğur Beycan, “Depremle ilgili herhangi bir yüzleşme, hesaplaşma ve bilimi, tekniği, rasyonaliteyi, akıl esas alan bir iktidar yaklaşımı ile kentlerimizi depreme dirençli hale getirme yaklaşımını daha geliştirilmedi. Olası bir afet anında iktidar sadece kendi itibarını koruma gerçekliği üzerinden şekillendiriyor” diye belirtti.
Depremin üzerinden 2 yıl geçmesine rağmen yaraların halen sarılmadığını belirten TMMOB Bölge İl Koordinasyon Kurulları Eş Sözcüsü Dıyar Kut, “Halkımız konteynerlerde yaşamaya mahkum bırakılmıştır. Birçok meslektaşımız soruşturma geçirip tutuklanırken müteahhitler, ilgili kurum yetkilileri herhangi bir yaptırıma tabi tutulmamıştır. Depremin faturası meslektaşlarımıza kesilmiştir. Yıkılan kentlerin yerine yenileri inşa edilmemiştir. Bu AKP hükümetinin yürüttüğü politikaların sonucudur. Deprem bölgesinde yaşayan halkımızın sorunlarının unutulmaması ve sorunların çözümü için çaba gösterilmesi gerektiğini hükümete iletiyoruz” dedi.
Eğer yaşadıkları ülkenin deprem gerçekliği varsa ülkeyi yönetenlerden de ona göre çalışma beklediklerini söyleyen TMMOB eski Genel Sekreteri Dersim Gül, “Elbette yurttaş olarak bizlerin de yani toplumun da tabii ki görevleri vardır. Ama öncelikli olarak biz kamudan bu beklentiyi görmek isteriz. Kamu kurumlarında, yerel idarelerde, meslek kuruluşlarında bu düzenlemenin hayata geçirilmesi ile ilgili bir uygulama bütünlüğü bekleriz ama bu uygulama bütünlüğünü göremiyoruz. Meslek kuruluşları yok sayılıyor. Ülkeyi yöneten bu aklın depreme Dersim’i ve Türkiye’yi hazırlayamayacağını, deprem gerçekliğine uygun olarak dönüştüremeyeceği açıktır” diye konuştu.
“DEPREM İLE İLGİLİ TEDBİRLERİ KARARLILIKLA UYGULAYAN BİR SİYASET SÖZ KONUSU DEĞİL”
Panelde ilk sözü alan Jeoloji Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu Başkanı Hüseyin Alan, “Türkiye diri fay haritasına bakıldığında 5 ve üzeri deprem üretme potansiyeline sahip çok sayıda fay söz konusu. 24 kentimiz doğrudan fay zonu üzerine oturuyor. 110 ilçe 500’ü aşkın mahalle veya köy yerleşim birimi de fay üzerinde oturuyor. Deprem risk azaltma yasası 1976’da, fay yasası 1972 yılında çıkmış. Afet Acil Durum ve Planlama Yasası 1977’de çıkmış. Güçlü bir kurumsal altyapımız söz konusu değil. İçişleri Bakanlığı’na bağlı bir başkanlıkla bizim Türkiye’deki afet gerçekliğini yönetebilme şansımız yok. Tedbirleri kararlılıkla uygulayan bir siyaset söz konusu değil. Yani rantı görünce hemen yamulan bir siyaset anlayışımız söz konusu” dedi.
