PİRHA- Cumhurbaşkanı kararıyla İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesini değerlendiren Rosa Kadın Derneği üyesi Av. Elif Tirenç İpek, “İstanbul Sözleşmesi’nin feshi girişimi, hükümetin kadınlara savaş ilan ettiğinin resmi dille kabulüdür. Tabi ki kadınlar bu savaşa karşı gardlarını alacaklar. Kadınlar olarak, yaşamımızdan, hayatlarımızdan ve kazanımımızdan vazgeçmeyeceğiz” dedi.
‘İstanbul Sözleşmesi’ olarak bilinen ve 2011 yılında Türkiye Cumhuriyeti’nin de imzaladığı “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi”, Cumhurbaşkanı imzasıyla Resmi Gazetede yayımlanan karar ile feshedildi.
Rosa Kadın Derneği üyesi Av. Elif Tirenç İpek, Cumhurbaşkanı imzasıyla İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesini PİRHA’ya değerlendirdi.
Cumhurbaşkanı kararıyla feshedilen İstanbul Sözleşmesi’nin hukuka aykırı olduğunu belirten Av. Tirenç İpek, “İstanbul Sözleşmesi’nin feshine karşı kadınların mücadelesi her yerde devam ediyor” dedi.
“BÜTÜN HUKUK CAMİASI, TEK BİR AĞIZDAN BU USULÜN HUKUKA AYKIRI OLDUĞUNU SÖYLÜYOR”
İstanbul Sözleşmesi’nin, 2011 yılında imzalandığını, daha sonra Bakanlar Kurulu’nun onaylaması ve meclisin uygun bulma kanunuyla birlikte yürürlüğe girdiğini vurgulayan Av. Tirenç İpek, “Geçtiğimiz haftalarda bir gece yarası kararnamesinin Resmi Gazetede yayınlaması ile birlikte fesih edildiği gibi bir açıklama yapıldı. O günden beri bütün hukuk büroları, bütün anayasa profesörleri, idari hukukçular ve Türkiye’deki bütün hukuk camiası tek bir ağızdan bu usulün hukuka aykırı olduğu mevcut yasal düzenlemelere aykırı olduğunu belirten açıklamalar yapıyor” şeklinde konuştu.
“İSTANBUL SÖZLEŞMESİ HALA YÜRÜRLÜKTE”
Av. Tirenç İpek, ” Yetki ve Usulde Paralellik ilkesi gereği bir uluslararası sözleşme nasıl yürürlüğe girmiş ise aynı yolun izlenerek, yani meclis onayından geçerek çıkılmak isteniyorsa bu şekilde çıkılması gerektiğini belirterek, usule itirazlar çok yoğun bir şekilde dile getirildi. Ancak geçerli bir fesih söz konusu olmadığı ve yapılan işlemin yok hükmünde sayılması gerektiği için bir bütün olarak İstanbul Sözleşmesi’nin hala yürürlükte olduğu görüşündeyiz” dedi.
“BAKANLIKLARIN KORUYORUZ İDDİASI, ALTI BOŞ VE HAVADA KALAN SÖYLEMLER”
Bakanlıkların kadınları koruyamadığını ifade eden Av. Tirenç İpek, “2011 yılından bu yana hükümet hiçbir adım atmadı. Tam tersi bu eşitsizliği pekiştiren söylemlerde bulundu, bu yönde pratikler sergiledi. Bakanlıklar, koruduklarını iddia ediyorlar ama koruyamıyorlar. Şiddetin bu kadar artmasının sebebi bakanlıkların yanlış, eksik ve art niyetli (kötü niyetli) politikaları ve yaklaşımları olmasından kaynaklıdır. Türkiye’de ‘ölmek istemiyorum’ diye bağıran, çığlık atan ancak buna rağmen katledilen kadınların katliamına şahitlik ediyorlar. Bakanlıkların koruyabiliyoruz iddiası gerçekten altı boş, havada kalan söylemler” diye konuştu.
“YAŞAMIMIZDAN, HAYATLARIMIZDAN VE KAZANIMLARIMIZDAN VAZGEÇMEYECEĞİZ”
Bu işlemden dönülmez ise Türkiye’de kadınlar ve bütün dezavantajlı gruplar açısından çok karanlık, korku dolu bir yola girileceğini ifade eden Av. Tirenç İpek, “Şiddetin artışına sebep olarak İstanbul Sözleşmesi gösterildi. Fakat biz biliyoruz ki bu sözleşme uygulanmış olsaydı, yükümlülükler yerine getirilmiş olsaydı, şiddet bu kadar artmayacaktı ve en asgari düzeye indirilebilecek başarıyı sağlayabilecektik” ifadelerine yer verdi.
“HÜKÜMETİN KADINLARA SAVAŞ İLAN ETTİĞİNİN RESMİ DİLLE KABULÜDÜR”
Av. Tirenç İpek, kadınların hükümete karşı nasıl bir adım atacağı konusunda şunları kaydetti:
“Fesih girişiminden bu yana kadınlar gerçekten her anlamda mücadeleyi yükseltmenin yöntemlerini tartışıyorlar. Çünkü bu kadar ciddi bir kazanımın, elimizden alınmaya çalışılması, hükümetin uzun yıllardır kadın düşmanı politikalarının yanında artık kadınlara bu fesih girişimiyle beraber ‘Size savaş ilan ettik’ sonucunu çıkarmaktadır. İstanbul Sözleşmesi’nin feshi girişimi, hükümetin kadınlara savaş ilan ettiğinin resmi dille kabulüdür. İstanbul Sözleşmesi tabi ki geri gelmeli ve geri gelecek. Bu kazanımımızdan kadınlar olarak vazgeçmeyeceğiz, kadınlar bu savaşa karşı gardlarını alacaklar. Her yerden kadınların itirazları yükselecek, buna karşı mücadeleyi yükselteceğiz. Bu anlamda hiç birimizin çekincesi yoktur. Yaşamımızdan, hayatlarımızdan ve kazanımızdan vazgeçmeyeceğiz.”
