Etiket: rum

  • Nuray Türkmen konferansı değerlendirdi: Herkesin ülkesi, herkesin cumhuriyeti mesajını verdik-VİDEO

    Nuray Türkmen konferansı değerlendirdi: Herkesin ülkesi, herkesin cumhuriyeti mesajını verdik-VİDEO

    PİRHA-Nuray Türkmen İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı’ndan “Kimin cumhuriyeti? Kimin ülkesi?” sorularına cevap aradıklarını belirterek, “Konferanstan herkesin cumhuriyeti, herkesin ülkesi cevaplarını aldık” dedi.

     

    İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı yoğun katılımla tamamlandı. Demokratik dönüşüm talebini gündemin merkezine taşımak amacıyla düzenlenen konferans, 29 çağrıcının beş aylık çalışmasının ürünü oldu. Konferansın çağrıcılarından olan ve sonuç bildirgesini okuyan Nuray Türkmen, konferanstaki tartışmaları ve bundan sonraki süreci PİRHA’ya değerlendirdi.

    “AYDINLARI MEMLEKETİN SORUNLARIYLA TEMAS ETTİRMEK İSTEDİK”

    Bu konferansı düzenleme ihtiyacı nereden doğdu? Gelişme süreci nasıl oldu?

    Konferansı düzenleme fikri çok aleni bir ihtiyaç. Hepmizin gördüğü, yaşadığı, hissettiği bir ihtiyaçtan doğdu. Genelde bu tür konferanslar siyasal zeminler üzerinden yapılıyor. Biraraya gelen çağrıcılar olarak gördüğümüz, ülkenin sorunları çok parçalı olarak ifade ediliyor ya da çok kişisel hikayeler olarak aktarılıyor. Biraz buradan yola çıkarak “acaba biz de geçmişte olduğu gibi aydın sorununu memleketin sorunlarıyla temas edecek şekilde bu iki olguyu nasıl biraraya getirebiliriz.” diye bir sivil inisiyatif olarak böyle bir girişimde bulunalım diye düşündük. İsmi konferans ama bir tür bir ilk buluşma diyelim biz buna. Bugünden yarına erteleyeceğimiz hiçbir sorunumuz yok. Hepsi birbirinden önemli sorunlar. Dolayısıyla bu sorunlarla bizim sorumluluğumuz çakışmış oldu. Bu ihtiyaçtan doğdu bu buluşma.

    İlk görüşmelere başladığımız zaman beş ay önceydi. Çağrıcılar arasındaki insanlar aslında günlük hayatta da biraraya geldiğimiz görüştüğümüz insanlar. Görüşmeler sırasında gördük ki diğer arkadaşlar da böyle bir fikri olumlu buldular. Tabi bu memlekette krizler bitmiyor. Araya sürekli savaşlar, saldırılar girdiği için erteleme durumunda kaldık. Gündem çok yoğun ve sıcak olduğu için bizim açımızdan da bu konferans yapılabilecek gibi değildi. O yüzden biraz ötelemiş olduk. Son üç aydır da tekrar çalışmalara başladık. Bütün karar süreçlerini bu 29 çağrıcıyla birlikte işlettik. Ve sonrasında bu buluşmayı gerçekleştirdik.

    KONFERANSTAN ÇIKAN YANIT: “HERKESİN CUMHURİYETİ”

    Moderatörlüğünü yaptığınız oturumun başlığı “Kimin cumhuriyeti, Nasıl bir gelecek?” idi. İki gün boyunca yapılan tartışmalar bu soruya ne oranda cevap verdi?

    Esasında bu soruya cevap bulduk. Kimin cumhuriyeti? Herkesin cumhuriyeti. Kimin ülkesi? Herkesin ülkesi cevaplarını aldık konferanstan. Bu çağrıcı grup içindeki arkadaşlarımız da konuşmacı olarak davet edilen arkadaşlarımız da orada söz alan herkes de bütün sorunların bileşkesinde yer alan bir öznelik halini barındırıyorlar. Tabi bu öznelerin bir sorun içinden gelmesi de şart değil. Konferans içinde de yapılan konuşmalarda çokça geçti. Cumhuriyetin kuruluşu itibariyle tekçi bir anlayış mevcut. Türk, müslüman ve sünni kimliklerinin öne çıktığını ifade ettik. Ama bu cumhuriyet aynı zamanda Türklerin de cumhuriyeti, aynı zamanda müslümanların da cumhuriyeti, aynı zamanda sünnilerin de cumhuriyeti. Çünkü yüz yıl boyunca sadece dışarıda bırakılan kimliklerin değil içeride gibi görünen kimliklerin de aslında dışarıda olduklarını biliyoruz. Bu ülkede yüz yıldan daha uzun zamandır da yaşananlardan esasen kimse mutlu değil. Dolayısıyla herkesin ülkesi, herkesin cumhuriyeti mesajını vermiş olduğumuzu düşünüyorum.

    ALEVİLERE ÖZEL BULUŞMA SÖZÜ

    Konferans sırasında Aleviler adına yapılan konuşmalarda temsiliyet eksikliğine yönelik eleştiriler geldi. Kapanışta siz de engelliler ve Rum toplumundan da benzer eleştiriler geldiğini söylediniz. Demokratik dönüşüm tartışmalarında azınlıklar içinde daha görünmez kalan kimliklerin bu eleştirilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Memlekette o kadar çok bu ülkenin dışarıda bırakılanları var ki. Bizim bu ilk buluşmada herkesi kapsamamız olanaksızdı zaten. Ve bu iki günlük çok yoğun bir programdı. Programı oluştururken kimseyi eksik bırakmamaya çalıştık bu yüzden çok hacimli bir program oldu. Bu hacimli program içerisinde eksiklerimiz elbette var. Biz bunun özeleştirisini verip paylaşırız açıklıkla. Alevilerin sözünün edilmesini Alevilerden bahsedilmesini beklerdik biz de.  Genellikle öne çıkanlar kurum temsiliyeti olanlar. Ama biz kurum temsiliyetlerini çok dahil etmemeye çalıştık. Belki bu nedenle bir sınırlılığımız oldu. İkinci gün Cemal Salman’ın konuşmasıyla bu açığın kapanmasına büyük bir katkı yapıldığını düşünüyorum. Kapanışta şunun da sözünü vermiş olduk; bu çağrıcı grupla sadece Alevilere yönelik de bir çalışma yapılabilir ve yapılmalı da. Mesela “Alevilerin demokratik cumhuriyeti nasıl olmalı?” başlığıyla. Böyle buluşmaları gerçekleştirmeliyiz diye düşünüyorum.

