Etiket: pirh

  • Ekonomik krizin sorumlusu kimse gıda zehirlenmelerinin sorumlusu da odur-VİDEO

    Ekonomik krizin sorumlusu kimse gıda zehirlenmelerinin sorumlusu da odur-VİDEO

    PİRHA – Türkiye’nin birçok kentinde art arda yaşanan gıda zehirlenmeleri, halk sağlığı açısından alarm verici bir tabloyu ortaya koydu. Okullardan hastanelere, işyerlerinden toplu yemek verilen alanlara kadar yayılan vakalar, “Bu zehirlenmeler neden arttı?” sorusunu da beraberinde getirdi. Konuyu Antep – Kilis Tabip Odası Başkanı Dr. Kazım Doğan Eroğulları değerlendirdi.

    Artan vakaların tesadüf olmadığını vurgulayan Eroğulları, yaşananların ekonomik kriz, denetimsizlik ve rant ilişkilerinin bir sonucu olduğuna dikkat çekti.

    Gıda zehirlenmelerinin temelinde ekonomik krizin yattığını belirten Dr. Kazım Doğan Eroğulları, sorumluluğun doğrudan siyasi iktidarda olduğunu ifade etti. Eroğulları, “Ekonomideki sorumluluk kimdeyse, zehirlenmenin sorumlusu da odur” dedi.

    Ekonomik krizle birlikte yurttaşların gıdaya erişiminin giderek zorlaştığını belirten Eroğulları, özellikle yoksulluk sınırının altında yaşayan kesimlerin ucuz gıdaya yönelmek zorunda bırakıldığını söyledi.

    “İNSANLAR MAALESEF GIDAYI EN UCUZ ŞEKİLDE TEMİN ETMEYE ÇALIŞIYOR”

    Dr. Eroğulları, ucuz gıdaya yönelimin doğrudan halk sağlığını tehdit ettiğini belirterek yaşanan süreci şu sözlerle anlattı:

    “İnsanlar maalesef gıdayı en ucuz şekilde temin etmeye çalışıyor. Bu da tabii ulaşılan gıdanın kalitesinin doğal olarak çok düşmesiyle alakalı. Ucuz gıda erişimiyle ilgili talep artmasından dolayı maalesef hijyen şartlarına uyulmayan, son kullanım tarihi geçmiş gıdaların kullanıldığı, ayrıca temizliğe dikkat edilmediği, temizlik personeli ve malzemelerinden kısıtlamaya gidildiği, ertesi gün satılmaması gereken gıdaların atılmayıp tekrar satışa sunulması gibi birçok nedenden dolayı bu zehirlenmeler yaşanıyor.”

    Bu tablonun yalnızca bireysel işletmelerle açıklanamayacağını vurgulayan Eroğulları, denetim mekanizmalarının bilinçli biçimde işlemez hale getirildiğini ifade etti.

    “DENETİMSİZLİĞİN OLDUĞU YERLERDE ZEHİRLENMELER DAHA FAZLA”

    Gıda zehirlenmelerinde kamusal sorumluluğa dikkat çeken Eroğulları, denetim eksikliğinin altını çizdi:

    “Bu konuda tabii ki denetim eksikliğinin de çok büyük bir rolü var. Belediyeler, valilikler, bakanlıklar maalesef görevlerini doğru şekilde yapmıyor. Denetimsizliğin olduğu yerlerde özellikle bu zehirlenme vakalarının daha çok yaşandığını görüyoruz. Gerçekten çok trajik görüntüler var. İnsan sağlığını doğrudan tehdit eden, halk sağlığı için sorun teşkil eden yiyeceklerin tüketildiğini görüyoruz.”

    Ekonomik kriz dönemlerinde bu tabloyu fırsata çevirenlerin olduğuna işaret eden Eroğulları, sistemin doğrudan rant üzerine kurulu olduğunu vurguladı.

    Yaşananların sistemsel olduğunu belirten Dr. Kazım Doğan Eroğulları, şu değerlendirmeyi yaptı:

    “Ekonomik kriz sebebiyle bu dönemlerde insanlar daha ucuz gıdaya erişim ihtiyaçlarının olduğunu görüyoruz ve buradan da rant sağlamaya çalışanlar var. Çünkü bu kapitalist sistem, maalesef rant üzerine kurulu. İnsanların canından, malından, yiyeceğinden rant devşiren bir sistem. Dolayısıyla bu zehirlenmeler aslında beklenmeyen şeyler değil.”

    “KAMU KURUMLARINDA ÇIKAN YEMEKLER BİLE DENETLENMİYOR”

    Zehirlenmelerin yalnızca özel sektörle sınırlı olmadığını söyleyen Eroğulları, kamu kurumlarında da ciddi sorunlar yaşandığını ifade etti:

    “Maalesef devletin bir denetim politikası ve denetim niyeti yok.”

    Denetim adı altında yapılan uygulamaların göstermelik olduğunu dile getiren Eroğulları, özellikle sosyal medya baskısı olmadan adım atılmadığını belirtti:

    “İnsanlar yaşadıkları sıkıntıları sosyal medya üzerinden paylaştıklarında ancak kamu, sosyal medya baskısıyla gidip orayı mühürlüyor.”

    Denetimsizliğin ulaştığı boyutu çarpıcı bir örnekle anlatan Eroğulları, “Bırakın iş yerlerinin denetlenmesi kamu kurumlarında çıkan yemekler bile denetlenmiyor. Daha geçtiğimiz hafta bir hastanede sağlık emekçilerine reva görülen yemeğin içinden kurt çıktığını gördük” dedi.

    “İŞLETMELER DENETİM YAPILACAĞINI ÖNCEDEN ÖĞRENİYOR”

    Denetim mekanizmalarının siyasi baskı ve ilişkilerle işlevsizleştirildiğini söyleyen Eroğulları, birçok işletmenin denetimlerden önceden haberdar olduğunu ifade etti:

    “Mesela kapalı alanlarda sigara içmek yasak. Ama şu anda her yerde içiliyor! Çünkü denetim mekanizmasından bir şekilde insanlar haberdar oluyor. Çünkü siyasi bağlantıları var.”

    Bu baskının kamu çalışanlarını da etkilediğini belirten Eroğulları, denetçilerin güvencesiz bırakıldığını söyledi.

    Zehirlenme vakalarına ilişkin verilerin kamuoyuyla paylaşılmamasını da sert sözlerle eleştiren Eroğulları, geçmişte pandemi ve deprem süreçlerinde de benzer bir tutum izlendiğini hatırlattı:

    “Biz bir pandemi ve deprem yaşadık. O dönemde de verileri maalesef paylaşmadılar. Çünkü yönetemiyorlar.”

