Etiket: prof.dr.atilla güney

  • “Bu Suça Ortak Olmayacağız” 10 yaşında: Emeğimiz gasp edildi- VİDEO

    “Bu Suça Ortak Olmayacağız” 10 yaşında: Emeğimiz gasp edildi- VİDEO

    PİRHA- 2016 yılında yayımlanan “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisi üzerinden 10 yıl geçti. Barış Akademisyeni Prof. Dr. Atilla Güney, KHK’lerle ihraç edilen akademisyenlerin yaşadığı baskıyı anlatırken, “10 yıllık emeğimiz gasp edildi, bu mücadeleyi sonuna kadar sürdüreceğim” dedi.

    2016 yılında yayımlanan “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisi, Türkiye’de akademik özgürlükler ve barış mücadelesi açısından dönüm noktası olmuştu. O dönemde binlerce akademisyen, devletin Kürt politikalarına karşı sessiz kalmayarak imza verdi. Bildirinin ardından bazı akademisyenler KHK’lerle ihraç edildi, sözleşmeleri feshedildi ve yoğun siyasi ve toplumsal baskılarla karşılaştı. Barış imzacısı Prof. Dr. Atilla Güney, “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisi sonrası başlayan KHK’lerle ihraç sürecine, akademik ve kişisel yaşantısındaki etkilerine ve Türkiye’de yeniden gündeme gelen barış sürecine ilişkin PİRHA’ya konuştu.

    “BARIŞ AKADEMİSYENLİĞİNİN TARİHİ DAHA ESKİYE DAYANIYOR”

    PİRHA- Bildirinin üzerinden 10 yıl geçti. Hatırlatma yapmak gerekirse, Türkiye’de barış bildirisi sürecinde neler yaşandı?

    ATİLLA GÜNEY- 2013’te başlayan çözüm süreci, hatırlanacağı üzere bugünküne benzer bir atmosferde yürütülüyordu; ancak bugünkü girişimlerden farklı olarak daha somut adımlar içeriyordu. Akil İnsanlar Komisyonu kurulmuş, toplumun farklı kesimlerinden STK’lerle, sendikalarla ve sivil toplum örgütleriyle görüşmeler yapılmıştı. Bu süreç 2015 Haziran seçimlerine kadar devam etti. O seçimlerde Adalet ve Kalkınma Partisi, kurulduğu tarihten itibaren ilk kez parlamentoda tek başına çoğunluğu sağlayamadı. Ardından Suruç Katliamı yaşandı; sonrasında Ceylanpınar’da emniyet güçlerine yönelik suikastlar gerçekleşti. Diyarbakır’da, HDP’nin seçim mitinginde bombalı saldırı oldu ve beş kişi hayatını kaybetti. Bunu Ankara Garı Katliamı izledi. Barış söyleminin, çözüm sürecinin ve silahsızlanmaya dair umudun yeşerdiği bir ortamda, Türkiye toplumu bu olaylarla birlikte bir anda altüst oldu. Haziran seçimlerinde iktidar partisinin yaşadığı yenilgi, iktidar açısından ciddi bir hayal kırıklığı yarattı. Kürt seçmenlerden olumlu bir oy dönüşü beklendiği varsayılıyordu; ancak bu gerçekleşmedi. Ardından süreç, iktidar tarafından “buzdolabına kaldırıldı”. Sonrasında, çatışmalı süreç yeniden başladı. Diyarbakır, Cizre, Sur, Nusaybin ve Mardin’in birçok ilçesinde yaşanan çatışmalarda, sayılar net olmamakla birlikte binlerce sivil hayatını kaybetti ya da yaralandı. 2016 yılının 11 Ocak tarihinde bir basın bildirisi hazırladık.

    Ancak Barış Akademisyenleri ya da sonradan bilinen adıyla Barış Akademisyenliği, bu bildiriyle ortaya çıkmış bir oluşum değildi. Bunun kökeni 2012’ye, çözüm sürecinden önceye dayanıyordu. Türkiye’nin farklı üniversitelerinden akademisyenler, henüz çözüm süreci başlamadan önce, çözüme davet amacıyla bir araya gelmiş ve kısa bir metin yayımlamıştı. Süreç ilerlerken, Barış Akademisyenleri farklı zamanlarda ve farklı inisiyatiflerle sürece katkı sunmaya çalıştı. 2013 ve 2014 yıllarında Diyarbakır’da, Ankara’dan, İstanbul’dan, Diyarbakır ve Mardin üniversitelerinden gelen akademisyenlerle sık sık basın açıklamaları yaptık; süreci gözlemlemeye ve raporlamaya çalıştık. Dolayısıyla barış akademisyenliği, 11 Ocak 2016’da yayımlanan “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisiyle ortaya çıkan bir durum değildi. 2012’den başlayan ve dört yıllık bir geçmişi olan bir süreçti. Başlangıçta sayı azdı ve katılım yer ve zamana göre değişiyordu. Batı’da yapılan toplantılara o bölgeye yakın üniversitelerden akademisyenler katılırken, Doğu’da Kürdistan bölgesindeki üniversitelerden akademisyenler sürece dahil oluyordu. 11 Ocak 2016’da ilk etapta bin 1128 imzacıyla “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı basın bildirisi yayımlandı ve belirlenen temsilciler tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunuldu. Ardından iktidar cenahından sert tepkiler, hakaretler ve suçlamalar geldi. Bu tepkiler, imzacı olmayan bazı akademisyenlerin de metne destek vermesine yol açtı ve imza sayısı 2 binin üzerine çıktı. Kamuoyunda “ikinci imzacılar” ya da “destek imzacıları” olarak anılan bu süreçle sayı 2 bin 200’leri aştı.

    “VATAN HAİNİ İLAN EDİLDİK”

    PİRHA- Bildiriye imza attıktan sonra neler yaşadınız?

    ATİLLA GÜNEY- Sert tepkilerin ardından, özellikle Mersin ve Kocaeli üniversitelerinde, henüz KHK’ler yokken ve 15 Temmuz yaşanmamışken, bazı rektörler imzacı akademisyenlerin sözleşmelerini yenilemeyerek fiili ihraç sürecini başlattı. Mersin Üniversitesi bu konuda en erken ve en sert örneklerden biriydi. Akademik koşulları sağlamalarına rağmen, imzacı asistanların, okutmanların ve yardımcı doçentlerin sözleşmeleri yenilenmedi.

    Mersin’de yerel televizyonlarda isimlerimiz ve fotoğraflarımız tek tek yayımlandı. Bir sabah programında sunucu, “Mersinliler, Erdemliler, Silifkeliler; bu vatan hainleri sizin vergilerinizle maaş alıyor. Çocuklarınızı bu vatan hainlerine mi emanet edeceksiniz?” şeklinde açık hedef göstermelerde bulundu. Bu süreçte ilk başta bazı arkadaşlar oldukça iyimserdi. Ancak ben iyimser değildim. Bildirinin yayımlanmasının ertesi günü iktidar cenahından gelen tepkileri gördüğüm anda şunu söyledim: Biz bu devlete “suç işliyorsun” dedik ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti bunu affetmez. Bir siyaset bilimci olarak, Türkiye siyasi tarihini okumuş ve bu alanda dersler vermiş biri olarak, bunun affedilmeyecek bir tavır olduğunu biliyordum. Nitekim söylediğim gibi, sürecin ardından önce rektörlerin aldığı kararlarla; senato, bölüm kurulu, fakülte yönetim kurulu ve üniversite yönetim kurulu kararlarıyla sözleşmeli olan arkadaşlarımız üniversitelerden atılmaya başlandı.

    Barış bildirisi sonrasında üniversitelerde, rektörlük ve yönetim kurulu kararlarıyla özellikle sözleşmeli akademisyenler görevlerinden uzaklaştırılmaya başlandı. Yapılan görüşmelerde rektörler, imzacıları açıkça “vatan haini” olarak niteledi; sözleşmelerin yenilenmeyeceğini, kadrolu akademisyenlerin ise YÖK üzerinden tasfiye edileceğini ifade etti. Bu tutum, sürecin ne kadar ağır olacağını erkenden gösterdi. 15 Temmuz’un ardından çıkarılan KHK’lerle kamudaki Barış Akademisyenlerinin büyük bölümü ihraç edildi; özel üniversitelerde çalışanların sözleşmeleri de hızla feshedildi. Bildiriyle devlet ve topluma barışa dair açık bir söz söylenmiş, iktidara güçlü bir siyasi müdahalede bulunulmuştu ve bu hem Türkiye’de hem uluslararası akademik çevrelerde etkili oldu.

    “BU SÜREÇ BURJUVA HAREKETİ OLARAK KALDI”

    PİRHA- Geçen 10 yıla baktığınız zaman başlatılan bu hareketin toplumda ne gibi etkiler yarattığını düşünüyorsunuz?

    ATİLLA GÜNEY- 10 yıl sonra sosyolojik açıdan bakıldığında, bu hareket tipik bir küçük burjuva aydın hareketi olarak kaldı. İmzacıların önemli bir kısmı yaptıklarının anlamını ancak sonradan kavradı; süreç kolektif ve toplumsal bir mücadeleye dönüştürülemedi. Halktan gelen güçlü dayanışmaya rağmen akademisyenler bu desteğin içine yeterince girmedi.
    Zamanla ortak hareket zayıfladı, bireysel çıkış yolları öne çıktı, dayanışma akademileri sınırlı ve geçici kaldı. Dışarıdan örgütlü ve yekpare görünen yapı, içeride dağınık ve parçalıydı. Bu süreçte, aydın refleksi olarak tipik bir davranış sergiledik: Bireysel inisiyatifler geliştirdik, kendi başımıza çözüm yolları aradık. Başlangıçta muazzam bir toplumsal destek vardı; demokratik kentlerde, dayanışma konserleri, basın açıklamaları ve yardımlarla halk bize sahip çıktı. Ama imzacı akademisyenlerin çoğu, bu kitlesel destekten uzak durup kendi başlarının çaresine baktı. Bazıları yurt dışına gitti, burs ve araştırma imkanları buldu.

    Aynı zamanda süreç, beklenmedik çatışmaları ve rekabetleri de beraberinde getirdi. Farklı kentlerde benzer akademi ve dayanışma yapıları kuruldu, aralarında sürtüşmeler yaşandı. Bu da tipik olarak küçük burjuva aydın refleksiyle açıklanabilir. Yapılan eylemin toplumsal anlamını, kitlesel boyutunu ve kolektif etkisini yeterince sahiplenememek. Bugün 10 yıl sonra geriye baktığımda, bu hareketin sosyolojik olarak tam da küçük burjuva aydın refleksinin bir yansıması olduğunu söyleyebilirim. Öte yandan, görevimize dönseydik bile, geçmişteki gibi bir dönemi tekrar yaşayamazdık, zaten öyle bir ihtimal yoktu.