“EN BÜYÜK RİSKLERDEN BİR TANESİ KUZEY ANADOLU FAY ZONU”
Dersim’in deprem riskinin yüksek olduğu yerlerden bir tanesi olduğunu vurgulayan Jeofizik Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu Başkanı Serdar Kart, “Tunceli’nin kuzeyinde Kuzeydoğu Fay Hattı, güneyinde Doğu Anadolu Fay Hattı, yine Güney cephesinde yakın mesafelerde bulunan Ovacık, Malatya ve Nazimiye fay zonları da yakın zamanda işte deprem oluşum periyotlarını tamamlamış ve her an bir deprem yaşayacakmış gibi hazırda bekleyen faylarımız. En büyük risklerden bir tanesi Kuzey Anadolu fay zonu. Bu fay zonunun yaklaşık 1200 km uzunluğunda sağ yana öteleme sahip. Genel olarak birkaç yüz metre ile 10 km arasında değişen genişlikte bir zon şeklinde gelişmiş doğrultu atımlı bir fay sistemidir. Kuzey Anadolu fayı geçmişte çok sayıda yıkıcı depremler üretmiştir. Bunların en büyüklerinden bir tanesi 1939 Büyük Erzincan depremi. Deprem dinamik bir harekettir. Bu dinamik hareketlere dayanıklı yapı tasarımı ve dirençli kentler inşa etmek istiyorsak mutlaka her yapının oturacağı yerin dinamik parametreleri jeofizik araştırmalar ile belirlenmelidir. Yapılaşma jeofiziği ve yapı jeofiziği çalışmalarındaki gelişmeler dikkate alınarak ilgili yönetmeliklere bu çalışmaların daha ayrıntılı olarak dahil edilmesi gerekmektedir. Ancak bu çalışmalar dahil edilerek depreme dayanıklı yapı tasarımı sağlanır ve doğa kaynaklı afetlerden etkilenmeyen dirençli kentler inşa edebiliriz” diye belirtti.
“DEPREMLERDEN HİÇBİR ŞEKİLDE DERS ALINMIYOR”
Depremden hiçbir şekilde ders alınmadığını ifade eden İnşaat Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu 2. Başkanı Selçuk Uluata, “Bunlarla hepimizin yüzleşmesi gerekiyor. En son Maraş depremi oldu, ne ders aldık? 30 yıllık tespitimiz var zaten. Bizde tespitte ve bilimsel olarak bir sorun yok. Yasa yönetmeliklerimizde de bakarsanız da sorun yok. Bu bir beka sorunu değil. Bu bir devlet sorunu. Kaymakamın ve belediye meclis üyelerinin görevi orada yaşayan insanlara yoldaşlık etmek ve sorunlarına çözüm üretmektir. TMMOB’un görevi devlete, kurumlara destek olmak, yardımda bulunmak. Ama biz bunu görmedik hiçbir afette bu süreci yaşamadık” diye vurguladı.
“RİSKİ AZALTICI ŞEHİR PLANLARI GELİŞTİRİLMELİDİR”
Şehir Planlamacıları Odası Dersim Temsilcisi Umut Kork, “Dersim’in dağlık ve engebeli bir araziye sahip oluşu hem deprem öncesinde planlamayı zorlaştırmakta hem de deprem sonrasında afet yönetimini ve koordinasyonuyla birlikte tahliye ve müdahaleyi de zorlaştırmaktadır. Yeni deprem yönetmeliğine uygun dayanıklı konut projelerinin hayata geçirilmesi gerekiyor. Tabii burada rantı önceleyen değil de insan yaşamını ve doğayı öne çıkaran dönüşümler gereklidir. Yine alternatif tahliye yolları şehir içinde ve kırsalda acil durumda kullanılabilecek ek güzergahların planlanması gerekmektedir. Sağlık alanında da sağlık ve acil müdahale altyapısının geliştirilmesi hastane kapasitesinin arttırılması gerekmektedir. Toplumun afet bilincinin arttırılması gerekmektedir. Bunun için de halka yönelik deprem tatbikatları ve eğitim programları yaygınlaştırılmalıdır. Doğa ile uyumlu planlama dağlık coğrafyaya uygun riski azaltıcı şehir planları geliştirilmelidir” diye konuştu.
