Etiket: reya heq

  • Ana Narin Gülçiçeği: Neden barış olmasın?-VİDEO

    Ana Narin Gülçiçeği: Neden barış olmasın?-VİDEO

    PİRHA – Ana Narin Gülçiçeği, Barış ve Demokratik Toplum Sürecine ilişkin başta Alevi kadınlar olmak üzere tüm kadınların duyarlı olması gerektiğini söyledi. “Madem silahlar bırakıldı, neden barış olmasın? Neden bu savaşlar devam etsin?” diye soran Ana Narin Gülçiçeği, “Bir daha acı görmemek en büyük dileğimiz olur. Savaşın olmaması, insanların özgürce inancını yaşaması en büyük kazanç olur” dedi.

    Babamansur Ocağı evladı Narin Gülçiçeği ile kadınların Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne etkisini konuştuk. Bölgedeki ekonomik olumsuzluklar sebebiyle ailesinin1970’li yıllarda Dersim’den İstanbul’a göç ettiğini anlatan Ana Narin Gülçiçeği, şu anda Almanya’da yaşamını sürdürmekte. Kadın olmanın, hele hele Kürt Alevi bir kadın olmanın çok yönlü zorlukları olduğunu anlatan Ana Narin Gülçiçeği sorularımızı cevapladı.

    “BÜTÜN KADINLARIMIZIN DUYARLI OLMASI GEREKİR”

    PİRHA- Savaşın etkisinin kadına yansıması nedir?

    Ana Narin Gülçiçeği: Öncelikle, barışın olması tabii ki çok doğal bir istektir. Yani her canın özgür olması gerekir. İnsanın, özgürce inancını, kültürünü yaşamak bambaşkadır tabii ki. Ama bu konuda mevcut hükümetin ne kadar samimi olduklarına kanaat getiremiyorum. Ben bir ana olarak gerçekten fazla inandırıcı bulmuyorum. Ama bir Alevi kadını olarak tabii ki barıştan yana olduğumu söylemek isterim. Elbetteki yıllardan beri bedeller ödendi, analar ağladı. Yani örnekleri çok var; mesela Cumartesi Anneleri diyelim. Hiç susmadılar. Ana yüreği başkadır. Ana barıştır, ana sevgidir, ana candır, ana kardeştir. Her alanda anne yüreği bambaşkadır. Biz Alevi kadınları olarak zaten inançsal boyutta da insanı ‘can’ olarak görürüz. Onun için bir ağaç da olsa, bir kuş da olsa; ‘börtü böceğin de hakkı’ diyoruz ya işte her şeyin bir hakkı vardır. Yani burada insanların özgürce yaşayabilmesi için bütün kadınlarımızın, analarımızın bu konuda duyarlı olması gerekiyor.

    Şu anda zor süreçlerden geçiyoruz.  Bu politik bir süreç. Barış süreci gerçekleşiyor mu gerçekleşmiyor mu bilinmez ama sonuçta bizler ana olarak, kadın olarak bu inancımızı, birliğimizi, dirliğimizi hiç bir zaman elden bırakmayalım. Hiçbir ananın yüreği artık yanmasın. Yeter diyoruz! Dünyanın hiçbir yerinde savaş istemiyoruz.

    “KÜRT VE ALEVİ KADINLARI MÜCADELESİNİ HİÇBİR ZAMAN BIRAKMADI”

    -Yıllardır süren çatışmalı ortam kadın mücadelesini nasıl etkiledi? Özelde Alevi kadınlar bu süreçte ne yaşadı?

    Narin Gülçiçeği: Alevi kadınlarının yaşadığı; o anaların, kızlarımızın, gençlerimizin çığlıkları, mücadelesi hala kulaklarımızda çınlıyor. Yani büyük bir mücadele verdiler. Gerçekten Kürt ve Alevi kadınlarının dünyada ses getiren, en büyük mücadeleyi vererek ve bütün engellere rağmen hep ön sıralarda saf tuttular. Kürt ve Alevi kadınlarını yürekten kutluyorum. Çok cesurdular ve mücadelesini hiçbir zaman bırakmadılar. Yürekleri sızlaya sızlaya, acıya acıya ama her şeye rağmen ‘Demokrasi, birlik, yaşam’ dediler ve bu yaşama mücadelesini devam ettirdiler. Alevi kadınlar, her alanda bedeller ödedi. Alevi olmak, Alevi kadını olmak çok zor. Sadece siyasi yönüyle değil, her yönüyle zor. Alevi olarak inançlarımızı yaşamamıza izin vermediler.  Jar û diyarlarımızı, köylerimizi terk ettik. Aleviler, bütün o göçlere rağmen gene de kendi kültürünü, inancını yaşatmaya çalıştı.

    Alevi kadını hiç özgür değil. Mesela çocuklarını okula gönderdiği zaman kadınlar rahat değiller. Çünkü her an o acıyı yaşıyor ve ‘Acaba çocuğuma okulda ne dediler? Kürt müsün, Alevi misin, dinsiz misin?’ diye sordular mı düşüncesine giriyor. Çocuklarımızı o kadar zor duruma düşürdüler ki ister istemez çoğu anneler acı duyarak kendini inkar etti. Bazı analarımız da inkar etti.

    Barışın, bizim için çok kıymetli ve değerli olduğunu söylemek istiyorum. Bütün analar, bütün demokrat toplum, bütün acı çeken canlarımız duyarlı olsun ve bu davamıza sahip çıkalım. Bizler sadece şimdi değil, daha dün Sivas’ta, Maraş’ta, Çorum’da yapılan katliamları yaşadık. Sırf Alevi olduğumuz için yakıldık, katledildik. O katliamların devamı Suruç’ta, Roboski’den geldi. Yani dünyanın neresinde yaşanırsa yaşansın bu acıları Alevi kadını hep hissetti.

    “İNSANLARIN İNANCINI YAŞAYABİLMESİ EN BÜYÜK KAZANÇ OLUR”

    -Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin kadınlara etkisi nasıl olacaktır?

    Narin Gülçiçeği: Tüm kadınların, her dönem, her alanda, her inançta ikinci planda olduğunu biliyoruz. Kadın hep ezilmiştir. Bu sürecin kazanımı ise şöyle olur; bir daha acı görmemek en büyük dileğimiz olur. Savaş olmaması, insanların özgürce inancını yaşaması en büyük kazanç olur. Ama kadın konusuna gelirsek, her ne kadar ‘demokrat, aydın, eşitlikçi’ desek de ‘Ama sen kadınsın’ diyebilen bir topluluk hep var. Çünkü bin yıllık erkek egemen bir toplumdan gelmişiz. Kadınları ötekileştirip, kadının özgürlüğünü kısıtlayıp, bir de yani yaşadığı ortam, ülke de etkendir. Ama barış sürecinin katkısı kesinlikle analarımıza yansır ve anneler rahatlar.

    “İNSANLAR NİYE SUSKUN, ŞAŞKINIM”

    -Alevi kadınlar bu sürece ne tür katkılar sağlayabilir, neler önerirsiniz?

    Narin Gülçiçeği: Sadece Alevi kadınlara değil, tüm kadınlara çağrım var.  Örneğin şu anda hapishanelerde yaşayan insanlarımız var. Süreleri bitmiş ama hala hapiste olanlar var. Hala açlık grevinde olanlar var. Haksız yere oralarda yatan bir sürü demokrat insanımız var. Yani desteğimiz şöyle olmalı; tabii ki birlik içerisinde hareket edilmeli. Hani bizler diyoruz ya ‘kul dara düşmeyince Hızır yetişmez’; darda olan herkese katkı sunalım. Elimizden geldiği kadar eylemlere katılalım, hapishanedeki canlara elimizi uzatalım, seslerine ses olalım. Kadının sesi olalım. Bütün darda olanın sesi olalım. Hızır olalım herkese. Tüm Alevi, Kürt kadınları da dahil hepsinin el atması gerekiyor. Ne gerekiyorsa onu yapmamız gerekiyor. Madem silahlar bırakıldı, neden barış olmasın? Neden bu savaşlar devam etsin? Dünyanın her yerinde savaşlar, ırkçılık çoğalıyor. Buna karşı durmak lazım.

    “JAR Û DİYARLARIMIZA SAHİP ÇIKARAK VAR OLACAĞIZ”

    -Yeni süreçle birlikte Alevi sorunu da gündeme gelmekte. Ancak demokratik Alevi kurumları, iktidar tarafından kenarda bırakılıyor. Alevi sorununun çözümü konusunda nasıl bir politika yürütülmeli?

    Kısa süre öncesinde de yaşadık; Munzur Gözeleri’nde, kutsal topraklarımızda kendi kutsalımızı, inancımızı yaşayamıyoruz. İnancımıza, kültürümüze gerçekten sahip çıkmalıyız. O jar û diyarlarımızı ziyaret etmemiz gerekiyor. Yani Munzur Gözelerinde mescitin kurulması ardından demokratik topluluklar, eylemler başlattı, bizler de oradaydık. İnancımıza, çocuklarımıza, kültürümüze dokunmasınlar. Çeksinler ellerini inancımızdan! Bırakın yaşayalım! İnanç merkezlerimiz hala tanınmıyor. Cemevlerini Kültür Bakanlığı’na bağladılar, şimdi bizim inancımızla Kültür Bakanlığı’nın ne alakası var? Bizler jar û diyarlarımızda o kutsal topraklarımızı ziyaret edip niyaz olmak istiyoruz. Nasıl ki Müslümanlar Hacca gidip Müslümanlığını, itikatını orada devam ediyorlarsa biz de kutsal topraklarımızda yaşamak istiyoruz. Dokunmasınlar artık, çeksinler ellerini. Yani sadece bir cemevi başkanlığı kurmakla ya da devletin, cemevlerinin su-elektrik parasını ödemekle inanç yürümez. Aleviliğin içini boşaltıp, yok sayarak bize hiçbir hak vermiyorlar. Biz bu konuda davacıyız. Davamızı nasıl ki analarımız, pirlerimiz, mürşitlerimiz 1500 yıldır bugüne kadar lokmasıyla, kurbanıyla, hizmetiyle, pir talip ilişkisiyle getirip o mirası bize teslim ettiler ve biz o mirası devam etmek istiyoruz. Yani hakkımızı istiyoruz. Bu haklarımıza sahip çıkalım diyorum. Bütün Alevi toplumu lütfen duyarlı olsun.

    Kimsenin ne arka kapısıyız, ne ön kapısıyız. Bizler Alevi toplumu olarak Reya Heq dediğimiz bu kutsal topraklarımıza sahip çıkmalıyız. İnancımızı Kültür Bakanlığı’na bağlayıp, sonrasında ‘Alevilere cemevi verdik, yardım ettik’… Yok böyle bir şey. Lütfen bu devletin oyununa gelmeyelim. Bu konuda çok içimiz sızlıyor. Dilimizi, kültürümüzü yasak ettiler. Her kuş kendi yuvasında öter, her ağaç kendi kökünde yeşerir. Biz de kendi inancımızla var olacağız. Kültürümüze, jar û diyarlarımıza sahip çıkarak var olacağız.

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

    İLGİLİ DOSYA

    ‘Alevi kadınlar barışın kurucu öznesi olmalıdır’
    ‘Kadınlar savaş sürecinden en çok etkilenen kesim, o yüzden barış sürecini kadınlar sahiplenmeli’
    Gazeteci Esra Çiftçi: Alevi kadınların hafızası ve sözü bu sürecin asli unsuru olmalı
    ‘Alevi kadınlar, Barış Süreci’ne çok güçlü bir şekilde destek olmalı’

  • Rızaşehri Akademisi, Kültür-Sanat-Edebiyat Konferansı’nda alınan kararları açıkladı

    Rızaşehri Akademisi, Kültür-Sanat-Edebiyat Konferansı’nda alınan kararları açıkladı

    PİRHA – Rızaşehri Akademisi, 18-19 Ekim’de yapılan Kültür-Sanat-Edebiyat Konferansı’nın sonuç bildirgesini açıkladı. Akademi bünyesinde kültür, sanat ve edebiyat komisyonu oluşturulduğu duyurulurken, “Rızaşehrinde nasıl yaşanmalı?” düsturuyla animasyon-görselli bir kitabın hazırlanması kararı da alındı.

    Rızaşehri Akademisi, Kültür-Sanat-Edebiyat Konferansı sonuç bildirgesini açıkladı. Almanya’nın Dortmund şehrinde 18-19 Ekim’de yapılan konferansta kültür, sanat ve edebiyat alanında faaliyet gösteren çok sayıda kişi bir araya geldi.

    Sorunların tartışıldığı konferansta, iki gün boyunca kültür- sanatla ilgili 8 ayrı konu başlığında değerlendirmeler yapıldı.