    “ÖĞRENCİLERİMDEN UZAK KALMAK İŞİN EN ZOR KISMI OLDU”

    PİRHA- Peki bu süreç sizi psikolojik olarak nasıl etkiledi?

    ATİLLA GÜNEY- En büyük travmam öğrencilerden ve ders anlatmaktan koparılmak oldu. Şu an 58 yaşındayım, 48 yaşımda üniversiteden atıldım. Gençlerle bir arada olmanın verdiği enerji çok başka bir şey. Ders anlatmanın keyfi, makale ya da kitap yazmakla kıyaslanamayacak kadar güçlü. On yıldır beni en çok üzen şey öğrencilerimden uzak kalmak.
    Maddi olarak elbette bir kayıp yaşadım. Yaşam standardım düştü ama buna uyum sağlamayı öğrendim. Bu süreç bana parayı yönetmeyi, daha sade yaşamayı öğretti. “Ağaç kabuğu yesinler” diyenlere rağmen, onurlu ve mütevazı bir hayat sürdürdük. Kimse bu şekilde terbiye olmadı. Özel üniversitelere başvurduğumda CV’me bakıp olumlu yaklaştılar, ancak SGK sisteminde KHK kaydını gördükleri anda kapılar kapandı. Bu tür engelleri defalarca yaşadık. Akademik olarak ilk bir–iki yıl sarsıntıyla geçti. Sonrasında üretkenliğim arttı. İhraçtan sonraki akademik CV’m, önceki on yılımın CV’sinden daha güçlü. İki çeviri kitap yayımladım, bir telif kitap yazdım. Belgesel film yapmayı öğrendim, insan hakları alanında gazeteciler ve avukatlara yönelik ihlaller üzerine raporlar ve belgeseller hazırladık. Covid döneminde Almanya’daki iki üniversitede çevrimiçi ders verdim. Uluslararası konferanslara çevrimiçi bildiriler sundum. Şu anda yeni bir kitap üzerinde çalışıyorum. Akademik üretimi bırakmadım; başka türlü ayakta kalamazdım.

    “HUKUKİ DEĞİL SİYASİ BİR SÜREÇ”

    PİRHA- Hukuki süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

    ATİLLA GÜNEY- Hukuki süreç ise başlı başına bir çıkmaz. OHAL Komisyonu başvuruların yaklaşık yüzde 90’ını reddetti. Sendikalı, demokratik ihraçların neredeyse tamamı onandı. Davalar Ankara’daki Bölge İdare Mahkemelerine taşındı ve yıllardır sürünüyor. Benim dosyamda Bölge İdare Mahkemesi göreve iade kararı verdi ancak üniversite itiraz etti. İstinaf on gün içinde kararı bozdu. Dosyam iki buçuk yıldır Danıştay’da bekliyor. Danıştay ve istinaf sürecinde hukuki değil, tamamen siyasal ve keyfi bir yargılama pratiği işliyor. Dosyaları inceleyen hakimlerin önemli bir kısmı hukuk fakültesi mezunu değil. Geçmişte AKP’den aday olmuş, bakanlık ve müsteşarlık yapmış kişiler var. Bu nedenle yargının tarafsızlığına dair ciddi bir sorun görülüyor. Hakimlerin verdikleri kararları bir tür kariyer basamağı olarak gördükleri hissi oluşuyor.

    Danıştay, Barış Akademisyenliği imzasını gerekçe olmaktan fiilen çıkarmış durumda. Ret kararları, barış bildirisine değil; sosyal medya paylaşımlarına, basın açıklamalarına, yürüyüşlere ve hatta ihraçtan sonra yazılan yazı ve yapılan konuşmalara dayandırılıyor. Oysa hukuken ihraçtan sonraki faaliyetlerin dosyaya girmemesi gerekir. Buna rağmen son 10 yıla yayılan tüm siyasal ve toplumsal faaliyetler “irtibat–iltisak” gerekçesiyle kullanılıyor. Bu son derece tehlikeli bir durum. Mahkemeler arasında hiçbir tutarlılık yok. Bir mahkeme göreve iade kararı verirken, istinaf çok kısa sürede bunu bozabiliyor; Danıştay ise önceki kararları yok sayarak bambaşka gerekçelerle ret verebiliyor. Kimi dosyalar 15 günde karara bağlanırken, kimileri 3-4 yıldır bekletiliyor. Bunun nedenini açıklayan hiçbir hukuki ya da ahlaki ölçüt yok. Kısacası süreç bir hukuk yolu değil, bir labirent gibi işliyor. Rasyonel, ilkeli, öngörülebilir bir mekanizma yok. Bu yüzden “süreç nasıl gidiyor?” sorusuna net bir cevap vermek mümkün değil; sadece hangi mahkemede kaç dosyanın beklediğini saymaktan başka söylenecek bir şey kalmıyor.

    “BU MÜCADELEYİ SONUNA KADAR SÜRDÜRECEĞİM”

    PİRHA- Aradan geçen 10 yıl var. Yeniden akademiye dönme umudunuz var mı?

    ATİLLA GÜNEY- Açıkçası hukuki sürece bakınca benim kendi adıma üniversiteye döneceğimize dair çok bir beklentim yok. Çünkü yaşadığımız şey hukuktan çok, bilinçli bir yıpratma süreci. Bu tamamen psikolojik bir savaş. İnsanı belirsizlikle, umutla oynayarak tüketmeye yönelik bir strateji bu. Hakkımda iade kararı çıktığında rektörlüğün hemen itiraz etmesini istemiştim. Öyle de oldu; daha üniversitenin kapısından bile giremeden istinafla tekrar atıldım. Ama bazı arkadaşlar aylarca çalıştıktan sonra atıldı. Açıkçası o duruma düşmek çok daha ağır bir travma. On yıldır yaşattıkları yetmiyormuş gibi hala aynı kinle, aynı intikam duygusuyla devam ediyorlar. Zaten bu saatten sonra dönmek meselesine de çok anlam yüklemiyorum. Dönsen ne olacak? Üniversitelerin hali ortada. Kimlerle çalışacaksın? Destek veren birkaç arkadaş dışında, büyük çoğunluk bu süreci ya sessizce ya da fiilen destekledi. Ben onların yüzüne bakamam; mesele sadece meslek değil, insani bir mesele bu.

    Bir de şunu açıkça söylemek lazım: Bizim sorunumuz sadece bugünkü iktidarla değildi. Biz, Cumhuriyet’in kuruluşundan beri devletin temel işleyişiyle sorunlu olan, ilkesel bir yerde duran insanlardık. Barış bildirisi bunun sadece bahanesiydi. Zaten bizi atacaktılar; biz imzayı atarak onlara gerekçe verdik. Akademideki duruşumuz da bunun parçasıydı. Paralı eğitime, ikinci öğretime, uzaktan eğitimin ticari hale gelmesine itiraz ediyorduk. Mesela bizim bölümde biz ihraç edilmeden önce açılmayan program kalmamıştı, biz gittikten sonra her şey serbest bırakıldı.

    Bir de akademinin dışına çıktıktan sonra insan ne kadar baskı altında yaşadığını fark ediyor. Şu an çok daha rahat yazıyorum, hiç otosansür yapmıyorum. Son yazdığım metinleri okuyanlar da bunu söylüyor. Geriye dönüp bakınca diyorum ki, biz akademide ne kadar saçma bürokratik kavgalarla enerjimizi tüketmişiz. Şimdi dışarıda hem daha özgürüm hem de daha üretkenim. O yüzden benim için mesele artık dönmek ya da dönmemek değil. Akademi zaten bizi istemiyordu, biz de bu haliyle onu istemiyoruz.

    Öte yandan benim 10 yıllık emeğim var hem parasal hem de beşeri sermaye anlamında emeğim gasp edildi. Bu mücadeleyi sonuna kadar sürdüreceğim. İnatla da olsa, kazanırsak tekrar odamıza dönme niyetim var. Sürecin nereye varacağını bilmiyorum, ama geri dönmemek gibi bir niyetim yok. Muktedirlerin niyeti ne, onu bilemem elbette.

    Fatoş SARIKAYA-Diren KESER/ MERSİN

  • Prof. Dr. Atilla Güney: Pazarlığın adı müzakere oldu-VİDEO

    Prof. Dr. Atilla Güney: Pazarlığın adı müzakere oldu-VİDEO

    PİRHA- Deprem felaketinde yaşanan sorunlar ve ölümlerin iktidarın yetememesi veya basiretsizliği olarak açıklanamayacağının altını çizen Prof. Dr. Atilla Güney, “Bu sistematik bir kaos yaratma haliydi” dedi. Millet İttifakı cephesinde yaşananlara da değinen Güney, müzakere adı altında pazarlık yürütüldüğünü belirtti.

    Deprem felaketinin üzerinden bir ay geçmesine karşın, yurttaşların temel ihtiyaçları giderilebilmiş değil. Su, gıda ve çadır sorununun devam ettiği kentlerde, enkazlar ‘hızlı’ bir şekilde kaldırılıyor. Tarım alanlarına ve Alevi köylerinin bulunduğu alanlara dökülen molozlar tehlike saçarken, iktidar yetkilileri herhangi bir sorunun olmadığını iddia etmeye devam ediyor.

    Depremin seçime nasıl yansıyacağı da Türkiye’de konuşulan konular arasında. Depremde iktidarın ortaya koymuş olduğu pratik yoğun bir tepkiyle karşılaşırken, Millet İttifakı’ndaki ‘Aday’ krizi şimdilik çözüldü. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Cumhurbaşkanı adayı olurken, gözler HDP’nin nasıl bir karar vereceğine çevrilmiş durumda.

    Hem deprem sürecini ve iktidarın depremde vermiş olduğu sınavı hem de seçim sürecini Prof. Dr. Atilla Güney ile konuştuk.

    Memleketin çok ciddi bir felaketten geçtiğini belirten Güney, “Hala bu felaketin acı etkileri hissediliyor. İnsanlar temel ihtiyaçlardan mahrumlar. Su, barınma, yiyecek sorunu ortada dururken ülkenin gündeminin aslında bu olması gerekirken, deprem bölgelerinde yaşayan insanların yaşadığı sıkıntıların ısrarla ve inatla gündeme getirilmesi gerekirken gündemin bir anda böyle bir noktaya evrilmesi bana çok üzücü geliyor” dedi.

    Yaşanan sorunlar ve ölümlerin iktidarın yetememesi, basiretsizliği ya da kifayetsizliği olarak açıklanamayacağının altını çizen Güney, “Bu sistematik bir kaos yaratma haliydi. Deprem bölgeleri neredeyse bir siyasal deney alanına çevrildi. Bu korkunç bir şeydi. Molozların kaldırılması, ihalelerinden tutun da, sonrasında yıkılan kentlerdeki yeni yapılacak toplu konutların ihalelerine kadar, AFAD’ta yaşananlara kadar tutun da, Kızılay’da yaşananlara kadar bütün bunlar aslında bu sistematik kaosun artçı sonuçları” diye belirtti.

