Etiket: Prof. Dr. Ayhan Yalçınkaya

  • Evvel Temmuz Festivali’nde ‘Soykırım İkliminde Alevilerin Geleceği’ konulu sempozyum başladı-VİDEO

    Evvel Temmuz Festivali’nde ‘Soykırım İkliminde Alevilerin Geleceği’ konulu sempozyum başladı-VİDEO

    PİRHA- Evvel Temmuz Festivali kapsamında Alevi Sempozyumu yapılıyor. Sempozyumda ‘Soykırım İkliminde Alevilerin Geleceği’ konusu işlenecek. Alevilerin yaşadığı soykırımlar tartışılırken, çözüm yollarına ilişkin konuşulacak.

    Hatay’da bu yıl 25’inci düzenlenen Geleneksel Evvel Temmuz Festivali’de “Soykırım İkliminde Alevilerin Geleceği: Riskler, Olanaklar, Olasılıklar” konulu sempozyum başladı.Sempozyuma Halkların Demokratik Kongresi (HDK) Eş Sözcüsü Ali Kenanoğlu, Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) Eşit Başkanı Hüseyin Mat, Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Eş Genel Başkanı Kadriye Doğan, Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi (SYKP) Eş Genel Başkanı Mertcan Titiz’in yanı sıra çok sayıda yurttaş katıldı.

    Samandağ Belediye Başkanı Emrah Karaçay, açılış konuşmasında, “Sadece Aleviler değil bütün halklar katlediliyor. Soykırımların dünü bugününü yarınını konuşacağız” dedi.

    “ALEVİLERİN ORTAK MÜCADELESİNİN ZEMİNİ OLUŞMUŞTUR”

    Dr. Hakan Mertcan konuya ilişkin, şunları kaydetti:

    “Bu festivali organize eden herkese teşekkür ediyorum. Bu coğrafya kadim bir coğrafya olarak bilinir. Kadim coğrafyalar acı ile bilinir. Daha depremi konuşmamız bitmeden soykırımı konuşuyoruz. Tek başına ayağa kalmayı bilen bir şehir. Bir taş atımlık bir yerde soykırım yaşanırken buradan ses vermek çok önemli. 8 aydır kanamakta olan bir felaket var. Bunun için en temel şey olan insani yardım koridorunu başarabildik mi? Buradan somut sonuçlar çıkarmamız gerekiyor. Yardım koridoru açılması, farklı bir Alevi toplulukların bir araya gelmesinin umuduyla buradan sonuçlar çıkarılabilir. Aleviler Suriye ulusal kimliğine çok emek verdiler ve devlete de çok güvendiler. Devlet yıkıldı, Aleviler bu yıkımın altında kaldı. Aleviler yalnız kaldı. Buradan ortak mücadele hattı örmek için zemin oluşmuştur. Kadim topluluklardan biri Aleviler, sonradan gelen cihatçılar Alevileri yerlerinden edecekler. Bu sadece Ortadoğu ile ilgili değil bütün kıtaları etkilemekte. Alevilerin ortak mücadelesinin zemini oluşmuştur ve bununla ilgili buradan somut kararlar çıkarılmalıdır.”

    “SURİYE’DE KATLİAMA UĞRAYANLAR BİZİM HEM ASLIMIZ HEM DE NESLİMİZDİR”

    Prof. Dr. Ayhan Yalçınkaya, yaptığı açılış konuşmasında şunlara işaret etti:

    “Alevi dünyasında ses epeydir, ulus devletler ile birlikte tek yerden geliyor. Aleviler Türk’ü, Kürt’ü, Arap’ı Hatay’da insanların yürüdüğü yollardan yürüyemediler. Kızlarını ya satmak zorunda kalıyorlardı. Bu topraklarda hepimizin eşit olduğunu söyleyen devlet, Dersim’de, Koçgiri’de, Sivas’ta aynı devletti. Siyasal Alevilik söylemleri ile tehdit edildik. Biz bu tehditleri bile görmezden geldik. Çünkü iblisimiz içimizdeydi. İçimize devlet kaçmıştı. Devlete bu kadar yapışmasaydık ne Suriye’deki katliam ne de Türkiye’deki katliamlar yaşanmazdı. Devlete bu kadar yapışmakla öz savunmamızı kaybettik. Kendi dinimizi de kaybettik Türkler, Kürtler, Araplar olarak. Bütün kültürümüz ulus devlete göre şekillendiği için ortaklıklarımızı kaybettik. Biz Nesimi’den modern çağlara kadar aynı şeylere ibadet ettik. Biz bugün Ali’de birleşemiyoruz. Suriye’de katliama uğrayanlar bizim hem aslımız hem de neslimizdir. Türk Alevilerinin büyük bir çoğunluğu biz bilime inanıyoruz diyerek Kemalizm’e teslim oldu. O insani koridoru oluşturmamız gerekiyor. Bütün kapılar açılmak zorundadır.”

    PİRHA/SAMANDAĞ

     

  • Prof. Dr. Yalçınkaya: Aleviler onlar için insan değil, Alevinin ölüsü de ölü değil!-VİDEO

    Prof. Dr. Yalçınkaya: Aleviler onlar için insan değil, Alevinin ölüsü de ölü değil!-VİDEO

    PİRHA- Halkların Köprüsü Derneği’nin buluşmasında konuşan Prof. Dr. Ayhan Yalçınkaya, “Tüm aşamalardan sonra Sünnileşmemiş ve Türkleşmemiş iseniz artık en başa dönüyoruz. Yani ‘siz insan değilsiniz, size her yol mübah’ deniliyor. Şu anda bunun temel aracı da merkezi kurum olan Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’dır” dedi. Yalçınkaya, bu kurumun sivil olan, devlet dışında kalmış Alevi örgütlenmelerine el koymaya çalıştığını belirterek “Ya devletin Sünniliği gibi normatif bir yapıyı kabul edip insan olarak kalmaya devam edeceksiniz ya da bunu ret ederseniz. Süreç başa dönecektir!” diye belirtti. 

    İzmir’de çalışmalarını yürüten Halkların Köprüsü Derneği, “Güzel Çarşamba Buluşmaları” kapsamında bu hafta Alevilik, din antropolojisi, din ve siyaset ilişkisi, siyasal bünye ve siyasal düşünceye dair çalışmalar yürüten Prof. Dr. Ayhan Yalçınkaya‘yı konuk etti.

    Moderatörlüğünü Mehmet Kuyurtar’ın yaptığı buluşmada Prof.Dr. Ayhan Yalçınkaya, “Herkesin Bildiği, Kimsenin Görmediği: Alevi Sorunu” başlığıyla söyleşi gerçekleştirdi.

    DERSİM RAPORLARI VE MURAT BELGE’NİN ÇEVİRİSİNDEKİ ENSESTLİK 

    1930-1937 yılları arasında tutulan devlet raporlarında Dersimli Kızılbaş Alevilere yönelik ensestlik söylemlerine kimi örnekler vererek tepki gösteren Yalçınkaya, “Dersim raporlarında mezhep ve adet dilinin Türkçe, Dersimli kadınların ‘oynaş’ olduğuna yer veriyor. Bununla bitmiyor ve benzer şeyler sürekli tekrarlanabiliyor. Yani onlar için ülke sınırları içerisinde ensest tabusunu çiğneyen bir topluluk var. Bırakalım 1930’lu yılları, 60’lı yıllardan bugüne kadar bunlar kitaplarda duruyor. Sosyalistim diye geçinen Murat Belge çevirdiği bir kitapta ensestliği Kızılbaşlık diye çevirdi. Ve bu anlaşıldığı zaman özür dilemeye davet edildiği halde ağzını bile açmadı. O Murat Belge; yapar, konuşur, bütün çamları devirir, herkese hakaret eder ama kimse kılına dokunamaz. Bunu kötü niyet ve cehaletle mi açıklayacağız? Hayır asla! Dönemin Dersim raporlarında kaç tahta kurusu, kaç pire olduğu dahil sayılmış, raporlara geçilmiş. Dolayısıyla ensest tabusunun olmadığını, çiğnenmediğini çok iyi biliyorlar. Sözüm ona şunu iddia ediyorlardı. Dersim’de köprünün yakılması, karakolun yakılması ve bir askerin öldürülmesi ne içindi? Kendi kaynaklarınız bunun namus meselesi olduğunu söylüyor. Bunlar bu kadar ‘namussuz’ ise neden bir askeri öldüren kişiyi teslim etmek yerine sonuna kadar savundular ve karşılığında binlerce kişi öldü? Bu kadar mı izanınızı yitirdiniz? Bu sözüm aynı zamanda Murat Belge’yedir de” diye konuştu.