    Verilerin gizlenme nedenini ise şu sözlerle özetledi:

    “Dolayısıyla bu zehirlenme vakalarında da sayıları, zehirlenmeye neden olan raporları bizimle paylaşmıyorlar. Çünkü bunu paylaştıkları zaman suçlu olduklarını yurttaş görecek… Yani doğal bir refleks aslında bu. Suçlu insan refleksi!”

    Son olarak ekonomik kriz ile halk sağlığı arasındaki doğrudan bağa dikkat çeken Dr. Kazım Doğan Eroğulları, sorumluluğu net biçimde ortaya koydu:

    “Ekonomik krizin sorumlusu kimse bu zehirlenmelerin sorumlusu da odur.”

    Eroğulları, yaşananları şu sözlerle tamamladı:

    “Bu bir zincirleme reaksiyon gibi… Bunların hepsi halk sağlığını gözetmeyen temelde rant ölçekli. Ama bunların ekonomik kriz dönemlerinde daha da arttığını görüyoruz.”

    Eren GÜVEN/ANTEP

  • Can: Zorunlu din derslerine karşı yeterli mücadele yürütülmüyor!-VİDEO

    Can: Zorunlu din derslerine karşı yeterli mücadele yürütülmüyor!-VİDEO

    PİRHA- Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) Antalya Şube Sekreteri Zeynel Can, zorunlu din derslerine karşı Alevi kurumlarının yeterli bir mücadele ortaya koyamadıkları eleştirisinde bulunarak, temel olanın bu taleplerin diri tutulması olduğunun altını çizdi.

    2024-2025 eğitim öğretim yılı zorunlu din dersleri ve uygulanmayan AİHM kararları tartışmalarıyla başladı. Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) Antalya Şube Sekreteri Zeynel Can, yeni eğitim dönemine ilişkin PİRHA ’ya değerlendirmede bulundu.

    “ZORUNLU DİN DERSLERİNİN DOZU ARTIRILARTAK UYGULANMAYA DEVAM EDİYOR”

    Yeni eğitim öğretim dönemin de zorunlu din derslerinin dozu artırılarak devam ettiğini belirten Zeynel Can, bu dinselleştirme ve asimilasyonun sadece Alevilere yönelik bir uygulama olmadığını söyledi.

    “DİN DERSLERİNİN KALDIRILMASI ALEVİLERİN TEMEL ŞİARI OLMALI”

    Alevi kurumları olarak din derslerinin kaldırılmasının temel şiarlarından bir tanesi olduğunun altını çizen Can, “Alevi kurumlarının “Alevi öğrenciler din derslerine girmesin” kampanyası mevcut koşullar düşünüldüğünde tutmayacaktır. Burada ne yapılması gerekir? Direneceğiz” diye belirtti.

    “ZORUNLU DİN DERSLERİNİN DEMOKRATİK PROGRAM ÇERÇEVESİNDE GÜNDEMDE TUTMAK GEREKİR”

    Zeynel Can, bugünkü koşullarda zorunlu din derslerine karşı ailelerin tek başına bu itirazı göze almasının zor olduğuna dikkat çekerek, “Zorunlu din derslerinin demokratik program çerçevesinde gündemde tutmak ve demokratik taleplerin içinde yer almasını sağlamak daha önemli olacaktır” şeklinde konuştu.

    “ALEVİ KURUMLARI DİN DERSLERİYLE İLGİLİ YETERLİ MÜCADELE YÜRÜTEMEDİ”

    Alevi kurumlarının zorunlu din dersleriyle ilgili yeterli bir mücadele ortaya koyamadığına işaret eden Can, “Çünkü burada marjinalleşeceklerini de görüyorlar. Sonuçta bir kamuoyu yoklaması yaptığında diyelim ki bunu Antalya’da başlattık. 5 kişiyle başlattı ki 1ayda 150 kişi, 2. ayda 300 kişi, 2. yılda 3000 kişi, 5000 kişi olmuyorsa bu 3 kişi, 5 kişi de kalıyorsa burada o 3 aileyi, 5 aileyi de aslında sıkıntıya da sokmuş oluyorsun. Biz bunu bu şekliyle yaşadık” dedi.

    ZORUNLU DİN DERSLERİNİ MÜZAKERE EDİLİR HALE GETİRMEK GEREKİYOR”

    Zorunlu din derslerin gelinen noktada müzakere edilir hale getirilmesi gerektiğini belirten Can, temel olanın bu taleplerin diri tutulması olduğunun altını çizdi.

    Alevi kurumlarının tek başına bu konuyu gündeme getirmelerinin mevcut konjonktürde karşılık bulmayacağını ifade eden Zeynel Can, şunları dile getirdi:

    “Bu kadar  ekonomik sıkıntı varken birçok insan siyasi düşüncesinden dolayı hapisteyken toplumsal karşılık anlamında da çok öncelikli bir şey değil.

    Herhangi bir Alevi’ye, bir solcuya veya durumundan memnun olmayan bir emekliye, ev kadınına sorduğunda bunun çok öncelikli olmayacağını söyleyecektir. Dolayısıyla haklı bir talep olarak demokrasi bloğunun talepler dizgesinin bir talebi olarak bunu o blokla beraber dile getirmek önemli ama öncelikli talepler olarak demokratik bir düzene yeniden dönülmesi talebinin esas olması gerektiğini bunun öncelikle Türkiye’de sağlanması gerektiğini düşünüyorum.”

    Cebrail ARSLAN/ANTALYA

     

  • Enkazların molozunun köylerine dökülmesine tepki gösteren Mamurekliler: Hepimiz kanserden öleceğiz-VİDEO

    Enkazların molozunun köylerine dökülmesine tepki gösteren Mamurekliler: Hepimiz kanserden öleceğiz-VİDEO

    PİRHA-Malatya’da enkazların molozu üç Alevi köyünün bulunduğu Mamurek’e dökülürken, bölgedeki canlı yaşamı kanser riskiyle karşı karşıya bırakılıyor. Molozların köylerine dökülmesini istemediklerini belirten köylüler, “Hepimiz kanserden öleceğiz. Biz tarım ve hayvancılıkla uğraşıyoruz, üreteceğimiz ürünler kanserojen madde taşıyacak ve biz bu ürünleri milyonlarca insana satacağız. Molozları dökecek başka bir yer mi yok?” dedi. 

