Etiket: roman

  • İHD Hatay Şubesi: Dom, Roman ve Abdal toplulukları ayrımcılık ve yerinden edilme riskiyle karşı karşıya- VİDEO

    İHD Hatay Şubesi: Dom, Roman ve Abdal toplulukları ayrımcılık ve yerinden edilme riskiyle karşı karşıya- VİDEO

    PİRHA – İnsan Hakları Derneği (İHD) Hatay Şubesi, 6 Şubat depremlerinin üzerinden üç yılı aşkın süre geçmesine rağmen kentte yaşayan Dom, Roman ve Abdal topluluklarının barınma sorunlarının çözülmediğini belirterek yazılı bir basın açıklaması yaptı. Açıklamayı okuyan İHD Hatay Şube Eş Başkanı Mürsel Tonguç Salmanoğlu, kırılgan toplulukların yeniden inşa sürecinde ayrımcılık, belirsizlik ve zorla yerinden edilme riskiyle karşı karşıya kaldığını vurguladı.

    Açıklamada, deprem öncesinde de tapusuzluk, derin yoksulluk ve sosyal dışlanmayla mücadele eden bu toplulukların bugün kamusal planlama eksikliği nedeniyle büyük bir belirsizliğe itildiği ifade edildi.

    “KONTEYNER KENTLERİN KAPATILMASI YENİ MAĞDURİYETLER YARATACAK”

    Haziran ayı itibarıyla konteyner kentlerin kapatılacağı yönündeki iddiaların ciddi kaygı yarattığını belirten Salmanoğlu, henüz hak sahipliği süreçleri tamamlanmamış ve konutlarına yerleştirilememiş birçok depremzede aile olduğuna dikkat çekti. Özellikle kiracı, tapusuz veya “işgalci” statüsünde görülen Dom topluluklarına yönelik hiçbir güvence mekanizmasının sunulmadığını ifade eden Salmanoğlu, şunları kaydetti:

    “Bu koşullar altında konteyner kentlerin kapatılması, mevcut sosyo-ekonomik gerçekliklerle uyumlu değildir. Barınma hakkına erişimde yapısal eşitsizlikler yaşayan Dom, Roman ve Abdal toplulukları açısından böyle bir uygulama; zorla yerinden edilme, güvencesiz barınma, aşırı yoksullaşma ve çok yönlü hak ihlallerini derinleştirecektir.”

    Özellikle Antakya’nın Emek ve Altınçay mahallelerinde yaşayan çok sayıda tapusuz Dom yurttaşın geleceğine dair kamu kurumları tarafından şeffaf ve hak temelli bir bilgilendirme yapılmadığı eleştirisi paylaşıldı.

    “RESMİ YAZIŞMALARDA NEFRET SÖYLEMİ: ‘GURBAT’ İFADESİ KULLANILDI”

    Son günlerde Hatay’ın Belen ilçesine bağlı Şenbük ve Ötençay mahallelerinde mera alanlarının yapılaşmaya açılmasına karşı yerel halkın demokratik itirazlar yükselttiğini hatırlatan İHD, bu eylemler sırasında Dom, Roman ve Abdal topluluklarını hedef alan ayrımcı ve kriminalize edici söylemler üretildiğini belirtti.

    Sosyal medyadaki “Bakrastube” isimli yayın kanalında toplulukların hedef gösterilerek “asayişi bozacakları” yönünde iddialar ortaya atıldığını ifade eden Salmanoğlu, daha vahim bir gelişmeyi şu sözlerle aktardı:

    “Şenbük ve Ötençay mahalle muhtarlıkları tarafından ortak imzayla hazırlanan resmi bir yazıda Dom, Roman ve Abdal yurttaşlar ‘gurbat’ şeklinde aşağılayıcı ifadelerle anılmış, bu toplulukların mahalleye yerleştirilmesi halinde güvenlik ve asayiş sorunlarının yaşanacağı ileri sürülmüştür. Kamu kurumu niteliğindeki muhtarlıkların böylesi ayrımcı ve nefret söylemi içeren ifadeleri resmi yazışmalarda kullanmış olması son derece kaygı vericidir.”

    Söz konusu resmi yazının Hatay Valiliği, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü ile ilgili belediyelere iletildiği ve bu durumun ayrımcılığı resmi kurumlar eliyle meşrulaştırma riski taşıdığı vurgulandı.

    “SULUKULE VE EGE MAHALLESİ ÖRNEKLERİ TEKRARLANMASIN”

    Geçmişte Sulukule, Ege Mahallesi ve Küçükbakkalköy gibi Roman mahallelerinde yapılan kentsel dönüşüm projelerinin ağır hak ihlalleriyle sonuçlandığını hatırlatan Salmanoğlu, yoksul toplulukların kent merkezlerinden uzaklaştırılmasının toplumsal bağları parçaladığı uyarısında bulundu. Hatay şehir merkezinden kilometrelerce uzağa taşınma iddiaları karşısında yetkililerin derhal şeffaf bir açıklama yapması talep edildi.

    Gelişmeler üzerine Sivil Düşler Derneği tarafından Kamu Denetçiliği Kurumu (KDK) ve Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu’na (TİHEK) başvurular yapıldığı; ayrıca Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’na bilgi edinme dilekçesi verildiği bilgisi paylaşıldı.

    “BARINMA HAKKI BİR LÜTUF DEĞİL, TEMEL İNSAN HAKKIDIR”

    Açıklamanın sonunda yetkililere acil çağrıda bulunularak şu ifadeler kullanıldı:

    Barınma hakkı bir lütuf değil, temel bir insan hakkıdır. Hiçbir topluluk; yoksulluğu, etnik kimliği, yaşam biçimi veya tapusuzluğu nedeniyle ayrımcılığa uğrayamaz, kriminalize edilemez ve yaşadığı kentten dışlanamaz. Yetkilileri ayrımcı söylemlere karşı açık tutum almaya, nefret söylemlerine ilişkin gerekli idari süreçleri işletmeye ve deprem sonrası yeniden inşa sürecini insan hakları, eşit yurttaşlık ve sosyal adalet ilkeleri doğrultusunda yürütmeye çağırıyoruz.

    Salmanoğlu, Dom, Roman ve Abdal topluluklarının barınma hakkı mücadelesinin sonuna kadar takipçisi olacaklarını duyurdu.

    Cevahir FINDIK/HATAY

  • Kürt araştırmacı-yazar Mehmet Öncü: Adıyaman Alevi inancının yayılmasında önemli bir yer-VİDEO

    Kürt araştırmacı-yazar Mehmet Öncü: Adıyaman Alevi inancının yayılmasında önemli bir yer-VİDEO

    PİRHA-Alevilerin Türk olduğunu iddia etmenin Alevilere haksızlık ve iftara olduğunu söyleyen Kürt araştırmacı-yazar Mehmet Öncü, “Seyit Kekil Dersimli bir Pirdir, Reya Heq inancı üzerine bir kitap yazmıştır. Seyit Kekil’in anlatımına göre Ehlibeyt soyu, Arap Yarımadası’nda üzerinde baskı olunca zulümden kaçıp Fırat’ın doğusuna, Adıyaman’a yerleşmişlerdir. Adıyaman Alevi inancının yayılması açısından önemli bir yere sahip. Kureyşan Ocağı burada doğmuş ardından Moğol saldırılarından dolayı Dersim’e göç etmiş, saldırıların durmasıyla birlikte Antep’e ve Adıyaman’a geri dönmüşlerdir” dedi.

    40 yıldır Kürt sözlü edebiyatı alanında derleme çalışmaları yapan Kürt araştırmacı-yazar Mehmet Öncü, roman, hikaye, şiir, bilmece, atasözü ve araştırma alanında yazıları var.

    Ele aldığı yazılarda Alevilerin, farklı inançta yer alan kişilerin sosyal-politik yaşamlarını yazıya döken Kürt araştırmacı-yazar Mehmet Öncü, Adıyaman’da Selçuklular döneminde Baba İshak ayaklanmasını da yer vermiştir. Aleviler için önemli bir yere sahip olan Adıyaman’da Ehlibeyt soyunun buraya yerleştiği ve Alevi inancında önemli bir figürü olan Hacı Bektaş Veli’nin bu kentte eğitim aldığı, eğitiminin ardından Alevi inancını yaydığını ifade etti.

    Öncü, Alevilerin önemli ocaklarından olan Kureyşan Ocağı’nın Adıyaman’dan geldiğini Moğol saldırılarıyla birlikte Dersim’e yerleştiğini söyledi. Öncü, Moğol istilasının sona ermesiyle birlikte Kureyşan Ocağı’nın tekrardan Adıyaman’a ve Antep’e gelerek ikamet ettiğini belirtti.

    “19 KELİMEYİ 19 BİN KELİMEYE ÇIKARACAĞIMA SÖZ VERDİM, ŞİMDİ 50 BİN KELİME YAZDIM”

    Kürtçe derlediği kelimeler nedeniyle polisler tarafından şiddete maruz kaldığını söyleyen Mehmet Öncü, “Adıyaman’da eskiden sokağa çıktığınızda konuşulan tek dil Kürtçeydi. Konuşurken kibar bir dil kullanırlardı. Osmanlı döneminde toplumun yüzde 90’ı Kürtçe konuşurdu. Kalan yüzde 10’luk kesimini de Ermeniler, Süryaniler oluşturuyordu. 17 yaşındayken çevremdeki büyüklerimden öğrendiğim Kürtçe kelimeleri kağıda yazıyordum. Bir gün annemin yanında oturup konuştuğu kelimeleri kağıda aktarıyordum. O dönemde polisler sık sık aramalar yapıyordu. Benim yazdığım kelimeler polisin eline geçince beni karakola götürdüler. O süreçte insanları falakaya yatırıyorlardı. Karakol komutanı bana bu yazı nedir diye sordu? Ben de annemden öğrendiğim Kürtçe kelimeleri unutulmaması için kağıda yazdığımı söyledim. Bana büyük baskı uyguladılar. Ben de çıktığımda yazdığım 19 kelimeyi 19 bin sayıya çıkaracağım diye kendi kendime söz verdim. Zamanla yaptığım çalışmalarla birlikte bu sayı 50 bine ulaştı ve kitabımı yazdım” dedi.

    “RESMİ İDEOLOJİ GERÇEĞİ YANSITMIYOR”

    Kürtlerin derin bir kültürünün olduğunu belirten Mehmet Öncü, “Sadece Diyarbakır’daki yemek kültürü İspanya ile eş değer. Ne yazık ki bu çalışmaları araştıracak, yazacak kişi sayısı az. Hem teknik yönden hem yetişecek insan olmadığı için her şey yerinde duruyor ve ilerletilemiyor. Eğer bu çalışmalar üzerine yoğunluk gösterilirse çok şey ortaya çıkar. Adıyaman hakkında yazılan tarih gerçeği yansıtmıyor. Adıyaman’ın tarihsel geçmişinde yer alan birçok inancın kültürün resmi ideoloji de yer almıyor. Adıyaman hakkında çok belge biriktirdim. Şimdiye kadar yazılanlar gerçeği yansıtmıyordu. Ben de ‘Başka bir gözden’ yazmaya karar verdim. Çünkü şimdiye kadar genelde sistemler kendilerine göre yazılar yazdı. Bende daha önce burada yaşayan sistemin karşısında duran Ermenilerin, Alevilerin, Süryanilerin ve Ezidilerin olduğu açıdan kaleme aldım” diye ifade etti.

    “ALEVİLERİN TÜRK OLDUĞUNU SÖYLEMEK HAKSIZLIK OLUR, İFTİRA OLUR”

    Alevilerin Türk olduğunu iddia etmenin Alevilere haksızlık ve iftara olduğunu söyleyen Öncü, konuşmasının devamında şunları dile getirdi:

    “Yaresan Alevilerinin geçmişi Kürt’tür ve bu şekliyle Aleviler Kürtlerden oluşmaktadır. Daha sonradan başka aşiretler bu inancı kabul etmiştir. Alevilerin Piri Ebu Vefa’dır ve Kürt’tür. Dilin asimilasyonunun önüne geçmek zor. Çünkü bir dilin unutulmaması, asimilasyona uğramaması için ana dilde eğitim şarttır. Bir diğer husus da dilin toplumda yani sokakta konuşulması gerekiyor. Üçüncü olarak da dilin korunması ve korumaya alınması gerekiyor. Maalesef Cumhuriyet kurulduğundan bu yana Kürtçe dili üzerinde çok baskı uygulandığı ve yasaklandığı için Kürtçenin konuşulması azaldı. Hala da dil üzerindeki baskılar devam ediyor ve hala bir çözüm üretilemiyor. Dil ne kadar evde konuşulursa da konuşulsun unutulmasının önüne geçemeyiz. Bunun önüne geçmenin koşulu eğitim dili olmasından geçiyor” dedi.