    “DEPREMDE GÖSTERİLEN DAYANIŞMA RUHU ORTAK SİYASİ TAVRA DÖNÜŞMELİ”

    Deprem bölgelerinde ortaya çıkan dayanışma ruhunun önemli olduğunu vurgulayan Güney, “Sol, sosyalist sol, demokratik sol için niceliksel oy potansiyeline bakıldığı zaman ‘marjinal, ne kadar oyları var ki’ gibi böyle analizler, söylemler çok sıkça yapılır. Fakat bu niceliksel gücün deprem bölgelerinde nasıl niteliksel dayanışmacı bir güce dönüştüğüne tanıklık ettik. Türkiye sağının ya da liberallerinin sol sosyalist hareketi aşağılayacak biçimde yürüttükleri propagandanın geçersizliğini solcular, demokratlar, ilericiler bu deprem bölgelerinde muazzam bir biçimde gösterdiler. Bu felaket dönemlerinde yaşanan bu dayanışma, ortak hareket, halkla bütünleşme, olağan dönemlerde de bir bütünleşmeye, ortak siyasi tavır almaya vesile olur” şeklinde konuştu.

    Türkiye’deki ittifakların zorunluluktan ortaya çıktığına işaret eden Güney, “İttifakların her zaman kırılmaya ve kırılganlığa açık. Cumhur İttifakı’na ve Millet İttifakı’na da baktığımız zaman burada aslında bir müzakere kültürü yok. Son günlerde duyduğumuz özellikle demokrasi, müzakere, anlaşma, ortak kararlarda birleşme gibi sözlerin tamamı yürüyen bir pazarlık mekanizmasının bir sonucu. Aslında bir pazarlık yürütüyor ama müzakere deniyor” diye konuştu.

    “BUNUN ADI MÜZAKERE DEĞİL PAZARLIKTIR”

    Millet ittifakındaki kırılmaların devam edeceğinin altını çizen Prof. Dr. Güney, şunları dile getirdi:

    “Kendi açılarından sorun, kısmi olarak çözülmüş gibi görünüyor ama ben bunu meselenin çok daha büyük krizlere gebe olduğunu düşünüyorum. İki tane ittifak var karşımızda. Biri iktidarı da olan Cumhur İttifakı içerisindeki MHP var. Evet. Bir yandan iktidara aday olan Millet İttifakı var. İçerisinde İYİ Parti var. Aslında İYİ Parti MHP’nin bir mütemmim cüzü gibi görülebilir. Bu parti bin dokuz yüz yetmişlerden bu yana kurulan hükümetlerle simbiyotik bir ilişki içerisindeler. Yani nemalanmak. Bugün İYİ Parti’nin yaptığı tam da böyle bir şey. MHP bunu Cumhur İttifakı içerisinde yapıyor. Çok da rahat yapıyor. Orada bir çatışma yaşanmaması çok doğal. Çünkü zaten AKP iktidarda ve MHP bu iktidardan olabildiğince nemalanıyor.

    Tüm bunlara baktığımızda Kılıçdaroğlu’nun Cumhurbaşkanı adayı olup olmaması Ekrem İmamoğlu, Mansur Yavaş muhabbetin arkasında yatan aslında bu sahip olmadıkları nicel gücü kendi dönemlerinde bir kullanım değerine çevirmek. Üç gündür izlediğimiz komedi bir tefeci bezirgan tüccar pazarının ötesinden başka bir şey değil.

    “KÜRTLERLE, ALEVİLERLE, KADINLARLA İLGİLİ NE SÖYLEYECEKSİNİZ?”

    Millet ittifakı iki bin küsur sayfalık mutabakat metni yayınladı ve seçim propagandası metnimiz olacak, dedi. Aynı zamanda da iktidara gelindiğinde de ittifakın programı olacak denildi. Metinde Kürt meselesi adına hiçbir şey yok. Alanlara çıktığınızda ne söyleyeceksiniz? Kadın sorunu, toplumsal cinsiyet meselesi. Ne söyleyeceksiniz? LGBT Q bireyler hakkında ne söyleyeceksiniz?”

    “TOPLUMSAL MÜCADELE HATTI BÜYÜTÜLMELİ”

    Türkiye’nin geleceğinin aslında tüm toplumu sıkıştırdıkları seçime, siyasi partiler arası rekabete endeksli bir siyaset anlayışından çıkıp bir toplumsal mücadele hattının oluşmasıyla olacağını söyleyen  Güney, “Toplumsal sorunlarımız, politik meselelerimiz tabanda toplumsal bileşenlerle, toplumsal aktörlerle beraber yürüteceğimiz bir mücadele biçimine evrilirse ancak bu bize dayatılan siyaset biçimi aşılabilir. Bu anlamda da HDP’nin ve onun bileşenlerinin ve Emek ve Özgürlük ittifakının bu önümüzdeki süreçte çok ciddi hatalar yapmazlarsa büyük bir rol oynayacaklarını düşünüyorum” ifadelerine yer verdi.

    Diren KESER/MERSİN

  • Prof. Dr. Güney: Emek ve Özgürlük İttifakı, hızla bir projeksiyon içerisine girmeli-VİDEO

    Prof. Dr. Güney: Emek ve Özgürlük İttifakı, hızla bir projeksiyon içerisine girmeli-VİDEO

    PİRHA- Prof. Dr. Atilla Güney, seçimleri Millet ya da Cumhur İttifakı’nın kazanmasının mevcut siyasal ve ekonomik krizi çözmeyeceğinin altını çizerek, Emek ve Özgürlük İttifakı’nın seçimde ve sonrasındaki sürece dair ittifakı güçlendirecek adımlar atması gerektiğini belirtti. Güney, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hem hukuki hem de teknik olarak seçimde aday olmaması gerektiğini de kaydetti. 

    Türkiye, seçime hazırlanıyor. AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Bursa’da yaptığı konuşmada seçimin 14 Mayıs’ta olacağına yönelik mesajını yinelerken, Erdoğan’ın aday olup olmayacağı tartışmaları da devam ediyor. Bu tartışmalarının yanı sıra değişen sistemle birlikte ikinci defa ittifaklarla girilecek seçimde, Millet İttifakı cephesinde de cumhurbaşkanı adayının kim olacağı konusunda henüz bir açıklama yapılmadı.

    Son günlerin en çok konuşulan konuların başında ise Emek ve Özgürlük İttifakı’nın kendi adayıyla seçime gitme kararı. Bir çok dengeyi değiştiren bu karar gündemdeki yerini korurken, “Türkiye’nin içinde bulunduğu yoksulluk, işsizlik, yolsuzluk, çatışmalı ortamdan çıkışın yolu nasıl sağlanacak?” sorusu da tüm sıcaklığıyla ortada duruyor.

    Mersin Üniversitesi’inde ihraç edilen Prof. Dr. Atilla Güney ile seçimleri ve Emek ve Özgürlük İttifakı’nın cumhurbaşkanlığı seçiminde kendi adayını çıkarma kararını ve çözüm bekleyen sorunların seçime yansımasını PİRHA’ya değerlendirdi.

    PİRHA- Seçim tarihi resmi olmasa da açıklandı. Seçimin erkene alınmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

    PROF. DR. ATİLLA GÜNEY: Seçim tarihinin erkene alınması beklenen bir şeydi. Tabii bu bir baskın seçim değil. Anlaşılan o ki muhalefet de tarihin erkene alınmasından çok rahatsız değil. Kılıçdaroğlu’nun yaptığı açıklamalardan da bunu görüyoruz. Anlıyoruz ki onlar da hazırlar.

    14 Mayıs’a, tabii bir ay erkene alınmasının taktiksel bir takım nedenleri olduğunu düşünüyorum. İdeolojik ve politik bir taktik izleyecekler. Bu tarihi özellikle 14 Mayıs tarihinin seçim sürecinde bir propaganda aracı olarak kullanacaklar. AKP bunu yıllardır yapıyor. Geçmişin milliyetçi, muhafazakar tabanına böylesine rövanşist bir söylem üzerinden hitap edecekler. 14 Mayıs’ı sembolik bir tarih olarak kullanacaklar. Bu anlamıyla manidar bir tarih.

    İkincisi de ekonomik nedenler. Seçim sonrası, enflasyonun ilk altı aylık oranları açıklanacak. Buna göre memur maaşlarında ikinci altı aylık zam konuşulacak. Belki muhtemelen yine enflasyon oranına göre asgari ücretin revize edilmesi konuşulacak. Emekli maaşlarında yine revizyon söz konusu olabilecek.Bu kararı da seçim sonrasına bırakabilmek adına seçimi bir ay öne aldılar. Haziran öncesinde muhtemelen seçim sürecinde, kürsülerde, meydanlarda çok ciddi vaatler verilecek. Fakat bu vaatlerin hayata geçirilmesi Haziran sonrasına bırakılacak. Bu anlamda da seçimin bir ay erkene çekilmesini ben böyle bir iki önemli bir siyasal ideolojik, politik, biri de ekonomik olan iki taksitsel nedeni olduğunu düşünüyorum.

    “CUMHURBAŞKANININ SEÇİME YENİDEN ADAY OLARAK GİRMEMESİ GEREKİYOR”

    -Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın seçimde aday olup olmayacağı tartışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu tartışmalardan bir ‘mağduriyet’ oluşmaması gerektiğini düşünüp gündeme getirmek istemeyen bir kısım muhalefet var.

    Hukuki açıdan bakıldığı zaman birçok anayasa hukukçusunun söylediği gibi ve teknik olarak da Cumhurbaşkanı’nın halihazırdaki bu seçime yeniden aday olarak girmemesi gerekiyor. Bu bir vaka ve gerçeklik. Bunu birçok anayasa hukuku uzmanı, akademisyeni de söylüyor.
    Fakat biz daha önce diploma meselesinden de, Anayasa Mahkemesi’nin aldığı farklı kararlardan da biliyoruz ki bu tartışmalar çok da AKP’yi bağlamıyor. Yani istediğiniz kadar hukuki olarak bunun geçersiz olduğunu söyleyin, çok da umursamıyorlar işin açığı. Meclis Başkanı’nın bunun bir engel olmadığına dair üçüncü defa aday olacağına dair yaptığı açıklama var. Önümüzdeki günlerde muhtemelen Yüksek Seçim Kurulu’na böyle bir açıklama yaptırtacaklar zaten. Bu anlamıyla bir ‘sıkıntı’ görünmüyor.

    Muhalefet perspektifinden özellikle de altılı masa perspektifinden baktığımızda onların da bu topa çok gireceklerini düşünmüyorum. Yani Cumhurbaşkanını üçüncü defa aday olamayacağı üzerinden bir söylem yürütmeyi bir ‘mağduriyet’ söylemine dönüştürmemek adına altılı masanın da böyle bir topa çok gireceğini düşünmüyorum. Bunun da taktiksel bir şey olduğu kanaatindeyim. Bu anlamda da bu tartışmanın çok uzamayacağını hatta bundan sonra çok da gündeme gelmeyeceği düşüncesindeyim.