    Malatya’da depremden sonra oluşan enkazların molozu Battalgazi İlçesine bağlı Mamurek mahallesinde üç Kürt-Alevi köyünün yanı başına dökülüyor. Söğüt, Elmalı ve Balıklıdere köylerinden oluşan Mamurek’te yaklaşık 300 hane ve bin 500 nüfus bulunuyor.

    Bölgeye dökülen molozların asbest tehlikesi yarattığı için yaşam alanlarına yakın bölgeye dökülmesine karşı çıkmasına rağmen molozlar bölgeye dökülmeye devam ediyor.

    “HEPİMİZ KANSERDEN ÖLECEĞİZ”

    ‘Depremde insanlar hayatını kaybetti. Sağ kalan insanları da kanserle öldürmek istiyorlar’ diyen Veysel Akgün, “Doktorlar 1990 yılından önce asbest kullanıldığını söylüyor, enkazlardan tahlil aldık henüz çıkmadı diyorlar, mahkeme sonuçlanmayıncaya kadar enkazları oradan kaldırmayacağız diyorlar. Hepimiz kanserden öleceğiz hem de biz tarım ve hayvancılıkla uğraşıyoruz üreteceğimiz ürünlerde kanserojen madde taşıyacak ve biz bu ürünleri belki milyonlarca insana satacağız. Biz kanserli ürünler satmaya mecbur kalacağız. Molozları dökecek başka bir yer mi yok, hem tarım arazisi hem de yerleşim yerinin ortasına dökmenin hiçbir anlamı yok burası AKP’nin çöplüğü değil. Yazık günah bu bölgede 16 tane köy var ve köylülerin üreteceği bütün ürünler kanserojen ürünler olacak. Molozların buradan kaldırmalarını talep ediyoruz ama bizim talebimizi dinleyen yok” şeklinde konuştu.

    “MOLOZLARI BURAYA DÖKEREK İNSANLARIN CANINA KAST EDİYORLAR”

    Depremde OHAL ilan edilmesinin nedeninin insanların haklarını savunmasını engellemek olduğunu vurgulayan Vahap Onay ise “Ülkede hak, hukuk, adalet yok molozları buraya döküyorlar bağımız, hayvanımız, ektiğimiz ürünler ve insanlar zarar görür. Bilim insanları diyor ki bu enkazlardan hastalık oluşur. Elimizden bir şey gelmiyor iki kişi toplandığımız da jandarma gelip bizi gözaltına almaya çalışıyor. Molozları buraya dökerek insanların canına kast ediyorlar başka yere de dökebilirler ama fazla masraf olur diye başka yere götürmüyorlar. Bizim için bütün canlıların hayatı kıymetlidir ama molozları buraya dökerek bütün canlılar yerle bir olacak” ifadelerini kullandı.

    “ISRARLA MOLOZLARI KÖYÜMÜZE GETİRİYORLAR”

    Molozların köylerine getirilmesini istemediklerini belirten Aşhan Onay, “Molozlar köyümüze geldiği sürece bahçelerimiz, hayvanlarımız ve buradaki insanlar zarar görecek hep hastalık olacak razı değiliz molozları köyümüze dökmelerine. Sadece ben değil bütün çevre köyler şikayetçi molozlarda hep kanser olduğu söyleniyor buraya değil boş dağlara götürsünler. Kolaylarına geldiği için buraya döküyorlar uçaklarla gezmelerini biliyorlarsa molozları da uzak yerlere götürsünler. Bizim göç etmemizi istiyorlarsa da biz yer versinler bizim gidecek yerimiz yok. Biz yolu kestik buraya molozları getirmesinler diye ama ısrarla molozları köyümüze getiriyorlar” diye belirtti.

    “AĞAÇLARIMIZ TOZ, TOPRAK İÇERİSİNDE”

    Molozlarda hastalık olduğunu söyleyen Zeliha Onay, “Küçük çocuklarımız var hayvanlarımız var ne yapacağız biz o zaman bize bir yer versinler köyümüzden göç edelim. Ne söylesek para etmiyor birkaç kere gittik söyledik molozları getirmeye devam ediyorlar. Ağaçlarımız hep toz toprak içerisinde kalacak biz yaşlıyız gidecek yerimiz yok” dedi.

    Cihan BERK/MALATYA

    İLGİLİ HABERLER
    -Malatya’nın deprem sonrası oluşan molozu Alevi köylerine dökülüyor
    -Molozların Kürt Alevi köylerine dökülmesi protesto edildi: Hayatımıza kastediyorsunuz!-VİDEO

  • Gezi’de gözünden vurulmuştu: Kask numarası belli polisleri İçişleri Bakanlığı da bulamadı!

    Gezi’de gözünden vurulmuştu: Kask numarası belli polisleri İçişleri Bakanlığı da bulamadı!

    PİRHA- Gezi Direnişi sırasında polisin attığı gaz fişeğinin gözüne isabet etmesi sonucu bir gözünü kaybeden Erdal Sarıkaya’nın 9 yıldır süren soruşturması, bu kez de İçişleri Bakanlığı’nın ‘fail polislerin kimliği tespit edilemedi’ demesi üzerine sonuçlandırılmadı.

    Erdal Sarıkaya, 11 Haziran 2013’te Taksim Meydanı’ndaki Gezi Direnişi sırasında polisin attığı gaz fişeğinin gözüne isabet etmesi sonucu bir gözünü kaybetmişti.

    Görüntüleri inceleyen bilirkişi raporunda, o gün orada gaz tüfeği kullanma yetkisi olan ve emri veren polislerin kimliği belirlenmiş ancak İstanbul Valiliği soruşturma izni vermediği için haklarında soruşturma açılamamıştı. İtiraz üzerine Bölge İdare Mahkemesi, suçun soruşturulmasının izne tabi olmadığı değerlendirmesiyle izin verilmeme kararını kaldırmış ancak sorumluluğu bulunan polisler hakkında aradan geçen 8 yıla rağmen soruşturma açılmamıştı.

    ‘ŞÜPHELİ’ OLMASI GEREKEN POLİSLER ‘TANIK’ OLARAK DİNLENMİŞTİ

    Daha sonra Erdal Sarıkaya, 9 Kasım 2017 günü Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunmuştu. Mahkeme başvuruyu 17 Mart 2021’de karara bağladı ve polislerin yargılanmasına karar verdi. Kararın ardından yeniden açılan soruşturmada ise ‘şüpheli’ olması gereken polisler ‘tanık ‘ olarak dinlendi.