“HALKI BİLİNÇLENDİRMEMİZ LAZIM”
Deprem konusunda kanıksama olayının yaşanmaması gerektiğini söyleyen Afet Yönetimi ve Dayanışma Derneği Temsilcisi Hasan Basri Yorulmaz, konuşmasının devamında şunları dile getirdi:
“Nereden başlamalı sorusu burada çok önemli. Biz yerel düzeyde faaliyet gösteren siyasi partiler, sivil toplum kuruluşları toplumun bilinçlendirilmesinde öncülük rolü oynamalıyız. Halkı bilinçlendirmemiz lazım. Risk yönetiminde hazırlık, bir zarar azaltma, ikinci hazırlık, kriz yönetiminde ise müdahale ve sonrasında bir iyileştirme dönemi var. Burada risk yönetimi koruma mantığını barındırıyor. Kriz yönetimi düzeltme, biz korumayı gerçekleştirmediğimiz zaman zaten düzeltmeyi de bir türlü gerçekleştiremiyoruz. Aradan geçen bunca zamana rağmen Adıyaman sanki enkaz kent, binalar yükseliyor ama yeraltı yapısıyla o çevresiyle hala 2023’ün izlerini canlı canlı olarak görmekteyiz.”
PİRHA-Dersim’in Hozat ilçesinde ‘Edebiyat ve Barış’ konulu panel düzenlendi. Barışın insanlığın en büyük değer arayışı ve kavgası olduğunu vurgulayan Yazar Ergin Doğru, “Biz savaşın yıkıcılığını da edebiyat sanat üzerinde gördük. Barışın niteliğinin tartışıldığı bir noktada araya amalar girdiği noktada barışı gerçekleştirebilmek çok mümkün değildir. Barış amasız, fakatsız bir duruş ve mücadele gerçekliği ister” dedi.
Dersim Araştırmaları Merkezi tarafından Dersim’in Hozat ilçesinde Hasan Saltık Kültür Merkezi’nde ‘Edebiyat ve Barış’ konulu panel düzenlendi. Panele Yazar Ergin Doğru, Şair Özgün Enver Bulut ve Şair Şenel Gökçe konuşmacı olarak katıldı. Panele DEM Parti Dersim Milletvekili Ayten Kordu ve çok sayıda yurttaş katıldı.
Panelden önce Dersim Araştırmaları Merkezi Yöneticisi Selman Yeşilgöz, açılış konuşması yaptı.
“BARIŞ, ÖTEKİLEŞTİRMEDEN BİR ARADA YAŞAMA KÜLTÜRÜDÜR”
İlk olarak söz alan Şair Şenel Gökçe, konuşmasında şunları ifade etti:
“Biz edebiyatçılar, savaşın vahşetini durdurmak için barışın, güzelliğin ve insanların bir arada yaşamasını besleyen o hikayeleri çoğaltmamız gerekiyor. Eğer biz insana dokunmazsak, onun hikayesini gelecek kuşaklara aktaramazsak maalesef savaşlar devam edecektir. Barış ötekileştirmeden bir arada yaşama kültürüdür. Onlar yerine biz demediğimiz sürece egemen güçlerin ekmeğine yağ sürmüş olacağız. Biz kavramına alışmak zorundayız ve öteki kavramını reddetmeliyiz. Eğer biz demesek öteki ve düşmanca tavırdan söz etmiş olacağız.”
“ARKAMIZDA ONURSAL BİR ŞEY BIRAKMAK İÇİN SAVAŞA HAYIR DİYORUZ”
Arkamızda vicdani ve onursal bir şey bırakmak için savaşa hayır dediklerini belirten Şair Özgün Enver Bulut, “Selahattin Hilav’ın ‘Entelektüeller ve eylem’ kitabında aydınların nasıl bir eylemsellik halinde olması gerektiğinden bahseder ve Bernard Russell ile Jean-Paul Sartre’yi örnek verir. Bernard Russell Vietnam Savaşına karşı çıktığı için savaşa hayır dediği için ABD’li yöneticiler kendisini üniversiteden atarlar. Jean-Paul Sartre ise savaşa hayır dediği için kendisine verilen Nobel Edebiyat ödülünü reddeder. Yine Edward W. Said gidip İsrail-Filistin sınırında İsraillilere taş atacak kadar onurlu davranır. Ama bir başka entelektüel John Steinbeck ise Vietnam Savaşı’na bir gazeteci olarak katılır. Vietnam Savaşı’nda helikopterle gezdirilir ve ABD emperyalizmini masum olarak anlatır. John Steinbeck ile Bertrand Russell’ın tavrı birbirine tezat” dedi.