    “İTTİFAKLAR BİR ZORUNLULUK”

    -İttifaklarla girilecek bir seçim ne anlama geliyor? Bir kutuplaşma mı, çözüm mü çıkar?

    Bir siyaset bilimci olarak uzun zamandır ittifaklara sıcak bakmayan biriyim. İttifaklar elbette kurulur. Bir şekilde var olan ittifaklar içerisinden bir tanesini şahsi kişisel olarak desteğinizi verirseniz o başka bir konudur ama Türkiye uzun zamandır hem ekonomik, hem siyasal, hem kültürel, hem de toplumsal bir krizin içerisinde. Aslında ittifaklar bu krizin bir yansıması, bir zorunluluk. Yani kimilerinin belirttiği gibi bir demokrasi mücadelesinin olmazsa olmazı değil. Siyasi partiler çok ciddi bir temsil krizi yaşıyorlar. Hemen hemen bütün Türkiye’deki siyasi partiler ciddi bir tavan bulabilmek anlamında ciddi bir siyasal kriz yaşıyorlar. Bu siyasal krizin siyasi partilerin içinde bulunduğu krizin toplumsal krizle de bütünleşmiş olan krizin bir sonucu. Aslında bir zorunluluk. İttifaklar içerisinde yer alan hiçbir partinin normal koşullarda elinden gelse hiçbir ittifaka girmeyeceğini düşünüyorum. Fakat bu bir zorunluluk.

    Cumhur İttifakı’na baktığımız zaman bir zorunluluk. Türkiye’deki milliyetçi, muhafazakar ve Kürt düşmanlığı üzerinden siyaset yapmanın bir yansıması olarak görünüyor. AKP’nin siyasi kadroları, son on yıldır MHP’yle ittifak yapmaktan ben kesinlikle memnun olmadıklarını düşünüyorum. Hiçbir parti elinde imkanlar olduğu zaman tek başına seçime girmekten yüksünmez.

    Millet İttifakı’na baktığımız zaman orada da bir ehvenişer bir durum var. Millet İttifakı’nda daha da vahim bir durum var. Bir heterojenlik var. İdeolojik olarak inanılmaz ayrışmalar var. Kadın meselesi, Kürt meselesi gibi konularda ayrışma söz konusu. Dolayısıyla bu bir krizin sonucu. Yani bir zorunluluk. Hiçbirinin aslında elinden gelse bu tür ittifakları içinde yer almak istemeyeceklerini çok net bir biçimde söyleyebilirim.

    “STRATEJİK BİR KARAR”

    -Emek Özgürlük ittifakı Kartal’da seçimin startını verdi ve cumhurbaşkanı adayı çıkaracaklarını açıkladı. Bu kararı nasıl okuyorsunuz?

    Emek ve Özgürlük İttifakı’na baktığınız zaman biraz önce saydığım iki diğer ittifaktan çok net ayrıldığı noktalar var. Özgürlük ve demokrasi konusundaki ölçütleri, kriterleri çok net birbirine benzeşiyor. Bu anlamıyla diğer iki ittifakla kıyaslandığında özgürlükler, temel hak ve özgürlükler, insan hakları ve demokrasinin temel ilkeleri konusunda bir ortak uzlaşının ve müzakere sürecinin olduğunu söylemek mümkün.

    Emek ve Özgürlük İttifakı’nın en azından ilk tura kendi adaylarıyla çıkacağını açıklaması zamanlama ve bu ilanın yapılış anlamında biçimsel olarak son derece yerinde. Siyaseten çok stratejik ve oldukça iyi bir karar.

    -Seçime yansıması nasıl olur?

    Hem Emek ve Özgürlük İttifakı kurulmadan önce hem de ittifak kurulduktan sonra özellikle altılı masaya çok ciddi sinyaller gönderdi. Yirmi yıldır ülkenin üzerine çöreklenmiş olan bu yağma rejiminin alaşağı edilmesi için birlikte hareket edilmesi gerektiğini, asgari müştereklerde ortaklaşılması gerektiğine dair olumlu mesajlarını sürekli gönderdi. Fakat bütün Türkiye’nin de bildiği gibi bu konuda hiçbir şekilde olumlu bir yanıt alamadı. Tam tersi özellikle altılı masanın ikinci büyük ayağı olan İYİ Parti’nin çok net açıklamaları var.

    -Seçimin yanında HDP’nin kapatılma davası süreci var. Bu süreç seçime nasıl yansır?

    HDP’yi kapatmayacaklarına dair bir öngörüm vardı. Kapatmak yerine siyaset yasağı, hazine yardımının kesilmesi gibi sürecin işleyeceğini düşünüyorum. Özellikle on yıla baktığımız zaman HDP’nin ve HDP’nin içerisindeki diğer birleşen siyasal yapıların etkin kadrolarının neredeyse yüzde 90’na yakını cezaevlerinde rehin tutuluyor. Ben zaten hesaplara bloke konulmasını bekliyordum. Hatta hazine yardımından seçimlere girerken, hazine yardımından men edilmesini de bekliyordum. Bu anlamıyla iktidar HDP’yi ve Emek ve Özgürlük İttifakı’nı sıkıntıya sokmanın planını yürütüyor.

    HDP Eş Genel Başkanı Mithat Sancar’ın talebine Anayasa Mahkemesi’nden olumlu bir yanıt gelir mi? Onu bilmiyorum. Fakat hesaplara bloke konulmasına dair kararın sekize/yedi alınması çok ilginç. Yani iktidardan gelen çok ciddi siyasi baskılara rağmen sekize yedilik oranın da çok kritik bir oran olduğunu düşünüyorum. Bu biçimiyle benim hala öngörüm kapatılmayacağı, siyasi yasakla talebinin onaylanacağı hesaplarına bloke konacağı ve hazine yardımında da men edileceği düşüncesindeyim.

    HDP gibi siyasi tabanı son derece politik olan ve hiçbir partide olmadığı biçimiyle seçmen kitlesinin partiyle muazzam organik bağları olan bir partide bu tür partilerin hesaplarına bloke konulmasıyla, zapturapt altına alamazsınız. Nitekim tam tersi kamçılayıcı bir etki de yapar. Bu anlamıyla diğer iki ittifaktan niteliksel olarak çok ciddi bir farklılığı var. Bu farklılığın süreklileştirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü velev ki 14 Mayıs’ta seçimler yapılsın, seçimden sonra ister altılı masa iktidara gelsin, ister halihazırdaki Cumhur İttifakı iktidara gelsin. Türkiye’yi çok ciddi bir siyasal ve ekonomik kaos bekliyor. Zaten bir kaosun içerisindeyiz ama bu daha da perçinlenecek ve artık böyle içinden çıkılamayacak bir hale gelecek. Şimdi altılı masanın geleceğe yönelik bir tek projeksiyonu var. Bize somut olarak sundu. O da güçlendirilmiş parlamenter demokrasiye dönmek. Fakat Emek ve Özgürlük İttifakı perspektifinden baktığımız zaman Kürt meselesi, siyasal ve toplumsal özgürlüklere ve haklara sahip olmaları, kadın hareketi, ekoloji meselesine bakışı var. Emek ve Özgürlük İttifakı’nın artık seçimlerden sonra tamamen bir toplumsal ittifaka dönüşmesi gerekecek. Bu anlamıyla da seçimlerden sonra muhtemelen çok ciddi bir toplumsal mücadele sürecine gireceğiz. Bu yönde Emek ve Özgürlük İttifakı’nın hızla önümüzdeki yıllara dair bir projeksiyon içerisine girmesi gerektiğini düşünüyorum.

    Diren KESER/MERSİN

  • Prof. Dr. Atilla Güney: Çözüm için seçim ittifakı pratiğinden uzaklaşılmalı-VİDEO

    Prof. Dr. Atilla Güney: Çözüm için seçim ittifakı pratiğinden uzaklaşılmalı-VİDEO

    PİRHA-Barış Akademisyeni/Siyaset Bilimci Prof. Dr. Atilla Güney, Türkiye’deki sorunların kalıcı çözümü için alternatif mücadeleyi benimseyen güçlerin seçim ittifakından çıkıp, tabana yayılan, halkla beraber, yerinden yönetilen ve üretilen bir siyasetin de var olması gerektiğini ifade etti. Güney, ittifakları siyaseten çaresizliğin ürünü olarak değerlendirdi. 

    Türkiye seçim gündemine girdi. Zamanında yapılacak seçime 9 ay gibi bir zaman kalmışken, toplum Kürt ve Alevi sorunu gibi çözülmeyen sorunlarının yanında artan hayat pahalılığı, yoksulluk, açlık, işsizlik gibi sorunlarla boğuşuyor.

    Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, hayata geçirildiğinden bu yana ise, tarihsel olarak varolan siyasal kriz derinleşerek sürüyor. Türkiye siyaseti Cumhur ve Millet İttifakı olarak ikiye bölünmüşken, Emek ve Özgürlük İttifakı her iki ittifaka alternatif bir “Üçüncü Yol” söylemiyle yola çıktı.

    Halkların Demokratik Partisi (HDP), Emek Partisi (EMEP), Türkiye İşçi Partisi (TİP), Toplumsal Özgürlük Partisi (TÖP), Sosyalist Meclisler Federasyonu (SMF) ve Emekçi Hareket Partisi’nin (EHP) içerisinde yer aldığı Emek ve Özgürlük İttifakı, 24 Eylül’de İstanbul’da “Yol Haritası”nı deklere etti. Açıklanan deklarasyonda, ülkenin en büyük sorunlarının başında gelen Kürt sorunu, ekonomi, emek, kadın, doğa gibi birçok başlığa dair çözüm önerileri yer aldı. Deklarasyonda ayrıca toplumun tüm dinamiklerine mücadele çağrısı yapıldı.

    Barış Akademisyeni/Siyaset Bilimci Prof. Dr. Atilla Güney ile yaklaşan seçimleri, Avrupa’da yükselen faşist dalgayı, bunun Türkiye’ye yansımalarını ve Emek ve Özgürlük İttifakı’nı konuştuk.

    “KÜRESEL KAPİTALİZM ÇOK CİDDİ BİR İKTİSADİ VE SİYASİ KRİZLE KARŞI KARŞIYA”

    PİRHA- Avrupa’nın çeşitli kentlerinden Norveç’ten, İtalya’ya kadar birçok ülkede seçimler oldu. Özellikle Avrupa’da sağ, aşırı sağ faşist partilerin oylarını arttırdığını, iktidara ortak olduğunu ya da iktidar olduğunu gördük. Türkiye’de de benzer bir süreç uzun zamandır karşımızda duruyor. Birçok aşırı sağ parti var, faşist parti var ve sağ eğilimli iktidarlar gerçekliğiyle karşı karşıyayız. Bugün bunun örtüşüyor olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Yani Türkiye’de ve dünyadaki bu hali nasıl yorumluyorsunuz?