    “ADIYAMAN ALEVİ İNANCININ YAYILMASINDA ÖNEMLİ BİR YER”

    Kürtçe’nin unutulmasının mümkün olmadığına dikkat çeken Öncü, “Kimse dilin yok olacağını düşünmesin, bu dilin geçmişi çok eskilere kadar dayanıyor. Öyle ki eski Kürtçe de belge olduğu kadar diğer dillerde bu o kadar değildir. Tarihe bakarsanız Kürtler taşların üzerine bile yazı yazmışlardır. Seyit Kekil Dersimli bir Pirdir, Reya Heq inancı üzerine bir kitap yazmıştır. Seyit Kekil’in anlatımına göre Ehlibeyt soyu, Arap Yarımadası’nda üzerinde baskı olunca zulümden kaçıp Fırat’ın doğusuna, Adıyaman’a yerleşmişlerdir. Bunların içinde yüzlerce alim bulunuyor. Bunların bir kısmı buradan İslahiye’ye geçiyor. Bunlardan Hacı Bektaş Veli’nin atası ise İslahiye’ye yerleşip tekke açıyor. Hacı Bektaş ve Menteşe Bey tekrardan Adıyaman’a yerleşip eğitim alıyorlar. Seyit Kekil’in anlatımına göre o zamanlarda Adıyaman’da çok önemli ve düzenli eğitim alıyorlarmış. Buradan aldıkları eğitimin ardından Elbistan’a yerleşip tekke açıyorlar. Bunu Baba İshak’ın tarihinde de bunu görebiliyoruz. Bu şekilde baktığımızda Adıyaman Alevi inancının yayılması açısından önemli bir yere sahip. Kureyşan Ocağı burada doğmuş ardından Moğol saldırılarından dolayı Dersim’e göç etmiş, saldırıların durmasıyla birlikte Antep’e ve Adıyaman’a geri dönmüşlerdir” diye konuştu.

    Kamber YILDIZ/ADIYAMAN

  • 9’uncu CNR Kitap Fuarı ‘Oku’ temasıyla başladı

    9’uncu CNR Kitap Fuarı ‘Oku’ temasıyla başladı

    PİRHA- Mersin Yenişehir Belediyesi ve Mersin Ticaret ve Sanayi Odası(MTSO) iş birliğiyle düzenlenen Mersin CNR Kitap Fuarı başladı. Bu yıl ‘oku’ temasıyla düzenlenen festivali, 150 binin üzerinde kitap tutkununun ziyaret etmesi bekleniyor.

    Bu yıl Yenişehir Belediyesi ve Mersin Ticaret ve Sanayi Odası (MTSO) iş birliğiyle 9’uncusu düzenlenen Mersin CNR Kitap Fuarı başladı. 12-20 Ekim tarihleri arasında Yenişehir Fuar Merkezi’nde yapılacak etkinliğin mottosu ‘oku’ olarak belirlendi. 100’den fazla yayınevinin stant açtığı fuarı 150 binin üzerinde yurttaşın ziyaret edilmesi bekleniyor.

    Konusu ne olursa olsun her türlü kitabın okunmasını teşvik etme amacını taşıyan fuarda en çok okunan ilk 10 kitabın yazarı adına Mersin köylerinden biri belirlenerek CNR Kütüphanesi yapılacak. İmza günleri, söyleşiler, sohbetler ve yarışmaların yapılacağı fuarda Mersin yöresi ile ilgili gezi programları da yapılacak.

    PİRHA/ MERSİN

     

  • Dersim Katliamına edebi pencereden bakan kitap: Yorgun Topraklar-VİDEO

    Dersim Katliamına edebi pencereden bakan kitap: Yorgun Topraklar-VİDEO

    PİRHA- Ermeni tehcirini, Dersim Tertelesini ve katliamda yaşananları sözlü tanıkların aktarımlarıyla kurgulayan Yusuf Baran Beyi’nin Yorgun Topraklar adlı romanı, raflardaki yerini aldı. Kitabın yazarı Yusuf Baran Beyi, kitabın belgesel nitelikte olduğunu belirterek, “Geçmişi hatırlatarak günümüze ışık tutmak istedim” dedi.

    Yazar Yusuf Baran Beyi’nin doğup büyüdüğü topraklarda yaşanan tarihsel acıların anlatıldığı üçüncü kitabı ‘Yorgun Topraklar’ Payîz Yayınları’ndan çıktı. Dersim Katliamı’ndan kurtulanların tanıklıklarına yer veren Yusuf Baran Beyi, anlatılardan uzaklaşmadan yaşanmış gerçek olaylar üzerinde kurgulayarak okurlara bir sentez sunuyor.

    DRAMIN YAZARI

    Felaketleri, katliamları yaşayan, acı çeken ve gözyaşı dökenlerin anılarını kitaba dökerek kalıcılaştıran Yusuf Baran Beyi, kendini ‘Dramın yazarı’ olarak betimliyor. Doğup büyüdüğü topraklarda yaşanan acıları yazıya dökmenin önemini şöyle anlatıyor Yusuf Baran Beyi:

    “O topraklarda yaşadık, o topraklarda büyüdük. Geçmişte yaşanmış olayları büyüklerimizden bir masal gibi dinledik. Bizim için çok büyük bir merak konusuydu. Öğretmenliğe başladıktan sonra bunu yazmam lazım, bu benim sorumluluğum diye düşündüm. Çünkü yazılmayan şey kaybolmaya yüz tutuyor. Yazmak geleceğe bir belge bırakmak niteliğindedir. Dersim’deki Alevilik olayı yazılmadığı için sözlü olarak nesilden nesile aktarılmış. Ben de bunları yazıya dökme ihtiyacı hissettim.

    Tüm kitaplarımda Dersim Katliamından kurtulanların tanıklıklarına yer verdim. Neler gördüler, neler yaşadılar, ne gibi öldürme yöntemleri uygulandığını bu kitapta yazdım 6 yıl boyunca bunların izini sürdüm. Bir nevi dramın yazarıyım. Öte yandan bütün kitaplarım belgesel roman tarzındadır. Yaşanmış gerçek olaylar üzerinde kurgulayarak yazıyorum. Aynı zamanda bu kitap bir belge niteliğindedir”

    ERMENİ TEHCİRİ, KOMŞULUK HUKUKU…

    Kitap, Kürt Alevileri ve Ermenilerin arasındaki komşuluk bağlarını da işliyor. Bu bağ ve dostluk, 1915’teki Ermeni tehcirindeki dayanışmayla okurun duygu dünyasına işleniyor.

    Dersim halkında komşu hukukunun çok değerli olduğunu ve kitapta buna yer verdiğini söyleyen Beyi, “Dersim’de Kürt Aleviler ve Ermeniler birbirlerini kirvem diye çağırırlardı. İç içe ve sadakat dolu bir ilişkileri vardı. Ülkemizde milyonlarca insan göç ettirildi, öldürüldü, yollarda teşhir edildi ama Dersim’deki Ermenilere yönelik tutum daha farklı olmuştur. Dersim halkı o inancına göre Ermenilere karşı ilişkilerini can siparane bir şekilde gerçekleştirmiştir. Özellikle Seyit Rıza on binlerce Ermeni’nin Ermenistan’a geçmesini sağlamıştır. Bölgede ileri gelen ailelerin Ermeni ailelerini saklaması kitapta konu ediliyor” ifadelerini kullandı.

    GEÇMİŞE IŞIK TUTAN BİR KİTAP

    Dersim katliamlarına dair yapılan hazırlıklar, konuşmalar, tedbirler, kuryelikler, stratejilere dair bilgiler ve kıtlık günlerinde insanların birbirini talan etmesi gibi konulara da yer veren kitap geçmişe ışık tutan bir kaynak niteliği taşıyor.

    Geçmişe yolculuk yaptıran Yorgun Topraklar’ın sebep sonuç ilişkisi çerçevesinde ele alınabileceğini belirten Beyi şunları söyledi:

    “Yorgun Topraklar, bir geçmişi hatırlatılıyor. Geçmişte yaşananların hala devam ettiğini göreceklerdir. Dersimliler kendi coğrafyalarında yaşanan o yangınlar, köylerin yakılması, insanların kurşuna dizilmesi gibi olayların geçmişte de yaşandığını gördüklerinde bunun sistematik bir şekilde yapıldığını göreceklerdir. İttihat ve Terakki’den günümüze kadar gelen Türk-İslam ideolojisi bunların nedenidir. Bu kadar acının yaşanmasının sebebi Türk ırkını yaşatmak, İslamiyet Hanefi mezhebini var edip, diğerlerini yok etme yöntemleriyle kendilerine benzetme çalışmaları yapılıyor. Benim bir mesaj vermemden ziyade bunun nedenini kendilerinin araştırıp bulmaları gerekir diye düşünüyorum”

    Fatoş SARIKAYA- Diren KESER/ MERSİN

  • Yeşil Sol Parti Manyas’ta Roman yurtaşlarla bir araya geldi-VİDEO

    Yeşil Sol Parti Manyas’ta Roman yurtaşlarla bir araya geldi-VİDEO

    PİRHA-Yeşil Sol Parti Balıkesir Milletvekili Adayı Şevin Coşkun, Roman yurttaşlarla bir araya geldi.

    14 Mayıs’a az bir zaman kala, sokaklar, meydanlar ısınmaya başladı. Yeşil Sol Parti Balıkesir Milletvekili Adayı Şevin Coşkun, beraberindeki heyetle birlikte Bandırma ilçesinde çalışma yürüttü.

    Yeşil Sol Parti Balıkesir Milletvekili Adayı Şevin Coşkun, pazarda esnaf ve yurttaşların sorunlarını dinledi. Manyas ilçesinde de (kahvehane) Roman yurttaşlar ziyaret edildi.

    PİRHA/BALIKESİR

     

  • Mersin’de Romanlar Günü kutlandı-VİDEO

    Mersin’de Romanlar Günü kutlandı-VİDEO

    PİRHA-Mersin’de yaşayan Romanlar, Dünya Romanlar Gününü kutladı. Kutlamada konuşan Akdeniz Romanlar Federasyonu Başkanı Ali Dalyan, Romanların tarih boyunca soykırıma maruz kaldığını belirterek, Roman halkına uygulanan ayrımcılığa son verilmesi çağrısında bulundu.

    1990 yılında Serock, Polonya’da toplanan dördüncü Dünya Roman Kongresi’nde alınan karar sonrasında 8 Nisan, ‘Dünya Romanlar Günü’ olarak ilan edildi.

    Roman kültürünün tanıtıldığı ve halkın sorunlarına karşı farkındalığın artırılmaya çalışıldığı 8 Nisan Dünya Romanlar Günü birçok ülkede kutlanıyor.

    Mersin’de yaşayan Romanlar da, Dünya Romanlar Gününü kutladı. Deprem felaketinden dolayı Akdeniz Romanlar Federasyonu dernek binasında yapılan kutlamada, belgesel gösterimi yapıldı.

    Kutlamada konuşan  Başkanı Ali Dalyan, Romanların tarih boyunca soykırıma maruz kaldığını belirterek, Roman halkına uygulanan ayrımcılığa son vermeye çağırdı.

    Kutlama şarkılarla son buldu.

    PİRHA/MERSİN

  • Muhammed Sezgin: Aleviliği bilmiyoruz; gençler isteyince mahalleye cami yapıldı-VİDEO

    Muhammed Sezgin: Aleviliği bilmiyoruz; gençler isteyince mahalleye cami yapıldı-VİDEO

    PİRHA- Antalya’nın Serik ilçesinde yaşayan Muhammed Sezgin, bölgedeki Abdal Alevilerininin inancı yaşayamadığını anlattı. Sezgin, “Mahalle olarak Alevi inancı konusunda çok bilinçli değiliz. Bu mahalleye bilgi vermesi için bilgili insanlar bekliyoruz. Alevi derneklerimizden bu bilgili kişileri buraya göndermesini istiyoruz. Bir de mahallemizde dernek kurmak istiyoruz” dedi.