    Savcılığa ifade vermesi gereken 8 polisten 3’ü olayda kendilerinin sorumluluğunun olmadığını ve yaşananları görmediklerini iddia etti. 2 üst düzey polis ise henüz ifade vermezken, bilirkişi raporunda o gün orada bulunan ve gaz tüfeği kullanma yetkisi olan kask numaraları belli 3 polis ise kayıp. Savcılık kask numaraları belli olan 3 polisi İstanbul Emniyet Genel Müdürlüğü’ne sordu ancak verilen yazılı yanıtta polislerin ‘kimliklerinin belirlenemediği’ söylendi.

    İÇİŞLERİ BAKANLIĞI DA KASK NUMARASI BELLİ POLİSLERİ TESPİT EDEMEDİ!

    Sarıkaya’nın avukatının verdiği dilekçe üzerine savcılık, İçişleri Bakanlığı’na bağlı Emniyet Genel Müdürlüğü’ne o gün orada görevli olan ve kask numaraları belli olan polislerin kimliğini sordu.

    Bakanlığa bağlı Emniyet Genel Müdürlüğü, savcılığa cevaben Gezi Direnişi sırasında 33 ilden İstanbul’a çok sayıda görevli olarak polis memuru geldiğini belirtti.

    33 ilde bulunan il emniyet müdürlüklerine yazı yazıldığını da kaydeden Emniyet Genel Müdürlüğü, kask numarası belli olan polislerin kimliğinin tespit edilemediğini bildirdi.

    O DÖNEM GÖREVLİ PERSONELLERİN EVRAK VE KAYITLARI İMHA EDİLMİŞ

    Emniyet Genel Müdürlüğü savcılığa gönderdiği yazıda, “İllerimizle yapılan yazışmalar sonucunda bahse konu kask numaralarını kullanan herhangi bir personel tespit edilememiş olup, illerimizden gelen cevabi yazılar ekte gönderilmiştir” dedi.

    Söz konusu illerdeki emniyet müdürlüklerinin Emniyet Genel Müdürlüğü’ne gönderdikleri yazılarda ise, söz konusu olayın üzerinden 5 yıldan fazla zaman geçtiği için o dönem görevli olan personellere ilişkin tutulan evrak ve kayıtların imha edildiği söylendi.

    “BAKANLIK NASIL OLURDA KASK NUMARALARI BELLİ OLAN POLİSLERİNİ BULAMAZ”

    Emniyet Genel Müdürlüğü’nün kararına ilişkin konuşan Erdal Sarıkaya, her yerde kamera olduğunu ve devletin yaptığı tüm işlemlerin kayıt altına alındığını vurgulayarak, “Bakanlık nasıl olurda kask numaraları belli olan polislerini bulamaz. Bu bir sorundur. Her yerde kamera var. Devletin her şeyi kayıt altına alınıyor. Devlet zan altında kalmamak için her şeyi kayıt altına almak zorunda. Bu kaskları o gün kim kullandı? Onları kullanan yoksa polis değil miydi? Resmi görevi olmayan sivil kişiler mi o gün o kaskları, gaz fişeklerini kullandı? Resmi olarak görevli olan polisler bulunamıyorsa benim aklıma bu soru geliyor. Devlet tetikçi mi tutuyor kendisine? Emniyet birimlerinin arasına özel birimler mi yerleştiriliyor? Dışarıdan halka karşı yaptıkları saldırılarda gayri resmi kişiler mi kullanılıyor? Bu 3 polisin bulunmaması devleti ve emniyeti zan altında bırakıyor. Eğer polis değillerse bunlar kim ve bunları kim kullanıyor? Bunların da açıklanması gerekiyor. İçişleri Bakanlığı açıklama yapmalı bununla ilgili. Ortada tuhaf bir durum var” şeklinde konuştu.

    “İÇİŞLERİ BAKANLIĞI VE EMNİYET GENEL MÜDÜRLÜĞÜ SUÇU MEŞRU KILIYOR”

    İlgili kurumların ‘Bulamadık, tespit edemedik’ yazısı göndererek dosyayı sürünceme de bıraktırmak istediklerini de kaydeden Sarıkaya, sözlerine şöyle devam etti:

    “Aslında topluma ve militan polislerine burada mesaj iletilmek isteniyor. Topluma, aklınızı başınıza alın. Bakın biz en ufak insanımıza kadar koruma altına alıyoruz, diyorlar. Lejyoner polislerine de, rahat olun Saray hanedanına ve AKP iktidarına karşı haklı talepleri için sokağa çıkanları istediğiniz gibi vurun katledin, kör edin. Korkmayın hiç birinize bir şey olmayacak güvencesi veriyor. İçişleri Bakanlığı ve Emniyet Genel Müdürlüğü suçu meşru kılıyor. Ne kadar üzücü ki 6 polisini –tabi bu bulunamayan kişiler polis ise- bulamayan bir İçişleri Bakanlığı ve AKP iktidarı tarafından yönetiliyoruz.”

    “GEZİ’YE KATILANLARA AĞIR CEZALAR VERENLER, VATANDAŞA SALDIRANLARI KORUYOR”

    Gezi davasında verilen karara da değinen Sarıkaya, yargının tamamen siyasi iktidarın hegemonyası altına girdiğini belirterek, “Artık hiçbir alanda hukuk tanınmıyor. Siyasi iktidar Gezi’ye katılanlardan intikam almak ve muhalif kesimlere gözdağı vermek için hukuka aykırı bir şekilde onlarca yıl cezalar verdirdi. Aynı iktidar Gezi’de yasa dışı bir biçimde vatandaşlara saldıran polisleri, sivilleri korudu. Elimize ulaşan son kararda da bu açıkça belgelenmiş oldu. İçişleri Bakanlığı’na bağlı Emniyet Genel Müdürlüğü kask numarası belli olan polislerini bulamadığını söylüyor. Aslında bulmak istemiyor. Hukuk mücadelemi sonuna kadar devam ettireceğim. Asla korkmuyorum. Onurlu mücadelemi sürdüreceğim” dedi.

    Melis CİDDİOĞLU/ANKARA

  • ‘Roboski aydınlatılmadıkça, sivilleşme ve demokratikleşme söz konusu olmayacaktır’-VİDEO

    ‘Roboski aydınlatılmadıkça, sivilleşme ve demokratikleşme söz konusu olmayacaktır’-VİDEO

    PİRHA-Roboski İçin Adalet Girişimi, katliamın üzerinden 105 ay geçmesine rağmen faillerin hala yargılanmadığını hatırlatarak, “Roboski aydınlatılmadıkça, Türkiye siyasetinde sivilleşme ve demokratikleşme söz konusu olmayacaktır” açıklaması yaptı.