    Prof. Dr. ATİLLA GÜNEY: Dünyada aşırı sağın özellikle de Batı Avrupa’da yükseldiği bir vaka, bir gerçek. Fakat Avrupa’da sağın yükselişinin kendi içinde tarihsel bir takım nedenleri var. Avrupa’nın tarihsel geçmişiyle bir alakası var. İtalya geçmişten gelen çok ciddi faşist damarı olan bir ülke. Hakeza Almanya benzer şekilde geçmişten gelen bir faşist damarı olan, öyle bir toplumsal tabanı olan bir ülke. Fakat bu son dönemlerde özellikle son on yılda aşırı sağan yükselişinin daha konjonktürel nedenleri de var. 2008’den bu yana batı kapitalizmi ya da küresel kapitalizm çok ciddi bir iktisadi krizle karşı karşıya. Bu krizler karşısında sosyalist ve sol mücadelenin, sol kalkışmaların, ayaklanmaların önüne geçebilmek için batıdaki düzen ya da sistem her zaman bu Neo Nazi grupları ya da yapılanmaları elinin altında bir supap olarak tutar her zaman. Bu soğuk savaş döneminden beri böyledir. Bu yaşananları biraz buna yormak gerekiyor. Bu Türkiye için de geçerli. 1960’lardan 70’lerden bu yana bunu biliyoruz.

    Özellikle yine krizle birlikte hatta belki iktisadi krizden önce emarelerini gördüğümüz bir siyasal kriz var. Avrupa’da parlamenter sistemin krizi var. Verili siyasal partilerin yani İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulu düzen partilerinin artık kitleler nezdinde bir anlam ifade etmediğini de biliyoruz. Parti sistematiğinin girdiği bir kriz var.

    Bu siyasal krizle bağlantılı olarak göz ardı edilen bir nokta var. Son 15 yıla baktığımız zaman Amerika’dan tutalım Batı Avrupa’daki seçim
    analizlerine baktığımız zaman katılım oranları gittikçe düşüyor. Örneğin Biden’ın seçildiği son seçimde Amerika’da yanılmıyorsam yüzde 40’lar civarında bir katılım vardı. Yani seçmenlerin yüzde elliden fazlası sandık başına gitmedi. Bu da yine sisteme duyulan güvensizlik ya da sistemin bir alternatif ortaya çıkmasının önüne vurduğu ketten kaynaklı bir umutsuzluğun ya da belki de bir seçmenin kinik tavrının bir sonucu. Dolayısıyla aslında bu seçime katılıp da ortaya çıkan oy dağılımı değil, seçime gelmeyen yüzde 60’ın kim olduğuna da bakmak gerekiyor bu ülkelerde.

    Türkiye biraz daha farklı tabii. Türkiye’de geçmişinden gelen milliyetçi, ırkçı bir siyasal damar her zaman vardı. Cumhuriyet kurulduğundan beri bu vardı. Çok partili siyasal hayata geçildikten sonra da bu hep oldu zaten.

    “TOTALİTER REJİMLERİN ALAMETİ FARİKASIDIR”

    -Türkiye’de Avrupa ve ABD’dekinin aksine seçime katılım da çok yüksek. Bu durumu nasıl okuyorsunuz?

    Batı Avrupa’da oylar seçime katılım oranları düşerken Türkiye’de bunun yüzde seksen beşlerde hatta zaman zaman yüzde doksanlarda olması şaşırtıcı gibi görünebilir ama bence çok şaşırtıcı değil. Aslında bu kadar katılım oranının yüksek olması parlamenter sisteme ya da liberal demokrasinin seçim sistemine duyulan güven ile alakalı değil. Aslında özellikle AKP’nin neredeyse çeyrek yüzyıla varan bir iktidarı var. Son 25 yılına baktığımız zaman bu seçimlerin hepsinin birer plebisiter seçim yani iktidarı oylama seçimi, gitsin mi kalsın mı oylaması olduğunu görürüz.
    Seçime giren partileri test etme, deneme ya da onları bir şekilde iktidara taşıma seçimi olmadığını görüyoruz. Dikkat edelim son 25 yıla baktığımız zaman, yapılan hem yerel seçimler hem genel seçimler aslında AKP’nin gidip gitmemesi üzerinden yapılan seçimler. Aslında bu da totaliter rejimlerin alameti farikasıdır. O yüzden yüksek katılım oranlarını çok da böyle demokrasi sevdasına ya da parlamenter sisteme, liberal demokrasinin seçim sistemine duyulan güven ve sadakate bağlamamak gerekiyor. Bu katılım oranları bazen aslında tam tersine otoriter ve totaliterliğin de bir göstergesi olabiliyor Türkiye örneğinde olduğu gibi.

    “SİYASETEN ÇARESİZLİĞİN ÜRÜNÜ!”

    -İttifaklar da bu mantık üzerine mi şekilleniyor?

    2015 yılından bu yana farklı mecralarda, farklı platformlarda bu ittifak siyasetini eleştiriyorum. Bunun doğru bir siyaset biçimi olmadığını söylüyorum ve çok ciddi tepkiler de alıyorum her taraftan.

    “Eğer ittifak siyasetini beceremiyorsanız, diktatörlük istiyorsunuz” gibi bir söylem vardı. Ben buna cepheden itiraz ediyorum. İttifaklar tam da biraz önce konuştuğumuz o çerçevesini kabaca çizmeye çalıştığımız totaliter ya da otoriter siyasetin bir sonucu aslında. Eğer siz 25 yıldır iktidarda olan bir partiyi oylarını koruyarak hatta zaman zaman daha da yükselterek direngen bir biçimde iktidarda duran bir partiyi kendi parti politikalarınız, kendi parti söylemleriniz, kendi parti programınız üzerinden saldırarak, siyaseten rekabet ederek götüremiyorsanız, gönderemiyorsanız, programınız ve söylemleriniz kitle tabanında bir karşılık bulamıyorsa ve siz bunun sonucunda da artık bir ittifak arayışına giriyorsanız, ortada bir sıkıntı var demektir. Bu anlamda da çok sıcak bakmıyorum ittifaklara. Bir çaresizliğin ürünü işin açığı. Siyaseten çaresizliğin ürünü.

    “İTTİFAKLAR SEÇİM ODAKLI OLMAKTAN ÇIKMALI”

    -Hafta sonu yaptıkları dekorasyonda, açıklamada, halk buluşmasında yoğun bir katılım da vardı. Büyük bir coşku da vardı. Emek ve Özgürlük İttifakını nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Kürt siyasal hareketinin özellikle Türkiye’deki sol, sosyalist, demokrat, özgürlükçü yapılarla ve partilerle bir arada bulunma inadının çok eskilere dayandığını biliyoruz. Bugün gelinen noktada kurulan ittifakın, üçüncü yol ittifakının aslında biraz da ben yine HDP’nin ve onun tabanını oluşturan Kürt siyasal hareketinin inadından ve azminden kaynaklandığını düşünüyorum. Bu anlamıyla elbette ben de halk buluşması adı altında hafta sonu yapılan toplantıyı coşkuyla karşıladım ve selamladım. Fakat bu eleştirilerimin baki olacağı ve bunları yöneltmeyeceğim anlamına da geliyor. Geçmişteki ittifaklara baktığımız zaman bunların ne kadar kısmi olduğunu, ne kadar seçime odaklı olduğunu, ne kadar milletvekili pazarlığı üzerinden yürüdüğünü, seçimler sonrasında bu ittifakların devam etmediğini, bu ittifakların toplumsal yaşamın içerisinde bir taban bulacak düzeyde direnç ile devam ettirilmediğini gözlemlediğim zaman kuşkusuz bu ittifaka da aynı biçimde eleştirel bakmayı bir görev biliyorum kendime.

    Bunun değişmesi gerekiyor. Yani ittifaktan çok daha tabana yayılan, daha halkçı, daha halkla beraber belki de yerinden yönetilen, yerinden üretilen bir siyasetin de var olması gerekiyor.

    Söylem düzeyinde seçim ittifakı olmadığı söyleniyor ancak bu söylemin ne kadar hayata yansıyacağını geçmiş deneyimlerimizden, geçmiş ittifaklardan, geçmiş birlikteliklerden de çok iyi biliyoruz. Genelleştirilmiş bir dilin bileşen parti ve yapılarda hakim olması gerekiyor.
    Aslında beni en çok belki de hayal kırıklığına uğratan şey yayınlanan altı maddelik deklarasyondu. Ülkenin böylesine muazzam bir ekonomik bunalım içerisindeyken halk yoksulluk altında inim inim inlerken, üstüne üstlük inanılmaz hak insan hakları ihlallerinin yaşandığı, totaliterleşmenin gittikçe dozunu arttırdığı bir ortamda, ben çok daha ayakları yere basan, kitlenin ya da seçmenin ya da halkın beklentilerine karşılık verecek, daha oturaklı bir deklarasyon beklerdim.

    -Peki nasıl bir yol izlemeli? Yani bu seçim ittifakından öteye, bir toplumsal mutabakata, toplumsal mücadele hattına mı dönüşmeli?

    Elbette. Türkiye’nin ihtiyacı olan şey bu. Bu aslına bakarsan bütün partiler yani bu üçüncü yolu hedef edinmiş “Emek ve Özgürlük İttifakı”na baktığımız zaman bu ittifakın içerisinde yer alan bütün bileşenler, yapılar ve partiler de bunu söylüyorlar. Fakat söylemek başka bir şeydir. Bunu hayata geçirmek, hayata geçirmek için çaba harcamak başka bir şeydir. Bir yandan bunu söylerken bir yandan da kendi yapılarınızı direngen bir biçimde korumak niye? Bu mantığın değişmesi gerekiyor.
    Son olarak “Emek ve Özgürlük İttifakı”nın seçim ittifakı olmadığını sadece deklare etmekle kalmayıp bunu fiiliyatta da gösterecek bir siyaset tarzının izlenmesi gerekiyor.

    Diren KESER/MERSİN

  • Prof. Dr. Atilla Güney: Boğaziçi eylemlerinin meşruiyeti giderek büyüyor-VİDEO

    Prof. Dr. Atilla Güney: Boğaziçi eylemlerinin meşruiyeti giderek büyüyor-VİDEO

    PİRHA- Barış imzacısı akademisyen Prof. Dr. Atilla Güney, Boğaziçi Üniversitesi’ne Melih Bulu’nun kayyım rektör olarak atanmasına karşı süren protestoları iktidarın terörize etmeye çabalarına rağmen kitlesel eylemliliklerin halkın gözündeki meşruiyetinin giderek büyümeye başladığına vurguda bulundu. 