    Antalya’nın Serik ilçesinde yaşayan Muhammed Sezgin, bölgedeki Abdal Alevileri anlattı.

    Aleviler olarak inançlarına dair bilgi sahibi olmadıklarını söyleyen Sezgin, Alevi kurumlarına çağrı yaparak Alevilik inancını yaşatabilmeleri için bilinçli insanların mahallelerine gönderilmesini istedi.

    “BİZE ALEVİLİK ANLATILMIYOR”

    Abdal Alevilerin yoğun olarak yaşadığı Serik Merkez Mahallesi’nde ikamet eden Sezgin, “Bizim mahallemizde yeni yetişen gençlerimize Alevilik konusunda tam bilgi aktarılmıyor. Bu yüzden birkaç büyüğümüz cemevi istediler eski belediye başkanından. Ancak gençlerin geneli cami isteyince mahallemize cami yapıldı. Alevilik bize anlatılmadı, tam olarak bize öğretilmedi. Şu an ben Aleviliğin 1000’de 10’unu ancak bilebilirim. Çünkü büyüklerimiz bize anlatmadı. Büyüklerimizden çok istedik Aleviliği bize anlatmalarını ama uğraşmadılar. Bazı dedelerimiz geldi, sağ olsunlar anlattılar. Ancak yeterli değildi. Tam anlatılmadığı için biz bu yola yolcu olamıyoruz. Hüseyin abimle beraber birçok ceme katıldık. Hüseyin abimden bir şeyler öğrendim, o olmasa ben de hiçbir şey bilmiyordum” diye konuştu.

    “ALEVİ DERNEKLERİNE SESLENİYORUM, BURAYA YOLU ANLATACAK DEDELER GÖNDERİN” 

    Aleviliğin çok güzel bir inanç olduğunu ve yaşatmak istediklerini vurgulayan Sezgin, sözlerine şöyle devam etti:

    “Burada bulunan tahtacı Aleviler kardeşimiz. Onlarla sürekli irtibatlıyız. Genelde düğünlerine biz gidiyoruz. Tahtacıların düğünlerinde genelde semah oluyor. Şu an kendi mahallemi söylüyorum, bizim mahallemizde semah dönülmüyor, dönmüyorlar. Bizimkiler genelde Roman kültürüne dönüktür. Roman havası çalarız. Biz burada Alevilik kültürünü yürütemiyoruz. Ben de içinde dahil. Alevilik üzerinden de tam bilgimiz yok. Alevi kültür derneklerine sesleniyorum; işi bilen, anlatabilen dedeler, bilinçli insanlar gelsin buraya. Biz de toplanalım anlatsınlar. Biz de tam olarak Aleviliği yürütmek istiyoruz. Biz de musahiplik yapmak istiyoruz, cem yapmak istiyoruz. Bölgede bulunan türbelere gücümüz yettiğince gidiyoruz. Elmalı’da bulunan Abdal Musa zamanına, Hacı Bektaş Veli zamanına mahallemizdeki Aleviler olarak en az bin kişi katılırız.”

    “ALEVİLİĞİ TAM ANLAMIYLA ÖĞRENMEK İSTİYORUZ”

    ‘Alevilik gerçekten doğru yoldur, Allah Muhammed Ali yoludur’ diyen Muhammed Sezgin, son olarak şunları aktardı:

    “Mahalle olarak Alevi inancı konusunda çok bilinçli değiliz. Bu mahalleye bilgi vermesi için bilgili insanlar bekliyoruz. Alevi derneklerimizden bu bilgili kişileri buraya göndermesini istiyoruz. Bir de mahallemizde dernek kurmak istiyoruz. Bu dernek nasıl kurulur, ne yapmamız gerekir onu da öğrenmek, bilgi almak istiyoruz. Büyüklerimiz bize bilgi aktarmamış. Gerçi onlara da bilgi aktarılmamış. Onlar da bir şey bilmediği için bize bilgi verememiş. Şu an başta ben olmak üzere tüm gençliğimize bugünden sonra Alevilikle ilgili bilgileri aktarmak istiyoruz.”

    Cebrail ARSLAN/ANTALYA

    İLGİLİ HABERLER

    > Hüseyin Durmaz: Aleviyiz, cemevi ve dede olmadığından yolumuzu bilmiyoruz-VİDEO

  • ‘Mersin Alevi Toplulukları Çalıştayı’ 1’inci günü tamamlandı

    ‘Mersin Alevi Toplulukları Çalıştayı’ 1’inci günü tamamlandı

    PİRHA-Mersin Cemevi tarafından düzenlenen ‘Mersin Alevi Toplulukları Çalıştayı’nın 1’inci gününde Alevi sürekleri temsilcileri tarafından Tahtacı, Çepni, Roman, Bektaşi ve Kızılbaş Aleviliği üzerine sunumlar aktarıldı.

    Mersin’de yaşayan Alevi süreklerine ilişkin Mersin Cemevi öncülüğünde “Mersin Alevi Toplulukları Çalıştayı” başladı. Çalıştayın ilk gününde Alevi sürekleri temsilcileri tarafından Tahtacı, Çepni, Roman, Bektaşi ve Kızılbaş Aleviliği üzerine sunumlar aktarıldı.

    Prof. Dr. Şükrü Aslan’ın moderatörlüğünde gerçekleşen oturumda, rof. Dr. Şükrü Aslan, Prof. Dr. Ayten Kaplan, CHP İzmir Milletvekili Özcan Purçu, Araştırmacı yazar Ali Aksüt ve Bektaşi-Kanaat Önderi Ali Yıldız, Alevilerin yaşadıkları coğrafyalara ve inanç ritüellerine ilişkin paylaşımlarda bulundular.

    Çalıştayın ikinci gününde ise, saat 13.00’te Prof. Dr. Şükrü Aslan, Prof. Dr. Ayten Kaplan, CHP İzmir Milletvekili Özcan Purçu, Araştırmacı yazar Ali Aksüt ve Bektaşi-Kanaat Önderi Ali Yıldız’ın katılımıyla panel düzenlenecek.

    Panelin sonunda ise sanatçı Musa Eroğlu’nun dinletisiyle çalıştay sona erecek.

    PİRHA/MERSİN

  • Yazar ve müzisyen Hasan Sağlam’ın yeni romanı okurla buluştu

    Yazar ve müzisyen Hasan Sağlam’ın yeni romanı okurla buluştu

    PİRHA – Yazar ve müzisyen Hasan Sağlam’ın yeni romanı “MA- Cümlenin Başladığı Yer” okurlarıyla buluştu.

    Hasan Sağlam’ın roman türündeki yeni kitabı “MA- Cümlenin Başladığı Yer” Totem yayınlarından çıktı.

    Üçüncü roman çalışmasını sunan Hasan Sağlam, yeni kitabında bir bilgenin yaşantısına odaklandı.

    Kitabın tanıtım yazısında “MA- Cümlenin Başladığı Yer” sadece bir roman değildir’ denilerek şu ifadelere yer verildi:

    “Gerçek, doğru, sahi ve hakikat arayışına düşen bir bilgenin anlattıklarından dökülen sözcüklerdir. Kimlik, cins, inanç, ırk kaygısı olmayan, özgürlüğe ermiş bir insan-u kâmille yaşam yolculuğu olarak okunmalıdır.

    Felsefeye karışmış tınılar, sözden damlamış notalar, notalardan yaşama akort çeken anlatışlarla sarsıcı bir yolculuk romanıdır MA. Bir dengbejin, bir çocuğun, bir bilgenin, yer yer sıradan bir insanın zihinsel yolculuğudur. Romanın belirgin karakterlerinin farklı yaşam öykülerini onların önüne koymakla kalmaz, onların vicdanlarıyla konuşmasına aracılık eden bir atmosferin anlatımıdır.

    Mizahın aralarda gezdiği, hüznün daha önde yaşandığı ve aşkın sesi ile sözcüklerin büyüdüğü bu roman okura kendini de sorgulatıyor. Tek bir yaşamın olmadığı, her yaşamın kendi içinde bir varlığının olduğunu ve insanın acısını yine insanın aldığına tanıklık ederiz. Yaşamda aradıklarını bulamamış kahramanların artık kâmil-i insan olmuş bir halk ozanının etrafında buluşmaları ve onu anlatan filme girmeleri romanın ana teması olup, hem gel gitlerle, hem de eskiler ve yenilerle geçmişten geleceğe yaşanılan zaman diliminden projeksiyon tutan akıcı bir roman MA.

    Hasan Sağlam üçüncü romanı beşinci kitabıyla (ilk iki kitap şiir ve öykü) yaşlı bir bilgenin yaşamını, onun anlatımından süzerek, sabırla bir örgü işine girerek umudun, güzelliğin var olduğunu ve yaşamın aslında ilmek ilmek örülen bir varoluş olduğunu anlatıyor. MA; tam da ‘Cümlenin Başladığı Yer’dir ve o cümle hep sıcaktır.”

    (HABER MERKEZİ)

  • Roman Kırımının (Porajmos) 78’inci yıldönümü

    Roman Kırımının (Porajmos) 78’inci yıldönümü

    PİRHA- Nazilerin, Auschwitz-Birkenau kampında 4 bin 300 Roman ve Sinti’yi gaz odalarında katlettiği tarih olan 2 Ağustos 1944’ün üzerinden 78 yıl geçse de, Romanlara yönelik ayrımcı ve nefret politikaları ve suçları yaşadıkları coğrafyalarda sürüyor.

    1938, Dersim için ‘Tertele’ zamanının tarihi. Almanya başta olmak üzere Avrupa’da yaşayan Romanlar için de aynı tarihte benzer bir ‘Tertele’ yaşandı.

    Roman Kırımı (Porajmos), 1938 yılında Hitler’in sağ kolu olan SS şefi Himmler’in, “Alman milletinin saflığını koruma amacı güden tedbirler, Alman milletinden Çingeneliği fiziksel olarak ayıklamayı başarmalıdır. Irkların birbirine karışması önlenmeli, saf kan ve melez Çingenelerin hayat tarzları tahakküm altına alınmalıdır. Gerekli hukuki çerçeve ancak bir Çingene Kanunu tarafından çizilebilir. Bu kanun ırkların karışmasını engellemeli ve Çingenelerin Alman hayat sahası içerisindeki mevcudiyetinden kaynaklanıp acil çözüm isteyen bütün sorunları çözmelidir” şeklindeki sözleriyle birlikte Nazi görevlileri Romanları yakalayarak ölüm kamplarına götürmesiyle başlar.

    Avrupa ülkelerinin çoğunda büyük acılar yaşayan ve soykırıma uğrayan Romanlar, Nazi zulmüne ve soykırımına uğradı. Nazilerin, Auschwitz-Birkenau kampında 4.300 Roman ve Sinti’yi gaz odalarında katlettiği tarih olan 2 Ağustos 1944, Avrupa Parlamentosunun, 2015’te aldığı kararla “Ulusal Roman Soykırımını Anma ve Roman Karşıtlığı ile Mücadele Günü” olarak kabul edildi.

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) Halklar ve İnançlar Komisyonu Eş Sözcüleri Tülay Hatimoğulları ve Turgut Öker de yazılı açıklama yaparak Roman Soykırımı’nda yaşamını kaybedenleri andı.

    “ROMAN HALKININ YAŞADIĞI BU BÜYÜK ACIYI YÜREĞİMİZDE HİSSEDİYORUZ”

    “Roman halkının acısını ve yasını 2 Ağustos Roman Soykırımını Anma Günü vesilesiyle paylaşıyor, hayatını yitirenleri minnetle ve saygıyla anıyoruz” denilen açıklamada, şunlar ifade edildi:

    “İkinci dünya savaşı boyunca faşist Nazi yönetimi tarafından saf bir ırk yaratma düşüncesiyle Yahudi, Roman, LGBTİ+, sosyalist yüzbinlerce insan katledildi.

    “Tarihi boyunca hiçbir toprağı işgal etmemiş, hiçbir halka zulmetmemiş; barış ve göç kültürünün temsilcisi olan Romanlar; dilleri, kültürleri nedeniyle Naziler tarafından yok edilmek istendi.