Diyarbakır’da gözaltına alınan ve aralarında Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Diyarbakır Şube üyesi Nurşen Akbal’ın bulunduğu 6 kadın tutuklandı.
Diyarbakır’da gözaltına alınan kadınlardan 6’sı tutuklandı, 9’u adli kontrol tedbiriyle serbest bırakıldı. Bir kadına ise ev hapsi verildi. 8 Kadının ise gözaltı süresi 48 saat uzatıldı.
Diyarbakır’da 5 Nisan’da gözaltına alınan kadınlardan 16’sı bu gün öğleden sonra adliyeye çıkarıldı.
Savcılık ifadelerinin ardından Sosyalist Kadın Meclisleri (SKM) Merkez Yürütme Kurulu Üyesi (MYK) Üyesi Satiye Ok, Halkların Demokratik Partisi (HDP) Milletvekili Remziye Tosun’un basın danışmanı Gurbet Özel, HDP Milletvekili Dersim Dağ’ın eski danışmanı Leyla Akgül, Hasibe Akçay, Barış Annnesi Nezahat Teke, Jinnews muhabiri Beritan Canözer, Ayşen Kanuş, MED-DER Eşbaşkanı Şilan Elmas Kan, Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) Merkez Yürütme Kurulu Üyesi Zeynep Üren, Diyarbakır Kadın Akademisi Üyesi Figen Aras, Nurşen Akbal ve Şehriban Zuğurli, Tevgera Jinên Azad (TJA) aktivisti Sevim Biçici, Eylem Ceylan ve Nalan Özen, Hayat Akyol savcılık ifadelerinin ardından mahkemeye sevk edildi.
6 KADIN TUTUKLANDI
“Örgüt üyesi olmak” iddiasından tutuklanmaları istemiyle Diyarbakır Nöbetçi Sulh Ceza Hakimliğine sevk edilen isimlerden Satiye Ok, Leyla Akgül, Ayşen Kanuş, Nurşen Akbal, Şehriban Zuğurli, Figen Aras aynı iddia nedeniyle tutuklandı.
9 KADINA ADLİ KONTROL TEDBİRİYLE SERBEST
“Örgüt üyesi olmak” iddiasından tutuklanma istemiyle Sulh Ceza Hakimliğine sevk edilen Zeynep Üren, Eylem Ceylan, Sevim Biçici, Beritan Canözer, Gurbet Özel, Şilan Elmas Kan, Nalan Özen ve Hasibe Akçay ise adli kontrol tedbiriyle serbest bırakıldı. Nezahat Teke’ye ise ev hapsi verildi.
Bu sabah Diyarbakır’ın Çınar ilçesindeki evinde gözaltına alınan HDP Çınar İlçe eski Eşbaşkanı Hayat Akyol da Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’ndeki ifadesinin ardından adliyeye sevk edildi. Akyol, tutuklama istemiyle sevk edildiği hakimlikçe adli kontrol tedbiriyle serbest bırakıldı.
8 KADININ GÖZALTI SÜRESİ UZATILDI
Tevgera Jinên Azad aktivistleri Zelal Bilgin, Emine Kaya, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Meclis Üyeleri Bahar Karakaş Uluğ, Ruken Bekalp, HDP Kayapınar eski Eşbaşkanı Besile Narin, DBP Diyarbakır İl Eşbaşkanı Seval Gülmez, Çınar Belediyesi Eşbaşkanı Necla Tamriş, Rabia Tekas’ın gözaltı süreleri 48 saat uzatıldı.
Diyarbakır’da DTK binası ile birçok eve baskın düzenlendi. Silvan Belediye Eş Başkanı Naşide Toprak’ın da aralarında olduğu çok sayıda kişi gözaltına alındı.
Diyarbakır’da sabah saatlerinde Demokratik Toplum Kongresi’nin (DTK) Kayapınar ilçesindeki binası, J&J yayınevi ile birçok eve polislerce baskın düzenlendi.
Baskınlarda Rosa Kadın Derneği yöneticilerinden Rojda Barış, ev hapsinde olan görevden alınan Silvan Belediye Eş Başkanı Naşide Toprak, MEBYA-DER yöneticisi Yıldız Damla, DBP PM üyesi Leyla Bağatır, Büro Emekçileri Sendikası’ndan (BES) Suphi İzol ile birlikte çok sayıda kişinin gözaltına alındığı belirtildi.
Gözaltı gerekçesi hakkında bilgi alınmazken, DTK ve J&J yayınevindeki arama sürüyor.
Rosa Kadın Derneği, yöneticilerinin gözaltına alınmasını sosyal medya hesabından şu şekilde duyurdu; “Bu sabah dernek yöneticimiz Rojda Barış evine baskın düzenlenerek gözaltına alınmıştır. Dünyanın her yerinde, tarih boyunca mücadele vermiş tüm kadınların mücadelesinin parçası olmaktan gurur duyuyoruz!! Yaşasın kadın mücadelemiz.” (MA)
PİRHA – Dersim Kadın Platformu, sabah saatlerinde Diyarbakır merkezli kadın derneklerine yapılan operasyonlara tepki gösterdi. Platform yaptığı yazılı açıklamada, “Bizler kadın mücadelesinden bildiğimiz arkadaşlarımızın gözaltına alınmalarını ve bu gözdağını kabul etmiyoruz. Haklarımız ve hayatlarımız için mücadele etmekten geri durmayacağız” denildi.