    SOMUT ADIMLAR: KOMİSYON VE KENT BULUŞMALARI

    Bu konferansın yalnızca fikirlerin paylaşıldığı bir etkinlik olarak kalmaması ümit ediliyor. Bundan sonra hangi somut adımların atılması planlanıyor? Burada kurulan diyalog nasıl sürdürülecek?

    Biz 21 Mayıs’taki çağrı metnini paylaşırken de konferans boyunca da kapanış metnimizi okurken de özellikle vurgulamak istedik. Bunun bir irade beyanı olduğunu, bir irade beyanı olmaktan öte biz bunu yapacağız sözünü vermiş olduk. Bu hafta itibariyle biraraya gelip bir konferans değerlendirmesi ve bundan sonra ne yapabiliriz fikri üzerine kafa yoracağız. Örneğin; çeşitli kentlerde aydın kimliğiyle toplumun biraraya gelebileceği toplantılar yapacağız. Kalıcı olmasını, güçlenmesini, tesis edilmesini istiyoruz. Ya da mesela üç aylık altı aylık raporlar sunabileceğimiz “Demokratik cumhuriyet komisyonu” oluşturabilir miyiz fikri üzerine tartışmalar yürüteceğiz. Kendi içerisinde çok uyumlu çalışan, çok istekli, gerçek bir dönüşüm için talip olan ve bunun için de talebelik yapmak isteyen bir grubuz diyebiliriz.

    “TOPLUMA DEMOKRATİK BİR CUMHURİYET İÇİN MÜCADELE ÇAĞRISI”

    Konferans boyunca demokratik dönüşüm ihtiyacı bütün konuşmaların içerisinde yer aldı. Peki sizce cumhuriyet dönüşmezse ne olur?

    Bu sadece devletle ve iktidarla ilgili bir şey değil. Cumhuriyet dönüşmezse ne olur sorusunun öznesi kim öncelikle? Bu özneyi sormak gerekir. Öznelerinden bir tanesi, iktidarın ve devletin kendi gerekliliklerini dile getirmesi. Ama diğer taraftan ikinci özne, toplum. Şimdi burada toplumun da gerekliliklerini yerine getirmesinden bahsediyoruz. Yani zorlamasından, mücadele zeminlerini açmasından, güçlendirmesinden bahsediyoruz. Toplum ne kadar dayanışma ağlarını arttırırsa, barış ve demokrasi ısrarını zorlarsa cumhuriyetin dönüşümü olasılığı o kadar artar. Ama bütün baskı süreçlerine sessiz kalınırsa, zaten parçalanmış bir örgütlülük halinin daha fazla parçalanmasıyla birlikte herkesin daha mutsuz olacağı bir toplumla karşı karşıya kalırız. Baskının giderek arttığı ve toplumun da parçalandığı ve giderek kutuplaştığı bir durumla karşı karşıya kalırız. Ama tarihe de baktığımızda iktidar hegemonyayı ne kadar güçlendirirse toplum da bir bütün olarak bunun karşısında yeni bir hegemonya inşa edebilirler. Her zaman boşluklar vardır. Mücadeleyi ve özneyi kendimiz üzerinden kurarsak birlikte dönüşüm umudunu güçlendirmiş oluruz diye düşünüyorum. Ve bu umut yorgunluğundan da çıkmamız gerektiğini düşünüyorum.

    Fırat ALTINTAŞ/İSTANBUL

  • Rumlara, Ermenilere, Yahudilere yönelik ‘6-7 Eylül Pogromu’nun 70. yılı

    Rumlara, Ermenilere, Yahudilere yönelik ‘6-7 Eylül Pogromu’nun 70. yılı

    PİRHA-İstanbul Rumları başta olmak üzere Ermenilere ve Yahudilere yönelik faşist gruplar tarafından 6-7 Eylül 1955 tarihinde gerçekleştirilen pogromun 70. yıl dönümü. Etnik bir gruba yönelik örgütlü bir saldırının yaşandığı 6-7 Eylül, Türkiye tarihinin utanç sayfalarından biri. Binlerce Rum Türkiye’den göç etmek zorunda kaldı. 

    Türkiye tarihinin karanlık ve utanç sayfalarından biri de 6-7 Eylül pogromudur. 1955 yılının 6-7 Eylül’ü, başta Rumlar ve Ermeniler olmak üzere Müslüman olmayan topluma yönelik gerçekleştirilen linç ve yağma hareketinin yaşandığı tarihtir.

    BİNLERCE RUM GÖÇ ETMEK ZORUNDA KALDI!

    Pogromda resmi verilere göre 11 kişi öldürüldü, yüzlerce kişi yaralandı. Kadınlar cinsel saldırıya uğradı. Bunun yanı sıra 4 bin 214 ev, bin 4 işyeri, 73 kilise, 2 manastır, 1 sinagog, 26 okul ile fabrika, otel ve bar gibi yerlerin bulunduğu toplam 5 bin 317 mekân da faşist saldırıya uğradı.

    6-7 Eylül Pogromu sonrası Türkiye’de yaşayan binlerce Rum, geride evlerini, işyerlerini, yaşamlarını bırakarak Türkiye’den göç etmek zorunda kaldı.

    6-7 EYLÜL’DE YAŞANANLAR: POGROM!

