PİRHA- Ressam İsmihan Şen’in “Azim ve Dayanıklılık” adlı resim sergisinin açılışı yapıldı. Sergi 9 – 30 Mayıs 2026 tarihleri arasından sanatseverlerle buluşacak.
İsmihan Şen’in sanatsal pratiği, yaşanmış deneyimlerden beslenerek; göç, emek ve dayanıklılık hikayelerini resim ve heykel aracılığıyla izleyiciye aktarıyor.
Ressam İsmihan Şen‘in “Azim ve Dayanıklılık” sergisindeki eserleri, yerinden edilme ve baskının duygusal ve psikolojik yükünü ele alırken, çoğu zaman susturulan sesleri görünür kılıyor; aynı zamanda güç, direnç ve umut için de bir alan açıyor.
İsmihan Şen’in çalışmaları, hayatta kalma ve dönüşüm üzerine düşünmeye davet ederken; farklı kültürler ve kuşaklar boyunca kadınların hikayelerinde taşınan sessiz gücü gözler önüne seriyor.
Sergiye dair konuşan İsmihan Şen, kadınların gücüne ve rengisini resimlere aktardığını belirtti. KÖKSAV’ın çalışmaları hakkında da bilgi veren Şen, çalışmalara devam edeceklerini söyledi.
PİRHA- Ressam-Yazar Muzaffer Oruçoğlu’nun “Antagonizm” adlı resim sergisi sanatseverlerle buluştu.
Avustralya’da sanat yaşamını sürdüren Muzaffer Oruçoğlu, “Antagonizm” adını verdiği resim sergisi sanatseverlerle buluştu.
Oruçoğlu, sergiye dair bilgiler paylaştı.
Antagonizm’in, iki unsurun, organizmanın veya kuvvetin birbirine zıt etki göstererek uyuşmazlık, çatışma veya birbirinin etkisini yok etme durumu (uzlaşmaz karşıtlık) olduğunu aktaran Oruçoğlu, sergide bunu anlatmaya çalıştığını belirtti.
Yaptığı resimleri “yarım” olarak tanımlayan Oruçoğlu, “Resimin aynı zamanda bir hikayesi var. Resme bakan kişinin hikaye okur gibi resmi okuması gerekiyor” dedi.
Resim sergisi 11 Nisan- 2 Mayıs tarihleri arasında 81 Denmark Street’de bulunan Gallery Hours’da görülebilir.
PİRHA-Ankara’da yaya geçidinde ressam Hürcan Bulur’a otomobille çarpıp, ölümüne neden olan Özer Sağlamyürek, ‘bilinçli taksirle ölüme neden olma’ suçundan 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı. Tutuklu sanık, hükümle birlikte tahliye edildi.
Ankara’nın Yenimahalle ilçesine bağlı Kentkoop Mahallesi Batıkent Bulvarı’nda 24 Ağustos’ta, Özer Sağlamyürek yönetimindeki otomobil yaya geçidinden yolun karşısına geçmek isteyen ressam Hürcan Bulur’a çarptı.
Ağır yaralanan Bulur, kaldırıldığı hastanede kazadan 12 saat sonra hayatını kaybetti. Kazanın ardından gözaltına alınan Özer Sağlamyürek, çıkarıldığı hakimlikçe tutuklandı.
Kazayla ilgili yürütülen soruşturmanın ardından hazırlanan iddianameyle Sağlamyürek hakkında ‘taksirle ölüme neden olma’ suçundan 2 yıldan 6 yıla kadar hapis istemiyle Ankara 64’ünü Asliye Ceza Mahkemesi’ne dava açıldı.
“TAHLİYE KARARI”
Davanın bugün görülen duruşmasına, tutuklu sanık Özer Sağlamyürek, Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi ile bağlanırken, Bulur ailesi ve taraf avukatları mahkeme salonunda hazır bulundu. Hakim, azami hız sınırının saatte 50 kilometre olduğu yolda, sanığın araç hızının 140,96 kilometre olduğunun raporlandığını belirtti.
Son sözleri sorulan sanık Sağlamyürek, olaydan dolayı üzgün olduğunu belirterek, takdirin mahkemede olduğunu söyledi. Kararını açıklayan mahkeme, sanık Özer Sağlamyürek’e ‘bilinçli taksirle ölüme neden olma’ suçundan 6 yıl 3 ay hapis cezası verdi.
Sanığın hükümle birlikte tahliyesine karar verildi. Hürcan Bulur’un yakınları tahliye karına tepki gösterdi.
PİRHA- İngiltere Alevi Kültür Merkezi ve Cemevi Kadın Kolları 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü dolayısıyla “Sanat ve Kadın” adlı resim sergisi açtı. Sergiye resimleriyle ressamlar Sevda Uykan, Serpil Eryalcın, Zehra Efe ve Melek Çağlar katıldı.
25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü kapsamında açılan sergiye dair konuşan İngiltere Alevi Kültür Merkezi ve Cemevi Kadın Kolları Başkanı Sevgi Sarıtaş, sanatın her yerde olduğuna dikkat çekerek, “Sanatı sadece zenginler yapar algısını kırmak için çalışma yürüttük. Bunun sonucunda da 4 kadın canımızla sergiyi açmaya karar verdik. Sanatı çok uzaklarda aramamak lazım” dedi.
Ressam Melek Çağlar da, kadınların her türlü şiddete uğradığına dikkat çekerek, resimlerinde kadının umudunu ve direncini yansıtmaya çalıştığını ifade etti. Ressam Serpil Eryalçın ise, çocukluğundan itibaren resimle uğraştığını dile getirdi.