    “ENSESTLİK SUÇLAMASI KIZILBAŞ TOPLULUKLARA YÖNELİK POLİTK BİR MESELEDİR”

    Genel itibariyle Kızılbaş-Alevi topluluklara yönelik ‘ensest’ suçlamasının politik bir mesele olduğu vurgusunda bulunan Prof. Dr. Ayhan Yalçınkaya, “İnsanı insan yapan, hayvanın dışında bir şeye dönüştüren kültürel form nedir? İnsanı insan yapan şey kesinlikle ve kesinlikle devlet ya da siyaset kurumunun ta kendisidir. İnsan ancak devletli bir varlık olarak kurulabildiği için bunun Alevilerle çok yakından bir bağlantısı var. Aleviler kesinlikle ve kesinlikle insan değildir. Niye insan değildir? Devlet yoksa, kurumsallaşmış siyasetin çeşitli biçimleri ile karşılaşmıyorsak üç temel şey yoktur.
    Bir, kesinlikle orada din yoktur, çünkü din devlet içindir, devlet din için değildir. Devletin olmadığı yerde dine de ihtiyaç yoktur.
    İkincisi, orada bir cinsiyet rejimi yoktur. Cinsiyet rejimi derken kastettiğimiz şey kadın-erkek iktisadi/kültürel rolleri, toplumsal işlevleri arasındaki bir sınıf çizgisi yoktur. Üçüncü bilinen şey ise devlet yoksa emek de yoktur. Yani üretici güçlerin neyi üreteceği, neyi paylaşacağı, toplumsal artının kime nasıl dağıtılacağına dair bir karar da yoktur. Dersim raporları buna da değinir. Dersim raporlarını kaleme alanlar için, bütün Dersimliler hırsızdır, soyguncudur. Ağalar ve seyitler onlar için sömürücüdür. Bu raporlarla bağlantılı olarak bütün Dersimlileri hırsız, soyguncu olarak nitelendirmek burada bir emek rejiminin olmadığına göndermedir. Dolayısıyla genel olarak Kızılbaş topluluklar eğer ensest ile suçlanıyorsa bu doğrudan politik bir meseledir” diye belirtti.

    “ALEVİLER ONLAR İÇİN İNSAN DEĞİL VE HALA BÖYLE”

    Yalçınkaya şöyle devam etti:

    “Yani ‘insan olarak kurulmamaları’ doğrudan devletle kurdukları ilişkileri ya da devletle ilişkisizlikleri ile ilgili. Ya da kendi iç işleyişleri gereği devlete ihtiyaç duymamaları. Kızılbaş topluluklar dönemin koşulları içerisinde uzun yüzyıllardır devlete ihtiyaç duymadan yaşadılar. Kendi toplumsal/dinsel kurumları devlete yer bırakmıyordu. Devlet dediğiniz şey neydi ki? Devlet dediğiniz şey eninde sonunda insanları gayri-siyasi varlık haline getirerek siyasileştirir. Yani bizim siyasal varlığımızla inkar etmemizle kendisi var olabilir. Alevi siyasi bünyesi devlete bu şansı vermiyor. Alevilerin kadınların ve özellikle ensest üzerinden vurulmaya çalışılması cehaletle veya tüm azınlık toplulukların baştan itibaren suçlandığı gibi bir suçlamayla karşı karşıya olduğu biçimiyle açıklanmamalı. Alevilik söz konusu olduğunda bu açıklama yetmiyor. Dönüp mutlak devletle ilişkisine, devletle mesafesine yani ‘insan olup olmamasına’ bakmamız gerekiyor. Aleviler bu yanıyla onlar için insan değil ve hala böyle.”

    HATUN TUĞLUK’UN CENAZESİNE SALDIRIYI HATIRLATMA

    Prof. Dr. Yalçınkaya, Aysel Tuğluk’un annesi Hatun Tuğluk’un cenazesine yönelik 13 Eylül 2017’de gerçekleşen saldırıyı da hatırlattı.

    “Alevinin ölüsü ölü değil” diyen Yalçınkaya, “İnsanın ölüsünü gömen varlık olabilmesi için önce ölüsünün doğması yani ortada bir ölünün olması gerekir. Alevinin ölüsü ölü değil, ceset. Naaş diyemiyorlar. Çünkü naaş Sünni Müslümana ait bir şey. Allah’tan rahmet dileyemiyorsunuz Sünni Müslümana dilenir. Ölüyü gömebilecek insanın doğabilmesi için, önce ölenin ölü olarak kodlanabilmesi gerekir. İşte en çarpıcı olan Hatun Tuğluk örneğini hep birlikte yaşadık. Hatun Tuğluk hasta bir kadın ve Hakk’a yürümüş. Vasiyetinde Ankara Gölbaşı’nda gömülmesini istemiş. İlk olayı çıkaranlar ‘burası Sünni mezarlığı, Kızılbaşı defnettirmeyiz’ dediler. Sonra grup kalabalıklaştıkça Sünni argümanı yerini Türklüğe bıraktı ve ‘burası Türk mezarlığı, Ermeniyi defnettirmeyiz’ dediler. Kürt diyemediler, Kürt’ü defnettirmeyiz diyemediler. Ama onun bir adım ötesi Kürt’ü de defnettirmemek. Çünkü Kürt’ün ölüsü de ölü değil. Dolayısıyla önce ölümüzü gömebilecek varlık olabileceğiz ki insan olabilelim” ifadelerini kullandı.

    “CEMEVİ BAŞKANLIĞI, DEVLET DIŞINDA KALMIŞ ALEVİ ÖRGÜTLENMELERİNE EL KOYMAYA ÇALIŞIYOR”

    Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın devlet dışı kalmış Alevi örgütlemelerine el koymaya çalıştığını dile getiren Yalçınkaya, “Tüm aşamalardan sonra Sünnileşmemiş ve Türkleşmemiş iseniz artık en başa dönüyoruz. Yani ‘siz insan değilsiniz, size her yol mübah’ deniliyor. Şu anda bunun temel aracı da merkezi kurum olan Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’dır. Bu kurum tümüyle Alevi çalıştaylarının zihniyetiyle ortaya çıktı. Yeniçeri kırımında nasıl ki sivil Alevi halk topluluklarını katletmiş ve başına Nakşiler getirilmiş ise aynı şekilde burada sivil olan devlet dışında kalmış Alevi örgütlenmelerine el koymaya çalışıyor. Cemevi hizmetlerinden, eğitim faaliyetlerine kadar tüm çalışmaların bu kurumun denetimi ile sürdürüleceği ve Alevi-Bektaşi inanç önderlerinin bu yapı içerisinde kadro edilebileceği söyleniyor. Bütün kavga buradan çıkıyor ve dolayısıyla son aşamadayız. Ya devletin Sünniliği gibi normatif bir yapıyı kabul edip insan olarak kalmaya devam edeceksiniz ya da bunu ret edersiniz. Süreç başa dönecektir! Ve süreç başa dönme eğiliminde” dedi.

    Söyleşi soru cevap ile son buldu.

