Etiket: rıza şehri

  • Kamber Ateş: Aktörlerin topluma dönük, içimizi rahatlatıcı davranışlara girmesi gerekiyor-VİDEO

    Kamber Ateş: Aktörlerin topluma dönük, içimizi rahatlatıcı davranışlara girmesi gerekiyor-VİDEO

    PİRHA-12 Eylül’de, siyasi nedenlerden dolayı, 10 sene boyunca cezaevinde kalan Kamber Ateş, çözüm sürecini değerlendirdi. Ateş, hükümetin Kürt sorunu üzerinde yapılan görüşmeleri hakkında konuşarak, “Aktörlerin davranışları, sürdürücüleri bize tam yansımayan, güvensizliklerimizi ortadan kaldıran bir yerde değil” diyerek, “Aktörlerin biraz adım atması, topluma dönük daha kapsayıcı, içimizi rahatlatıcı davranışlara girmesi gerekiyor” ifadesinde bulundu.

    Kamber Ateş, hükümetin Kürt sorununa yönelik başlattığı görüşmeler hakkında konuştu. Ateş, 1980 askeri darbesinden günümüze devletin Kürt sorununa olan yaklaşımında bir farklılık olmadığını belirterek, “Hepimizin kafasında güvensizlikler var. Yani yaşanmışlıklardan kaynaklı olarak gerekse bu işin sürdürücülerine ilişkin, hepimizde bir algı var, bu algının bir biçimde bir barışa doğru evrilmesi gerekiyor” ifadelerini kullandı.

    “NEOLİBERAL POLİTİKALARIN UYGULANMASI İÇİN DEMOKRATİK KİTLELER HEDEF SEÇİLDİ”

    12 Eylül darbesinin Türkiye’de hedef seçtiği belirli kuşakları imha etmek amacıyla yapıldığını anlatan Ateş, Neoliberal politikaları ülkede uygulamak amacıyla demokrasi mücadelesi veren kesimlere baskılar uygulandığını söyledi. Ateş, konuşmasında şu ifadelere yer verdi:

    “12 Eylül, bir kuşağı yemek için, devlet dediğimiz mekanizma bir kuşağı, önündeki engelleri kaldırmak, imha etme üzerine kurmuş, düzeneğini de ona göre teşkil ettirmiş. Bizim kuşak onlardan sonra gelen bir kuşak olduğu için 78 kuşağı diye tarif ediyoruz biz. Şimdi bu kuşak çok yaygın bir kuşaktı. Yani köylerden, mezralardan tutun da kentlerin bütün alanlarında bu devrimci kuşak sahaya hakimdi. Yani memleketinin her tarafında aşağı yukarı bulunan bir kuşaktı ve bu kuşak hem kontrgerilla hem NATO kuvvetleri tarafından adeta hedef tahtasına konulmuş bir kesimdi. Niyetleri ne? 24 Ocak kararları dediğimiz neoliberal politikalara geçmek için önünde demokrasi mücadelesi veren bu kuşağın ortadan kalkması gerekiyordu. Şimdi kalkışma olayı olunca kuşağın tamamını imha üzerine bir politika sürdürdüler ve savaş esiri muamelesi yaptılar bize. Yani biz o direnme savaşı dediğimiz Amerikalıların Vietnam’a yaptığı uygulamaların aynısını bize uyguladılar. Çeşitli cezaevlerinde mesela Mamak’ta biraz farklı, Metris’te biraz farklı, Diyarbakır’da biraz farklı olmakla beraber ama bütün kuşağın tamamını demokratik olan bu kuşağı devre dışına, denklem dışına bırakmak için ellerinden gelen ne varsa yaptılar. İşkencenin bin bir türlüsü. Yani bin bir akla, hayale gelmeyecek işkence seanslarından geçtik.”

    “ORADA GENERALLER YAPIYORDU ŞİMDİ DE KIRAVATLILAR YAPIYOR”

    12 Eylül 1989 darbesinde Türkiye’de uygulanan politikalara değinen Ateş, şu anda uygulan yöntem ve politikaların varlığını koruduğuna değinerek şunları konuştu:

    “Sivil cezaevlerine geçene kadarki bölüme kadar sadece nefes alabilecek hale getirmek için her türlü uygulama üzerimizde uygulandı.  Yani Esat Oktay Yıldıran’ı yani bugün kamuoyu biliyor. Ankara Mamak Cezaevi’nin Raci Tetik’i biliyor. Yaptığı işkenceler dilden dile dolanıyor. 3 ay boyunca dal dediğimiz Ankara menşei açısından derin araştırma laboratuvarları özel işkence yöntemlerinin kullanıldığı bir alanda 3 ay boyunca kalıyorsun, oradan çıkıyorsun. Cezaevlerinin kendine göre bir işleyişi var. Yani kısacası hani geriye dönüp baktığımızda bu kuşağın tamamı biraz denklem dışına itilmiş ya da imha siyasetlerine uygun olarak da bir fiil imha etmeyi esas alan bir yerde olduğunu görüyor zaten.

    12 Eylül’deki uygulamalar da hukuk nasıl bir işlev gördüyse ki o dönem işte bizim kuşağın birçok insanını hangi mahallede oturmuşsa orada ne cinayet hepsini yıktılar. Milletin üstüne yıktılar yani o genç kuşağın çoğunun üstüne yıktılar, devre dışı bırakmak için. Şimdi bugünkü hukukta hani kravatların elinde ama kravatların da maşallah o dönemin generallerinden farklı bir şey yapmıyorlar. Bir insanı tutukluyorsan delilinin olması lazım, yani hukuk böyle işliyor. Ama delil olmadan önce suçluyorsun alıyorsun, ondan sonra suç yüklemeye çalışıyorsun. Yani bugün bir değişiklik yok aslında orada. Hukuk sistemimizin işleyiş biçiminde bir farklılık yok. Sadece ne farklılık var? Orada generaller yapıyordu şu anda kravatlı insanlar yapıyor. Normalde hukuk normlarına göre yapılması gerekenleri yapmak yerine tersi bir durum. Önündeki engelleri siyasi iktidarlarını devam ettirebilmek için önündeki kim, hangi engel var varsa onlara bir hukuksal kılıf bulunuyor, yargı eli, yargı sopasıyla bastırmaya çalışıyor. Şu anki yaşadığımız sürecin Türkiye toplumuna bir faydası zaten yok. Bu insanların da böyle zaten başından beri ilan ettiği yasalara uymayan bir yönetici sistemi var. Yasaları da dinlemiyor, bunlar bir de yeni bir anayasa yapacaklar. Bugüne kadar siz hiçbir anayasaya uymamışsınız, anayasanın hiçbir kuralına uymamışsınız, nasıl inandırıcı olacak yani? Sen neye göre bir anayasa yapacaksın? Hadi diyelim ki yaptın. Senin bu yasaya uyma garanti var mı? Yok.”

    “HERKESİN ÖZELEŞTİRİ VERMESİ GEREKİYOR”

    Cumhuriyet’in kuruluşunda yer alan bütün kesimlerin özeleştiri vermesi gerektiğini savunan Ateş, “Cumhuriyetin bütün aktörleri hatta sol sosyalist gruplar, hatta Kürt hareketi, hatta devletin kendisinin önce yaşanmış bu 100 yıllık sürecin bir değerlendirmesini yapması lazım. Yani bu değerlendirme cumhuriyetin değerlendirilmesi: “Hani biz nerede hata yaptık? nasıl hatalar işlendi? Bugüne gelindi” gibi herkesin bir öz eleştiri yapması gerekiyor. Çünkü cumhuriyetin başlangıç noktasına baktığın zaman Erzurum Kongresi’ne, arkasından Sivas Kongresi’ne devamında Amasya Kongresi. 1921 Anayasası’na baktığın zaman hani bir yerde bütün etnik kimliklerin, bütün inanç gruplarının kendini ifade edeceği taahhüdü var. Sonra bu taahhüt İngiltere’yle yapılan anlaşmadan sonra bir bakıyorsun parantez kapatılıyor. Tek millet, tek vatan, tek tek tek giden böyle bir cumhuriyete dönüşüyor. Bu parantez kapatıldıktan sonraki yaşanan süreçlerin tamamı, dahili olan her kesimin mutlak bir öz eleştiri yapması, samimi duygularını ifade etmesi gerekiyor; Kürtler, Aleviler vesaire diğer azınlıklar diğer gruplar, inançlar…”

    “TÜM AKTÖRLERİN ADIM ATMASI, KAPSAYICI, İÇİMİZİ RAHATLATICI DAVRANIŞLARA GİRMESİ GEREKİYOR”

    “Barışın olması iyi bir şeydir” diyen Ateş, “Fakat hepimizin kafasında güvensizlikler var” diyerek konuşmasını şu şekilde açıklık getirdi:

    “Yani yaşanmışlıklardan kaynaklı olarak gerekse bu işin sürdürücülerine ilişkin, hepimizde bir algı var, bu algının bir biçimde bir barışa doğru evrilmesi gerekiyor. Ama ne yazık ki daha halen askıda duran böyle garip bir şablonda kalıyor.  Onun için de tüm aktörlerin biraz hani adım atması topluma dönük daha bizi kapsayıcı, içimizi rahatlatıcı davranışlara girmesi gerekiyor. Ha tabii biz yurttaşlar olarak ya da insanlar olarak elbette hepimizin herkes hakkında bir düşüncesi vardır. Ama barış sürecini olumsuz etkileyecek bir cümle kurmak doğru bir şey değil. Bu süreç açısından söylüyorum. Ama bu sürecin şu şöyle bir yanı var. Yani %70’i 80’i dış etmenlerden kaynaklı bana göre biraz dış etmenlerin dayattığı bir zorunlu dans var. Bir şeyler olacak. Hepimiz diyoruz ya da toplumun büyük bir kesimi diyor bir şeyler olacak. Ama ne olacağını bilmiyoruz, nasıl olacağını bilmiyoruz. Güven güvensizliklerimiz hala askıda duruyor. Her şeye rağmen ne kadar güzel adım atılırsa yani toplumların inanç gruplarının demokrasi adına özellikle ne kadar iyi adım atılırsa biz o kadar mutlu olacağız ya da mesut olacağız ya da bu hakların kullanımı için çaba sarf edeceğiz. Şimdi yani iş dinamiklere baktığın zaman herkes bir beklenti içinde.  Yani bu beklentiyi karşılayacak olan aktörlerin süreci hızlandırması gerekiyor.”

    “KENDİ KENDİNE YETEN KENTLER”

    Demokratik bir yönetim için yapılması gereken sorunlara çözüm önerisinde bulunan Ateş, şu noktalara vurgu yaptı:

    “Tabii bunun çözümü nedir, ne değildir meselesine gelince biraz kafa kurcalarsak şöyle bir şeyler de var. Mesela bu yerinden yönetim. Yerel yönetim 1900’lerin başında sosyalistlerin tartıştığı bir konu var: “Kendi kendine yeten kentler.” Yani ekonomisi, idari sistemi, hukuksal düzeni kendisinin inşa edeceği yani bileşenleriyle, o topluluğuyla birlikte böyle bir tartışma var. Mesela Ankara üzerinden değerlendirecek olursak, Ankara’nın çeşitli ilçeleri var. Burada bir tarım da yapılıyor. Meyve, sebze bahçeleri de var. Yani bu topluluklar dağıtılmadan idari düzenlemeler… 1900’lerin başlarında sosyalistler bunu tartışmış. Alevilerin de şöyle bir düşüncesi var: “Rıza Şehirleri” dediğimiz aslında birbirine benzer oluşumlar, rızalık alınarak, bunun bir idari düzenleme şeklinde dizayn edilmesi. Buradaki en önemli konu toplumun ve toplulukların bir noktada kalması birlikte durması birlikte hareket etmesi ama kendi özgünlüklerini orijinalliklerini koruyarak yani bu düzenlemeyi dikkate almaları gerekiyor.”

    “TEMENNİMİZ AKTÖRLERİN BUNU BAŞARMASI”

    Adım atılmadığı taktirde birçok senaryonun yaşanabileceğini dikkat çeken Ateş, “Yani geçmişteki yaşanmış tarihsel hırs ve kinler üzerinden kurulu bir şey Türkiye toplumunun tamamına ya da Irak’a ya da Suriye’ye ya da oraya buraya yansıması çok farklı olur. Ama bunu bu aktörlerin düşünmesi gerekir. Yani bizim de temennimiz o insanların bunu başarması” diye konuştu.

    Kamber YILDIZ/ANKARA

  • Çorum’da yapılan ‘Rıza Şehri Projesi’ için Antalya’da dayanışma etkinliği

    Çorum’da yapılan ‘Rıza Şehri Projesi’ için Antalya’da dayanışma etkinliği

    PİRHA – Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Çorum Şubesi tarafından yürütülen ‘Çorum Rıza Şehri Projesi’ için Antalya’da dayanışma etkinliği yapılacak.

    Alevilerin Çorum’da Rıza Şehri Projesi için 28 Ekim’de Antalya’da dayanışma etkinliği düzenlenecek. Hacı Bektaşi Veli Anadolu Kültür Vakfı Çorum Şubesi tarafından yürütülen projeye, vakfın Antalya’daki bileşeni ve yöre derneklerinden de destek eli uzatıldı.

    İnşaatı süren Rıza Şehri Projesi dahilinde 48 yataklı huzur evi için dayanışma çağrısı yapıldı.

    Antalya’da, 28 Ekim saat 19.00’da yapılacak dayanışma etkinliğine Hacı Bektaş Veli Dergahı Postnişini Veliyettin Hürrem Ulusoy da katılacak. Düzenlenen gecede Sanatçı Dertli Divani ve Mustafa Özarslan da ezgilerini seslendirecek.

    “Himmet pirden, gayret erenlerden” çağrısıyla yapılan dayanışma etkinliğinde toplanan gelirler, Rıza şehri projesi dahilinde kullanılacak.

    PİRHA/ANTALYA

  • Nadir Sayın: YOL anlayışımız ile bağlantılı bitkisel bazlı yiyecekler tercihimiz olmalı

    Nadir Sayın: YOL anlayışımız ile bağlantılı bitkisel bazlı yiyecekler tercihimiz olmalı

    PİRHA – Şair Nadir Sayın, Alevi Yol inancında ‘Yemek ve İçmek’ ihtiyaçlarına dair yazı kaleme aldı. Yol anlayışında yeme-içme şartının bulunmadığını ifade eden Sayın, “Alevilikte inançsal olarak ne yenir-ne yenmez, ne içilir ne içilmez demekten ziyade, bunları insanlığın kabul ettiği genel normları ve sağlık ölçüsünde ele almalı” diye belirtti.

    680 Yılında Hz. Hüseyin ve ailesinin Kerbela’da katledilmesi sebebiyle Alevi toplumu, 3 Temmuz itibariyle Yas-Matem Orucu tutuyor.

    Şair Nadir Sayın ise 10 ya da 12 gün boyunca tutulan oruç evresindeki beslenme alışkanlıklarına dair görüşlerini paylaştı.

    “OLANAK ÖLÇÜSÜNDE VE VİCDAN TERAZİSİNDE BESLENME”

    “Enel Hak Yol anlayışında Yemek/içmek, lokma, su, dem, muhabbet, emek” başlığı ile yazı kaleme alan Nadir Sayın, “olanak ölçüsünde” yemek ve içmenin altını çizdi. Sayın, beslenme ihtiyacının “bireyin, yaşam anlayışı ile bağlantılı, özgür olduğu bir alan” olduğunu ifade ederek, görüşlerini şu cümlelerle aktardı:

    “Konu başlığı okuyunca umuyorum şaşırmadınız!

    21. Yüzyılımızda bilim, teknik, teknoloji, uzay ve gezegenimizde olan bitenlerin, Kuantum Teorisi ve Yapay Zeka sürecindeyken YOL anlayış, felsefemizde ‘Yemek/içmek’ derken, ilk etapta şaşkınlık olmasın da ne olsun!

    ‘Yeme ve İçme’ insanlığın varlığından bu yana temel olan birincil gereksinimimiz. Kısaca yemek ve içmek, solunum almak gibi yaşamsal bir ihtiyaç.

    Bizim anlayışımızda yeme ve içme Hakk’ın/Doğamızın canlı tüm varlara bahşettiği doğal bir nimetidir. Bu açıdan ilk olarak diyeceğimiz, bizde ‘helal/haram’, (kainatta bir varlık olan insan için de) anlayışı bulunmaz! Ancak ‘Hak nimeti’ bizde bir ‘vicdan’ meselesidir!

    İnanç açısından gerçekten de onun gerekliliğini, şartını yerine getirene saygımız tabii ki… Ancak başta berraklaşma açısından genel bir bakışla, örneğin ‘domuz yemeyip, dünyada neredeyse milyarları bulan sefillik ve yemeğe, gıdaya muhtaç topluluklar varken, dini açıdan onun bunun (hangi hayvan eti) yenmez, yenir (dinsel yorumla) uğraşan/yargılayan anlayışı, müsrif anlayışla örneğin ‘ıstakozu’ mideye indirenlere ne diyeceğiz?

    Altında Mercedes’le, sefalete açlığa, kurban derisine ihtiyaca fetva ve çağrı yapanları ne yapacağız?

    Kurban etlerini/derilerini pazarlayanların (sözümüz holdingler veya holdingleşen cemaatlere özellikle, -ki geçimini sağlayan garibana bu alanda da sözümüz olamaz), kubbesinde altın kaplamalı kiliseleri olanların, ayin duvarını kan ile boyayanların, şeytan taşlayanların konumlarını ne yapacağız?

    Bu yukarıdakiler örneğinde olanların, hayvan türü hangisi olursa olsun velev ki ‘domuz’  olsun (bu konuda Alevi bir canımız, biz Aleviler için ‘domuz eti’ noktasında onun ne anlama geldiğini sormuştu), helal/haram kelamlarını beraberinde ve ‘insanlık nazarında’ ‘İyiler iyidir’ ile ‘Eline/Diline/Beline’ anlayışında değerlendirirsek, çıkacak sonuç açısından onları, ‘iyidirler’ ile buluşabilir miyiz?

    Sadede gelelim ve Alevi/Bektaşi/Kızılbaşlık Yol’umuz, uygulamalarımız, tanımlarımız, erkanlarımız, evrensel ilkelerimiz, ritüellerimiz, yaşam anlayışımız çıkışıyla buna bizler ne deriz?

    Enel Hak “Varlığın Birliği” çıkışıyla ilk aklımıza gelenler:

    – Bizim YOL anlayışımızda ‘inanç’ odaklı bir şey yemek ya da yememek kuralı/şartı bulunmaz. Kısaca Alevilikte inançsal olarak ne yenir-ne yenmez, ne içilir ne içilmez demekten ziyade bunları insanlığın kabul ettiği genel normları ve sağlık ölçüsünde ele almalı diye düşünüyorum. Buna inançsal olarak bir yasak koymak, kişinin özgür anlayışa ve kendi sorumluluğunda vicdani/ahlaki konumuna aykırı bir durum olduğu kanısındayım.