PİRHA- Sivas Katliamı gibi birçok toplumsal olaya sanatıyla eleştirel bakabilmenin birçok örneğini sergileyen Ressam Şenol Yorozlu, “Ben her toplumsal olayda resimlerim ile buna cevap vermeye çalıştım. Bu topluma aitim ve her toplumsal olaydan sorumluyum. Ben tavrımı sanat ile ifade ediyorum” dedi.
50 yıldan fazla sanat hayatıyla toplumsal olaylara gözlemleriyle kavramsal düşünceyi tuvallerine aktaran Ressam Şenol Yorozlu, bu olaylara eleştirel bakabilmenin örneklerini eserlerinde çokça sergilemiş.
Ülkenin karanlık tarihine damgasını vuran yedi darbeyi gören ve kendisini ‘darbe kuşağı çocuğu’ olarak adlandıran Yorozlu, ayrıca 1993 yılında Sivas Madımak otelinde katledilen 33 kişinin anısına düzenlenen galeride ayrıca bulunarak katliama yönelik tepkisini sanat ile buluşturmuş.
Kendinin topluma ait olduğunu ve güncelle birlikte tarihi her toplumsal olaydan sorumlu olduğunu kaydeden Yorozlu, bu tavrını ise sanatı ile ifade ettiği dile getiriyor.
Yorozlu sokakta, otobüste, dolmuşta, sinemada, doğada, pazarda topladığı her şeyi karikatür, makale, yazı ve fotoğraf olarak biriktirerek toplumdan böyle beslendiğini ve kaynaklarını tekrar gözden geçirerek masaya yatırdığını ifade etti.
Kavramsal düşünceyi tuvallere aktaran Ressam Şenol Yorozlu 10 yıl aradan sonra İstanbul’da açacağıizleyicilere tarihsel, estetik ve düşünsel anlamda yeniden yeni kapılar aralıyor.
Brieflyart’ta 06 Ocak 2023’te açılacak olan sergi, Salı-Cumartesi günleri saat 10:00 – 18:00, Pazar günleri 13:00 – 18:00 saatleri arasında ziyaret edilebilir.
“7 DARBE GÖRDÜM; TOPLUM BU DARBELERDEN YARA ALDI”
-Öncelikle yıllar sonra bir sergi yapıyorsunuz. Ve 42 yıl önce gerçekleştirilen 12 Eylül darbesine bir atıfta bulunuyorsunuz. Yıllar sonra böyle bir konu ve isimle sanatseverle buluşmanızın nedeni nedir?
Şenol Yorozlu: Biliyorsunuz 12 Eylül darbesi oldu ve Türkiye’de başka şeyler olmaya başladı. Bugün yaşanan şeyler o öykünün ürünleridir. Ve bugün yaşanan rezillikleri görüyoruz. Ve ben bunlarla son derece ilgiliyim. Yetmiş iki yaşındayım ve yedi tane darbe gördüm. İlk darbe kelimesini 1o yaşında iken 1960 darbesinde duydum. Tabi anlamıyorduk. O sırada sinemada bir Fransız filmi oynuyordu. Film bir anne ve babanın gayrimeşru ilişkisini anlatıyor. Çocuk, her seferinde o anne babanın ilişkisinden darbe alıyor. Film bittiğinde babam filmden hiçbir şey anlamadığını söyledi. Ben o zaman fark ettim. Yani film başka bir şey söylüyor. Ben bu darbelerin bu ülkeyi çok zarar verdiğini düşünüyorum. Çünkü biz vatandaş olarak bunları hissettik. İçeride olanlar başka türlü hissetti, dışarıda kalanlar yani başka türlü darbe aldı. Herkes bir şekilde bu darbelerden yara aldı. Ben bunların izini sürüyorum. Ve o yüzden ben alışılmış sanatın dışında sanat yapıyorum. Her darbe bu ülkeyi ekonomik, kültürel yaşamdan insan ilişkilerine kadar çokça geriye götürdü. Ben kendime ‘darbeler kuşağı çocuğu’ diyorum. Ortadoğu uzmanı ve CIA’nın Türkiye Şefi Paul Henze, 12 Eylül darbesini ABD Başkanı Jimmy Carter’a “bizim çocuklar başardı” diyerek üflemişti. Bunu unutmamak gerekir.
“RESİM GALERİLERİM ENGELLEMEYE ÇALIŞILDI”
-Bu darbenin size ve sanatınızı icra etmenize dair yansımaları nasıl oldu? O dönemde ülkede miydiniz?
Şenol Yorozlu: 17 yaşından itibaren bütün darbeleri gördüm. Belirli zamanlarda İsveç’e gelip gitmelerim oldu. Ben sanatımda ülkemden besleniyorum. İsveç’te besleneceğim bir sanat yoktu. Darbe zamanlarında politik ve anarşik tavırlı resimler yapıyordum. Darbenin benimde sanatıma müdahalesi elbette dolaylı oldu. Resim galerisi açtığım yerin sahipleri ve çalışanları bir takım garip insanların sergiye gelerek, ‘Bu adamın sergisini niye açıyorsunuz?’ dediklerini söylüyorlardı. Yıllar sonra karşılaştığım bir tanıdığım bu garip insanların kendine gelerek resim galerimin yapılmaması için uğraştıklarını söylemişti.