    Ersin ÖZGÜL/İZMİR

  • Prof. Dr. Yalçınkaya: Madımak Katliamı Belgeseli çok değerli bir çalışma; değersizleştirmemeliyiz

    Prof. Dr. Yalçınkaya: Madımak Katliamı Belgeseli çok değerli bir çalışma; değersizleştirmemeliyiz

    PİRHA- ‘Çok Kötü Bir Şey Oldu- Madımak Katliamı ve Ötesi Üzerine Bir Film’i değerlendiren Prof. Dr. Ayhan Yalçınkaya, “Bir kez daha anladım ki gerçekten de biz katillerimizle yaşıyoruz; hangi şehirde olursak olalım; ille de Sivas’ta ya da Kanlı Maraş’ta yaşamamız gerekmiyor. Birlikte yaşadığımız katillerimizin yüzünü de ancak mahkeme salonlarında bize küfrederken görebiliyoruz. AABK nihayet gerçekten de çok yerinde, çok önemli ve değerli bir çalışmaya imza attı. Kendilerini kutlamaktan başka ne gelir elden; onları ve bu projenin hayata geçmesinde tüm emeği geçenleri” dedi.

    Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) öncülüğünde ve Alevi kurumlarının desteği ile oluşturulan Madımak Katliamı Hafıza Merkezi çalışmalarının beşinci ayağı olan belgesel filmi “Çok Kötü Bir Şey Oldu” İstanbul ve İzmir’de gösterildi.

    İzmir Alsancak’taki Mimarlar Odası’nda gösterilen ‘Çok Kötü Bir Şey Oldu- Madımak Katliamı ve Ötesi Üzerine Bir Filmi’ izleyen Prof. Dr. Ayhan Yalçınkaya, bir değerlendirme yazısı kaleme aldı.

    Avrupa Alevi Birlikleri Federasyonu’nun ‘Çok Kötü Bir Şey Oldu- Madımak Katliamı ve Ötesi Üzerine Bir Film’i ile çok yerinde önemli ve değerli bir çalışmaya imza attığını kaydeden Yalçınkaya, projenin değersizleştirilmeden eleştirilebileceğini ifade ederek, “Kendilerini kutlamaktan başka ne gelir elden; onları ve bu projenin hayata geçmesinde tüm emeği geçenleri…Elbette bu proje, özellikle Ümit Kıvanç’ın belgesel filmi ile web belgeseli üstüne çokça düşünmeli ve yazıp çizmeliyiz. Ama proje kapsamındaki tüm ürünleri asla degrade etmeden, şu ya da bu ölçüyle mahkum etmeye çalışmadan, değersizleştirmeden, eksiği, gediği, fazlasıyla yazıp çizmeliyiz” diye belirtti.

    “HANGİ ŞEHİRDE OLURSA OLALIM KATİLLERİMİZ İLE YAŞIYORUZ”

    Yalçınkaya’nın kaleme aldığı yazısı şöyle:

    “Dün öğlen 12.00’den akşam 19:30’a kadar ağır bir gün geçirdim; önce Madımak sanal müze ve ardından Madımak Web belgeseli tanıtımını izledikten sonra, yönetmenliğini Ümit Kıvanç’ın yaptığı “Çok kötü bir şey oldu” belgesel filminin (filmin süresi aşağı yukarı dört buçuk saat) İzmir galasına katıldım. Bir kez daha anladım ki gerçekten de biz katillerimizle yaşıyoruz; hangi şehirde olursak olalım; ille de Sivas’ta ya da Kanlı Maraş’ta yaşamamız gerekmiyor. Birlikte yaşadığımız katillerimizin yüzünü de ancak mahkeme salonlarında bize küfrederken görebiliyoruz. Ama o katillerin yüzleri her seferinde mahkeme salonlarından ağlayan annelerimizi gönül rahatlığıyla kovan ama onlara or…pu diye hakaretler yağdıran katillere sesini bile çıkarmayan hakimlerin, sekiz saat boyunca onlara müdahale etmeyen, aksine sözümona onları yatıştırmak adına, devletin adını anmadan, Allah’ın adına sığınan polislerin, Ali baba mahallesini ağır silahlarla kuşatırken, silahsız bir avuç acemi eri Madımak önüne gönderip sonra katillerle sohbete gelip, onları bile geri çeken tugay komutanının, insanlar yardım için telefonları kırarken Ankara’nın sessizliğine gömülen emniyet müdürünün, “ben müdahale emri verdim, daha ne yapayım” diye kendini teselli eden ama koltuğundan kalkıp bir kaç yüz metre ötesinde kuşatılmış insanların halini gözüyle görmekten ar eden valinin, ölümüze dua okuyan bugün demokratlık taslasa da Aziz Nesin’in yüzüne karşı Cafer Erçakmak adlı katili savunan Temel Karamollaoğlu’nun, katillerin avukatlığına soyunan başta Şevket Kazan ve Hayati Yazıcıoğlu gibi, daha sonra ödüllerini toplayan dönemin bütün Refah Partili siyasilerinin, elbette en başta “tak-şak” paşa adıyla maruf dönemin genelkurmay başkanı ve sonra Çiller’in milletvekili olan Doğan Güreş’in, bütün talimatların üstünde vali odasında kara gözlükleriyle oturan kimliksiz şahısların, olacakların ve olup bitenlerin her adımından haberdar isimsiz istihbarat elemanlarının, dönemin içişleri bakanı ve ünlü yardımcısı, Kemal Kılıçdaroğlu’nun gözdesi Meral Akşener’in, elbette elbette otelin dışındaki “vatandaşlarımızın” bir damla kanını 33 candan üstün gören Tansu Çiller’in, onun ağababası, sonranın demokratı diye övgülere boğulan Süleyman Demirel’in ve elbette elbette dönemin SHP Genel Başkanı Erdal İnönü’nün ve ardından Deniz Baykal’ın ve dahi sonra gelen tüm CHP genel başkanlarının…hangi birini saysak, tümünün yüzlerine karışıyor.

    “ÇOK DEĞERLİ BİR ÇALIŞMA, DEĞERSİZLEŞTİRMEDEN YAZILIP ÇİZİLMELİ”

    AABK nihayet gerçekten de çok yerinde, çok önemli ve değerli bir çalışmaya imza attı. Kendilerini kutlamaktan başka ne gelir elden; onları ve bu projenin hayata geçmesinde tüm emeği geçenleri…Elbette bu proje, özellikle Ümit Kıvanç’ın belgesel filmi ile web belgeseli üstüne çokça düşünmeli ve yazıp çizmeliyiz. Ama proje kapsamındaki tüm ürünleri asla degrade etmeden, şu ya da bu ölçüyle mahkum etmeye çalışmadan, değersizleştirmeden…eksiği, gediği, fazlasıyla….yazıp çizmeliyiz. Böylesi bir büyük işin çeşitli küskünlükler, kırgınlıklar yaratmadan üstesinden gelmenin olanaksız olduğu açık. Ama proje üstüne yazıp çizerken ölçümüz herhalde bunlar olmamalı. Ortaya çıkan ürünün kendisinden türetmeliyiz en başta ölçülerimizi. Bu iki ürün üstüne, esasen projenin tümü üstüne ben de ilerleyen günlerde, filmin İstanbul galası yapıldıktan bir süre sonra yazıp çizmeyi deneyeceğim. Kendi adıma, Sivas kıyımı üstüne şimdiye kadar çeşitli yazılar yazmaktan ve konuşmalar yapmaktan öteye hiçbir şey yapmış değilim. Ne yazık ki elimden ancak bu kadarı geldi ve şimdi de elimden geldiğince bu devasa iş hakkında yazmaktan başka elimden bir şey gelmeyeceğini biliyorum.