    6-7 Eylül’de yaşananlar için kullanılan terim: Pogrom! Rusça kökenli bir kelime olan ‘pogrom’, ilk olarak 19. yüzyılda Yahudilere yönelik şiddeti adlandırmak için kullanılmış. Yaşananlar ise Türkiye tarihinde “6-7 Eylül olayları” olarak anımsanıyor.

    ‘Pogrom’ ise şöyle tanımlanıyor: Etnik bir gruba yönelik kolektif şiddet. Kitlenin şiddet uygulayıcısı olarak seferber edilmesi ise pogromun temel özelliği. Kolektif şiddetin içinde yağma, linç, hırsızlık, tecavüz ya da cinayet olabiliyor. 6-7 Eylül 1955’te olan kolektif şiddetin ana hedefi İstanbul Rumlarıydı. Ama Ermeniler ve Yahudiler de bu şiddetin hedefi oldular.

    TBMM 25, 26 ve 27. dönem Halkların Demokratik Partisi (HDP) Diyarbakır Milletvekili Garo Paylan 2022 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanlığı’na sunduğu kanun teklifi ile “6-7 Eylül 1955 Pogromu Hafıza Günü” ilan edilmesini talep etmişti.

    PİRHA/İSTANBUL

  • Yazar Murad Mıhçı: Barış için ilk adım atıldı; içinin doldurması tüm demokrasi yanlılarının çabasıyla olacaktır-VİDEO

    Yazar Murad Mıhçı: Barış için ilk adım atıldı; içinin doldurması tüm demokrasi yanlılarının çabasıyla olacaktır-VİDEO

    PİRHA – Ermeni Siyasetçi Murad Mıhçı, ‘Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne dair “Görüyoruz ki ilk adım atıldı. Bunun içinin doldurması da tüm demokrasi yanlısı insanların çabalarıyla olacaktır” dedi. Mıhçı, Ermeni toplumunun da, eşit yurttaşlık talebinin olduğunu vurguladı.

    Ölüye Saygı İnisiyatifi, toplumsal barış arayışı konusunda 26 Temmuz’da İstanbul’da önemli bir çalışmaya imza attı. “Öncelikle hakikatle yüzleşme olmalı” vurgusunun öne çıktığı panelde, ‘Barış inşasında ölüye saygı ve adalet talebi’ başlığı birçok yönüyle değerlendirildi.

    Panelin konuşmacılarından birisi de DEM Parti Merkez Yürütme Kurulu Üyesi, Göçmen ve Mülteciler Komisyonu Eş Sözcüsü Murad Mıhçı’ydı.

    Ajansımıza konuşan Murad Mıhçı, ölüye yapılan işkenceler, mezarlıkların bombalanması, faili meçhuller gibi konuların yeni süreçte aydınlatılması gerektiğinin altını çizen Ermeni Siyasetçi Mıhçı, “hakikatle yüzleşme” vurgusu yaptı.

    ARAFTA KALAN RUHLARIN AYDINLANMASI İÇİN…”

    “Hakikat, çok büyük bir talep değil ya da jest değil” diyen Murad Mıhçı, yeni sürece dair şunları söyledi:

    “Bahsedilen hakikat, insan haklarının, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde var olan hakları talep etme, arzulama ve bunu istemek… Taleplerimiz bu yönde. Yani biliyoruz ki bu coğrafyada insan haklarına uymayan birçok konu var. Birçok acılar yaşandı ve bunların telafisi olmadı. Ve bu telafinin olmadığı sürece de tekrarının olma ihtimali kuvvetle muhtemeldir. Bunu geçmişten bu yana görüyoruz. Bu anlamda bunun son bulması için, arafta kalan ruhların aydınlanması için inatla bu mücadele veriyoruz.”

    ‘ÖTEKİNİN’ MEZARINA YAPILAN AYRIMCILIK!

    Murad Mıhçı, Türkiye’de “Ötekinin ölüsü” olma halinin büyük bir hak gaspı olduğunun da altını çizdi. Müslüman olmayan ölülere, standardın altında mezar yeri verildiğini söyleyen Mıhçı, “Özellikle İstanbul’da defin hizmetleri sırasında 6. maddede şöyle yazıyor; ‘Müslüman mezarlıklarının en az 2.67 metre ölçülerinde açılması; ‘ekaliyet’ yani az bırakılan halkların, azınlıkların ise 2 metre olması yönünde bir madde var ki bu açıkçası egemen bakışın yansıması olarak da görebiliyoruz” diye belirtti.

    OKUL KAYDI ESNASINDA MÜSLÜMAN OLMAYANLARA KOD UYGULANIYOR!

    Yazar Murad Mıhçı, bir Ermeni yurttaş olarak Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne dair görüşlerini de paylaştı. Mıhçı, yeni anayasa hazırlığına da değinerek şunları söyledi:

    “Bir ülkenin demokrasisinin en önemli belirgin özelliği, en azın, sesinin duyulması halidir. Bu çok çok değerli. En azın sesi duyulacak olursa zaten çoğunlukların sesleri bir şekliyle toplumlar içerisinde yer alabilir. Bizim toplum olarak barıştan talebimiz; bir kere eşit yurttaşlık. Bunu şuradan kurabiliriz; bugün Ermeni vakıf okullarına öğrenci kaydetme sırasında kod uygulaması yapılıyor. Çünkü geçmişte bir devletin elindeki bir hafıza var. Kod uygulamasına göre Rumlar kod 1, Ermeniler kod 2, Yahudiler kod 3 ve kod 4 olarak da Süryaniler yer alıyor. Bu bir fişleme anlamına geliyor ve bu uygulama dahi açıkçası çok tehlikeli ve çok sıkıntılı. Bu tarz yaklaşımların kalkması, Ermeniliğin tarifi sadece Hristiyanlık üzerinden yapılmaması; yani bugün bu coğrafyada Müslümanlaştırılmış veya Müslüman olan, dinsiz ya da farklı tercihleri olan insanlar var ve bunlar da aslında Ermeniler. Bu haklar sadece Ermeni toplumu için değil, bu coğrafyadaki tüm haklar ve inançlar için çok önemli. Halen daha vakıf seçimlerimizin yapılamayışı; büyük bir hastane vakfımızın seçimin yapılamaması, kendi din adamımızın, partimizin seçimi noktasında devletin izinlerine tabi olmaması gibi birçok konu var. Umuyorum bu süreç bunların bir başlangıcı olacak.