“BEN TOPLUMA OLAYLARDAN SORUMLUYUM; SİVAS BANA ÖLÜMÜ ÇAĞRIŞTIRIYOR”
-Sivas Katliamı başta olmak üzere toplumsal hafızamızda derin yaralar bırakan olaylarla ilgili ortak çalışmalarda yer aldınız. Resimlerinizin gelecekteki benliğimizde nasıl bir yer edinmesini istersiniz?
Şenol Yorozlu: O dönem Sivas’ta 32 insan katledilmişti ve yakılmıştı. Madımak’ı unutmamak gerekiyordu. Gayrimüslim bir arkadaşımız bu etkinliğe 32 sanatçı arkadaşı davet etti. Her sanatçının resmi sergilendi. Aziz Nesin’i de yakacaklardı biliyorsunuz. Meşale karanlığı aydınlatandır. O gün her sanatçıya meşale verdiler ve o her sanatçı resimlerini yaktı. Sivas Madımak’ta yakılanların aileleri ile tanıştık. O resimler İstanbul Beşiktaş Belediyesi’nin resim sergisinde sergilendi. Ben her toplumsal olayda resimlerim ile buna cevap vermeye çalıştım. Ben bu topluma aitim ve her toplumsal olaydan sorumluyum. Ben tavrımı sanat ile ifade ediyorum. Sivas bana hep ölümü çağrıştırıyor.
“BESLENDİĞİM KAYNAK TOPLUMDUR, SÜREKLİ GÖZLERİM”
-Şiir ya da farklı sanat disiplinleri eserlerinizde sizi besliyor mu? Yoksa beslendiğiniz kaynak resim sanatının tarihsel birikimi mi?
Ben şiiri çok severim. Çokça sevdiğim şair de var. Hem Türkiye, hem batı hem de Ortadoğu sanat tarihini çok biliyorum. Benim beslenmem şöyledir; toplumu sürekli gözlerim. Yürürken, otururken herhangi bir şeyden konu çıkartırım. Ona göre beslendiğim kaynakları toplarım gözden geçirim. Örneğin Nazım Hikmet’in Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı’nın çalışmalarını yaptım. Çok etkilendiğim bir konudur ve hala okurum. Her coğrafyanın sanatı farklı ve sanat tarihi müthiş zengin. Sanat bir ifade şeklidir, duvara asılan bir süs değildir. Dekor nesnesi hiç değildir. Benim sanattan para kazanmak gibi derdim yok. Sanatı paraya alet edemem.
BAYRAKLARIN KARANLIK YÜZÜ
Dünyadaki tüm bayrakları içeren bir çalışma yaptım. Pink Flooyd’un ‘The dark side of the moon (Ayın Karanlık Yüzü)’ adlı albümü alarak ‘The dark of the flags (Bayrakların Karanlık Yüzü)’ olarak sanatımda işledim. Bayrak bir toplumu temsil eder. Bayrağı olan her ülkenin bir karanlık yüzü vardı ve bu çalışmayı sergiledim. Bir tane isim katılmadı, satılmadı. Bayraklar bilindiği dalgalanır. Güneş altında kalarak dalgalanan şeyi siyah leke olarak gördüm. Dikkatli bakınca bir çağrışım yaptı. Bir silaha, tabancaya benziyordu. Bu sergiyi öyle hazırladım. Dijital teknik kullandım. Bu resimleri büyüterek stantlara astık.
“GENÇ RESSAMLAR SERGİ AÇACAK YER BULAMIYORLAR; BESLEMEK GEREKİR”
-Türkiye’de resim sanatının sergilenmesi ve eğitim konusunda yaygınlaşmasında imkanlar sizce ne düzeydedir?
Tabi ben eğitmen değilim lakin tecrübemden yola çıkarak istenilen boyutta olduğunu söyleyemem. Resim galerileri para üzerine kurulmuş bir iş yeridir ve sanatçılara baskı yaparlar. Baskı ise, ‘Üstadım güzel ve büyük ebatlı ama biz bunları satamıyoruz’ gibisinden olur. Bu bir bahanedir. Ben bu yüzden çokça galeriyi açmaktan vazgeçtim, bazılarında ise koleksiyoner birkaç arkadaşımın baskı ile peki açacağım dedim. Etrafımda bir sürü çok yetenekli genç sanatçı arkadaşım var. Sergi açacak yer bulamıyorlar. Çok yetenekli olmakta yeterli değil, onu beslemek gerekiyor. Toprağa bir tohum atarsınız ve su vermezseniz gelişmez. Sürekli belli zamanlarda ona su vereceksiniz. Yani kendinizi besleyeceksiniz.
Benim birde karikatür geçmişim var. Dünya öykülerinde ödül aldım. Karikatür çok az şeyle çok şeyi anlatabilen bir sanat.
Dünyanın iyi olmasını istiyorum. İyilik güzelliktir, sevgidir. Bizim zamanımızda çiçek çocukları vardır. Savaşma seviş diyordu. Bununla ilgili bir karikatür yaptım ve dünya çapında bir ödül aldım. Nedir, neyi paylaşamıyoruz?”
PİRHA- Yazar Adil Okay ‘Firari Yazılar’ kitabının çıkış sürecine dair değerlendirmelerde bulundu. Okay, cezaevlerinde sanat ve edebiyatın tüm baskılara karşın devam ettiğinin altını çizerek, ‘Cezaevlerinde zor şartlarda çıkan bu yapıtlara sahip çıkalım” çağrısında bulundu.