“SAVAŞIN YIKICILIĞINI EDEBİYAT ÜZERİNDE GÖRDÜK”
Barışın insanlığın en büyük değer arayışı ve kavgası olduğunu vurgulayan Yazar Ergin Doğru, “Bu coğrafya çok büyük acılar çekti. Çektiğimiz bu acıların karşılığında eşit, özgür bir geleceği yeniden inşa edebilme noktasında barış sihirli bir sözcük olarak her zaman gündemimizde, yüreğimizde ve dilimizdeydi. Bütün dünyada olduğu gibi bu coğrafyada da barış sonsuza kadar kalıcılaştırılacak bir kavram olarak var edilmeli, yaşatılmalıdır. Çünkü biz savaş gerçekliğini iliklerimize kadar yaşadık. Savaş yıkım, acı, yoksulluk ve sürgün demek. Şimdi bunların olmaması için karşısına koyacağımız şeyse elbette barış oluyor. Ama savaş barış diyalekliği tarih boyunca akan bir gerçeklik olarak yaşamına karşısında yer edinirken edebiyatın da sanatın da en temel konusu olarak hep var ola gelmiştir. Biz savaşın yıkıcılığını da edebiyat sanat üzerinde gördük. En güzel barış şiirlerini, en güzel barış şarkılarını da yine sanatın gücüyle yüreklerimizde hissettik. Elbette bu ülkede barışın bir ihtiyaç olduğunu ve bir gereklilik olduğu noktasında hepimiz hemfikiriz. Barışın niteliğinin tartışıldığı bir noktada araya amalar girdiği noktada barışı gerçekleştirebilmek çok mümkün değildir. Barış amasız, fakatsız bir duruş ve mücadele gerçekliği ister. Barışı gerçekleştirebilmek kesintisiz bir mücadelenin sürdürülebilmesiyle mümkündür” diye konuştu.
“SAVAŞ SÜRECİNDE SANATÇILAR EN FAZLA BEDELİ ÖDEYENLER OLMUŞTUR”
Panelistlerin ardından söz alan DEM Parti Dersim Milletvekili Ayten Kordu da konuşmasında şunları ifade etti:
“Savaş sürecinin topraklarımızda yarattığı çok ciddi tahribatlar var. Coğrafyamızda pek çok yazar ve şair var. Bu çok önemli ama halen sanatımız tamamlanmamış. Çünkü bu inkârcı zihniyetin, faşizmin bizim dilimize de ket vurduğu, edebiyatta daha cesaretli davranmamızın da önüne geçtiği bir şeyi yaşattı bize. Savaş süreçlerinde sanatçılar belki de en fazla bedeli ödeyenler olmuştur. Topraklarımızda barış inşa edilmeye çalışılıyor ancak barış mücadelesi gerçekten zorlu bir mücadeledir. Onun için barış ancak şiddeti doğuran sebeplerin ortadan kalkmasıyla gerçekleşebilecek bir şeydir.”
Konuşmaların ardından sanatçılar Hüseyin Hışım ve Ali İhsan Doğan’ın müzik dinletisiyle sona erdi.
PİRHA-Alevi köylerinde özellikle kadınların doğayla beraber özgür bir şekilde kendi geçimini sağlayarak yaşadığının altını çizen Polen Ekoloji üyesi Derya Sever, “Aslında doğa bizim varlığımız ve bu varlığı bizden koparmaya çalışıyorlar. Yani o yüzden biz yereldeki mücadelenin çok güçlü olduğunu ve güçlenmeye de ihtiyacı olduğunu görüyoruz” dedi.