    Evet görüyoruz ki ilk adım atıldı. Bu bir başlangıç. Bunun içinin doldurması da tüm demokrasi yanlısı insanların çabalarıyla olacağına inanıyorum.”

    Eren GÜVEN, Rozerin TEK/İSTANBUL

  • Defineciler, Alevilerin kutsal mekanını dinamitle tahrip etti; Kenanoğlu’ndan büyük tepki-VİDEO

    Defineciler, Alevilerin kutsal mekanını dinamitle tahrip etti; Kenanoğlu’ndan büyük tepki-VİDEO

    PİRHA – Almus İlçesine bağlı Hubyar köyünün Tekeli Yaylası zirvesinde “Dokuzlar” diye adlandırılan kutsal mekan, defineciler tarafından dinamit kullanılarak tahrip edildi. Hubyar köylülerinden 27. Dönem HDP Milletvekili Ali Kenanoğlu büyük tepki göstererek, “İnsanların inancına neden saygı duymuyorsunuz? Yüzyıllardır korunmuş bir yeri neden böylesine hunharca tahrip ediyorsunuz? Bu nasıl terbiyesizlik? Tabii ki hukuki olarak adım atmanın zamanı geldi” dedi. 

    Alevi toplumu tarafından kutsal görülen değerlere yönelik saldırıların ardı arkası kesilmiyor. Benzer bir çirkin girişim haberi de Tokat’tan geldi.

    Almus İlçesine bağlı Hubyar köyüne dönük baskı ve hizmet götürmeme politikasının ardından bir de kutsal görülen ziyaretlere yönelik fiziki saldırı gerçekleşti.

    Tekeli Yaylası zirvesindeki 9 taşlı evliyadan ötürü “Dokuzlar” diye de adlandırılan kutsal mekan, geçmiş yıllarda olduğu gibi yine tahrip edildi. Ancak bu kez tahribatın izi bir hayli derin oldu.

    Hubyar köylülerinden 27. Dönem HDP Milletvekili Ali Kenanoğlu’nun aktardığı bilgilere göre, defineciler, dinamitle bölgede arama yaptı.

    ALTIN ARAMAK İÇİN İSKELE KURDULAR!

    Ali Kenanoğlu, kutsal mekanlarına yönelik yapılan saldırıyla ilgili hukuki girişimde bulunacaklarını aktararak şu değerlendirmeyi yaptı:

    “Buraya Tekeli Dağı, Kutsal Dokuzlar deriz. Niyaz etmeden kimse buradan ayrılmaz. Aleviler açısından bu toprakların her bir karışı kutsaldır. Fakat bazıları da buralarda kendilerince altın, hazine arıyor. Geçen yıl Hubyar’ın 7 koyun aldığı yeri göstermiştik, şimdi buraları tahrip edip altın aramak için iskele dahi kurmuşlar. İnanılacak gibi değil. Son bir yıl içerisinde yeniden dinamitle zarar verip darmadağın etmişler. Yeniden çevreyi kazmışlar. Yani akıl alır gibi değil. Hangi kafa, hangi mantık insanları buraya getiriyor? Bu topraklarda zenginleşmeye sebep olacak herhangi bir üretim aygıtı yok. Bu topraklarda yaşamış Ermeniler, Rumlar olsa bile her Ermeni ve Rum ismini duyduğunuzda zengin insanlar aklınıza gelmesin. Bu toprakların 3 ay yaz 9 ayı kış. Burada kim, nasıl zengin olacak? Bu mümkün değil. Kaldı ki bu toprakların tarihi yerleşimi belli. Hubyar Sultan’dan önce bir yerleşim de yok.

    “İNANCA NEDEN SAYGI DUYMUYORSUNUZ?”

    İnsanların inancına neden saygı duymuyorsunuz? Hadi siz inanmıyorsunuz başkalarına neden saygı duymuyorsunuz. Yüzyıllardır korunmuş bir yeri neden böylesine hunharca tahrip ediyorsunuz? İnanılmaz bir şekilde dinamitleyerek ortadan kaldırmaya çalışıyorsunuz? Bu nasıl terbiyesizlik? İnşallah siz de Hubyar tarafından çarpılırsınız! Ama tabii ki hukuki olarak da adım atmanın zamanı geldi.”

    PİRHA/TOKAT

  • ‘100. yılda kimi dışlıyorsanız hepimiz oyuz!’

    ‘100. yılda kimi dışlıyorsanız hepimiz oyuz!’

    PİRHA – İHD Irkçılık ve Ayrımcılık Karşıtı Komisyon ile Irkçılığa ve Milliyetçiliğe DurDe Platformu, Cumhuriyetin 100. yılı sebebiyle yaptığı açıklamada “Yüzleşme” vurgusu yapılarak, “Eşitliğin, özgürlüğün, adaletin, demokrasinin her düzeyde hakim olduğu bir cumhuriyet inşa edilecekse bu 100 yılla yüzleşmek ve 100 yıl boyunca dışlananların sesi olmayı sürdürmek bir zorunluluktur. Herkesi bu yüzleşme mücadelesini güçlendirmeye davet ediyoruz” denildi.

    İnsan Hakları Derneği (İHD) Irkçılık ve Ayrımcılık Karşıtı Komisyon ve Irkçılığa ve Milliyetçiliğe DurDe Platformu, cumhuriyetin 100. yılı vesilesiyle açıklama yaptı.