    Protestolar sırasında polislerin öğrencilere uyguladığı sert müdahalenin ülkedeki muhalif kitlelerin tüm protestolarına yansıdığına işaret eden Güney, “Hükümetin elinde bulundurduğu medya gücünü ve dezenformasyon gücüne rağmen öğrencilerin kitlesel eylemlilikleri ve halkın gözündeki meşruiyetleri giderek büyümeye başladı” diye belirtti.

    Barış imzacısı akademisyen Prof. Dr. Atilla Güney, Boğaziçi Üniversitesi’nde yaşanan ‘kayyım’ tartışmasını ve ardından başlayan öğrenci eylemlerini PİRHA’ya değerlendirdi.

    “İKTİDAR VE MEDYA EYLEMLERİ TERÖRİZE EDİYOR”

    -Üniversitelere kayyum ne anlama geliyor? Ortaya çıkan protestoları nasıl görüyorsunuz?

    Prof. Dr. Atilla Güney: Kendine özgü bir demokratik geleneği bulunan Boğaziçi Üniversitesi’ne Cumhurbaşkanı tarafından dışarıdan rektör atanmasının ardından üniversitenin temel bileşenlerinden olan öğrenciler, bir haftadır devam eden kitlesel bir eylemlilik süreci başlattılar. Bu eylemlerin arkasından bir AKP faşizmi klasiği ile karşı karşıyayız. Her zamanki gibi öncelikli olarak bu eylemi başlatan öğrencilere uygulanan polis şiddeti, fiziksel şiddet, bunun yanı sıra basına yansıdığı kadarıyla sözel ve fiziksel taciz vakaları ile karşılaştık. Bu AKP’nin bugüne kadar aldığı kararlar karşısında bu kararlardan mağdur olan kitlelerin muhalif kitlelerin protesto eylemleri sırasında sıkça karşılaştıkları tavırlar. Bugün de bu konuda bir şaşkınlık yaşamıyoruz ne yazık ki. Bunun yanı sıra yine her alınan idari karar arkasından bu karardan rahatsız olan, yada mağdur olduğunu düşünen kitlelerin başlattığı protestolar sonrasındaki bir başka AKP klasiği de ortaya çıktı. Bu da olayları terörize etme, olaylara katılan grupları terör örgütleri ile özdeşleştirme, kokteyl terör örgütleri tasarlayarak bu eylemsellikleri yapanları bu terör örgütlerinin mensupları olarak halka ve kamuoyuna yansıtma uygulaması. Gerek cumhurbaşkanının, gerek İçişleri Bakanının, gerek hükümetin diğer üyelerinden bu yönde sıkça açıklamalar duyduk.

    “KİTLESEL EYLEMLERİN MEŞRUİYETİ GİDEREK ARTIYOR”

    -Yaygın ve yandaş medya aracılığıyla protestoları manipüle etme durumu yaşanıyor?

    Prof. Dr. Atilla Güney: Evet, bu durum sıkça karşımıza çıkıyor. Eylemlilik sürece devam ederken öğrencilerin rektörlük binasını basarak rektöre saldırmak istediklerini ilişkin yanlış bilgilendirme -ki bu bilgilendirme bilindiği gibi üniversitesinin hocaları tarafından yalanlandı- öğrencilerin büyük bir kısmının üniversite öğrencileri olmadığı, dışarıdan gelen kuvvetler olduğuna dair yanlış bilgilerle de sıklıkla karşılaştık. Bunun yanı sıra eylemsellik sürecinde dini değerlerin ve hassasiyetlerin Gezi’de olduğu gibi eylemliliklerin meşruiyetini sorgulamak adına kullanılması ile de karşılaştık. Bu süreçte İçişleri Bakanı yine de kabinenin diğer bakanları hatta ve hatta muhalefet partilerinin sözcüleri dahi böyle bir söylem tutturdular.

    Bunlarla sıklıkla karşılaşıyoruz. Fakat bütün bunlara rağmen öğrenciler bütün bu hükümetin elinde bulundurduğu medya gücünü ve dezenformasyon gücüne rağmen öğrencilerin kitlesel eylemlilikleri  ve halkın gözündeki meşruiyetleri giderek büyümeye başladı. Eylemler Boğaziçi Üniversitesi kampüsünün dışında İstanbul’un sokaklarına yayıldı. Arkasından ülkenin farklı kentlerindeki üniversiteli öğrenciler, arkadaşlarına destek eylemleri başlattılar.

    “AKADEMİSYENLER TAVIR GELİŞTİRDİ”

    -Öğretim üyelerinin eylemleri de devam ediyor, akademinin tavrı sizce yeterli mi?

    Prof. Dr. Atilla Güney: Bütün bunlar yaşanırken öğrencilerin yanı sıra üniversitenin diğer temel bileşeni olan akademisyenlerin bu konudaki tavırları çoklukla eleştiriye tabi tutuldu. Hocalarının öğrencilere destek olmadıkları, bu uygulamadan rahatsız olmalarına rağmen bu eylemlilik sürecine fazlasıyla öğrencilere destek olmadıklarına dair eleştiriler ile de karşılaştık. Hocalar bildiğiniz gibi önce rektörlük binasına her gün sırtlarını dönerek yaptıkları bir eylemlilikle öğrencilere destek oldular ya da karşı tavırlarını gösterdiler. Arkasından öğrencilerinin kitlesel biçimde gözaltına alınmasının ardından rektörlük binasına yürüyerek ellerindeki dövizleri ve pankartları rektörlük binasının önüne bıraktılar, basın açıklamaları yaptılar. Bir başka uygulama rektörün bir türlü idari kadro kuramaması. Rektör yardımcılarının atayamaması yine akademisyenlerin bu uygulamaya karşı bir protesto tavrı olarak da yorumlanabilir.

    “BULU’NUN İSTİFA ETMESİ İRADE TASARRUFUNDA DEĞİL”

    -Kayyum rektör bir açıklama yaparak istifa etmeyeceğini açıkladı. İstifa bekliyor muydunuz?

    Prof. Dr. Atilla Güney: İstifa etmesini beklemiyordum. Görevden istifa etmesi ne yazık ki kendi irade tasarrufunda değil. kendisini oraya rektör olarak tayin eden yürütmenin en üstündeki Cumhurbaşkanının tasarrufunda olan bir şey. Biz bundan önceki istifalardan da biliyoruz. Bakanların, müdürlerinin istifalarından, hatta seçilmiş AKP’li belediye başkanlarının istifalarından ya da istifa ettirmelerinden biliyoruz ki AKP içerisinde herhangi bir idari kadroda bulunan bir bürokratın ya da seçilmişsin istifa etmesi ancak reisin tasarrufunda olan bir şey. Onun iradesi ve icazeti alınmaksızın bir istifa beklemek mümkün değil.

    -Peki bu eylemler nereye varır?

    Prof. Dr. Atilla Güney: Bu eylemlerin başarıya ulaşması kitleselleşmesine ve süreklilik arz etmesine bağlı. Ne yazık ki pandemi koşullarından kaynaklı üniversitelerin kapalı. Bunun sonucu olarak da, öğrencilerin büyük kısmı kendi memleketlerinde. Fakat buna rağmen yürüttükleri eylemsellikleri muazzam bir şey. Hocaların da bu eylemlere desteğinin artması gerekiyor.

    Diren KESER/MERSİN

    re

     

  • Prof. Güney:  Bizim tek ümidimiz bir taban hareketini örgütlemek-VİDEO

    Prof. Güney:  Bizim tek ümidimiz bir taban hareketini örgütlemek-VİDEO

    PİRHA-Barış Akademisyeni/Siyaset Bilimci Atilla Güney, AKP’nin hem seçmen ittifakı hem toplumsal taban ittifakı hem de parlamentodaki siyasi ittifakın çatırdamaya başladığını söyledi. Merkez sağdan gelen tabanın da artık bu gidişattan rahatsız olduğunu söyleyen Güney, pandemi sürecinin iktidarın sınıfsal perspektifini ve demokrasi anlayışını ortaya çıkardığını kaydetti. Güney,”Hayatları hiçe sayılan proleterya ile organize olmuş bir toplumsal muhalefete ihtiyacımız var” dedi. 

    Türkiye’de yaşanan ekonomik kriz pandemiyle birlikte derinleşti. Ekonomik kriz siyasal krizin de yaşanmasına yol açıyor. Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın istifası sonrası iktidar blokunda çatlamalara neden olacak mı? Muhalefet, krizi yönetmede yeterli mi? şeklindeki sorularımızı Barış Akademisyeni/Siyaset Bilimci Atilla Güney’e sorduk.

    MERKEZ SAĞDAN GELEN TABAN ARTIK BU GİDİŞATTAN RAHATSIZ

    PİRHA: AKP-MHP blokunda son zamanlarda istifa gündemli süreç var. Son olarak Berat Albayrak istifa etti. Bu da iktidar blokunda çatırdamaların olduğu yorumlarına neden oldu. Siz bu süreci nasıl okuyorsunuz?

    PROF. DR. ATİLLA GÜNEY: AKP gibi partilerin siyasi değerleri yoktur. Bunun tarihte ve Türkiye’de örnekleri de var. 1980 darbesi sonrası ANAP, AKP benzeri bir partiydi. Bu tür partiler kendi içlerinde koalisyon partileridirler, toplayıcı partilerdir. Seçmen tabanı itibarıyla seçimler üzerinden bu tür partilere bakacak olursak ideolojik olarak içerisinde liberal demokratların, muhafazakâr demokratların, hatta sosyal demokrasiye yakın merkez sağ seçmen tabanı da vardır. Merkez sağ seçmeni toplayan bir toplayıcı partidir. İkincisi parlamentoda kendisini destekleyen MHP gibi, BBP gibi benzeri irili ufaklı küçük partilerin de desteğini alan çifte ittifak var.

    Çatırdayan şeyler var. AKP’nin hem seçmen ittifakı hem toplumsal taban ittifakı hem de parlamentodaki siyasi ittifakın çatırdamaya başladığını söyleyebiliriz. Bu çatırdama değerler çatışmasından öte maddi temellerinde bir çatırdama yaşanıyor. Aynı zamanda da bir siyasal rant paylaşımı üzerine kurulmuş bir partidir. Şimdi kriz bir yandan AKP’nin bence bu toplumsal ittifak tabanını eritmeye başladı. Sadece bunu düşen oy oranları üzerinden gözlemlemiyoruz, aynı zamanda kendi içlerindeki ilk kurucuların giderek çözülmeye başlamasını AKP’yi temsil eden liderle siyasal ayrışmaları üzerinden okuduğunuzda bunu bir değerlerin çatışmasından çok krizle birlikte merkez sağdan gelen tabanın artık bu gidişattan rahatsız olmasıdır. İkincisi de bu rantiye merkezde ittifakın artık paylaşacak rantın, pastanın AKP içerisindeki tabanın paylaştığı örgütsel tabanın paylaştığı pastanın daralması ile birlikte bir kavga söz konusu.