    “ALEVİYSENİZ, ERMENİYSENİZ, LGBT + İSENİZ BELLİ Kİ KANINIZ HELAL”

    Ancak şu kadarını buradan söylemek isterim. Umarım ki kendini CHP’liliğiyle, Atatürkçülüğüyle, Türkmenliğiyle, hatta milliyetçiliğiyle tanımlayıp buralardan geçip devlete bağlayan Aleviler ve hatta katillerimizi kahraman sanan ve onların üç hilalli, tuğralı sembollerini zülfikar gibi boyunlarında taşıyanlar, bu filmi izledikten sonra tek bir şeyi görebilsinler. Kendinizi nasıl tanımlarsanız tanımlayın, bu topraklarda Aleviyseniz, Ermeniyseniz, Rumsanız, lgbti artı iseniz, belli ki kanınız helal. İster Muhsin Yazıcıoğlu’nun kuyruğuna takılın, ister Kemal Kılıçdaroğlu’nun, ister Baykal’ın, İnönü’nün, ister Türkeş’in korumalığına kadar yükselin! Alevi ya da diğer saydıklarımdan biri olmanız, zaten ölmeyi hak ettiğinizi gösteriyor. Kimse sizi “hakları olan bir insan” yerine koyup hesabınızın peşine düşmeyecek çünkü. Aksine katillerinizin sırtı sıvazlanacak daima. Öyleyse “hesabı sorulmayacak olanlarla” yan yana durmaktan gayrı çaremiz yok; sayımız ne kadar az olursa olsun. Vurulduğumuz, yaralandığımız yer neresiyse, hangi evse o evde oturmaktan gayrı çaremiz yok.

    “DEVLETPERLİKLERİ VE MİLLİYETÇİLİKLERİNE RAĞMEN DEVLET ELLERİNDEN DERGAHLARINI ALMIŞ”

    İsteyen istediği kadar mahallesini değiştirsin, malına parasına güvensin, “ben canımın güvenliğini paramla satın alırım” ve dahi ” veririm sırtım devlete, para da kazanırım” diye heyheylensin, onlar da Alevi olarak etiketlendikçe bu topraklar için sırtlarında bir nişangahla geziyor olacaklar. Mundar olacağı için kurban edilemez ama öldürülebilir! Tam ben bunları yazarken, devlet-i ali’yi Alevi sembollerini cemevinden kaldırarak en üst düzeyde ağırlayan Hüseyin Gazi Cemevi yönetiminin pek devletperver, kendini pek muktedir sayan, milliyetçi mi milliyetçi yönetiminden bir açıklama önüme düşüverdi. Devletperverlikleri ve milliyetçiliklerine rağmen, devlet ellerinden Hüseyin Gazi Dergahını alıvermiş! Ve feveran ediyorlar, biz buraya 30 milyon yatırım yaptık, maddi manevi zararımızın telafisi olmaz diye. Devlet al otuz milyonunu sus dese ne yaparlar bilmem ama bir mesaj verildiği de açık. İşte onlar ve onun gibiler en başta, izlesin bu filmi…Hele onlar bir izlesin de elini Kerbela’nın kanından yuyan Sünni ortodoksinin yılmaz savunucularının ellerini Sivas’ın kanından da yumak için bile olsa, bu çalışmayı izleyip izlemeyeceklerini sonra konuşalım….

    “YARATTIĞINIZ CEHENNEMDEN DAHA BÜYÜK HANGİ CEHENNEM OLABİLİR?”

    Alevi’nin, Ermeni’nin, LGBTİ artının yanına canının hesabı tutulmayacaklar listesine epeydir, ormanlarımız, ağaçlarımız, zeytinliklerimiz, dağlarımız, sularımız, kıyılarımız da katılmıştı. Yani sayımız giderek artıyor; biz giderek eksilsek de. Şimdi sırada sokakta yaşamak zorunda bırakılmış tüm canlarımız da listeye eklendi. Kedilerimiz, köpeklerimiz ve dahası, ne varsa…Hepsi bir ölüm uykusuna yatırılmaya hazırlanıyor. Faydacı bir düşünce sayılsa bile, sokaklarımızdan evlerimize fare sürüleri aktığında, yılanı, çıyanı dört bir yanı sardığında, dağdaki kurtlar katledildiğinden yaban domuzu sürek avı düzenlemek zorunda kalanlar, kekliklerimizi, tavuklarımızı öldüre öldüre bizi kenelerle baş başa bırakanlar… görürüm ben sizi o zaman. Şimdi cana canlarını katıp savunanlara sözüm ona “itsever” diye hakaret ettiğini sananlar merak etmesin: bizler itsever, kedisever filan değiliz! O köpeğin ve kedinin ta kendisiyiz! Yılkı atlarının, Datça’nın yaban eşeklerinin ta kendisi biziz! O pek övündüğünüz padişahlarınız ölümü kediden, köpekten sokağa indirdiğinde neler olduğunu, bu toprakların neden bir türlü iflah olmadığını belki bir kez daha düşünmek istersiniz diyeceğim ama nafile. Çünkü sizlerin düşünmeye ihtiyacınız yok, matematiğe ihtiyacınız olmadığı gibi. Sırtınızı verdiğiniz para kasalarına siper olmuş, soluk alan, düşünen her canlıya düşmanlığınızı meşrulaştıran, devirler gelip geçse de her zaman “Süleyman olarak kaldığınız” ve dahi o en büyük günahtan, umutsuzluktan kurtulmuşluğunuz var. Biz ise tam da umutsuzluğumuzla varız ve bu yüzden, ne şüphe cehennemliğiz! Yarattığınız cehennemden daha büyük hangi cehennem olabilir? Geçmişiz cehennemin ta içinden! Gücümüz umutsuzluğumuz, güçsüzlüğümüz de! Çünkü inatla, bir din gibi sarılıp umutsuzluğun ipine, bir şeylerin değişeceğine iman ediyoruz.”

    (HABER MERKEZİ)

  • ‘Devletin Aleviler gerçeği’ paneli: Alevileri Alevilerle asimile etmek istiyorlar-VİDEO

    ‘Devletin Aleviler gerçeği’ paneli: Alevileri Alevilerle asimile etmek istiyorlar-VİDEO

    PİRHA –PSAKD Ataşehir Şubesi Cemevi’nde, “Yeni yüzyılda devletin Aleviler gerçeği ve Alevilerin görevleri” başlıklı panel gerçekleşti.. Panelde konuşan PSAKD Genel Başkanı Cuma Erçe, ÇEDES, zorunlu din dersleri ve eğitim müfredatı konularına değinerek, “Topyekün mücadele verme konusunda eksiğiz” dedi.

    Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD)Ataşehir Şubesi Cemevi’nde, PSAKD Ataşehir Şube Sekreteri Hasan Gülüm’ün moderatörlüğünde “Yeni yüzyılda devletin Aleviler gerçeği ve Alevilerin görevleri” başlıklı panel yapıldı.

    Panele, PSAKD Genel Başkanı Cuma Erçe, Prof. Dr. Ayhan Yalçınkaya ve 27. Dönem HDP İstanbul Milletvekili Ali Kenanoğlu konuşmacı olarak katılırken PSAKD Genel Başkan yardımcısı İbrahim Karakaya, Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Genel Başkan Yardımcısı Aydın Deniz, Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Eş Genel Başkanı Kadriye Doğan, HEDEP Seçim İşleri Komisyonu Eş Sözcüsü İlknur Birol, Prof.Dr. Çiğdem Boz dinleyici olarak katıldı.

    Panelde, “ÇEDES, Zorunlu din dersleri ve eğitim müfredatı, Alevi Bektaşi Daire Başkanlığı, katliamlar ve hukuksal sonuçlar, sorumluluklarımız ve görevlerimiz” alt başlıklarına yer verildi.

    “TOPYEKÜN MÜCADELE VERME KONUSUNDA EKSİĞİZ”

    Erçe, ÇEDES, zorunlu din dersleri ve eğitim müfredatı konularında mücadele etme konusunda eksik kalındığı özeleştirisinde bulunarak, “Eğitim sistemi şimdiye kadar ırkçıydı şimdi daha ırkçı bunu kabul etmek zorundayız. Zorunlu din dersi meselesi uzunca bir zaman sadece Alevilerin meselesi gibi algılandı, ana dilde eğitim meselesinin sadece Kürtlerin meselesi gibi algılandığı gibi. Bu durumun ne kadar sakat bir anlayış olduğunu anlatmaya çalıştık. Ama yeteri kadar anlatamamış olmalıyız ki bugüne kadar verilmiş olan laiklik mücadelelerinde veya zorunlu din dersi meselesinde çoğunlukla yalnız kaldık. Şimdi bir iyiye gidiş olduğunu gözlemleyebiliyorum. Düne kadar bu konulara daha şaşı bakanların artık bu konulara daha doğru bir yerden baktığını görebiliyorum” dedi.