    Roboski İçin Adalet Girişimi, 19’u çocuk 34 sivilin öldürüldüğü katliamın 104’üncü ayında, İnsan Hakları Derneği (İHD) Ankara Şubesi’nde basın toplantısı düzenledi. Roboski İçin Adalet Girişiminin İnsan Hakları Derneğinde yaptığı açıklamaya 11 akrabasını ve kardeşini kaybeden 25. ve 26. dönem HDP Şırnak Milletvekili ve PM üyesi Ferhat Encü, HDP Ankara İl Eş Başkanı Vezir Coşkun Parlak ve İHD MYK üyesi Nuray Çevirmen katıldı.

    Açıklamada konuşan girişim üyesi Tanju Gündüzalp, “Aradan geçen 452 haftada ne cezalandırma ne yüzleşme ne de adalet ve hukuk anlamında bir ilerlemenin olmadığını hatırlatarak, şunları dile getirdi:

    “28 Aralık 2011 gecesinde saat 21.30 ile 22.24 arasında, ailelerinin geçimini sağlamak için yola çıkmış olan ve sınır ticareti yapmaktan başka amaçları olmayan günlük 50-100-200 TL karşılığında zor doğa koşullarına karşı amansız bir mücadele veren, sivil insanların üzerlerine TSK tarafından 4 bomba atıldı. Can pazarının yaşandığı, ölümün 34 insana reva görüldüğü, sağlık ekibinin bölgeye alınmadığı, cenazelerini dahi ailelerinin katırlara ve römorklara yüklemek zorunda kaldığı, tüm bu ölümün ve kıyametin duyulmadığı, görülmediği bir zaman yaşandı Roboski’de. Ancak ne yazık ki tüm katliamlarda olduğu gibi adaletsizliğe ve cezasızlığa teslim edildi. Oysa insan yaşamının kutsallığı ve dokunulmazlığını sağlamakla yükümlü olan devlet bu ve benzer katliamlar karşısında hiçbir sorumluluğunu yerine getirmedi/getirmiyor.

    “TÜM ZULÜM VE KATLİAMLAR SAVAŞ HALLERİNİN SONUÇLARIDIR”

    Dünyada yaşanan tüm zulüm ve katliamlar savaş hallerinin sonuçlarıdır. Barışçıl bir ortamda yaşayan ve demokratik tüm hakları teslim edilmiş toplumlarda bu katliamların yaşanması düşünülemez. Yaşanması durumunda hukuk normları, adaleti sağlamakla mükelleftir ve görevlerini yerlerine getirirler. Ancak 100 yıldan fazladır bu ülkeye egemen olan zihniyet, katliamlar konusunda oldukça kötü bir tablo çizmekte ve çizmeye de devam etmektedir. Bizler katliamlara karşı sesimizi yükseltmeye, adalet talep etmeye devam ettikçe ortaya yeni hak ihlalleri çıkmakta ve yeni katliamlar, zulümler, insanlık dışı uygulamalar yaşatılmaktadır.”

    “FAİLLER HALA YARGILANMADI”

    11 Eylül’de Van’ın Çatak ilçesinde operasyona çıkan askerler tarafından gözaltına alınan Servet Turgut ve Osman Şaban’ın helikopterden atılmalarına ilişkinde konuşan Gündüzalp, şunları ifade etti:

    “Raporlarla ispatlanmış bu insanlık dışı uygulama ve cana kasıt için demokratik bir ülkede savcılar harekete geçer, sorumlular tespit edilir ve adaleti önceleyen hukuk ilkelerine göre cezalandırılırdı. Ancak, 17 bin faili meçhulün olduğu bir ülkede ne yazık ki bu olması gereken sonucu bekleyemiyoruz. Bugüne kadar tüm zorluklarına rağmen açılabilmiş sınırlı sayıdaki davalar da cezasızlık politikası ile teker teker kapatılmıştır. Bugün katledilmesinin yıl dönümü olan 28 Eylül 2009’da Lice Şenlik köyünde koyun otlatırken Yayla Karakolu’ndan atılan bir patlayıcı sonucu hayatını kaybeden Ceylan Önkol’la ilgili sorumlular cezalandırılmadı. İnsanlığa karşı işlenmiş olan suçlarda zaman aşımı olmamasına rağmen pek çok dosya zaman aşımı nedeniyle sonlandırılmıştır. Türkiye imza attığı uluslararası belgelere, Anayasanın 90. maddesince uyulması yönünde hükme bağlanmasına rağmen yok sayılmaktadır. Gerek iç hukukta gerekse uluslararası hukukta Türkiye çaresizliğe ve cezasızlığa mahkûm edilmek istenmekte, AİHM’in dahi vermiş olduğu kararlara uyulmamaktadır.”

    “ROBOSKİ, DEVLETİN VE İKTİDARIN SINAVIDIR

    HDP’ye yönelik gözaltılara da dikkat çeken Gündüzalp, “Roboski’ye adalet gelmeden Türkiye’ye adalet gelmeyecektir. Başta Roboski olmak üzere tüm insan yaşamını ve özgürlüklerini ortadan kaldıran savaşa ve şiddete karşı, hepimiz itiraz hakkımızı kesintisizce kullanacağız. Yaşadıklarımızın aslı; devlet, cezasızlık, savaş ve adaletin olmayışıdır. Biz, adalet arayışının, bir arada ve barış içerisinde yaşamanın tarafıyız. Devlet ve iktidar şiddetine karşı, Roboski ve tüm katliamlar için adaleti talep etmek adına bir araya geleceğimiz ve adaleti sağlayacağımız güne kadar yataklarımızda rahat uyumayacağız, uyutmayacağız da. “İnsan olarak ne yapabilirim?” sorusunu soran herkese her ayın 28. günü sesleneceğiz, hatırlatacağız “gelin sesimizi birlikte yükseltelim” diyeceğiz. Roboski, devletin ve iktidarın sınavıdır. Bu topraklarda “Barış ve Adalet” in yolu, mutlaka ve önce Roboski’den geçecektir” diyerek sözlerini tamamladı.