    Rızaşehri Akademisi, 22-23 Nisan 2023’te ise “Akademisyenler Konferansı” yaparak sanatçı ve yazarlar ile Rêya Heq kültürüne dair sunumlar paylaşmıştı. “Kültürel aydınlanmayı akademimizin temel faaliyetine dönüştürmek istedik” diyen Rızaşehri Akademisi yönetimi, 18-19 Ekim’de yapılan konferansta ‘Alevilik tarihi, teolojisi, coğrafyası, mitolojisi, sanat ve edebiyatının araştırılması, incelenmesinin metodu ve yöntemi nasıl olmalı?” sorularına cevap arandığını belirtti.

    ANİMASYON VE KİTAP HAZIRLIĞI KARARI

    Rızaşehri Akademisi, yaptıkları konferans doğrultusunda şu açıklamayı yaptı:

    “Geleceğimiz olan çocuklarımız, gençlerimiz; yaşatmaya çalıştığımız bu kadim inancımızı daha iyi ve yakından tanımaları için “Rızaşehrinde nasıl yaşanmalı” düsturuyla animasyon-görselli bir kitabın hazırlanması…

    Réya/Raa Heqi inancımızın kültürel-inançsal kavramlarının derlenip-toparlanması ve felsefi açıdan ele alınıp anlamlandırılarak bir kitap haline getirilmesi…

    Anadilimiz olan Kurdi dillerinde sanatsal eserlerin (müzik, resim, sinema, tiyatro, halı-kilim vs.) desteklenmesi, geliştirilmesi, yaygınlaştırılması…

    Akademimiz bünyesinde Kurdi dillerine ait yazılı materyallerin toplanması, yeniden ele alınıp analizlerinin yapılması ve yayınlanması…

    Kurdi dillerindeki inancımızın Gılbanglarının-yakarışlarının bir araya getirilmesi ve yayınlanması…

    Akademi yerleşkemizde bir Etnograf Müzesinin çalışmalarının başlatılması…

    Akademimiz bünyesinde kadınlar için biçki-dikiş kurslarının başlatılması, elde edilen ürünlerin tanıtılması ve ekonomiye kazandırılması…

    Akademimizde bir kültür, sanat ve edebiyat kürsüsünün-komisyonu oluşturmak üzere sanatçı, ozan ve edebiyatçılardan oluşan bir komisyon oluşturuldu.”

    “İNANCIMIZI GELECEĞE TAŞIMANIN YOLLARINI BULMALIYIZ”

    Yapılan açıklamanın devamında, siyasal iktidar tarafından kültürel soykırım yapıldığı ve buna karşılık daha fazla mücadele yürütülmesi gerektiğinin altı çizildi. Açıklamada şu ifadelere yer verildi:

    “Bir halkın, bir ulusun tarihi, kültürü ve yaratım ürünleri o halkı diğer halklardan farklı kılan en önemli insani faaliyet olmaktadır. Toplum inşasının kendisi olan kültürü, toplumdan çekip çıkardığınızda ortada insanlık ve toplum diye bir şey kalmaz. İnancımızın tarihsel süreçleri iyi incelendiğinde şunu açıkça görmekteyiz: Bütün zorlukları, hatta ölümü bile göze alarak, baskı ve katliamlar karşısında geri adım atmayan, inandığı yoldan dönmeyen yolun ozanları şiir ve deyişleri ile asimilasyona karşı direndiler. Bu direnişlerin inancımızı günümüze kadar kendisini yaşatmasında büyük rolü olmuştur. Tarihimize baktığımızda bütün zalim iktidarların kadim Alevi inancını bir “kültür” olarak ele almış, bugün de bir bakanlığa bağlamak, sürece yaydırılmış bir kültürel soykırımdır. İşte bu kültürel soykırım karşısında bizler daha çok bir araya gelmeli ve bu kadim inancımızı geleceğe taşımanın yollarını bulmalıyız. Bu vesileyle akademimizde gerçekleştirdiğimiz bu çalıştay ve konferanslar dizisi bizlere güç vermiş ve geleceğe olan umutlarımızı canlı tutmuştur.”

    PİRHA/ALMANYA

    İLGİLİ HABERLER

    > Rıza Şehri Alevi Akademisi’nde 2 gün sürecek Sanat ve Kültür Konferansı başladı-VİDEO

  • Önlü: Dersim Soykırımı’na ilişkin TSK’nin arşivi neden açıklanmamaktadır?

    Önlü: Dersim Soykırımı’na ilişkin TSK’nin arşivi neden açıklanmamaktadır?

    PİRHA- Dersim Milletvekili Alican Önlü, Seyit Rıza ve arkadaşlarının 84 yıl önce idam edilmesini Meclis gündemine getirdi. Önlü, konuya ilişkin soru önergesi hazırlayarak “Seyit Rıza ve arkadaşlarının mezar yerleri aradan geçen 84 yıla rağmen neden hala açıklanmamaktadır?” diye sordu.

    HDP Dersim Milletvekili Alican Önlü, 15 Kasım 1937’de idam edilen Seyit Rıza ve arkadaşlarına ilişkin bilinmeyenler hakkında Meclis’e soru önergesi sundu. Önlü, aradan geçen 84 yıla rağmen Seyit Rıza ve arkadaşlarının mezar yerlerinin bilinmediğine vurgu yaptı.

    Milletvekili Alican Önlü, önergesinde, Seyit Rıza ve arkadaşlarının idamı sonrasında Dersim’e yönelik soykırım harekatı yapıldığını, bağımsız araştırmacı ve tarihçilere göre 70 bin ile 100 bin civarında Dersimlinin katledildiğini not düştü. Önlü, yapılan soykırım operasyonlarında Dersim’in Raye Haq inancı, dili, kültürü ve doğasının da soykırıma uğratıldığının altını çizdi.

    Alican Önlü, hazırladığı soru önergesinde “Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında Dersim’e yönelik başlatılan bu soykırım, inkar ve asimilasyon zihniyeti bugün de Dersim coğrafyasına yönelik saldırılar, kültür ve inancının hedef alınmasıyla devam etmektedir. Öyle ki, Seyit Razı ve arkadaşlarının anmasına ilişkin afişlere dahi tahammül edilmemekte, anma etkinlikleri yasaklanmaktadır” ifadelerini de kullandı.

    DERSİM SOYKIRIMI İLE NEDEN YÜZLEŞİLMEMEKTEDİR?”

    Milletvekili Önlü, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay tarafından yanıtlanmasını istediği önerge ile şu soruları yöneltti:

    “*Cumhurbaşkanı Erdoğan dahi 2011 yılında Başbakanlığı döneminde, Dersim soykırımına ilişkin, “Eğer devlet adına özür dilemek gerekiyorsa ve böyle bir literatür varsa, ben özür dilerim ve diliyorum” ifadelerini kullanmasına rağmen Dersim soykırımı ile neden yüzleşilmemektedir?

    *Dersim Soykırımı’na ilişkin devlet tarafından özellikle TSK’nın arşivi neden açıklanmamaktadır?

    *Seyit Rıza ve arkadaşlarının mezar yerleri aradan geçen 84 yıla rağmen neden hala açıklanmamaktadır?

    *15 Kasım 1937 tarihinde Seyit Rıza ve arkadaşlarının idam edildikleri mahkeme tutanakları kamuoyuyla neden paylaşılmamaktadır?

    *1937/38/39 tarihlerinde Dersim’de kaç yurttaşımız katledilmiştir?

    *37-38 Dersim Soykırımı sonrasında kaç Dersimli zorla göç ettirilmiş, ne şekilde ve hangi bölgelere/yerlere sürgüne gönderilmiştir?

    *37-38 Dersim Soykırımı sonrasında kaç kız çocuğu ailelerinde koparılarak askerlere evlatlık verilmiştir? Evlatlık verilen kız çocuklarına ilişkin devlet arşivlerinde resmi kayıtlar bulunmakta mıdır?

    *Dersim’in tüm tarihsel arka planıyla, gasp edilen hakları, dili, inancı ve kültürüyle yüzleşmek amacıyla herhangi bir çalışma yürütmekte misiniz?”

    PİRHA/ANKARA

  • ‘Toplumdan rızalık alıp ikrar veren kişi, Aleviliği seçebilir’

    ‘Toplumdan rızalık alıp ikrar veren kişi, Aleviliği seçebilir’

    PİRHA- Pir Hasan Erkişi, Aleviliği “Kendine özgü, bağımsız bir öğreti” olarak tanımlarken yürütücüsü olduğu inancın temel ilke, kaide ve kurallarının olduğuna da işaret etti. Erkişi, ‘Sonradan Alevi olunur mu?’ sorusuna ise “Rıza ve ikrar toplumu içinde Alevice yaşamak isteyen bir kişi, günümüzde Alevi olabilir” yorumunu yaptı.

    Dünya genelinde hayat bulan birçok inancın bir kutsal kitabı, sembolü veya ortaya çıkış hikayesi mevcut. Ayrıca kurallar temelinde, yoruma kapalı olan ruhani inanışlar her ne kadar geniş kitleler nezdinde kabul görseler de temelinde bir misyonerlik çabasının olduğunu söylemek mümkün.

    Evrenin en eski inanç gruplarından Hinduizm, Zerdüştlük ve Museviliğin dahi ortalama bir çıkış tarihi mevcut iken Alevilik için tüm bu temel özellikleri sıralamak mümkün olmuyor. Tarihi net olmasa da sınırı, özü insan olan Alevilik, bugün dünyanın birçok ülkesinde özgünlüğünü koruyarak hayat buluyor.

    “ALEVİLER HAKLI OLARAK KENDİLERİNİ DIŞARIYA KAPATMIŞLAR”

    ‘Alevi inancını kurallar temelinde yorumlamak doğru bir yöntem midir?’ sorusuna Pir Hasan Erkişi’den cevap aldık. Aleviliği “Bağımsız bir öğreti, Yol, inanç sistemi” olarak tanımlayan Erkişi, Aleviliğin de temel ilkeleri, kaide ve kurallarının söz konusu olduğunu söyledi.

    Pir Hasan Erkişi, Alevi coğrafyasının kimi bölgelerinde hakim inanış olan “Sonradan Alevi olunmaz” söylemine dair de konuştu. Erkişi, Aleviler, uğradıkları baskı ve zulümden, yaşadıkları katliamlardan dolayı kendi canlarını kurtarmak, dominant dinin, kültürün Alevilik üzerindeki asimilasyonuna ‘dur’ demek ve Aleviliği koruma altına almak amacıyla kendilerini haklı olarak dışarıya kapatmışlar” dedi.

    Erkişi, Alevi toplumunun baskılar sebebiyle yabancı evliliğe de karşı çıktıklarını belirterek “Fakat tüm bu endişelere rağmen yabancılarla evlilikler olmuş ve bir kısmı diğer dinlere geçerken önemli bir kesimi de sonradan Alevi olmuştur” ifadelerini kulandı.

    “ALEVİ ÖĞRETİSİNE UYAN KİŞİLERİ BAŞ TACI YAPMIŞIZ”

    Pir Hasan Erkişi, evlilikler dışında geçmişte birçok insanın kendi rızaları ile başka inançlardan Aleviliğe geçtiğini anlattı. Erkişi, başka inançlardan Aleviliğe geçişte herhangi bir engelin olmadığını belirterek Yol’un şartlarını şu şekilde sıraladı:

    “Reya Heq û Heqiqet ‘Hak ve Hakikat  yolunun sonsuz yaşam öğretisini, Rindane filozofisini, manayı benimseyerek, özümseyerek cem erkanı esnasında, ‘Reya Heq û Heqiqet’ divanında, gerçek erenler dergahında, ilim ve irfan meydanında, kutsal, hakikat ocağının aydınlığında, rızalık kapısında, dapîr makamında, pir huzurunda, mürşidin didarında, çar ana sırrın (Güneş-Hava-Su-Toprak) ve cem Erenlerinin tanıklığında, Hakk ve hakikat yolunda, Dar-ı Mansur’da özünü dara çekerek, toplumsal iradeden rızalık alarak, gönül birliğinde saf tutarak, nasip, nefes alarak, ikrar ve özgür iradesiyle karar vererek Aleviliği seçmiş, sonradan Alevi olmuş bir çok can vardır.

    Kendine özgü, bağımsız bir öğreti, Yol, inanç sistemi olan Aleviliğin de temel ilkeleri, kaide ve kuralları söz konusudur. Yukarıda belirtildiği gibi özünü dara çeken, ‘eline, diline, beline sahip ol’ ahlakı ve yol değerleri doğrultusunda hareket eden, özet olarak; rıza ve ikrar toplumu içinde Alevice yaşamak isteyen bir kişi günümüzde de Alevi olabilir.