    Örneğin içmek noktasında su, dünyamızda, yaşamın var olmasında olmazsa olmaz Anasır elementlerden biridir. Ve bedenin tüm organları için yeterli su tüketmek temelde sağlık bağlantılıdır. Mümkün olduğu halde bendini gün boyu susuz bırakmak bir nevi ona yapılan haksızlık, hatta işkencedir. Suyun bir damlası olsa da ne denli önemli olduğu diğer bir boyut ise ‘Su’ belirtisi için dahi uzay çağımızda, gezegenden gezegene keşifler için neredeyse yarım asır ve halen süren bir çaba sürecimiz yaşanmaktadır.

    İçmek: ‘DEM’ (Şarap)

    İçme fiili olarak ‘DEM’ bizde kısaca (kȃmil insan olma sürecinde) ‘Bilgi’ almak anlamındadır. Yoksa içip sarhoş olup kendinden geçmek hali (anlaşılıyor/uygulanıyorsa) ise o kişinin yanlış bilgilenmesi ya da yanılsamasının beyanıdır kanımca.

    ‘Dem’ aynı zamanda ‘ilhama gelmek, feyz alma’ halidir, örneğin ilhama gelen bir can kalkar semah döner.

    – Anamızın sütü gibi berrak, yemek, beslenmek, gıda insanın en zaruri ‘hakça paylaşım’ odağından ‘hak lokması’ yani en doğal haklarından biridir. Aklı başında, vicdanı yerinde, aklıselim düşünebilen bir yetişkin birey (olanakları ölçüsünde ve müsrif, gözü aç olmamazlık dahilinde) kişinin ne yiyeceğini (yetiştirme ve çocukluk sürecinde Anne/ebeveyn) kendisi karar verir.

    – ‘Yemek’, ‘karın doldurmaktan’ çok, bizde bir kültürdür, muhabbettir, emektir, alın teridir, imecedir (örneğin tandırda ekmek pişirmektir) ve lokmadır.

    – Et yiyenlere (yemeyenlere daha çok saygı duyarız) bir şey diyemeyiz ve genelde pek çoğumuz et tüketmektedir. Biz insan ve insanoğlunun özellikle tek tanrılı dinler beraberinde kuşaktan kuşağa genlerimize kadar (inanç/din, beslenme yeterli gıda alınması gibi) işlenilmişlik/etkiler, manipülasyon nedenleri yatmaktadır. Nedeniyle de hiç olmazsa et (tabii itiraf edelim ki örneğin TR’miz ve dünyanın pek çok ülkesinde adeta lüks tüketim konumundadır) makul ölçüde tüketimi tavsiyemiz olmalıdır. Bu ise bizim YOL yaşam anlayışımız ile bağlantılı (bedenen ve zihnen ya da kȃmil insan olma sürecinde) sağlıklı yaşam aynı zamanda yaşam felsefemizde olduğu için; baklagiller, sebze/meyveler, tam tahıllar, bitkisel bazlı yiyecek türleri gibi seçenekler tercihimiz olmalıdır.

    Ayrıca gerçeklik odur ki, çiftlik hayvancılığı ticaretinin tüm dünyamızda (ilaç ticareti ve bağımlılık kadar) insanlığın en büyük açmazlığı, sağlıksız yaşamın, çevre/doğa kirliliği ve hayvanlara acımasız anlayışın, aynı zamanda dünyamızın en büyük adaletsizlik ve sorunlarından biri ve bir açık göstergesidir.

    “YEME-İÇME ENEL HK YOL ANLAYIŞINDA BİREYİN/AİLENİN ÖZGÜR OLDUĞU BİR ALANDIR”

    Sonuç olarak, olanak ölçüsünde ve vicdan terazisinde ‘Yeme/İçme’ beslenme Alevi/Bektaşi/Kızılbaş ENEL HAK YOL anlayışımızda bireyin/ailenin yaşam anlayışı ile bağlantılı özgür olduğu bir alandır.

    Bu durumda anne/baba, ebeveynin sorumluluğu sağlıklı yaşam odaklı yetiştirme tarzı/kılavuzluğudur ve onun beraberinde doğru ve dürüst şekilde çocuğunun sorusunu bu yönüyle ele almalı, ne yiyip içeceğinde çocuğunu da tamamen özgür olduğu hissi vermelidir inancındayım. Çünkü soğan/ekmek, dereotu, yufka, ekmeğe dürülmüş yeşil soğan/çökelik, kuzukulağı ya da (domatesli) bulgur pilavı, çorba, emlek yöresi mantı, az etli nohut veya mercimek yemekleri, çoban salatası, patates (sade zeytinyağı ile kızartılmış ve çocukların genelde sevdiği), hoşaf, yemlik, gözleme, tabii herle âşı, bol bol meyve ve sebze seviliyorsa gıda içinde aşk ile nefis kokan yanlarıyla da tadına doyulmaz birkaç örnektir.

    Ki bunlar aynı zamanda oldukça sağlıklı, hatta (köylerde her zaman mümkün sanıyorum) olanaklı ise kendi bahçenizde canlarınızla birlikte paylaşımı ve emeğinizle üreteceğiniz, doğa ile de olabildiğince sentezleşeceğiniz yiyeceklerin tüketimiyle adeta kendinizi bu alanda Rıza Şehrimizde sayabilirsiniz. Bu anlayışa bu ortamı bir şiirimle bu muhabbetimi tamamlarsam sevinirim.

    Kokun Özlemdir bir de Herle Aşı

    Söyle canan senden ne istiyorum?
    Cemali gül yüzün sevginden başka.
    İnsansız ormanda çiseliyorum,
    Denizden enerjin dalıyor aşka.

    Versem unu maya da istiyorsun.
    Yoğursam üstüne pişir diyorsun.
    Yaksam fırını bir de sür diyorsun.
    Ateşten sinerjin eriyor aşka.

    Yetmiyor gücüm kalmadı halım.
    Tek kozan kainat değerim balım.
    Uzaklık bitmezse bu gidiş zalim.
    Yokluktan gönencin kaçıyor aşka.

    Kokun özlemdir bir de Herle aşı.
    Koşulsuz nimetin sevda bakışı.
    Doğa ana ışır erit güneşi.
    Sabırdan direncin sarıyor aşka.

    Sen var eden insan, ben insanoğlu.
    Yol’a emeğinden demlenir gönlü.
    Yolculuğu paylaşım lokmandan belli
    Pirce’den güvercin uçuyor aşka.

    (HABER MERKEZİ)

  • Britanya Alevi Festivali’nin sonuç bildirgesi açıklandı: Eşit yurttaşlık talebimizden vazgeçmiyoruz!

    Britanya Alevi Festivali’nin sonuç bildirgesi açıklandı: Eşit yurttaşlık talebimizden vazgeçmiyoruz!

    PİRHA – 29 Mayıs -16 Haziran günleri arasında Londra’da yapılan 12. Britanya Alevi Festivali’nin sonuç bildirgesi açıklandı. AKP Hükümetinin, Alevi toplumuna yönelik politikalarının eleştirildiği bildirgede “’Alevilere biçilen elbiselere ve torba yasalarına sığmayız’ diyerek, ayrıca gerici eğitim sistemine çocuklarımızı mahkum edemezsiniz mesajı verildi” denildi.

    ‘Çerağımız uyansın hak aşkına’ şiarıyla 29 Mayıs -16 Haziran 2024 tarihlerinde gerçekleşen 12. Britanya Alevi Festivali’nin sonuç bildirgesi kamuoyuna açıklandı.

    Britanya Alevi Federasyonu, İngiltere Alevi Kültür Merkezi ve Cemevi, Enfield Alevi Kültür Merkezi öncülüğünde yapılan 12. Britanya Alevi Festivali “Çerağımız Uyansın Hak Aşkına” temasıyla gerçekleşti.

    “TORBA YASALARINA SIĞMAYIZ MESAJINI VERDİK”

    “Deyişler söylemeye, semah dönmeye, eşit haklar ve eşit yurttaşlık için mücadele etmeye devam ediyoruz!” denilen bildirgede şu ifadelere yer verildi:

    “Pir Sultan’a Hûda yardım etmez mi?

    Müminler bağında bülbül ötmez mi?

    Bunca durduğumuz gayrı yetmez mi?

    Kalkalım bakalım nic’olursa olsun.

    19 gün boyunca paneller, söyleşiler, tiyatrolar, çocuk etkinlikleri, hak aşkına muhabbet cemi ve iki gün park alanında süren konserler, kermesler ve sosyal dayanışma etkinlikleriyle dolu festivale binlerce can katıldı, muhabbet etti ve çerağımızı varlığımız, birliğimiz için uyandırdık.

    Aşımıza ekmeğimize göz koyan ücretli kölelik sistemine, kadınları çifte sömürüye maruz bırakan ataerkil vahşete, ezilen ulusların eşitliğini engelleyen sömürgeci barbarlığa, kendileri gibi olmadıkları için kendilerine özgü bir inanç, yaşam tarzı, felsefe olan biz Alevileri, azınlık haklarını gasp edip asimile ederek kimliksizleştirmeye çalışan etnik kıyıma, savaşla talan edilen ülkelerinden kaçan mültecileri pazarlık konusu yapan sömürgeci bezirganlara, onları ölüme terk eden ırkçı kayıtsızlığa, açlıktan kırılan yığınlara karşın, silahlanmaya dev kaynaklar akıtan militarizme, doğaya kasteden kapitalist yıkımın felaketine karşı, açlığa mahkum edildiği, hak arayanların, eşitlik ve özgürlük isteyenlerin zindanlara kapatıldığı haksızlıklar, hukuksuzluklar karşısında ‘Rıza Şehri’ vurgusu öne çıkarıldı.

    12. Britanya Alevi Festivali’nde;

    “Hak aşkına” şiarıyla umut, barış, özgürlük, eşitlik, dostluk, kardeşlik ve dayanışma için çerağlar uyandı. Çerağımız hakikatimizdir, ışıktır. Aydınlık güzel günler için gönüller birlendi.

    12. Alevi Festivali;

    Bu inanç, bu dik duruş, onurlu mücadeleler; toplumsal belleğe yazılan Pir Sultan Abdal, Seyit Rıza, Hallacı Mansur, Nesimi ve binlercesi yolumuza ışık olsun.

    12. Alevi Festivalimiz;

    İktidarın kayyum atamalarını ve seçilen bir iradeyi yok sayan zihniyeti kınadı. Çocukların düşlerinden vurulduğu gün, kucağında ekmeği ile vurulan bir genç fidan olan 15’inde Berkin Elvan’ı andı. Anaların yüreğini yakanları unutmayacağız diyerek, tüm baskılara rağmen adalet arayışını sürdüren Cumartesi Anneleri’ni selamladı. 15-16 Haziran İşçi Direnişi’nin yıldönümü vesilesiyle düşlerin, zaferi nakış nakış işlendiği günün yaratıcılarının yolumuzu aydınlattığı mesajını verdi.

    12. Alevi Festivalimiz, coğrafyamızda her inkârın bir toplu mezar olduğunu, hakikati, dili, kültürü toprağa gömmek isteyenlere karşı kaybettiklerimize ikrârımız olsun, çerağlarımız hiç sönmeyecek şiarını yükseltmiştir.

    12. Alevi Festivalimiz;

    Ülkemizde halkından korkanların Aleviliği asimile ve yok etmek için Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kurduklarını, inançların tanımlanmaz, tanınır olduğunu, bu sadaka kültüründen vazgeçmeleri gerektiğini, Alevilere biçilen elbiselere ve torba yasalarına sığmayız diyerek, ayrıca gerici eğitim sistemine çocuklarımızı mahkum edemezsiniz mesajını verdi.

    Tüm baskı ve yıldırma politikalarına rağmen eşit yurttaşlık taleplerimizden vazgeçmiyoruz. Birlikteliğimizi her yerde örgütlü bir güce dönüştürmek zorundayız!

    Ülkemizde ve dünyada yaşanan savaşlara, hak ihlallerine karşı ses çıkarmaya devam edeceğiz. Mazlumun yanında, zalimin karşısında duracağız. Bize reva görülen zulüm tarihini değiştirmek için demokratik bir halk egemenliği ile demokratik bir ülkeye ihtiyacımız var; bunu kuracak güçler halklardır. Birlikteliğimizi her yerde örgütlü bir güce dönüştürmek zorundayız!

    Çerağımız uyansın umut, barış, özgürlük, eşitlik, sevgi, dostluk, kardeşlik ve dayanışma aşkına…

    Çerağımız uyansın yolumuzun birliği aşkına!”

    PİRHA/LONDRA

  • Dede Nurettin Aksoy: İnancımızı korumak adına Çorum’da Rıza Şehri projesi yapılıyor-VİDEO

    Dede Nurettin Aksoy: İnancımızı korumak adına Çorum’da Rıza Şehri projesi yapılıyor-VİDEO

    PİRHA – HBVAKV Çorum Şube Başkanı Nurettin Aksoy, Alevi inancını korumak adına Rıza Şehri projesini yaptıklarını belirterek, “Şu anda çocuklarımızı ve geleceğimizi kaybetmek üzereyiz. Çünkü çocuklarımız zorunlu din derslerine maruz kalıyor. Bir zehir vardır, bir de bu zehrin panzehiri… İşte biz bunu yapmaya çalışacağız. Gücümüzün yettiği kadar inancımızı korumak adına bu proje yapılacak” diye konuştu.

    Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) Çorum Şube Başkanı Nurettin Aksoy, Mayıs 2022’de temeli atılan “Rıza Şehri” projesinde gelinen aşamayı anlattı.

    Dede Nurettin Aksoy, projeyle birlikte toplumun, birçok ihtiyacını karşılayabileceğinin altını çizdi.

    Yaklaşık sekiz dönümlük bir alanı kapsayacak olan Rıza Şehri projesinde ilk olarak yaşlılara dönük huzurevi için çalışmalara başlandı. Mevcut inşaatın son bulması halinde çocuk bakımevi, anaokulu, kadın ve gençlere yönelik kurslar, müze ve galeri için de yeni binaların inşasına geçilecek.

    “CEMEVLERİ YENİ BİR VİZYON KAZANMALI”

    Dede Nurettin Aksoy, ‘Rıza Şehri’ projesini özellikli kılan detaylara da değindi. Mevcut cemevlerinin artık yetersiz kaldığını söyleyen Aksoy, şu değerlendirmeyi yaptı:

    “Bundan 30 yıl önce Avrupa ve Türkiye’de büyük bir çaba ve gayretle bir araya gelip yolumuzu, erkanımızı yürütebileceğimiz cemevleri yaptık. Bu cemevleri 30 yıl içinde kimi görev ve hizmetlerden başka belli başlı alanın dışına çıkamadı. Yani çocuklarımıza yönelik bir yatırım olmadı. Şu anda cemlerimize 50 ve 60 yaş üstü insanlar geliyor. Bu şu anlama geliyor; cemevleri yeni bir vizyon kazanmadıkça, gelecek nesillere dokunmadıkça 10-15 yıl sonra cemlere kimse gelemeyecek. Bu aynı zamanda tükeneceğiz anlamına da geliyor. Biz 30 yıl önceki bu heyecanı şimdi burada çocuklarımıza, gençlerimize dokunmak, kurslar vermek ve yaşlılarımıza hizmet etmek, kendi kültürümüzü inancımızı yaşamak adına Rıza Şehri inşa ediyoruz. Bu Rıza Şehri için önce bizim bir alana ihtiyacımız vardı. Özel bir şahıs üzerinden Çorumlu bir ailenin desteği ile bu arsaları kazandık. Şu anda 7800 metrekare bir alanımız var. Bu alanı değerlendirmek için ihtiyaçlar neyse onları tespit ederek inşaya başladık. Şu anda Huzurevi, misafirhane inşaatı devam ediyor. Yaşlarımıza burada hizmet edip, ağırlayacağız. Orta alanda ise amfi tiyatro mevcut altında ise otopark var. Karşısında ise müze, galeri, kadın ve gençlik kültür merkezi ile çocuklarımızla ilgili bakımevi – kreş olacak. Üst tarafta ise bir tiyatro salonu altında ise yemekhane ve konferans salonları olacak. Burası 7’den 70’e bütün ihtiyaçlarımızı sağlayacağımız bir yaşam alanı olacak.”

    “İNANCIMIZI KORUMAK ADINA BU PROJE YAPILACAK”

    Nurettin Aksoy, okullara imam atanmasına yönelik protokolleri işaret ederek, Rıza Şehri projesi ile benzer girişimlere karşı gelineceğini vurguladı. Zorunlu din derslerinin “İnsanlık suçu” olduğunu söyleyen Dede Nurettin Aksoy şöyle devam etti:

    “Şu anda biz, çocuklarımızı ve geleceğimizi kaybetmek üzereyiz. Çünkü çocuklarımız zorunlu din derslerine maruz kalıyor. Mesela benim torunum, sınıfta sıra üstünde namaz kılarak din eğitimi alıyor. Bir zehir vardır, bir de bu zehrin panzehiri olmak zorunda. İşte biz bunu yapmaya çalışacağız. Gücümüzün yettiği kadar Yol’umuzu, erkanımızı, geleneklerimizi, inancımızı korumak adına bu proje yapılacak.

    “EĞİTİM VE ÇOCUKLARIMIZ ÜZERİNDEN KATLİAM YAPILIYOR!”

    Bizler bilimsel bir eğitimden yanayız. Gerici bir sistemi asla kabul etmiyoruz. Çocuklarımızın da bizim rızamız olmadan asla bir dini eğitim almasını istemeyiz. İnancımızın dışında, başka bir inancı dayatmak bir insanlık suçudur. Biz Maraş’ta, Sivas’ta, Çorum’da, Gazi’de, Kerbela’dan bu tarafa katliam yaşadık. Ama şu andaki katliam eğitim ve çocuklarımız üzerinden yapılıyor. Asimilasyon sistemi ile geleceğimiz değiştiriliyor. Asıl önlenmesi gereken inanç katliamıdır. Buna mutlaka bir çare bulmamız lazım. Şiddetle karşı çıktığımızı da belirtiyorum.”

    Eren GÜVEN-Kamil Murat DEMİR/ÇORUM

  • FEDA’nın ‘Rıza Şehri Akademi Konferans Etkinliği’ 22-23 Nisan’da

    FEDA’nın ‘Rıza Şehri Akademi Konferans Etkinliği’ 22-23 Nisan’da

    PİRHA -Demokratik Alevi Federasyonu, Dortmund kentinde ‘Rıza Şehri Akademi Konferans Etkinliği’ düzenliyor. 22-23 Nisan’da yapılacak konferans 10 oturum şeklinde olacak. 

    Almanya’nın Dortmund kentinde Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA)’nun düzenlediği ‘Rıza Şehri Akademi Konferans Etkinliği’ 22-23 Nisan’da yapılacak.

    22 Nisan Cumartesi günü saat 10.00’da kayıt işlemlerinin ardından başlayacak olan etkinliğe 19 katılımcının bazıları çeşitli ülkelerden, bazıları da Zoom üzerinden katılacak. İki gün sürecek olan etkinlik toplamda 10 oturum olarak yapılacak.