    Ardından söz alan Ferhat Öncü ise “105 aydır bir kişinin bile soruşturulmadığına değinerek, “Biz Kemal Kurt’ta, Nihat Kazanhan’da, Cizre’deki bodrumlarda diri diri yakılan insanların dosyalarına takipsizlik verdiklerinde de bu hukuksuzluğu ifade etmeye çalıştık. Bu cezasızlık politikasını bir siyaset tarzı haline getiren iktidarla karşı karşıyayız. Ama adalet mücadelemizi vermeye devam edeceğiz” dedi.

    PİRHA/ANKARA

     

  • SEP Başkanı Gümüş: Bu Korona virüsü en çok emekçi halkı ve  yoksulları vuruyor-VİDEO

    SEP Başkanı Gümüş: Bu Korona virüsü en çok emekçi halkı ve yoksulları vuruyor-VİDEO

    PİRHA -Sosyalist Emekçiler Partisi (SEP) Genel Başkanı Güneş Gümüş, “Koronavirüs en çok emekçi halkı, yoksulları vuruyor” dedi. Gümüş, milyonlarca insanın neredeyse hiçbir önlemin alınmadığı ülkelerde koronavirüs tehlikesi altında yaşadığını belirtti.  

    Haberin Videosu

    Sosyalist Emekçiler Partisi (SEP) Genel Başkanı Güneş Gümüş, Toplumsal eşitsizlikler sadece Türkiye‘de değil, dünyada da hiç olmadığı kadar derinleşmiş ve açık hale gelmiş durumda olduğuna dikkat çekti. Barış Akademisyenlerinden olan Güneş Gümüş, işçi sınıfının uluslararası mücadele, birlik ve dayanışma gününe de vurgu yaparak sözlerinin söyle sürdürdü:

    “Korona virüs pandemisi altında olağan üstü bir süreçten geçiyoruz. Sanki bu virüs toplumun her kesimini zenginiyle, yoksuluyla, sermayesiyle, emekçisi ile eşit bir şekilde etkiliyormuş gibi görünüyor ama hiçte öyle değil. Toplumsal eşitsizlikler sadece Türkiye‘de değil, dünyada da hiç olmadığı kadar derinleşmiş ve açık hale gelmiş durumdadır.

    Milyonlarca insan özellikle batı Avrupa ve ABD’yi dışında bırakırsak neredeyse hiçbir önlemin alınmadığı ülkelerde korona virüs tehlikesi altında yaşıyor. Kalabalık şehirlerde, büyük iş yerlerinde yan yana çalışmaya devam ediyor. Oysaki Bill Gates milyon dolarlık evinde kendisini karantinaya alabiliyor. Dolayısıyla eşitsizliğin çok daha görünür olduğu dönemden geçiyoruz.”

    Koronavirüsün en çok emekçi kesimi etkilediğini kaydeden Gümüş, “Özetle Türkiye’de bu çok daha net. Bir kere herkese evde kal deniyor ama emekçiye çalış deniyor. Virüs senin canını alsa da sen çalışmaya devam et deniliyor. Hafta sonları sokağa çıkma yasağı ilan ediliyor ama organize sanayi bölgeleri Valilikler ve Kaymakamlıklar eliyle izinler alınıyor. İçinden geçtiğimiz şu dört günlük sokağa çıkma yasağında lokantalar çalışmaya devam edecek, marketler kısmi olarak çalışacaklar dolayısıyla aslında en çok emekçilerin bu virüsten etkilendiğini söylemek gerekiyor” dedi.

    “KORONA VİRÜSTEN EN ÇOK ETKİLENEN KESİM EMEKÇİLER

    Güneş, konuşmasını şöyle sürdürdü:

    “Sadece bu da değil, bir kere işsizlik çok yakıcı bir gündem emekçiler açısından. Birçok iş yeri genelgeyle kapatılmış durumda. Onun dışında talep eksikliği, insanların tüketim alışkanlıklarının değişiklikler nedeniyle de birçok iş yeri kapanmanın eşiğinde ya da işçi çıkarma eşiğine gelmiş durumda. İşsizlik çok yakıcı bir sorun aslında. Türkiye‘de yüz binlerce iş yeri kapalı, milyonlarca insan kısa çalışma ödenekleri ya da işsizlik sigortasında verilecek 1.170 TL’lik ücretlere ücretsiz izin adı altında gelecek gelire başvuru yapmış durumda. Bunun dışında çalışanlar açısından bir yandan korona virüs tehlikesi var. Hem kendisini, hem de ailesini etkileyebilecek böylesi bir tehlike var. Hem de uzun çalışma saatleri var, az personelle çalışma derdi var, maske kullanımında sınırlı olmasalar bile, diğer hiç bir güvenlik önlemi alınmamış durumu var. Aslında en çok etkilenen kesimin emekçi halk olduğunu Korana virüsten çok net bir şekilde söyleyebiliriz.

    “ZORUNLU OLMAYAN İŞ YERLERİNDE, ÜRETİM DURDURULSUN”

    Bunun karşısında en çok emekçi halkın sesinin çıkması, emekçilerin taleplerini yükseltmesi gerekiyor. Bir kere zorunlu olmayan iş yerlerinde, üretimin durması lazım. Bu pandemin sonlanana kadar tam maaş ödenmesi lazım.  Kısa çalışma ödenekleri ya da ücretsiz izin süresince verilecek 1.170 TL gibi ücretlerle emekçilerin yaşamlarını devam ettirmesi mümkün değil, tam ücret istemek lazım.

    “HALKTAN PARA İSTEMEYİ BIRAKIN, ZENGİNLERE GELİR VERGİSİ ÇIKARIN”

    Kaynak arıyorsanız bizden 10 TL istemeyi bırakın, halka başvurmayı bırakın, süper zenginlere gelir vergisi çıkarın, müşteri garantili ihaleleri ortadan kaldırın, biz bize yeteriz kampanyasından toplanan para Osmangazi köprüsünün iki gün kapalı kalmasını bedeli bile değil neredeyse. Ya da şatafatlı israfı durdurun çağrısı yapılması gerekir. Bunun içinde gündem olması lazım.

    “1 MAYIS’TA EMEKÇİLERİN GÜNDEMİNİ, ETKİN HALE GETİRELİM”

    Önümüzde hafta 1 Mayıs. 1 Mayıs tarihsel önemde bir gün. İşçi sınıfının uluslararası mücadele, birlik ve dayanışma günü. Aslında bu günü korona virüsün en çok etkilediği emekçilerin ve halkın taleplerinin yükselmesi gününe çevirmek lazım. Bu bir hafta boyunca taleplerimizi, emekçilerin taleplerinin yükseltilmesi, 1 Mayısta da Türkiye’nin gündemini emekçilerin gündemi ile de sarsılması için ses yükseltilmesi gerekiyor.