    Belki 15, 16 yıldır AKP’ye oy veren merkez tabanı iki tercih arasında bırakmak zorunda kalacaklar. Ya gitmeye zorlayacaklar ya da bu rant paylaşımı tehdidi üzerinden kendi tabanlarını konsolide etmeye çalışacaklar. Bu bir süre gidecek. Kriz daha da kronikleşecek ve bu artık bir çözümsüzlük noktasına gelecek. Şimdilik covid bir bahane olarak bunu örtbas ediyor ama aslında bu covidden bağımsız çok ciddi bir siyasal ve ekonomik kriz.

    “PANDEMİ İKTİDARIN SINIFSAL PERSPEKTİFİNİ VE DEMOKRASİ ANLAYIŞINI ORTAYA KOYDU”

    Koronavirüs salgını siyasal ve ekonomik kriz sürecini hızlandırdı mı, hızlandıracak mı?

    Koronavirüs salgını üzerinden komplocu bir analiz yapma taraftarı değilim. Bugün pandeminin sebep olduğu gibi gösterilen iktisadi ve toplumsal krizin aslında 2019’un sonlarında başlayan ve bu salgından çok çok önce öngörüldüğünü ya da izlerinin, emarelerinin zaten hissedildiğini defalarca dile getirdim. Bu salgın ne yaptı? Bu salgın biraz daha katalizör etkisi yaptı ve hızlandırdı bu süreci. Bir yandan da bu krizin esas müsebbibi olan sermaye sınıfına bir bahane verdi. Diğer yandan da zaten giderek otoriterleşmeye başlayan siyasal iktidarların eline -bu sadece Türkiye için değil- bahane vermiş oldu. Gelinen aşamada sürecin tek başına yönetilemeyeceğini ortaya koydu. Dolayısıyla böyle külli bir sorunun nasıl çözüleceğine dair sendikalardan, odalardan görüş, öneri almaz, karar alma süreçlerine ortak etmezseniz, sorun kronikleşir. Böyle kronikleşmiş bir sorun nedeniyle son birkaç aydır özellikle emekli kesiminde görülen pandemiden dolayı yaşamını yitirenlerin sayısının devasa oranlara yükselmesi de aslında bu iktidarın sınıfsal perspektifini ve demokrasi anlayışını çok net biçimde ortaya koydu.

    “ORTAK SORUNLAR ÜZERİNDEN BİR ORTAK MUHALEFET GELİŞTİRİLMELİ”

    Peki bu ağır tablo karşısında muhalefet ne yapıyor?

    İktidar blokunda ara ara çatlak sesler çıkıyormuş gibi görünse de iktidar ve onun destekçisi olan MHP’nin söylemlerinin son derece homojen olduğunu görüyoruz. Muhalefetin dezavantajlarından bir tanesi bir kere homojen olmaması. Yani Cumhuriyet Halk Partisi’nden tutun İyi Parti’sine kadar, Saadet Partisi’nden tutun Halkların Demokratik Partisi’ne kadar bu spektrumun tamamına baktığınızda bir kere çok heterojen bir muhalefet yapısı var. Ortak sorunlar üzerinden bir ortak muhalefet geliştirmek yerine CHP ile HDP yan yana geldiğinde daha ulusalcı daha milliyetçi saikler devreye giriyor ve organik söylem bütünsel bir söylem, ya da İyi Parti ile HDP karşı karşıya geldiğinde ya da Saadet Partisi ile CHP’nin ultra laik kanadı karşı karşıya geldiğinde öyle bir şey yakalayamıyorlar. AKP son dönemde bir strateji geliştirdi. Muhalefeti parlamenter söylemin içerisine ‘Milli İrade’ söylemiyle hapsetti. Demokrasi bu değil. Tek başına demokrasi 4-5 yılda bir periyodik seçimlerle halkın iradesinin parlamentoya yansımasıdır bir taraftan ama daha da önemlisi demokratik örgütlenme, temel hak ve özgürlüklerin garanti altına alınması, ifade özgürlüğü, iktidarı eleştirme, muhalefet etme özgürlüğü gibi daha geniş bir tanımı var. Şu anda kamusal alan ve sivil toplum tamamen yerle yeksan olmuş durumda. Halkların Demokratik Partisi daha toplumsal tabanla kendi tabanıyla ve halkla daha iç içe daha bütünleşik. Bu anlamda daha kurumsal bir muhalefet yürütüyor. O yüzden de son bir kaç yıldır yoğun bir baskı altında.

    “TEK ÜMİDİMİZ TABAN HAREKETİNİ ÖRGÜTLEMEK”

    Muhalefet ne yapmalı?

    Solun ya da sol söylemin bugüne kadar çok dillendirdiği ekonomik sorunların artması ile birlikte toplumsal bilincin artacağına ve toplumsal muhalefetin de kendiliğinden yükseleceğine dair bir inanış vardır. Fakat tarih bize bunun her zaman doğru olmadığını gösterdi. Bu süreçten parlamenter rejimi ya da seçim sistemine çok küçümsediğimden değil ama artık bunun tek başına bu otoriter iktidarlardan kurtulmanın yegane ve biricik yolunun parlamenter seçimler olmadığını düşünüyorum. Artık tabandan ciddi bir kalkışma gelmedikçe, örgütlü bir taban hareketi ortaya çıkmadıkça demokrasi, özgürlüklerin artacağını ve sorunların çözüleceği mümkün görünmüyor. Bizim tek ümidimiz bu tür bir taban hareketini örgütlemek. Kadınlarıyla erkekleriyle, ayrımcılığa uğrayan farklı etnik kimlikler ile inançsal kimliklerle, cinsiyet ayrımcılığı mağdurlarıyla hareket ve çevrecilikten çevre yağmalamasından mağdur olan köylüler ile covid sürecinde hayatları hiçe sayılan proleterya ile ama bunların örgütlü yapılarıyla yani bireysel ya da kişisel mücadele örgütle yapılarıyla organize olmuş bir toplumsal muhalefete ihtiyacımız var.

    Diren KESER/MERSİN

  • Atilla Güney: Korona pandemisi kesinlikle krizin nedeni değil

    Atilla Güney: Korona pandemisi kesinlikle krizin nedeni değil

    PİRHA- KHK’li Akademisyen Atilla Güney, koronavirüs pandemisinin 30 yılda ortaya çıkan pandemilerden en önemli farkını, kapitalizmin tarihindeki neredeyse en büyük iktisadi krizlerden biriyle eş anlı olarak ortaya çıkmış olması olarak değerlendirdi. Güney, ekonomiye yansımasını da “Yaşanan uzun erimli ve kronikleşmiş krizlerden bir tanesi” diye tanımlayıp, “Yüzünü geleceğe, yeni mücadele ve örgütlenme biçimlerine odaklanmış bir toplumsal muhalefetin başarıyla çıkacağını düşünüyorum” dedi.

    Koronavirüs salgını başta ekonomi olmak üzere birçok alanda dengeleri alt-üst ederken, ‘Dünyayı nasıl bir gelecek bekliyor?’ sorusuna ise cevap bulunmaya çalışılıyor.

    Sürece dair, Mersin Üniversitesi Kamu Yönetimi bölümünde öğretim üyesiyken, “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisine imza attığı gerekçe gösterilerek KHK ile ihraç edilen barış akademisyeni Prof. Dr. Atilla Güney ile konuştuk.

    PİRHA’nın sorularını yanıtlayan Güney, virüs salgınının dünyaya ve Türkiye’ye yansımalarını değerlendirdi.

    “PANDEMİ KESİNLİKLE KRİZİN NEDENİ DEĞİLDİR”

    PİRHA: Koronavürüs salgını tüm dünyada tarihinde görülmemiş bir deprem etkisi yarattı. Bir taraftan sağlık alanında büyük bir çöküş yaşanırken, diğer taraftan ekonomik kriz ortaya çıktı. Koronanın önceki salgınlardan farkı neydi ki bu kadar etki yarattı? Yoksa zaten varolan yapısal kriz bu süreçte daha da görünür mü oldu?

    ATİLLA GÜNEY: Bahsettiğiniz etkinin gerçekten ne kadar büyük olduğunu kavrayabilmek için, geçmişte yaşanan pandemiler ile demografik, toplumsal ve ekonomik etkiler açısından bir karşılaştırmanın aydınlatıcı olacağını düşünüyorum. Kuşkusuz bilinen yazılı tarih boyunca insanlık pek çok pandemi ile karşılaştı; bu salgınlarda milyonlarca can kaybı yaşandı. Ancak, bir üretim tarzı olarak kapitalizm küresel bir sistem haline geldiğinden bu yana pandemilerin sayısında ve sıklığında gözle görülür bir artış ile karşılaşıldığı aşikar. Daha da yakına gelirsek, neo-liberalizm olarak adlandırılan kapitalist birikim biçiminin hakim olmaya başladığı 1970 sonlarından itibaren pandemi sayılarında ve sıklığındaki artış daha da dikkat çekicidir. İlk defa 1970’lerde farkına varılan fakat 1990’larda pandemi halini alan HİV virüsünden bugüne kadar yaşamını yitiren insan sayısı 30 milyonun üzerinde. 1997 kuş gribi, 2003 sars virüsü, 2009 domuz gribi, 2013 ebola virüsü, 2016 ikinci kuş gribi. Covid-19 virüsünden kaynaklı yaşadığımız pandemi, bu silsile ile birlikte düşünüldüğünde, bunların tamamı, kapitalizmin sermaye adına doğayı topyekün en vahşice talana yeltendiği son 30 yıla tekabül ediyor. Bu anlamıyla korona pandemisinin öncekilerden en önemli farkının, kapitalizmin tarihindeki nerdeyse en büyük iktisadi krizlerden biriyle eş anlı olarak ortaya çıkmış olmasıdır. Şunu açıkça söyleyebiliriz: Pandemi kesinlikle krizin nedeni değildir. Henüz virüs meselesi gündemde değilken geçtiğimiz yılın sonlarında, IMF ve Dünya Bankası gibi kapitalist küresel sistemin iki büyük merkezi örgütü, arka arkaya yayınladıkları raporlarda çok büyük bir iktisadi krizin gelmek olduğunu zaten ifade ediyorlardı. Bu anlamda şunu söylemek mümkün: Korona pandemisi kesinlikle krizin sebebi değildir; ancak sermaye pandemiyi ön kapıdan içeri buyur ederek minarenin kılıfını hazırladı. Tam tersinden sermayenin çeyrek yüzyılı aşkın zamandır süren doğayı metalaştırma ve kar maksimizasyonuna açma politikaları pandemilere yol açmaktadır. Yaşamını yitiren insan sayıları üzerinden bir muhasebeye girişmeksizin, bu kadar kısa zamanda bu kadar çok ve sık aralıklarla pandemi yaşanması bunun bir göstergesidir ve bu anlamda korona sonuncu pandemi de olmayacak.

    KORONA SALGINININ İDARESİNDE BÜTÜN KAPİTALİST DÜNYA SINIFTA KALDI

    Türkiye açısından nasıl bir okuma yapıyorsunuz?