Dersim Kadın Platformu, Özgür Kadın Hareketi (TJA) aktivistlerine ve Rosa Kadın Derneği yöneticilerine ile HDP’lilere yönelik Diyarbakır merkezli gözaltı operasyonuna tepki gösterdi.
Kadın Platformu’nun yazılı açıklamasında şu ifadeler yer aldı:
“Kayyum atamalarıyla belediyelerin kadın çalışmalarını yok eden, kadın seçilmişleri cezaevlerine atan, kadın kurumlarını kapatan, kadınların şiddet ve yoksullukla mücadelesinin önüne geçen iktidar, şimdi de içerisinden geçtiğimiz Pandemi günlerinde bu gözaltılarla hem kadınları mücadeleden alıkoymaya çalışıyor hem de kadınları şiddet karşısında iyiden iyiye yalnızlaştırmaya çalışıyor.
Bizler kadın mücadelesinden bildiğimiz arkadaşlarımızın gözaltına alınmalarını ve bu gözdağını kabul etmiyoruz. Haklarımız ve hayatlarımız için mücadele etmekten geri durmayacağız.
Gözaltına alınan kadınlar derhal serbest bırakılsın. Yaşasın kadın dayanışması.”
PİRHA – Dersim’de 5 Ocak’tan bu yana kayıp olan Munzur Üniversitesi öğrencisi Gülistan Doku’ya hala ulaşılamadı. Aramalar Gülistan’ın en son görüldüğü iddia edildiği Uzunçayır Barajı mevkinde aranıyor. Gülistan’ın arama çalışması 16 gündür bu noktada sürüyor. Dersim’de incelemelerde bulunan Diyarbakır Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Ağı heyeti, basın açıklaması yaptı.
Gülistan Doku’nun arama çalışmaları sürerken Diyarbakır Barosu Kadın Hakları Merkezi, İnsan Hakları Derneği (İHD) Diyarbakır Şubesi ve Rosa Kadın Derneği’nden oluşan Diyarbakır Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Ağı, Dersim’’de incelemelerde bulundu.
Doku ailesi, Dersim Barosu, Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığı ve birçok kurumla görüşen heyet, olaya ilişkin hazırladığı rapora dair Diyarbakır’da Tahir Elçi Toplantı ve Konferans Salonu’nda açıklama yaptı.
“ETKİN BİR SORUŞTURMA YÜRÜTÜLMEDİĞİNE DAİR ŞAİBELER”
Rapor şöyle:
“Heyetin izlenimleri ve tespitleri;
Soruşturma işlemlerinin, soruşturma dosyasının birincil şüphelilerinden Zainal Abarokov’un babasının görev yaptığı Asayiş Şube tarafından yürütülüyor olması, etkin bir soruşturma yürütülmediğine ilişkin şaibelere neden olmaktadır. bu nedenle soruşturmanın Asayiş Şube’ den alınarak tarafsız ve bağımsız bir birim veya kurum tarafından yürütülmesinin sağlanması gerekmektedir.
Soruşturma dosyasında toplanması elzem olan bazı delillerin toplanmamış olması(örneğin Zainal ABAKAROV’ un anne ve babasının çelişkili beyanlarının aydınlatılmaması, ev-araç içlerinde parmak izi, kan, saç kılı, tırnak gibi biyolojik deliller ile şüphe arz edecek eşya ve tüm materyallerin araştırma-incelemesinin yapılmaması) soruşturmanın sıhhatli biçimde ilerlemesini engellemektedir.
Zainal Abarokov’un telefonu ve teknik cihazlarında arama ve el koyma işlemi yapılmamış olması, aralarında geçen konuşmalara dair sadece kişinin kendi rızası ile vermiş olduğu WhatsApp yazışmalarının dosyada bulunması bu soruşturmanın esas olarak intihar ekseninde yoğunlaşmasının başat faktörüdür. Oysa intihara yönlendirme suçu açısından bir değerlendirmenin yapılabilmesi için telefon ve teknik cihazlardan elde edilebilecek deliller hayati bir öneme sahiptir.
Soruşturma dosyasının içeriğine göre bir şahıs, sosyal medya üzerinden, Gülistan’ın zorla arabaya bindirilmeye çalıştığını gördüğünü ve emniyeti aradığını bildirmiştir. Dosya içeriğinde böyle bir emniyet kaydının olup olmadığına yönelik bilgi istenildiğine dair bir müzekkere bulunmamaktadır. Oysa böyle bir ihbar söz konusu ise vakit kaybetmeden 155 kayıtlarının istenilmesi ve belki de soruşturmanın başka bir minvalde sürdürülmesi gerekmektedir.
Aramaların çoğunluğunun suda yapılıyor olması, olayın daha çok intihar ekseninde soruşturulduğunu göstermektedir. Kara aramalarının su aramalarına kıyasen sınırlı oluşu, her iki arama açısından da ekip ve teçhizatın eksikliği hatta bu sebeple suda aramanın sadece günde 4 saat yapılması yeterince etkili bir arama çalışmasının yapılamadığını göstermektedir.
Munzur Üniversitesi’nin Sarısaltuk Viyadüğü(Dinar Köprüsü)’nü ve 1.900 metrelik kamerasız alanı gören bütün kameralarının ve kamera kayıt sisteminin TEKNİK BİR BİLİRKİŞİ HEYETİ aracılığı ile incelenmesi ve Gülistan DOKU ile Zainel ABAKAROV’un 05/01/2020 günü 11:00 sularında bir kafenin önünde konuştuğu görülen görüntülerinin iyileştirilip, dudak okuma yöntemi ile konuşmaların çözümünün yapılması gerekmektedir.