    Bir hafta boyunca pankartlar asmak, afişlerle mahalleler donatmak, sosyal medya çalışmaları yapmak, ulusal kanallarda muhalif seslerin iyi kötü bağlanabildiği kanallarda emekçi gündemini etkin hale getirmek, emekçi gündemini güçlendirmek gerekiyor. Bunun dışında 1 Mayıs‘ta Türkiye çapında 100 binlerle artık miting yapabilecek koşullara sahip değiliz. Böylesi bir Pandemi altında bunun imkanları olmayabilir. Ama milyonlarca insanın katılabileceği bir akşam eylemini örgütlemek çokta zor değil.

    Herkesin evlerinden tavalarıyla, tencereleriyle, ıslıklarıyla, sloganlarıyla, ışıklarını kapatarak, açarak akşam 20.00-20.30 veya 21.00’de yapacakları bir eylem emekçilerin bugün yakıcı hale gelmiş taleplerini Türkiye gündemine oturması için çok etkili olacaktır, çok daha yaygın katılıma uygundur.

    “1 MAYISI TAÇLANDIRACAK KAMPANYALAR YÜRÜTÜLMELİ”

    Sendikaların, siyasi örgütlerin, demokratik kitle örgütlerinin bu yönde kampanyayı örgütlemesi ve bu bir haftayı 1 Mayıs taçlandıracak bir kampanya ve eylem süreci için canlı tutması gerekiyor. Yoksa emekçi halk daha önceki krizlerde olduğu gibi korana krizinin de bedelini ödettirilmeye, mahkum edilecek ve bu toplumsal eşitsizlikler ne kadar derinleşirse, derinleşsin patronların düzeni onların çarkı, onların baskıcı iktidarları AKP rejimi istediği gibi at oynatmaya devam edecek.”

    Cebrail ARSLAN/ANKARA

     

  • Dersim’de kayıp öğrenci Gülistan Doku için ses çıkarma eylemi

    Dersim’de kayıp öğrenci Gülistan Doku için ses çıkarma eylemi

    PİRHA- Dersim’de 10 gündür kendisinden haber alınamayan üniversite öğrencisi Gülistan Doku için bu akşam saat 20.00’de ses çıkarma eylemleri yapıldı. 

    Dersim’de “Gülistan Doku bulunsun” eylemleri sürüyor.

    Kentin birçok yerinde ses çıkarma eylemi yapılıyor. Saat 20.00’de başlayan ses çıkarma eylemlerinde “Gülistan Doku bulunsun, Dersim uyuma Gülistan’a sahip çık’” sloganları atıldı. Islıklar, zılgıtlar ve alkışlarla eylem devam etti.

    Öğrenciler ise bulundukları yurtlarda ses çıkarma eylemi yaptıktan sonra sloganlar eşliğinde yürüyüş gerçekleştirdi. Yurtlara polislerin giriş yaptığı belirtildi.

    PİRHA/DERSİM

  • ‘Kaybettiklerimizi unutmayacağız, unutturmayacağız! Sorumlularını affetmeyeceğiz!’-VİDEO

    ‘Kaybettiklerimizi unutmayacağız, unutturmayacağız! Sorumlularını affetmeyeceğiz!’-VİDEO

    PİRHA – Dersim’de sendikalar öncülüğünde 10 Ekim Ankara Gar Katliamı’nda yaşamını yitirenler anıldı. Açıklamada, “Eşitlik, özgürlük, demokrasi ve barış mücadelesi yitirdiğimiz arkadaşlarımızın en büyük emanetidir. Bizler bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da bu doğrultuda kararlı mücadelemizi sürdürmeye devam edeceğiz” denildi.

    Dersim’de KESK ve DİSK, 10 Ekim Ankara Gar Katliamı’na ilişkin basın açıklaması yaptı.

    Seyit Rıza Meydanı’nda gerçekleşen açıklamaya siyasi parti ve kurum temsilcileri, sendika temsilcileri ve çok sayıda yurttaş katıldı.

    “TÜRKİYE TARİHİNİN EN BÜYÜK KİTLE KATLİAMI”

    Açıklamayı okuyan Eğitim SEN Dersim Şube Başkanı Eylem Eslek, “10 Ekim 2015 sabahında , Ankara garında, yüreklerinde sevgi, gözlerinde gülücük, dillerinde barış türküleri olan on binlerce kişi kardeşçe yan yana bulunuyordu. O karanlık dönemde hepimize umut veren bu coşkulu birliktelik saat 10’u 4 geçe birbiri ardına patlayan iki bomba ile kana bulandı. IŞİD üyesi iki canlı bomba tarafından gerçekleştirilen bu kanlı saldırı sonucunda 103 arkadaşımız hayatını yitirdi. 500’e yakın arkadaşımız yaralandı ve sakat kaldı. Türkiye tarihinin en büyük kitle katliamında kaybettiğimiz bütün arkadaşlarımızı saygı ve özlemle anıyoruz. Arkadaşlarımıza olan hasretimiz, her geçen gün daha da büyüyor” ifadelerini kullandı.

    “MAHKEME CESUR ADIM ATMADI; VİCDANLARDA ADALET TECELLİ ETMEDİ”

    10 Ekim davasına ilişkin aktarımlarda bulunan Eslek, şunları kaydetti:

    “Bildiğiniz gibi geçtiğimiz yıl Ağustos ayında 10 Ekim Davası karar bağlandı ve 9 kişi hakkında 101 kez ağırlaştırılmış müebbet cezası verildi. Dosyaları ayrılan 16 firari sanık hakkındaki davanın üçüncü duruşması 21 Kasım’da görülecek.

    Katliama ilişkin dava iddianamesi mahkemeye sunulduğu günden itibaren yürütülen soruşturmanın olayı tüm boyutlarıyla açıklığa kavuşturmaktan uzak olduğunu ifade ettik.

    3 yıldır yapılan her duruşmada, katliamda ihmali olan kamu görevlilerinin ve sorumlulukları bulunan siyasetçilerin de yargılanması gerektiği dile getirildi. Ne yazık ki mahkeme bu doğrultuda cesur bir adım atmadı ve bu eksik karar sonucunda kamuoyu vicdanında adalet tecelli etmedi.

    Saldırı sonrasında yaptığı “patlama sonrasında oylarımız yükseliyor” sözleriyle hafızalarımızda yer eden dönemin Başbakanı, geçtiğimiz aylarda “7 Haziran-1 Kasım seçimleri arası dönemdeki defterler açılırsa birçok siyasetçi insan içine çıkamaz” açıklamasında bulundu.