Yazar ve insan hakları aktivisti Adil Okay ve Dr. Ayhan Kavak ile birlikte hazırladığı ‘Firari Yazılar’ kitabı raflardaki yerini aldı. Farklı cezaevlerinde tutulan 38 tutuklu yazarın yazılarından oluşan “Firari Yazılar” adlı kitabına dair Yazar Adil Okay sorularımızı yanıtladı.
‘FİRARİ YAZILAR’ KİTABINDA 38 ŞAİR VE YAZAR VAR”
Diren KESER: Firari Yazılar fikri nasıl oluştu?
ADİL OKAY: Bu kitap fikri Ayhan Kavak ile yazışmalardan ortaya çıktı. Doktor Ayhan Kavak 20 yılı aşkın bir süredir hapishanede. Hekimliğinin yanı sıra edebiyat ve sosyoloji alanında çalışmaları var. Ayhan Kavak’la 10 yıldır yazışıyorum. Mektuplaşırken ortak bir proje yapalım dedi ve ‘Firari Yazılar’ fikri ortaya çıktı.
Görülmüştür Kolektifi olarak her yıl fonsuz, sponsorsuz imece usulü bir proje hazırlıyoruz. ‘Firari Yazılar’ kitabının önerisi de Dr. Ayhan Kavak’tan geldi. Birlikte tutsak yazar ve şairlere sorulmak üzere 15 soru hazırladık. Soruların çoğunu Ayhan hazırladı. İsimleri belirledikten sonra belirlenen isimlere yolladık. Bu sürede mektupların bazıları kayboldu, bazı isimlerden geri dönüş alamadık. Uzun, meşakkatli ve zor bir çalışma oldu ama başardık.
‘Firari Yazılar’ kitabında 38 şair ve yazar var ancak Türkiye hapishanelerinde yüzlerce yazar, şair ve ressam var. Bizler 50 kişiyle sınırladık. Her siyasi gelenekten ve kitabı yayınlanmış olsun istedik. Bize 38 şair ve yazar bize olumlu cevap verdi. Sonuç itibariyle 418 sayfalık kitap ortaya çıktı. Sorular içerisinde hapishane edebiyatı konusundan, hapishanede üretimin zorluklarına kadar çeşitli sorular vardı. Nasıl üretiyorlar, hangi koşullarda üretiyorlar, politik bakışları, edebiyata, sanata bakışları nedir? gibi soruları sorduk.
Aynı zamanda ‘Hapishane Edebiyatı’ kavramını tartışmaya açtık. İnsanlar ‘Hapishane Edebiyatı’ kavramını yanlış yorumluyorlar. ‘Hapishane Edebiyatı’ kavramı deyince sadece hapishane ile ilgili konular var. Halbuki hapishanede bulunan yazar, şair ve ressamlar bulundukları yerlerden dışarıyı da yazıyor ve çiziyorlar. Sorulardan biri de ‘Siz içeriden dışarıyı nasıl betimliyorsunuz?’du. Bu insanların düş gücü duvarları aşıyor.
“TUTSAKLAR YAZARKEN SANSÜRE KARŞI KENDİLERİNE FARKLI BİR YOL AÇIYORLAR”
Cezaevlerinde olanaklar sınırlı. Bu olanaksızlıklara karşın bu üretimler nasıl ortaya çıkıyor?
Tutsaklar yazarken sansüre karşı kendilerine farklı bir yol açıyorlar. Metaforlara başvuruyorlar. Oda onların sanatsal güçlerine yansıyor. Ama bu aralar kaybolan eserler çok oluyor. Mesela Bager Sayak diye yazar bana bir mektup yazmıştı. Cezaevi idaresi tek nüshalık romanını almış ve geri vermemiş. Böyle yüzlerce örnek var.
Ressamların durumuna da değinmek lazım. İçeride boyalı kalem yasak. Aynur Epli çok iyi çiziyor. Yakın zamanda Aynur’a çizim kalemlerini vermediler. ‘duvarları delen çizgiler’ adlı resim sergisini hazırlarken, Zehra Doğan regl kanında boya yaparak resimlerini çizdi. Ressamlar, yazarlar, şairler bu koşullarda üretiyorlar.
Önceki yıllar sınırsız dergi yollarken, şimdi yasakladılar, sınırladılar. Sonra kitapları yasaklayıp, mevzuata uydurup 10 adetle sınırladılar. Oysa yazar, şair ve araştırmacıların başucunda sürekli kitaplar olmak zorundadır. Bunun dışında keyfi yasaklar var. Bir hapishanede yasak olan kitap başka bir hapishanede serbest. Şunu sorduk ve sormaya devam ediyoruz: bu ülkede kaç Adalet Bakanlığı, kaç mevzuat, kaç yasa, kaç anayasa var?
Her hapishanede bir eğitim komisyonu var. Bu eğitim komisyonunu ‘Okumaz, yazmaz eğitim komisyonu’ olarak görüyorum. Okusalar bu kitapları yasaklamazlar. ‘Duvarları Delen Çizgiler’ kitabı içeriden dışarıya çıkmış ve ‘Görülmüştür’ damgası vurulmuş ama yasaklanıyor.
“KAÇ ADALET BAKANLIĞI VAR?”
-‘Firari Yazılar’ kitabı da içeriden çıkmış ama yasaklanabiliyor.
Böyle akıl almaz yasaklar. Dediğim gibi ‘Kaç Adalet Bakanlığı var?’