    ETKİNLİK KATILIMCILARI

    Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA)’nun düzenlediği ‘Rıza Şehri Akademi Konferans Etkinliği’ne Dilşah Deniz Zoom üzerinden, Engin Sustam Zoom üzerinden, Zeynep Türkyılmaz Zoom üzerinden, Kenan Engin Berlin’den, Şükrü Aslan Türkiye’den, Çetin Gürer 23 Nisan Pazar günü Bremen’den, Hakan Mertcan Hamburg‘tan, Zana Kibar Almanya‘dan, Selim Çakmaklı Zoom üzerinden, Heval Bozbey, Erdoğan Yalgın Hagen’den, Yektan Türkyılmaz Viyana’dan, Erdal Gezik Hollanda’dan, Alihıdır Eren Köln’den, Ahmet Kerim Gültekin, Alihüseyin Kerimoğlu Romanya’dan, Muzaffer Kaya Berlin’den, Neşe Özen, Yılmaz Kahraman Köln’den gelerek katılacaklar.

    RIZA ŞEHRİ AKADEMİ KONFERANS ETKİNLİĞİ PROGRAMI

    İki gün sürecek olan etkinlik 22 Nisan’da kayıt işlemlerinin ardından 5 oturum, 23 Nisan’da da 5 oturum olmak üzere toplamda 10 oturum şeklinde yapılacak. Etkinliğin konu başlıkları şu şekilde:

    22.04.2023 – Cumartesi

    1. Oturum

    11:00 -11:45 Alevi çalışmalarında Akademiden beklentimiz konulu sunum

    11:45 – 12:00 Kahve Arası

    2. Oturum

    12:00 -12:45Özerk Akademi Faaliyetimiz Nasıl Olmalıdır? Mali Özerklik Açısından?

    12:45 – 13:00 Kahve Arası

    3. Oturum

    13:00-13:45 Mali Özerkliğe Devam

    13:45 – 14:45 Yemek arası

    4. Oturum

    14:45-15:30 İdari Özerklik Nasıl Olmalı?
    15:30 – 15:45 Kahve Arası

    5. Oturum

    15:45 – 16:30 Akademik Özerkliğin İşleyişinde; Alevilik tarihi, teolojisi, coğrafyası, mitolojisi, sanat ve edebiyatının araştırılması, incelenmesinin metodu ve yöntemi(Bilgi Üretimi) nasıl olmalı?
    16:30 – 16:45 Kahve Arası

    16:45 -17:30 Alevilik araştırma ve inceleme gündemine devam

    23.04.2023- Pazar

    1. Oturum

    10:00-10:45 Alevi araştırma incelemelerin izlenmesi, desteklenmesi, arşivlenmesi, kütüphane vb.(Bilginin Birikimi ve korunması)
    10:45 – 11:00 Kahve Arası

    2. Oturum

    11:00-11:45 Alevi araştırma ve incelemelerin izlenmesi, arşivlenmesi ve korunması gündemine devam
    11:45-12:00 Kahve Arası

    3. Oturum

    12:00-12:45 Açığa çıkan Alevi İnanç değerleri, kavram ve kuramlarının (Alevilik’in Akademik İnşası) uluslararası literatüre aktarılmasının yolu ve yöntemi ne olmalıdır?
    12:45 13:45 Yemek Arası

    4. Oturum

    13:45-14:30 Aleviliğin Akademik İnşaası gündemine devam

    14:30 14:45 Kahve Arası

    5. Oturum

    14:45 – 16:00 Konferans Sonuç Bildirgesi. Çalışma ekibi ve yol haritasının belirlenmesi

    ve Kapanış.

    PİRHA/ALMANYA

  • Avusturya Alevi Birlikleri Federasyonu, Adıyaman’da ‘Rıza Şehri konteyner kent’ kurdu-VİDEO

    Avusturya Alevi Birlikleri Federasyonu, Adıyaman’da ‘Rıza Şehri konteyner kent’ kurdu-VİDEO

    PİRHA- Avusturya Alevi Birlikleri Federasyonu ve İzmir Büyükşehir Belediyesi ortaklığı ile Adıyaman’da inşası devam eden ‘Rıza Şehri Yaşam Alanı’ projesi için çalışmalar hızla devam ediyor.

    Maraş  merkezli depremlerin ardından Alevi kurumları depremzedelerle dayanışmasını sürdürüyor.

    Türkiye ve Avrupa’daki Alevi kurumları-cemevleri, depremde zarar gören yurttaşlara destek amaçlı başlattığı yardım kampanyasında topladığı gıda ve giyecek malzemelerini bölgeye ulaştırmıştı. Depremzedelerin, kişisel bakım malzemeleri, giyecek, battaniye, yatak ve çocuk bezi gibi ihtiyaçları karşılanırken, bölgede bulunan cemevleri ise depremzedeleri misafir ederek temel ihtiyaçlarını karşılamaya devam ediyor.

    11 ili etkileyen ve on binlerce yurttaşın yaşamını yitirmesine, yüz binlercesinin yaralanmasına ve evsiz kalmasına yol açan depremlerin üzerinden günler geçmesine karşın, ortaya çıkan maddi, manevi hasar hala giderilmedi. Dünyanın ve ülkenin bir çok merkezinden gelen yardımlara AFAD el koyarken, Alevi kurumlarının çalışmaları yoğun bir şekilde devam ediyor.

    Avusturya Alevi Birlikleri Federasyonu ve İzmir Büyükşehir Belediyesi iş birliği ile Adıyaman Yenimahalle’de ‘Rıza Şehri Yaşam Alanı’ konteyner kenti kuruluyor.

    Konteyner kentte binlerce depremzedenin barınma sorununun çözüme kavuşması planlanıyor.

    PİRHA/İSTANBUL

  • HBVAKV Çorum Şube Başkanı Aksoy: Rıza Şehri projesi Alevilerin desteğiyle inşa edilecek

    HBVAKV Çorum Şube Başkanı Aksoy: Rıza Şehri projesi Alevilerin desteğiyle inşa edilecek

    PİRHA-Dede Nurettin Aksoy, Çorum’da inşa edilen ‘Rıza Şehri’ projesi için Avrupa’daki temaslarını sonlandırdı. Dede Aksoy, “Devletten de belediyeden de bir talebimiz yok” dedi. Aksoy, vali ve kaymakamın açılış töreninde alanı terk etmesinin ardından verilen sözlerin tutulmadığını, cemevinin Alevilerin dayanışmasıyla yapılacağını ifade etti. 

    Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) Çorum Şube Başkanı Nurettin Aksoy, 2022 yılında temeli atılan “Rıza Şehri” projesinin tanıtımı için Avrupa’daki temaslarını sonlandırdı. Birçok Alevi örgütüne projenin detaylarını anlatan Aksoy, şimdi gelecek lokmalar ile projeyi hızlı bir şekilde hayata geçirmek istediklerini ifade etti.

    Dede Nurettin Aksoy, 5,5 dönümlük arsa üzerine inşa edilen ‘Rıza Şehri’ projesinin, çocuk bakımevi, kreş, anaokulu, kadınlara ve gençlere yönelik kurslar, müze, galeri, yaşlı bakımevi gibi birçok kesime hitap edeceğini vurguladı.

    VERİLEN SÖZLER TUTULMADI!

    Söz konusu proje için iş insanları da maddi yardım talebinde bulunacaktı ancak Mayıs 2022’de yapılan açılış törenindeki konuşmalar nedeniyle mülki amirler, alanı terk etmişti. Nurettin Aksoy, bu durum sonrasında verilen sözlerin de gerçekleşmediğini belirterek, Avrupa’daki Alevi örgütlerinin bu projeye destek vermesi gerektiğine dikkat çekmişti.

    Alevi toplumunun desteği ile inşa edilecek ‘Rıza Şehri’ projesinin tanıtımı için Fransa, Almanya, Danimarka gibi ülkeleri gezen Dede Nurettin Aksoy, gördükleri ilgiden ötürü gelecek günlerde konuya ilişkin bir de basın açıklaması yapacaklarını belirtti.

    Projenin inşası için havanın iyileşmesini beklediklerini söyleyen Aksoy, “Proje, insanların çok büyük ilgisini çekti. Alevi toplumunun şimdiye kadar yapamadığını ilk defa Çorum’da yaparak Rıza Şehri’ni kuracağız” dedi.

    Eren GÜVEN/ANKARA

    İLGİLİ HABERLER:

    HBVAKV Çorum Şube Başkanı Aksoy, ‘Rıza Şehri’ projesini Avrupa’daki Alevilere tanıtıyor

  • ‘Hakk ve Hakikat Aşkına Yol’u Yürütenler’ kitabının 2. Cilt baskısı yapıldı

    ‘Hakk ve Hakikat Aşkına Yol’u Yürütenler’ kitabının 2. Cilt baskısı yapıldı

    PİRHA – Yazar Mehmet Kabadayı’nın ‘Hakk ve Hakikat Aşkına Yol’u Yürütenler’ kitabının 2. Cilt baskısı yapıldı.

    Yazar Mehmet Kabadayı’nın ‘Hakk ve Hakikat Aşkına Yol’u Yürütenler’ kitabının 2. cildinin ikinci baskısı Vesta Yayınları’ndan çıktı. Kitapta, Alevi inancında önemli yer tutan birçok kavramın ne anlam ifade ettiğine ışık tutuluyor.

    Yazar Kabadayı, kitabında farklı ocaklardan pirlerle yapılan röportajlar ve değerlendirmeleri ile ‘Alevilikte ocak nedir? İkrar, Hakk, cem, dar-didar, semah, pir, dede, mürşit, rehber, talip, müsahiblik, rıza şehri, çar (4) anasır (4 kapı) – 40 makam, Hızır ve Hızır lokması, yetmiş iki âlem ve devri daim’ gibi kavramlara açıklık getiriyor.

    Kitapta ayrıca Alevi kurumlarını, örgütlenmelerini ve ‘Asimilasyon kıskacından nasıl kurtulacağız?’ sorusuna da cevaplar aranıyor.

    (HABER MERKEZİ)

  • Yazar Abbas Ulusoy’un, Rıza Şehri’ni anlatan ‘Rüyaya uyanmak’ kitabı okurla buluştu

    Yazar Abbas Ulusoy’un, Rıza Şehri’ni anlatan ‘Rüyaya uyanmak’ kitabı okurla buluştu

    PİRHA- Sultan Hızır Samıt Ocağı dedelerinden Yazar Abbas Ulusoy’un, Alevilik inancındaki Rıza Şehri öğretisini anlatan kitabı ‘Rüyaya uyanmak’ çıktı. Ulusoy kitabına ilişkin yaptığı değerlendirmede, “Rıza Şehri yeryüzü cennetidir. Uyku halinden bu rıza şehri modeli ütopyasına uyanmak için uyarılmak şarttır. Elinizdeki hikâyede bu uyarılmayı yaşayan bir Garip okuyacaksınız” dedi.

    Sultan Hızır Samıt Ocağı dedelerinden Yazar Abbas Ulusoy’un, Alevilik inancındaki Rıza Şehri öğretisini anlatan kitabı ‘Rüyaya uyanmak’ çıktı.

    Rıza şehir öğretisinin hikayeleştirilerek anlatıldığı kitapta, öğretinin günümüzde her ne kadar bir ütopya gibi görünse de aslında insanlığın doğasına en uygun ahlaki düzen olduğu anlatılıyor.

    “ALEVİLER İKRARLI BİR TOPLUM OLARAK YAŞAMAYI 21. YÜZYILA KADAR TAŞIDI”

    Ulusoy kitabına ilişkin yaptığı açıklamada şu ifadelere yer verdi:

    “Ütopya gibi görülen, bugün imkânsız olan şahane bir rüyanın gerçekte içine uyanınca, insanlığı nereye taşıyabileceğinin örneğini Aleviler maddi dünyadan uzak, inanarak, yaşayarak, ikrarlı toplumu yaratarak öğrenmişlerdi. Toplu ibadeti, mal ortaklığı ve sevgi bütünleşmesi, diğer bir deyimle maddi ve manevi birlik olan musahipliğin gerçek tarihsel kökenini musahiplik kurumuyla 21. yüzyıla kadar taşımışlardır.

    “RIZA ŞEHRİ YERYÜZÜ CENNETİDİR”

    Toplumu birliğe götüren, Alevilikte yaşam bulan, İmam Cafer-i Sadık Buyruğunda yer alan Rıza Şehri öyküsü; sınıfların, sömürünün, paranın olmadığı, ortak mülkiyetin toplumsallaştığı, güzel ahlakın kurumsallaştığı bir yeryüzü cennetidir. Düşünsel Rıza Şehri’ni Francis Bacon ‘Yeni Atlantis’i, Tomasso Campanella’nın ‘Güneş Ülkesi’ ile Thomas More’un ünlü ‘Ütopya’ eserinden yaklaşık 750 yıl önce İmam Ali’nin torunlarından Caferi Sadık 8 Aralık 765’te, Abbasi Halifesi Ebu Cafer el Mansur tarafından zehirlenmeden önce ütopik bir şehir ve düzen önermesiyle insanlığa sunmuştu.

    Uyku halinden bu rıza şehri modeli ütopyasına uyanmak için uyarılmak şarttır. Elinizdeki hikâyede bu uyarılmayı yaşayan bir Garip okuyacaksınız.”

    PİRHA/ANKARA

  • HBVAKV Çorum Şube Başkanı Aksoy, ‘Rıza Şehri’ projesini Avrupa’daki Alevilere tanıtıyor

    HBVAKV Çorum Şube Başkanı Aksoy, ‘Rıza Şehri’ projesini Avrupa’daki Alevilere tanıtıyor

    PİRHA-Dede Nurettin Aksoy, Çorum’da inşası süren “Rıza Şehri” projesinin tanıtımı için Avrupa ülkelerine gitti. Dede Aksoy projeye ilişkin “Geçmiş dönemde dergahlarımızın gördüğü işlevi göreceğiz. 7’den 70’e herkesin ihtiyacının karşılandığı, çocuklarımızın gelip dergahta eğitim aldığı, Alevilik konusunda bilgilerin alındığı bir ortam olacak” dedi.

    Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) Çorum Şube Başkanı Nurettin Aksoy, Mayıs 2022’de temeli atılan “Rıza Şehri” projesinin tanıtımı için Avrupa’daki Alevi örgütlerine ziyarette bulundu.

    Dede Nurettin Aksoy, inşası süren “Rıza Şehri” projesinde gelinen aşamayı da PİRHA’ya değerlendirdi. Dede Aksoy, proje tanıtımı için Belçika, Hollanda ve Danimarka’da tanıtımlar yaptığını belirterek, şu anda ise Fransa’da girişimlerinin sürdüğünü aktardı.

    TOPLUMUN BİRÇOK İHTİYACINI KARŞILAYACAK PROJE!

    Nurettin Aksoy, söz konusu proje için 5,5 dönümlük arsa satın aldıklarını belirterek şu bilgileri paylaştı:

    “Bu arazi için bir şahsa 4 milyona yakın para ödedik. Şu anda arazinin tapusu bizde. Var olan HBVAKV Şube binamızla birlikte toplamda 7,5 dönümlük bir arsamız var. Bu arsanın üzerine bir Rıza Şehri, yani çocuk bakımevi, kreş, anaokulu, kadınlara ve gençlere yönelik kurslar, müze, galeri, yaşlı bakımevi olan bir projeden bahsediyoruz. Huzurevinin, yani yaşlı bakım evinin temeline başladık.”

    KENDİ KENDİNİ İDAME EDEN BİR PROJE!

    Nurettin Aksoy, yaşlı bakım evi projesinin 2023 yılı sonunda hayata geçebileceğini belirtti. Aksoy, Rıza Şehri projesinin finansı için iş insanlarından maddi destek sözü aldıklarını ancak verilen sözlerin tutulmadığını anlatarak şunları söyledi:

    “İş insanları bize yardım edecekti ancak olmadı. Açılış gününde tören alanına gelen vali, belediye başkanı, mülki amirler, yapılan konuşmaların ardından alanı terk etti. Öyle olunca iş adamları da terk etmiş oldular. Bu nedenle biz öncelikle yaşlı bakımevi kısmını faaliyete geçireceğiz. Verilecek bu hizmetlerde, yaşlı bakım evinde parası olan ücret ödeyecektir ama parası olmayanlardan da tabii ki ücret almayacağız. Bizler kendi yağ ve tuzumuzda kavruluyoruz. Gençlerimize ise içerisinde internet kullanabilecekleri bir eğitim alanı da sunacağız. Ayrıca büyük bir tiyatro salonu ve çok amaçlı bir de yemek salonu projemiz var. Kendi kendini döndürebilecek bir ortam hazırlıyoruz.”

    “ALEVİLİĞİ DİRİ TUTACAK BİR PROJE”

    Dede Nurettin Aksoy, ‘Rıza Şehri’ projesinin Aleviliği diri tutacak bir çalışma olacağını vurgulayarak şunları söyledi:

    “Rıza Şehri projesi, geçmiş dönemde dergahlarımızın gördüğü işlevi görecek. 7’den 70’e herkesin ihtiyacının karşılandığı, çocuklarımızın gelip eğitim aldığı, aynı zamanda çocuklarımızın okulu olduğu, Alevilik konusunda bilgilerin alındığı bir ortam olacak.
    70 bin Alevinin şehir merkezinde bir arada yaşadığı bir ortamda, çocuklarımızın okullarda dini eğitimler aldığı bir ortamda bu projenin bir karşılığı olacaktır. Yani asimilasyonun önüne geçilecektir. Örneğin yaşlılarımız çeşitli yerlere gönderiliyor ve kendine ait olmayan bir inancı yaşatmaya çalışıyorlar. Bizler de bunların hepsini görerek ihtiyaçtan kaynaklı bu projeyi hazırladık. İleriye dönük bir projenin yanı sıra ihtiyaçlarımızın karşılandığı, dini baskılardan dolayı intihar ettiği, bir kadının zulüm çektiği, Hakk’a yürürken elimizden tutanın olmadığı, ‘Zoraki Ramazan’da aç bırakıyorlar, namaz sureleri öğretiyorlar’ gibi birçok serzenişte bulunan insanlara yönelik bu Rıza Şehri projesini hazırladık ve yapıyoruz.”

    “TÜM CEMEVLERİNİN BÖYLE PROJELERİ OLMALI”

    Rıza Şehri projesi konusunda tüm Alevi kamuoyuna da öneride bulunan Aksoy, “Şu anda Alevilerin senede 3-5 defa cem yaptıkları, cenaze yıkamaktan başka bir işlevi olmayan cemevlerinin ileriye dönük; gençlerine, kadınlarına, yaşlılarına bakamayacağı ve 10-15 yıl sonra 60 yaş üstünün de ceme gelmeyeceği öngörülüyor. O nedenle bütün cemevlerinin böyle projeler hazırlaması lazım. Bizim de çocuklarımıza, yaşlılarımıza sahip olacağımız, hizmet edeceğimiz bir alan bu Rıza Şehri” diye konuştu.

