Etiket: Pirlik

  • ‘Yıllardır taviz vermeden Pirlik yapmaya çalışıyorum ama bugün artık takiyye yapmak zorunda kalıyorum’-VİDEO

    ‘Yıllardır taviz vermeden Pirlik yapmaya çalışıyorum ama bugün artık takiyye yapmak zorunda kalıyorum’-VİDEO

    PİRHA- Derviş Cemal Ocağı pirlerinden Pir Hasan Hayri Şanlı, “Kur’an’ı ezbere okuyorum ama alışamıyorum. Yıllardır taviz vermeden pirlik yapmaya çalışsam da, bugün artık takiyye uygulamak zorunda kalıyorum” dedi. Dedeliğin Muhammet Ali soyundan gelmediğini, soy zincirinin incelenmesi gerektiğini belirten Şanlı, “Ama bunu söylediğim zaman bir tek dayak yemediğim kalıyor” diye ekledi.

    Alevi inancı ve toplumu yüzyıllardır iktidarların kıskacı altında kırıma ve asimilasyonla karşı karşıya kaldı.Bu da inancın yürütülmesinde ciddi sıkıtınlar oluşturuyor. Hakim din anlayışına benzetilmek ve yok edilmek istenen Aleviliğin geldiği noktayı Ovacık Ziyaret (Jare) köyünde yaşayan 1944 doğumlu Derviş Cemal Ocağı’ndan Pir Hasan Hayri Şanlı PİRHA‘ya değerlendirdi.

    “KUR’AN BİZİM YOLUMUZA HİÇ UYMUYOR”

    Kur’an’ın ilk Türkçe mealini 1964’te okuduğunu ve o zamandan beri yıllardır okumaya devam ettiğini belirten Şanlı, kendisinin bu konudaki hikayesini şöyle anlatıyor:

    “Ben Kur’an okuduğum vakit babama anlatırken, o diyordu değiştirilmiş. Ya baba değiştirilmişse yenisi ne? 1956’da ilkokulu bitirdim. Bir öğretmen, “Okula yazalım” dedi. Babam kabul etmedi, “Yok Kur’an okuyacak”. 1961’de bana yetki verdi. Ondan sonra 1964’te baktım tecvid (Tecvid: Kur’an’ı belli kurallara göre, doğru bir biçimde okumayı öğreten bilim) bilmiyorum, tecvidi de öğrendim. Ondan sonra Kur’an’ın Türkçe anlamına baktığım vakit, bir baktım ki Yolumuza hiç uymuyor. Bıraktım, yapmadım. Hatta amcam Haydar Dede “Oğlum illa yapacaksın” dedi. “Ya amca yanlış olduğuna inandığım bir şeyi ben nasıl yapayım” dedim.

    “KUR’AN’I EZBERE OKUYORUM AMA ALIŞAMIYORUM”

    Bundan 6-7 sene önceydi. Kur’an’ı aldım, baştan sonuna kadar bize uygun ne var diye baktım. Zaten yanlış diyorum ama yanlış dediğim vakit, bugün bile bir dayak yemediğim kalıyor. O zaman seçe seçe bizim dualarımıza, bizim  Yolumuza uygun çok az şey seçtim. Onları bugün bazı yerlerde okuyorum. Kitap koymuyorum önüme, ezbere okuyorum ben. Ama alışamıyorum. Örneğin bir cenaze erkanına gidiyoruz ya, Yol’u erkanı, erkana göre yapıyorum. Bakıyorum sonradan birisi gelmiş. Hani cenaze namazı kılmadın sen diyor. Sen nereden biliyorsun diyorum. Ha yani bugün insan mecbur kalıyor. Takiyye uygulamak zorunda kalıyorum.”

    “İLK PİRLER MÜSLÜMAN DEĞİL ALEVİYDİ”

    Şimdi artık pir, ağzıyla kuş tutsa bile talibin buna itibar etmediğini, hatta Irak’a gidip Şii eğitim görüp dönenlerin olduğunu anlatan Şanlı, “Nefes Dergisi’nin 21. sayısında ilk ‘soy zinciri sorgulanmalı’ yazısını ben yazdım. Hani babadan oğula geçen dedelikten bahsediyorum. Benim, babaannem Kürt kızı, anneannem Kürt kızı, büyük nenem o da Kürt kızı. Pirlik ne zaman başladı? Pirlik mesela diyorlar ki Muhammed Ali’den hayır değil. Pirlik Nasır-ı Hüsrev’in Bedehşan’a gitmesinden sonra başladı. Alamut sonrası her şey dağılınca, Baba Seyit İnan (?)‘ın yani görevlendirdiği kişiler de bitince, Nasır-ı Hüsrev, kendisiyle birlikte gelen arkadaşının soyundan pir atadı oraya. O pirler yönlendiriyorum, ama o pirler Müslüman değildi. Onlar Alevi’ydi” dedi.