Arama Kurtarma ekiplerinin insan gücü ve teknik teçhizat açısından artırılması ve arama çalışmalarının hem su hem karada paralel olarak devam etmesi gerekmektedir.
Heyet ayrıca, Gülistan açısından kişiyi hürriyetinden yoksun bırakma suçunun da söz konusu olabileceğini ve Gülistan’ın yaşıyor olma ihtimalinin de göz ardı edilmemesi gerektiğini belirtmiş ve soruşturmanın bu kapsamda genişletilmediğine dikkat çekti.
Heyet buna ek olarak soruşturma işlemlerinin, şüphelinin babası olan kolluk görevlisinin çalıştığı Asayiş Şube tarafından yapılmasının şaibeli bir duruma sebebiyet verdiğini belirtti.
Raporda şöyle devam edildi:
“İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi (bundan sonra İHAS olarak anılacaktır) madde 2 ve Anayasa madde 17’de düzenlenen yaşam hakkının usulü boyutunun ihlal edilmemesi için devletlerin etkili soruşturma yükümlülüğü altında olduğu ve kişinin kendisi doğrudan dâhil olmasa bile, yıllardır birlikte çalıştığı arkadaşları tarafından yürütülen soruşturma işlemlerinin etkili bir soruşturma olarak görülemeyeceği konusunda İnsan Hakları Avrupa Mahkemesinin (bundan sonra İHAM olarak anılacaktır) içtihatlarının olduğu hatırlatılmıştır. Savcılık makamı tarafından, şüpheli odaklı yapılan HTS incelemesi ve kameralardan alınan görüntülerle, şüphelinin olayın yaşandığı gün boyunca herhangi bir kopukluk olmadan takibinin sağlandığı ve dolayısıyla şüphelinin tutuklu yargılanmasını gerektirir bir şüphe olmadığı heyete bildirilmiştir. Heyetin, soruşturmanın intihara yönlendirme ve kişiyi hürriyetinden yoksun bırakma suçları açısından incelenmiyor oluşu, dosyada eksik olan soruşturma işlemleri ve soruşturma işlemlerinin Asayiş Şube tarafından yürütülmesinin şaibeli oluşu ile ilgili beyanlarına Savcılık tarafından cevap verilmemiştir.
ÜNİVERSİTEDE MOBBİNG UYGULANMASI
-Munzur Üniversitesi Rektörü Ubeyde İpek ile yapılan görüşmede; Heyetimiz tarafından Gülistan Doku’nun bir öğretim görevlisi tarafından maruz bırakıldığı mobbinge dair sorular sorulmuştur. Sınıfa geç gelen öğrencilerden 5 TL para toplayan öğretim görevlisini şikâyet eden Gülistan Doku’nun rektör ile görüşme talebinin neden reddedildiği, vermiş olduğu dilekçeye dair herhangi bir işlem başlatılıp başlatılmadığı, işlem başlatılmışsa soruşturmanın hangi aşamada olduğu ve Gülistan Doku’nun arkadaşları tarafından yurtta yapılan ışık açma kapama eyleminden sonra bu eyleme katılan öğrencilerin ailelerinin neden arandığı sorulmuştur.
Rektör Ubeyde İpek, Gülistan Doku’nun vermiş olduğu dilekçenin işleme alındığını ve Cayize isimli öğretim görevlisi hakkında soruşturmanın devam ettiğini belirtmiştir. Yurttaki eylem neticesinde öğrencilerin ailelerinin aranmasının ise kendisiyle bir ilgisi olmadığını keza yurdun Kredi Yurtlar Kurumuna bağlı olduğunu belirtmiştir. Basına yansıyan haberlerden ve durumun bizzat şahidi olanların tanıklığından da bilindiği kadarıyla, Munzur Üniversitesinde yaşanan ve yine bu Üniversitede çalışan kişiler tarafından gerçekleştiği iddia edilen cinsel taciz ve fuhuş iddiaları sorulmuştur. Rektör, bu konuda ön inceleme yapıldığını fakat herhangi bir şikâyet olmadığından soruşturma açılmadığını belirtmiştir.
“DOSYANIN BİR KISMI KARANLIK”
Dersim Barosu ile yapılan görüşmede; Baro Başkanı Av. Kenan Çetin, Gülistan Doku ile ilgili yürütülen soruşturmaya dair heyetimize şu ifadelerde bulunmuştur:
“Dosyada Gülistan’ın arkadaşlarının, 3 tane görgü tanığının, erkek arkadaşı ve ailesinin ifadeleri mevcut. Ayrıca HTS kayıtları var. Savcılık görüşmelerine göre evdeki tartışmalarının günü ve saati basında geçtiği şekilde. Tartışmanın yaşandığı akşam öğretmenine gittiği doğru. Ertesi sabah Zainal ile buluşuyor. Görüntüler en son görüntüler. Cumartesi ve pazar günü okulun aktif olmadığını unutmayalım. Tarafımızca Savcılığa Zainal’ın neden ayrıntılı beyanı yok diye soruldu. Bu soru aynı zamanda Savcılığa yazılı biçimde de sunuldu. Aile, üniversite kamerasının görüntülerini izlemiş. Arabalar falan oldukça küçük görünüyor. Kameranın açısı Gülistan’ın durduğu söylenen yeri net göstermiyor. Şoför ise beyanında bana sorulan kişiyi hatırlamıyorum, nerede indiğini yanında kimin olup olmadığını bilmiyorum, demiş. Bu aracın içinde olan kişilerin eşkâli varmış, bu kişilerle ilgili kimlik tespiti yapılmasını istedik. Bu inen kişiler kim? Dosyanın bu kısmı karanlık. Dinar Köprüsünde gördüğünü iddia eden kişiler, yeşil montlu, zayıf yapılı bir kadın olduğunu dile getirmiş. Aile, arabanın bir buçuk kilometreyi 3 dakikada geçtiğini söylüyor o yüzden bu beyanlara pek güvenmiyor, inanmıyor.