    Bu sözler,katliamın siyasal boyutları konusundaki endişe ve iddialarımızın haklılığını göstermiştir.Buradan davanın görülmekte olduğu mahkeme heyetini bir kez daha göreve çağırıyoruz: Bu açıklama hem bir ihbar, hem de itiraf kabul edilmelidir. Başta dönemin başbakanı ve içişleri bakanı olmak üzere dönemin siyasileri davaya dahil edilmelidir.”

    “KARARLI MÜCADELEMİZİ SÜRDÜRMEYE DEVAM EDECEĞİZ”

    “Yakın tarihimizin en karanlık döneminin aydınlığa kavuşması için siyasetçileri de ellerine vicdanlarına koymaya, gerçekleri açıklığa kavuşturmaya çağırıyoruz: Türkiye’nin barış umuduna darbe vuran, insanları sokağa çıkamaz hale getiren 7 Haziran ile 1 Kasım 2015 seçimleri arasında yaşanan olayların arkasında hangi siyasetçiler var? Suruç ve Ankara Garı’nda yaşanan katliamların siyasal sorumluları kim? Bilinmelidir ki, insanlığa karşı işlenen bu suçların faillerini gizleyenler, bu suçların ortağıdır. İktidarını korumak için toplumu kaos ve şiddet sarmalına sürükleyenleri asla unutmayacağız. Kardeşlerimizin hayatlarından, bizlerin acılarından oy devşirenleri asla affetmeyeceğiz” diye konuşan Eslek, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Eşitlik, özgürlük, demokrasi ve barış mücadelesi yitirdiğimiz arkadaşlarımızın en büyük emanetidir. Bizler bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da bu doğrultuda kararlı mücadelemizi sürdürmeye devam edeceğiz.,

    Katliamın dördüncü yılında, bombaların patladığı bu günde,  bir kez daha sesleniyoruz: Kaybettiklerimizi unutmayacağız, unutturmayacağız! Sorumlularını unutmayacağız, affetmeyeceğiz! Yaşasın Emek, Barış ve Demokrasi Mücadelemiz. Yaşasın Halkların Kardeşliği.”

    PİRHA/DERSİM

  • Adıyaman’da kerge zamanı; üzüm bağları masrafını bile çıkarmıyor-VİDEO

    Adıyaman’da kerge zamanı; üzüm bağları masrafını bile çıkarmıyor-VİDEO

    PİRHA- Adıyaman’da kerge zamanının gelmesi ile birlikte yurttaşlar büyük bir emek vererek üzüm pekmezi hazırlıyor. Kerge için büyük emek veren Nevzat Eken ve Fidan Eken adlı yurttaşlar, üzüm bağlarına verdikleri emek ve masrafların karşılığını alamadıklarını ifade ettiler.

    Haberin videosu

    Adıyaman’da bağbozumu (kerge) zamanının gelmesi ile birlikte sabahın erken saatlerinde kalkıp üzüm toplamaya giden yurttaşlar, topladıkları üzümleri gün boyunca çuvallarda insan gücü ile sıkıyorlar. Sıktıkları üzümün şiresini saatlerce kaynatıp büyük emek ve uğraşın ardından başta pekmez olmak üzere kışın bol bol tüketilen pestil ile badem ve cevizli sucuk elde ediliyor.

    Yıllardan beri devam ettirilen kerge geleneği, aile fertlerinin katılımı ile sabahın erken saatlerinde başlayan çalışmayla üç dört gün boyunca sürüyor. Kerge süresince köylülerin birbiriyle yardımlaşması ile akrabalık ve komşuluk bağları da güçlenmiş oluyor.

    Adıyaman bölgesinde eskisi gibi büyük ve üzüm bağlarının kalmadığını ifade eden Nevzat Eken ve Fidan Eken adlı yurttaşlar PİRHA’ya açıklamalarda bulundular.

    “YAPTIĞIMIZ MASRAFIN KARŞILIĞI ÇIKMIYOR”

    “Sabahın erken saatlerinde topladığımız üzümleri sandıklara koyarak pişirimini yapacağımız alana getirip çuvalda insan gücü ile sıkarak şire suyunu çıkarıyoruz” diyen Nevzat Eken, “Çıkan şireyi büyük bakır kazanlara koyup dinlendirdikten sonra kaynatacağımız alana götürüyoruz. Şirenin berraklaşması için kullanılan özel bir toprak var. Ondan bir iki kase koyduktan sonra saatlerce kaynatıyoruz. Geçen yıllara oranla bu yıl üzüm daha kaliteli ama sert geçen kışın ardından üzüm bağına dolu vurması sebebi ile çok az üzüm tuttu. Yaptığımız masraf çıkmıyor.”

    Eskiden haftalarca yaptıkları kergenin bu yıl iki günde biteceğini ifade eden Eken, “Üzüm bağları yaşlanınca yeterince verim alamıyorsun yeni genç dalları olan üzüm bağları daha çok verimli olur” dedi.

    “ÖNCEKİ YILLARDA HAFTALARCA DEVAM EDEN KERGE BİR KAÇ GÜNDE BİTİYOR”

    “Sıkılan üzüm şiresini iki aşamada kaynatıyoruz. İlk aşamada kaynayan ve köpüklenen şire berraklaşıyor. İkinci aşama için büyük bakır kazana koyarak saatlerce kaynattıktan sonra pekmez haline geliyor” ifadelerini kullanan Fidan Eken şöyle devam etti:

    “Önceki yıllarda yağmur çok yağmadığı için genç dalları çıkmadı. Çıkmayınca da üzüm bağı yaşlanıyor ve verimli olmuyor. Bu yıl yağmur yağdı yeni dallar çıktı. Önümüzdeki sene bir sorun yaşanmazsa daha verimli bir yıl olur. Hatırladığım kadarı ile eskiden dedelerimin döneminde kerge zamanı başladığında haftalarca devam ediyordu. Ama şimdi iki ya da üç günde bitiriyoruz. Hiçbir şey eski tadını vermiyor. Yanı başımızda devasa Atatürk Barajı olmasına rağmen suyundan yararlanamıyoruz. Tarlalarımız susuz. Eğer devlet bu bölgedeki susuz tarlalara kanal vasıtasıyla su taşırsa, çiftçiye destek verirse hasadımızdaki verim iki-üç kat artar” diye konuştu.

    Mustafa YÜKSEL/ADIYAMAN