‘Firari Yazılar’ kitabında hapisteki yazarların üretim koşullarına değindik. Yazar, şair ve sanatçılar üretmek için bazen kalabalıklara karışıp anonim olmak isterler. Bazen de tamamen yalnız olmak isterler. Hapishane koşullarında yazar, şair ve sanatçıların anonim olma ya da yalnız kalma şansı yok. Örnekler çok. Bir yazar 300 sayfalık romanını elle 3 nüsha olarak yazıyor., 900 sayfa. Bu koşullarda üretiyorlar ve bu üretimlere sahip çıkılmasını istiyorlar. Yazar Seyit Oktay, ‘insanlar bizi duvar fotoğrafı sanmaya başladılar’ diyerek, kendilerinin ‘unutulduklarını’ ifade ediyor.
Görülmüştür Kollektifi’nin temel bir sloganı var; ‘Sizin hala bir mektup arkadaşınız yok mu? Bir adreste siz alın, bir mektupta siz yazın’ diyoruz. Gittiğimiz her sergide, her panelde adres dağıtıyoruz. Çünkü mektuplar hapishanedekilerin gıdasıdır. O mektuplardan ilham alıyorlar ve öyküler, şiirler yazıyorlar.
‘Bazen dışarının içeriden farkı yok’ deniliyor. Bu doğru değil. Evet karanlık bir dönemdeyiz ancak bizler gökyüzüne bakıyoruz, denizi görüyoruz, istediğimiz yere gidebiliyoruz. Ancak hapishanelerde bu imkanlar yok; gökyüzü sınırlı, uzağa bakma şansı yok. Böyle koşullarda insanlar üretmeye çalışıyorlar.
“GARİBE GEZER”İN MEKTUPLARINDA UMUT VARDI”
‘Firari Yazılar’ kitabında hasta mahpuslar da var.
Erol Zavar kanser hastası. 20 defa ameliyat oldu ve hala serbest bırakılmıyor. Hem güzel hem hüzünlü bir haber de vermek isterim. Bu kitapta yer alan mahpuslardan kanser hastası Nevzat Çapkın tahliye oldu. Şimdi dışarıda kemoterapi görüyor. Ergül Çiçekler wernicke-korsakoff hastası. Bunun yanında hasta olan bir çok tutsak var. Türkiye hapishanelerde binlerce hasta tutsak var. Bunların 600’ü ölüm sınırında. Bu nasıl yönetim şekli aklımız almıyor. Yüreğimiz yanıyor. Garibe Gezer pırıl pırıl bir kadındı. Mektuplarında umut vardı.
“KİTABA SAHİP ÇIKABİLİRLER”
-‘Firari Yazılar’ kitabına nasıl ulaşılabilir?
‘Firari Yazılar’ kitabına internet ortamında ulaşılabilir. Okuyucular yaşadıkları kentteki kitapevlerine gidip sipariş verebilir. Her yerde imza günü yapamıyoruz, ancak davet geldiğinde gidiyoruz. Bizi beklemeden kitaba sahip çıkabilirler. Dr. Ayhan Kavak’a mektup yazabilirler, bana ulaşabilirler. Kitaba ulaşma şansı çok ve kitap indirimli bir şekilde satılıyor.
PİRHA-Ressam Güllüzar Filis Tonkuş, halktan uzaklaşan sanatçıları, köksüz bir ağaca benzetirken, “Sanat, faşizme karşı muhalif bir duruştur ve direnmelidir. Eserlerimde doğa, kadın ve emeği daha çok işledim. Kadınlarımızın emeği hep göz ardı edilmiştir” diye konuştu.
Güllüzar Filis Tonkuş… Erzincan doğumlu ressam, aslen Dersimli ve Kureyşan Ocağı’na mensup. Doğduktan kırk gün sonra ailesiyle birlikte İstanbul’a geldiğini ve burada büyüdüğünü söyleyen Tonkuş, Türk-Alman şirketinde çalıştıktan sonra 7-8 sene de sendikacılık yaptığını belirtti. Tonkuş, resme olan ilgisini PİRHA‘ya şöyle anlattı:
“Resme karşı küçüklükten beri bir sevgim vardı. Defter kenarlarını karalardım. Bir gün Kadıköy’de yürürken; bir ressamın resimlerini sattığını gördüm. Cebimdeki son parayla bir resim aldım. Evimin duvarlarının tablolarla dolu olmasını isterdim. Birçok ressamdan ders aldım. Resim yapmaya amatörce başladım fakat daha sonra profesyonel anlamda resim yapmaya başladım. Ders aldığım en son hocam Bilal Oğuz’dur.”
KİŞİSEL VE KARMA BİRÇOK SERGİYE KATILDI
Bugüne kadar birçok kişisel sergi açan ve karma birçok sergiye de katılan Tonkuş; “2006 yılında Almanya Duisburg’ta sergi açtım. Ardından Türkiye’de üç tane kişisel sergi açtım. İstanbul Kadın Ressamlar Derneği üyesiyim. Sanat ve Sanatkârlar Topluluğu Kültür Derneği (SAKÜDER) üyesiyim. Son olarak da Kadıköy Ressamlar Derneği üyesi oldum. Birçok karma sergiye de katıldım.
Birçok koleksiyonerde eserlerim var. Anıtkabir Müzesi ile Harbiye Askeri Müze’de de eserlerim bulunmaktadır. Kitap kapaklarına resimlerim kullanıldı. Yarışmalara katıldım. Üç tane ödülüm var. Son olarak Dersim Belediyesi tarafından açılan Vecihi Timuroğlu Kütüphanesi’ne Pir Sultan Abdal’a ithafen yaptığım tablomu bağışladım” ifadelerini kullandı.