    “EN BÜYÜK ENGELİM YİNE KENDİ HALKIM”

    Dedelik için zaten yıllardır erkan yürütülmediğini söyleyen Şanlı, dedelik yaparken yaşadıklarını, örnekler vererek şöyle ifade ediyor:

    “Yıllardır taviz vermeden dedelik yapmaya çalışıyorum ama bir tek dayak yemediğim kalıyor. Mesela Çakmaklı köyünden Pir Seyfi Gülatar Dede’nin cenazesinde, cenaze namazı kılmak istemiyorum diye bir sürü insanın içinde tehdit ettiler, arkadan vurdular. Zeynel Dede’yi çağırıp cenaze namazı kıldırdılar. Halbuki biz yolcumuzu cennete göndermiyoruz ki. Seyfi Dede’nin günahı mı vardı? Cennete gitmenin yolu Sünni İslam’da namaz kılmaktır ama biz Sünni değiliz ki. Ben taviz vermem. Asla. Ama benim önümde en büyük engel yine kendi halkım. Gerektiğinde onlar bana karşı çıkıyor. En çok da akrabalarım.

    “BAHÇELİ’YE ZÜLFİKAR VERDİLER, BİZİ DAHA İYİ KESSİN DİYE”

    Şimdi Ali Arif Özzeybek Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanı oldu. Bu adam Kılıçdaroğlu’nun danışmanıydı. Ondan ayrıldı. Soylu’nun danışmanı oldu. O zaman başlamıştı köyleri geziyordu. Cemevlerini geziyordu. Hatta o dönemde Ali Kenanoğlu bu konuyu meclise taşıdı. Cevap da alamadı. E şimdi bakıyorsun, en gözde dedeler onun yanında.”

    Eyüp HANOĞLU/DERSİM

    İLGİLİ HABERLER:
    -‘Bugün sürdürülen yola Alevilik diyemem, Sünniliğin bir kolu gibi’
    ‘Bugün içimize, asimilasyon yapmak için gelenlerin önüne kırmızı halı seriliyor’

  • ‘Bugün içimize, asimilasyon yapmak için gelenlerin önüne kırmızı halı seriliyor’-VİDEO

    ‘Bugün içimize, asimilasyon yapmak için gelenlerin önüne kırmızı halı seriliyor’-VİDEO

    PİRHA- Derviş Cemal Ocağı pirlerinden Hasan Hayri Şanlı, cemevlerinde bilinmeyen ve doğru bilinen yanlışların uygulandığını belirterek, “Bizim görevimiz onlardan vazgeçmek. Doğruya gelmek, bilimsel bakmak. Doğruya dönmemiz, gerçeğe yönelmemiz lazım” dedi. İçimizdeki hocaların Sünni İslam anlattığını belirten Şanlı, Şiiliğin pirler ve toplum üzerinde yarattığı tahribata dikkat çekti.

    Alevi inancı ve toplumu yüzyıllardır iktidarların kıskacı altında kırıma ve asimilasyonla karşı karşıya kaldı. Bu da inancın yürütülmesinde sıkıntınları beraberinde getiriyor. Hakim din anlayışına benzetilmek ve yok edilmek istenen Aleviliğin geldiği noktayı Ovacık Ziyaret (Jare) köyünde yaşayan 1944 doğumlu Derviş Cemal Ocağı’ndan Pir Hasan Hayri Şanlı PİRHA‘ya değerlendirdi.

    “İNSAN BİRBİRİNİN YÜZÜNDE HAKK’IN CEMALİNİ GÖRÜR”

    Talipin, mürşit tarafından yola kabul edilmesi sürecine değinen Şanlı, “Bu süreç içerisinde mürşit, eğitimin sonunda talibe bir bade verir. O badeyi içer, mest olur ve o süreç içerisinde Hakk’ın cemalini görür. Hakk dediğin; evren, ağaç, insan. Yani insan birbirinin yüzüne baktığı vakit Hakk’ı görür” dedi.