    Geçmişte sonradan Alevi olan çok sayıdaki canlardan bir kaç örnek verelim. Bir Müslüman Şeyh olan Hilmi Dede Baba, Abdulhamit tarafından Şah Kulu Dergahında görevlendiriliyor. Şeyh Hilmi Bey, bir müddet sonra Bektaşilikten, Kızılbaşlıktan etkilenerek Alevi oluyor ve Hilmi Dede ‘Baba’ sıfatını kazanıyor. Aynı şekilde Hilmi Dede Baba’dan nasip alan, Aleviliği seçen Edip Harabi de önceden iyi bir Müslümandı. Alanya beyinin oğlu Kaygusuz Abdal, Abdal Musa Dergahı’nda yıllarca hizmet etmiş, Alevi olmuş bir Hakk Aşığıdır. Ayrıca Alevi olmayan, Müslüman, Karmati, Hurufi olan, ancak dünya görüşü, dik duruşu, inanç hakkındaki düşünce ve tavırları, toplumsal, inançsal değerleri, eylemi ve söylemi Alevi öğretisine uyan kişileri baş tacı yapmışız. Darlarımıza onların isimlerini vererek, kutsiyet atfetmişiz. Örneğin ‘Enel Hakk’ diyen Hallacı Mansur’u, Mansur Dar’ı, Nesimi Dar’ı, Fazlı Dar’ı gibi.

    ‘Asalet kişide yoksa soydan, boydan ne gelir

    Arifler, gerçek Erenler bunu hep böyle bilir’

    “ALEVİLİK BAĞNAZ BİR İNANÇ DEĞİLDİR”

    Pir Hasan Erkişi, Aleviliğin, diğer inanç sistemleri gibi soydan gelmediğini de vurguladı. Toplumdan rızalık alıp, ikrar veren bireyin inancın bir parçası olabileceğini ifade eden Hasan Erkişi sözlerini şu cümlelerle detaylandırdı:

    “Dertli Divani, Pir Hünkar Hacı Bektaş Veli’nin söylediği gibi; ‘Belimden gelen değil, Yolumdan gelen evladımdır’ sözü Alevilikte geçerlidir. Alevilik etnisiteye (ırk-soy-kabile-aşiret, ulus) kan bağına dayanan bir inanç sistemi değildir. Can, itikak, ikrar ve rızalık bağına dayanan bir Yol’dur.

    Bir Alevi ana ve babanın bebeği, Hristiyan bir ailenin yanında büyütüldüğünde o çocuk Hristiyan olmaktadır. Alevi olmak biyolojik, kan bağıyla gecen bir kimlik değildir. Elbette ki herkesin Alevi olduğu, Mana’nın anlatıldığı, ritüellerin gerçekleştirildiği, Yol hizmetlerinin yapıldığı, Yol-erkanların yürütüldüğü bir ortamda büyüyen çocuk doğal olarak Alevi kimliğine, Alevi ortak belleğine sahip olarak Alevice, kollektif ruhi şekillenme kazanıyordu. Alevilik dar kalıplara sığdırılacak, dogmatik yapılara hapsedilmiş, statükocu, bağnaz bir inanç değildir. İnançsal değerleri, bilimi, filozofiyi bir bütün olarak esas alan sonsuz bir yasam öğretisidir. Aleviliğin var oluşundan beri hiç bir zaman misyonerlik amacı olmamıştır. İnsanları zorla, baskı yöntemleriyle Aleviliğe katma, asimile etme niyeti gütmemiştir. Yukarıda belirtildiği gibi gönüllülük temelinde özünü dara çeken, toplumdan rızalık alan, ikrar veren birisi, günümüzde de Aleviliği seçebilir.”

    Eren GÜVEN-Cebrail ARSAN/ANKARA

  • DAD, Hakk’a yürüyüşünün 1. yılında Yusuf Zeri Karadağ’ı andı

    DAD, Hakk’a yürüyüşünün 1. yılında Yusuf Zeri Karadağ’ı andı

    PİRHA-Araştırmacı Yazar Yusuf Zeri Karadağ, Hakk’a yürüyüşünün 1. yılında anıldı. 

    Demokratik Alevi Dernekleri Ankara Şubesi, 2020 Yılında Hakk’a yürüyen Araştırmacı Yazar Yusuf Zeri Karadağ’ı yazılı bir açıklama ile andı.

    “Değerli araştırmacı, yazar, Koçgiri sevdalısı, dergimiz ‘zülfikar’ yazarlarından Yusuf Zeri Karadağ’ı saygıyla anıyoruz” denilen açıklamada şu ifadeler yer aldı:

    “Yola, inanca ve Koçgiri tarihine büyük emek veren; Reya Heq Alevi komlarına ve özellikle Zerigi aşiretine dikkat çeken çalışmaları olan; Reya Heq Alevi inancının inanç değerlerini açığa çıkarmakta önemli çabalar sarfeden, Zülfikar dergimizde de yazıları yayınlanan Yusuf Zeri’yi Hak ile Hak oluşunun birinci yılında saygıyla anıyoruz.”

    PİRHA/ANKARA

     

     

  • Demokratik Alevi Dernekleri: Munzur zorda ise hepimiz dardayız; zulme sessiz kalma!

    Demokratik Alevi Dernekleri: Munzur zorda ise hepimiz dardayız; zulme sessiz kalma!

    PİRHA- DAD Genel Merkezi, Munzur Gözlerinden yapımına başlanan peyzaj projesinin Munzur’un tutsak edilmesi, Rêya Heq Alevi inancını ve toplumsal yaşamını çarmıha germek anlamı taşıdığını vurguladı. “Şimdi tam da meydan kurup söz söyleme zamanıdır. Munzur Zorda ise hepimiz dardayız” diyen DAD, Munzur’a sahip çıkma çağrısında bulundu.

    Demokratik Alevi Dernekleri Genel Merkezi (DAD), Munzur Gözleri’nde yapımına başlanan peyzaj projesine dair açıklama yaptı.

    Başköylü Hasan Efendi’nin, “Ayağınızı vurduk su çıktı yüze/ İkrar, rahmet deryasında verildi bize/ Abu zemzem dediler suyumuzu/ Bundan başka Kevser yok dediler” dizeleriyle başlanan açıklamada Munzur Gözeleri’nin Reya Heq Alevi inancının varoluş mekanlarından biri olduğu vurgulanarak, Munzur Gözeleri’ne yapılmak istenenin yarın Alevi süreklerinin farklı coğrafyasındaki başka bir kutsal mekanı yok etmek için de yapılacağına dikkat çekildi.

    DAD Genel Merkezi’nin basın metninin tamamı şöyle:

    “Munzur Bawa, Reya Heq Aleviler için, Şir mekanıdır. Kaynağına yüz sürülen, niyaz olunan, darına durulan Munzur Bawa Gözeleri (Çaviyê Munzur Bawa) bizler için paklandığımız, niyazımız ile şifalandığımız Ocağımız, Jiyarımız, varoluş mekanımızdır. Coğrafyada doğum bazı mekanlarda aşikardır, gizlemez sürekli kendini yeniler. Aslolan evrendeki hakikati gönül gözü ile görmektir. Rêya Heq Alevi inancında Munzur Gözeleri, yaşamın, yeniden doğuşun, toplumsal varoluşun kaynağıdır. Nasıl ki toplumsallık insanlığın varlık nedeni ise, su kaynakları da bu toplumsallığa ortam hazırlayan kutsal mekanlardır. Su havzaları ile ilk yerleşim yerleri arasında birebir ilişki vardır. Zerdüşt inancında ” Anahita” varoluşun, yaşamın, yeniden doğuşun kaynağı olarak kabul edilir. Kutsal Munzur gözeleri ” Anahita”nın mekanıdır, Anahita Munzur Gözelerini mekan tutmuştur. Anahita’nın memelerinden akan süt ırmağa dönüşmüştür. Munzur Gözelerinin Rêya Heq Alevi inancındaki kutsallığı yaşamın varoluşuyla başlar. Varoluşun, yeniden doğuşun, canlılığın, evrendeki döngünün, doğurganlığın, bilgeliğin, Anakadın kemaletinin kaynağıdır. Nehak zihniyet bu kadim kültürü, toplumsal hafızamızı biliyor. Yeniden doğuşun mekanını da biliyor. Derdi davası da budur.

    HERDA DEVREŞ TOPRAĞINDA “YA HAKK” DİYE ÇAĞIRAN PİR VE MÜRŞİTLERİMİZE; KUTSALLARIMIZ ZORDADIR DARDADIR

    Hakk ve hakikat için gelin Munzur Bawa’nın manevi huzurunda, hak kelamını söyleyin, gülbanglarınızı, deyişlerinizi, turna avazı sesinizle sazınızla dile getirin. Xızır’ın diliyle klam söyleyen şairimiz, ozanımız; Munzur zordaysa kurduğunuz her söz dardadır. Gelin hep beraber Munzur Bawa’ya dair yazdığınız son şiirlerinizi Munzur suyuna okuyalım. Dersim hakikatini, doğasını, güzelliklerini, romanlarında, hikayelerinde, masallarında, dile getirin cümle yazarlar gelin hep beraber yazdığınız son öyküleri hep beraber Munzur gözelerinde yüksek sesle okuyalım. Munzur Bawa’nın güzelliklerini renk cümbüşü içerisinde fırçası ile tablosuna aktaran ressam, Munzur gözelerinde “suyun özgür akışını ve ruhunu” tabloya nakşedelim.

    Yıllarca Aleviler adına söz sahibi olduğunu söyleyenler, etki ve yetki sahibi olduğunu söyleyenler, bulundukları konumlarından dolayı devlet erkanınca ziyaret edilenler, seçim dönemlerinde milyonlar adına konuşma hakkını görenler, devlet kurumlarının, milletvekillerinin, parti başkanlarının, bakanların fotoğraf karelerinde yer alan kurum temsilcileri, inanç önderleri, siyasetçiler şimdi Munzur zorda ise siz darda değil misiniz? Tamda zamanı değil mi? Pirlerinizin gulbank sesleri hiç mi kulağınızdan gitmedi? Yediğiniz lokmaların, dinlediğiniz deyişlerin, Hakk ve hakikat arayışında Hakk’a yürüyen canların hiç mi bir karşılığı yok?

    MUNZUR’ UN TUTSAK EDİLMESİ, RÊYA HEQ ALEVİ İNANCINI ÇARMIHA GERMEK DEMEKTİR

    Munzur Gözelerinde çar anasır bir libasa bürünüp Hakk diye görünmüştür. Munzur’ un tutsak edilmesi, Rêya Heq Alevi inancını, toplumsal yaşamını çarmıha germek demektir. Bugün Munzur gözeleri, yarın Alevi süreklerinin farklı coğrafyasındaki başka bir kutsal mekanı yok edilecektir. Bu inanç doğası, kültürü ve toplumu ile yavaş yavaş taksitle öldürülüyor. Alevilerin Hakk dediğine dokunuluyor. Toplumsal hafızamız dilimiz, varlık nedenimiz, umudumuz, direnen inanç gerçekliğimiz yok ediliyor. Tarih yarın bugünü yazacaktır; Hakk divanında durup zulme biat edenleri de, ” Ya Hakk, Ya Munzur Bawa” deyip Nehak anlayışa karşı dik durup gayret edenleri de. Aslolan yerinde ve zamanında Hakk aşkı Xızır gayreti ile çözüm alıcı müdahalelerde bulunmaktır.

    ŞİMDİ ZAMANI DEĞİL DE NE ZAMAN?

    Hanesi ile beraber Munzur’a gelen, niyaz olan, çerağ uyandıran, kutsal suyundan içen, taşını toprağını teberik kabul eden, rahat bir nefes almak için eğlenmeye gelen canlara sesleniyoruz. Bugün değilse ne zaman. Şimdi tamda meydan kurup söz söyleme zamanıdır. Munzur Zorda ise hepimiz dardayız. Ozanlarımız hak kelamı olan klamlarını söylesin. Sesin ve sözün kutsallığı, Kutsal Topraklardaki direnin inanç gerçekliğini, direnen halk gerçekliğini mücadeleyi, acımızı, sevincimizi, inancımızı itikatımızı bildiği dille anlatsın okusun.

    Bugün bu kutsal topraklarda olmayan, diasporada yaşamak zorunda kalan, Bu toprağın bu inancın evlatlarına da çağrımızdır. Dönem dönem gelip gölgesine sığındığınız ağaçlar, içtiğiniz su, ayak bastığınız topraklar, sizden bir şey istedi mi? Cemalinizi kutsallarınıza çevirip çerağ olma zamanıdır. Doğru zamanda, doğru yerde hak kelamı söyleme bugün değilse ne zaman? Zamanın ve mekanın ruhu bizden bunu istiyor?

    Bizim ziyaretgahlarımızı, ocaklarımızı doğamızı korumak herkesçe doğru anlaşılmalı. Bu cümle varlığın yuvasına kıymet verdiğimiz içindir. Cümle varlığın su hakkını kirletmemek içindir. “Değişim gerek, turizme açılması gerek” diyen canlara, aslına dönmeleri için bir kapı aralayacaktır. Munzur Vadisi’nde hangi taş, üzerine oturdunuz diye sizi rahatsız etti? Hangi ağaç, gölgesini esirgedi? Hangi ağaç meyvesini esirgedi? Binlerce yıldır darına durduğumuz Munzur, hangi haneyi rızksız bıraktı.