ZAİNAL’IN BABASINDAN ANNESİNE ŞİDDET
Arkadaşı Küba’nın ifadesinde Zainal’ın attığı mesajda geçen çok kötü bir şey çıktı cümlesinin bir açıklaması olmamış. Detayı nedir aile de merak ediyor.” Gülistan Doku’nun ailesi yürütülen soruşturmaya dair heyetimize şu ifadelerde bulunmuştur:
“Çocuğun ailesi Gülistan’ı kabul etmiyor sonra işler bozuluyor. Tartışma akşamındaki konuşmalarda ailenin rolü olduğunu düşünüyoruz. Baba, anneye şiddet uygulamış. O sabah Gülistan bu yüzden Zainal’dan özür dilemeye gitmiş. Aile Gülistan’a yoğun biçimde psikolojik ve duygusal şiddet uygulamış. Gülistan bizlerle çok detaylı bir şey paylaşmadı ama evlenmeyi düşünüyorum falan dedi. Rusya’ya gideceğini ve bir Rus’la evleneceğini söylüyordu. Gülistan Zainal’ın annesini sevdiğini dile getirmişti annesine ve ablasına. Zainal’ın ailesiyle de iletişim halindeymiş. Bahsedilen barkodu ve notu biz dosyada görmedik. Diyarbakır Kriminal’a göndermişler.
Ama 30.12.2019 tarihine ait ve soğuk algınlığı sebebiyle olduğunu biliyoruz. Gülistan Doku’nun arkadaşları yürütülen soruşturmaya dair heyetimize şu ifadelerde bulunmuştur:
“İfadelerimizde söylediğimiz şeyler basın tarafından çarpıtılıyor. Örneğin “Munzur’a kendimi atmaya gidiyorum” ifadesi basın tarafından çarpıtıldı. Gülistan normalde de kafa dağıtmak için Munzur’un kenarına giderdi fakat bu farklı yansıtıldı ve intihar edeceğini arkadaşına söylemiş şeklinde basında yer aldı. Oysa gerçek bu değil. Makas mevzusunda da aynı durum oldu bir arkadaşımız kendisinin Gülistan’a verdiği makasa benzediğini ifade etti fakat bu makas o bölümde okuyan bir sürü kişide var. Zainal’ın Gülistan’a daha önce bir kere tokat attığını biliyoruz. Hatta neden ayrılmadığını sorduğum için sonrasında aralarında geçenlerden bana pek bahsetmedi. Gülistan ve Zainal daha önce de iki ay ayrı kalmışlardı. Bunun için intihar edebileceğini düşünmüyorum. Hatta en son ayrılıkta Zainal ara verelim demiş olmasına rağmen Gülistan hayır madem öyle bitsin demiş.
“KORKUYORUM; ÇOK KÖTÜ BİR ŞEY OLDU”
Diyarbakır Barosu Kadın Hakları Merkezinden hukukçular da soruşturmanın eksik yönlerine dikkat çekerek soruşturmanın sadece intihar olasılığı üzerinden yürütülmesine eleştirel yaklaştı.
“Soruşturma tek yönlü gitmemeli. Zainal’ın çelişkili ifadesi var. Olaydan bir gün öce ‘Korkuyorum, çok kötü bir şey oldu…’ içerikli whatsapp yazışmaları var. Böyle bir mesaj atıyor arkadaşlarına. Bu konu irdelenmedi. Polis ifadesinde bunların hiçbirinin sorulmaması, sorgulanmaması çok ciddi eksikler barındırmaktadır.”
PİRHA – HDP Kadın Meclisi, TJA ve Rosa Kadın Derneği, Dersim’de yaşanan cinsel şiddet olayları ve kayıp kadın öğrenci Gülistan Doku’ya ilişkin basın açıklaması yaptılar. Açıklamada, “Bölgede kadınlar kaybolmaz, kaybedilir, katledilir, ölüme sürüklenir. Bu erkek ve devlet ittifakıyla geliştirilen politikaya karşı mücadelemizi yükselteceğiz” denildi.
Haberin videosu
Halkların Demokratik Partisi Kadın Meclisi, Tevgera Jinen Azad ve Rosa Kadın Derneği, Dersim’de yaşanan cinsel şiddet vakalarına ve Gülistan Doku’nun kaybolmasına dikkat çekmek amacıyla HDP Dersim İl Binasında basın açıklaması gerçekleştirdi.
Açıklamaya kurum temsilcileri, HDP Batman Milletvekili Ayşe Acar Başaran, HDP Kadın Meclisi Sözcüsü Dilan Dirayet Taşdemir, Rosa Kadın Derneği üyesi Gülistan Nazlıer ile kadınlar katıldı.
5 Ocak tarihinden bu yana haber alınamayan Gülistan Doku’ya ilişkin konuşan Rosa Kadın Derneği üyesi Gülistan Nazlıer, “Gülistan’ın kaybedilmesi aynı zamanda devletin şiddet politikalarının sonucudur. Bu anlamda bugün Dersim’deyiz. Gülistan üniversite öğrencisi genç bir kadın 10 gündür kayıp. Buradan soruyoruz Gülistan nerede? Gülistan bulunana kadar sormaya devam edeceğiz” ifadelerini kullandı.