    “ŞİA’NIN ALEVİLER ARASINA SOKTUĞU NİFAK BUGÜN HALA SÜRÜYOR”

    Babasının pirlik dönemlerinden örnekler veren Şanlı, Şia’nın dedelerde ve toplumda yarattığı asimilasyonu şu şekilde ifade etti:

    “Babam yolu, erkanı, cemi yapıyordu. Kuralları uyguluyordu ama isimler Arap’tı. Talipleri kavga ettiği vakit mahkemeye gitmiyordu, babama geliyordu. Babam gidiyordu, barıştırıyordu. Aynı babam kadınların kestiğini yemiyordu, bu yanlıştı. Demek ki oraya baktığımız vakit Şia’nın Alevi Kızılbaşların arasına soktuğu nifak, bugün aynı şekilde sürdürülüyor. Bugün gerek cemevlerinde, gerek başka yerlerde, bilinmeyen ve doğru bilinen yanlışlar uygulanıyor. Bizim görevimiz onlardan vazgeçmek. Doğruya gelmek, bilimsel bakmak. Ama bunu yapamıyoruz. Neden? Çünkü belli sorunlar var. Mesela dede kendisini kutsallaştırıyor. Olduğu yerde ‘çıralığımı ver gideyim. Hakkımı ver gideyim’ diyor. Dede böyle yapınca talip ne yapabilir. Dedeler bilinçisiz. Eğer dedelerin bilinçsizliğinden kaynaklanmasaydı, o gerçeği öğrenebilselerdi, böyle olmayacaktı.”

    “İMAM CAFER ALEVİ DEĞİLDİR”

    Eskiden dedeliğin babadan oğula geçen bir şey olmadığının altını çizen Şanlı, dedelik ve Şia bağlamında tarihsel referansları da vurgulayarak şunları söyledi:

    “Dedeliğin kuralları var. Birincisi nesl-i sade olmak diyorlardı, ben ona katılmıyorum. İkincisi ilim ve irfan sahibi olmak. Üçüncüsü eline, beline, diline sahip olmak. Eğer bilgiliyse ama eline beline, diline sahip değilse, onun pirlik yapması mümkün değil. Ona rehberlik verilir, pirlik verilmez. Orada babanın oğulları arasında bir yetkiliyi seçmesi gerekir. Ama ben şimdi onları suçlayamam ki. Neden? Çünkü bu dağ başında eğitim yok ne yapabileceklerdi? Ondan sonra bir de hocalara, gerçek hocalara bakıyorsun. Sünni İslam anlatılıyordu. İmam Cafer Buyruğu diyelim. Ama o imam Cafer Buyruğu değil ki. O Şeyh Safi buyruğudur. İmam Cafer Alevi de değildir.

    “DOĞRUYA DÖNMEMİZ, GERÇEĞE YÖNELMEMİZ LAZIM”

    Bir din var ki sonu gelmez. Başlangıcı da yok. O doğal dindir. Doğal dinin başı yok ki sonu olsun. Yazılı olmayan, doğal ahlak kurallarını uygulayan Alevidir. Doğruya dönmemiz, gerçeğe yönelmemiz lazım. Pirin de okuması lazım. Mesela Hristiyan papazlar gidip eğitim veriyor. Bizim pirlerimiz niye eğitim görmüyorlar. Bazı kitaplar var. Okuyoruz. Onları okuduğum vakit bakıyorum ki tam tersi, demek ki asimilasyonu en fazla o kitaplar yapıyor. Mesela keramet gösterdi, havadan uçtu, bilmem ne yaptı. Bunlar asimilasyonun birinci sebebidir. Günümüzde asimilasyon yapmak için gelenlerin, içimize gelmesi için ayaklarının altına kırmızı halı sermişler. Bunun üzerine yürüyorlar.”

    (Yarın 3. bölüm yayınlanacak)

    Eyüp HANOĞLU/DERSİM

    İLGİLİ HABERLER:

    -‘Bugün sürdürülen yola Alevilik diyemem, Sünniliğin bir kolu gibi’-VİDEO

    -‘Pirlik Nasır-ı Hüsrev’in Bedehşan’a gitmesinden sonra başladı’-VİDEO

  • Pir Ali Koçak: Asimilasyona karşı Diyanet kökünden sökülmeli

    Pir Ali Koçak: Asimilasyona karşı Diyanet kökünden sökülmeli

    PİRHA- Süregiden Alevi asimilasyonuna dair konuşan Pir Ali Koçak,  “Devlet zaten Selçuklulardan günümüze kadar asimilasyon yapıyordu. Eğer biz kendi kökümüze inip tohumlarımızı yeşertmezsek devlet, asıl o zaman tümüyle bizi asimile eder” dedi.