    Fransa’dan sonra Almanya’ya gideceğini de belirten Nurettin Aksoy, 22 Ocak’ta büyük bir dayanışma gecesi yapacaklarını vurgulayarak, “Orada bu projeyi taçlandırmış olacağız” dedi.

    Eren GÜVEN/ANKARA

  • DAKME Rıza Şehri Kültür ve İnanç Festivali düzenledi

    DAKME Rıza Şehri Kültür ve İnanç Festivali düzenledi

    PİRHA-Almanya’nın Dortmund kentinde Dortmund Alevi Kültür Merkezi (DAKME), Rıza Şehri Kültür ve İnanç Festivali düzenledi.

    Dortmund ve Çevresi Alevi Dergahı tarafından düzenlenen festival, Pir Rıza Yağmur’un açılış gulbangı ile başladı. Festivalde, Dortmund ve Çevresi Alevi Dergahı’na yönelik sunum yapıldı. Yasemin Şahin, DAKME’nin kuruluşunun 20. yılında yapılan çalışmalara dikkat çekerek, Alevi inancının korunması gerektiğini ifade etti.

    Festival kapsamında “İnanç, Hakikat, Hafıza, Bellek ve Tarih” konulu panel düzenlendi.

    Şenol Hantekin’in moderatörlüğünü yaptığı panele konuşmacı olarak Araştırmacı Yazar Erdoğan Yalgın, Akademisyen Mehmet Ali Tosun, Alevi Kadın Aktivist Çilem Küçükkeleş katıldı.

    Panelde ilk sözü araştırmacı Yazar  Yalgın aldı. Yalgın, konuşmasında dil ve hafızanın önemli olduğunu belirterek, dilin olmadığı yerde hafıza olmadığını, hafızanın olmadığı yerde de hakikatin olmadığını söyledi.

    Tarihten örnekler veren Yalgın kavramların nasıl kaybolduğuna değinerek, “Mezopotamya’da kendi anadillerinde biriktirdikleri kavramlar var. Sözlü iletildiği için bu kavramların çoğu kaybolmuş. Civin-civat kullanılıyordu, şimdi sadece cem var. Pir kavramı yerini dede kavramına bıraktı. Reber yol önderi rehber denilip geçiliyor. Örnekler çoğaltılabilir. Seyda ders veren anlamındaydı, pirlerimize de deniyordu. Günümüzde seyid oldu. Ocak kurucularının da adı değişti” diye konuştu.

    Yalgın’ın ardından söz alan Çilem Küçükkeleş, Alevilerin insanlığa en büyük çağrısının bir olmak olduğunu söyledi. İnsanın kendi bedeninde bir olmak gerektiğini belirten Küçükkeleş, insanın ancak kendisi ile bir olduğunda toplumla bir olabileceğini vurguladı.

    Tarihteki inanç öncülerinin sadece erkek üzerinden tanımlandığını kaydeden Küçükkeleş, Hızır’ın ata binmiş ak saçlı bir erkek üzerinden resmedildiğini, oysa kendisi için Hızır’ın bir kadın olduğunu belirtti. Küçükkeleş kadının inançtaki yeri ve önemine yönelik mitolojiden de örnekler vererek, “Bu kadar hafızadan silinmek, kadınla bir olamıyorsak bu inancın özüne ters düşüyor. Özellikle kurumlarda daha çok kadın çalışmalı, çalışmalarını ilerletmeli” dedi.

    Küçükkeleş’in ardından akademisyen Mehmet Ali Tosun sunum yaptı. Alevilikte inançsal kurallar konusunu anlatan Tosun, Tahtacı Aleviler hakkında bilgiler verdi. “Tahtacı dendiği zaman çoğu Yörük olarak görüyor. İkisi farklı toplumlar” diyen Tosun, çeşitli araştırıcıların bilgilerini de vererek, tarihten bu yana Tahtacıların köklerini aktardı. Tosun, Tahtacı Alevilerin sorunlarına yönelik şu başlıkları aktardı: “Kız çocuklarının ikrar sorunu var. Yine boşanan kadınlar ceme giremiyor. Dedelerin eğitimleri önemli bir sorundur. Sünni bir politika var ve inancımızı etkiliyor. Dedelerin genel olarak azaldığını görüyoruz, örneğin Ege bölgesinde hizmet yürüten 2 dede var. Siyasi anlamda milliyetçilik sokulmak isteniyor ve Tahtacı Aleviler üzerinde ciddi bir baskı var.”

    Konuşmaların ardından soru cevap kısmına geçildi.

    Panelin ikinci bölümünde Akademisyen Hakan Mertcan, Araştırmacı-Yazar Hasan Hayri Ateş, FEDA Eşbaşkanı Demir Çelik sunum yaptı.

     

    İnanç Rıza Şehrinde Toplumsal Ütopya konusunu aktaran FEDA Eşbaşkanı Demir Çelik, Alevilik olarak bize empoze edilenin aksine Alevilik inancının Mezopotamya kökenli bir inanç olduğunu ve devlet yapısından uzak olduğunu söyledi. Rıza şehrine yönelik ise şunları söyledi:

     

    “Rıza Şehri bizim düşündüğümüz anlamda bir şehir değil. Belirsiz bir tarihe kurgulanmış bir yaşam değil. Yaşanan bir tarihtir. Bulunduğu coğrafyada bir kültürün yansıtları ile alakalıdır. Ortaklaşmacı değerler bütünüdür. Devlet dışıdır Rızalık şehri. Aynı zamanda barışçıldır. Tüm canlıları eşit görür.”

     

    Alevi inancının Aborjinlerlerin ritüelleriyle benzerlikler gösterdiğini kaydeden Çelik, inancın paylaşımcı yönlerine dikkat çekti. “Egemenler kendimizle rızalığımızı engellemek adına bize çeşitli yaftalar yapıştırdılar. Örneğin sapkın bir mezhep olarak gösterildi. Geldiğimiz koşullarda kendimize yabancılaştık, dilimizi, inancımız unuttuk. Yani insanlığımızı unutturuyorlar” dedi.

     

    Çelik’in ardından akademisyen Hakan Mertcan söz aldı. Mertcan, Arap Alevilere yönelik tarihsel bilgileri aktardı. Tarih boyunca  hem politik hem de inanç açısından Arap Alevilerin uğradığı ayrımcılığa değindi.

     

    Aleviler konusunda çok fazla bilgi kirliliği olduğunu ifade eden Mertcan tarih konusunda krizde olduğumuzu belirtti, bir sentez yapılması gerektiğine vurgu yaptı.

     

    Mertcan devamında şunları belirtti:

     

    “Alevi süreklerini baskılara uğrattılar. Maraş, Sivas’ta katliama uğrattılar. Coğrafya’da inanılmaz nefret söylemleri geliştiriliyor. Kürde, Aleviye düşman bir yapı var. Birbirimize karşı kullandığımız dil önemlidir. Biz kendimize ayrıştırıcı bir dil kullanırsak o sorundu. Çok kolay bir şekilde insanları düşkün ilan ediyoruz. Ortaklıklarımızı belirlemek zorundayız. Çepni, Abdal, Tahtacı gibi bütün sürekler bir olmak durumundayı, kurumlarda değil, eylemde bir olmak zorundayız.”

     

    Mertcan’ın ardından Araştırmacı-Yazar Hasan Hayri Ateş Hafıza ve Tarih başlığı ile ilgili konuştu.

     

    Ateş şunları söyledi: “Yazılı bir hegomanya oluşunca, bizim gibi yazılı bir külliyat oluşturumayan toplumlar sanki bir birikimleri yok gibi algılandılar. Oysa yazı çok sonradan çıktı ve öncesinde sözlü tarih vardı. Alevilik üzerine yapılan çalışmalarda çok spekülasyon oluşturuldu. Büyüklerimize soralım , hafızanın gerçek taşıyıcıları onlardır. Güne nasıl başlarlardı, duaları nasıldı. Şimdi çoğu Kürtçe dualarımız unutuldu. Geriye bakmak gerekiyor, yaşlı kuşaklarca günümüze taşınanlara bakmak gerekiyor. Örneğin Hevtamal, Newroz, Ğagan, gibi rütüeller unutulduğunda, kesintiye uğratıldığında yok olup gidecek. O nedenle diyoruz ki hatırla ve koru. Bizim için temel olan hafızadır. Kültürümüzün aktarımı hafıza üzerinedir.”

     

    Panelin ilk bölümünün ardından konser bölümüne geçildi.Sanatçılar Erkan Çanakçı,Celal Bayar, Suat Baran, Taylan Yıldız, Kirvem Erdal ve Lale Koçgün sahne alarak eserlerini seslendirdi.

    PİRHA/ALMANYA

  • Pir Deprem: Devlet, yarın maaşa bağladığı dedelere cübbe de giydirir!-VİDEO

    Pir Deprem: Devlet, yarın maaşa bağladığı dedelere cübbe de giydirir!-VİDEO

    PİRHA-Pir Süleyman Deprem, iktidarın Alevi politikalarını eleştirdi. Cemevlerinin statüsü ve dedelere verileceği iddia edilen maaş hakkında konuşan Deprem, “Alevilik, bugünkü sömürü sisteminin karşısında bir anlayışa sahiptir. Aleviler asla devletten medet ummamış, rızalık ve komünal yaşam birliği ile kendilerini her dönem finanse etmişlerdir. Eğer bugün iktidardan maaş alacak bir dede var ise ileride onlara cübbe de giydirilecektir” yorumunu yaptı.

    AKP iktidarının, Alevilere yönelik projeleri, tartışmaları da beraberinde getirdi. Alevi kanaat önderleri, bir bütün olarak cemevlerinin ‘Kültür merkezi’ olarak adlandırılacağı iddialarına karşılık sert tepki göstermeye devam ediyor.

    “ALEVİLER HİÇBİR DÖNEMDE DEVLETTEN MEDET UMMADI”

    Sinemilli Ocağı pirlerinden Süleyman Deprem, dedelere verilmesi planlanan maaş konusuna işaret ederek, “Yapılanlar, Ocak Aleviliğini yok etme planıdır” dedi.

    Deprem, Aleviliğin yaşam felsefesi olarak, sömürü sistemlerinin daima karşısında bir anlayışa sahip olduğunu vurgulayarak “Aleviler, hiçbir dönemde ‘devlet’ denilen özel mülkiyetin tahakküm aracına asla müdahil olmamış ve asla ondan medet ummamışlardır” dedi.

    Pir Süleyman Deprem, Alevilerin, rızalık ve komünal yaşam birliği ile kendilerini her dönemde finanse ettiğinin altını çizerek şu aktarımda bulundu:

    “Bu ortak yaşam kültürü, sömürü sisteminin baş düşmanıdır. İktidarını koruyabilmek için devletler, ortak yaşamın ortadan kaldırma gayreti içerisindedir. Böyle olunca hiçbir devlet anlayışı asla Alevilerin özel olarak kendi yapıları ile var olmalarına tahammül edemez. Alevi açılımlarını geçmişte görüp, neye mal olduklarına şahit olduk. Her şeye rağmen ‘Evet’ diyenlerin düştükleri hataları da gördük. Ama biz biliyoruz ki Alevilik hiçbir dönem örgütlü devlet yapısı ile uyuşmaz. Bu söylem düşmanlık anlamında değil…

    Devlet şimdi diyor ki ‘yeni bir Alevi açılımı yapacağım ve cemevlerine ‘Kültür Evi’ diye statü vereceğim’. Önce şöyle düşünelim; kadim Alevi tarihinde dört duvarla belirlenmiş bir cemevi kültürümüz yoktur. Bütün yeryüzü bizim için cem yapacak alandır. Ancak yeni şartlarda tabi tutulduğumuz, özellikle sürgün politikası doğrultusunda kaçmak zorunda kaldığımız kentlerde bir araya gelmek için, eşit yurttaşlık hakkımız olan, ortak ibadet için bir yere ihtiyaç duymuş ve bunun adını ‘Cemevi’ koymuşuz.

    Şimdi sen kalkıp ‘Bu ülkenin %99’u İslam’dır’ dersen, Ermeni, Süryani, Keldani ve Alevileri yok sayarsan o zaman bugünkü açılımın şartlarını değerlendirdiğimizde yine benimle oyun oynuyorsun.”

    “OCAK ALEVİLİĞİNİ YOK ETME PLANI”

    Pir Süleyman Deprem, AKP iktidarının, Aleviliği temelden yok etme çabası içerisinde olduğuna vurgu yaptı. İktidarın, ‘Ocak Sistemi’ne yöneldiğini ifade eden Deprem şunları söyledi:

    “Alevi katliamcısı Ebu Suud’u referans göstererek bir devlet yönetiyor, yaptığın köprü ve diğer inşaların adını katliamcı olan ‘Osman’ ya da ‘Yavuz’ koyup ardından bizlere açılım yapacaklarını söylüyorlar. Ve diyorlar ki ‘dedelere maaş bağlayacağız’.

    Bugün Aleviliğini kaybetmiş ya da Aleviliğini pazara çıkarmış birçok unsur bulursun. Bunların üzerinden gerçek Ocak Aleviliğini yok etme planıdır bu. Bugüne kadar Aleviler, asla pirlerini hiçbir şeye muhtaç etmemişlerdir. Rızalık kenti yaşam kültürü ile pire demişlerdir ki ‘Senin ailenin geçimini biz sağlayacağız. Sen bizim yolumuzu yürüteceksin.’

    Bakın Pirlerimizin ne sarığı ne de cübbesi vardır, sembolik hiçbir şeyleri yoktur ve doğaldırlar. Ama yarın maaşa bağladığı pire bir cübbe giydirecekler. Ve o pire diyecekler ki ‘sen şu kuruma tabii olarak çalışacaksın’ ve o kurum da Diyanet olacaktır.”

    “PİR, DEDE TAYİN EDEN ÖRGÜTLER OLMAMALIDIR”

    Süleyman Deprem, dedeleri maaşa bağlamak ya da cemevlerine statü verme konusundaki belirleyicinin siyasi iktidar olamayacağına vurgu yaptı.

    Deprem, “Alevilik konusunda hiçbir dini temsilcinin, belirleme hakkı ve haddi yoktur. Hıristiyanlara Hıristiyanlığı öğrete biliyor musun? Peygamberiniz de diyor ki ‘Senin dinin sana, benim ki bana’ ama kalkmışsın benim inancım üzerinden talimat veriyor ve beni biryerlere bağlama gayreti gösteriyorsun. Bu ne demokratiktir ne insani ne de ahlaki…Bizlerin kadimden bu yana talip, rehber, pir, mürşit hiyerarşik yapımız vardır. Biz, ocaklarımız bünyesinde örgütleniyoruz. Bizlerin bir inanç kuruluna, ikinci bir Diyanete ihtiyacımız yok. Pir, dede tayin eden örgütler olmamalıdır. Yüzlerce İslami tarikat var, bunların hiçbirisi yasal olarak örgütü değil. Ortadoğu’da da yasal olarak örgütlü bir Alevi tarihine rastlayamazsınız. Bu yasadışılık değil meşruluktur. Yaresanlar, Kakailer, Ehli Hakklar… Irak, İran ve Suriye’deki hangi Alevi camiası yasal olarak örgütlüdür? Öyle bir talepleri de yok. Bizim örgütlülüğümüz kadimden beri ocaklarımızdır” diye konuştu.

    Eren GÜVEN/ANKARA

  • HBVAKV Çorum Şube Başkanı Aksoy: Çorum’da Rıza Şehri oluşturacağız!-VİDEO

    HBVAKV Çorum Şube Başkanı Aksoy: Çorum’da Rıza Şehri oluşturacağız!-VİDEO

    PİRHA-HBVAKV Çorum Şube Başkanı Nurettin Aksoy, 4 dönümlük arazi üzerine yapacakları sosyal tesise ilişkin bilgi verdi. “Çocuklarımızın cemevimize neden gelmesi gerektiği ile ilgili cevap vermeye çalışacağız” diyen Aksoy, “Bir tür Rıza Şehri oluşturmayı hedefliyoruz” ifadelerini kullandı.

    Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) Çorum Şube Başkanı Nurettin Aksoy, Çorum Cemevi’nin yanında yapılacak olan sosyal tesise ilişkin konuştu. Nurettin Aksoy, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı ile Çorum Hacı Bektaş Veli Derneği binalarının fiziki olarak yetersiz kaldığına işaret ederek pandemi sürecinde dahi vakıflarının işlevini yitirmediğini ifade etti.

    Aksoy, aktif olarak tüm hizmetlerinin devam ettiğini belirterek “Özellikle yaşlılarımızı düşünerek hareket ediyoruz. 4-5 senedir vakfımıza gelen yaşlılarımız, çaylarını içiyor, sohbetlerini yapıyor, yemeklerini yiyorlar. Pandemi süreci olmasına rağmen 300’e yakın insanımıza mekanımızda hizmet veriyoruz. Olanaklar yetmediği için kota koymak zorunda kalıyoruz” dedi.

    Aksoy, çocuklar için her alanda kursların devam ettiğini de söyleyerek “Yıl sonunda etkinlikler yapılarak öğrendiklerini sergiliyorlar. Vakıf olarak iyi bir yolda, iyi bir hizmetteyiz. Tabii ki bunu daha da taçlandırmak isteriz” ifadelerini kullandı.

    “ÖNCELİĞİMİZ TİYATRO SALONU YAPMAK”

    Vakıf olarak cemevinin yanındaki 4000 metre²’lik arsayı satın aldıklarını, arsa üzerinde yapılacak tesis için proje hazırladıklarına başladıklarını ifade eden Aksoy, sözlerine şöyle devam etti:

    “Burada büyük bir yaşlılar evi yapılacak. Hem iş istihdamı hem de canlarımızın uzak bölgelere gitmemesi, kendi mekânında, kendi inancıyla, kendi muhabbetiyle hayatlarının son zamanlarında rahat etsin istiyoruz. Çorum’un her mahallesinde belediye tarafından yapılan gençlik merkezleri var. Bulunduğumuz yer açısından en büyük mahalle olmamıza rağmen bize ait bir kültür merkezi yok. Tiyatro, seminer, konferans alanında insanları bir araya toplayacak salonumuz yok. Uzak yerlere de götürüp getirmesi de sıkıntı olduğundan dolayı biz önce bir tiyatro ve konferans salonu yapmayı düşünüyoruz.”

    DERGAHLARIN TANITILDIĞI MÜZA PROJESİ

    Çorum civarında dergahların işgal edildiğine dikkat çekip, Alevi değerlerinin yok edildiğini vurgulayan Aksoy, “Dergahlarımızın sadece belli izleri kalmış. Kaybedilen değerlerimizi kayıt altına aldık ama bunlar yeterli olmuyor. Çocuklarımız, gençlerimiz bu dergahlarla ilgili gelecekte asıl bilgilerle buluşacaklar. Sonradan uydurulan hikayelerle değil, gerçek tanıtımların olduğu bir müze de yapacağız” diye konuştu.