    “500 binden fazla Roman, ırkçı nazizist rejim tarafından toplama kamplarında, şehirlerde, köylerde ağır işkencelerle katledildi. Hayatta kalan yüzbinlerce Roman ise yaşanan acıların yarattığı büyük fiziksel ve psikolojik yıkımlarla mücadele etmek zorunda kaldı.

    ‘Mücadeleleri sürüyor’

    “Roman halkı da savaşların en ağır acılarını yaşayan, savaşın en ağır acıları ve yıkımları yaşatılan halklardan olmuştur. Bugün Türkiye’de ve Avrupa’da yaklaşık 17 milyon Roman insanca yaşam koşullarının uzağında, temel haklardan mahrum, kabul edilemeyecek şartlarda yaşamaya ve hayata tutunmaya çalışmaktadır.

    “Yaşanan acılara rağmen varoluşlarıyla, dilleriyle, kültürleriyle, acılarıyla ve değerleriyle farklı coğrafyalarda yaşam ve varlık mücadelesini sürdürmektedir. Romanların en ağır koşullarda, ötekileştirme ve ayrımcılığa uğrayarak yaşadığı ülkelerden biri de ne yazık ki Türkiye.

    “AKP iktidarı “Roman Açılımı” ile Romanlara dair adımlar atılacağının propagandasını yapmışsa da geçtiğimiz 13 yıl içinde sözde açılımın somut hiçbir karşılığı olmadığı gibi Roman yurttaşların yaşadığı sorunlar artarak devam ediyor.

    “2010’da Manisa Selendi’de Romanlar ırkçı saldırıya uğradı, 2016’da Roman Ünzile Türkmen yaşamaya çalıştığı çadırda soğuktan donarak hayatını kaybetti. 2022’de Çayır ailesi polis tarafında ırkçı söylemlere ve şiddete maruz kaldı.

    “Soykırımdan bugüne devam edegelen ırkçı yaklaşımların son bulması ve soykırım gibi büyük acıların tekrar yaşanmaması için biz üzerimize düşen sorumluluğu yerine getirmeye devam edeceğiz ve ilgili bütün kesimleri de ortak mücadeleye çağırıyoruz.

    “Roman halkının yaşadığı bu büyük acıyı yüreğimizde hissediyor, soykırımda hayatını kaybeden Romanları anıyoruz. Yaşasın halkların kardeşliği, Opre Roma!”

    (HABER MERKEZİ)

     

  • Mazlum Vesek’in 90’lı yılların politik izlerini süren bir Adana romanı: Semra- VİDEO

    Mazlum Vesek’in 90’lı yılların politik izlerini süren bir Adana romanı: Semra- VİDEO

    PİRHA- Gazeteci-Yazar Mazlum Vesek’in, Türkiye’nin 90’lı yılların sonunda içinde bulunduğu siyasi ve politik atmosferi Adana şehri üzerinden anlattığı ‘Semra’ romanının bir dönemin yakın tanıklığını yaptığını söylüyor. Vesek, “90’lı yılları kavramadan, sanatın-edebiyatın diğer farklı dallarına dahil etmeden o dönemi kavramamız ve buna göre geleceği şekillendirmemiz pek mümkün olmazdı. Bize ait olan hikayeyi yazmayı çalıştım” diye konuştu.

    Gazeteci-Yazar Mazlum Vesek’in otobiyografik romanı ‘Semra’ okuyucu tarafından oldukça ilgi görüyor. Roman ‘Küçük-Esmer-Uzak’ başlıkları altında üç bölümden oluşuyor. İlkokulda başlayan bir aşk hikayesi çerçevesinde ele alınan roman, özellikle 1990’larda başlayan toplumsal, politik ve ekonomik zorlukların yaşandığı dönemi Adana şehri üzerinden nakış nakış işliyor.

    ‘Semra’ romanında, dünya ve 90’lı yıllardaki çatışmalı ortamdan kaynaklı zorunlu göçler ile farklı halklar ve kültürleri birleştiren Adana şehrinin toplumsal, politik ve ekonomik atmosferinin yanı sıra tarihi mekanlarından pazar sokağına, okudukları okuldan farklı kültürlerin bir arada yaşadığı mahalleye kadar her şey canlı olarak anlatılıyor.

    Boşaltılan binlerce köy, göç ettirilen insanlar ve toplumsallığı yutan metropollerde hayata tutunmaya çalışan ‘diğerlerinin’, ‘ötekilerin’ 90’lardaki bu ‘faili belirsiz’ ortamda birbirini tanıma, ilişkilenme yolunda ‘Semra’ tam da bir aşkı anlatıyor.

    Gazeteci-Yazar Mazlum Vesek ile ‘Semra’ romanını konuştuk.

    “ANLATACAK HİKAYENİZİN OLMASI GEREKİYOR”

    PİRHA: Yazma serüveniniz nasıl başladı?

    MAZLUM VESEK: Ben kendimi bildim bileli edebiyatla, kitapla, yazıyla iç içe bir ortamda yetiştim. İçinde bulunduğum aile yoksul, işçi bir aile olsa da sanattan, edebiyattan kopuk bir aile değildi. Böyle temelden geldiğimi belirteyim. İnsanın hayatında bazı şansları vardır. Edebiyatla, sanatla ilgili doğru, güzel insanlara denk geldim. Onlardan öğrendiğim şey; edebiyatın, sanatın dünyayı güzelleştireceği. Çocuk yaşlardan bu yana çok iyi kitap okuyan birisi olmaya gayret ettim. Bu kendisi ile birlikte bir sonuç getiriyor. Önce gazetecilik mesleğine dahil oldum, bu mesleği sürdürürken de edebiyatla, sanatla olan ilişkimden kopmadım. Bu bir süreç ve belli bir doygunluğa ulaştıktan sonra yazmak istiyorsunuz. En önemlisi; anlatacak bir hikayenizin olması, hikayenizin farklı ve yeni bir üslupla ortaya koyacak bir yeteneğinizin olması gerekiyor. İlk romanım Semra’da bu gayreti elimden geldiğince ortaya koymaya çalıştım. Okuyucular tarafından bu görülmüş olacak ki hatırı sayılır bir şekilde ilgi gördü.

    “BİZE AİT OLAN HİKAYEYİ YAZDIM”

    -Semra, Adana özelde de Çukurova’nın toplumsal, politik ve ekonomik ortamını anlatan bir roman. 1990’lı yılları anlatıyor. 90’lar dönemini neden bir romanla anlatmak istediniz?

    Herkesin bir hikayesi, yaşam serüveni ve yaşadığı döneme tanıklığı var. Bunu farklı ve çarpıcı bir şekilde anlatmak önemliydi. Ben 90’lı yıllarda çocuk olmuş, 90’lı yılların ilk yarısında gençliğini yaşayan birisiyim. Gördüğüm bir eksiklik vardı. 90’lı yıllar itibariyle bizim hikayemiz ne kendimizin ne de Türkçe ve komşu dillerin romanında, edebiyatında  anlatılabilmiş değildi. Bu hikayenin anlatılmaya değer olduğunu düşündüm. Kendi izlenimlerimden, yaşadıklarımdan yola çıkarak bunu anlatmaya çalıştım. 90’lı yılları kavramandan, sanatın-edebiyatın diğer farklı dallarına dahil etmeden o dönemi kavramamız ve buna göre geleceği şekillendirmemiz pek mümkün olmaz diye düşünüyorum. Özetle; bize ait olan hikayeyi yazmayı çalıştım.

    “ADANA’DAN ÇOKÇA ÖĞRENDİM, BESLENDİM”

    -Adana’da ne kadar bulundunuz? Size yansımaları nasıldı?

    Eskiden Mardin’e şimdi ise Şırnak’a bağlı İdil ilçesinden 1994 yılında zorunlu olarak Adana’ya göç eden bir ailenin çocuğuyum. 1994’ten 2010 yılına kadar Çukurova ile bağım hiç kesilmedi. Aralıksız 7 yıl yaşadığım, sonrasında ise sürekli gelip gittiğim bir şehir oldu. Adana, edebiyata olan ilgimin şekillendiği, politik mücadele içerisinde de yer aldığım bir şehir oldu. Dolayısıyla yazmada da, hayata bakış açımda da kaynağım olan şehirdir hala. Çokça öğrendiğimi, beslendiğimi söyleyebilirim.

    “ROMANDA, MİZAH UNSURUNU VE ŞİİRSELLİĞİ GELİŞTİRDİM”

    -Yazarken veya edebiyata olan ilginizde etkilendiğiniz yazarlar var mıydı?

    Başkasından etkilenmemek mümkün değil ve etkilenmedim, diyen de doğruyu söylemez.  Çünkü dünyanın çok ciddi bir edebiyat birikimi var. Türk edebiyatının kutbu sayılabilecek Orhan Kemal ve her ne kadar sinemacı olarak anılsa da Yılmaz Güney en çok etkilendiğim ediplerdir. Bununla birlikte şiirden beslendiğimi söyleyebilirim. Yazdığım metnin her ne kadar anlatı, roman kurgusuna uygun olduğunu söylesem de bunun şiirsel olmasına da dikkat ettim. Etkilendiğim ustaların üzerine eklediğim şey budur diyebilirim. Birazda mizah unsurunu geliştirmeye çalıştım.

    “SEMRA, FARKLI KENTLERE VE KÜLTÜRLERE UĞRUYOR”

    -Semra romanında Orhan Kemal’e atıflar var. Orhan Kemal’in Baba Evi romanı, hukukçu bir babanın ailesiyle Adana’dan Beyrut’a ve tekrar Adana’ya taşınan bir roman. Romanda, Çukurova coğrafyasının çok izleri vardır. Semra romanında bu coğrafyadan ne gibi izler var?

    Her ne kadar Orhan Kemal’in en görkemli romanları olmasa da Baba Evi, Avare Yıllar romanları benim ev sevdiklerimdendir. O iki romandaki sadelik, samimiyet beni alıp götüren eserlerdir. Bir yazarın sade yazabilmesinin çok büyük başarı olduğunu düşünenlerdenim. Çünkü basit yazmak en zor olanıdır. Ben, o sadeliğe hayatın doğallığında olan mizah ile insanların gülebileceği bir şeyi ve şiirsellik unsurunu katmaya çalıştım. Orhan Kemal ve birkaç yazar, hala benim etkilendiğim, beslendiğim yazarlardandır diyebilirim.

    Semra, farklı kentlere uğrasa da Adana, özelde de Ceyhan romanıdır. Ceyhan’ın 1990’lı yıllarını anlatan, bu yılları besleyen ve bu mevcut kültürün nereden geldiğini okuyucuya taşıyan bir romandır. Semra romanında bir aşk hikayesi anlatılır ama; kendisinde emekçi insanların hayatı, iş yaşamları, farklı halklardan insanların kültürleri de vardır. Roman ilerledikçe farklı şehirlere de uğruyor. Oradan da bölümler okunabilir.

    -Bu mahallenin özelliği nedir ?

    Romandaki Ceyhan mekanlarından pazar sokağına, okulundan Roman halkının yaşadığı mahalleye kadar her şey canlı anlatılır. Ceyhan’ın en köklü mahallelerinden birisi Tuzlugöl ve bu mahalleye dair çok şey görülebilir. Özellikle dünya ve bölge savaşlarından sonra 90’lı yıllardan sonra yaşanan göçler o mahalleyi şekillendirmişti. Bu mahallenin ortak noktası tarım işçiliğiydi. Tarımın yanında tabi ki esnaflık, köylülük ve köyle olan bağları anlatıyor.”

    Vesek, röportajın son kısmında ise Adana’da 90’lı yıllara tanıklık etmiş yaş grubunun kendilerine ait bu romanı okumaktan mutluluk duyduklarını belirterek, güzel tepkiler aldığını kaydediyor…

    Ersin ÖZGÜL-İsmail SİVALI/İZMİR

  • HDP Ankara İl Kongresinde ‘Hasta tutsaklar’ vurgusu!-VİDEO

    HDP Ankara İl Kongresinde ‘Hasta tutsaklar’ vurgusu!-VİDEO

    PİRHA-HDP Ankara İl Örgütü’nün 4. Olağan Kongresi başladı. Kongrede hasta mahpusların durumuna vurgu yapılırken, HDP Eş Genel Başkanı Mithat Sancar, konuşmasında “Seçim bir gündür, mücadele her gündür. Onun için biz diyoruz ki, demokrasi ittifakını ortak mücadele üzerine kuruyoruz. Seçim birlikteliğini de bu zeminde inşa edeceğiz. mesajı verildi.