“HALKTAN UZAKLAŞAN SANATÇI, KÖKSÜZ AĞACA BENZER”
Resim ile ilgilendiği ilk süreçte ailesinin nasıl bir tepkisi olduğunu sorduğumuz Tonkuş; şunları söyledi:
“Ailem, jenerasyon farkımızdan dolayı olabilir, “Ressam olup da ne yapacaksın? Aç kalacaksın” gözüyle baktılar. Ben sanatı, eserlerimi satayım, ekmek parası kazanayım amacıyla sevmedim. Sanatı, halk için yapmayı düşündüm. Sanatı, toplumu aydınlatan bir ışık gibi görüyorum. Sanat aynı zamanda muhaliftir. Faşizme bir dirençtir. Sanatınla haykırıyor, karşı duruyorsun. Yaptığımız eserler gelecek nesillere not düşüyor. Bugün yaşadıklarımızı not düşüyoruz. Sanatçı halktan uzaklaştığı zaman köksüz ağaca benzer. Su almazsa beslenemez. Bizler de halka dokundukça besleniriz. Halkın yaşadıklarına bakarak, tuvallere yansıtırız.”
“SANAT, FAŞİZME KARŞI MUHALİF BİR DURUŞTUR VE DİRENMELİDİR”
Tonkuş, AKP’nin sanat ve sanatçıyla olan ilişkisine dair ise “İktidar sanatı zaten hiç sevmedi. Sanatçıya değer vermedi. Sanat yapamaz hale geldik” değerlendirmesinde bulundu.
“Toplumların gelişimi sanat ile olur. Sanatsız bir toplum gelişemez” diyen Tonkuş, sanatı faşizme karşı muhalif bir duruş olarak tanımladı. Tonkuş şöyle konuştu:
“Sanat o toplumun imzası ve faşizme karşı muhalif bir duruştur. Direnmelidir. Sanatta, türküler, grev, yoksulluk, aşk, turnalar, semah dönenler vardır. Herkese hitap edecek, herkesin kendisini bulabileceği renk vardır. Bu iktidar değer vermedi. Sanat ile barışık değil.”
“DOĞA, KADIN VE EMEK DAHA ÇOK İŞLEDİĞİM KONULAR”
Eserlerinde daha çok işlediği konulara da değinen Tonkuş; “Eserlerimde doğa, kadın ve emeği daha çok işledim. Kadınlarımızın emeği hep göz ardı edilmiştir. Geri kalmış toplumlarda da kadınlar hep göz ardı edildi. Özellikle 20 senelik bu iktidar döneminde de kadınlar daha çok geri planda kaldı. Daha çok öldürüldü, ezildi. Bizim sanatımıza da bu yansıdı. Ayrıca doğayı katlettiler. Ormanları yok ettiler.
Her gün sokaklarda kadınlar öldürülüyor. Katledenler gerekli cezayı almıyor. Bu durumdan güç alanlar kadınlara karşı şiddeti daha çok yoğunlaştırdılar. Kadınlar olarak bu duruma karşı birlik olmamız gerekiyor.”
“Kureyşan Ocağı torunlarındanım. Dedelerime karşı vefa borcum olmalı, diye düşündüm. Gelecek nesiller Kureyş Baba’yı unutmasınlar istedim. Temsili bir portresini yaptım. Ayrıca Bağın Kalesi ve fırındaki kerametlerini canlandıran resimler yaptım. Kureyş Baba’nın bir portresi ve kerametini daha canlandıracağım. Gelecek nesillere not olsun.”
PİRHA-Ressam Türkan Taybara, bugün açılışı yapılan ve dört gün sürecek olan İstanbul Sanat ve Antika Fuarı’nda resimlerini sanatseverler ile buluşturuyor. Yaklaşık yirmi beş sene önce amatör olarak resim yapmaya başladığını kaydeden Taybara, “Yaptığım resimlerin karşı tarafta da aynı duyguları hissettiriyor olması beni mutlu ediyor” dedi.
İstanbul Sanat ve Antika Fuarı kapılarını bugün sanatseverlere açtı. İstanbul Kongre Merkezi Lütfi Kırdar Kongre Sarayı’nda başlayan fuar kapsamında birçok sanatçı, eserlerini sergiliyor. Dersimli ressam Türkan Taybara da, dört gün boyunca sürecek olan fuarda resimlerini ziyaretçiler ile buluşturuyor.
“RESİM YAPMAK HAYATIMIN ANLAMI OLDU”
Çocukluğundan itibaren resim ile ilgilendiğini belirten Taybara, “Yaklaşık yirmi beş sene önce, gelecekte hobim olsun diyerek amatörce resim yapmaya başladım. Sonra resim beni aldı götürdü. Bu iş profesyonelliğe dönüştü. Şu an tam zamanlı ressamlık yapıyorum. Resim yapmak hayatımın anlamı oldu” dedi.
Taybara, büyük ilgi gören resimlerinde daha çok Dersim topraklarını ve insanlarını işliyor. Resimlerinde, Dersim insanını konu almasını ise Taybara, “Belirli bir nedenden ötürü Dersim insanının resmini yapıyorum, diyemem. Tamamen içgüdüsel bir durum. Resme ilk başladığım zaman da yaptığım ilk portre bizim köylü yaşlı bir kadındı. Nedenini bilemiyorum. Derinlere inilip, çözülmesi gerekir. Bir ressam yaptığı bir portrede aslında kendisini ifade edermiş. Sanırım bu durumda kendimi ifade ediş biçimimdir” şeklinde dile getirdi.