    “RIZA ŞEHRİ OLUŞTURACAĞIZ”

    “Çocuklarımızın cemevimize neden gelmesi gerektiği ile ilgili cevap vermeye çalışacağız” diyen Aksoy, sözlerini şu cümlelerle sürdürdü:

    “Çocuk kreşi, dersliklerin olacağı, eğitimlerinin alınacağı, kendisini orada rahat ettireceği bir rıza şehri oluşturacağız. Bununla ilgili projenin bünyesinde herhangi bir değişiklik olmadı ama ufak tefek ilaveler de olmuyor değil. Bina projesinin fiziki yapısını, biçimlendirme, ayarlama durumu gibi yardımlara tabii ki ihtiyacımız oluyor. Bununla ilgili de bir animasyon hazırladık onu da bütün canlarımızda paylaşacağız.

    Tabii ki zor olan her şey emek ister. Kolay bir şeyinde değeri, artısı olmaz. HBVAKV Çorum Şube olarak hem gurbetteki canlarımızın katkılarıyla hem de Çorumlu canlarımızla birlikte bu tesisi yapacağımıza inanıyorum. Bunu başaracağız.”

    Cebrail ARSLAN/ANKARA

  • ‘Müsahiplik erdemli insan olmak için tek yoldur; ders olarak anlatılması gerekir’

    ‘Müsahiplik erdemli insan olmak için tek yoldur; ders olarak anlatılması gerekir’

    PİRHA-Dede Seyit Karahalil, Alevilerin dayanışma kültürünün temeli olan müsahipliği anlattı. Karahalil, “Dede huzurunda alınan rızalık ve ikrardan sonra bireyin üslendiği müsahiplik, erdemli ve kâmil insan olma yolunda tek doğru yoldur” diyerek müsahipliğin günümüzde ders olarak anlatılması gerektiğini söyledi.

    Alevi inancının önemli kurumlarından biri olan Musahiplik, kelime itibarıyla Yol kardeşliği anlamına geliyor. Hem madden, hem de, manen yani inanç boyutunda kardeş demektir. Musahiplik bir defa yapılır ve bir ömür boyu sürer.

    Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) önceki dönem genel sekreteri Seyit Karahalil Dede, Alevilerin dayanışma kültürünün, inancının en önemli parçası olan musahiplikle ilgili konuştu.

    Karahalil, Alevi toplumunca “Müsahip” olarak isimlendirilen kavramın aslında “Müsayip” olarak ifade edilmesinin daha doğru ve anlamlı olduğunu söyledi.

    Dede Seyit Karahalil, “Müsayip dört can bir baş olma halidir” diyerek şu tanımlamayı yaptı:

    “Çünkü bu hale girmenin birinci yolu rızalıktan geçer. İkinci yolu ise ikrardır. Kişi kendi ile yüzleşmelidir. Üçüncüsü yaşadığı alanda bulunan toplumdan, rızalık alarak, Görgü Cemine girer ve dede huzuruna çıkarlar. Müsayip olanlar artık yoldaş, karındaş ve dönülmez bir yolda eşdaşlardır. Müsayiplik kardeşten öte, candan ileridir. Malı mala, canı cana katanlardır. Bu yolda can verilir. Çünkü bu yol ölmeden önce ölmeyi bilmek, kâmil insan ve kâmil toplum yaratma yoludur. Bu yol ateşten gömlek, demirden leblebidir. Müsayiplerin her ferdi ömür boyu candır, bacıdır. ‘Herkes taş atsa bile, müsayipin attığı bir gül yaralar’ (Pir Sultan Abdal). Sivas cehenneminde toptan yandık ancak yine de kirlenmedi yüreğimiz. Bu cümle, kâmil toplum sözü ve özüdür. Ölüm ölür biz ölmeyiz. Çünkü biz müsayip olurken ölmeyi bilenlerdeniz. Bu öyle bir sırdır ki, beyaz örtünün (Kefen) altında ‘nefis’ denilen şeytanı, duyguları törpüler, onu toplumsallaştırır.”

    “KÖY YAŞAMI ADETA RIZALIK ŞEHRİ GİBİYDİ”

    Dede Seyit Karahalil, geçmişte köylerde yaşam bulan ancak kentlere göçün ardından yok olan müsahiplik için “Ekini birlikte biçerler, hayvanlarını birlikte yaylıma gönderir ve havayı bile birlikte solurlardı” tarifini yaptı. Dede Karahalil, “Köy yaşamı adeta bir rızalık şehrinde yaşar gibiydi” diyerek şu cümlelerle devam etti:

    “İlk ve ortaokulu köyümde yaşayarak, cemlerde bulunarak geçirdim. Köy hayatının zorluklarını, ancak bir o kadar da anlamını ve kutsallığını hissettiğimi söyleyebilirim. Çünkü her yıl olmasa bile köyümüze dedeler gelir cem yapar, dargın ve küskünleri barıştırır, toplumun bir birleri ile razı olmasını sağlardı. Malumlarınız olduğu üzere kırsal alanda yaşam ve geçim genellikle tarım ve hayvancılık yaparak sağlanırdı. Zaten köylerimiz korku ve sürgün sebebi ile genellikle dağlık ve çorak araziler üzerinde bulunur ve yaşam çok zor koşullarda gerçekleşirdi. En kutsal tarafı ise köy alanlarında evli kişiler genelde müsayip olur ve ayrı gayrı olmazdı. Ayrı evlerde yaşar ama tek ev gibi çalışırlardı. Daha anlamı bir ifade ile yarın yanağından gayrı her şeyde ortaktılar.

    Köy yaşamında dargınlıklar küskünlükler olurdu ancak bunlar çok uzun sürmezdi. Bu hallerde yapılacak işlerde, bu kişiler kimsesiz kalır ve aşına aş, sözüne söz söylenmezdi. Onun içindir ki küskünlük yaz ayında bir mendilin kuruması kadar sürerdi. Bizler okula giderken tam gün olması sebebi ile çantalarımıza azık konurdu, söz konusu bu azıklar imrenme olmasın diye bir birinden farklı olmazdı.”

    “MÜSAYİP OLMAK KOMÜNAL YAŞAMLA EŞ DEĞERDİR”

    Dede Seyit Karahalil, müsahipliğin geçmiş tarihlerde yaşanan komün yaşam kültürü ile bağlantılı olduğunu ifade etti. “Müsayip olmak komünal yaşamla eş değerdir. İki kültürde de toplumsal çıkar söz konusudur” diyen Dede Karahalil şunları söyledi:

    “Kominal yaşam doğrudan hem tek başımıza hem de başkalarıyla toplumsal sorumluluğu alabilmektir. İçinde bulunduğumuz veya doğduğumuz yapının zihniyet faylarını, kabullerini kısaca; bu bozuk düzenin çarklarının kırılabilmesi için önce kendimizi eğitmemiz ve daha sonra bunu topluma entegre etmemiz gerekir. Komünal yaşam biçimi dünyanın sosyal, ekonomik ve ekolojik sorunlarının yanında, içinde bulunduğumuz bireyciliğe, atomizasyona (sıvı ve gazların bir basınç altında mikron boyutunda küçük zerreciklere ayrılması işlemidir) karşı da çözümdür. İşte tam bu noktada müsayip olmak komünal yaşamla eş değerdir. Çünkü her ikisinde bireycilikten uzak toplumsal çıkar söz konusudur. Ayrıca beraberinde kısa çöpün, uzun çöpten hakkını almasını sağlar. Bunu sağlamakla kalmaz sorgular, adaletin vücut bulmasını tetikler. Tek eşliliği sağlar, herkesin kardeş olmasını sevmeyi, sevilmeyi, birlikte üretip birlikte eşit paylaşmayı, eşit yaşamı vurgular. Her toplumun bireyin, yaşam biçimini, inanç biçimini, kısaca insanca bir yaşamın özünü savunur. Müsayipler nasıl karındaş ise komünal yaşam biçimi ile müsayiplik de karındaştır. Bugün komünal bir ilişki kurarak yaşamamızın önünde bir tek engel var o da kendimizden başkası değildir.”

    “İNADINA MÜSAYİP OLMAYI SÜRDÜRMELİYİZ”

    Dede Seyit Karahalil, “Kapitalist düzende bireyci anlayışın ön plana çıktığı bir çağda müsahiplik kültürünün günümüz koşullarında uygulanabilirliği var mıdır?” sorusuna ise “Pratikte uygulanması pek mümkün gözükmüyor” cevabını verdi. Karahalil, “Cemevleri, dernek ve vakıfların yenilenmeye gitmesi gerektiğini de söyleyerek şunları dile getirdi:

    “En çok zorlandığım veya zorlanacağımız bir başlık. Kapitalizmin ve Neo liberal politikalar karşısında durmak bir tarafa, adı bile ürkütücü. Bu yapıyı öteleyebilmenin veya ortadan kaldırmanın yolu; öncelikle topyekûn bir eğitim seferberliği söz konusudur. Bu konuda şehir hayatında ve varoşlarda bu kadar eşitsizlik sürerken, yalnız Alevilerin müsayip olması bireyci davranışların önüne geçmesi kesinlikle yeterli değildir. Kaldı ki kentlerde müsayip olmak bir tarafa bunun pratik de uygulanması pek mümkün gözükmüyor. Kırsal alanda veya köy hayatında kişileri hatalarından dolayı cezalandırmak veya dışlamak kendisine gelmesini, düzelmesini sağlamak mümkün iken, kent hayatında bunu yapmak zor olsa gerek. Toplumdan uzaklaştıran kişi veya kişiler bir mahalleden diğer bir mahalleye veya başka bir yere taşınarak yaşamını sürdürebilir. Buna engel bir durum söz konusu değildir. Meseleyi kentler açısından ele almamızın nedeni, artık köy yaşamı adeta bir sayfiye yaşam haline geldi diye düşünmemizden kaynaklıdır.

    Konunun başka bir boyutu ise, dedelerimizin kent hayatından, teknolojiye ve eğitime, felsefeye uyumu ayrı bir konu olarak önümüzde duruyor. Her şeye rağmen kırsal alanda kapitalizme rağmen müsayiplik konusu yaşamda ve pratikte yerini koruyabilir. Ancak kırsal alanda yeni nesil veya gençlik bulmak da o kadar kolay değildir. Bu durumda yapılacak en önemli duruş, kent yaşamında her ne kadar kabul görmemiş olsa da kurduğumuz cemevleri, dernek ve vakıflar kendilerini yenilemeli ve özünden özgünlüğünden taviz vermeden günün koşullarına uygun hale getirilmelidir. Daha önemlisi ise bu alanlarda yönetici olanlar öncelikle beklenti, kariyer, statü kaygılardan uzak ve müsayip olmalıdır. Ayrıca bu alanlar mimari ve tasarım açısından gözden geçirilmeli ve Alevi geleneklerine uygun sanatsal ve simgesel tarz taşımalıdır. İnadına ‘şah’ demeye ve kapitalizme, neoliberal politikalara karşı müsayip olmayı sürdürmeliyiz.”

    “DERS OLARAK OKUTULMASINI SAĞLAMAK GEREKİR”

    Dede Seyit Karahalil, müsahiplik kültürünü günümüz koşullarına nasıl güncellemek gerektiği konusunda ise şu önerilerde bulundu:

    “Müsayiplik kültürünün güncellenmesinden ziyade, bu kültürün daha çok geliştirilmesi yaygınlaştırılması ve becerebilirsek ders olarak okutulmasını sağlamak gerekir. Çünkü müsayiplik erdemli ve kâmil insan olma yolunda tek doğru yoldur. Ancak bu doğru yola girmek için önce, ‘İnsan olmaya geldim demek’, ‘okunacak en büyük kitap insan demek’, birey olmak gerek. Müsayiplik dört kapı kırk makamdır. Bu kapıları açmak için ömür yetmez. Verilen sözden dönmenin toplumsal açıdan büyük yaptırımları bulunmaktadır. Müsayiplik bir anlamda oto-kontrolün bir parçasıdır ve müsayip olmakla iş bitmez. Her yıl, tüm aile bütün yapıp yapmadıkları ile dara durmaktadır. Eğer bir güncelleme yapılacaksa insanlar kendilerini yüzleşerek güncellemelidir.”

    MÜSAHİPLİK GÜNÜMÜZDE NEREDE YAŞATILIYOR?

    Dede Seyit Karahalil, son olarak günümüz Alevi dünyasında müsahiplik kültürünü, kurumunu Denizli, Balıkesir ve Milas bölgesindeki tahtacı Alevilerinin yaşattığını söyleyerek “Ancak bu bölgelerimizde yaşanan kültürün, mevcut sistemin uygulamaları nedeni ile tam özünde yürütülmesinin mümkün olmadığı söz konusudur” ifadelerini kullandı.

    Eren GÜVEN-Cebrail ARSLAN/ANKARA

  • Pir Musa Kazım Engin: Umutsuz olmayın Rıza Şehri gibi bir umudunuz var-VİDEO

    Pir Musa Kazım Engin: Umutsuz olmayın Rıza Şehri gibi bir umudunuz var-VİDEO

    PİRHA- Kureyşan Ocağı evlatlarından Pir Musa Kazım Engin, Alevi inancının temelini oluşturan Rıza Şehri’ne dair konuştu. Engin, Rıza Şehri’nin, sömürüsüz bir yaşamın ve yarin yanağından gayri her şeyi paylaşabilmenin adı olduğunu belirtti. Engin, “Umutsuz olmayın Rıza Şehri gibi bir umudunuz var. Ütopyasız kalmayın rıza şehri gibi bir ütopyanız var. Zalimler oldukça mazlumlar her zaman bu ütopyayla yaşayacaklardır” dedi.

    Alevi inancının temelini oluşturan, sözlü kültüründe var olan ‘Rıza Şehri’ne dair Kureyşan Ocağı evlatlarından Pir Musa Kazım Engin, değerlendirmelerde bulundu.

    “RIZA ŞEHRİ, ZENGİNSİZ VE FAKİRSİZ YAŞANILAN BİR ŞEHRİN ADIDIR”

    “Rıza; kişinin kendisiyle, eşiyle, müsahibiyle, cem erenleriyle ve en genel anlamıyla kişinin toplumla olan rızası üzerine bina edilir. Yani başından sonuna kadar rıza üzerine yürüyen bir sistematik vardır. Canı cana katar, malı mala katar sömürüsüz bir yaşamı ve gerçekten yârin yanağından gayri her şeyi bölüşebilmenin paylaşabilmenin adıdır Rıza Şehri” diyen Engin, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Rıza Şehri, ırksızların, mülksüzlerin, zenginsiz ve fakirsiz yaşanılan bir şehrin adıdır. Yani ırk, soy, sop, cinsiyet ayrımının olmadığı, mülkiyet duygusunun olmadığı toplumsal bir mülkiyetin olduğu, zengini ve fakiri olmayan eş ve eşit hak, hukuk ve adaletin tam işlediği bir ütopyanın adıdır rıza şehri. Dertsizlerin, tasasızların ve endişesizlerin yaşadığı bir toplumdur. Başka şehirlere benzemez; burada hem herkes varlıklıdır ama herkes fakirdir. Nasıl oluyor demeyin, çünkü ben dediğimiz duygu yoktur, biz diye bir duygu vardır. Kişiye özel, şahsa özel bir mülk yoktur ama bir toplumsal mülkiyet vardır. O hepimiz içindir yani bizim içindir ondan dolayı yârin yanağından gayri her şey ortak denilmektedir. Alevi öğretisindeki Rıza Şehri bu. Kral yok, sultan yok, hanedan yok, derebeyi yok, ağa yok marabada yok, şeyh yok, mürit yok, herkesin, her canın diğer canlardan razı olduğu eşitler diyarının adı Rıza Şehri.”

    “RIZA ŞEHRİNDE SAVAŞ YOK, BARIŞ VAR; BÖRTÜ BÖCEĞİN, SUYUN, AĞACIN HAKKI GÖZETİLİR”

    Engin, “Savaş yok, barış, yardım, hümanizm, hak meydanı, halk meydanı var. Börtü böceğin hakkı, kurdun kuşun hakkı, suyun, doğanın, ağacın hakkı bile gözetilen bir hak hukuk sistemi var” diyerek, şunları ekledi:

    “İnsan, doğa, evren hep birlikte toplam olarak vahdeti mevcut adıyla adlandırılıyor, varlıkların birliği olarak tasavvur ediliyor ve o anlamda da zor yok, şiddet yok, hırsız yok, arsız yok, yolsuz yok, kapılarda kilit, kıskançlık yok, nefret yok, iftira yok, gıybet yok, üst yok, alt yok. Gül cemaller aşkına diye muhabbete başlar, aşk olsun diye başlar, aşk ile devam eder. Rıza Şehri bir gönül şehridir. Yani teslimi rıza denir yani rıza ile ikrar verip o yola bağlanmaktır. ‘Gelme gelme, dönme dönme’ prensibi burada devreye girer. Kimse o yola ikrar vermek için kimseyi zorlamaz.”

    “ZALİMLER OLDUKÇA MAZLUMLAR HER ZAMAN BU ÜTOPYAYLA YAŞAYACAKLARDIR”

    Asırlardır Anadolu’da, Mezopotamya’da, Horasan’da, İran’da, Arap Yarımadasın’da çok büyük bir zulüm yaşandığını ifade eden Musa Kazım Engin, şunları vurguladı:

    “Rıza Şehri zalimin zulmüyle cehennemleşen, hayatta yoksulların, gariplerin, kimsesizlerin yan yana duruşu, onların sahiplenilmesi ve onlarla birlikte cennet yaratma ütopyasının diğer adıdır. Başka yerlerde olan zulme sessiz kalmamaktır aslında. Başka coğrafyalarda yaratılan zalim davranışlara da aynı kaygılar aynı düşünce ile zalime karşı çıkma mazlumun yanında yer almaktır. Umutsuz olmayın Rıza Şehri gibi bir umudunuz var. Ütopyasız kalmayın Rıza Şehri gibi bir ütopyanız var. Zaman zaman Anadolu Mezopotamya Arap Yarımadasında bile uygulanmış, 100 yıl bir devlet ,150 yıl bir devlet şeklinde hayat bulmuş ütopyalardan bahsediyoruz. Zalimler oldukça mazlumlar her zaman bu ütopyayla yaşayacaklardır.”

    Bu arada Pir Musa Kazım Engin ‘Can Nefesi’ adıyla youtup kanalından da canlara sesleniyor ve Yol’a ilişkin aktarımlarda bulunuyor.

    PİRHA/ İSTANBUL

  • ‘Türkiye IŞİD ve El Nusra’yı besleyen ülke konumuna geldi’-VİDEO

    ‘Türkiye IŞİD ve El Nusra’yı besleyen ülke konumuna geldi’-VİDEO

    PİRHA – Baki Kaya Dede ile Pir Hasan Doğan, Türkiye’nin Suriye topraklarında operasyon yürütmesini eleştirerek IŞİD’in bu süreçte tekrar faaliyete geçebileceğini söyledi.

    Haberin videosu

    Türkiye, Suriye’de yürüttüğü harekata anlaşma sonucu 5 günlük ara verdi ancak bölgedeki ÖSO güçlerinin saldırıları sürüyor.

    Alevi inanç önderlerinin dikkat çektiği husus ise yaşanan gerilim sonrası IŞİD’in tekrardan faaliyete geçebileceği ihtimali oldu.