    “ALEVİLERİ ALEVİLERLE ASİMİLE ETMEK İSTİYORLAR”

    Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın bir asimilasyon kurumu olarak Alevileri devşirme görevi gördüğünü söyleyen Erçe, “Osmanlı ve Cumhuriyetin ilk yıllarında da denenen yöntemin Alevileri Alevilerle asimile etme yöntemi bugünde devam ediyor. Üzerinde cemevi yazabilir ama minaresiz camiler inşa etmek, Aleviler içerisinde devşirdikleri kimi önlerinde profesör, doçent, doktor yazanları da içerisine katan Aleviler içerisinden devşirdikleriyle Aleviler üzerinde korkunç bir asimilasyon politikasını yürütüyorlar. Hiç üşenmiyorlar köy, kasaba, cemevi gezerek Türkiye’nin dört bir yanına gidiyorlar. Köyde küçük bir kulübe de olsa onu Kültür Bakanlığı’na bağlamak istiyorlar. Her köyden sizin buradan kadrolu birini verelim, memur atayalım diyorlar, rüşvet dağıtıyorlar” diye konuştu.

    “ALEVİ DİYANETİ BAŞIMIZA BELA OLACAK”

    27. dönem HDP Milletvekili Ali Kenanoğlu, ‘Alevi Diyaneti’ olarak adlandırılan Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın bir devlet projesi olduğuna işaret ederek, “Yıllarca inanç alanını ve köyleri kurumlar olarak boş bıraktık. 1923 ve 1924 anayasasıyla beraber Türkiye Cumhuriyeti devleti tek bir yapıya kavuştu. Bir ulus devlet olması gerekiyordu. Bu da Sünni, Müslüman ve Türk olacaktı.. Eğer Sünni, Müslüman ve Türk değilseniz asimilasyona tabi tutulacaksınız, asimilasyona karşı mücadele yürütüyorsanız katliamlardan geçirileceksiniz. Cumhuriyetin yüzyılı böyle çalıştı. 2. yüzyılda artık Aleviliğin de devlet tarafından kontrol altına alındığı bir sürece girdik. Bugün yapılanlar AKP projesi değil yapılanlar devlet aklının bir ürünüdür. Aleviliği yasakladılar ama Alevi kurumlarının şöyle bir faydası var; 90’lı yıllarda Alevi kurumlarının vermiş olduğu mücadeleyle birlikte Aleviliği artık görmemezlikten gelemediler. Alevi ismiyle dernek kurduğumuz için yargılanmıştık ama artık meclisin tam karşısında Alevi Bektaşi Cemevi Başkanlığı yazıyor” şeklinde konuştu.

    “DİNSEL BİR YAŞAM FORMU HERKESE DAYATILIYOR”

    Son olarak Prof. Dr. Ayhan Yalçınkaya panelde söz aldı. Yalçınkaya, “Cumhuriyet kimsenin özel mülkiyeti değildir” dedi. “Eşitlik anlayışını reddetmeliyiz. Otokrat bir eşitlikçi anlayışı var. Ulusçu bir eşitlik anlayışı var” diye konuşan Yalçınkaya, dinsel bir yaşam formunun herkese dayatıldığına dikkat çekti.

    Panel katılımcıların soru cevaplarıyla son buldu.

    Devrim FINDIK/İSTANBUL

  • PSAKD Ataşehir Şubesi’nde ‘Yeni yüzyılda devletin Aleviler gerçeği ve Alevilerin görevleri’ paneli

    PSAKD Ataşehir Şubesi’nde ‘Yeni yüzyılda devletin Aleviler gerçeği ve Alevilerin görevleri’ paneli

    PİRHA –PSAKD Ataşehir Şubesi/Cemevi’nde, 4 Kasım Cumartesi günü “Yeni yüzyılda devletin Aleviler gerçeği ve Alevilerin görevleri” başlıklı panel yapılacak. 

    Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD)Ataşehir Şubesi/Cemevi’nde, 4 Kasım Cumartesi günü saat 18.00’de “Yeni yüzyılda devletin Aleviler gerçeği ve Alevilerin görevleri” başlıklı panel yapılacak.

    Panele, PSAKD Genel Başkanı Cuma Erçe, Prof. Dr. Ayhan Yalçınkaya ve 27. Dönem HDP İstanbul Milletvekili Ali Kenanoğlu konuşmacı olarak katılacak.

    Panelde, “ÇEDES, Zorunlu din dersleri ve eğitim müfredatı, Alevi Bektaşi Daire Başkanlığı, katliamlar ve hukuksal sonuçlar, sorumluluklarımız ve görevlerimiz” alt başlıklarına yer verilecek.

    PİRHA/İSTANBUL

  • ‘Bulguru, narı, fındığı belediyeden, böyle aşure mi olur, dalga mı geçiyorsunuz?’- VİDEO

    ‘Bulguru, narı, fındığı belediyeden, böyle aşure mi olur, dalga mı geçiyorsunuz?’- VİDEO

    PİRHA- Geçen ay Datça’da düzenlenen Hızırşah Festivali’ndeki panelde konuşan Prof. Dr. Ayhan Yalçınkaya, “Birlikte yaşamak istiyorsak, siyasal ve yerel iktidarlarla bağımızı yavaş yavaş keseceğiz. Örneğin Alevi hareketi birlikte yaşamak istiyor mu, aşuresini kendi kaynatmayı öğrenecek. Bulguru belediyeden, nohuttu fasulyesi belediyeden, narı, fındığı belediyeden, böyle aşure mi olur dalga mı geçiyorsunuz?” dedi. 

    Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Datça Şubesi tarafından geçen ay 13’üncüsü düzenlenen Hızırşah Festivali’nde ‘Birlikte Nasıl Yaşarız’ paneline konuşmacı olarak katılan Prof. Dr. Ayhan Yalçınkaya, önemli mesajlar vermişti.

    “DEVLET YOKKEN TÜRK ULUSU DİYE BİR ŞEY YOKTU”

    Yalçınkaya, ulus dediğimiz kavramı devlet yaratır, uluslar devletleri yaratmaz. Türk Devleti, Türk Ulusu’nun siyasal iradesi ve tekelci şirket koludur ve Türk Ulusu’nu yaratan doğrudan Türkiye Cumhuriyeti Devletidir. Bu devlet yokken Türk Ulus’u diye bir şey yoktu. Türk Milleti’nden etnik olarak söz edebilirsiniz ama etnik olarak ulustan söz edemezsiniz” dedi.

    “ALPARSLAN 1071 YILINDA ANADOLU’YA GELDİĞİNDE TÜRK ULUSU DİYE BİR ŞEY YOKTU

    “Ulus siyasi bir şeydir, Alparslan 1071’de Anadolu’ya girdiğinde Türk Ulusu diye bir şey yoktu” diyen Yalçınkaya,”Anadolu’ya giren Türk Ulus’u değildi. Kaldı ki dervişler Alparslan’dan çok önce girmişti zaten. Bu devletin uydurması, bunu devlet yaratıyor” ifadelerini kullandı.

    Yalçınkaya,“Ulus yaratmak için o hikayeleri kuran, devlet. Biz öncelikle bu hikâyeye karşı mesafemizi alacağız ve devleti güçlü olmaya zorlayacağız ama geçmiş referanslarla değil, Atatürkçü referanslarla bu işi yapamayız. İttihatçı referanslarla hiç yapamayız, ülkemiz elden gidiyor çığlıklarıyla hiç yapamayız” diye belirtti.