HDP Kadın Meclisi Sözcüsü Dilan Dirayet Taşdemir, “Dersim, bırakın insanları dağların, taşların bile kontrol edildiği, nefesimizin takip edildiği bir kent. 10 gündür 21 yaşında öğrenci olan Gülistan’dan haber alınamıyor” diyerek tepkisini dile getirdi.
Taşdemir, “Ciddi bir çalışma yürütülmediği kanısındayız. Hem ailesi hem de arkadaşlarının beyanları ortada. Birinci derece fail niteliğinde olan, babası polis olan şahsın durumuyla ilgili hala açık ve net bir kamuoyu bilgilendirmesi yok. Gülistan’ın kaybına yaklaşım da, ‘bir kadın kayboldu, bir süre sonra unutulur, işin peşi bırakılır’ durumu hakim. Kamuoyu doğru anlamda bilgilendirilmiyor. Böyle bir yaklaşım söz konusu. Biz bu işin takipçisi olmaya devam edeceğiz. Bu işin üstünün örtülmesine izin vermeyeceğiz” dedi.
“BİR KİŞİ DAHA EKSİLMEYECEĞİZ”
Taşdemir, “Kürdistan’da deyimleşen bir kavram var; Kürdistan’da insanlar kaybolmaz insanlar kaybedilir. Bu deyim maalesef kadınların bir gerçekliği haline geldi. Kadınlar kaybolmuyor, kaybediliyor, katlediliyor, ölüme sürükleniyor. Kadınların sesini kısmaya çalışıyorlar. Bu işin üstünü örtmeye çalışıyorlar. Bir kişi daha eksilmeyeceğimizi belirtmek istiyorum” diyerek mücadele çağrısını yineledi.
“ERKEK VE DEVLET POLİTİKALARINA KARŞI MÜCADELEYİ YÜKSELTECEĞİZ”
Son haftalarda Dersim’de cinsel şiddet olaylarının açığa çıkmasına değinen Taşdemir, “Bir haftadır açığa çıkan istismar vakalarına baktığımızda, kadına yönelik şiddetin bu boyutta olması, çocuğa yönelik istismarların yoğunlaşması iktidarın yürüttüğü politikadan bağımsız değil. Son bir haftadır Dersim’de yaşanan çocuklara yönelik istismar olayının kendisi de bizi aslında bu politikanın nasıl işletildiğini, nasıl teşvik edildiğini gösteriyor” dedi.
Taşdemir, şöyle devam etti:
“Pertek’te Harun Y. isimli şahıs ve beraberindeki 3 kişi tutuklandı. Bu şahıs daha önce de zihinsel engelli bir kız çocuğuna istismarda bulunmuş, bırakılmıştı.
Biz bunun sistematik özel bir politika olduğunu biliyoruz. Toplumsal değerleri çürüten, gençleri suskunlaştıran, kadın ve çocuk bedeni üzerinden politik alan yaratarak siyaset izlendiğini biliyoruz.
Sistematik politikalar karşısında çok daha fazla bilinçli bir duruşun sergilenmesi gerektiğini biliyoruz. Bu erkek ve devlet ittifakıyla geliştirilen politikaya karşı mücadelemizi yükselteceğiz.”
PİRHA- 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’ne ilişkin PİRHA’ya konuşan Diyarbakırlı kadınlar, cinayetlerinin, şiddetin, yoksulluğun ve saldırıların arttığı bir ortamda kazanımlarından vazgeçmeyeceklerini vurguladılar. Kadınlar, örgütlü mücadele ile kadın özgürlüğüne ulaşabileceklerini söylediler.
HABERİN VİDEOSU
25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele ve Dayanışma Günü’nde kadınlar, kadın cinayetlerine, şiddete, istismara, eşitsizliğe, ayrımcılığa, yoksulluğa ve güvencesizliğe karşı alanlara çıkacak. Bu yıl da çeşitli eylem ve etkinliklerle 25 Kasım’a giden kadınlar, Diyarbakır’da yürüyüş düzenleyecek. Diyarbakır’lı kadınlar her sene olduğu gibi bu yılda saat 16.00’da Ofis kavşağında bir araya gelerek taleplerini seslendirecek.
“MÜCADELE EDEN ÖRGÜTLÜ KADIN YAPILARI HEDEF ALINIYOR”
İktidarın yaygınlaştırdığı söylemlerin kadına yönelik şiddet ve katliam üzerinde belirleyici rolü olduğuna dikkat çeken Rosa Kadın Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Adalet Kaya, buna karşı mücadele hattı oluşturan örgütlü kadın yapılarının hedef alınarak dağıtıldığına vurgu yaptı.