    Baki Kaya Dede, Türkiye’nin Suriye’ye yönelik operasyonu ile IŞİD tehdidini yorumladı. “Hedefleri; Alevi halkının yerleşik düzeni ve Alevilere karşı katliam yapmak” diyen Kaya, İsrail’in bölgedeki ‘asıl güç’ olduğuna işaret ederek şunları söyledi:

    “ŞERİAT ÖRGÜTLERİ İSRAİL’İN PROPAGANDASI SAYESİNDEDİR”

    “İsrail, ABD Dışişleri Bakanı vasıtasıyla Orta Doğu’da 22 yeni devletin kurulacağını söylemişti. Uygulanması için de Büyük Orta Doğu Projesi oluşturmaya çalıştılar. Zamanında Recep Tayyip Erdoğan da bu projenin eş başkanı oldu. Geldiğimiz nokta şu; IŞİD diye bir olay çıkardılar başımıza. Hedefi ise Alevi köyleri ile Alevi halkının yerleşik düzeni ve Alevilere karşı katliam yapmak. Öyle bir fetva verilmiş ki ‘Alevileri yok eden cennete gidiyor’. Bunu İsrail’in kurmuş olduğu tarikat şefleri söylüyor. İsrail ‘Türkiye’de 72 tane tarikat kurdum’ diyor. Bu 72 tarikat, İslamiyet’e aykırı fetvalar vererek insanları öldürdü. IŞİD, El Kaide, El Nusra ve benzeri dinsel şeriat örgütleri hep İsrail’in propagandasının sayesindedir.

    İsrail Orta Doğu’da ne istiyor? İsrail bayrağının üstünde ve altında olan iki siyah çizginin anlamı; Dicle ve Fırat ırmaklarıdır. Dicle ve Fırat ırmaklarının arasında kalan topraklara ‘Vaat edilmiş topraklar’ diyor. Dolayısıyla ‘bu topraklar elime geçmeli’ amacı taşıyor. Ama buna kendi nüfus ve ordusu yeterli değil. Dolayısıyla İslam toplumunu birbirine kırdırarak bu noktaya gelmeye çalışıyor.”

    “SAVAŞ İSRAİL İÇİN YÜRÜYOR”

    Kaya, “Bu savaşın sonu IŞİD’lilerin tekrar harekete geçmesi demektir” diyerek sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Şeriat örgütüne hizmet eden zihniyetin tekrar harekete geçmesi demektir. Türkiye’de Kürtlerin yaşadığı toprakları İsrail arzu ediyor. Vaat edilmiş topraklar bu topraklardır. Er geç su kaynaklarına ulaşmak ve sahip olmak istiyor. İsrail için savaş yürüyor ve onun adına savaşanlar da kendilerine ‘Müslüman’ diyor. Bunu göz ardı etmeyeceğiz. Aleviler zaten olayın büyük çoğunluğu ile farkında. Kendi topraklarına ve kendi su kaynaklarına da sahip çıkmalılar. Bunu yaptığımız zaman emperyalizmin oyununu da bozarız.”

    “HAPİSHANELERİ NEDEN VURDULAR?”

    Pir Hasan Doğan da Türkiye’nin Suriye operasyonunu kınayarak “Alevi topluluklarının bu savaşa herhangi bir cevaz vermeleri mümkün değildir” dedi. Türkiye’nin IŞİD ve El Nusra’yı besleyen ülke konumuna geldiğini de anlatan Doğan şunları söyledi:

    “Alevi toplumuna mensup insanlar, dünya üzerindeki 72 millete tek nazarda bakan bir inanca sahiptir. Bu çerçevede değerlendirdiğimizde savaşların bir cinayet olduğunu hepimiz kabul ediyoruz. Kaldı ki gelen haberlerde izlediğimizde devletimizin aslında orada ilk vurduğu hapishaneler. O hapishanelerde kimler yatıyor? 60 bin IŞİD’linin o hapishanelerde tutulduğu söyleniyor. Dünya kamuoyu bunu açık açık deklare etti. Peki niye hapishaneyi vuruyorsun? Oradaki IŞİD’çileri kaçırmak ve bir şekilde IŞİD’e de destek vermek için. Dünya kamuoyu ve herkes de biliyor ki IŞİD’i, El Nusra’yı besleyen, lojistik ve silah desteği veren bir ülke konumuna düştük. Bunu Alevi topluluklarının kabul etmesi mümkün değil. Bir taraftan da Rıza Şehri üzerine kurulu bir inanç sistemimiz var. Sınırların ve sömürünün olmadığı bir dünyayı hayal ettiğimize göre Alevi inancına tamamıyla zıt bir durumla karşı karşıyayız. Bundan dolayı Alevi inancına mensup bir insan olarak savaşa ‘hayır’ diyorum. Asla bunu kabul etmiyorum ve desteklemiyorum.”

    “DİYANET CİHAT ÜZERİNE KURULU BİR SİSTEM”

    Doğan’ın eleştirilerinin odağında Diyanet İşleri Başkanlığı da vardı. “İnancını cihat üzerine kuran bir inanç sisteminden ne beklersiniz” diyen Doğan şunları söyledi:

    “Muktedirimiz diyordu ki ‘ben Suriye’nin toprak bütünlüğüne inanıyorum’. Çıktı basın açıklaması yaptı ve ‘Biz Suriye’ye fetihe gidiyoruz’ dedi. Resmen savaş ilan etti. Nasıl ki biz kendi topraklarımıza herhangi bir dış güçten gelen saldırıyı esefle karşıladığımız gibi ülkemizin de başka bir devletin ve halkın toprak bütünlüğünü ihlal etmesini asla doğru bulmuyor ve desteklemiyoruz.”

    Eren GÜVEN/Cebrail ARSLAN
    ANKARA

  • Yazar Nesimi Aday, Rıza Şehri Ütopyası ve Alevileri yazdı

    Yazar Nesimi Aday, Rıza Şehri Ütopyası ve Alevileri yazdı

    PİRHA- “Rıza Şehri Ütopyası ve ahlaki toplum örneği olarak Aleviler” başlığıyla bir yazı yazan Yazar Nesimi Aday, Aleviliği anlattı. Yer yer diğer inançlarla karşılaştırma da yapan Aday, Alevilik inanç felsefesinin gönüllülük ve akıl üzerine bina edildiğini vurguladı. 

    Yazar Nesimi Aday, Modernitede, “Rıza Şehri ütopyası ve ahlaki toplum örneği olarak Aleviler” başlığıyla bir yazı kaleme aldı.

    İmam Cafer’in, Tomasso Campanella’nın ‘’Güneş Ülkesi’’ ile Thomas More’un ünlü Ütopya eserinden yaklaşık 750 yıl önce düşünsel ütopyası Rıza Şehri’ni yazdığını belirten Aday, İmam Caferi’nin, “Sınıfların ve sömürünün olmadığı, ortak mülkiyetin toplumsallaştığı, güzel ahlakın kurumsallaştığı bir yeryüzü cennetini tasvir eden Caferi Sadık ne yazık ki More’un ulaştığı üne ve entelektüel itibara kavuşamadan, ama onun da akıbetine benzeyen bir son ile diğer Ehli Beyit ‘canları’ gibi katledildiğini hatırlattı.

    Yazar Nesimi Aday, Aleviliği anlattığı yazısında, yer yer diğer inançlarla karşılaştırma da yaparak, Alevilik inanç felsefesinin gönüllülük ve akıl üzerine bina edildiğini kaydetti.

    Aday yazısında, “Alevilik din insanları üzerine kurulu bir yol da değildir. Alevilik talip üzerine kurulu bir Yol’dur. Aleviliğin kaynağı Ocaklardır. Ocak, dede ve talip birlikteliğine dayanan sosyal bir yapıdır. Dede ve talip neredeyse Ocak da oradadır” vurgusunu yaptı.

    İşte Nesimi Aday’ın kaleme aldığı yazının tamamı:

    İmam Ali’nin torunlarından Caferi Sadık 8 Aralık 765’te, Abbasi Halifesi Ebu Cafer el‐Mansur tarafından zehirlenmeden önce, ütopik bir şehir ve düzen önermesinde bulunmuştu.

    İmam Cafer, Tomasso Campanella’nın ‘’Güneş Ülkesi’’ ile Thomas More’un ünlü Ütopya eserinden yaklaşık 750 yıl önce düşünsel ütopyası Rıza Şehri’ni yazmıştı.

    Sınıfların ve sömürünün olmadığı, ortak mülkiyetin toplumsallaştığı, güzel ahlakın kurumsallaştığı bir yeryüzü cennetini tasvir eden Caferi Sadık ne yazık ki More’un ulaştığı üne ve entelektüel itibara kavuşamadan, ama onun da akıbetine benzeyen bir son ile diğer Ehli Beyit ‘canları’ gibi katledilmişti.

    RIZA ŞEHRİ’NDE BİR SÛFΠ 

    Cafer Sadık, Rıza Şehri isimli ütopik kent devletini “Buyruk’’ isimli kitabında özetle şöyle anlatır:

    ‘Bir zamanlar bir sûfi dünyaya seyahate çıkar. Bir gün yolu, bir şehre düşer. Bu şehir, şimdiye kadar gördüklerinden farklıdır. Sabah herkes işine gücüne gitmekte, sessizlik içinde yaşam sürmektedir. Şehrin alışılmamış bir düzeni vardır. Sûfi bu düzeni görünce şaşar kalır. Öyle ki yaklaşıp birine bir şey sormaya cesaret edemez. Karnı acıkınca bir fırına girer, parayla ekmek satın almak ister. Fırıncı hayretle paraya bakar. ‘Nedir bu? Biz bunu kaldırmak için yıllarca uğraştık, büyük savaşlar verdik. Anlaşılan sen rıza şehrinden değilsin? Sen dünyalı olmalısın’ der.

    Sûfi sonra bir kadınla tanışır. Onunla buluşmaya giderken, bir nar bahçesinden bir çok nar koparır ve aceleden ağacın bazı dallarını da kırar. Kadın narları görünce: ‘Beni düşündüğün için sağol. Ama o bahçenin yerini, varlığını ben de biliyorum. Canım isteseydi gidip ben de alabilirdim. Şimdi benim canım istemiyor. Bu narlar burada boşuna çürüyecek. Başkalarının hakkını boşuna çürütmüş olacağız. Narları koparırken bahçeye de büyük zarar vermişsin. Acelen ne, burada senden kimse bir şey kaçırmıyor ki?’ der.

    Sûfînin şehre ayak uyduramayacağını anlayan kadın, onu Ulular Meclisine götürür. Sûfi, ihtişamlı bir binaya götürüleceğini sanırken, küçük bir yapıya götürürler. Yerlere basit kilimler serilmiştir. Ak sakallı ulular, bağdaş kurmuş şehrin sorunlarını tartışmaktadırlar.

    Sûfi’nin karnını doyurup, konuk ederler. Rıza Şehrinde her şeyin rızalıkla yapıldığını, paranın, pulun geçmediğini, rızalıkla istediğini alır, istediğini yaparsın,’ der ve dünyalı misafiri rıza şehrinden yollarlar…’
    Sokrates, ‘’Heraklitos’u anlamak için Delos’lu bir dalgıç olmak gerekir’’ demiş.

    KİME GÖRE AHLAK?

    Postmodern çağda Ahlâk gibi göreli bir kavram üzerine konuşmak, yazmak mayın tarlasında yürümek kadar zor.

    Özünde iyilik ve kötülük, doğru ve yanlış gibi özneye göre pozisyon alma bilgisini barındıran ahlâk, kimine göre ‘değer’ iken, ötekinin terazisinde kıymetsizlik arz edebilir. Sizin toplumsal kültürünüze göre etik görünen bir söz veya eylem, öteki sosyal tabakalarda etik dışı algılanabilir.
    Günümüzde insanların üreme organlarından utanmaları, onları gizlemeleri ne kadar ahlâki ise, geçmişte de tersine sergilenen övünç kaynakları (Kibele örneği) olduğunu, yanı başımızdaki Anadolu ve Mezopotamya arkeolojisinden öğrendik.

    DEVLETİN ARAÇSALLAŞTIRDIĞI KAVRAM…

    Çocukken benliğinize dayatılmış kimi kalıpları ömrünüzün sonuna kadar taşırsınız. Göreli bir söz olan ve hayatınızın geri kalan kısmına yapıştırılmış ‘’terbiyeli çocuk’’ etiketini Sisyphus (Sisifos) kayası gibi omuzlamak zorunda kalırsınız.

    Terbiyeden bir nebze daha göreli olan ahlâk da öyle. Bu subjektif ve soyut kavram, başta dinler ve dinsel öğretiler olmak üzere, eğitimden, siyasal örgüt-partilere kadar hemen her alanda emir kipiyle yaşamımıza biçim vermeye çalışır. Birine ‘’ahlâklı ol’’ dediğinizde, kendi siyasal, inançsal, töresel değerlerinizin cümleleşmiş kipiyle söylemiş olursunuz. Çünkü o kavramların ‘karmaşıklığını kavrayacak entelektüel bir aygıtımız yoktur’. (J. Nuttall)

    İnsanın eylem ve seçimlerine, çoğunlukla pozitif biçim veren ahlâk; evrensel olmayıp, beslendiği kültürel kodların izlerini de taşır. Bu kodlar aile, cemaat, aşiret nüveleri içerebileceği gibi, sosyalistlerin sıkça kullandığı ‘’devrimci ahlâk’’la kavramsallaşan siyasal mekanizmaların davranış özelliklerini de bireye taşır. Yumurta ve tavuk metaforu gibi açmazlar içeren bu ‘belalı’ kelimenin rasyonel olduğunu söylemek hayli zor.

    Devletin, yönetimindeki halkı siyasal iktidarı için, ahlâk kavramını araçsallaştırıp yeniden yapılandırdığı da sıkça görülmüştür. Devlet bekası için, halkı inanç ve ritüeller aracılığıyla çok kez domine etmiştir. Ortadoğu’nun despotik rejimleri bu toplum mühendisliğinin örnekleriyle doludur.

    Türkiye’de ise siyasal sağ iktidarların, daha çok kriz dönemlerinde can simidi olarak güncelledikleri ‘vatan borcu, namus borcu’ gibi deyimler, toplumun yeniden yapılandırılmasında sıkça kullanılmıştır.

    Nietszche, ‘’Ahlâk, törelere itaat etmekten başka şey değildir’’ demekte haklı mı acaba?!

    KİMİN AHLAKI?

    Devlet ve onun kurumsal aygıtlarına sahip olan egemenler, tarih boyunca heretik akım öncüleriyle, devrimcileri halkın gözünde itibarsızlaştırmak için ‘ahlâksızca’ politikalar izlemekten çekinmediler. Afrika yerlilerini ve Kızılderili kabileleri yamyamlıkla suçlayan mülkiyet hırsızları, Avustralya’da yoksulların ekmek babası Ned Kelly’i de haydut olmakla suçlamışlardı.

    Türkçe’de de hakaret ve küfür yüklemleriyle geçen ‘’Gavur’’, ‘’Dürzü’’, ‘’Kavat’’, Kızılbaş’’ gibi deyim kelimeler, iktidarda bulunan yöneticilerin elinde kırbaç görevi görmüştür. İktidar elitleri, yandaşlarını domine etmek için etnik, dinsel ya da siyasi rakiplerini küfre dönüştürdükleri bu isimlerle itibarsızlaştırma operasyonları yaptılar.

    Dersim Soykırımından önce bölgeye giden sosyal bilimci ajanlar egzotik bir coğrafya profili çizip, ‘çağdaşlaştırılması’ gereken vahşi Kızılbaş kabilelerden bahsediyorlardı. Barbaros Baykara gibi kerameti kendinden menkul kişiler yazdıkları romanlarda (‘’Dersim 1937’’, ‘’Tunceli 1938’’) özgürlüğüne düşkün Dersimli kadınları erotik imaj olarak sunuyorlardı.

    Aleviler, Osmanlı İmparatorluğundan Türkiye Cumhuriyetine kadar uzanan geniş bir zaman aralığında hep ötekileştirildiler. Osmanlı belgelerinde çoğunlukla ‘’Rafızi’’ ya da ‘’Kızılbaş’’ kelimesiyle şiddet, hatta ölümle yan yana kullanıldı.

    Sünni İslam tandanslı iktidarların ontolojik sakatlık yaratan pervasızlığı günümüzde de insafa gelmiş değil.
    Rousseau, ‘politikayı ve ahlâkı ayrıştırmamak gerekir’ demekte çok haklı!

    Bizanslılar, kendileri gibi yaşamayan Paulikanları, Osmanlılar, Muhammed Peygamber’den sonra yaşanan dogmatik İslamın kalıplarına uymayan Alevileri inanç farklılıklarından dolayı orgia yapan (törensel ayin) ‘’ahlâksızlar’’ olarak suçlayıp, katledilmelerini emretmişti.

    Alevilerin kadınlı erkekli ibadet gelenekleri ile Bizans İmparatorluğu’nun doğu sınırında yaşayan Paulikanların dinsel ayinleri, merkezi otoritenin hışımından nasibini almıştır. Paulikanlar, Hıristiyanlık dışı bir inanca sahip olmalarından kaynaklı, katliamlardan kurtulmak için Aleviler gibi dağları mesken tutmuşlardı. Bu arada Bizans’ın doğu sınırında yaşayan bu topluluğun zamanla Ezîdî ve Alevilere dönüştüğü iddiası da mevcut.

    İktidarın egemenlik alanında maneviyat biriktiren kaderci teolojinin, kendi dışında varoluşları, gayrı ahlaki olmakla suçlamaktan çekinmediğini görüyoruz.

    Genel bir ahlâk tanımı yapılsa da her topluluk bulunduğu mekan ve zamanın rengini taşır. Bu durum ahlâki edimlerin ahlâk tanımını da değişken kılmasına götürür. Dolayısıyla burada ‘’kimin ahlâkı, kime göre ahlâk?” soruları sorulabilir.

    HAKİKAT İLE SINANAN YOL 

    Kuran-ı Kerim, Hucurat Suresi’nde ‘’Mutlaka ki Allah’ın yanında en değerli olanınız, O’ndan en çok korkanınızdır’’ der. İslam’ın akide kitabında korku içerikli benzeri sözlere sıklıkla rastlanır.

    Yine Mısır Firavunlarının zulmüne uğrayan Musa ve İsrailoğullarını kurtarma uğraşı veren Tanrının, bir gece evlere ölüm yağdırıp, bütün çocukları öldürdüğü rivayet edilir.

    Çocukları öldüren ‘Musevilerin Tanrısı’ ile kavimleri (Ad kavmi) helak eden ‘İslam’ın Allah’ı’ (keza Hıristiyanların) bu korkutucu buyruklarına rağmen, Alevilerin inanç önderleri, insanları sadece vicdana çağırır ve hakikati gösterme uğraşına girer. Çünkü arif isen zaten göreceksindir o hakikati. Değil isen bir Yol’a girip, bu yolu da batın ile görüp, zahir ile yürümelisin. İşte o vakit ’Arifler bir dükkân açmış, ne ararsan var içinde’’ diyen Pir Sultan Abdal’ı gönül gözüyle görmüş olursun.