    Ülkenin çoktan elden gittiğini, sadece bizim değil herkesin ülkesinin elden gittiğinin altını özellikle çizen Yalçınkaya, “Çünkü küresel ekonomi çağındayız. ABD’li şirketlerin %50’si Çin ve Japonya’nın elinde. ABD’de derken ne sanıyorsunuz. Çin ve Japonların elinde. Bunlar sadece bizi geçmişte tutuyor” dedi.

    “TEK VAZGEÇMEYECEĞİMİZ İLKE LAİKLİK”

    “Daha da önemli şey mevcut devlet, bizi belirli bir dini forma zorladığı için cemaatçi örgütlenme üzerinden birleştirmek istiyor” diyen Yalçınkaya, sözlerini söyle sürdürdü:

    “Bunu baştan reddedeceğiz. Geçmişe dair vazgeçemeyeceğimiz tek bir ilke var ve o ilkenin evrensel olduğunu bu ilkeyi siyasal programının en başına koymayan hiç kimsenin suratına bakmayacağız. Kim laikliği ciddiye almıyorsa, dalga geçiyorsa, Kemal Kılıçdaroğlu gibiler dahil, kim 3 kuruşa koltuk sevdasına laikliği satıyorsa onunla işiniz olmayacak.”

    “BİRLİKTE YAŞAMAK İSTİYORSAK, İKTİDARLARLA İLİŞKİMİZİ KESECEĞİZ

    “Birlikte yaşamak istiyorsak, siyasal ve yerel iktidarlarla bağımızı yavaş yavaş keseceğiz” diyen Yalçınkaya, “Asıl bizi engelleyen bunlar. Örneğin Alevi hareketi birlikte yaşamak istiyor mu, aşuresini kendi kaynatmayı öğrenecek. Bulguru belediyeden, nohuttu fasulyesi belediyeden, narı, fındığı belediyeden böyle aşure mi olur dalga mı geçiyorsunuz?”diye ekledi.

    “HANGİ YÜZLE KERBELA İÇİN AĞLIYORSUNUZ?”

    Prof. Dr. Ayhan Yalçınkaya, “Etkinlik yapıyor yol parası belediyeden, otel belediyeden o zaman örgütü belediyeye verin” diyerek şöyle devam etti:

    “Siz belediyeye bu şekilde kendinizi teslim ettiğiniz sürece Belediye Başkanı da çıkar, Tanju Özcan gibi, ‘göçmenlere su vermiyorum’ der, haklı. Siz onun suç ortağısınız. Çünkü göçmenlere su vermeyen Tanju Özcan, size su veriyor sonra siz, Kerbela için ağlıyorsunuz. Hangi yüzle, hangi yüzle.”

    Cebrail ARSLAN/MUĞLA

     

  • Yalçınkaya: Bu rejim dinin yaşam formlarını bir deli gömleği gibi tüm topluma dayatıyor-VİDEO

    Yalçınkaya: Bu rejim dinin yaşam formlarını bir deli gömleği gibi tüm topluma dayatıyor-VİDEO

    PİRHA-Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Datça Şubesi tarafından düzenlenen Hızırşah Festivali’nde yapılan panelde konuşan Prof. Dr. Ayhan Yalçınkaya,Cumhuriyet dönemi kadroları bize ulusçu, eşitlikçi bir sistem vaat ettiler ama daha 1920’li yıllardan itibaren vaat ettikleri her şeyi unuttular” dedi. Yalçınkaya, mevcut rejimin dinin yaşam formlarını bir deli gömleği gibi topluma dayattığını kaydetti. 

    Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Datça Şubesi tarafından bu yıl 13’üncüsü düzenlenen Hızırşah Festivali’nde ‘Birlikte Nasıl Yaşarız’ paneline konuşmacı olarak katılan Prof. Dr. Ayhan Yalçınkaya, önemli mesajlar verdi.

    Yalçınkaya, “Biz sözüm ona ulusçu bir eşitlikle bir arada tutulduk. Cumhuriyet dönemi kadroları bize bunu vaat etti ama daha 1920’li yıllardan itibaren vaat ettikleri her şeyi unuttular” dedi.

    “Mağaralarda insanları boğmak nedir? 1930’larda Dersim’de bu yapıldı. Mermi harcamayın, diye dipçiklerle küçücük çocukları öldürmek nedir?” diyen Yalçınkaya, “Bütün bunlar yapılırken İzmir’in tahtacıları ne yapıyorlardı? Yaşa Mustafa Kemal, reformlar, çağdaşlaşıyoruz, laik devlet…Çorum’dakiler ne yapıyordu? Çorum zaten 600 yıldır savaş görmemişti, kurşun atmayı bilmez. ‘Bana ne ya şuraya gelip bana kurşun sıkmadığı sürece umurumda değil’ diyordu” şeklinde ifade etti.

    “ALEVİLER DİYOR Kİ; SEN BİR DİNE BENİM KAYNAKLARIMI HARCAYAMAZSIN!”

    Eşitlik üzerine kurulan bu modelin ülkeyi buraya kadar getirdiğini ifade eden Yalçınkaya, “İkinci model ise bugün Alevilerin savunduğu bir model. O da az bela bir model değil. Aleviler devlete diyor ki, eşit yurttaşlık istiyoruz. Bunun açık anlamı nedir? Bunun açık anlamı ‘benim Alevi olduğum seni ırgalamaz, onun Sünni olduğu da seni ırgalamaz.’ Yani sen bir dine, bir topluluğa benim kaynaklarımı harcayamazsın, harcamaya kalkıyorsan benim de payımı vereceksin. Benim dinime, inancıma karışamazsın beni tanımlayamazsın ama onu da tanımlayamazsın” diye belirtti.

    Alevilerin ezan okunurken anons yapmaktan korktuğunu söyleyen Yalçınkaya, “Oysa şunu demek lazım: Bir dakika ya bir dakika ne oluyor ki? Siz benim cemimin olduğu gün ezan okumuyor musunuz? Bildiğiniz halde okuyorsunuz. Ben de eşitim, bunu istiyorum. Ben sizin ezanınıza saygı duyayım ama siz de bana saygıyla yükümlüsünüz ve devletin bunu garanti etmesi gerekir” ifadesini kullandı.

    “BU REJİM, DİNİN YAŞAM FORMLARINI DELİ GÖMLEĞİ GİBİ TOPLUMA DAYATIYOR”

    Ülkenin krizde olduğunu ve Türkiye’de bir siyasal sistem olmadığını belirten Prof. Dr. Yalçınkaya, “Totaliter despotik bir rejimin içinde yaşıyoruz ve bu rejimin en temel özelliği eşitlikçiliğidir, yine aynı şey. Herkes totaliter rejim karşısında itaatle yükümlüdür itaat etmeyenin boynu vurulur itaatsizlik ederse”dedi.

    “Rejimin en önemli özelliği yönetici kadrolarını, yönetici elitlerini, dini her neyse, o dini, o dinin yaşam formlarını deli gömleği gibi bütün topluma dayatmasıdır” şeklinde ifade eden Yalçınkaya, şunları kaydetti:

    “Burada da eşitiz, türbanlı da artık bizimle eşit. Çünkü o da en az bizim kadar polisten dayak yiyor, o da tacize uğruyor türbanlı da artık mağdur. Önceden mağdur değildi mağduruz diye diye iktidara geldiler ve iktidarın kendilerini nasıl mağdur ettiğini gördüler. Kara çarşaflı da artık mağdur. Örneğin Aleviler olarak bizim türbanlıdan kara çarşaflıdan da korkmamıza ihtiyacımız yok. Neden bir kişi kendi dinini, inancını ibadetle birleştirip bize propaganda edebilir? İmanımız sağlamsa sorun yok!

    “DEVLET ŞİDDET YOLUYLA AÇIKÇA BİR DİNİ BİZE GİYDİRİYOR”

    Bizim korkmamız gereken şey bir dinin belirli bir yaşam formunun ve inanç kalıplarının silah zoruyla topluluğa giydirilmesidir. Bugün Türkiye’de ne yazık ki şiddet kullanma tekeli devletin elinde olduğuna göre, devlet şiddet yoluyla açıkça bir dini bize giydiriyor.”