    REYA HEQ KOMLARI MERTLİKLE, EMEKLE, AÇIK YÜREKLİLİK VE KADİR KIYMET BİLMEKLE DEĞER VERDİ

    Ekonomik kazanım olacak diyen nefis erbablarına da, iki kelam etmek isteriz. Aslında bu yaklaşım parası ile her şeyi satın alacağını düşünen nefsani aklın talan zihnidir. Reya Heq Komları para ile itibar vermedi. Mertlikle, emekle, açık yüreklilik ve kadir kıymet bilmekle değer verdi. Bu kıymeti anlamak hepimizin dünyaya liyakatli bir birliktelikle cevap olmamızı sağlar. Meselemiz hay- huy dünya meselesi değildir. Parsa meselesi değildir. İnsan olarak Harde Dewreş’e niyaz ettiğimiz Jiyarlarımıza ve Munzur suyu üzerinde Basra Körfezi’ne kadar mekanda cümle varlığın yaşam ve su hakkına olan niyazımızdır.

    Çağrımız hak ve hakikati esas alan, çar ana sıra ikrar veren, Munzur’u Hakk bilen cümle canlaradır. Yaşanan zulme sessiz kalma! Munzur zorda ise hepimiz dardayız. Zaman sahipsiz, mekân rızasız, Mazlum çaresiz değildir.”

    PİRHA/ İSTANBUL

  • Alevi inancının canlı taşıyıcıları Tembur ve Zakir

    Alevi inancının canlı taşıyıcıları Tembur ve Zakir

    PİRHA – Şıx Çoban ocağına mensup Pir Zeynel Kete Alevi inancında Tembur ve Zakir kavramlarının manasını değerlendirdi. Pir Kete “Zakir ve Tembur Reya Heq Alevi inancının iki kutsalıdır” derken, “Kutsallıkları toplumsallığı devamlı inşa etmelerinden kaynaklıdır. Alevi inancının toplumsal hafızası, inancı, mana derinliği bu kelimelerde gizlidir. Bu kavramlar ve benzerleri Alevi inancının hafızasını oluşturur” tespitinde bulunuyor.

    Gazeteci Semra Turan’a konuşan Şıx Çoban ocağına mensup Pir Zeynel Kete Alevi inancında Tembur ve Zakir kavramlarının manasını değerlendirdi. Pir Kete “Zakir ve Tembur Reya Heq Alevi inancının iki kutsalıdır” değerlendirmesinde bulundu. Kutsallıklarının toplumsallığı devamlı inşa etmelerinden kaynaklı olduğunu belirten Kete, Alevi inancının toplumsal hafızasının, inancının, mana derinliğinin bu kelimelerde gizli olduğunu, Bu ve benzer kavramların Alevi inancının hafızasını oluşturduğunun altını çiziyor. 

    Kete’nin konuya ilişkin bazı tespitleri satır başlarıyla şöyle:

    Temburda bütün renkler, farklılıklar birbirine ikrar vererek bir arada yaşaya biliyor. İnsanlığın özlemini çektiği Rıza Toplumunun modeli Temburun bedeninde, zakirin dilinde mevcuttur.

    Hak ve Hakikat dili daha çok kadın dilidir. Bundan dolayı zakirlik kadının işidir diye düşünüyorum. Daha sonraları erkek merkezli olmuştur.

    Reya Heq Alevi kimliği Temburda somutlaşmıştır. Temburdaki eşik, tekne, göğüs, perdeler, teller, akort bunların hepsi inancın farklı özelliklerini temsil etmektedir. Tembur bir semboller yığınıdır. Her parçanın sembolik değeri bütününü oluşturur.

    Alevi inancında Eşik, baş koyduğumuz  yerdir, secdegahımızdır. Bir alandan başka bir alana geçişi sembolize eder.

    Temburdaki eşik ezel ve ebedi anda birleştirir. Geçmiş ve geleceğin sınırıdır, bir köprüdür. Keşfetme, buluşma, yeni doğuşlara açılan sınırdır.

    İki eşik arasındaki uzunluk hakikat yolunda yaşamı ifade eder. Bu alanda perdelerin ve seslerin çokluğu Hakikate ulaşmanın aşamalarını, zorluklarını ifade edeceği gibi, farklılığı, çok kültürlülüğü, yol bir sürek bin bir düsturunu ifade eder.

    Tembur ve Zakir gerçeğine dair Pir Zeynel Kete ile yapılan röportajı olduğu gibi veriyoruz.

    “TEMBURUN SESİ VE ZAKİRİN AVAZININ YANKILANDIĞI MEYDANLARDA BÜYÜDÜM”

    Pirim öncelikle kendinizi okuyucularımıza tanıtır mısınız? Pir Zeynel Kete kimdir?

    Dersim doğumluyum. Reya Heq Alevi inancının yoğun olarak yaşandığı bir hanede doğmuşum. Dersim’in Reya Heq Alevi ocaklarından Şıx Çoban ocağı evlatlarındanım. Axu içen ocağının talipleriyiz. İnancımızın yol uluları, pirler, Mürşitler, rayberler sürekli hanemize uğrar, cem u cıvat yürütürlerdi. Tembur sesleri, zakirlerin deyişleri, avazları, pirlerin sabahlara kadar süren felsefe, din, mitoloji, edebiyat, ve tarihin dillendirildiği muhabbetleri, sevginin saygının, hak kelamının dillendirildiği, Hakkın haklandığı, ikrar ve rızalığın esas alındığı meydanlarda büyüdüm.

    Yüzüncü yıl üniversitesi Eğitim fakültesi mezunuyum. 1995 yılında öğretmenliğe başladım. Eğitim-Sen’in örgütlü mücadelesinde çeşitli görevler aldım. Eğitim- Sen Adana şube sekreteri iken 675 nolu KHK ile ihraç edildim. 24 Haziran 2018 Genel seçimlerinde HDP’den Adana milletvekili adayı oldum. Yasal olmayan bir şekilde adaylığım YSK tarafından iptal edildi. Şu anda DAD (Demokratik Alevi Derneği) Adana şubesinin Eş Başkanlık sorumluluğunu taşımaktayım.

    “TEMBUR ADETA ÇARMIHA GERİLDİ”

    Reya Heq Alevi inancında müzik deyince bağlama ve Zakir akla gelir. Reya Heq Alevi inancında bağlama ve Zakir neyi ifade eder?

    Öncelikle kavramları yerli yerinde kullanmak önemlidir. Kavramlar bir kültürün kök hücresidir. Kelime, kavram, kuramlar bir hakikati ortaya çıkarabilecekleri gibi bir kültürü asimile de edebilirler. Özellikle devlete bulaşmamış, Ahlaki politik topluluklar (aşirler, klanlar, kabileler, mezhepler, iktidarlaşmamış inançlar ve tarikatlar) üzerinde kültürel soykırım daha fazla uygulanmaktadır. Reya Heq Alevi inancın da bir çok kavram Etimolojik kırıma, anlam yitimine uğramıştır.

    İnancımızın kök hücresi olan, kimliğimizi taşıyan kavramlarımız, maddi manevi varlığımız uzun bir sürece yayılarak kitlesel çarmıha gerilmiştir. Bu kavramlardan birisi de “Tembur- Dembur”dur. Reya Heq Alevi inancında olanlar yakın zamana kadar “Bağlama” kelimesini pek kullanmazlardı. Bağlama daha çok yeni kuşak tarafından kullanılır duruma geldi. “Tembur” adeta     can verdi, unutuldu, çarmıha gerildi.

    Tembur ve Zakir bir canın dünyaya gelişinden başlayarak hak kapısı olan doğum kapısından başlayarak, hakka yürüme anına kadar işlev gören öneme sahiptir. Bütün evren müzik ile ilişkilidir ve müzik ile hakka yakın olunur, dar-didar olunur, ikrarlık verilir, cem u civat olunur. Kısacası bütün Reya Heq Alevi süreklerinin toplumsallığı müzik ile ilişkilidir, müzik ise Tembur ve Zakir ikilisi ile ete kemiğe bürünmüş olur.

    “ZAKİR MEYDANDA DOĞUMU YAPTIRANDIR”

    Kelimelerin anlam kaybından, Etimolojik kırımdan bahsettiniz. Tembur ve Zakir kavramları nasıl tanımlaya bileceğiz? Bu kavramların asli manası nedir?

    Zakir görev olarak meydanı çağıran, meydan çağrıcısıdır. Meydan her türlü erkanın yürütüldüğü yerdir. Aynı zamanda zalimin zulmüne karşı Hakikat ve özgürlük arayışında olanların serden geçtikleri yerin ismidir. Bu manada meydan; hakkın var edildiği yerdir.

    Kürtçenin Kurmanci lehçesinde “za, zayin” doğum manasına gelir, “a” ile başlayan kelimeler doğurmak, var etmek, meydana getirmek anlamlarına gelir. “Za” doğum, “kır, kir” kelimeleri ise eylemi gerçekleştiren fildir. Dolayısıyla Zakir; meydanda doğumu yaptırandır. Meydan “rahim” anlamına gelir. Zakir ise, meydanda doğumu mana ile doğuran anlamına gelir. Yolun, inancın bütün hakikatini meydanda yeniden canlandıran, görünür kılan, doğuran, var edendir.

    “ZAKİR ANCAK TEMBUR İLE DOĞUMU VAR EDER”

    “Tembur” olmadan hak meydanında doğum kapısı açılmaz. Zakir ancak Tembur ile doğumu var eder. Her varoluş bir zamanı, dem-i davranı içinde barındırır. Bu manada “Tembur” meydana doğumu gerçekleştiren “Dem-i, zamanı” biçendir.

    Tembur, aynı zamanda ortamı tatlandırandır. Meydanda varoluşun, Hakkın kelamının doğuşuna uygun mistik bir atmosferle, bütün duygulara hitap  ederek ortamı tatlandırır. Tembur olmadan zakir hak meydanında “klam, kelam, Gotın (deyiş) doğuramaz. Tembur, doğuma ortam hazırlayan, mistik atmosfer oluşturan, manevi tat oluşturan “tam, tat” verendir. Tembur zakirin doğum kepçesidir. Meydan aşk ile hakla hak olma ortamıdır. Aşka ortam hazırlayan, ”tam, tat” veren, doğumu kolay kılan, pirlere, canlara perilere feyz veren, yeniden doğuşu gerçekleştiren, ruhsal ve bedensel ikrarlaşmayı tamamlayan zakirin elindeki doğum aracıdır.

    Zakirin klamları, gotınları (Deyişleri) Tembur ile yeniden doğuşu (Gras Guhartin)’ı gerçekleştirir. Kısacası “za”, “zayin, Zakir, zikir,zik,” kelimeleri genelde; duygu ve düşüncelerin manevi ortamda yeniden görünür kılınması, doğması manalarına gelir. Bu doğuş eylemi de cıvat (cem) ortamında “Tembur” ile gerçekleşir. Cıvat hakkın görünür kılındığı, hak ile hak olunan ortamdır.

    “TEMBUR HAK KELAMINA SES VERENDİR”

    Zakirin Tembur ile olan ruhsal ve bedensel ilişkisi kutsal bir ilişkidir. Bu ilişki hakkı doğurur.

    Doğum anıdır, doğum anı kutsaldır. Bu ilişki cıvat (cem) ortamında en üst düzeyde görünür olur. Tembur hak kelamına ses verendir. Söylenen Hak kelamıdır.

    Yarsanîlere göre Temburun sesi insan ruhuyla özdeştir. Tembura “Hakkın sesi” anlamına gelen “Nida ül Heq” diyorlar. Ehli Hak inancına göre; Heq Ademi var ettiğinde ruh vermemişti. Ademe ruh verilmek istenmiş fakat ruh Adem’in vücuduna girmek istememiş. Cebrail Temburu eline alıp çalmaya başlamış. Eski bir makam olan” terzi makamını” çalmaya başlamış, bunu duyan ruh mest olup kendinden geçmiş ve Adem’in vücuduna girmiş.

    “OSMANLI ZAMANINDA TEMBUR SUÇ ALETİ OLARAK GÖRÜLMÜŞ”

    Temburu tanımlarken zamandan dem-i devrandan bahsettiniz. Tembur ile dönemin toplumsal hafızası arasında bir ilişkiden bahsedebilir miyiz?

    Zakirler Tembur eşliğinde her dönemin toplumsal hafızasını, Reya Heq Alevi halklarının yaşadıklarını; acılarını, direnişlerini, duygularını, telden tele dilden dile, kuşaktan kuşağa taşımışlardır. Bundan dolayı Tembur Dem’dir, zamandır, akışkandır, şahittir, görüp bilendir, aktarandır. Bu manada Zakir Kendi döneminin toplumsal hafızasını taşır. “An” da yaşananlar Tembur olmadan aktarılamaz. Tembur doğum eylemini gerçekleştiren, doğuran, Zakir ise doğumu yaptırandır. Yaşanan anın tarih olduğunun bilincine varılması, Nahak zihniyetler tarafından suç sayılmıştır. Bundan dolayıdır Tembur ve Zakir ikilisi kendi döneminin tanığı, sanığı ve mahkumu olmuşlar. Tembur’un yasaklanması ile ilgili fetvalar verilmiş, kanunlar çıkarılmıştır. Osmanlılar zamanında bir suç aracı olarak kabul edilir, hakkında yasaklama fetvaları çıkarılır.