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) Ankara İl Örgütü, “Şimdi Kazanma Zamanı” sloganı ile 4’üncü Olağan Kongresi’ni yapıyor. Yenimahalle Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde yapılan kongrede salona “Simdi kadınlar zamanı”, “Şimdi gençlik zamanı”, “Şimdi demokrasi zamanı”, “Şimdi eşitlik zamanı” yazılı pankartlar asıldı.

    Hasta tutuklu Aysel Tuğluk’un durumuna dikkat çekilen kongrede, salona “Aysel Tuğluk Hafızamızdır, Hasta Tutsaklara Özgürlük” pankartıyla birlikte Deniz Poyraz ve Garibe Gezer’in fotoğrafları da asıldı.

    Geniş katılımın görüldüğü kongreye Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), Emek Partisi (EMEP), Toplumsal Özgürlük Partisi (TÖP), Türkiye İşçi Partisi (TİP), Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi (SYKP), Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP), Halkevleri, Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK), Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK), Emekli Sen, Barış Vakfı, Devrimci 78’liler Federasyonu, İnsan Hakları Derneği (İHD), 78’liler Girişimi, Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) temsilcileri katıldı.

    “ONURLU BARIŞI BU TOPRAKLARA GETİRMEK İÇİN…”

    Kongrenin ilk konuşmacısı HDP Ankara İl Eşbaşkanı Pakize Sinemillioğlu oldu. HDP’nin ezilen halkları temsil ettiğini ifade eden Sinemillioğlu, şu konuşmayı yaptı:

    “Üçüncü yol ittifakını hep birlikte kuracağız.  Vazgeçmedik, vazgeçmeyeceğiz. İzmir il Binasında katledilen Deniz Poyraz yoldaşımız için, cezaevinde yaşamını yitiren Garibe Gezer için, İstanbul Sözleşmesini hayata geçirmek için, Suruç’ta 10 Ekim’de yaşamını yitiren yoldaşlarımız için ve onurlu barışı bu topraklara getirmek için mücadele edeceğiz. Başta Aysel Tuğluk olmak üzere tüm hasta tutsaklara selam olsun. Cezaevlerinde baskı ve zulüm politikalarına karşı direnen tutsaklara selam olsun.”

    “SİZ GİDİYORSUNUZ, BİZ GELİYORUZ”

    HDP Ankara İl Eşbaşkanı Vezir Parlak da tutuklu siyasetçilere işaret ettiği konuşmasında şu ifadelere yer verdi:

    “Onlar nasıl ki iktidarın baskıcı politikalarına baş eğmediyse, cezaevlerinde de baskılara boyun eğmiyorlar. Tutuklu siyasetçiler cezaevlerinden çıkana kadar mücadelemizi sürdüreceğiz.

    Özgür Kürdistan ve demokratik Türkiye bizim mücadelemizle sağlanabilir. Güney Kürdistan’daki siyasi partilere de sesleniyoruz sesinizi kirli politikalara karşı çıkarın, kirli politikalara alet olmayın.

    Bu kongre öncesinde yine kimi engellemelerle karşılaştık. Deniz Poyraz ve Aysel Tuğluk pankartları salona alınmadı. Onlar bilsin ki Aysel Tuğluk da, Selahattin Demirtaş ta, İdris Baluken de, Figen Yüksekdağ da biziz. Siz gidiyorsunuz, biz geliyoruz.”

    “BOYUN EĞMEYEN BİR İL ÖRGÜTÜMÜZ VAR”

    Kongrede konuşan bir diğer isim ise HDP Ankara Milletvekili Filiz Kerestecioğlu oldu. Ankara’nın sorunların yumağı olduğunu dile getiren Kerestecioğlu, şunları söyledi:

    “Ankara demek polislerin engellenmesiyle sürekli karşı karşıya kalmak demektir. Her türlü zorluğa, baskıya, engellemeye rağmen boyun eğmeyen bir il örgütümüz var. Bizim yoksulu daha yoksul eden 5’li, 10’lu çetelerimiz yok. Zeytinliklere, ormanlara giren dozerlerimiz yok. Çocuk istismarlarını, kadın katliamcılarını aklayan yargımız yok. Bizim yasaklarımız, panzerlerimiz, hapishanelerimiz yok. Bizim haklara düşmanlığımız yok. Yoksulluğa, haksızlığa, adaletsizliğe karşı büyük bir mücadelemiz var. Bizim kendimizin olmasa bile zeytinliklere, ormanlara sevgimiz var.

    Kandıra Cezaevi’nden Figen Yüksekdağ, Sebahat, Gültan, Sincan’dan Günay Kubilay, İdris Baluken, Edirne’den Selçuk Mızraklı, Selahattin Demirtaş duyuyor mu? Ankara’nın sesini onlara çok daha güçlü duyuralım. HDP halktır, halk burada.”

    “SARAY TEK RENGE DÖNÜŞTÜRMEK İSTİYOR”

    HDP Eş Genel Başkanı Mithat Sancar ise partisinin il kongresinde yaptığı konuşmada, değişimin başlayacağı en önemli illerden birisinin Ankara olduğunu söyledi. “Ankara, devletin asık suratlı, zalim, gri rengiyle tanınır ama biz Ankara’yı halkların yer alacağı şehir haline getireceğiz” diyen Sancar, şu konuşmayı yaptı:

    “Yeni bir başlangıç ve inşa yolunda şimdi Ankara’da HDP zamanıdır. Ankara’ya üniversite okumaya geldiğimde Cebeci Kampüsü’nün etrafı panzerlerle çevriliydi. Ankara’nın sokaklarında gri, karaya dönüşmüştü. Askeri darbenin etkisi biraz gözlerden kaybolduğu yıllar içinde o kara biraz griye döndü. Ankara esasen devletin o asık suratlı gri rengiyle bütün topluma baktı. Ama biz biliyoruz Ankara bu renkten ibaret değildir. Ankara özgürlüğün mavisi, eşitliğin beyazı, dayanışmanın kızılını da içeriyor. İşte biz bütün bunları bir araya getirmek için şimdi HDP zamanıdır diyoruz.

    Birlikte yürümek için güçleniyoruz, güçlendikçe değişim daha da yaklaşıyor. Sizlerle bütün bedel ödeyen cezaevindeki yoldaşlarla birlikte şimdi değişimi başlatmak zamanıdır. Herkesin kurtuluşu artık ortak mücadeleden geçmektedir.

    Onlar bütün ülkeye Ankara başta olmak üzere bütün memlekete hükmetmek istiyorlar. Renkleri teke indirmek istiyorlar. Bütün kaynakları kendilerine ve yandaşlarına peşkeş çekmek istiyorlar. Bütün diğer halklara ezilenlere reva gördükleri yoksulluk ve sefalettir. İşte bunu değiştirmek için şimdi HDP zamanıdır diyoruz.

    Bu kongre bu başlangıcın en önemli adımların biri olacak. Ankara’nın bir yüzünü de hatırlatarak bu umudun kaynaklarının ne kadar güçlü olduğunu vurgulamak istiyorum. Bir de Ankara, gençliğin Ankara’sıdır, devrimci mücadelenin Ankara’sıdır. Ankara ODTÜ’dür. Cebeci’dir, mahallelerin Ankara’sıdır. Biliyoruz Ankara’da faşizmi durduran mahallelerdeki devrimci örgütlenmedir. İşte Ankara’nın bize öğretecekleri bunladır. Mahirlerin, Denizlerin, Kürt özgürlük hareketinin, Kürt siyasal mücadelesinin, Türkiye devrimcileri ile bir araya geldiği bu sokaklar, mahalleler, kampüslerdir. Asıl Ankara asıl Türkiye budur. Türkiye’nin geleceği buradadır.

    Bizler HDP’liler olarak Hüseyin Gazi’de Alevi, Çinçin’de Roman, OSTİM’de emekçi, Haymana’da Kürdüz. Biz bu ülkenin bütün renkleriyiz, inançlarıyız. Emek veren, emeğiyle yaşayan, emek için hayat için ter döken bütün kesimleriz. HDP budur, HDP’nin büyütmek istediği demokrasi ittifakının da temeli budur.

    Türkiye’de büyük barışı ve kalıcı demokrasiyi güçlü demokrasi kalıcı adaleti sağlamak için yürüyoruz, mücadelemizi büyütüyoruz. Türkiye’de halkların alternatif bekleyişi vardır, inandırıcı bir seçenek istiyor halklarımız. Sadece kuru kağıtlarla boş mesajlarla ne iktidar kolay kolay gider ne de düzen değişir. İktidarı göndermeye ahdettik, ant içtik. Bunun yolu halklara gerçek bir alternatif sunmaktan geçer. Bizler HDP olarak demokrasi ittifakını halklar için gerçek alternatif haline getirmeye çalışıyoruz. Biliyoruz ki 20 yıl iktidarda kalan hiçbir güç bu nimetleri bırakmak istemez. Arkasında koca bir suç sicili vardır, ondan korkar. Hem nimetleri bırakmak istemez hem de kaybetme korkusu yerini sarar.

    Seçim gününü bekleyerek, sonucu ulaşmanın mümkün olmadığını buradan tekrar hatırlatalım. Seçim bir gündür, mücadele her gündür. Onun için biz diyoruz ki, demokrasi ittifakını ortak mücadele üzerine kuruyoruz. Seçim birlikteliğini de bu zeminde inşa edeceğiz. Çünkü seçim de ancak her gün yürütülen bir mücadelenin parçası haline getirilirse başarılı sonuçlara yol açabilir. Yoksa sadece sandıkların kurulduğu günü mücadelenin tek alanı olarak görürsek kazanmamız mümkün olmaz. Biz o nedenle birlikte hep birlikte demokrasi güçleriyle, halklarla, emekçiler, yoksullarla bütün inanç gruplarıyla en geniş demokrasi ittifakını ortak mücadele temelinde inşa ediyoruz ve büyütüyoruz. Şiarımız ortak mücadele, her gün yeniden başlayan büyük mücadele kararlı inanlı yürüyüş.”

    SİNEMİLLİOĞLU VE PARLAK YENİDEN SEÇİLDİ!
    Kongrede HDP Ankara İl Örgütü’nün faaliyet ve mali raporlarının okunması ardından seçime gidildi. HDP Ankara İl Eşbaşkanlığı’na yeniden Pakize Sinemillioğlu ile Vezir Coşkun Parlak seçildi.

    PİRHA/ANKARA

  • Yazar Ali Balkız’ın ‘Büyümek İstedim’ romanı Narlıdere Cemevinde okuyucu ile buluştu-VİDEO

    Yazar Ali Balkız’ın ‘Büyümek İstedim’ romanı Narlıdere Cemevinde okuyucu ile buluştu-VİDEO

    PİRHA- Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) eski Genel Başkanı ve Yazar Ali Balkız’ın yeni kitabı, “Büyümek İstedim” romanı Narlıdere Cemevinde okuyucular ile buluştu. 

    Önceki dönem Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Genel Başkanı ve Yazar Ali Balkız’ın 2021 Fakir Baykurt Roman Ödülüne uygun görülen romanı, “Büyümek İstedim” Literatür Yayınları’ndan çıktı. Narlıdere Cemevinde düzenlenen söyleşi ve imza etkinliğinde Ali Balkız’ın, ‘AKP Politikaları ve Alevilik’ kitabı ve ‘Alevilik’ yazıları stantta yerini aldı.

    Yazar Ali Balkız, ülkenin bir uçurumun eşiğine sürüklendiğine vurguda bulunarak, “Bizi akıldan, dayanışmadan yoksun olarak parçalanmaya, bölünmeye davet eden bir anlayış var. Ama bu öğreti buna izin vermez. Türkiye önemli bir uçurumun başındadır. Ya hep beraber o uçurumdan aşağı ineceğiz, yada kurtulacağız” diye konuştu.