    Çok sayıda gazeteci, yazar, akademisyen, sanatçı ve insan hakları savunucusunun destek verdiği açıklamada “100. Yılda kimi dışlıyorsanız hepimiz oyuz!” denilerek şu ifadelere yer verildi:

    “Cumhuriyetin 100. yılı hakkında açıklama yapanlar, ister iktidar ve devlet erkanından isterse ana muhalefetten olsunlar, esas olarak gerçekleri gizlemeye çalışıyorlar. 100 yıllık tarihin içinde ezilen, ötekileştirilen, dışlanan, imha edilen, imha edildiği gerçeği gizlenen, sürülen, idam edilen, yok sayılan, sömürülen, hakları, inançları, özgürlükleri, yaşamları, dilleri devlet şiddetiyle gasp edilen, soykırıma uğratılan milyonları hatırlatmayı kaçınılamaz bir sorumluluk olarak görüyoruz.

    Sadece hatırlatmanın yeterli olmadığını biliyoruz. 100 yıl, yüzleşme ve hesaplaşma dinamiğiyle eleştirilmezse, dün bugünün kabusu olmaya devam eder. Düşmanlaştırılacak kesimlerin adları değişir ama hedef gösterme, düşmanlaştırma ve linç kültüründe hiçbir gerileme yaşanmaz. Dünün Ermenilerinin, Yahudilerinin, Rumlarının yerini Kürtler, Suriyeli göçmenler alır. İşçiler sistematik olarak sömürülmeye devam eder.

    Türkiye kapitalizminin tarihi kandan ve ateşten harflerle yazılmaya devam eder.

    Bu yüzden milliyetçiler, tarihi hamaset yüklü yalanlarla çarpıtır ve resmileştirirken bizler, resmi tarihin dışladıkları, hatta düşmanlaştırdıkları toplumsal kesimler hakkındaki gerçekleri açıklayacağız.

    Onlar 1915’i gizleyecek, biz gerçekleri anlatmaya devam edeceğiz.

    Onlar 1938 Dersim’ini gizleyecekler, biz anlatmaya devam edeceğiz.

    Onlar mübadeleyi çarpıtacaklar, biz gerçekleri ortaya sereceğiz.

    Onlar 6-7 Eylül pogromunu görmezden gelecekler, biz her yönüyle açıklamaya devam edeceğiz.

    Onlar darbeleri gizlemeye devam edecekler, biz cumhuriyet tarihinin darbeler tarihi olduğunu anlatmayı sürdüreceğiz.

    Onlar siyasilerin, devrimci gençlerin idamını yok sayacaklar, biz göstereceğiz.

    Onlar 2 Temmuz Sivas’ını, Gazi katliamını sıradanlaştıracaklar, biz pogromların ve linç kültürünün sıradanlaştırılamayacağını savunmaya devam edeceğiz.

    Her gün kadın cinayetlerinin işlenmesi, cumhuriyet tarihinin aynı zamanda bir işçi katliamı tarihi olması, LGBTİ+’lara yönelik düşmanlık ve linç politikaları, Kürtlerin anadilinin yok sayılması, göçmenlere yönelik aralıksız şiddetin rahat rahat örgütlenebilmesi tesadüf değil. Bu toplumun her bireyi, her toplumsal grubu ayrı bir cumhuriyeti deneyimliyor kuşaklar boyunca. Egemenlerin, milliyetçilerin yaşadığı cumhuriyet, dışlananlar açısından bütünüyle farklı bir cumhuriyettir.

    Tarihsel bir sorun olan Kürt Sorunu’nu tüm ağırlığıyla yaşayanlar açısından farklı bir cumhuriyet tarihidir tanık olduğumuz.

    Eşitliğin, özgürlüğün, adaletin, demokrasinin her düzeyde hakim olduğu bir cumhuriyet inşa edilecekse bu 100 yılla yüzleşmek ve 100 yıl boyunca dışlananların sesi olmayı sürdürmek bir zorunluluktur. Herkesi bu yüzleşme mücadelesini güçlendirmeye davet ediyoruz.”

    (HABER MERKEZİ)

  • DAD Ankara Şubesi’nden 6-7 Eylül pogromu açıklaması: Zulüm politikaları sürüyor

    DAD Ankara Şubesi’nden 6-7 Eylül pogromu açıklaması: Zulüm politikaları sürüyor

    PİRHA – Ana Fatma Cemevi Demokratik Alevi Derneği (DAD) Ankara Şubesi, 6-7 Eylül pogromuna ilişkin açıklama yaparak, katledilenleri andı.

    Mustafa Kemal Atatürk’ün, Yunanistan’ın Selanik şehrindeki doğduğu evin bombalandığı yalanı ile tetiklenen olayların ardından İstanbul adeta 1955 yılında kana bulandı. Derin devlet tarafından harekete geçirilen ırkçı gruplar, başta Rum ve Ermeniler olmak üzere tüm gayrimüslimlere karşı saldırı düzenledi. Çok sayıda insan vahşice katledilirken, evler, işyerleri ve ibadethaneler de yakıldı, yağmalandı.

    “ACILARIMIZ ORTAK”

    Ana Fatma Cemevi-DAD Ankara Şubesi, 6-7 Eylül pogromunun yıldönümünde “Acılarımız ortak” başlığı ile yazılı açıklama yaptı.

    “Katliam, asimilasyon, acı, zulüm, ölüm ve sürgün politikaları devam etmektedir” denilen açıklamada şu ifadelere yer verildi:

    “6-7 Eylül 1955’de yaşananlar, devletin kırım, katliam ve utanç günlerinden biridir. Tıpkı Ortaca, Maraş, Malatya, Çorum, Sivas, Madımak ve Gazi katliamları gibi.

    Önceden kurgulanıp tezgahlanır. Gerekçeler aynıdır; ‘ötekilerin varlığına’ tahammül edemeyen güruhu sokağa salıp, yakıp yıkıp can almasına göz yummaktır.

    Resmi kaynaklara göre 4 bin 214 ev, 1.004 işyeri, 73 kilise, 1 sinagog, 2 manastır, 26 okul tahrip edildi. Kiliselere saldırıldı, içindeki kutsal resimler, haçlar, ikonalar ve diğer kutsal eşyalara zarar verildi. 73 Rum Ortodoks kilisesi ateşe verildi. Taciz, tecavüzlerin yanı sıra saldırıda 11 kişi katledildi. Helsinki Watch örgütünün bir raporuna göre ise katledilenin sayısı 15 olarak kayıtlara geçiyordu.