    “ALEVİLİK İNANÇ FELSEFESİ GÖNÜLLÜLÜK VE AKIL ÜZERİNE BİNA EDİLİR”

    Alevi inanç felsefesi, İslam’ın ve diğer semavi dinlerin aksine korku ve emirle değil gönüllülük ve akıl esasları üzerine bina edilir. Semavi dinlerde topluluklar emir ve korku ile ‘terbiye’ edilmeye çalışılırken, Aleviler, Rıza Şehri hikayesinde olduğu gibi varoluşlarının esasını ‘rızalıkla’ açıklarlar. Keza, gönüllü gerçeklikle vardıkları üstün insan (İnsan-i Kamil) mertebesine de, dört kapının sonuncusu ve aslı olan Sırrı Hakikat kapısından geçtikten sonra ulaşacaklarına inanırlar.

    Alevilerin kutsalları olan ziyaret ve evliyalara (Hızır dahil) atfedilen hikaye ve mesellerde ise insanın öldürülmesi bir yana kurdun kuşun, börtü böceğin de hakları gözetilip, doğada yaşayan tüm canlılar yad edilip, eşitlikçi bir düzene ‘hû’ çekilir.

    Çeşmeden su içerken dahi helallik alan Alevilerin tüm canlı ve cansız varlıklara saygısı eşit mesafede olagelmiştir. Günümüzün kapitalist modernist sistemi içerisinde bu geleneksel değerlerini yitirmeye başlayan Aleviler, diğer topluluklara oranla şanslı sayılabilirler. Çünkü geleneksel öğretilerini sözlü olarak genç kuşaklara aktaran az sayıda pirî fanîleri yaşıyor daha.

    ‘’Yaradan ‘Ya Musa kendinden daha aşaği bir mehluqat getİr’ dedi. Musa şehre geldi, ‘tüccarı götırem, taciri götırem, baqqalı götırem, bilmem neyi götırem.. Orada bir köpek vardi. Binanın kenarına uzanmiş. Helqayi tağdi boynıne, sürikledi. Köpek dile geldi. ‘Ya Musa ben ğızmetımi yaptım’ dedi. ‘Gündız ağanın malıni, dewarıni qoridım, gece de sebehe qeder deyağ yiyidım ben. Sen seni götır. Ben ğızmetımi yaptım.’’ (Kişisel arşiv. Halil (Delil) Aday. Dersim, 2017)

    (‘’Yaradan ‘Ya Musa kendinden daha aşağı bir varlık getir’ dedi. Musa şehre geldi, ‘tüccarı götüreyim, taciri götüreyim, bakkalı götüreyim, bilmem neyi g götüreyim.. Orada bir köpek vardı. Binanın kenarına uzanmış. Halkayı taktı boynuna sürükledi. Köpek dile geldi. ‘Ya Musa ben hizmetimi yaptım’ dedi. ‘Gündüz ağanın malını, davarını korudum, gece de sabaha kadar dayak yedim ben. Sen seni götür ben hizmetimi yaptım.’’)

    Kuran-ı Kerim’in Zuhruf Suresi’nde ‘’Biz onların dünya hayatındaki geçimliklerini taksim ettik ve bir kısmının diğerlerine iş gördürebilmesi için, bir kısmını bir kısmından derecelerle üstün kıldık’’ diyerek insanlar arasındaki eşitsizliği meşru görürken, Aleviler, Şeyh Bedreddin’in sözüyle ‘yarin yanağından gayrı her şeyi ortak’ görmüşlerdir.

    Yedi Ulu Ozan’dan biri olan Fuzûlî de eşitlikçi toplum felsefesini şu dizelerle pekiştirir; “Fanilik köyünde akıllı ile deli birdir / Denizin dibinde inci tanesi ile taş birdir / İyilik ve kötülük ortadan kalkınca / Mescid de meyhane de birdir” der.

    Halil Aday’ın (92) anlattığı Musa Peygamber meseli ve benzerleri Alevi halk hikayelerinde ve Kürt fabllarında sıkça çıkar karşınıza. Sadece insanları değil bu alemde yaşayan her şeyi (melekler dahil) eşitlerler. Mazdeklerden, Karmatilere oradan Alevi topluluklarına (örneğin geçen yüz yıl Tokat Sıraçları) kadar sirayet eden ortakçı ahlâk yaşanır bir dünya için umut vaat etmeye devam edecek gibi.

    ELİNE, BELİNE, DİLİNE SAHİP OLMAK…      

    İnançlarından kaynaklı hakaretamiz tanımlamaları saymazsak, Alevilerin ahlaklı insanlar olduklarına dair örtük bir içtihat vardır. Bu toplumsal yüklemi de hiç kuşkusuz ki yaşamsal deneyimler yaratmıştır. ‘’Eline, beline, diline sahip ol’’ ontolojik önermesi, bu toplumun gündelik yaşam davranış kodlarını da yapılandırmıştır.

    Benzer düsturları Zerdüşt Peygamber olmak üzere diğer Ortadoğu dinlerinde de (örneğin 10 emir) görmek mümkün. Zerdüşt: ‘Ey insan doğru yolu terk etme! İyi düşün, iyi yap, doğru söyle. Kötü ruhun değil, iyi ruhun yanında ol. Bizde yemeden içmeden gün geçirmek haramdır. Bizde oruç elle, belle, dille tutulandır” der.

    Aleviliğe ise elinle çalmayacaksın, belinle cinsel arzularını kontrol edeceksin, dilinle yalan söylemeyeceksin der. Nefsi terbiye amaçlı söylenmiş olan bu üç ‘emir’ Marifet Kapısı’nda Pir yardımıyla sınanacaktır çünkü. Çoğunlukla sözlü kültürle (beyitlerle) aktarılan bu yapısal önermeler, Alevilerde grupsal belleğin inşasının temel yapı elementleri niteliği taşırlar.

    Bir çok din ve ideoloji rakip gördüğü insan ve toplulukları  ötekileştirirken, Mevlana sadece “gel” der. Bu çağrıyı felsefesinin ‘büyüklüğünü’ bilerek yapar. Gelecek olanın orada biçim alacağından emindir. “İster kâfir ol, ister mecusi, ister yüz kere tövbe etmiş ol, umutsuzluk kapısı değil bu kapı” diyerek, ‘düşkün’ olanı dahi Alevilerden esinlenerek ‘yol’a katmak, şahlanmış olan nefsi büyülü gerçek içinde zerreye tahkim etmek ister.

    ‘’Dünya bir penceredir her gelen baktı geçti’’ diyen Yunus Emre’nin, nefsini köreltip Tapduk Emre’nin dergahına girmek için kırk yıl sırtında odun taşıdığı rivayet edilir.

    ŞARKIN SOSYALİSTLERİ MAZDEKÇİ KOMÜNARLAR   

    Toplumsal mülkiyeti savunan Mazdekler, kadınları da elit tabakanın haremlerinden kurtarıp, kamusal ve toplumsal hayatta erkekle eşitlemişlerdir. Araştırmacı Thehodor Nöldeke “Şark Sosyalizmi” derken, Arthur Christensen ise “Mazdekçi Komünizm” diye tanımlar bu ortakçı yapıyı. Mazdeklerin komünal sistemi daha sonra Karmatiler’de de vücud bulacaktır. Onlar da namazsız, oruçsuz, hacsız laik bir yönetim kurarlar.

    Bu seküler inanç toplulukları komün yaşamlarıyla, yüzyıllarca dogma taşıyan ‘adamları’ çok rahatsız eder. Başta Ebu Suud  ve Hamza olmak üzere, çoğu Şeyhülislam, Alevilerin kadınları kamusal alana taşımalarından büyük rahatsızlık duymuş, bu eşitlikçi sosyal pratiği ‘’ahlâksızlık’’ olarak fetvalarına gerekçe yapmışlardı.

    Hubyar Ocağı’ndan Anşa Bacı 1887 yılında, Tokat kadısı tarafından yargılanırken ‘’İslama ve Şeriata karşı gelip insanları dinden çıkartmak, Mezdek inancına yakın bir mezhep ortaya çıkartmak, yarin yanağından gayri her yerde ve her şeyde ortak olmak’’ ile suçlanır. (Kaynak: www.alikenanoglu.net)

    Alevi Ocak sahibi Anşa Bacı’nın yüzyıllar önce yaşamış Mazdek’in yolunu sürdürmesinden endişelenen kişi ve kurumların, bu ‘büyük’ öğreti karşısında küfür etme acizliğine düşmekten kurtulamadıkları görülüyor.

    Mülkiyet sahipleri ve onun düzen korucularının, ‘Şark Komünizmi’yle pratik bulan ortakçı yaşam felsefesi taşıyıcılarından korktukları görülüyor. Alevilere yönelik hakaret amaçlı söylenen ‘’mezhebi geniş’’ sözünün arkasında da yine bu konservatif anlayışın etkileri görülüyor.

    Manilikten ve Zerdüşt’ten etkiyle ortakçı bir yaşam kuran Mazdek’in komünlerine sahip çıkan Sasani Kralı 1.Kavaz’ın isminin zamanla ‘’Kavat’’a dönüşmesi, mülk sahiplerinin ve ruhban sınıfın, başka hayatlara karşı ne kadar töleranssız olduğunun adeta göstergesi.

    ‘KAVAZ’ İSMİ ‘KAVAT’A DÖNÜŞÜYOR     

    Mazdeklerin her türlü egemenlikçi ve mülkiyetçi ilişkinin reddi üzerine kurulu sosyal düzeni, dönemin ünlü yöneticilerinden Sasani Kral 1.Kavaz’ı da aurasına alır. Mülkün insanlara ait olmadığını, sadece yaradanın olduğunu savunan Mazdekler poligami hariç her türlü ilişkiyi de insan rızasına bırakırlar.

    Mazdeklerin kendi sosyal yaşamlarını görmesi için Kral Kavaz’ı komünlerine çağırdığı, komün hayatından çok etkilenen kralın, ziyaret sonrası, yoksulları çağırıp sarayın buğday ambarlarını kendi elleriyle ‘yağmalattığı’ (Aktaran H. Rezi, ‘’Zerdüşt’’) söylenir.

    Kavaz’ın komünarlarla birlikte hareket etmesi, bazı tarihçilere göre eşiyle birlikte orgia ayinlerine katılması, mülkiyetçi tabakayı ve ruhban sınıfı rahatsız eder. Geleneksel sistem yanlılarının ‘düşmanı’ durumuna düşen Kavaz, isim olarak lanetliler safına itilir ve ismi günümüzdeki hali olan “Kavat”a dönüşür. (Aktaran M.Anter, ‘’Hatıralarım’’)

    HALLAC-I MANSUR’DAN NESİM’YE ‘ENEL HAK’ İTİRAZI 

    Tanrıyı insanın cisminde gören Aleviler, binli yıllarda ‘’Enel Haq’’ (tanrı insan, tanrılaşan insan) diyerek O’nu gündelik hayatın bir parçasına dönüştürmüşlerdi. Madem Tanrı insanı kendi suretinden yaratmıştı Aşık Daimi’nin nefesiyle söylersek; ‘Ona eğilsin(di) melekler.’’  Aynı bin yılda Ortodoks İslam bu fikri ‘şirk’ olarak görmüş, itiraz etmiş ve bu itirazını da ölümle fetvalandırmıştı.

    Hak ile hak olan ve bunun bedelini de ‘cahillere’ canıyla ödeyen Hallac-ı Mansur “Beni gören, O’nu görür, O’nu gören ikimizi birden görür” derken yaklaşık bin yıl sonra ortaya çıkan Kuantum Fiziği de ‘’Uzaklık da mesafe de sadece görüştedir. Zerre ne ise kül de odur’’ diyecekti. Hallac-ı Mansur’dan, Baba Tahir Uryan’a ondan Seyid Nesimi ve diğer yol erkanlarına kadar bir çok ‘ermiş’ bu fikri yüzyıllarca taşıdı.

    İnsanı, felsefesinin temeline oturtan Hurufi şair Seyid Nesimi “Bende sığar iki cihan, ben bu cihana sığmazam, Cevher-i lâmekan benem, kevni mekâna sığmazam’’ diyerek, insanı iki cihana sığdıramayacak kadar yüceltir.

    Mansur gibi ‘’Enel Hak’’ diyen Nesimi, şiirlerinde Aleviliğin temel düsturlarından biri olan Sırrı Hakikate ulaşmış insanı tarif eder. Bağdat’ta derisi yüzülürken, güzel ahlâk sahibi üstün insan (İnsan-i Kamil) mertebesine ulaşıp, Tanrıyı bedeninde eritmiştir artık; Tanrı insan, insan tanrı olmuştur.

    “Zerreye aşina olanlar” der Hallâc-ı Mansûr. Onlar için her şey zerredir, noktadır, sıfırdır. Sıfırı ve zerreyi görenler de İnsan-i Kamil mertebesine yükselmişlerdir.

    “On sekiz bin alemi bir zerrede gördüm” diyerek Yol’u yürümüş Muhiddin Abdal.

    HAKİKATLE SINANAN YOL…

    Aleviler, parça iken bütün olmak, bütün iken de parçayı görmek için inanç ve toplumsal yaşamlarını koordine eden bir sistem kurmuşlardır.

    Dolayısıyla Alevilik din insanları üzerine kurulu bir yol da değildir. Alevilik talip üzerine kurulu bir Yol’dur. Aleviliğin kaynağı Ocaklardır. Ocak, dede ve talip birlikteliğine dayanan sosyal bir yapıdır. Dede ve talip neredeyse Ocak da oradadır.

    “Alevilik’te Talip Pir’e, Pir Ocağa taliptir. Talip’in Dedesi, Dede’nin de Dedesi vardır. Dede’nin Dedesi talibin Mürşididir. Mürşit ise Yol’un talibidir. Yol’a talip olmak turab olmaktır.

    Mürşit, Pir, Rehber, Talip, Yol’un talipleridir. Yol, Hakk’a giden Yol’dur. Hakikat, Yol’un sonundadır. Yol’un sonu ışığa açılmaktadır. Işık ki yer gök yok iken var olandır.’’ (Ü. Öztürk. Alevilik Sır İçinde Sırdır)

    Mürşid, Pir/Dede, Rehber, Talip, Müsahip ve Kirvelik gibi kategorik kurumlar Aleviliğin yapı taşlarını oluştururken, Dört Kapı, Kırk Makam da temel yasa ve ilkeler olarak inanç dünyasını düzenler. Bu kapı makamlar Aleviliğin adeta yol haritalarıdır. Bir insanın Alevi olabilmesi (kan bağı dışında) ve Yol’un üzerindeki sır perdesini aralaması için bu dereceleri layıkıyla alması/aşması gerekir.

    Yol’a girmek isteyen bir Alevi öncelikle bir Müsahip edinmeli ve İkrar Cemi’nden geçmelidir. Böylece Dört Kapı’ya ulaşmak için yolculuğa çıkılabilir.

    Şah Hatayi bir beytinde ‘’Arif isen bir gün (seni) seslerler’’ diyerek Yol’a yolcu olmanın kriterlerine işaret eder.

    DÖRT KAPI KIRK MAKAM  

    Aleviliğin temel yapı taşı olarak görülen Dört Kapı ve Kırk Makam, İnsan-i Kamil olmak için yürünecek yolun anahtarlarıdırlar.

    Bir Alevi, ilk olarak Şeriat Kapısına varmalı ve içsel enerjisini burada sınamalıdır. Kişi ilk Yol bilgisini Şeriat Kapısından alacaktır. Bu arada Alevi ‘’şeriat’’ının İslam şeriatıyla ilişkisi olmadığını belirtelim.

    İkinci olarak da Yol’a çıkan kişi Tarikat Kapısına varmalı. Bu kapı ikrar verip Yol’a girme kapısıdır. Burada pir, talibi Yol için sınayacaktır.

    Aleviliğin üçüncü kapısı Marifet Kapısıdır. Bu kapıya ulaşan insan bir mürşid eşliğinde dervişan olmuştur artık. Bu kapıdan geçen can İnsan-i Kamil olarak itibarlandırılır.

    Son ve en manevi kapı Hakikat Kapısıdır. Sırrı Hakikat da denilen bu kapıya varan ‘canlar’ın, Tanrıyı kendi özünde bulma yetileri oluşmuştur artık. Bu aşamaya varmış canlar’ın gözlerindeki sır perdesi kalkmış, batını da zahiri de görünür olmuştur.

    Hünkar Bektaşi Veli’nin ‘’Hararet nardadır sacta değildir, akıl baştadır tacda değildir, her ne arar isen kendinde ara, Kudüs‘te, Mekke’de, Hac’da değildir’’ sözleri tarikat kapısındaki yolcunun iç dünyasına ışık tutar.

    Aleviliğin felsefi yapısını oluşturan bu dört kapının da kırk makamı vardır. Bu kırk makamın manasına erişen kişi, sırrı hakikate erişen kişi olmuş, insan Tanrının içinde erimiş, Tanrı da insanın içinde erimiştir. Dört kapı, kırk makamın bilgisine nail olan insan Enel Hak’ka ulaşmış sayılır.

    Alevi yol katarına dahil olma arzusu taşıyan kişi, bu içsel ve düşünsel yolculuktan sonra edindiği güzel ahlakla Rıza Şehrinin kapılarını çalabilir artık…

    KÖYDEN KENTE GÖÇLER VE ALEVİLERDE YABANCILAŞMA   

    Aleviliğin yapısal değişime uğramasını iki ana kategori altında görebiliriz. Birincisi küçülen aileler ve büyük aileden miras alınan davranış ve ibadet geleneğinin sekteye uğraması, küçülen ailenin yani çekirdek ailenin de gelenekleri sürdürebilme motivasyonundan yoksun olması.

    İkincisi de dağlarda (kırsalda) yaşayan Alevilerin kapitalist yaşamın hegemonik ağına dahil olmasından sonra geçirdiği evrimle tarif edilebilir. Kapitalist modernite üretim ağı içerisinde etkisizleştirilen kişi, kültürel dünyasına da yabancılaşmaya başlar.

    Köylerde ev ev dolaşıp manevi dünyalarını besleyen pir/dedelerin kentlerde bunu fiziki koşullardan kaynaklı yapamıyor olması, toplumun direnç noktalarının kırılmasına sebep olmaktadır.

    ‘’Evrensel bütünlüğü bozucu davrandığımızda ahlak bir dereceye kadar zarar görür. Kendi dışımızdaki bütünlüğe zarar verdiğimizde ahlak iyiden iyiye zarar görür. Kendi bütünlüğümüze zarar verdiğimiz de ise ahlak tamamen çöker. (T.M.Ceylan, ‘’Dinamik Ahlak’’ )

    Kişinin kendine ve geleneksel çevresine yabancılaştığı kent yaşamıyla birlikte, pir ile olan bire bir ilişki kurulamaz olur.  Tipik bir semavi din mekanını andıran cemevlerinin görece ‘resmi’ yapısı da eskiden yaşanan o samimi ilişkinin (pir-talip) tekrardan kurulmasını bir anlamda engellemiş oldur.