Daha öncede kişisel ve karma birçok sergiye katılan Taybara, son olarak şunları söyledi:
“Yaptığım resimlerin karşı tarafta da aynı duyguları hissettiriyor olması beni mutlu ediyor. Beni yalnız bırakmayan arkadaşlarıma da çok teşekkür ediyorum.”
PİRHA-Ressam Türkan Taybara, 3-7 Kasım tarihlerinde düzenlenecek olan İstanbul Sanat ve Antika Fuarı’nda sanatseverler ile buluşacak. Dört gün sürecek olan fuar kapsamında Taybara, resimlerini sergileyecek.
Dersimli ressam Türkan Taybara, resimlerini İstanbul Sanat ve Antika Fuarı’nda sanatseverler ile buluşturacak. İstanbul Kongre Merkezi Lütfi Kırdar Kongre Sarayı’nda 3 Kasım Çarşamba günü başlayacak ve dört gün sürecek olan fuar, 7 Kasım Pazar günü sona erecek.
Fuara ilk kez katılacağını belirten Taybara, sanatseverleri resim sergisine davet etti.
PİRHA- Uzun yıllardan beri ressamlık yapan ve Almanya’nın cemevlerinde resim dersleri veren Güldağ, Alevi önderlerini ve birçok yaşlı çehreleri usta eliyle resme döküyor. Güldağ, “Aleviler bir şekilde kendini ifade etmeli; bütün dünyaya dilini, kültürünü ve inancını göstermeli” diye ekliyor.
Muş’un Varto ilçesinde dünyaya gelen Erdal Güldağ, 6 yaşında ailesiyle Almanya’ya yerleşiyor. Anadolu’daki Alevi kültürünü Avrupa’ya taşıyan, Alevileri resmeden ve Alevilik inancını uzaklarda anlatmaya çalışan bir ressama dönüşüyor.
Almanya’da bir fabrikada makine teknisyeni olarak çalışan Erdal Güldağ, çok küçük yaştan beri resim sanatıyla ilgileniyor.
“ALEVİ İNANCI BİZİM İÇİN NE KADAR ÇOK DEĞERLİYSE, KÜLTÜRÜ DE BİZİM İÇİN ÇOK DEĞERLİDİR”
Almanya’da yaşayan Güldağ, Alevi kültürüne olan bağlılığını ve duyduğu sevgiyi tuvale yansıtırken, Alman kültürünün farklı olduğunu, alışmaya çalıştığını ve kendi kültürünü unutmadığını şöyle anlatıyor:
“Özellikle yaşlıların, anaların, nenelerin, dedelerimizin resimlerini tuvallere yansıtmaya çalışıyorum. Bunu yaparken tabi ki oradaki yaşantıyı bilerek, araştırarak ve geçmişteki onların o hüznünü, yaşadıkları acıyı, dertleri yansıtmaya çalışıyorum. Resimlerimden en çok beğenilerden Pir Sultan Abdal ve semah dönenleri renk geçişlerinden anlatmaya çalıştım. Bu kültürü Almanya‘da sergilediğim zaman Almanlar tarafından pek tanınmıyor. Bu resimleri anlatmamı istiyorlar. Bu resimdekiler kim, nerede yaşıyorlar? Gibi soruları soruyorlar. Onlara yaşantıları anlatıyorum. Ne kadar uzakta olursak olalım. Avrupa’da yaşıyoruz. Alman kültürü farklı… Hem onların kültürüne alışmaya çalışıyoruz, hem de kendi kültürümüzü unutmamaya çalışıyoruz. Böyle yaparken bizler de gururlanıyoruz. Kendi kültürümüzü farklı alanlarda hem sazımızla, hem sözümüzle ve görsel sanatlarla kendimizi de inancımızı da tanıtıyoruz. İnancımızı tanıtırken dünyaya evrensel bakıyoruz; insanlara insanca yaklaşıyoruz. Hoşgörü bizde, sevgi bizde bunları anlatmaya çalışıyorum.”
“6 YAŞINDA HASTANE ODASINDA ÇİZDİĞİM RESİM, 20 YIL SONRA DUVARDA HALA ASILIYDI”
6 yaşındayken Almanya’da kalp ameliyatı geçirdiği hastanede kaldığı odada resimler çizmeye başlayan Güldağ’ın resimleri doktorlar tarafından çerçevelenip duvara asılmış. 20 yıl sonra aynı hastaneye yeğenini ziyarete giden Erdal Güldağ, aynı odada kendisinin çok küçükken çizdiği o resimle karşılaştığını, çok mutlu olduğunu anlatıyor.
ÇOCUKLARIMIZI VE GENÇLERİMİZİ CEMEVLERİNE GÖTÜRMEZSEK; CEM EVLERİ BOŞ KALACAK!
Güldağ, geleceğin çocuklardan ve gençlerden oluştuğunu söyleyip, cemevlerinin önemine de dikkat çekerek, şunları ifade etti:
“Dünyanın neresinde olursak olalım bizim geleceğimiz; çocuklarımız ve gençlerimizdir. Biz çocuklarımızı ve gençlerimizi bu kurumlara götüremiyorsak; ileriki zamanlarda cem evleri boş kalacak. Değer vermemiz gerekiyor. Cem evleri bizim evimiz; kendi yerimiz… Oralar barış, sevgi ve hoşgörünün olduğu yer. Çocuklarımızı ve gençlerimizi cem evlerine götüremezsek; maalesef ileride bunları yaşayamayacağız. O yüzden çok önemli. Ve her cem evinde mutlaka bir kültür-sanat faaliyeti olmalı. İçini doldurmamız gerekiyor. Cem evi deyip geçmememiz gerekiyor. Cem evi diyerek içine her şeyi katmamız gerekiyor.”