    Zaman içinde bu olaylara dair çeşitli itiraflar da geldi. 6-7 Eylül olaylarının olduğu sırada Seferberlik Tetkik Kurulu’nda görevli olan, 1988-1990 yılları arasında MGK Genel Sekreterliği yapan Sabri Yirmibeşoğlu, gazeteci Fatih Güllapoğlu’na verdiği röportajda 6-7 Eylül olayları hakkında şu demeci veriyordu; “6-7 Eylül de bir Özel Harp işidir. Muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı.” Bu sözleri Sabri Yirmibeşoğlu tarafından 2010’da bir televizyon kanalındaki röportajında ise bu sefer inkar ediliyordu.

    Dünden bugüne devletin kırım katliam, asimilasyon, acı, zulüm, ölüm ve sürgün politikaları devam etmektedir. Katledilen canlarımızı bir kez daha saygıyla anıyoruz.”

    PİRHA/ANKARA

  • Büyük Alevi Kurultayı sonuç bildirgesi: Kültür Bakanlığı’na da torba yasaya da sığmayız!-VİDEO

    Büyük Alevi Kurultayı sonuç bildirgesi: Kültür Bakanlığı’na da torba yasaya da sığmayız!-VİDEO

    PİRHA -Yedi Alevi çatı örgütünün imzası ile Büyük Alevi Kurultayı’nın sonuç bildirgesi kamuoyuna duyuruldu. Verilen ortak mesajda “Eşit yurttaşlık” vurgusu yapılırken “Asimilasyon ve yok etme politikalarına karşı, Seyit Nesimi’nin dediği gibi iki cihana sığmayan bizler, Kültür Bakanlığına da torba yasaya da sığmayız” denildi. Bildirgede talepler sıralandı. 

    Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF), Alevi Dernekleri Federasyonu (ADFE), Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK), Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV), Alevi Kültür Dernekleri (AKD), Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) ile Demokratik Alevi Dernekleri’nin (DAD) “Laik ve demokratik Türkiye için“şiarıyla düzenledikleri ‘Büyük Alevi Kurultayı’ İstanbul Yenikapı Gösteri Merkezi’nde yapıldı.

    AKP-MHP hükümetinin cemevlerini Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesine alan kararına karşı binlerce Alevi yurttaş, İstanbul Yenikapı’da bir kez daha itirazlarını dile getirdi.

    Büyük Alevi Kurultayı’ndaki konuşmacıların ortak mesajı “Aleviliğin, siyasal iktidarlar tarafınca yönlendirilemeyeceği ve inancın resmi olarak tanınması” yönünde oldu.

    Alevi Bektaşi Federasyonu, Alevi Dernekleri Federasyonu, Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı, Alevi Kültür Dernekleri, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği ve Demokratik Alevi Derneği imzası ile okunan sonuç bildirgesinde “Eşit Yurttaşlık” vurgusu yer aldı.

    “BİZ ALEVİLER, HALKLARI EŞİT VE KARDEŞ GÖRÜRÜZ”

    Dilek Odabaş tarafından okunan sonuç bildirgesinde, “Biz Aleviler bu tarihsel süreçte, karşı karşıya kaldığımız bütün kıyım ve saldırılara rağmen aydınlıktan yana durmaktan asla geri durmadık” denilerek şu ifadelere yer verildi:

    “Yaşadığımız çağda çok büyük sosyal, teknolojik, ekonomik ve siyasal gelişmeler yaşanmaktadır. Ancak bu gelişmelerin her zaman iyi yönde olduğunu söylemek mümkün değildir. Haksızlıklar, sömürü, açlık, sefalet, savaş ve doğanın tahribatı her gün daha da artmaktadır. Farklı kültürel ve toplumsal cinsiyet kimlikleri, farklı etno-dinsel ve yaşam tarzları devamlı baskı altında tutulmaya devam edilmektedir.

    Ülkemizde de bu sorunların fazlasıyla yaşandığına tanık olmaktayız. Türkiye’de tekçi, Türk-İslam sentezci uygulamalar hayatın her alanında kendini hissettirmekte ve iktidarın kurduğu sosyal ve politik baskı mekanizmalarıyla daha da kurumsallaştırılmaktadır. Zorunlu din derslerini kaldırmak bir yana eğitim daha da dinselleştirilmektedir. Diyanet İşleri Başkanlığı hayatımızın her alanına müdahale eden ‘fetva’larına devam etmektedir. Cemaat ve tarikatların önü açılarak yoksul halk yığınları kimliksizleştirilmekte ve her türlü istismara açık bırakılarak kullanılmaktadır. Kız çocukları ‘evlilik’ adı altında sistemli cinsel istismara maruz bırakılmakta ve sorumlular cezasız kalmaktadır. Toplumsal yaşam, başta kadınlar olmak üzere her türlü şiddete ve cinayete açık hale getirilmektedir. Gelir dağılımındaki adaletsizlik ile toplumun büyük bir kesimi her gün daha da yoksullaştırılmaktadır. Başta Kürt sorunu olmak üzere red, inkâr ve çatışmalar yüzünden insanlarımız hayatını kaybetmeye devam etmektedir. Baskı ve asimilasyon politikaları sonucunda halklar, inançlar ve kültürler mozaiği olan bu topraklar gittikçe çoraklaşmaktadır. Temel insan hakları yok sayılmakta, yeni yasaklamalar ve keyfi uygulamalarla ülkemiz bir hapishaneye dönüştürülmüştür.

    Laiklik, demokrasi, temel insan hakları, ifade özgürlüğü ve eşit yurttaşlık konularında ülkemiz her gün biraz daha kötüye gitmekte, mevcut anayasa bile uygulanamaz hale getirilmektedir.