    Bunun üzerine Hak aşığı Dert’li şu mısraları dile getirecektir.

    “Telli sazdır bunun adı.
    Ne ayet dinler ne kadı,
    Bunu çalan anlar kendi,
    Şeytan bunun neresinde”

    Bu bakımdan Tembur küfrü imana sayan tek müzik aletidir.

    “ZAKİRLER ERKAN YÜRÜTEN PİRLER KADAR BİLGİ SAHİBİDİRLER”

    Tembur ve Zakir ikilisini tanımlarken, akışkandır, duygu ve düşünceleri kuşaktan kuşağa aktarır dediniz. Alevi kültürü daha çok sözlü gelenekten beslenir. Zakirler Tembur ile sözlü geleneği bu güne kadar nasıl getirmişler. Bu konu ile ilgili düşünceleriniz nelerdir?

    Reya Heq Alevi inancı daha çok sözlü gelenekten beslenir. Tarihsel olaylar, yaşanmışlıklar, Zakir tarafından Tembur vasıtası ile dilden dile, gönülden gönüle, hak meydanında, erkanlarımızda dile getirilerek devriye edilmiş, bugüne kadar gelmiştir. Bu tarihsel hakikatten hareketle diyebiliriz ki zakirler aynı zamanda toplumsal hafızamızın taşıyıcılarıdır. Bu yönüyle zakirler Erkan yürüten pirler kadar bilgi sahibidirler. Çoğu zaman anlatım, coşku, canlandırma, hafıza bakımından pirlerden daha çok güçlü durumdadırlar. Bilginin aktarımı aynı zamanda bir eğitimdir. Tembur Reya Heq Alevi süreklerinde aynı zamanda bir eğitim aracıdır. Toplumsal Yaşamla ilgili bir çok şey (mitoloji, hikayeye, destan, mersiyeler, klamlar, gotınler (Deyişler),                    kasideler..vs  Tembur aracılığı ile Zakir tarafından, sürekli anlatılarak, var edilmiş, canlı tutulmuş ve bugüne getirilmiştir. Okulda yazı tahtası ve öğretmen ikilisi hangi işlevi görüyorsa, Zakir ve Tembur aynı işlevi görüyor. Binlerce yıllık Alevi süreklerinin  klamlarını (Türkü), gotınlerini bugüne getirmişlerdir..

    Zakirler sadece sözleri, şiirleri, gotın yani söz ve deyişleri, aktarmakla kalmıyor, Hak kelamının doğuşuna ebelik ediyorlar. Hak aşıklarının sözleri, zakirin dilinde, Temburun telinde şiir olmaktan çıkmış Hakk kelamı olmuştur. Tembura “Telli Kur’an” denilmesinin nedeni bu olabilir. Belki de “Telli Kur’an” denilmesinin nedeni bir savunma hattı oluşturmaktır. “Aleviler Kur’an bilmez” denilmesinin karşısında inanç boyutuyla bir savunma oluşturmaktır.

    “TEMBUR VE ZAKİR BU İNANCIN CANLI TAŞIYICILARIDIR”

    Tembur Aleviler için zalimin zulmüne karşı bir propaganda ve örgütlenme aracı olabilir mi?

    Evet belirttiğiniz gibi, Tembur aynı zamanda bir propaganda ve örgütlenme aracıdır. Nahak zihniyetlerin zulmüne karşı, hakikati dile getiren en büyük araçtır. Zakir, Alevi süreklerinin direncini, inancını, mücadelesini, bir inancın Ahlaki politik duruşunu, kavramlarını dile getirerek yeni kuşaklarda görünür, bilinir kılar. Tembur en büyük hafıza taşıyıcısıdır. Zakir hafızayı taşıyan, bu hafızayı yeni kuşaklara aktarandır. Bu yönüyle Tembur geçmişi geleceğe aktarırken anda birleştirir. Tembur küfrü imana sayan tek müzik aletidir dedik. Bir çok nahak zihniyet Temburu küfür sayarken, Reya Heq Alevi süreklerinde “iman” sayılmıştır.

    Reya Heq Alevi süreklerinde Tembur “can”dır, canlıdır. Hak  meydanında bir hizmeti  vardır, Zakir onunla erkanı yürütür. Cıvatta 12 hizmet yürütülürken, pirden sonra  çağrılan ikinci  hizmet yürütenidir. Tembura niyaz edilir, hak kıllesi kesilir, Zakir ile çark-ı pervaza girer, sesi yanıktır, bağrı, kulakları, göğsü, kolu, gövdesi vardır. Reya  Heq Alevi inancındaki bir çok özellik Temburda somutlaşmıştır. Bu manada Alevi inancının bütün özellikleri Temburda simgesel olarak mevcuttur. Alevi inancının, toplumsallığının inşa edilmesinde, örgütlenmesine hizmet eden en büyük araçtır. Zalimin zulmüne karşı, kimi zaman yasaklı olmasına rağmen, cıvatlarda bekçiler görevlendirerek, toplumun kültürel olarak en büyük savunma aracıdır. Tembur ve deyişler, stranlar, klamlar inancımızı yeniden doğurarak bugüne getirmiştir. Tambur ve Zakir bu inancın canlı taşıyıcılarıdır.

    “TEMBUR BİR SEMBOLLER YIĞINIDIR”

    Diyorsunuz ki ” Temburdaki her bölüm, simgesel olarak Reya Heq Alevi inancının özelliklerini anlatır. Tembur da birden fazla simge vardır, Alevi inancının bütün özellikleri Temburda simgesel olarak mevcuttur.” Bunu biraz açar mısınız?

    Şunu diyebilirim, Reya Heq Alevi kimliği Temburda somutlaşmıştır. Temburdaki eşik, tekne, göğüs, perdeler, teller, akort bunların hepsi inancın farklı özelliklerini temsil etmektedir. Tembur bir semboller yığınıdır. Her parçanın sembolik değeri bütününü oluşturur. Her parçanın kendine ait bir özgünlüğü mutlaka vardır ama bu özgünlükler “el ele el hakka” diyerek, birliği  oluştururlar.

    “TEMBURDAKİ EŞİK EZEL VE EBEDİ ANDA BİRLEŞTİRİR”

    Alevi inancında Eşik, baş koyduğumuz  yerdir, secdegahımızdır. Bir alandan başka bir alana geçişi sembolize eder. Bir halden, durumdan, ortamdan, meydandan başka bir hale, duruma, ortama geçişin manasıdır. Temburdaki eşik ezel ve ebedi anda birleştirir. Geçmiş ve geleceğin sınırıdır, bir köprüdür. Keşfetme, buluşma, yeni doğuşlara açılan sınırdır. Zakirin eli tele dokunduğunda ilk doğum gerçekleşir. İlk eşik doğum anıdır, doğum kapısıdır. Alt eşik ile üst eşik arası yaşam arayışını, gayreti   simgeler. Alt eşik doğum anıdır, üst eşik ise Hakka  yürüme sınırını, anını ifade eder. Alt eşik ile üst eşik arasındaki  mesafe (Temburun  sap kısmı) Alevi inancındaki Hakikat  ve özgürlük arayışını, Xızır çarkında gayrete girmeyi ifade eder, iki eşik arası yaşam alanıdır. 

    Yolumuzun canlı taşıyıcıları, pirlerimiz alt eşiğe “Şemuga Tembure” (sazın eşiği) derlermiş. Hanelerimizde de eşik kutsaldır. Pirin eşiği secdagahımızdır. Toprağı, yeri, bereketi, Ana Fatma’yı temsil eder, hak kapısıdır, hak kapısı doğum kapısıdır. Aslında  niyaz  olduğumuz eşik, kadın etrafında örgütlenen toplumsallığımızdır.

    “FARKLILIĞIN UYUMU, İKRARLIK İLİŞKİSİ AKORTLA SAĞLANIR”

    İki eşik arasındaki uzunluk hakikat yolunda yaşamı ifade eder. Bu alanda perdelerin ve seslerin çokluğu Hakikate ulaşmanın aşamalarını, zorluklarını ifade edeceği gibi, farklılığı, çok kültürlülüğü, yol bir sürek bin bir düsturunu ifade eder. Evrendeki    farklılık içinde birliktelik bu alanda ifade edilir. Seslerin ve perdelerin çeşitliliği bir birilerini yok etmiyor, aralarında bir ikrarlık ve rızalık ilişkisi vardır. Bir denge üzerine varlığını devam ettiriyorlar. Bir perdenin olmaması, veya olması gereken yerin dışında olması bütünlüğü bozar, denge sarsılır, kaos ortamı oluşur. “Birimiz hepimiz hepimiz birimiz için” sözü adeta bunun için söylenmiştir. Bu armonide Holistik ve simbiyotik ilişki tarzı mevcuttur. Evrendeki her cümle can, renklilik, farklılık, ses, Hakkın emri rızasıdır. Biri ötekinin karşıtı değil, varlık nedenidir. Akort bu ikrarlık ilişkisini kuran, inşa eden kemalete, tecrübeye, bilgeliğe karşılık gelmektedir. Temburdaki farklılığın uyumu, ikrarlık ilişkisi akortla sağlanır.

    “TEKNE RAHMİ NACİYE’DİR, ANA RAHMİNE KARŞILIK GELMEKTEDİR”

    Alt eşikten üst eşiğe yola revan olurken, hak  gayreti ile Xızır çarkına girilir. “Haktan geldim Hakka gidiyorum” manasına gelir. İki eşik arası demden deme, dondan dona, çarktan çarka hareket halindedir. Anlatmakla bitmez, kısacası Temburun sapı Reya Heq inancındaki Hakikat ve özgürlük arayışını temsil eder. Teller ve perdeler Alevi Toplumunun süreklerini temsil eder. Her perdesi, teli, farklı sesi, Hakikatin farklı mekanlarda ki, coğrafyalardaki, dillerdeki karşılığıdır. ‘Yol bir sürek bin bir’dir. Temburdaki karar sesi olan “La” sesine “Şah” perdesi denilmiştir.

    Tekne, Rahmi Naciye’dir, Ana rahmine karşılık gelmektedir. Teknedeki oluk hak kapısına karşılık gelmektedir. Hak bu kapıdan tecelli eder, nur kapısıdır. Sesler rahimde canlanır, olgunlaşır, kemalet kazanır, beslenir, yola revan olur, doğum gerçekleşir. Tekne sır deryasıdır.

    Alt eşiğin dışında kalan bölüm doğum öncesi dönemdir. Doğum kapısına yakın yerdir. Sesler henüz olgunlaşmamış, hamdır, pişmesi gerek, gayret lazım. Sır deryasından beslenip, olgunlaşıp doğum kapısına gelinir. Doğum öncesi evrene karşılık gelmektedir.

    “BANA GÖRE ESKİ ZAMAN ZAKİRLERİ KADIN OLABİLİR”

    Pirim öyle bir anlattınız ki binlerce yıllık Reya Heq Alevi inancının kimliğini Temburla özdeş tuttunuz. Bir inancın bütün varlığını Temburdaki kısımlarla anlattınız. Temburdan hareketle bir toplumun yaşamını özetlediniz. Ayrıca “Rahmi Naciye”, tanımlaması ile ana rahmi benzetmesi yaptınız. Bu tanımlamayı biraz daha açar mısınız?

    Temburun özellikleri ile Hak kapısı olan, mürşidi kamilullah olan kadının özellikleri benzerdir. Temburun teknesi ana rahmidir, Hak o kapıdan var olur, doğum ile ispat olur, yoktan var olmaz, vardan mevcut bulur. Ana Rahmi sır deryasıdır, inancımız vardan doğuş üzerinedir, xweza (kendini var eden, doğuran)’dır. Xweza, Xweda, Ezda vardan doğuşu anlatan temel kavramlardır. Bu kavramlar daha çok kadın özelliklerini barındırır. Zakir, doğum yaptıran anlamına gelir dedik. Tembur ise doğum eylemini gerçekleştiren, doğum yapandır. Bana göre eski dönem zakirleri kadın olabilir. Çünkü Hakkın kelamını, dilini, evrenin dilini, en iyi kadın bilir. Evren bütün oluşumu ile kadının bedeninde mevcuttur. Kadın Hakkı bedeninde, rahminde taşıyandır. Söz söyleyen, doğum yapan, klam okuyan, stran söyleyen, dengbejlik yapan, duygu, düşünce ve pratik birlikteliğini en iyi yaşayan, ruhsal ve  bedensel ikrarlaşmayı sağlayan, evrenle en üst düzeyde yar olan kadının kendisidir. Hak ve Hakikat dili daha çok kadın dilidir. Bundan dolayı zakirlik kadının işidir diye düşünüyorum. Daha sonraları erkek merkezli olmuştur diyorum.