    “KENTLERE GÖÇ İLE İHTİYAÇTAN KAYNAKLI CEMEVLERİ İNŞA EDİLDİ”

    Toplumsal yaşam alanlarından kopan Alevilerin kentlere göçü ile birlikte belli ihtiyaçların doğrultusunda cemevlerinin inşa edildiğini söyleyen Balkız, “Kırlardan kopan biz Aleviler inancımızı, kültürümüzü yaşayabilmek ve çocuklara aktarabilmekte zorlanıyoruz. Bu cemevleri ondan inşa edildi. Cemevleri olmasaydı bizler ne buluşabilir, ne cenazelerimizi kaldırabilir ne de lokmalarımızı paylaşabilirdik. Aleviliği doğru anlayan, aktaran mekanlar olan cemevlerinin yapılması şarttır. Köylerde kendi halimizce yaşar iken kentlere geliş ile birlikte dedemizi, musahibimizi hatta kendi ailemizden insanları kaybettik. Cemevleri bu ihtiyaçtan dolayı doğdu” dedi.

    “TÜRKİYE ÖNEMLİ BİR UÇURUMUN BAŞINDA”

    Balkız, ülkedeki farklı kimliklerin, inançların hedef alınarak parçalanmaya çalışıldığını belirtti. Ülkenin belirsiz bir uçurumun eşiğine sürüklendiğine vurguda bulunan Balkız, “Bizi akıldan, dayanışmadan yoksun olarak parçalanmaya, bölünmeye davet eden bir anlayış var. Ama bu öğreti buna izin vermez. Sadece Aleviler değil kardeşlikten, eşitlikten ve barıştan yana olan Kürtler de, Sünni Türkler de izin vermez. Türkiye önemli bir uçurumun başındadır. Ya hep beraber o uçurumdan aşağı ineceğiz, ya da kurtulacağız. Yol ulularımız, ‘Dert bizde derman ellerimizdedir’ der. Yılmayacağız, korkmayacağız. Çocuklarımızın geleceğini bizler temin edeceğiz” şeklinde konuştu.

    ‘BÜYÜMEK İSTEDİM’ ROMANINA DAİR

    Kitabevleri ve internet sitelerinde satışına başlanan eser, Fakir Baykurt adına düzenlenen ‘Roman Ödülü’ yarışmasında 46 dosya içerisinden birincilik kazanan çalışma olmuştu.

    Ali Balkız, “Büyümek İstedim” adlı romanını, olağanüstü meraklı ve bir an önce büyüyüp hayata atılmak isteyen ilkokul öğrencisi Gollik Ali’nin gözünden anlatıyor. Balkız, 27 Mayıs 1960’ın arifesinde, siyasî çatışmaların yansımasını gördüğümüz Orta Anadolu’daki biri Alevî, öteki Sünnî olan iki köydeki yaşam biçimini, sert doğa koşullarını, insanlarını, ilişkilerini imgesel betimlemelerle kaleme alıyor.

    Sabri MERAL

  • Romanlar, güvenceli işlerde çalışmak istiyor

    Romanlar, güvenceli işlerde çalışmak istiyor

    PİRHA-Roman Diyalog Ağı (RODA), Sıfır Ayrımcılık Derneği Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu ile birlikte İstanbul Ümraniye’de bulunan Roman ve Abdalları ziyaret etti. Ziyarette atık toplayıcıların yaşadığı sorunları dinlediler.

    Roman Diyalog Ağı (RODA), Sıfır Ayrımcılık Derneği son günlerde depolarına yapılan baskınlar ve tutuklamalarla gündeme gelen atık toplayıcıların yaşadığı sorunlarla ilgili 8 maddelik çözüm önerisini kamuoyuna paylaştıktan sonra, bugün de Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu Programlar Koordinatörü Mehmet Caner Demir ve Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu Basın ve Enformasyon Yöneticisi İletişim Bölümü’nden Deniz Yenal ile birlikte İstanbul Ümraniye’de bulunan Roman ve Abdalları ziyaret etti.

    Ziyaret öncesi Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu, Roman Diyalog Ağı (RODA) çalışma ofisi olan Sıfır Ayrımcılık Derneği yöneticileriyle yapılan görüşmede, eşitsizlikleri daha görünür kılan ve derinleştiren COVID-19’un etkilerini konuşuldu. Yoksullukla mücadele, Roman kadınını güçlendirmek, Roman içerikli politikalarının merkezine kadın ve çocuğu yerleştirmek ve tüm seviyelerde politika yapma sürecine toplumun aktif katılımını sağlamak üzerine bilgi alışverişinde bulunuldu.

    Görüşmenin ardından heyet, İstanbul Ümraniye’deki Abdal ve Roman aileleri ziyaret etti.

    Yapılan ziyarette, ağırlıklı olarak atık toplayıcılığıyla geçinen aileler, İstanbul Valiliği tarafından hurda ve kağıt toplama araçlarına el konulduğunu, bu el konulma sırasında nelere maruz kaldıklarını anlattı.

    Yaptıkları işin düşük geliri, sağlıksız koşulları, çöple uğraşmanın toplumsal olarak pislikle ilişkilendirilmesi gibi nedenlerle toplumsal dışlanmışlığı en fazla yaşayan Romanlar, güvenceli işlerde çalışmak istediğini vurguladı.

    Kağıt toplayıcılarına yönelik baskılara karşı Sıfır Ayrımcılık Derneği ve Roman Diyalog Ağı (RODA açıklama yapmış, 8 maddelik çözüm önerisi sıralamıştı.

    “Geçimini atık toplayarak sağlayan ve kötü koşullarda çalışma imkanı bulabilen toplayıcıların geçimlerini sağlayabilmeleri için bazı öneriler sunuyoruz ve çözümün bir parçası olmak için herkesi sorumluluk almaya davet ediyoruz” denilen açıklamada, şu öneriler dile getirildi:

    “1. Atık toplayıcıların sorunlarının çözümü ve iş huzurlarının sağlanabilmesi için kamu, özel sektör, belediyeler, sivil toplum kuruluşları ve atık toplayıcılarından oluşacak bir komisyon kurulmalıdır.

    1. Oluşturulacak komisyon, iş sağlığı ve çalışma koşulları başta olmak üzere sokak toplayıcılarının güvenli koşullarda ve kayıtlı çalışmaları için gerekli yasal düzenlemeleri ve kaynak teminini oluşturmalıdır.
    2. Atık toplama ve ayrıştırma işlerinin yasal olarak ayrılması ile birlikte belediyeler atık toplayıcılar için sağlık koşullarına uygun depolama alanları oluşturmalıdır.
    3. Atık ayrıştırma işini yapan büyük işletmelerin doğrudan atık toplayıcılardan atıklarını alabilmeleri için gerekli kurumsal düzenlemeleri yapmaları sağlanmalıdır.
    4. Atık toplama araçlarının şehrin trafiğini aksatmayacak araçlarla yapılması için gerekli kaynak temin edilmelidir. El çekçekleri yerine elektrikli araçların kullanılması tercih edilmelidir. Alınacak araçlar için belediyelerin aracılığı ile yurt içi veya yurt dışı kaynak ve hibelerden faydalanmak için başvurular yapılmalıdır.
    5. Geçiş sürecinde ilgili belediye öncülüğünde İŞKUR tarafından katılımcılara günlük ücret ödenerek ve MEB tarafından öğretmen görevlendirilerek atık toplayıcılara yönelik eğitim programı düzenlenerek çalışanların sertifikalı olarak çalışması sağlanmalıdır.
    6. Konunun tüm aktörlerinin bir araya geleceği, acil diyalog toplantısı yapılarak sorunun çözümü hızlandırılmalıdır.
    7. Bu süreçte iş yapamayan, çalışamayan ve geçimini günlük kazançla sağlayan atık toplayıcılar için acil olarak Sosyal Yardımlaşma Vakfı üzerinden destek sağlanmalıdır.”

    PİRHA/İSTANBUL

  • Selahattin Demirtaş’ın yeni romanı ‘Efsun’ 2 Ekim’de çıkıyor!

    Selahattin Demirtaş’ın yeni romanı ‘Efsun’ 2 Ekim’de çıkıyor!

    PİRHA-Selahattin Demirtaş’ın cezaevinde kaleme aldığı “Efsun” isimli yeni romanı 2 Ekim’de okuyucuyla buluşacak. 

    HDP önceki dönem Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, cezaevinde bir kitap çalışmasına daha imza attı. Demirtaş’ın “Efsun” isimli yeni romanı 2 Ekim’de Dipnot Yayınları etiketiyle okurla buluşacak.

    Daha önce Seher ve Devran isimli iki öykü kitabı yazan Demirtaş, bir de Leylan adlı romana imza atmıştı. Demirtaş, şimdi ise Efsun isimli yeni bir romanla okurun karşısına çıkıyor.

    “ONLAR ARAŞTIRDI, BEN YAZDIM”

    Demirtaş’ın, Efsun’un yazım sürecini anlattığı bölümden bir pasaj şöyle:

    “Hikâyenin geçeceği mekânları, özellikle hiç gidip görmediğim yerlerden seçtim. Beyrut, Girit, Gümüşhane, Çanakkale (Lapseki), Edremit, İstanbul’un bazı mahalleleri ile diğer yerlerin çoğunu ben hiç görmedim, kızlarım da görmediler. Ama benim için internetten tüm bu yerleri araştırıp fotoğraflar, raporlar gönderdiler, yorumlarını eklediler. Romanda geçen yemekleri, çiçekleri, şarkı sözlerini, karakterlerin isimlerini ve daha birçok bilgiyi onların gönderdiği raporlardan yola çıkarak belirledim. Tıpkı romanın kendisinde olduğu gibi onlar araştırdı, ben yazdım. Onlara bölüm bölüm gönderdim, önerilerini aldım. Böylece romanı birlikte yazdık. Anneleri de hem el yazılarımı bilgisayara geçti, hem de bütün bu süreci koordine etti. Yani Başak, Delal ve Dılda ile birlikte yazdık bu romanı. Okudular, ‘Olmuş’ dediler. Sonra siz de okuyun istedik.”

    “DEMİNİ ALMIŞ EDEBİYATÇILIĞININ SON ÜRÜNÜ…”

    Kitabın arka kapak yazısında ise şu anlatıma yer verildi:

    “Dupduru, yer yer hüzünlü, yer yer coşkulu ama hep çağıldayan, insana kendini iyi hissettiren bir anlatım…

    Olanca ışıltılarıyla ilginç karakterler…

    Acının mizahla harmanlanışı…

    Üç kuşak boyunca anlatılan, sonunda mutlaka kapanacak olan bir hesap…

    İlmek ilmek dokunmuş, sürprizlerle dolu bir olay örgüsü…

    Çağdaş bir aşk hikayesi olarak da nitelendirilebilecek olan Efsun, Selahattin Demirtaş’ın artık iyice demini almış edebiyatçılığının son ürünü.”

    PİRHA/ANKARA

  • Yazar Aydın, Maşuki’yi yorumladı: Alevi / Kalenderi / Melami düşüncesi çok başarılı işlenmiş 

    Yazar Aydın, Maşuki’yi yorumladı: Alevi / Kalenderi / Melami düşüncesi çok başarılı işlenmiş 

    PİRHA-Yazar Ayhan Aydın, İsmail Kaygusuz’un ‘Oğlan Şeyh Maşuki – Muhteşem Süleyman’ın Tahtını Sarsan Civan’ kitabını yorumladı. 1529’da, başı vurulduktan sonra denize atılan İsmail Maşuki ve 12 yoldaşına dair Aydın, “Bu devlet bir gün gerçek bir hukuk devleti olursa onlardan özür dileyecektir” dedi.

    Yazar Ayhan Aydın, Akademisyen-Yazar İsmail Kaygusuz’un 2012 yılında Su Yayınları’ndan çıkan ‘Muhteşem Süleyman’ın Tahtını Sarsan Civan-Oğlan Şeyh Maşuki’ adlı romanı hakkında izlenimini kaleme aldı.

    Yazar Ayhan Aydın, İsmail Kaygusuz’u önemli bir yazar olmakla birlikte “hem de Alevi – Bektaşi yol ve öğretisini çok iyi bilen bu yolun düşün insanlarından birisidir” sözleriyle andı.