    “TÜM SİSTEM, ÖZEL ÇIKARLARA GÖRE ŞEKİLLENMİŞ ÇEVRELERE TESLİM EDİLMİŞ DURUMDA”

    Diyanet İşleri Başkanlığının Kobani davasına müdahil olduğunu da hatırlatan Prof. Dr. Yalçınkaya “Diyanet İşleri Başkanlığı, Kobani davasına müdahil olmak için fetva veriyor. Kime? Hakimlere. Yani ‘siyasal sistem yok’ dediğimizde neyi ifade ediyoruz? Hukuk sistemi, eğitim sistemi, milli güvenlik sistemi, iç güvenlik sistemi, sağlık sistemi. Bunlar başta olmak üzere tümü aslında, belirli özel çıkarlara göre şekillenmiş çevrelere teslim edilmiş durumda” dedi.

    “BİZ BU DEVLETİN YURTTAŞLARI DEĞİL KÖLELERİYİZ ASLINDA”

    Yalçınkaya, şöyle devam etti:

    “Devlet özel çıkarlara göre şekillenmeye başladığı anda biz o devletin kölesi haline geliriz. Bugün de tam da öyleyiz. Biz bu devletin yurttaşları değiliz köleleriyiz aslında. Çünkü bu devlet aslında çok güçlü göründüğü anda çok zayıf. Niye zayıf? Hâkim karar vermeye korkuyor, ya yukarıdan telefon gelirse, Diyanet İşleri Başkanı zaten başkasının ağzına bakıyor. Öğretmenler zaten ağzını bile açamıyor, okullarda imamlar fink atıyor, sağlık personeli menzile (menzil tarikatı) emanet, içişleri personeli başka bir yere emanet. Bu güçlü devlet işareti değildir. Bu, devletin ne kadar zayıfladığını gösteriyor aslında. Tam da bu noktada hepimiz birlikte yaşamak isterken, kaçınılmaz olarak nereye savruluyoruz?”

    “İLETİŞİMİ KESMİŞİZ”

    Hızlı dönüşümler geçiren, 20 yılda bir dönüştürülen toplulukların geleceği kurgulayamayacağını vurgulayan Yalçınkaya, “Özellikle toplulukların kapasitesi köreltilir. Çünkü totaliter rejim kendini var edebilsin diye. Geleceği kurgulayamadığımız için kaçınılmaz olarak geçmişe saplanıyoruz. Yani tıpkı o eski Atatürkçü teyzeler gibi ‘bizim zamanımızda Alevi Sünni kim, bilmezdik. Ermeni komşularımızın bayramına giderdik, ne güzeldi. Araplar hımız yapar biz de yerdik. Peki Ermenice Günaydın ne demek biliyor muyuz? Bilmiyoruz. Gerçekten utanç verici bir şey. Ermenileri katlettik gönderdik. Kürtlerle birlikte yaşıyoruz. Bildiğim iki sözcük var. Rojbaş bir de Heval. Ayıp. Bu ne demek? Bu şu demek. Biz farklı kültürler arasında iletişimi kurmamışız, onları belli adalara kapatmışız. Tıpkı Almanların Türk mahallesi kurması gibi. Şimdi İngiltere’nin mülteciler için okyanusun ortasında gemi kurması gibi, kapatmışız, iletişimi kesmişiz” dedi.

    Bunun kesinlikle birlikte yaşamak olmadığını belirten Prof. Dr. Ayhan Yalçınkaya konuşmasını şu cümlelerle tamamladı:

    “Bu birlikte yaşamak değil, kesinlikle değil. Birlikte yaşama dediğimiz şeylerin bunlarla en ufak alakası yok. Birlikte yaşamak en başta kültürlerin kendi özel varlıklarını kabul ederek, kültürlerin kendini geliştirme haklarını kabul ederek ve eğer azınlık kültürse, Ermenilik eğer Türkiye’nin kaybolan bir kültür ise…Örneğin ilkokullara gerekirse Ermenice, Kürtçe ders koyarak. Türk çocukları Ermenice bilmeli, Kürtçe’yi bilmeli. Resmi dil yine Türkçe olsun hiçbir engel yok. Ermeni çocuk gene Türkçe’yi öğrensin, Kürt çocuk resmi olarak Türkçe’yi gene öğrensin hiçbir engel yok ama Kürt çocuk Kürtçeyi de bilecek, Türkçeyi de bilecek. Bölgede Süryaniler varsa Süryanice de bilecek ki iletişim kursun, onu anlayabilsin. Onu anlayamadığımız sürece birlikte yaşamaktan nasıl söz edebilirsiniz ki?”

    Cebrail ARSLAN/MUĞLA

     

  • Prof. Dr. Yalçınkaya: Mahkemeler artık camilerde de keşif yapmalı

    Prof. Dr. Yalçınkaya: Mahkemeler artık camilerde de keşif yapmalı

    PİRHA – Mahkemenin, PSAKD Diyarbakır Cemevi için verdiği keşif kararını değerlendiren Prof. Dr. Ayhan Yalçınkaya, “Cemevinin ibadethane olup olmadığı tartışması hukuken bitmiştir. Hukuken onay arayışı bahsinde yapılacak hiçbir şey kalmamıştır, çünkü artık geri dönüşsüz bir biçimde onaylanmıştır” dedi. Kararın emsal oluşturacağını ifade eden Yalçınkaya, mahkemenin cemevinde hangi referanslarla keşif yapacağını da sordu.

    İstinaf Mahkemesi, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Diyarbakır Cemevinin 2 yıldır DEDAŞ tarafından kesilen elektriğinin bağlanması ve elektrik giderlerinin kamu tarafından ödenmesi için açtığı davada kararını açıkladı. Mahkeme, cemevinin bütün olarak ibadethane olup olmadığı konusunda yeterli delil olmadığını savunarak, cemevi binasının ibadethane kapsamında kabul edilecek bölümlerinin tespiti için keşif yapılmasını istedi.

    Konuya ilişkin sosyal medya hesabından değerlendirme yapan Prof. Dr. Ayhan Yalçınkaya, keşif kararını veren yargı iradesinin cemevinin ibadethane olduğunu kabul ettiğini belirtti. Yalçınkaya, bu kararla cemevinin ibadethane olup olmadığı tartışmalarının da hukuken bittiğinin bir kez daha ortaya çıktığını ifade etti. Çünkü mahkeme kararı açıkça “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Yargıtay kararlarında da belirtildiği üzere cemevlerinin ibadethane niteliğinde olduğunda kuşku ve duraksama bulunmamaktadır” ifadesine yer veriyor.

    “YARGI, CEMEVİNİN İBADETHANE OLDUĞUNU KESİN BİR DİLLE BEYAN ETTİ”

    Yalçınkaya’nın değerlendirmesi şöyle:

    “Diyarbakır’da yargı cemevini keşfedecekmiş. Ama cemevinde keşif yapmaya karar verilmesini onaylayan yargısal irade bir yanda da cemevinin ibadethane olduğunu kesin bir dille beyan ediyor.