GADEV tarafından bu yıl üçüncüsü düzenlenen kitap fuarında birçok yazar, okuyucualrıyla bir araya geliyor. “Hakikate Giden Yol Kitapla Başlar” mesajıyla açılışı yapılan fuarda, “Kapitalist doğa talanında güncel durum ve mücadele” başlıklı panel düzenlendi. Panelin moderatörlüğünü Özlem Şakar yaparken, konuşmacı olarak Polen Ekoloji’den Derya Sever yer aldı.
Derya Sever, Türkiye’deki ekoloji mücadelesine dair örneklere yer vererek başladığı konuşmasında, şunları ifade etti:
“İktidar tarafından yayınlanan kalkınma planından hemen sonrasında iki tane önemli sermayeye hizmet eden kanun teklifleri geçti. Birincisi iklim kanunu, ikincisi de süper maden yasası. Süper maden yasası aslında kapitalist madenciliğinin önünü şiddetli bir şekilde açıyor. Yani hem enerji sektöründe hem de madencilik sektöründe sermayeye sınırsız, kuralsız yetkiler veriyor ve aslında devlet bir şekilde egemen sınıfın yanında yer alıp bu yasa koyucu şiddetini mülksüzleştirme birikimiyle ve mülklere el koyma şeklinde birikimi de arttırmaya çalışıyor. O nedenle aslında enerji ve madencilik ikisi de çok büyük büyük yıkımlar.
Tema Vakfı 2021 yılında para vererek veri satın alıyor ve o veriler diyor ki 2021 yılında Dersim’in %62’si madenlere ruhsatlı. Bu demek oluyor ki önümüzdeki yıllarda şimdiki projelerin yanında yüzde 62’si madenlere verilecek. Bugün daha büyük bir yıkım önümüzde duruyor. İstanbul kadar, neredeyse İstanbul’un yüzde 85’i kadar. Bizim bunun yanında bu geleceği görerek mücadele hattımızı güçlendirmemiz gerekiyor” dedi.
“KİMLİKSİZLEŞTİRİYOR”
Devletin Alevi toplumunun yaşadığı alanlara dair özel bir politika yürüttüğünü belirten Derya Sever, “Alevi köylerinde özellikle aslında bunu şöyle görmeliyiz. Bildiğimiz üzere devletin de bir politikası var. Yani kimliksizleştirme, hafızalaştırma, yerinden etme politikası var. O yüzden hem Alevi köylerinde hem Kürt illerinde bunu çok büyük bir şekilde görüyoruz. Yani bir maden şirketi geldiğinde köy halkı göçe zorlanıyor. Doğayla olan özellikle Alevi kültüründe kutsalları, kutsal mekanlarımızı bir meta yani bir kaynak, eşya gibi ruhsat numarası verip şirkete veriyor. Yani değersizleştiriyor, kimliksizleştiriyor” dedi.
“DOĞA BİZİM VARLIĞIMIZ”
Alevi köylerinde özellikle kadınların doğayla beraber özgür bir şekilde kendi geçimini sağlayarak yaşadığının altını çizen Sever, şunları dile getirdi:
“Eğer bu bağ koparılırsa kadınlar eve hapsedilecek. Şimdi aile yılı mesela sürekli aile yılı aile yılı diyorlar. Aile yılı ne demek? Kadın sadece bir evde bir binanın içinde sadece bir anne olarak ya da da işte bir kadın rolü olarak bir role biçiliyor. Ancak yerellerde doğada böyle değil. Kadın özgür ve kendi yaşamıyla doğa içinde yaşıyor.
Aslında doğa bizim varlığımız ve bu varlığı bizden koparmaya çalışıyorlar. Yani o yüzden biz yereldeki mücadelenin çok güçlü olduğunu ve güçlenmeye de ihtiyacı olduğunu görüyoruz. Yani işte ekoloji mücadelesinin görevi ve bu yereldeki direnişleri birleştirmek aslında. Çünkü neden? Hem bu kapitalist politikalar hem de devletin şiddet kimliksizleştirme politikası var. Yani bizim aslında bu eksende mücadelemizi birleştirmemiz gerekiyor.”