    Aydın, İsmail Kaygusuz’un çok köklü olan Onar Baba (Dede) Ocağı’na mensup olarak bu öğretinin değerleriyle yetişmiş olduğunun da altını çizdi.

    İsmail Kaygusuz’un Alevi dünyasında yeteri kadar değerlendirilmediğini düşünen Ayhan Aydın, Kaygusuz’un, olaylara çok boyutlu bakabilmesinin nedenleri olarak arkeoloji, sanat tarihi, eski diller gibi farklı alanlarda almış olduğu eğitimlere işaret etti.

    “GERÇEKLERLE KUCAKLAŞMADIKÇA BARIŞ SAĞLANAMAYACAKTIR”

    Yazar Ayhan Aydın, Türk tarihinin de “Savaşlar, göçler, baskılar, isyanlar tarihi” olduğunu belirterek “İnançlarından, görüş ve düşüncelerinden dolayı katledilen yüzlerce sima ise bizim ayrılmaz birer parçamız olarak her daim tarihten bize bakmaktadırlar. İsmail Maşuki ise; tarihimizde, mazlumlar mazlumu, gadre uğramış en iç acıtıcı kıyımı yaşamış bir civandır” ifadelerini kullandı.

    İsmail Kaygusuz’un kitabında odaklandığı isim olan İsmail Maşuki’nin büyük bir değer olduğunu söyleyen Ayhan Aydın, “muktedirlerin arkalarına dönüp özür dilemeleri gereken ölümsüz köklerimizdir. Türkler ve Türkiye’yi yönetenler tarihleriyle hesaplaşmadıkça, gerçeklerle kucaklaşmadıkça bu ülkede hiçbir zaman barış sağlanamayacaktır” diyerek şu yorumda bulundu:

    “YERYÜZÜ YOK OLANA KADAR YAŞAMAYA DEVAM EDECEK”

    “Yüz karası bir tarihi olay olarak, hiçbir suçu, günahı yokken 21 yaşında, düzmece bir mahkeme kararıyla Kanlı Kanuni’nin kinli şeyhülislamı tarafından idamına karar verilip 1529’da başı vurulduktan sonra denize atılan İsmail Maşuki ve 12 Yoldaşı yeryüzü yok olana kadar yaşamaya devam edeceklerdir. Bu devlet bir gün gerçek bir hukuk devleti olursa onlardan özür dileyecektir.

    İsmail Kaygusuz’un, Muhteşem Süleyman’ın Tahtını Sarsan Civan Oğlan Şeyh Maşuki isimli eseri bence Alevi / Kalenderi / Melami düşüncesinin çok başarılı bir şekilde bir roman olarak işlendiği ve yapmacıksız / yalın ve öğretici bir şekilde anlatıldığı önemli bir kitaptır.

    İsmail Kaygusuz bu önemli kitabında; Abdülbaki Gölpınarlı gibi önemli isimlerden de yararlanarak, tarihsel gerçekler doğrultusunda, Bayrami – Melami Tarikatından / Yolundan olan Pir Ali Sultan Aksarayi ile Alevi / Kızılbaş / Kalenderi topluluklarının diyaloglarını, aynı zamanda Kalender Çelebi’nin müsahibi olan Pir Ali Sultan’ın insan- ı kâmil hüviyetiyle çevresinde yarattığı büyük ilgiyi anlatarak bizlere bilgiler veriyor.

    Batini tasavvuf yolunda hızla ilerleyen İsmail Maşuki çok iyi bir eğitim almasının yanında, taşkın ve cezbeli halleriyle şiire, bilgiye, sevgiye gark olmuş bir muhabbet ehli olarak daha Aksaray’da gencecik yaşında bir pırlanta gibi parlamıştı.

    Tüm bunları eserine yansıtan değerli hocamız İsmail Kaygusuz romanında, edebiyat gücü içinde tarihsel ve sosyal olayları çok iyi aktarırken Anadolu halkının durumunu, Alevi topluklarının yaşadıkları sıkıntıları, gerçek tasavvuf erbaplarıyla taassup çizgisinde bulanan tutucu medrese çevreleri arasındaki çekişmeleri, sorunları da çok güzel bir dille kaleme almış.

    Yol – erkân konusunda tarikatlar arasındaki benzerlikler yanında, Alevi Yolu’na en yakın ve nazenin yol olarak bilinen Melamilik’teki insan sevgisini, hizmet aşkını, Ehlibeyt’e bağlılığı, ‘sır tutmayı’, gönül adamı olmayı, değerleri uğruna serden geçme gibi değerler, bu yolun ilkeleri kitapta işlenen konulardandır.

    “21 YAŞINDA BOYNU VURULARAK KATLEDİLDİ VE 12 YOLDAŞIYLA BİRLİKTE DENİZE ATILDI”

    Mazlumlar mazlumu İsmail Maşuki daha 21 yaşında, masum bir can insan olmasına rağmen, acımasız katiller elinde, Sultanahmet’deki At Meydanı’nda boynu vurularak katledilmiş, kendisi gibi başları vurulan 12 yoldaşıyla birlikte denize atılmıştır.

    İşte bu benzersiz olayı bizlere, benzersiz bir şekilde anlatan bu kitap sadece bir edebi eser, bir roman değil, mazlumların haklarının alınması, yaşanan gerçekleri anlatması yönünde de tarihi bir haykırıştır.”

    Yazar Ayhan Aydın, İsmail Maşuki’yi “Mazlumluğun Timsali” olarak tariflerken şu şiiri de kaleme aldı:

    Mazlumlar hep böyle ahlar mı çeker

    Cellatlar elinde kalan civanım

    Didar görüp şad olmadan mı gider

    Feleğin çarkında kalan civanım

     

    Kanlı Kanuni kinli şeyhülislam

    Böyle mi yazıldı, böyle mi İslam

    Masuma kıyanlar nasıl bir insan

    İnsanlık ah etti mazlum civanım

     

    Sevgi çağlayanı, bülbül nefesli

    Veysel Karani’nin gönlü güzeli

    Evliyalar Şahı Düldül sekişli

    Umman çalkalandı nazlı civanım

     

    Fermanın yazarlar kirli ellerle

    Yalanlı dolanlı münkir dillerle

    Nasıl kıydılar böyle bir güzele

    On iki yiğitle şehit civanım

     

    Cevheri’yim yüreğin gamla dolu

    Duruşmamız yok ellerim kupkuru

    Göz yaşı yürekte akar dupduru

    Dertlerin söylenir mazlum civanım

    (PİRHA HABER MERKEZİ)

  • Romanlar, Hıdırellezi pandeminin gölgesinde kutladı-VİDEO

    Romanlar, Hıdırellezi pandeminin gölgesinde kutladı-VİDEO

    PİRHA- Mersin Büyükşehir Belediyesi, her yıl 5-6 Mayıs’ta kutlanan Hıdırellez’i bu yıl renkli görüntülerle karşıladı. Salgın nedeniyle ilan edilen tam kapanma sürecinde Büyükşehir’in sahilde düzenlediği küçük çaplı organizasyonda Roman vatandaşlar baharı geride bırakıp yazı şarkılarla karşıladı.

    Anadolu, Orta Doğu, Irak, Suriye, Kırım, Azerbaycan ile Balkan ülkelerinde ‘bayram’ olarak değerlendirilen Hıdırellez’in, dünyada darda kalanların yardımcısı olduğuna inanılan Hızır ile denizlerin hakimi olduğuna inanılan İlyas’ın yeryüzünde buluştukları gün olduğu düşünülerek, ‘baharın habercisi’ olduğuna inanılıyor.

    Mersin Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Dairesi’nin 5-6 Mayıs’ta kutlanan Hıdırellez için bu yıl düzenlediği organizasyonda renkli görüntüler ortaya çıktı. Büyükşehir Belediyesi, bu yıl tam kapanma sürecine denk gelen Hıdırellez kutlamalarında 59 Roman müzisyeni Kültür Park’ta buluşturdu.

    MERSİN’DE ROMANLAR HIDIRELLEZ’İ COŞKUYLA KARŞILADI

    Mersin’in Akdeniz İlçesi Turgutreis Mahallesi’nde yoğun olarak yaşayan ve geleneklerini yaşatan Romanlar, Hıdırellez’i bu yıl pandeminin gölgesinde karşıladı.

    Hıdırellez kutlamaları için Büyükşehir’in sahil şeridindeki Kültür Park içerisinde yer alan Özgecan Aslan Barış Meydanı’nda düzenlediği organizasyona 59 Roman müzisyen katıldı. Açık hava, sosyal mesafe ve maske kullanımına dikkat edilen organizasyonda 3 şarkı söylendi. Meydanda yakılan ateşin etrafında dans eden Romanlar, baharı geride bırakarak yazı şarkılarla karşıladı. Romanlar, renkli kostümleri ve saçlarındaki papatya taçlarının yanı sıra en çok da taşıdıkları coşku ve neşeyle dikkat çekti.

    “Ederlezi”, “Geliyor Geliyor” ve “İlle De Roman Olsun” şarkılarını söyleyen Roman müzisyenlere yapılan toplam 27 bin 100 liralık destek de yaşadıkları zorlu süreçte merhem oldu.

    “HIDIRELLEZ’İN COŞKUSUNU ONLARLA YAŞAYALIM İSTEDİK”

    Organizasyona dair açıklama yapan Kültür ve Sosyal İşler Dairesi Başkanlığı Koordinatörü Bengi İspir Özdülger, “Bugün, zaten her zaman özel bir takım etkinliklerle kutlanıyor. Biz buna bir farklılık getirelim, bir anlam kazandıralım, bu coşkuya eşlik edelim istedik. Roman vatandaşlarımızın özellikle bir marşı niteliğinde olan Ederlezi şarkısıyla birlikte burada söyleyecekleri parçalarla Hıdırellez’in coşkusunu onlarla yaşayalım istedik. Tabi bizim amacımız aynı zamanda Roman vatandaşlarımıza maddi destek de sağlamak” dedi.

    HIDIRELLEZ BİR YANDAN DA YENİLENMEDİR”

    Akdeniz Roman Dernekleri Federasyonu Başkanı Ali Daylam da, baharın Romanlar için çok kıymetli olduğunu vurgulayarak, “Hıdırellez’in de bir yandan toprağın uyanışını bir yandan da arınma anlamı taşıyor. Gençlerin o gün evlerin kapısına çiçekler astığını söyledi. O sabah başlayan şenliklerle arınmaları gerektiğini anlayan insanların ilk olarak ırmağa gidip yıkanırlar. 5 Mayıs günü insanlar suya girerler. Orada aslında temizlenirler. Bir yandan da yenilenmedir aslında bu. Hem doğaya karşı olan saygı ve sevgi hem de beklentileri anlatıyor aslında. Şenlikler büyük bir coşkuyla kutlanır, büyük bir Roman ateşi yakılır ve ateşin üzerinden herkes atlar” diye konuştu.

    “BİZİM KULLANDIĞIMIZ DİLDE ‘SAVAŞ’ KELİMESİ YOK”

    Romanlar’ın barışı temsil ettiklerini de sözlerine ekleyen Daylam, “Biz Romanlar’ın kullandığı bir dil var. O dilin içerisinde ‘savaş’ kelimesi yok. Bütün kelimelerin karşılığı var, onun yok. Barışı anlatırlar. Bu güzel gün tam da barışı, insanların sevginin pozisyonuna gelmelerini ve birbirlerine yakınlaşmalarını sağlayan, yardımlaşmayı anlatan bir duygu seli. Bu bizi çok sevindiriyor ve çok kıymetli bir gün” ifadelerine yer verdi.

    PİRHA/MERSİN

  • Bugün 8 Nisan Dünya Romanlar Günü!

    Bugün 8 Nisan Dünya Romanlar Günü!

    PİRHA- Bugün 8 Nisan Dünya Romanlar Günü. Roman halkı, sağlıktan eğitime, barınmadan istihdama kadar sorunları çözümsüzken, bugünkü Resmi Gazete’de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın imzasıyla 8 Nisan’ın Romanlar Günü olarak kutlanacağı belirtildi. 

    Vatanları ‘dünya’ olan Roman halkı, savaşsız bir dünya isterken, savaşların ortasında en çok kalan, hedefe konulan ve Nazi Almanya’sında olduğu gibi katledildi, sürgün edildi, ayrımcılığa maruz kaldı.