    “XIZIR AKLI EN ÇOK KADIN DÜŞÜNCESİ VE PRATİĞİNDE FORM BULMUŞTUR”

    Aynı zamanda toplumsallık, Ocak kültürü ilk dönemlerde kadın etrafından yaşam bulmuş, şekillenmiştir. Reya Heq Alevi kavramları, terminolojisinde kadın karakter baskındır. Kadınlar ilk zakirler, dengbejler, peygamberler, bilgeler ve filozoflardan daha çok önceleri Hakikat ve özgürlük arayışında bulunmuşlardır. Xızır aklı en çok kadın bedeninde, düşüncesinde ve pratiğinde  form kazanmıştır. Xızır aklı krizden ve kaostan kurtuluşun aklıdır, xweza sır, kendini doğuran, varlığının devamını sağlayandır. Xwe (kendi), “za”  ise “doğum” demektir “za” ile başlayan ve biten kelimelerin çoğu. “Kendini doğuran, varlığının devamını sağlayandır, var eden, doğum” manalarına gelir. Bir inancın yada toplumun dili ne kadar kadın karakterlerini barındırıyorsa o  toplumda toplumsallık ve cıvat kültürü fazladır. Toplumsallık kadın etrafından sürekli doğum hâlinde kendini inşa etmiştir. Hak  kelamı her devirde Nahakları  korkutmuştur. Nahak  zihniyet ozanları, zakirleri, şairleri, dengbejleri yasaklamış, sürgün etmiş, hapse artırmış, idam ettirmiştir. Yol ulularımız, ninelerimiz derlerdi ki ” zimanême zimanê Xızıre” tane” Dilimiz Xızır’ın dilidir.” Xızır’ın dili zulme karşı, kurtuluşun, yeniden doğuşun aklıdır, dilidir. Zakirin dili, hak kelamı toplumsallığı sürekli inşa halinde tutar. Bu manada Zakir in özellikleri, kemaleti, gayreti mana olarak kadının özelliklerine daha uygundur.

    “TEMBUR HER DİLDE SÖZ SÖYLEYEN TURNA AVAZIDIR”

    Zakir eline Temburu alınca sürekli düşünen, düşündükçe iradesini ortaya koyan, alt eşikten ( doğum anından) başlayarak ele, göze, dile, kulağa nazar eder, harekete geçirir, doğum eylemine yönelir Hak ile Hakk olur, inancın toplumsal kimliğini var eder, doğurur. Gelişkin bir dili vardır.

    Reya Heq Alevi süreklerinin dilinin gelişmişlik düzeyi, derin felsefik kavramları, Alevi toplumunun düşünsel alandaki gelişmişlik düzeyini gösterir. Tembur her dilden söz söyleyen Turna avazıdır. Zakirin dili, Alevi toplumunu kimliğidir.

    “BU KELİMELERİN HİÇBİRİ TÜRKÇE DEĞİLDİR”

    Zakirin dili Alevi toplumunun kimliğidir diyorsunuz. Reya Heq Alevi kavramları, kullanılan dil ile kimlik arasında bir ilişki mi vardır?

    Şöyle diyebiliriz, Reya Heq Alevi inancı, kozmogonisi, mitolojisi kendisinin evrenin başlangıcından beri var olduğuna inanır. Harabi bu inancı şöyle dile getirirken.

    “Daha Allah ile Cihan yok iken,
    Biz anı var edip ilan eyledik.
    Hakka hiçbir layık mekân yok iken,
    Hanemize aldık Mihman eyledik.
    Kendisinin ismi henüz yoğ idi,
    İsmi şöyle dursun cismi yok idi,
    Hiç bir kıyafeti resmi yok idi,
    Şekil verip tıpkı insan eyledik”

    Alevi inancındaki kavramlarda insanlığın toplumsallaşmaya başladığı, evrenle yar olmaya başladığı dönem kadar eskidir.

    Zakirin dilindeki kelimelere bir bakalım;

    “Heq, Xweda, Hüda, Zakir, Musahip, Devreş, Abdal, Dem, Devran, Heftemal, Gaxan, Dergah, Ziyaret, Nişangah, Rayber, Reya  Heq, Nida, Gulbang, Duaz, Niyaz, Delil, Çerağ, Mazlum, Sersal, Rahman, Rahim, Çille, Çel, Çavi, Deri, Tarikat, Marifet, Hakikat, Şeriat, Xızır, Hatem, Can, Canan, Dar, Didar, İkrar, Rıza, Cem, Cıvat, Cemal, Celal, Kelam, Kılan, Gotın, Evliya, Ozan, Herd, Roj, Rojin, Kamil, Tij, Rıza, Fuat, Vahdet, Mürşit, Star, Sır, Çar Anasır, Nar, An, Av, Ar, Hakk, Naci, Naciye, Ezdan, Tembur, Derviş, Cömert, Serdar, Şir, Şer-i Yezdan, Erkan, Çark-ı Pervaz, Bext, Zahir, Batın, Sema, Çıralık, Hakullah, Çelebi, Kurban, Avaz, Şahı  Merdan, Hû, Pençe-i  Ali Aba, Serçesme, Tevt, Peyik, Talip, Şah, Pençe, Tarık, Kirve, vs.”

    Reya Heq Alevi inancının toplumsal hafızası, inancı , mana derinliği bu kelimelerde gizlidir. Bu kavramlar ve benzerleri Alevi inancının hafızasını oluşturur. Ayrıca şu tespitte bulunmakta fayda vardır; Bu kelimelerin hiçbiri Türkçe değildir. Bu Türkçe’nin eksik veya yetersiz olduğu anlamına gelmez. Alevi kültürünün, dilinin, gelişimini, kökenini bilmek, kendi gerçekliğimizi bilmek ve geleceğimizi inşa etmek için son derece önemlidir. Nereden geldiğini bilmezsen, nereye gideceğini de bilemezsin. Zakirin dilinde, Temburun telinde bugüne kadar gelen kültürel kodlarımızı bilmek son derece önemlidir.

    “ALEVİ DİLİ ALEVİLERİN KİMLİĞİDİR”

    Dildeki kullanılan kelimeler, kelimelerin fonetik, Etimolojik kökeni o toplumun hangi zihniyet yapılanmasından olduğunu ayrıca hangi kültürel ortamdan, coğrafyadan geldiğini gösterir. Dil bir toplumun kazandığı zihniyet, ahlak, estetik duygu ve düşüncelerin toplumsal birikimidir. Bu manada Zakirin dili, Reya Heq Alevi dili Rıza toplumunun kaybolmayan hafızasıdır. Alevi dili Alevilerin kimliğidir. Zakir Tembur ile binlerce yıldır bu dili, kimliği sürekli canlı tutarak, bugünlere getirmiştir.

    “TEMBURDA BÜTÜN FARKLILIKLAR İKRAR VEREREK BİR ARADA YAŞAYABİLİYOR” 

    Son olarak neler söylemek istersiniz?

    Zakir ve Tembur Reya Heq Alevi inancının iki kutsalıdır. Kutsallıkları toplumsallığı devamlı inşa etmelerinden kaynaklıdır. Yaşadıkları her dönemde, Nahak zihniyetin zulmüne uğramış, yaşadıkları zamanın tanığı, sanığı ve mahkumu olmuşlar. Emevi İslam anlayışının temsilcileri, karşıt İslam zihniyeti, Zakirin ve Temburun mana derinliğini bilseler bir çok sorun çözülür. Temburda bütün renkler, farklılıklar birbirine ikrar vererek bir arada yaşaya biliyor. insanlığın özlemini çektiği Rıza Toplumunu modeli Temburun bedeninde, zakirin dilinde mevcuttur.

    Tembur bir kimliktir. Reya Heq Alevi toplumunun kimliği Temburda somutlaşmıştır.
    Zakirin dili susmayacak, Tembur hak kelamını doğurmaya devam edecek.
    Gerçek erenlerin demi devranına hû diyelim.

  • ‘Diyanet’in Dersim’e gidişi Rêya Heq inancının son kalesini düşürmeyi amaçlıyor’

    ‘Diyanet’in Dersim’e gidişi Rêya Heq inancının son kalesini düşürmeyi amaçlıyor’

    PİRHA-Diyanet İşleri Başkanı’nın Dersim ziyaretini ve Dersim’de yapılmak istenen asimilasyonu anlatan bir yazı kaleme alan Demokratik Alevi Derneği (DAD) Adana Şubesi Eş Başkanı Zeynel Kete, devletin yeni bir yapılanmaya giderek Aleviliği devlete bağlamak ve devşirme bir Alevilik yaratmak istediğinin altını çizdi. 

    Demokratik Alevi Derneği (DAD) Adana Şubesi Eş Başkanı Zeynel Kete, Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın Dersim ziyaretini ve Dersim üzerinden Alevi inancına yapılmak istenen asimilasyonu anlatan bir yazı kaleme aldı. Kete, Dersim üzerinden Alevi yolunun tüm süreklerinin asimile edilip devlete bağlı devşirme bir Alevilik yaratılmak istendiğine vurgu yaptı.

    Demokratik Alevi Derneği (DAD) Adana Şubesi Eş Başkanı Zeynel Kete’nin yazısının tamamı şöyle:

    “DERSİM DÜŞERSE TÜM SÜREKLER DÜŞER”

    Dersim, Reya Heq itikatının ve Xızır’ın mihenk taşının da son kalesi ve Rıza şehrinin de son umut kapısıdır. Bu diğer Hak Yol süreklerini küçümsediğimiz anlamına gelmiyor. Tam tersi bu kale düşerse tüm süreklerin düşmesi ve yoldan, ikrardan kopuşu anlamına gelmektedir. Bunun için de Dersim coğrafyasıyla, jiyar ve diyarlarıyla, Xızır aklıyla direnişçi Hak Yol Kızılbaş Alevilerin önemli merkezlerinden biridir. Kadimliğiyle böyle yaşamıyla, ırmaklarıyla, dağlarıyla, surlarıyla, direngenliğiyle yola serdarlığıyla bu hakikatın özü böyle şekillenmiştir. Bu mana ile yola çıktığımızda; Diyanet’in neden Kadim Dersim’i seçtiğini daha iyi anlamakta yarar vardır. Bu geliş öyle yabana atılacak, basite alınacak bir konu değildir. Birçok Alevi süreklerin buna karşı tam seslerini yükseltmemeleri ayrı bir konudur. Bu konuda özünü dara çekmeye çağırma hakkımız olduğuna inanıyoruz. Bizden önceleri olan pirlerimiz, mürşitlerimiz, ru spilerimiz, por sipîlerimiz, ocakzadelerimiz, yol talipleri bu diyar ve jiyarlarına ikrar vererek hak yoluna kemalete sahip çıktılar. Biz Alevi toplumu olarak bu tarihe borçluyuz. Bugün bu yol ve itiqat devam ediyorsa geçmişin ikrarına olan bağlılığımızdandır.

    AMAÇ ALEVİLİĞİ DEVLETE BAĞLAMAK

    Rêya heq Alevi süreklerine karşı ciddi bir kafa karışıklığı ve zemin kayması yaşatılıyor. Bu kafa karışıklığının asıl manası ise geçmişten kopuşla alakalıdır. Bugün dünle, dün bugünle yaşatılıyor. Bizler bugünle dünün toplamı olarak varlığımızı, kimliğimizi, inancımızı ve yolumuzu sürdürüyoruz. Bundan dolayı yaşayan her insan canlı tarihtir. Bugünün aklının sahipleri ise Baha Sait çizgisi farklı araçlar ve yöntemlerle kimlik erozyonu yaratmakla güncelleştirip dayatılmaktadır. Bu aklın ürünü olarak Diyanet; Alevi inancını dinselleştirirek, ‘İslam Aleviliği’ adı altında devlete bağlamayı amaçlamaktadır. Eskiden ‘din dışıdır, kafirdir, mülhittir’ denilerek katlimize ferman çıkarılırken, günümüzde ise ‘dinselleşeceksin, Türk İslam inancının alt kültür paydasında olacaksın’ denilmektedir. Aslında Dersim’e ve Dersim şahsında Reya Heqi-Hak Yol Aleviliğine dayatılan ‘dinselleşeceksin, Türklüğü, tekçiliği, inkarcılığı’ kabul ettirme baskısı yumuşatılmış haliyle dayatılmak isteniyor.

    “AYAK DAHİ ATMAMALI”

    Bir kez Diyanet’in o coğrafyaya değil gitmesi ayak dahi atmaması gerekir. Dayatılan Baha Sait çizgisinin arka planında ‘Baha Sait zihniyetinin güncel manadaki karşılığını Sünni selefi’ olarak da okumak mümkündür. Dini en fazla istismar edenlerin başında AKP’nin devletleşen aklı, onun kurmayları gelmektedir. Bu istismarlığı yaparak, Alevilere karşı milliyetçiliği, Sünniliği, inkarcılığı, asimilasyonu dayatıp, yaratılan tekçi faşizan yönelimler perdelenmek istenmektedir. Diyanet’in Dersim’e gitmesi, Sarı Saltuk Çalıştayı’nın yapılmasını da bu politikanın bir tezahürü olarak düşünmek gerekiyor.