    1980 askeri darbe sonrasında yapımı daha da artan ‘Alevi köylerine cami’ dayatmasına bugün yenileri ekleniyor. Pir Ali Koçak da devam eden asimilasyonların bir tür ‘devlet geleneği’ olduğuna işaret ediyor.

    Asimilasyonun en temel alanlarından biri olan inanç merkezlerine dönük artan baskı ve dayatmalara vurgu yapan Pir Ali  Koçak, “Aleviler ceketinin düğmelerini yanlış iliklemeye başlamış. Bu sebeple de var olan kendi içerisinde bir birlik sağlayamadı. Mevcut birliktelik de sadece çıkar düzeyinde. Bunun üzerinden devletin yapmış olduğu politikada Alevilerin birbirine kenetlenmesini önlemiş oldu. Son dönemdeki tutuklamalar, cami yapmalar sadece devletin suçu değil. Devlete bu suçu işlemesine biz müsaade ettik. Eğer biz birlik olmuş olsaydık hiçbir yerde Alevi köyüne cami yapılmazdı.” ifadelerini kullandı.

    “KENDİ TOHUMLARIMIZI YEŞERTMEK ZORUNDAYIZ”

    Pir  Koçak, devletin, Selçuklulardan günümüze kadar asimilasyonu gelenek haline getirdiğini de söyleyerek şöyle devam etti:

    “Eğer Alevilere cami ile birlikte hizmet gelecekse Alevilerin tek bir sözü olması lazım; eğer biz Aleviliği özüne bağlı olarak görmek istiyorsak şu andaki yaşamımız içinde önce kendimizi gözden geçirmeliyiz.

    Size bir kurbağa hikâyesi anlatayım. Kurbağayı kaynamış bir suyun içeresine koyarsan kurbağa zıplar kaçar. Ama kurbağayı soğuk bir suyun içeresine koyup altını yavaş yavaş yakarsan kurbağa fark etmeden ölür. Aynen Aleviliği de öyle asimile etmeye başladılar. Biz kendi tohumlarımızı yeşertmek zorundayız. Eğer biz kendi kökümüze inip tohumlarımızı yeşertmezsek devlet, bizi asimile eder. Kendi içimizdeki gri pasaportlu dede dediğimiz ve Avrupa’da gri dedeleri de gelir bize İslam’ı, Şia’yı anlatır ve hiç Alevilikten söz etmeden bizi asimile edip ve kendi yollarına koymaya çalışır.

    Kars’taki olaya değinecek olursak; mantık olarak bir Alevi köyüne eğer yol yapılacaksa insan oldukları için yapılması lazım. Alevi ya da Müslüman oldukları için değil. Eğer biz bunu topluma aşılayamaz, bu yolun gerçeklerini gençlerimize anlatmaz, gençlerimizi cemlere getirmez, caminin bizim olmadığını anlatmazsak camiye gideceklerdir. Biz, kendimizi; yani hak yolunu ayakta tutabilmek için önce özümüzü bileceğiz, özü bozmadan zamana ayarlayacağız.”

    “DEDELERİMİZ KENDİLERİNİ YETİŞTİRMİYOR”

    Halkımız öyle bir inançlı ki temiz kalpli göğsünü gere gere ‘ben Aleviyim’ diyor ve gidiyor dedeleri dinliyor. Ama tırnak içinde ‘dedeler’. Dedelerimiz, pirlerimiz kendilerini yetiştirmiyor. Bir ezberleri var o ezberle gidiyorlar.

    Aleviler, Viyana’da mahkemeye müracaat ettiler ve ‘Biz ayrı bir inancız. İslam’la bir ilişkimiz yok.’ dediler. Tüzüklere bakıyorlar ki peygamberleri Muhammet. Ali’ye bir bakıyorlar ki İslam’da da aynısı var. ‘Biz sizi ayrı bir din ya da ayrı bir inanç olarak kabul etmeyiz’ diyorlar. Eğer biz kendi özümüze dönersek hem Avrupa’da hem de dünyada saygı görürüz.”