    Devletlerin görmediği, kimlik vermediği, açlığa, yoksulluğa mahkum ettiği Roman halkı, zaman içerisinde eğlence metasına dönüştürüldü.

    8 Nisan 1971 tarihinde Londra’da toplanan Birinci Uluslararası Roman Kongresi, bu tarihin Dünya Romanlar Günü olarak kutlanmasına karar verse de, bu karar Romanlara yönelik ırkçı ve ayrımcı politikaları ortadan kaldırmadı.

    Avrupa Birliği’nin 2004 ve 2007 yılında genişlemesiyle birlikte milyonlarca Roman AB vatandaşı olurken, AB ülkeleri içinde serbest dolaşım hakkı, Romanlar için işletilmiyor. Fransa’da, İtalya’da ve İskandinav ülkelerinde yaşayan binlerce Roman 2010 yılında zorla sınır dışı edilerek Romanya ve Bulgaristan’a gönderildi.

    Roman halkı, Türkiye’de de ayrımcılığa ve nefret suçuna uğrayan toplulukların başında geliyor. Yaşam alanları bir çok kentte ellerinden alınırken, talepleri ise dikkate alınmıyor.

    Zor koşullarda altında yaşama tutunmaya çalışan Roman halkı, pandemi ile birlikte koşulları daha da ağırlaştı. Ağır sorunlar karşısında, yerel yönetimler geçici çözümler sunmaya çalışırken, devlet nezdinde belli günlerde sözü edilenler olarak kaldı.

    Roman halkı, sağlıktan eğitime, barınmadan istihdama kadar sorunları çözümsüzken, bugünkü Resmi Gazete’de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın imzasıyla 8 Nisan’ın Romanlar Günü olarak kutlanacağı belirtildi.

    Roman halkı ise kutlamadan çok, sorunlarının çözümünü bekliyor.

    (HABER MERKEZİ)

  • HDK, Yaşar Kemal’i andı: Abdi ağalara karşı İnce Memed olunmalı

    HDK, Yaşar Kemal’i andı: Abdi ağalara karşı İnce Memed olunmalı

    PİRHA- Halkların Demokratik Kongresi (HDK) Kültür Sanat Komisyonu, 28 Şubat 2015 tarihinde hayatını kaybeden dünyaca tanınan yazar Yaşar Kemal’i andı.

    HDK Kültür Sanat Komisyonu, Yaşar Kemal’i andığı mesajında, yazarın barış, kültürel çeşitlilik, anadilin korunması ve yoksulların birleşmesi yönündeki görüşlerini hatırlattı.

    Halkların Demokratik Kongresi (HDK) Kültür Sanat Komisyonu, usta yazar Yaşar Kemal’in ölümünün 6’ncı yıl dönümünde yayınladığı yazılı açıklamada, “Bize, tepemizde dolanıp duran kuşla, gölgesine sığındığımız ağaçla, kıyısında yürüdüğümüz ırmak, tuzlu sularında yüzdüğümüz denizle insan olduğumuzu daima unutmayalım diyeydi muştulu betimlemeleri. Yeryüzündeki bütün ezilenlere, Abdi Ağalar karşısında İnce Memedler olma cesaretini ve cüretini bırakan sevgili usta Yaşar Kemal’i büyük özlemle anıyoruz…” denildi.

     Halkların Demokratik Kongresi (HDK) Kültür Sanat Komisyonu, Dünyaca ünlü yazar Yaşar Kemal’i, ölümünün 6’ncı yıl dönümünde yayınladığı yazılı açıklama ile andı.

    “USTA YAZAR YAŞAR KEMAL’İ ÖZLEMLE ANIYORUZ”

    Açıklamada, Yaşar Kemal’in “Bir, benim kitaplarımı okuyan katil olmasın, savaş düşmanı olsun. İki, insanın insanı sömürmesine karşı çıksın; kimse, kimseyi aşağılayamasın; kimse, kimseyi asimile edemesin… İnsanları asimile etmeye can atan devletlere, hükümetlere olanak verilmesin. Benim kitaplarımı okuyanlar bilsinler ki bir kültürü yok edenlerin kendi kültürleri, insanlıkları ellerinden uçmuş gitmiştir. Benim kitaplarımı okuyanlar, yoksullarla birlik olsunlar; yoksulluk bütün insanlığın utancıdır. Benim kitaplarımı okuyanlar, cümle kötülüklerden arınsınlar” sözlerine yer verildi.

    “ABDİ AĞALARA KARŞI İNCE MEMED OLUNMALI”

    Açıklamanın devamında şunlar dile getirildi:

    “Bu vasiyeti okurlarına bırakan Yaşar Kemal: “Ben Kürdüm ama Kürt yazar değilim.” diye tanıtmıştı kendini. Belli ki bu nedenden ve insanın sömürüsüne, aşağılanmasına ve asimilasyona karşı çıkan kitaplarından ve konuşmalarından, uzun yıllar başı birçok kez devletle derde girdi. Birçok kez soruşturuldu, yargılandı. Tüm bunlar, onu yazmaktan ya da düşündüğü gibi yazmaktan vazgeçirmedi.

    Anlatı ustası Yaşar Kemal’in fikirleri, mücadele geleneğine katkıları “İnce Memed”in dizelerinden yola çıktı ve asi bir rüzgâr gibi sarıp sarmaladı bizleri. 2015 yılının 28 Şubat günü sadece okurları ve sevenleri değildi Yaşar Kemal’i uğurlayanlar. Öldüğü gün, Toroslar, Binboğalar ve Ağrı Dağı da uğurladı onu. Çukurova sıcağı ve bataklıkları, Anavarza Ovası ve pamuk tarlaları peşi sıra koştular. Ve coşkun akan ırmaklar karşıladı sonra büyük ustayı…

    Bize, tepemizde dolanıp duran kuşla, gölgesine sığındığımız ağaçla, kıyısında yürüdüğümüz ırmak, tuzlu sularında yüzdüğümüz denizle insan olduğumuzu daima unutmayalım diyeydi muştulu betimlemeleri. Toplumcu ve sosyalist yazar Yaşar Kemal’in bir kitabı yoktur ki sömürüye ve yozlaşmaya karşı insanları mücadeleye çağırmasın. Bir karakteri yoktur ki baskı, zulüm ve yozlaşmışlığın çaresizliği ve içinde bulundukları kötü duruma karşı daima direnmesin. Yeryüzündeki bütün ezilenlere, Abdi Ağalar karşısında İnce Memedler olma cesaretini ve cüretini bırakan sevgili usta Yaşar Kemal’i büyük özlemle anıyoruz…”

    (HABER MERKEZİ)

  • Yaşar Kemal aramızdan ayrılalı 6 yıl oldu

    Yaşar Kemal aramızdan ayrılalı 6 yıl oldu

    PİRHA- Dünyaca ünlü yazar Yaşar Kemal, bundan tam 6 yıl önce bedeni aramızdan ayrıldı, ancak eserleri ve duruşuyla varlığı her daim hissedilmeye, örnek alınmaya devam ediliyor.

    “Mana eri bu yolda melül olası değil/ Mana duyan gönüller hergiz ölesi değil/ Ten fanidir can ölmez, gidenler geri gelmez/ Ölür ise ten ölür, canlar ölesi değil” der Yunus Emre, ölümsüzlüğü tarif ettiği dizelerinde.

    Yaşar Kemal’de ölümsüzler kervanının nişangâhlarından biri. Doğayla, insanla, toprakla, denizle, ateşle, suyla buluşturduğu romanlar dünyanın her yerinde, gönüllerle buluşmaya devam ediyor. 28 Şubat 2015 yılında bedeni aramızdan ayrılsa da, yazdıkları baş ucumuzda.

    Yaşar Kemal aynı zamanda içinden geldiği, kendisine yazmayı fısıldayan toprakların ve insanların acılarıyla, hak mücadelesiyle de yan yana durmuş, yeri gelmiş öncülük etmiş, yeri gelmiş, yaşanan hak ihlallerine karşı dünyanın ses vermesini istemiş ve “Dağlar, insanlar ve hatta ölüm bile yorulduysa, şimdi en güzel şiir, barıştır” diyen bir bilgeydi.

    Dünyadaki izi, hiç silinmeyecek ve gerçek adı Kemal Sadık Gökçeli olan Yaşar Kemal, Nigar Hanım ile çiftçi Sadık Efendi’nin oğlu olarak, Adana sınırları içerisindeki Osmaniye’de 6 Ekim 1923’te dünyaya geldi. Yaşar Kemal’in Van-Ercişli olan ailesi, 1. Dünya Savaşı yıllarında sırasıyla Diyarbakır, Urfa ve Antep’e gitti, son olarak da Adana’ya yerleşti.

    Zor bir çocukluk geçiren Yaşar, 8 yaşındayken köye gelen bir tuhafiyecinin köy kadınlarının borcunu yazmasından etkilenip, yazmaya ilgi duydu. Küçük yaşta doğaya, insanlara ve topluma karşı ilgi duyarak eserlerinin temelini oluşturan Yaşar Kemal, ilkokula gitmeden önce “Aşık Kemal” mahlasıyla halk şiirlerine imza attı. Kaleme aldığı ilk şiiri “Seyhan”, 1939’da Adana Halkevi Dergisi’nde yayımlandı.

    Yaşar Kemal’in, 1940-1941 arasında Çukurova ile Toroslar’dan derlediği ağıtları içeren “Ağıtlar” adlı ilk kitabı, 1943’te Adana Halkevi tarafından yayımlandı.

    Edebiyat hayatının yanı sıra, siyasi faaliyetlere devam eden Kemal, 1967’de çıkarmaya başladığı “Ant” adlı derginin eklerinden biri sebebiyle 18 ay hapse mahkum oldu. Daha sonra bu karar, Yargıtay tarafından bozuldu.

    Yazıları ve siyasi etkinlikleri dolayısıyla birçok kez kovuşturmaya uğrayan Yaşar Kemal, 1974-1975’te Türkiye Yazarlar Sendikası’nda Genel Başkan olarak görev yaptı. Kemal, 1988’de kurulan PEN Yazarlar Derneği’nin de ilk başkanı oldu.

    Hayatı boyunca şiir, öykü, roman, anı, röportaj, derleme, söyleşi, deneme, oyun, fıkra, makale ve senaryo gibi birçok edebi türde eser kaleme alan usta yazar, Türk edebiyatına 26 roman, 11 deneme, 9 röportaj, 2 öykü ve şiir alanında bir eseri miras bıraktı.

    Yaşar Kemal, solunum yetmezliği şikayetiyle tedavi gördüğü hastanede, çoklu organ yetersizliği ve kalp ritim bozukluğu sebebiyle 28 Şubat 2015’de 92 yaşında vefat etti ve Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedildi.

    YAŞAR KEMAL’İN BAZI ROMAN VE ESERLERİ

    “Demirciler Çarşısı Cinayeti (1974)”, “Yusufçuk Yusuf (1975)”, “Yılanı Öldürseler (1976)”, “Al Gözüm Seyreyle Salih (1976)”, “Kuşlar da Gitti (1978)”, “Deniz Küstü (1978)”, “Yağmurcuk Kuşu (1980)”, “Kale Kapısı (1985)”, “Kanın Sesi (1991)”, “Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana (1997)”, “Karıncanın Su İçtiği (2002)”, “Tanyeri Horozları (2002)”, “Çıplak Deniz Çıplak Ada / Bir Ada Hikayesi”, “Tek Kanatlı Bir Kuş, 2013”, çocuk romanı “Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca (1977)” destansı roman “Üç Anadolu Efsanesi (1967)”, “Ağrıdağı Efsanesi (1970)”, “Binboğalar Efsanesi (1971)”, “Çakırcalı Efe (1972)”, “Yanan Ormanlarda Elli Gün”, “Çukurova Yana Yana”, “Peri Bacaları”, “Bunların hepsini Bu Diyar Baştan Başa”, “Allah’ın Askerleri”, “Röportaj Yazarlığında”, “Çocuklar İnsandır”, “Ağıtlar”, “Taş Çatlasa”, “Baldaki Tuz”, “Gökyüzü Mavi Kaldı”, “Ağacın Çürüğü”, “Sarı Defterdekiler”, “Ustadır Arı”, “Zulmün Artsın”

    (HABER MERKEZİ)