    KÖKE VE HAFIZAYA SALDIRI 

    Dersim bu inancın son halkasıdır. Binlerce yıldır, devlete bulaşmadan, ocak örgütlemesi ile ‘el ele el Hakka’ diyerek, demokratik özerk yaşamıştır. Dersim’in inancı etnik kimliğinden ayrı değildir. 1938 yılına kadar Dersim’deki inancın dili kendi anadili idi. Dersim hem etnik köken olarak hem de inanç bakımından cumhuriyetin ‘çağdaş, uygarlıkçı!’ ulus-devlet anlayışına uymuyordu. Cumhuriyet modernitesi din ile sürekli pragmatik bir ilişki içinde oldu. Din ile kara sevdalı bir ilişkisi vardı. Bu ilişki tarzı farklı yöntemlerle devam ediyor. Senaryo aynı senaryo sadece dönemsel aktörler, araçlar değişime uğruyor, yönetmen aynı yönetmendir. Araçlar değişmiş olsa da, yönetmen aynıdır. Sadece senaryonun maskesi farklı biçimler alarak, farklı araçlarla devam ettiriliyor. Bunun için de ‘Ne Türk ulus devleti Dersim’den vazgeçiyor ne de Dersim Reaya Heqi Alevileri kendi inancından, kimliğinden, varlığından, Xızır aklı ve hakikatinden vazgeçecekler. Bu kavga tarihseldir. Dersim günümüzde ciddi düzeyde hırpalanmış, zayıflamış, dağılmış olmakla birlikte kadimsel köksel hafızası canlıdır. Bu hafızadan ne vazgeçilir ne de unutulur. Asıl saldırı bu köke ve hafızaya dönüktür. Köklerinden özünden koparmaktır.

    TÜRK İSLAM ALEVİ PROJESİ HAYATA GEÇİRİLMEK İSTENİYOR

    Diyanet İşleri Başkanlığı Alevilerin rızasını almayan, rızasız lokma yiyen bir kurumdur. Nursuzdur, arsızdır, yüzü karadır. Ulus devlet anlayışının inancını temsil ediyor. Tekçi zihniyetin dışında kalan tüm ötekilere karşı, ideolojik bir hat oluşturmaktadır. Devletin en büyük ideolojik aygıtlarından biridir. Ayet ve hadisleri birer kurşun şeklinde ötekilere atmaktadır. Emevi İslam anlayışının, karşıt İslam anlayışının üretilmesinde en büyük görevi görmektedir. Yöresel özellikler, farklı inançlar, mezhepler, tarikatlar, klanlar, aşiretler, iktidara bulaşmamış ahlaki politik topluluklar devletin benimsemediği varlıklardır. Diyanet de ulus devlet anlayışının emrindedir. Bu kurumun temsil ettiği din anlayışı iktidarın ve devletin dinidir. Hakikatin, adaletin, mazlumun, dini ve inancı değildir. Olduğunu da düşünmek saf dillilik olacaktır. Farklılıkları yok sayan, inançları görmezlikten gelen, aşağılayan, nefret dilini her gün canlı tutan bir Diyanet’in, ‘Dersim’e tabiki imam projesi’ ile gelmekten başka bir hesabı olabilir mi? Zaten düşkün ve müşkülleri de olunca, doğallığında, ‘Dersim’e pir değil, imam’ gelmelidir. Bu yolun ‘cehennem taşlarını’ örenler de önlerinde biata dizilerek buyur etmişlerdir. Biat edenler bundan sonra ‘Bugün bize pir geldi’ beyitini ‘bugün bize imam geldi’ şeklinde söylerler herhalde. Osmanlıyla başlayıp devam eden bu ‘Türk İslam sentezi projesi’ Cumhuriyetle devam eden, ‘İttihat Terakkici’, zihniyetin bir devamı olarak sürdürülen, Sünni Emevi dinci, milliyetçi, ırkçı, iktidar temsilcileriyle devam edecektir. Bu kez de, ‘Türk İslam Alevi’ aklı ve projesi, Dersim’den hayata geçirmek istenmektedir.

    Yeni kurulan Cumhuriyet modernitesi, Osmanlı devleti ile katı bir kopuş yaşamamıştır. Osmanlı’daki kutsal kimi imgeler yeni cumhuriyette farklı isimlerle modernize edilmiştir. ‘Sultan’ imgesinin yerini ‘ulus-devlet’, padişah yerine ‘tek adam’, şeyhülislam yerine ‘Diyanet İşleri Başkanlığı’ almıştır. Yeni ulus devlet arzuladığı desteği bulmak için din ile sürekli pragmatik bir ilişki içinde olmuştur. 3 Mart 1924’te hilafet kaldırılmış, üzerinden yirmi dört saat geçmeden, 4 Mart 1924’te Diyanet İşleri Başkanlığı kurulur.

    İYİ ALEVİLER VE KÖTÜ ALEVİLER

    Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Dersim’de Tunceli cemevini ziyaret ederken ‘Peygamberimiz bir, kitabımız bir, devletimiz bir, Allahımız bir’ demesi sıradan bir söylem değildir. Bu söylemle Rêya Heq Alevi kültürünü bir ‘alt kültür’, bir folklorik öge olarak kabul ederek teolojik anlamda söz sahibi olmasını engellemek istemektedir. Dernek yöneticileriyle yaptıkları konuşmada dernek başkanının ‘Marjinal’ gruplardan bahsetmesi kendince Alevileri ‘iyi Aleviler ve kötü Aleviler’ diye ayırarak Sıffin Savaşında olduğu gibi hakem görevi görmesi son derece benzerdir!.

    YA İMAM YA DA KUR’ANLI, ABDESTLİ İMAM-DEDE

    Aslında Rêya Heq-Hak Yol Alevilerinin, ‘Peygamberi olmayan, kitabı olmayan, Kur’anı olmayan, devleti tanımayan, dinsiz, inançsız’ bir varlık olduğunu söyleyerek, inkarcılığı ve kültürel soykırımı daha farklı metot ve yöntemlerle devam ettirmeye çalışıldığını ortaya koyuyor. Bunun için de ‘dinden, Kur’andan koptukları için, yeniden ‘ıslah etmek’ için de ‘devletin imamı ya da cemevinin, Kur’anlı dede imamı’ olmaları şarttır demektedir. Aslında Alevilere de kabul ettikleri tuzakta buradan gelmektedir. ‘Ya imam ya da Kur’anlı, abdestli, dede-imam’ tercihine zorlamaktadır. Ya da Alevilerin bu talebi sürekli gündemde tutmalarını sağlamaktır. Aslında oynanan oyun ve tuzaklardan birisi de budur. Sürekli Alevileri ‘dede, imam, Kur’an’ tuzağına çekmek üst aklın bir oyunudur. Hak yol Aleviliği karşıtların üzerinde ortaya çıkmış bir inanç değildir. Kadimden bu yana ortaya çıkan tüm ahlaki ve politik inanç ve dinlere saygı temelinde yaklaşmış, hiçbir dayatmayı da kabul etmemiştir. Birçok inancı etkilemiş ve etkilenmiştir. Rêya Heqi-Hak yol Aleviliği eşitlikçi, paylaşımcı, insanı hak bilen bir yaşam felsefesine ve inancına sahiptir. Tarihsel ve toplumsal değerlerin yaşam bulmasında da ciddi manada da demokratik uygarlığın inşasında öncülük yapmış bir tarihsel hafızada rol oynamış kadim bir inançtır. Diyanetin Dersim’e gelişinin zihniyetin ideolojik arka planı ise bu beş bin yıllık sınıflı ve devletçi uygarlık ile demokratik komünal, toplumcu, özerk, devlet dışı hak yol arasındaki zihniyetin çatışmanın farklı araçlarla sürdürülmesidir. Sorun rıza toplumundan yana olanlar ile ondan cüda olanların mücadelesidir.

    “KARŞIT ALEVİLİK ÖĞRETİLİYOR”

    Bu zihniyetin, resmi devlet politikasının bilinç altında ise Rêya Heq Alevilerin kendilerine ait bir ‘teolojisinin olmadığı, kendine has ritüelleri, kutsal mekanlarının bir anlam ifade etmediği, dolayısıyla İslamiyet’in bir alt kültürü sadece folklorik bir öge olduğunu ima etmeye çalışmıştır.’ Yani Rêya Heq Alevi inancını kabul etmiyoruz, ama ‘bizim denetimimizde bizim kavramlarla buluşacak, çerçevesini bizim belirleyeceğimiz bir Aleviliğe evet’ diyoruz. Ahlaki ve politik yönü yok edilmiş, direnişçi Alevi kültürü yok edilmiş bir Alevilik. Bu anlayış ile ‘minaresiz cami’ haline getirilmiş ‘cemevlerinde Türk İslam Aleviliği veya Alevi İslam öğretisi’, karşıt Alevilik öğretilmektedir. Diyanet İşleri Başkanlığı Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne kadar Emevi İslam anlayışını savunan, İslam’ın demokratik değerlerini tarumar eden, milyonlarca farklı inanç mensubunun rızasını almayan bir kurumdur.

    “CEMEVİ BAŞKANI YOLUMUZU NURSUZA DÜŞÜRDÜ”

    Tunceli Cemevi yetkilileri o ziyarette bulunan ocak mensupları pirlerinden, taliplerinden, orada yaşayan ikrarlı canlardan, edep erkan ile yol süren yol evlatlarından, ocaklardan rızalık almadan görüşmeler yapmıştır, iş tutmuştur. Cemevi başkanı yolumuzu nursuza düşürmüştür. Yol ulularımız, ‘yolumuzu pirsize, nursuza, arsıza, hırsıza uğratma’ diye Hak meydanında Hak kelamını dile getirmişlerdir. Rızamızı almayan bir kurumda, kurumun aklı ile yaşayan imamdan medet ummak Xızırı, Şêr î Yezdan’ı bilmemektir, taliplerin lokmasına hürmet etmemektir. Aleviler kimden medet diler! Medet ya Xızır ya şer î Yezdan’ derler, ya Heq derler. Emevi İslam anlayışından, nahaktan ilahiyat okumuş talipsiz pirlerden, devletin imamından, onların öğreteceği Kuran’dan medet ummak Ocaktan, talipten vazgeçmektir. Unutulmamalıdır ki, Sıffin Savaşında ‘şer î Yezdan mızrak uçlarına takılmış Kur’an sayfaları için’ onlar kağıt parçalarıdır, Kur’an-ı Natık benim’ demiştir.

    “DERSİM’DEKİ KIZILBAŞLIK KÜRT’LÜKLE ÖZDEŞTİR”

    Bu anlayışın temsilcilerinin neden Dersim’e gittiklerini, neden Dersim’de bu kadar ısrarcı olmalarının bir hesabı vardır. Devlet hesapsız-kitapsız adım atmaz demişler. Bir hesabı var, iki ‘evdeki hesap ne kadar uyar çarşıya’ onu da görüp yaşayacağız. Akabinde kamuoyunda takip ettiğimiz kadarıyla da Sarı Saltık ile ilgili bir çalıştay düzenledi. Bu çalıştayda Sarı Saltık kızıl elmacı bir akılla anlatıldı. Neden Sarı Saltık, başka bir ocak değil. Dersim’deki Kızılbaşlık veya Rêya Heq Alevi inancı Kürtlükle özdeştir. Dersim raporlarında bu nettir. Bütün ocakların tarihsel arka planı bilinir. Etnik olarak bir Rêya Heq Alevi ocağı üzerinde Orta Asya ve Balkan tezi oluşturulamazdı. Bilinçli bir seçimdir. Orta Asya veya Balkan menşeli bir Türk İslam Aleviliği inşa çalışması vardır. Şüphesiz ki Sarı Saltık ocağında kemaletli, edep erkan bilen, yola bağlı canlar vardır. Yüzyıllardır aynı coğrafyada yaşıyorlar. Diğer ocak mensupları ile musahip olmuşlardır. Yola ikrar vermiş Sarı Saltık evlatları ile el ele vererek bu akıl boşa çıkarılmalıdır.

    DEVŞİRME ALEVİLİK

    Sarı Saltık hakikati üzerinden, ‘Dersim’e yeniden devşirme bir Aleviliği nasıl yaratırız?’ Hesabı vardır. Hem kimliğinden hem de inancından ciddi devşirme yöntemiyle, ‘nasıl ki Hacı Bektaş Veli üzerinde Yeniçeri ocağını’ kurmak istedilerse aynısını Dersimden Sarı Saltuk üzerinden, Devşirme ocaklarla ‘başarabilir miyim’ diyerek, böylesi bir çalıştay çalışmasını yapmıştır. ‘Ya tutarsa’ hesabı uzun bir çalışmanın ürünüdür. Başta Tunceli Üniversitesi bu çalışmanın hem düşünsel hem zihinsel hem de politik mimarıdır. Bir çok akademisyen, yazar, aydın, bilim insanı, dede bu iş için hem ekonomik hem de manevi düzeyde destek vermiş ve bizzat bu işin devşirmeciliğine soyunmuşlardır.