“DERSLERE EN ÇOK KADINLAR KATILIYOR”
Ressam Güldağ, cemevlerinde resim dersi veriyor. Eğitimlere katılan öğrencilerin 6 ile 70 yaş aralığında olduğunu belirterek, “Resim sanatına çok küçük yaşta başladım. Eğitim almadan kendi kendime öğrendim. Şu anda Almanya‘nın cem evlerinde resim dersleri veriyorum. 6 ile 70 yaş aralığında yaklaşık iki yüze yakın öğrencim var. Derslere en çok kadınlar katılıyor. Uzak şehirlere gidip resim çalıştayları kuruyorum. İnsanlardan özel siparişlerde alıyorum. İnsanları mutlu etmek için istedikleri resimleri tuvallere yansıtmaya çalışıyorum. Almanya’da resim eğitim atölyeleri kurduk. Alman ressamlarla da çalışmalar yapıyoruz. Elimizden geldiği kadar sanatseverlere ulaşmaya çalışıyoruz. Hangi dini görüşte olursa olsun, hangi inançta olursa olsun biz insanlara insanca bakıyoruz” şeklinde konuşuyor.
“DERSİM’İN SANAT AÇISINDAN GÜÇLENMESİ GEREKİYOR”
Güldağ, dedelerinin zamanında Dersim’den göç ederek Varto’ya yerleştiğini söylüyor. Dersim’de sanat faaliyetlerinin artması gerektiğinin altını çizen Güldağ, Alevilerin kendi dilini, inancını ve kültürünü tüm dünyaya anlatması gerektiğini vurguluyor.
Dersim’in sanat açısından biraz daha güçlenmesi gerektiğini söyleyen Güldağ, “Orada çok değerli müzisyenlerimiz ve sanatçılarımız var. Biraz daha görsel sanatlar ön plana çıkabilmeli. Alevilerin bir şekilde kendilerini ifade etmeleri gerekiyor. Bütün dünyaya kendi dilimizi, kendi inancımızı göstermemiz gerekiyor. Kültür ve sanat alanında biraz daha etkinlikler olsa, festivaller düzenlense ve birçok alanda farklı programlar yapılsa daha güzel şeyler ortaya çıkacağına inanıyorum. İnançlarımız gereği sadece Pir Sultan Abdalları değil; yedi ulu ozanları da sergilemeliyiz. Yedi ulu ozanlar bizim için çok değerli” ifadelerine yer verdi.
PİRHA-Sanatçı Ahmet Güneştekin, Diyarbakır Keçi Burcu’nda sergilemeyi planladığı Hafıza Merkezi adlı çalışmasını korona virüs nedeniyle eylül ayına ertelediklerini duyurdu.
Resim sanatçısı Ahmet Güneştekin, Hafıza Merkezi isimli çalışmasını sergilemeyi koronavirüs nedeniyle ertelediğini duyurdu. Diyarbakır’da, Keçi Burcu’nda açılması planlanan serginin ilk olarak 16 Nisan’da halkla buluşması planlanmıştı.
Salgın nedeniyle Haziran’a, ve bugün de Eylül’e ertelendiği duyurulan Hafıza Merkezi isimli çalışmaya dair Ahmet Güneştekin “Burası benim mahallem. Burası sesle söz ustaları şehri. Hafızası dolu ve yorgun şehir; Diyarbakır… Medeniyetin beşiği sayılan bu topraklara yüz sürme, söz ustaları meclisinde diz çöküp binlerce yıllık sesi duyma, yaşarken tanıklık ettiğim acının şehrine gelme zamanı… Medeniyetin duvarlara yazıldığı şehir Diyarbakır’da, duvarlarda ‘Yoktunuz’ yazıyordu. Şehrin duvarlarıyla yüzleşme ve bu şehrin hafızasını onarma zamanı. 16 Nisan 2021’de Diyarbakır’da, belleğin şehriyle, ülke tarihinin hafıza mekanıyla yüzleşme zamanı” ifadelerini kullanmıştı.
Eylül ayında açılması planlanan sergi 3 ay süreyle ücretsiz olarak ziyaret edilebilecek. Ayrıca 2015’teki çatışmalar ardından halka kapatılan Keçi Burcu, 6 yılın ardından ilk kez ressam Ahmet Güneştekin’in “Hafıza Odası” sergisiyle açılacak.
PİRHA – Nazım Hikmet’in öğrencisi ressam İbrahim Balaban hayatını kaybetti.
Türkiye’nin en önemli ressamlarından olan İbrahim Balaban 97 yaşında yaşamını yitirdi. Balaban bir süredir hastanede tedavi görüyordu.
Gazeteci ve yazar Nazım Alpman, İbrahim Balaban’ın tedavi gördüğü Güngören Hastanesi’nde yaşamını yitirdiğini duyurdu.
Alpman, “Yaşayan En Büyük Ressam Balaban bu sabah veda etti. Resim yapmaya 16 yaşında Bursa Cezaevi’nde Nazım Hikmet’in öğrencisi olarak başladı. Hapishaneden usta bir ressam olarak mezun oldu. Bu sabah Güngören Hastanesi’nde 97 yaşında gözlerini yumdu” mesajını paylaştı. (HABER MERKEZİ)