Kaya, cezasızlık politikası, iyi hal indirimi, medya dili ile toplumda kültürel şiddetin geliştirildiğini söyledi. Kadınların kazanılmış haklarına ciddi müdahalelerin olduğuna hatırlatan Kaya, “Ne yazık ki son yıllarda kadına yönelik şiddet ve kadın katliamları gittikçe artıyor. Bu artışın birçok sebebi var. İktidardan yönelen, yaygınlaştırılan söylemlerle şiddet aslında yeniden üretiliyor ve toplumda da yaygınlaşıyor bir şekilde. Bununla mücadele eden kurumlar özellikle bölgemizde şiddetle mücadele eden bütün örgütlü kadın yapıları dağıtıldı, yağmalandı, içi boşaltıldı. Bu nedenle de kadınların gidebileceği, sığınabileceği alanlar yok edildi. Bunu da biz özellikle kayyım sistemini ve yürütülen savaş söylemlerini, yaygınlaştırılan söylemlerle toplumda şiddetin her gün yeniden üretildiğini biliyoruz. Buna da zaten bu 5 yıllık süreçte çok yoğun bir şekilde tanıklık ettik, gözlemledik. Bir de genel birtakım uygulamalar var. Bölgemizin dışında bütün Türkiye genelinde veya dünya üzerinde cezasızlık politikaları, basının kullandığı dil, şiddete uğrayan-katledilen kadının bunu hak ettiğine dair birtakım gerekçeler üretilmesi, kültürel şiddetin yeniden üretilmesi gibi durumlar var. Bunlarla mücadele etmekten asla vazgeçmeyeceğimizi ifade ediyoruz. Özellikle örgütlü kadın gücünden, kadın örgütlenmesinden kadın dayanışmasından çok korkuyorlar. Buna yönelik büyük saldırılar var. Bizim yegane amacımız; nereden yönelirse yönelsin fark etmiyor, devlet,erkek, sistem, toplum adına kadına yönelen şiddetin önlenmesine yönelik çalışmalar, farkındalık, bilinçlendirme çalışmaları yürütmektir” ifadelerini kullandı.
Kaya, 25 Kasım’da da bu anlayış ile alanlarda olacaklarını ve kazanımlarından vazgeçmeyeceklerini dile getirdi.
“SALDIRILARA KARŞI ORTAK CEPHEDE MÜCADELE EDİLMELİ”
Kayyım sistemi, kayyım uygulamaları, savaş politikaları, savaş ve şiddet dilinin ortadan kalkması gerekliliğini vurgu yapan Kaya, kadın mücadelesi yürüten tüm kadınların bu saldırılar karşısında ortak cephede mücadele edilmesini çağrısında bulundu. Kaya şöyle konuştu:
“Çünkü bunlar yapısal şiddeti, kendiliğinden toplumda şiddet üreten mekanizmaları var eden uygulamalar. Bu uygulamaların tamamen ortadan kalkması gerekiyor. Bu nedenle biz aslında kadın mücadelesi yürüten tüm kadınlara, tüm bunların karşısında bir bütün, cepheyi olabildiğince geniş tutarak, birlikte, beraberce karşı durmamız gerektiğini söylüyor ve bu çağrıyı yapıyoruz. Bizim meselemiz sadece nafaka değil, sadece taciz, tecavüz, cinsel istismar değil. Bir de bunları üreten asıl mekanizmalar var. Savaş gibi, kayyım sistemi gibi. Yapısal bir takım şiddet üreten araçlar var. Bunların ortadan kalkması gerekiyor, bunlar ortadan kalktığı zaman zaten toplumda şiddet kendiliğinden azalacak. Ayrıca yasaların uygulanması, toplumda bilinçlendirmenin, farkındalık yaratmanın önünün açılması, var olan hukuki belgelerin ve uluslararası sözleşmelerin uygulanması gerekiyor. Bunlar şiddeti önleyecek olan yaklaşımlardır.”
“SAVAŞ ÇIKARAN VE YÜRÜTEN KADINLAR DEĞİL”
“Savaş çıkaran kadınlar değil, savaş kararı vericileri kadınlar olmuyor. Savaşın yürütücülerinin de kadınlar olmadığını biliyoruz” diyen Avukat Cemile Turhallı, “Kabile savaşlarından Antik Yunan, Roma dönemindeki savaşlardan devam edegelen ve günümüze kadar da devam eden süreçlerde aslında kadının savaş alanlarında ele geçirilmesi gereken varlıklar olduğu düşünülmüş ve bu yüzden de kadınların sürekli alıkonulup köleleştirilip aslında satıldığını birçok tarih örneğinde görüyoruz. Özellikle savaşın yaşandığı cephelerde kadının savaşın cephesinin çok gerisinde olması, kendisine atfedilen rolün sadece destek konumunda olması; işte hemşirelik rolünün ancak kendisinin savaşın bir bütünleyeni, bir yerinde olmasıyla kabul gördü ya da kamp görevlisi, hizmetçi, fahişe olarak ya da özendirilerek aslında eklemlenen birtakım rollerin olduğunu görüyoruz. Savaş çıkaran kadınlar değil, savaş kararı vericileri kadınlar olmuyor, savaşın yürütücülerinin de kadınlar olmadığını biliyoruz. Ama esas olarak kadının savaşta destekleyici ve besleyici rolüne atıf yapılarak bu rolle sınırlandırılarak kadının eklemlendiğini söyleyebiliriz” diye konuştu.
“KADIN BEDENİ HER ZAMAN İŞGAL EDİLMESİ GEREKEN BİR ALAN”
Savaşta nihai başarı şansının artırılması için birtakım stratejilerin de hayata geçirildiğinin altını çizen Turhallı, tecavüzün bu anlamda önemli bir araç olarak kullanıldığına dikkat çekti. Kadının bedeninin her zaman işgal edilmesi ve denetlenmesi gereken bir alan olduğunu ifade eden Turhallı, toplumsal normların hangi referans kaynağından beslenirse beslensin savaşta zemin bulduğunu ve daha çok derinleştirildiğinin görüldüğünü söyledi.
Turhallı, şunlara dikkat çekti:
“Çünkü kadın bedeni toprakla, vatanla, ulusla özdeşleştirildiği için sürekli fethedilmesi, işgal edilmesi gereken bir alan, denetlenebilir olması gereken bir alan olarak görülür. Çünkü siz beden üzerinde yarattığınız denetimi aslında toplum üzerinde, vatan üzerinde, ulus üzerinde sağlamlaştırıp somutlaştırmış oluyorsunuz. Savaşta tecavüzün bir savaş taktiği olduğunu, kadına yönelik bakış açısının ve bunun toplumsal cinsiyet eşitsizliğinden beslenen yönünün de aslında savaşı besleyen ana argüman olduğunu görüyoruz. Çünkü savaşta itaatkar bir toplum yaratılır, homojen türdeş bir toplum yaratılmaya çalışılır ki bu savaş kararı sorgulanmasın, hiçbir itiraza mahal vermesin. Dolayısıyla burada kadına çok ciddi anlamda hedef alınarak kadın üzerinden bir pasife edilme durumunun yaratıldığını görmemiz mümkün.”