    “EN KUTSAL ŞECERE TALİPLİKTİR”

    Özellikle dikkatten kaçmayan, çalıştaya katılanların metrelerce uzunluktaki şecere göstermeleri boşuna değildir. Son dönemlerde Alevi coğrafyasında, özellikle Rêya Heq Alevi coğrafyasında şecereler görünür olmaya başladı. Şecereler üzerinde bir inanç tarihsel köklerinden, toprağından, aidiyetinden, dilinden uzaklaştırılmaya çalışılıyor. Zamanında devlet erkanı tarafından verilen şecerelerle Horasan ve Orta Asya üzerinden bir Türklük yaratılmaya çalışılıyordu. Hiçbir talip pirinden şecere sormamıştır. Şecerelerden hareketle Alevilik yapmak, inancımızı tekçi zihniyete bağlamaktır, tarihi çarpıtmaktır. Oysaki Xızır inancımızda en kutsal şecere talipliktir. Yol pir ve taliplikle var olmuştur. Bunun dışındaki bir girişim, müdahale saptırmaktan başka bir şey değildir. Buna yeltenenler varsa da müşküldürler.

    “DEVLET YENİ BİR YAPILANMAYA GİDİYOR”

    Ayrıca, Alevi hakikati biatçı, kulluğu esas alan; Hacı Bektaş Veli kemaletinden uzak, nahak anlayışa yakın olan Balım Sultan tarzına kurban edilmek istenmektedir. Aslında devlet yeni bir yapılanmaya gidiyor. Tıpkı Osmanlı’nın devletleşme dönemindeki gibi. Muhalif, rıza toplumu özelliklerini taşıyan bütün inançları, hakikatinden uzaklaştırarak kendi bekası için özgürlükçü bir Alevi anlayışı devamlı nahak için sorun olmuştur. Bunun yerine Balım Sultan Bektaşiliği üzerinden Hacıbektaş’ın yol evlatları, inancı, özgürlük arayışı torpillenerek devlet kontrolüne alınmaya çalışılıyor. Böylelikle ahlaki politik özünden uzaklaştırılıyor aynı zamanda Türkleştirilmeye çalışılıyor. Balım Sultan Bektaşiliği üzerinde Türk İslam Aleviliği, Türk İslam Bektaşiliği inşa edilme çalışmaları vardır. Ahmedi Yesevi ismi, aklı karşılık bulamayınca, Sarı Saltuk üzerinden bir inşa çalışması vardır. Her ocaktan insanlar devşirilerek devşirme ordusu oluşturulup, yol evlatlarının birbirine kırdırılma çalışması yeni bir yöntemle devam ediliyor. Eskiden, Türk’ü Kürde, Kürt’ü Aleviye kırdırma politikası ile yapardı. Şimdi de ocağı ocakzadeliğe, Aleviyi Aleviye kırdırtma kurnazlığı ve politikasını devreye koyma hesapları yapılmaktadır. Bir hatırlatmada bulunmakta fayda vardır. Sarı Saltuk yol taliplerine ‘Sarı Saltuk evlatları bilmezler mi, Sarı Saltuk Ocağı pirlerinden Seyit Seyfi başı ezilerek öldürülmüştür’. Şimdi de gelip Sarı Saltuk adına, şecereler dizmektedirler. ‘Ayıptır günahtır, zulümdür’ tek kelimeyle.

    ALEVİ İNANCI ÇARMIHA GERİLMİŞ DURUMDA

    Devletçi nahak anlayış fiziki soykırımla bir toplumu yok edemeyince onun devamı niteliğinde olan kültürel soykırımla yok etmeye çalışıyor. Gelinen aşamada Rêya Heq Alevi inancı sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel kısacası bir bütün olarak çarmıha gerilmiş durumdadır. Biliyoruz ki Hacı Bektaş, Baba İlyas, Baba İshak Ebu’l Vefa’ Kürdî’ nın halifeleridir. Hacı Bektaş Veli, Baba İshak isyanına katılmış, kardeşi orada şehit olmuş, takibata uğramış ve saklanmak zorunda kalınca Dersim’e gelmiştir. Daha sonraları 2. Beyazıt döneminde Balım Sultan tarafından Ocak Osmanlı’nın hizmetine sunulmuştur. Biatçı kişiler dergahın başına atanarak dergah ele geçirilmiş, devlet bekası için paralı asker haline getirilmiştir. O günden bugüne ocak mensupları tarafından özgürlükçü hattı savunanlar devamlı olmuştur. Ayrıca bu politikalar erkek egemen aklın politikalarıdır. Bu tip etkinliklere her nedense ocakları temsilen bıyıklı, kravatlı, Alevilik temsil ediliyor. Mürşidi Kamilullah olan kadın bu çalışmalarda kolay kolay yer almaz. Xızır ve Ana kadın aklından uzaklaştırılmak istenen bir hatla karşı karşıyayız. Aleviliğin o doğal otantik orijinal ana kadın kadimliğinin özünü erk ve devlet zihniyetli hale getirilmek istendiği de çok açıktır. İslam devletin dini haline getirilmiş, günümüzde de devletin Aleviliği yaratılmak isteniyor. Aleviliğin devletçi zihniyetten uzak yaşaması, devlete sürekli mesafeli durması, hep kendi özgün varlığı ile inancını yaşaması, devleti her zaman kaygılandırdığı için de devlet Aleviliği potansiyel tehlike olarak görmüştür. Yapılan Sarı Saltuk çalıştayının asıl amacı da bu potansiyel tehlike olarak gördüğünü hem içeriden oto asimilasyon, dışarıdan da Balım Sultan, Baba Sait, Ahmet Yesevi gibi devşirme isimlerle, Şia ve Sünni çizgi ile deforme edilerek, devletçi, Türkçü, dinselleştirilmiş bir Alevilik yaratılmaktadır. Alevilik içimizdeki yol düşkünleri vasıtasıyla Balım Sultan Bektaşiliğine kurban edilmek isteniyor.

    “REYA HEQ ALEVİLERİ HAKİKATÇİ HATTIN İZİNDEDİRLER”

    Hakikatin deryasında doğru okumayı bilmek bilgelik ve ermişlik işidir, kemalet gerektirir. Ne deryayı damlaya, ne de damlayı deryaya kurban etmeyecek kadar bilge bir akla ve vicdana sahiptir yol inancı. Baba Tahir-i Üryan’ın dediği gibi ‘Deryayı bardağa sığdıramazsınız.’ Bu ermişlikten kopmanın sonuçları olmalı ki Alevilerin yaşadığı kafa karışıklığı bunun bir sonucudur. ‘Kurdun kuzu postunda görünmesi’ bu hakikati yalın bir şekilde de dile getirmektedir. Bugün tam da başta Reya Heq-Hak yol Aleviliğine ve genel tüm Alevi süreklerine yapılmak istenen budur. Yani ‘kuzu postunda kurdu’ görmekle görmemek arasındaki farkı görebilmektir. ‘Ben yakın gölden korkarım, uzak derya bana neyler’ sözü tarihsel yaşanmışlıkların özetidir. Yol normu Xızır cevheri ve aklıyla kendi yolunu her zaman bulup, yeni bir yol açmasını bilmiş bir inançtır. Biz buna Xızır aklı ve hikmetin gayreti diyoruz. Aleviler bu gayreti gösterip, kendi hakikatçi önderlerinin göstermiş olduğu yolun izinde varlıklarını sürdürmeye devam edeceklerdir. Reya Heq Alevileri bu hakikatçi hattın izindedirler.  (HABER MERKEZİ)            

  • Pir Zeynel Kete: Doğumun karşı konulamaz bir ayrıcalığı, hakikati vardır

    Pir Zeynel Kete: Doğumun karşı konulamaz bir ayrıcalığı, hakikati vardır

    PİRHA- Son yıllarda artarak devam eden ve tarihin yeniden yazılmasına neden olan arkeolojik bulgular, Anadolu ve Mezopotamya coğrafyasından insanlık tarihine ışık tutmaya devam ediyor. İnançların, arkeolojik bulgularla ilişkisini PİRHA’ya değerlendiren Pir Zeynel Kete, kainatla ikrarlaşarak her can kendisinin tarihin başlangıcında var olduğuna inanır diyerek “bu manada Reya Heq coğrafyası insanın varlığının başlangıç tezidir, arkeolojiye de bu manada bakmak hakikatçedir” dedi.
    Arkeolojik kazılarda elde edilen her yeni bulgu, tarih okumalarını yeniden şekillendirirken, geçmişten günümüze var olan inançların toplumsal yaşamdaki yeri ve önemini de bir daha tartışmaya yol açıyor. Özellikle Mezopotamya ve Anadolu coğrafyasında gün yüzüne çıkarılan kalıntılarda inancın yeri belirgin bir noktada. Dersim coğrafyasında son zamanlarda ortaya çıkan arkeolojik bulgular çok yönlü tartışmalara neden oluyor.
    “REYA HEQ MİTOLOJİSİ KENDİSİNİ ERVAHI EZELDEN BAŞLATIR”
    Konuya ilişkin PİRHA’ya konuşan Pir Zeynel Kete, Reya Heq mitolojisi kendisini ervahı ezelden başlatır diyerek şunları belirtti;
    “Kainatın başlangıcından gizli olduğunu bütün evrenle ikrarlaşarak bugüne geldiğine, mekanda görünür kılındığına inanılır. Bu bakımdan tarih bizde gizlidir. Kainatla ikrarlaşarak her can kendisinin tarihin başlangıcından var olduğuna inanır. Bu manada Reya Heq coğrafyası insanın varlığının başlangıç tezidir. Arkeolojiye bu manada bakmak hakikatçedir.”

    “TOPRAKLARIMIZ HAKKIN CEVHER BULDUĞU MEKANLARDIR”

    Teberika zerin, mekanda düzgün olan topraklarımız hakkın zuhur ettiği mekanlardır ve insanlığa ait ilklerin görünür olduğu, Xızır sonuyla toprakta sırlandığına inanırız diyen Pir Kete, şunları ifade etti;
    “Bilimsel, adaletli ve ahlaklı bir tarih bilinci bunu inkar edemez. Bir devriye şeklinde ilkler devri daim olarak bugüne gelmiştir. Bugün görünür olan bir milyon yıl önceki hakikat Xızır donuyla sırlandığına olanın kendisini ifşa etmesidir. Bir hakikat yürüyüşünün sadece bir halkasıdır. Bizim için sürpriz değildir. Bilinenin görünür olmasıdır. Bu çarxı pervazın bir halkasıdır. Bu yönüyle topraklarımız kutsaldır. Hakkın cevher bulduğu mekanlardır. Şaşıran bu sırra vakıf olmayan, bu kemaleti ve hakikati bilmeyen rureş zihniyetin temsilcileridir.”
    “ANA FATMA’NIN MEKANI VARLIK DERYASIDIR”
    Reya Heq arkeolojisi, anasırdan bir libasa bürünen (ar û, ax û, av û, nar) haktan görünen Xızır mekanlarındaki hakikat arayışı, zaman evrenin dili, mekan ise milyarlarca yıldır bu hakikatin doğum kapısıyla olmasıdır diyen Pir Kete şunları söyledi;”Doğumun karşı konulamaz bir ayrıcalığı, hakikati vardır. Ana Fatma’nın mekanı, Teberıka Zérin (rahimdir, kadim yoldur, yüce topraktır, hakkın kutlandığı) varlık deryasıdır. Kutsal topraklarımızda zaman ve mekan zihnini, kemaletini kaybetmez. Ortaya çıkarılan bulgular, bu deryadan sadece bir damladır. Zihniyetin cemali karanlık rureş ve beçer olduğu için, topraklarımızda ki zaman ve mekanın zihnini hakikatçe okumak istemiyor. Bilinsin ki hak sırdır gizli kalmaz. Er yada geç kendisini ifşa eder.”

    “DELİL UYANDIRDIĞIMIZ TEPELER İNSANLIĞIN İLK MEKANLARIDIR”

    Pir Kete, kendi kendine yeten, hakkı kendinden gören, zaman ve mekânın sırrına vakıf olmaya çalışan, kemaletin sahibi Hemu Serpiyanlar (homoj sapiens) cümle cana teyr û tûr, dar û ber, red û ezman, nebat, hayvanat, inşaata karşı dara durarak kutsal toprak ile ikrarlaşarak hakikati bugüne getirmiştir diyerek, “delil uyandırdığımız koylar, tepeler, sular insanlığın ilk mekanlarıdır. Göbeklitepe den tutun, Dersime kadar görünür kılınan Xızır aklı ile sırlanan mekanlardır” dedi.
    Diren Keser/MERSİN