    Rızalık toplumuna inanan bizler için, bu ülkede yaşayan, ayrımsız herkesin temel insan haklarından yararlanmasını ve eşit yurttaşlık temelinde bütün kimliklerin kendilerini özgürce ifade edebilecekleri laik ve demokratik bir anayasa, bizim açımızdan kaçınılmaz bir zaruriyettir.

    Yetmiş iki millete bir nazarla bakan biz Aleviler, halkları eşit ve kardeş görürüz. Her Alevi bilir ki Kürt de Ermeni de Laz da Rum da Arap da ve devletin inkâr ettiği her kimlik bizim açımızdan tartışmaya açılamayacak bir hakikattir. Bizim gözümüz halklar arasına sınır çizen devletin gözü değil, ermişin, dervişin, abdalın, seyidin, pirin, mürşidin, talibin ve cümle canların gözüdür.

    Geçmişe baktığımızda, herkes gibi biz de kıyımlardan geçmiş, asimilasyona uğramış ve inancını gizlice yaşamak zorunda kalmış bir topluluğuz. Bu gerçekliğin farkında olarak, toplumsal yüzleşme kaçınılmaz bir gerekliliktir.

    Ocaklarımızın bin yılı aşkın süredir, bin bir emekle bu günlere taşıdığı Alevilik, kentleş-meyle birlikte vakıf, dernek ve Cemevlerimizin kurulmasıyla yeni bir boyut kazanmış, daha görünür olmuş ve hak temelli mücadelesini geliştirmiştir. Bütün bunlar emekle ve tırnakla kazınarak elde edilmiştir. Devlet Alevilerin bu gelişme sürecine kayıtsız kalamamıştır. Bu sebeple, çalıştaylar düzenleyerek ve farklı biçimlerde ilişkiler kurarak sorunları çözmek yerine, yeni sorunlar yaratarak toplumu yanıltma yolunu seçmiştir.”

    “GERÇEK SORUNLARININ ÜSTÜ ÖRTÜLMEYE ÇALIŞILMAKTA, ASİMİLASYON POLİTİKASI SÜRÜYOR”

    Alevilerin içinde kendi Alevisini yaratma çabalarını sürdürmüş, tarihsel belleğinde olumsuz yer bulan tarihsel kişilikler öne çıkarılmıştır. Başta okullar olmak üzere kamu kurumları ve hayatın her alanında iktidar eliyle ayrımcılık hız kesmeden devam etmiş, ayrımcı uygulamalar ve nefret söylemleri bizzat iktidarın en yetkilileri tarafından ifade edilmiştir.

    İktidar, Diyanet İşleri Başkanlığı ve diğer kamu kurumlarının eliyle asimilasyon politikalarına hız kesmeden devam etmektedir.

    Son dönemde Alevilere yönelik çalışmalar hızlandırılarak birçok yeni uygulama hayata geçirilmiştir. İçişleri Bakanlığı eliyle Alevi toplumunun içinde çalışmalar yapılmakta ve Alevilerin sorunları maddi sorunlara indirgenerek Alevilerin gerçek sorunlarının üstü örtülmeye çalışılmaktadır. Alevilerin gerçek sorunları, doğrudan negatif ayrımcı esaslara ve siyasal rejimin ihtiyaçlarına göre yapılandırılmış ve kronik hale gelen sorunlardır.  Cumhurbaşkanı Erdoğan, Şahkulu Sultan Dergahı’nda yine her zaman yaptığı gibi Alevilerin kendi öz örgütlerini yok sayarak, çevresinde toplayabildiği kimi göstermelik, muhataplarıyla, sanki tüm Alevi toplumu ve örgütleri kendi arkasındaymış gibi, bir fotoğrafın önünde Alevilere sözüm ona müjde adı altında sözde demokratik bir reform paketini açıklamıştır.

    “KARARNAMELERİN ALEVİ TOPLUMUNDA KARŞILIĞI YOKTUR”

    Mecliste geçirilen torba yasa ve resmi gazetede ilan edilen Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ne demokratiktir, ne de müjdedir. Aksine bunlar Aleviliğin şimdiye kadar devlet gücüyle soluksuz bırakılmasının yeni bir aşamasıdır. Ancak, Alevi, toplumunda bunun bir karşılığı yoktur, beyhude bir çabadır.

    Bir inanç olarak, Aleviliği tüm yönleriyle kabul etmek yerine, Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı bir ‘Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’ kurarak bizi hem inkâr etmekte hem de bir kültürel bir öğeye indirgeme çabası içine girmektedirler.

    Aynı zamanda Alevilerin sorunlarını, 17/18 Eylül 2022 ‘deki Hacı Bektaş deklarasyonunda ifade ettiğimiz üzere, Cemevlerinin elektrik, su sorunu, imar sorunu, dedelerimize ulufe diye dağıtılacak maaş sorununa indirgemektedirler.

    Bir taraftan da bizzat Cumhurbaşkanı ve devlet yetkilileri Aleviliği kendilerine göre tanım-lama çabalarına devam etmekte, Alevileri kendi içinde, İslam içi İslam dışı, Ali’li Ali’siz diyerek, hedef tahtasına koyma, kutuplaştırma ve bölme girişimleri yürütmektedirler.”

    “NE İSTEDİĞİMİZ DAHA İYİ BİLİNSİN DİYE…”

    “Anayasada Türkiye’nin laik, demokratik bir hukuk devleti olduğu belirtilmektedir. Ancak bütün uygulamalar laikliğin olmadığını göstermektedir. Biz Alevilerin, haklarını talep ederken Diyanet İşleri Başkanlığı’nın karşısında bir Alevi Diyaneti talep etmiyoruz. İstediğimiz laikliktir. Devletin tüm inançlardan elini çekmesi, laikliğe aykırı olan kurumların kapatılarak gerekli yasal ve anayasal düzenlemelerin yeniden yapılması ve toplumsal ilişkilerin dinsel temalardan arındırılması gerekmektedir.