“ŞİDDETİN ANA OMURGASI SAVAŞTIR”
Turhallı, ekonomik şiddet, dijital şiddet ve aile içi şiddetin ana omurgasının beslendiği kaynağın savaş olduğu gerçekliğine işaret ederek, “Toplum bir bütün olarak bir erkeğe biat etme, tabi olma mecburiyeti hissediyor kendini ve bu kadın cinayetlerinin önünü açan bir şey. Çünkü kadın cinayetlerinin birçok nedeninin hepsinin hikayelerine bakın, aslında kadınların en temel değerlerini savunup itiraz etmiş olmalarıdır. Örneğin boşanmak istedikleri için kadın neden öldürülebilir? Çünkü kadın topluma tabi kılınmış, erkeğe tabi kılınmış bir enstrüman. Bunu algılar. Çünkü kadın üzerindeki denetim hakkı erkeğin, kadının değil. Kadın ne zaman ki kendi denetim hakkını kullanmaya başlayıp bunu itiraz olarak öne sürdüğünde erkek şiddetine maruz kalıyor. Çünkü kendine ait olduğunu düşünüyor bu hakkın, kadına ait olmadığını düşünüyor. Kendi alanına, kendi sahip olduğu bir hakka müdahale olarak düşünüyor ve yaşam hakkı gibi önemli bir hakkı bile ortadan kaldıracak kadar kendini haklı sayıyor. O duyguyla motive oluyor ve böyle bir suç işlemek durumunda kalıyor. Bu esasında neden olan şey bütün toplumlarda görünür olan toplumsal cinsiyet eşitsizliğidir. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin topluma doğrudan yansıması ve bu rollerin kullanılmasıyla ilgilidir bütün şiddet türleri diyebiliriz” dedi.
“İNANCIMIZDA KADIN EŞİT AMA TOPLUMUMUZ DA DEĞİL”
PSAKD Diyarbakır Şube üyesi Nurşen Akbal ise Alevilik inancında kadın ve erkeğin eşit olduğuna ama toplumda bunun uygulanmadığına dair eleştiride bulundu. Akbal, “Kadın her yerde kadındır sözüyle başlamak istiyorum. Alevilikte de aynı, Sünnilikte de Hristiyanlıkta da. Çünkü kadın hiçbir yerde değişmiyor. Alevilik inancında zaten kadın erkek eşittir, inanç olarak ama toplumda yok. Topluluğumuzda da diğer kesimlerde nasılsa bizde de öyle ama inancımızda öyle değil. Çünkü insanlığın oluşumundaki yaşam kadının önemli olduğunu gösteren bir yaşamdı. Ama daha sonra çağ atlamalar, sanayileşme, ürünlerin bulunuşu var. Önceleri erkek kadına değer verirken kadın tanrı gibi görülürmüş. Alevilikte eşitlik var ama asimile olan kesimlerde yok. Kadın her zaman eziliyordu. Sanayileşme, insanların farklı yönlere çekilmesinden sonra kadın bitmiş sayılıyor. Özellikle biz Alevilerin diğer kadınlara göre farklı oluşumuz söyleniyor. Farklı oluşumuz nasıl? Biz okumaya daha ağırlık veriyoruz. Bir de kadın olduğumuzun farkındayız. Kadın erkek eşitliğinin farkındayız” şeklinde konuştu.
“ALEVİ KADINLAR ESKİ YERİNİ ALMAK İSTİYOR”
Tarihte posta oturan, hakka yürüme erkanı yürüten anaları hatırlatan Akbal, Alevi kadınların tarihte var olan o eski yerlerini tekrardan almak istediklerini dile getirdi. Akbal, “Bizim 800-1000 yıl önce Hacı Bektaş’ı Veli’nin yaşantısında Hacı Bektaş’ı Veli posta oturunca eşi de yanına oturuyor ve ona diyorlar ki bu senin reşidin mi? Hayır o benim eşitim diyor. Daha sonra kadınlar çok güzel yerlere geliyor. Analar var, posta oturan, cenazeyi kaldıran kadınlarımız da vardı. Mesela kadını eziyorlar, kadını ikinci plana koyuyorlar. Avrupa ülkelerinde de aynı. Dikkat ederseniz hiçbir mecliste kota yok, kadın-erkek eşitliği yok, eşit temsiliyet yok. Feminist kadınların artması kadın-erkek eşitliğini daha ön plana çıkarıyor. Kadınlar kadın-erkek eşitliğini savunuyor. Her daim kadın erkek eşittir. Cumhuriyet döneminden sonra bizler çok kırıldık, ezildik, horlandık, dışlandık ama öyle değiliz. Alevi kadınlar eski yerimizi almak istiyoruz. Önceleri kadınlar korkuyordu, dayak yiyordu, tacize, tecavüze uğruyordu. Korkudan sesini çıkaramıyordu ama şimdi kadınlar birlik olmaya başladı. Mücadele alanlarını büyütmeye başladı. Aslında sığınma evlerine karşıyım. Bunlar kadınlara kurtuluş değil ama sisteme karşı, şiddete karşı koruma altına almak için mecburen gerekli” diye belirtti.