    Kişinin kendine yabancılaşması, bağlı olduğu topluluk ya da inanç grubuna yabancılaşmasını da olanaklı hale getirir. Yabancılaşan kişi, sosyal yaşam ilişkileri içinde dejenerasyona neden olurken, ahlâki deformasyona da uğrar. Doğal yaşam alanlarından koparılan kişinin eline de, beline de, diline de sahip olmasını frenleyen bir mekanizma yoktur çünkü. Marx bu duruma, ‘’bireylerin birbirlerinden ve kendi türsel varlıklarından soyutlanması’’ diyor.

    Sosyal dokusuna yabancılaştırılan Alevi ‘canlar’, zamanla, tatmin olamadığı kendi sosyal çevresinden de uzaklaşır. Artık ne dinlediği saz, ne kulağına çalınan beyit / deyiş onun duygularını harekete geçirmeyecektir. Kültürel değerlerine yabancılaşan Alevi birey, zayıf düştüğü her hangi bir sosyal alanda, rakiplerinden gelen ilk zokayı yiyecektir.

    Mazdeklerden Karmatilere, Horasan’dan Dersim’e, Hallacı Mansur’dan Nesimi’ye, Pir Sultan’dan Anşa Bacı’ya miras kalan Ehli Hak (Ehli Haq) yol süreği ve onların yarattığı ortakçı ahlâk mirası; mülkiyet kaleleri kuran iktidar sahiplerini tedirgin etmeye devam ediyor. Çünkü sınıfsız, sömürüsüz bir dünyanın mümkün olduğuna inanan, bu uğurda mücadele veren yol serüvencileri var hâlâ ve bu makaleyi Güneş Ülkesinin Rıza Şehrinde yaşamak isteyen tüm ütopistlere armağan etmiş olalım…

    (HABER MERKEZİ)

    Fata Reş

  • Yönetmen Hüseyin Aydın yeni filmini anlattı: Rıza Şehri bir söylence değil-VİDEO

    Yönetmen Hüseyin Aydın yeni filmini anlattı: Rıza Şehri bir söylence değil-VİDEO

    PİRHA-Aleviliğin temel taşlarından olan razılık ve rızalığa dayalı, kimilerinin Alevilerin ütopyası diye adlandırdıkları Rıza Şehri beyaz perdeye aktarılıyor. Tek derdi Alevi yol değerlerini insanlara unutturmamak olan Alevi yönetmen Hüseyin Aydın, yeni filmi olan Rıza Şehri’ni anlattı. 

    Hüseyin Aydın film yönetmeni. Derdi ise Aleviliğin unutulmaya yüz tutmuş yaşamını, felsefesini görsele dökerek satır başlarıyla insanlara hatırlatmak. İlk filmi Aşkın İkrarı Yol ile bunu yapmaya çalışan Aydın, şimdi ikinci filmi olan Rıza Şehri’ni çekmeye hazırlanıyor.

    “DERDE DERMAN ARAMA BAĞLAMINDA FİLMLER ÇEKİLMEDİ”

    Adından da anlaşılacağı üzere Rıza Şehri Alevilerin ütopyası diye adlandırılan tamamıyla razılık ve rızalığa dayalı bir yaşam biçimini konu ediniyor. Aydın ile Aleviliğin görsele aktarımı üzerine keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Aleviliğe dair bir sürü film çekildiğini ifade eden Aydın, bu filmlerdeki sıkıntıyı şöyle anlatıyor:

    “Aleviliği kendi derdi olarak bilip o derde derman arama bağlamında mı filmler çekildi yoksa o derdi kullanıp orada gişe yapıp biraz para kazanmak anlamında mı yapıldı? Bunlar farklı farklı şeyler. Bu iki pencereden baktığımızda ciddi bağlamda Aleviliği dert edip bu derde derman arama bağlamında çekilmedi bu filmler. Ne yaptılar Aleviliğe ait belli görsel şeyler koydular ‘alın size’ dediler işte Alevilerin onu izlemesini sağlayıp oradan gelir elde etme anlamında yaptılar. Aslında bu çok kötü bir şey değil belki ama inançsal olarak doğru değil. Benim şöyle bir derdim var, hani Şah Hatayi diyor ya ‘Güzel pirim bir dert vermiş çekerim, bir derdim var bin dermana değişmem.’ Neydi o bir dert ki sen bin dermana değişmiyorsun. O bir dert insan olmaktır, o bir dert evrende var olan her şeyi sevmektir. O bir dert kendisinin dışındaki her şeyi dost, musahip, kardeş görmektir. O öyle bir dert ki mevkiyi makamı, parayı pulu, benliği hiçleştirmektir. Peki o bin derman neydi ki kabul etmiyordu? Mevkiydi. ‘Hadi lan’ dedi. Makamdı ‘Hadi lan’ dedi. Para, şan, şöhretti. ‘Hadi lan’ dedi. Namerdin sofrasına oturmaktı. ‘Hadi lan’ dedi. ‘Benim mazlumlar katarı diye bir derdim var’ dedi. ‘Ben oradan ayrılmam, ben zalimin önünde ilik iliklemem. Bunlar benim dermanlarım değil’ dedi. Şimdi yaşadığımız çağda ne yazık ki hayatın bir parçası oldu bu saydıklarımız.”

    “CANLI BİR PARA OLUYORSUN”

    “Şimdi hangimiz yeni çıkan telefonun markasında değiliz ki” diye serzenişte bulunan Aydın, eleştirilerini şöyle sürdürüyor: “Yani biz insan olmayı ve insanca yaşamayı değil sistemin bilinç altımızda kodlandırdığı şeyleri almak ve ona göre kendimize empoze etmek, şekillendirmek derdine düşmüşüz farkında olmadan. Böyle olunca ne oluyor insan olma yanın törpüleniyor ve bitiyor. Biyolojik olarak insansın, düşünce ve beyin olarak insanlıktan farkında olmadan uzaklaşmış oluyorsun ve sistemin parçası olmuş oluyorsun. Sistemin ana temeli metadır, paradır ve sen de canlı bir para oluyorsun. Bu kadar net.”

    “ALEVİLİĞİN TEMEL DÜSTURU RAZILIK VE RIZALIK”

    Aleviliğin temel düsturunun razılık ve rızalık olduğunu belirten Aydın, “Razılık ve rızalığın olmadığı hiçbir yaşam tarzı Aleviliğe tekabül etmiyor. O zaman ne yapmalıyız biz temel köşe taşını iyi döşemek zorundayız. Eskiden okuma vardı insanlar okuyordu. Artık okumuyorlar. Şimdi ne yapıyorlar izliyorlar. Radyo vardı dinliyorlardı. Radyodan sonra ne oldu televizyon çıktı. Radyo dinlemiyorlar artık. Adam gözüyle izliyor kulağıyla dinliyor. Gözden kulaktan beyine beyinden yüreğe getiriyor. Eğer ona ait bir şey varsa buraya mekan ettiriyor. Ama yoksa da ‘Hadi bana eyvallah’ diyor.” diye ifade ediyor. Görselliği kullanarak insanlara kendi gerçeklerini ulaştırmanın önemine değinen Aydın, konuşmasına şöyle devam ediyor:

    “İNSANI İNSANLAŞTIRAN KÜLTÜR VE SANATTIR”

    “Alevilerin en büyük eksiklerinden birisi kültür sanat. Canlıları diri tutan iki şey vardır; hava ve su. İnsanı insanlaştıran evrim sürecini tamamlayan kültür ve sanattır. En basit bir şey 7 ulu ozanı çıkar hadi Aleviliği yürüt bakayım. Ama neden çünkü o zaman görsellik yoktu sözeldi, söylemleydi. Ne yapıyordu bu 7 ulu ozan Aleviliğin yaşamına dair? Mesela Daimi ‘Hakk’ın varlık deryasıyım mademki ben bir insanım’ diyor. Burada yaradılışın gerçekliğini anlatmaya çalışıyor. Neyle kelamla. Niye kelam her insani kamil Hak’la Hak olmuşsa eğer onun ağzından yüreğinden çıkan her şey Hakk’ın kelamıdır. Neden telli Kuran diyoruz çünkü yazılı olmayan sözel Hak’ın söyleminin tezahürü olduğu için öyle diyoruz. Bunun için de sözeldi şimdi sözelden görsele döndü. Döndüyse eğer o zaman bunların arka planındaki görselliğini insanlara götürüp insanın kendi vicdan terazisinde tartmasını sağlamak ve kendisine dar olmasını, yar olmasını, bir olmasını sağlayacaksak eğer bu görsellikten geçer.”

    “GELECEĞE KAYNAK BIRAKMIŞ OLACAKSIN”

    Alevi yaşam ve yol dünyasına görselliği bırakmak için Rıza Şehri ile başlamak gerektiğine dikkat çeken Aydın, “Rıza Şehri ile başladığında o benliği yok edip kendini ağırlığınca terazinin kefesine koyup gülle tartmak söz konusu olacaktır. Ondan sonra tutarsın dört kapı kırk makamı kapı kapı işletirsin, yaparsın. Böylelikle hem Aleviliği daha anlaşılır bir şekilde insanlara hisse edilmiş hikayeler içerisinde götürüp kendilerine orada bir ayna olarak tutarsın, kendilerini yargılamalarını görmelerini sağlarsın. Ama aynı şekilde de geleceğe bir kaynak bırakmış olacaksın. Binlerce kitap var ama ne yazık ki şimdi kitaplar ileriye belge olarak kalıyor eğitim görevi görmüyor” diyor.

    “ÖNEMLİ OLAN YOLU YÜRÜTMEKTİR”

    Yolun yürüyebilmesi için herkesin kendince bir şeyler yapması gerektiğini söyleyen Aydın, “Yola talip olmak yetmiyor, önemli olan yolu yürütmektir. Siz buradan yürümezseniz eve gidemezsiniz. ‘Eve gitmek istiyorum’ bu düşüncedir. Gitmen için yürümen lazım, hareket etmen lazım. Alevilik de böyle bir şey. Aleviyim demekle Alevi olamıyorsun, olmuyor, yetmiyor. Ne yapmak lazım; yürümek lazım. Yürümekse kim yetenekleri, gücü oranında ne kadar yürüyebiliyorsa yürümeli. Herkes yapabildiğini yapabilirse biz bir yere gelebiliriz, bir yere gidebiliriz, bir yerde başarılı olabiliriz” diyor.

    “RIZA ŞEHRİ BİR SÖYLENCE DEĞİLDİR”

    Rıza Şehri’nin kimine göre bir ütopya olduğunu ifade eden Aydın, kendince şöyle anlatıyor Rıza Şehri’ni: “Elbette ki bütün insanların ütopyası olmalı. İnsanı insanlaştıran ütopyadır. Ütopyan yoksa insan değilsin zaten. Ama Rıza Şehri ütopya değil. Rıza Şehri yaşanmış ve o yaşamın üzerinde kurgulanmış bir gerçektir. Yani bir söylence değildir. Günümüzde de var Rıza Şehri. En basit örnek cemlerde. ‘Büyüğümüz küçüğümüz yoktur’ diyoruz. Kadın erkek cinsiyet ayrımı yoktur, herkes eşittir. Lokmalar niyazlar eşit bir şekilde bölüşülmüyor mu? Hatta çıkıp da ‘Elimde yoktur terazi herkes payına oldu mu razı?’ diye de bir razılık ve rızalık alınmıyor mu? Ama bunu minyatür küçük bağlamda değil de yaşamsal, büyük toplumsal alanda Börklüce Mustafa ile Torlak Kemal ortakları kurdular 1400’lerin başlarında. İlk gittikleri o köyde başladılar köyleri birleştirdiler. Sonra Anadolu’nun dört bir yanından pirler, civanlar akın akın oraya gelip o yaşama dahil oldular, o yaşamı gerçekleştirdiler.”

    “YENİDEN İNSAN VİCDANINA TAŞIMA GEREĞİ HİSSEDİYORUM”

    Alevilerin onlara öncülük eden ve Alevi düşünce ve felsefesini bugünlere getiren insanlara minnet borcu olması gerektiğini düşündüğünü söyleyen Aydın, “Belki ben Börklüce ve Torlak’ın hikayesini o ortaklardaki savaşını çekmeyeceğim ama en azından onların anısına diye bir başlıkla onları yeniden insanın vicdanına taşımak gereğini hissediyorum. Çünkü tarihi arka planı unuttuğumuzda soyutlaşıyor her şey. Somutlaştırmak gerekiyor. Bizim hiçbir düşüncemiz soyut değil, iş olsun diye düşünüp, kurgulanıp söylenmemiştir. Her şey gerçektir, gerçekten tezahür etmiş kendini var etmiştir” diyor.

    “BÜTÜN DEĞERLERİ KENDİ PARÇASI GİBİ GÖRDÜĞÜNDE İNSAN ANLAM TAŞIYOR”

    Aleviliğin en çok çürümesinin nedenlerinden birinin doğdukları yerden kopartılarak adeta yeni bir saksı içinde yetiştirilmeye çalışılması olduğunu kaydeden Aydın, sözlerini şöyle sürdürdü: “Aleviliğin bugün en çok çürümesinin nedenlerinden bir tanesi de doğdukları yerden kopartılıp yeni bir saksı içinde yetiştirilmeye çalışmalarıdır ki köksüz oluyorlar. Buradan geliyor. Çünkü Aleviliğin temel iki desturu vardır biri komu’dur yani kabile ve aşiret ya da soy boy dediğimiz şey. Diğeri ise ziyaretleridir. Mesela biz ziyaretlerle büyüdük. Şimdi bir ağaca çaput bağlıyorsun. Oysa ki ağaca çaput bağlarken ağaçtan kutsiyet beklediğinden dolayı değil ağacın insan yaşamındaki değerinden yani o Hak, Muhammed, Ali dedikleri tanrı evren insan birlikteliğinin vazgeçilmezi nedir? Sen doğayı yok saydığında kendini bu yaşamda soyutlamış oluyorsun. Ama darda-sıcakta kaldığında bir gölge istiyorsun. İşte o ağaç sana gölge olduğunda sana ana oluyor. Şimdi biz ağacı analıktan çıkarıp sadece bir ağaç, bir dal parçası gördüğümüzden işte ağaca da çaput bağlanırmış mantığına gideceğiz. Şimdi ziyaretler tepelerdedir neden? Biz dağları, ovaları, ırmakları sıradanlaştırıp bir dağ parçası bir toprak parçası ya da taş parçası gördüğümüzden de inancın içini boşaltmış oluyoruz. O zaman ne oluyoruz doğadan kopuk soyut bir insan olmuş oluyoruz. Yani doğada münezzi, yaşamda münezzi, kopuk, soyut bir insan olmaz. İnsanı insanlaştıran yaşadığı bütün değerleri kendi parçası gibi gördüğünde insan bir anlam taşıyor. Alevilik onun için değerlidir onun için çok önemlidir. Çünkü Alevilik sadece bireyin kendisini ve belli bir şeyi önceleme değil. Evrende var olan her şeyi bir parçası sanıp onunla kendini bütünleştirdiğinde hatta Hakk’ı da buna katarak hani Veysel diyor ya ‘Güzelliğin on para etmez şu bendeki aşk olmasa. Eğlenecek yer bulamaz gönlümdeki köşk olmasa.’ Köşkün olmadığı hiçbir yer gönlün köşk olarak kullanılmadığı hiçbir alan da alan değildir. İşte onun için Aleviliği bunlardan soyutlarsak hiçbir şey olmaz.”

    Rıza Şehri filminin senaryosunun hemen hemen bittiğini ifade eden Aydın, film için alan araştırması yaptığını ve filmi Aydın bölgesinde çekmek istediğini ekledi.

    Suay ABAK/İsmet SEFER

  • Turan Eser: Britanya’da rıza şehrini kurduk; gericiliğe karşı aklın çerağını uyandıracağız

    Turan Eser: Britanya’da rıza şehrini kurduk; gericiliğe karşı aklın çerağını uyandıracağız

    PİRHA -Britanya Alevi Federasyonu (BAF), Enfield bölgesinin Edmonton semtindeki 50 bin metrekarelik arazideki binasının açılışını yaptı. Yazar Turan Eser, “Genel Merkez Binası ve Çok Amaçlı Bilim, Eğitim, Sanat, Kültür ve Spor Kompleksimizde Rıza Şehrini kuruyoruz” dedi. Eser, “Amacımız bellidir. Cehalete, gericiliğe ve karanlığa karşı aklın çerağını uyandıracağız” dedi. 

    Avrupa’daki Alevi kurumları arasında en geniş yerleşkeye sahip Britanya Alevi Federasyonu, Enfield bölgesinin Edmonton semtindeki 50 bin metrekare alan üzerindeki ‘Britanya Alevi Federasyonu Genel Merkezi’ için dün açılış töreni düzenlendi.

    Yerleşke içinde, BAF merkez ofisi, Britanya Alevi Kadınlar Birliği, Britanya Alevi Gençlik Federasyonu, BAF Cenaze Fonu hizmeti, Qızılbaş yayınevi, BAF medya, çocuk parkı, dinlenme alanları ile birlikte eğitim, sanat ve spor merkezleri hizmet verecek.

    Britanya Alevi Federasyonu Genel Merkez binasının açılışının yankıları sürüyor.

    Yazar Turan Eser, BAF binasına ilişkin sosyal medya hesabı üzerinden “Genel Merkez Binası ve Çok Amaçlı Bilim, Eğitim, Sanat, Kültür ve Spor Kompleksimizde Rıza Şehrini kuruyoruz” dedi.

    “ELE ELE VERİRSEK BAŞARIRIZ” 

    Eser, mesajında duygularını şöyle dile getirdi:

    “Önce insan ve önce sevgi diyerek, dayanışmaya, paylaşmaya ve muhabbet etmeye gelen canlar.
    CEM olup gönül birlemeye gelen canlar…
    El ele verdik. El ele el hakka dedik.  Ve gerçekleştirdik. Bu bir hayal değil.
    El ele verirsek başarırız.
    Ve biz bunu birlikte başaracağız.
    Hep birlikte elimizi taşın altına koyacağız.”

    “Kuzey Londra’da Alevilerin ulaşacağı üç önemli merkezde hizmetlerimiz devam edecek” diyen Turan Eser, Dalston’daki cemevimiz, Woodgren’de yakında açılacak cemevimiz ve açılışını yaptığımız Genel Merkez Binası ve Çok Amaçlı Bilim, Sanat, Kültür ve Spor Kompleksimizle Britanya’da ve dünyadaki Alevilere hizmet vermeye devam edeceğiz. Ayrıca tüm Britanya’da 18 cemevimiz ile aynı amaçlarla hizmete devam edeceğiz. Çünkü öğretimizde halka hizmet hakka hizmettir” ifadelerini kullandı.

    Yazar Turan Eser, “Amacımız bellidir. Cehalete, gericiliğe ve karanlığa karşı aklın çerağını uyandıracağız” dedi.

    (HABER MERKEZİ)