    “DİYANET KÖKÜNDEN SÖKÜLMELİ”

    Süren asimilasyon politikalarının en temel kaynağı olarak Diyanet İşlerini işaret eden Pir Ali Koçak, “Diyanet kökünden sökülmeli” diyerek şöyle devam etti:

    “Biz anlatmasını biliyoruz. Aleviliği Almanlara da İngilizlere de Fransızlara da anlattık. Ama şu Alevilere Aleviliği bir türlü anlatamadık, anlatamıyoruz. Bir anlatabilsek o zaman kendimize geleceğiz. Yani bütün kabahat ne hükümette ne Osmanlı devletinde ne de bu ülkeyi idare edenlerdedir. Onların amacı belli zaten. Devletin din adamları devletten maaş alıyor. İnanç kurumları, hocaları, imamları, koskoca bir diyanet işleri var. Diyanet işlerine pirlerimiz diyor ki ‘Diyanet, bize adam göndersin de Kur’an kursu versin’. Oysaki biz diyoruz ki ‘Hayır kardeşim, diyanet işlerini istemiyoruz. Diyanet işlerinin Alevilerle ilişkisi olmamalıdır.

    Cemevlerini rant kapısına çevirmişler. Hakk hizmetçi dedem de babam da hatta bütün ehil insanlarımız da ‘Hakk hizmeti karşılıksız yapılır’ derlerdi. Çünkü sen onu isteyerek, severek yapıyorsun. Eğer ona bir karşılık vereceklerse değer biçemezsin. Her kelamına bir değer mi biçeceksin? ‘Fiyatı şudur’ mu diyeceksin? Biz de Alevilikte büyüklerimizden kalma en önemli şey; kendi özünden gelerek verdiği hakullahtır, çerağlıktır.

    ‘Çerağılık’ kelimesini herhalde bazı canlarımız bilmiyor. Eskiden cemevlerinde yağdanlıklar vardı. Onun üzerine mumlar konuluyordu. Bezden küçük küçük parçalar yapılıyordu. O yağda çerağ yakıyorlardı. Onun içinde bir para gerekliydi. Ceme gelen insanlar bir daha yanması için çerağın devamlı yanabilmesi için yağa, life ihtiyaç vardı. İşte onlar için para alıyorlardı.  Dedeye ya da pire alınmıyordu. O çerağlık hizmeti veren ya da hizmeti yapan rayber ise o çıkarıp pire verirdi. Pir ‘bana ver’ demezdi. Derse eğer o zaman o pirlikten çıkar.

    “CEM YÜRÜTENLER TALİPLERDEN YUKARIDA OTURAMAZ”

    Bir de cemlerde kodes gibi yerler yapıyorlar. Yani hiçbir pir, hiçbir ehil insan ya da cem, cemaat sunan biri taliplerden daha yukarıda oturamaz. Aşağıda olmak zorundadır. Biz aşağıda talipler ise yukarıda oturabilirler. Onlar bizi kendi yüreklerinde, görüşlerinde, sevgisiyle yükseltecekler.”

    Cebrail ARSLAN-Eren GÜVEN

    ANKARA

  • Herkesin kendini bulabileceği ‘Varto’lu Aşık Hicrani Divanı’ okuyucusuyla buluştu- VİDEO

    Herkesin kendini bulabileceği ‘Varto’lu Aşık Hicrani Divanı’ okuyucusuyla buluştu- VİDEO

    PİRHA- Herkesin kendinden bir şeyler bulabileceği ‘Varto’lu Aşık Hicrani Divanı’ okuyucusuyla buluştu. 1958-1997 yılları arasında yazılan şiirlerden oluşan kitabı derleyen Burhan Beyazyıldırım, teknolojinin kitap satışlarını etkilediğini, emeklerinin karşılığını alamadıklarını belirterek, “Eskiden biz bir kasette ulaşmazken şimdi tek bir tuşla istediği videoyu izleme şansına sahipler. Sanal ortam her şeyin içini boşaltıyor.” diye konuştu. 

    Muş Varto Ozankent Köyü’nde doğan Burhan Beyazyıldırım babası Varto’lu Aşık Hicrani’nin (Ali Kemal Beyazyıldırım) şiirlerini ‘Varto’lu Aşık Hicrani Divanı’ kitabinda bir araya getirdi. Can Yayınları’ndan çıkan şiir kitabı 1958-1997 yılına kadar yazılmış olan şiirlerden oluşuyor. Aşık Hicrani şiirlerinde sevda, Duaz-ı imam, Ehli Beyt sevgisi, sitem ve güzelleme gibi konuları işlemiştir.

    Vartolu Aşık Hicrani 25 Haziran 1938 yılında Varto’da doğdu. Hiç okula gitmeyen Aşık Hicrani, Babası Seyit Cafer’den hem Türkçe hem de Osmanlıca öğrendi. Babası dedelik yaptığı için Hicrani’yi de beraberinde taliplerine götürüp cemlere katılmasını sağladı Yirmili yaşlarda yol öğretisini öğrenen Hicrani, dedelik de yaptı. Şimdiye kadar ise yüzlerce yazılmış şiiri bulunuyor.