    “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Yargıtay kararlarında da belirtildiği üzere cemevlerinin ibadethane niteliğinde olduğunda kuşku ve duraksama bulunmamaktadır.” Bu durumda geriye ne kalıyor diyeceksiniz değil mi? Yargısal iradenin derdi şu: “Dava dilekçesindeki talebin ise cemevi binası, morg, cenaze yıkama yeri, taziye yeri, yönetim odası ve cem salonu olarak geçen bölümler olarak belirtildiği, her bölümün bir bütün veya ayrı ayrı olarak değerlendirilip değerlendirilmeyeceğinin davanın esasına girmek ve yargısal faaliyetin sonucunda tespit ile mümkün olacağı anlaşıldığından…”

    “ASIL KONU ELEKTRİK PARASI”

    Asli konu elektrik parası bu arada. Yani kısaca mahkeme diyor ki; “kardeşim tamam cemevi ibadethanedir de sizin cemevi dediğiniz yapı bütünlüğünün hangi bölümleri ibadethane kapsamı içinde değerlendirilmeli, ben gelip keşif yapacağım. Ona göre de karar vereceğim.” Hukuk diliyle merak edenler için: “Abonelik tesisi talep edilen derneğin her bölümünün değerlendirilerek ibadethane kapsamında kabul edilecek bölümlerinin ve bu bölümlere ait aydınlatma giderlerinin tespiti gerektiğinden ve bu hususun yapılacak yargılama faaliyeti ile tespit edilebileceği, abonelik tesisi talep edilen yerin bir bütün olarak ibadethane niteliğinde olup olmadığı hususunda bu aşamada dosyada yeterli delil bulunmadığı, bu nedenle de gecikme sebebiyle bir sakıncanın yahut ciddi bir zararın doğacağı hususunun dosya kapsamında bu aşamada ispatlanamadığı anlaşılmakla, ilk derece mahkemesince ihtiyati tedbir talebinin reddine dair verilen ara karar usul ve esas yönünden yasaya uygun olduğundan davacı istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmesi gerektiği kanaatine varılmış.” İşin özeti anlaşıldı sanırım.”

    “BU KARAR EMSAL OLUŞTURACAK”

    Mahkeme kararına çok sevindiğini belirten Yalçınkaya, “Bence çok önemli, emsal oluşturacak bir karar bu. Bu karardan yola çıkarak ben şimdi merak ediyorum. Camilerin elektrik-su parasını ödeyen DİB (Diyanet İşleri Başkanlığı) ve devlet (aslına bakarsanız hepimiz ödüyoruz) burada neyin ibadethaneye dahil, neyin dahil olmadığını da dair pek hoş bir tartışma açmış oluyor. Öyle ya, cemevindeki gasilhanenin, morgun, yönetim binalarının ibadethaneye dahil olup olmadığı sorgulanacaksa, her camideki tuvalet aydınlatma giderlerinin, süslü-motorlu şadırvan havuzlarının, cami içinde bulunan odaların, ezan okunmak için kullanılan tesisatın, nihayet caminin bileşeni mahiyetindeki imam/müezzin lojmanlarının, her camide bulunan abdest alma yerleri, şadırvanların, dahası da var, camilerde açılıp duran Kur’an kurslarının, ışıl ışıl rengarenk gösterişli mahyaların ibadethaneye dahil olup olmadığı sorgulanmamalı mı?

    “CAMİLERDEKİ ÜCRETLİ MÜEZZİN VE DİĞER PERSONELİN VARLIĞI İBADETHANEYE DAHİL MİDİR?”

    Caminin tuvalet elektrik gideri ibadethane diye bizden çıkacak ama cemevinin morgu ibadethane içinde sayılmayacak! Dahası da var bence. Camilerdeki imam ve müezzinin varlığı ibadete dahil midir? Yani ibadet için parayla bir imam tutulması, ücretli müezzin ve varsa diğer personelin istihdam edilmesi şart mıdır? Bunlar ibadethaneye dahil midir? Bunu hukuki olarak soruyorum. Dini olarak sorsaydım şöyle sorardım: Hanefiliğe göre, Kur’an’ın parayla öğretilmesi, namazın parayla kıldırılması, ezanın parayla okunması uygun mudur? Sizin dininiz böyle bir din mi?

    “MAHKEME CEMEVİNDE HANGİ REFERANSLARLA KEŞİF YAPACAK?”

    Dini kısmı geçelim, acaba mahkeme cemevinde hangi referanslarla keşif yapacak merak ettim; içlerinden herhangi biri ömründe bir cemevine girdi mi? Cemevi üstüne iki satır okudu mu; uzun yıllardır bir tek Alevinin bile hakimlik sınavı kapısını geçemediği gözetilirse? Bir ibadethanenin değerlendirilmesi demek esasen ibadetin değerlendirilmesidir. Yani, bir yandan cemevini tartışmasız biçimde ibadethane sayan irade, aynı anda ibadeti değerlendirmekten de geri durmuyor. Peki hangi uzmanlık bilgisiyle? Bilmiyoruz. Yoksa bunun için de Diyanet’in uzmanları mı görevlendirilecek bilirkişi olarak? Ama bildiğim kadarıyla keşif bizzat hakimlerce yapılır.

    “CAMİLERDE DE BENZER KEŞİFLER YAPILMASI İÇİN HUKUKİ ADIMLAR ATILMALI”

    Şimdi ne yapmalı? Bence bu karardan yola çıkarak öncelikle camilerde de benzer keşiflerin yapılması için hukuki adımlar atılmalıdır. İbadet edilen ana salon dışında caminin hiçbir elektrik masrafının ödenmemesi, ödenenlerin iadesi için sembolik de olsa hukuki girişimde bulunmalılar. Peki bunu kim yapmalı? Aleviler demeyeceğim ama sonunda mecburen iş onlara kalır. Sünni örgütlenmeler yapmalı; Alevilerle birlikte yaşamak istiyorlarsa ya da dinlerine az da olsa imanla bağlıysalar. Hangisini istiyorlarsa onu seçsinler. Bunu onlar yapmalı ki daha baştan kirli ağızların Alevilere dönük rövanşizm zırvalıklarına set olabilsinler.

    “ALEVİLER CEMEVİNDEN ÇIKMALI”

    Peki, Aleviler ne yapmalı? Artık cemevinden çıkmalı! Cemevinin ibadethane olup olmadığı tartışması hukuken bitmiştir. Hukuken onay arayışı bahsinde yapılacak hiçbir şey kalmamıştır, çünkü artık geri dönüşsüz bir biçimde onaylanmıştır. Gerisi siyasettir. Öyleyse cemevinden çıkma zamanıdır ki oraya kapanmak başlı başına bir yanlıştı.”

    PİRHA/ İSTANBUL

     

  • Prof. Dr. Ayhan Yalçınkaya: Zeynep Yıldırım için adalet istiyoruz!-VİDEO

    Prof. Dr. Ayhan Yalçınkaya: Zeynep Yıldırım için adalet istiyoruz!-VİDEO

    PİRHA – PSAKD Armutlu Cemevi Başkanı Zeynep Yıldırım’ın 20 Nisan’da görülecek duruşması öncesinde dayanışma çağrısı yapan Prof. Dr. Ayhan Yalçınkaya, Yıldırım için adalet istedi. 

    24 Temmuz 2018’de İstanbul’daki evinden gözaltına alınıp tutuklanan Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Armutlu Cemevi Başkanı Zeynep Yıldırım’ın duruşması 20 Nisan’da İstanbul Çağlayan Adliyesi’nde 35. Ağır Ceza Mahkemesi’nde saat 10.00’da görülecek.

    “ADALETİN SAHİBİ VARSA ADALET YOKTUR”

    Duruşmaya bir çağrı da Prof. Dr. Ayhan Yalçınkaya’dan geldi. Yıldırım’ın aylardır cezaevinde olduğunu hatırlatan Yalçınkaya, “Niçin bilmiyoruz. neyle suçlanıyor bilmiyoruz. Hangi koşullarda tutuluyor bilmiyoruz. Daha ne kadar kalacak bilmiyoruz. Bunu hak edecek ne yaptı bilmiyoruz. İddianamede ne var bilmiyoruz. Hakkında nasıl bir ceza isteniyor bilmiyoruz. Ama Zeynep Yıldırım aylardır hapiste” dedi.

    Yalçınkaya, “Adalet istiyoruz peki kimden onu da bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey adaletin sahibi varsa adalet yoktur” ifadelerini kullandı.

    20 Nisan’da Çağlayan Adliyesi’nde duruşması olacak Zeynep Yıldırım için adalet isteyen Yalçınkaya, herkes için ve hiç kimsenin olmayan bir adalet istediklerini vurguladı.

    PİRHA/İSTANBUL