    Türkiye cephesinde aslında yeni bir şey yok. Her gün televizyonun karşısına geçip ‘Bilim Kurulu’ ile Sağlık Bakanı’nın açıklamalarını beklemek, bunlar üzerinden bir değerlendirme yapmak bana çok da anlamlı gelmiyor. Nihayetinde, hükümetin geçmişteki tavrından istatistikler ve sayılar konusunda ne kadar sabıkalı olduğunu zaten biliyoruz. Bunun ötesinde açıklanan vaka sayısı, yaşamını yitirenlerin tutulan çeteleleri üzerinden bir iktidar eleştirisini doğru bulmuyorum. Bu memlekette, 2001 yılından bu yana, 20 binin üzerinde iş cinayeti, bunun çok daha fazlası kadın cinayeti işlendi. Bu iki tespit bile iktidarı elinde tutanların insana verdikleri değeri anlamamız açısından yeterli. Maske sayıları, paralı mı parasız mı dağıtılacak, virüsü test eden kitlerin sayısı, yoğun bakım ünitelerinin yeterli olup olmadığı tartışmalarını daha genel bir çerçevenin parçası olarak görüyorum. Nihayetinde bir sağlık sorunu olarak korona salgınının idaresinde bütün kapitalist dünya sınıfta kaldı; buna Avrupa ve Amerika da dahil. 1990’lardan bu yana izlenen sağlıkta özelleştirme, sağlık hizmetinim metalaştırılmasının kaçınılmaz bir sonucudur bu ve Türkiye kadar İngiltere de bu anlamda başarısız oldu. Bu salgınla birlikte sağlık sistemi, sağlık sigortası sistemi, çökmek şöyle dursun, insani/kamusal bir hizmet olmaktan çıkıp kara endekslenmiş bir metaya dönüştüğünü gördük.  Sermaye için bir insanı hayat döndürmenin maliyeti, onun sağlıklıyken sağlayacağı kardan daha fazla ise bu işe gönüllü olmaz.

    “OTORİTERLEŞME EĞİLİMLERİ, SALGIN DÖNEMİNDE HIZ KESMEDEN DEVAM ETTİ”

    Bunun ötesinde, uzunca zamandır tanık olduğumuz otoriterleşme eğilimlerinin, salgın döneminde hız kesmeden devam ettiğini gördük, görüyoruz. Basına uygulanan sansür, basın emekçilerinin üzerindeki baskı ve tutuklama furyası devam ediyor. Sivil toplum örgütlerine yönelik faşizan uygulamalar hız kesmeden sürüyor. İnfaz yasasının siyasi ve düşünce-ifade özgürlüğü kapsamında cezaevlerinde bulunan tutuklu ve hükümlüleri dışarıda bırakması, salgın kapsamında evde kalma, toplumsal izolasyondan emekçilerin muaf tutulması, pandemi mağdurlarına uygulanacak teşvik ve yardımlar kapsamında emekçi ve dar gelirlilerden ziyade sermaye lehine ayrımcılık yapılması, devlet cephesinde değişen bir şey olmadığının çıplak gözle görülen işaretleri. Ayrıca, doğanın yağmalanmasına son sürat devam ediliyor. Bu süreçte, yeni maden alanlarına dair ihaleler, birinci dereceden sit alanlarının imara açılması, Mersin Karaduvar’da büyük bir çevresel felakete yol açan Polipropilen tesisinin ihalesinin sessiz sedasız tamamlanması, çalışanların virüs tehdidi altında olduğu uyarılarına rağmen Nükleer santral inşaatının tam gaz devam etmesi, salgının iktidarın zaten kanıksadığımız, doğa ve eko-sistemin talanına dayanan rantçı politikalarının hız kesmeden devam ettiğini gösteriyor.

    Türkiye özelinde pandemi sürecinin yönetilme biçimi, aslında gelecekte de karşılaşacaklarımıza ilişkin iyimser olmamızı gerektiren işaretler vermiyor. Onca milli birlik nidalarına rağmen, parlamentonun ve muhalefetin karar alma süreçlerinin dışında bırakılması, bilim kurulunda Tabipler Odası, Tabipler Birliği gibi kamusal ve yarı-kamusal kurumlar yer verilmemesi, üstüne üstlük bu kurumlarla girilen siyasi polemik, en son barolar ve odaların yönetim ve seçim kanunlarının değiştirileceğinin işaretleri, bize gelecekte (pandemi sonrası) daha da ağırlaştırılmış bir otoriterleşme biçimi ile karşı karşıya kalacağımız gösteriyor.

    “BU YAŞANAN UZUN ERİMLİ VE KRONİKLEŞMİŞ KRİZLERDEN BİR TANESİ”

    Sorunlarını çözememiş tam tersi derinleştirmiş bir süreç mi yaşanıyor? Buradan çıkış nasıl olacak, ya da yakın gelecekte mümkün görünüyor mu?

    Pandeminin yarattığı sağlıksal, fiziksel ve ruhsal tahribat atlatıldığında, muhtemelen bizleri etkileri daha da uzun sürecek bir iktisadi kriz bekliyor. Bu durumdan elbette, çıkılacak. Kapitalizmin son birkaç yüzyıllık tarihi, Marx’ın da uzun zaman önce dile getirdiği gibi, döngüsel uzun ve kısa erimli krizlerle dolu. Bu yaşanan uzun erimli ve kronikleşmiş krizlerden bir tanesi. Elbette çıkış olacak; ama soru bu çıkış kimin yararına olacak. Sermaye bu krizden kurtuluşun yolu olarak, işçi çıkarmayı, başta asgari ücret olmak üzere, işçi ücretlerinde kesintiye gitmeyi, elde kalan son kamusal hizmetleri de metalaştırmayı talep edecek, ediyor. Pandemi sürecinde bunu gözlemledik. Bugün Almanya’da dahi asgari ücrette kesintiye gidilmesi gelecek hükümetin önündeki birincil gündem maddesi olacak. Bunun karşısında işçi, emekçi, yoksul, kültürel olarak mağdur ve madun kesimlerin bu süreçten, daha adile, demokratik, eşitlik kazanımlarıyla çıkmaları, tamamen yürütülecek mücadelenin yoğunluğuna, örgütlülüğüne bağlı olacaktır.

    “BİZLERİ, SOSYAL İZOLASYON TEHLİKESİNDEN ÇOK, SİYASETTEN ARINDIRILMIŞ BİR YÖNETİMSELLİK BEKLİYOR”

    Eve kapanılan, fiziksel mesafenin sosyal mesafeye, sosyal mesafenin de sosyal izolasyona dönüşme tehlikesinin olduğu, ekonomik krizin yapısal hale geldiği bir dönemde, alternatif siyaset üreticileri ve savunucuları, bu sürece yeterince cevap veriyor mu?

    Durum şu ki, henüz virüs salgını gündemimizde yokken de yer yer faşizanlaşmaya varan otoriterleşme ile karşı karşıya olduğumuzun bilincinde tartışmalar yürütüyorduk. Şimdi bizleri, sosyal izolasyon tehlikesinden çok, siyasetten arındırılmış bir yönetimsellik bekliyor. Parlamentonun devre dışı bırakılması, güçler ayrılığının ilgası, yerel yönetimler üzerindeki baskılar kanıksadığımız tavırlardı. Ancak salgının yönetilme sürecinde bunların katlanarak uygulandığına şahit olduk. HDP’li kalan birkaç belediyeye de kayyum atanması sürdü mesela. CHP’li Büyükşehir Belediyelerinin yerel düzeyde salgını yönetme, önlem almaya dönük politikalarına merkezi hükümet tarafından ket vurulması bunun bir başka örneğidir. Üstelik bu durum Türkiye’ye de özgü değil. ABD’de Trump’un eyalet valilerinin ve yetkilerini sınırlamaya kalkışması, belediye başkanlarıyla girdiği polemikler, Rusya’da Putin’in Tabipler Odalarının yetkilerini sınırlamaya girmesi, oda başkanlarını tutuklaması, Macaristan’da bu işin özel fabrika ve işletmelere el konulması – kamulaştırma demiyorum- bu otoriterleşmenin gelecekte nereye evrileceğini gösteriyor. Zaten uzun zamandır demokratik siyasetin ana mekanları olan sönülmenmiş, iğdiş edilmiş bir sivil toplumla, çözünüme uğramış bir kamusal alanla karşı karşıyaydık. Başta barolar olmak üzere diğer oda ve meslek kuruluşlarının yapısının ve seçim sistemlerinin değiştirilmesinin gündeme gelmesi, bu alanlarda son kalan muhalefet kırıntılarının da ortadan kaldırılacağını gösteriyor. Uzunca bir zamandır Batı’da, seçimlere katılım oranlarındaki dramatik düşüşlere baktığımızda oy verme ve seçimin demokratik siyasetin ana ekseni olmaktan çıkıp bir parodiye dönüştüğünü görüyoruz. Hiçbir ekonomik sosyal ve demokratik vaadi olmayan, giderek birbirine benzeyen siyasi partiler kimsenin ilgisini çekmiyor. Bizim memlekette bunca yüksek oy oranına rağmen seçimler, iktidarın oylandığı plebisiter bir mekanizmaya dönüşmüş durumda ki bu da her seferinde faşizmin mecrasına su taşır hale geldi. Dolayısıyla artık bu kimi köhnemiş, yozlaşmış, kimi anlamsızlaşmış, çoğu da sönülmenmiş mekanizmalar ve alanlarda bırakın alternatif üretmek, verili normlara sadık kalarak siyaset yapmak da olanaksız gibi görünüyor. Artık muhalefet olarak ne yerel ne genel anlamda seçimlerden bir şey beklememek gerektiğini düşünüyorum. Öyle bir evredeyiz ki periyodik seçimlerle iktidarların el değiştireceğe dönemleri geride bıraktık gibime geliyor.

    Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

    Bütün bu karamsar gamlı baykuş senaryosuna rağmen, virüs salgını sonrası, işçi sınıfı, emekçiler ve ezilen halklarla sermaye ve onun yönetsel merkezi mekanizması olarak çalışan otoriter ulus devletler arasında oldukça çetin bir mücadele yaşanacağını düşünüyorum. Bu mücadeleden, ana eksenini ancak yüzünü geçmişe dönüp, geçmişteki kazanımları koruma ya da geri almaya yönelmemiş, yüzünü geleceğe, yeni mücadele ve örgütlenme biçimlerine odaklanmış bir toplumsal muhalefetin başarıyla çıkacağını düşünüyorum. Toplumsal mücadeleler tarihi bize hiçbir demokratik örgütlenme ve mücadele biçiminin masa başında kurgulanmış modellerin öncülüğünde başarılmadığını gösteriyor. Sınıfsal ve daha genel toplumsal mücadelenin pratiği, geleceğin özgür toplumuna biçim verecektir.

    Diren KESER/MERSİN