    Bu şiirleri derleyen oğlu Burhan Beyazyıldırım kitap hakkında PİRHA’ya konuştu. Babasının vefatından sonra şartları el vermediği için uzun yıllar ilgilenemeyen Beyazyıldırım, son üç yıldır kardeşlerinin de desteğiyle ‘Varto’lu Aşık Hicrani Divanı’ kitabını ortaya çıkardı.

    Defterlerde yazılı olanlar ile video ve ses kayıtlarda yer alan şiirleri dijital ortama aktaran Burhan Beyazyıldırım, aktarım sırasında da  bir takım tedirginlik yaşamış. Beyazyıldırım, şiirlerde anlam kaymasına yol açmadan titiz bir çalışmaya çalıştıklarını belirtti.

    Şiirleri derleme çalışmalarından sonra İstnabul’da bulunan Can Yayınları sahibi Adil Atalay ile görüşen Beyazyıldıırm, “Kitabı okumak ve Hicrani’den haberdar olmak isteyen herkese ulaştırmaya çalışıyoruz” dedi.

    “VARTOLU HİCRANİİ ÜZERİNE TEZ YAZILACAK BİR KİŞİLİĞE SAHİP”

    Varto’lu Hicrani’nin üzerine doktora tezi yazılabilecek bir kişiliğe sahip olduğunu belirten Beyazyıldırım, “Çok derin bir kişiliği var. Ozanlığı vardır, aynı zamanda toplum önderliği vasfı da vardır. Umarım bir gün üniversiteli biri Vartolu Hicrani üzerine bir tez yapar. Başarılı bir çalışma olacağını düşünüyorum” diye konuştu.

    Babasının şiirlerinde tek düze bir geleneğin olmadığını kaydeden Burhan Beyazyıldırım, sevda türküleri, hicivleri mersiye, deyişler, doğa sevgisi, tanrı ve ülke sevgisi gibi birçok konuyu işlediğini belirtti.

    “SANAL ORTAM HERŞEYİN İÇİNİ BOŞALTTI”

    Okuyucuyla buluşan ‘Varto’lu Aşık Hicrani Divanı’nın her dostta her Alevi’de her Hınıslı da olması gerektiğini düşünen  Beyazyıldırım, teknolojinin gelişmesinin sanata yansımasını da şöyle değerlendirdi:

    “Sanal ortam her şeyin içini boşaltıyor; şiirin, müziğin, kitabın… İnsanlar çok ciddi çaba harcayıp müzik yapıyorlar. Eskiden biz bir kasede ulaşmazken şimdi tek bir tuşla istediği videoyu izleme şansına sahipler. Bu da emeğe zarar veriyor, emeğinin karşılığını alamıyor.”

    “ŞEHİRLERDE ŞİİR YAZMA RUHU YOK, İNSAN KENDİ TOPRAĞINDA O RUHU BULUYOR”

    Beyazyıldırım, neden Aşık Hicrani’nin okunması gerektiğini ise şu sözlerle anlattı:

    “Aşık Hicrani’de herkes kendisinden bir şeyler bulur. Adil Atalay şiir kitabını okuduktan sonra gözyaşlarıyla ‘ben burada kendimi buldum’ dedi. İnsanların okumaması gerektiğini düşünüyorum.”

    1958-1999 yılları arasında yazılmış şiirler ile yakın zamanlarda yazılmış şiirler arasındaki farkı da değerlendiren Burhan Beyazyıldırım, “Burada şiir yazma ruhu yok, şiir yazma alt yapısı yok. Burada o duygu ve o maneviyat yok. Şimdi Bingöl dağında ya da kendi köyümde olsan o ilham geliyor. O yüzden buranın çok sanal olduğunu düşünüyorum. Ancak insan kendi toprağında ve doğasında, kendi yer ve yöresinde o hissiyat ve duyguyu yazar.” diye konuştu.

    Son olarak okuyucuya seslenen Burhan Beyazyıldırım, Varto’lu Aşık Hicrani’yi tanımak isteyen herkesin bu kitabı alarak destek olmasını istedi. Sohbetimizin ardından Beyazıldırım babası Varto’lu Hicrani’nin toplumsal sorunları dile getirdiği şiirlerinden bir kaç dize okudu.

    Semra ACAR/İZMİR