    İnsanlığın büyük ilerlemeler kaydederek geldiği bu çağda, yaşadığımız ülkede geriye dönüp baktığımızda, yok sayılmayı ve büyük acılarla karşı karşıya bırakılmayı görüyoruz. Ancak biz Aleviler, nasıl bir ülkede yaşamak istediğimizi geçmişimizden aldığımız mirasla, tüm farklı toplumsal kesimlerle birlikte eşit, özgür, laik, demokratik ve hakça bölüşümün olduğu bir ülkede yaşama isteğidir.

    Bugüne kadar, Alevi toplumunun meşru kurumları, farklı zamanlarda ve değişik zeminlerde, kendi içinde, akademik çevrelerle, devletin ve iktidarın yetkili organlarıyla, siyasi partilerle, sivil demokratik çevreler ve kurumlarıyla defalarca, kongreler, sempozyumlar, çalıştaylar, toplantılar, görüşmeler gibi çok sayıda çalışmalar yaparak ne istediklerini çok açık ve net bir şekilde ortaya koymuştur. Ne istediğimiz daha iyi bilinsin diye, defalarca açıklamalar, mitingler, yürüyüşler ve benzeri etkinlikler gerçekleştirdik. Bu çalışmalarımızın büyük bir bölümünü tüm kurumlar ya birlikte gerçekleştirdik ya da her birimiz farklı platformlarda ama aynı şeyleri ortaya koyarak gerçekleştirdik. İşte, bu sonuç bildirgesiyle ortaya koyduğumuz talepler, bütün bu çalışmaların birikimi olarak ortaya çıkmıştır. Zaten, herkesçe bilindiğini düşündüğümüz haklarımızı ve taleplerimizi bir kez daha açıkça ifade etmiş oluyoruz.”

    TALEPLER

    “Alevi toplumumuzun meşru kurumlarının, ocaklarının, süreklerinin ve cümle canlarımızın bu kurultayda ortaya koydukları temel talepleri bir kez daha kamuoyuna ilan ediyoruz:

    1) Cemevlerinin ibadethane statüsünün kabul edilerek, bu statünün gerektirdiği tüm hakların tanınması, el konulmuş dergahlarımızın ve mekanlarımızın geri iade edilmesi ve aleyhimize düzenlenmiş olan yasal düzenlemelerin geri çekilmesi,

    2) Toplumun tüm kesimlerine bir deli gömleği gibi giydirilen, zorunlu din derslerinin zorunlu olmaktan çıkarılması, toplumun tümüyle çağın gerisine savrulmasına neden olan eğitimin dinselleştirilmesinden vazgeçilmesi,

    3) Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, toplumun tümünü domine etmeye yönelik girişimlerden bir an önce elini çekerek, temel siyasal sorunlarımız konusunda bir referans mercii olmaktan uzaklaştırılması ve nihayet tasfiyesine dönük adımların atılmaya başlanması,

    4) Gerek kamu kaynaklarının ve gerekse kamu kadrolarının liyakat, adalet ve eşitlik ilkelerine göre dağılımının sağlanması, başta Aleviler olmak üzere ötekileştirilen tüm kesimler aleyhine sürdürülen negatif ayrımcılığa derhal son verilmesi,

    5) Madımak’ın utanç müzesi yapılması,

    6) Alevilere karşı işlenen nefret suçlarının açığa çıkarılması ve bu gibi nefret suçlarının önüne geçilmesi için gerekli hukuki tedbirlerin alınması,

    7) Alevilere karşı yapılmış olan kıyım, katliam ve asimilasyon uygulamalarıyla yüzleşilmesi,

    8) Kutsal mekanlarımıza ve coğrafyamıza yönelik yağma, talan ve el koyma girişimlerine son verilmesi,

    9) Alevi yerleşim yerlerinin isimlerinin değiştirilmesinden vazgeçilmesi ve değiştirilen yerlerin isimlerinin iade edilmesi,

    10) Alevi inancında özel yeri olan günlerin resmi tatil edilmesi,

    11) Kamusal yayıncılığın ayrımcılıktan arındırılması,

    Ve uzun sözün özü, EŞİT YURTTAŞLIĞI da içeren yeni bir anayasanın yapılması, taleplerini bir kez daha buradan ilan ediyoruz.

    Kurultayımız, eşitsizliklerin derinleştiği, demokrasinin ve temel insan haklarının rafa kaldırıldığı, laiklikten giderek uzaklaşıldığı, ayrımcılık ve şiddetin arttığı, politik gerilimlerin yükseldiği ve Alevilerin daha da ağır sorunlar yaşadığı bir dönemde yapıldığından daha da önem kazanmaktadır. Biz Aleviler geçmişte olduğu gibi bugün de birlikte yaşamanın sorumluluğunu bilerek yeniden yaşanabilecek bir ülke özlemini gerçekleştirmek için üzerimize düşen sorumluluğu son bir evimiz kalsa dahi yerine getirmekte kararlıyız. Ülkemizin geleceğinin konuşulduğu bugünlerde biz Aleviler, herkesin kendisini temsil ettiği demokratik parlamenter sistemden yana olduğumuzu bu kurultayda beyan ediyoruz.

    Bu kurultayda bir araya gelen bizler, laik, eşit ve özgür bir yaşamın sadece Alevilerin ihtiyacı değil, bu ülkede yaşayan herkesin ihtiyacı olduğunun bilincindeyiz. O yüzden ne isti-yorsak, herkes için istiyoruz. Ne yapacaksak hep birlikte yapacağız.

    Tekrar söylüyoruz, asimilasyon ve yok etme politikalarına karşı, Seyit Nesimi’nin dediği gibi iki cihana sığmayan bizler, Kültür Bakanlığına da torba yasaya da sığmayız.

    Aleviler Vardır, Alevilik Haktır.”

    PİRHA/İSTANBUL

  • ‘Nazi Başbakanı Şükrü Saraçoğlu azınlıkların mallarına çöküp onları Aşkale’ye taş kırmaya gönderdi’-VİDEO

    ‘Nazi Başbakanı Şükrü Saraçoğlu azınlıkların mallarına çöküp onları Aşkale’ye taş kırmaya gönderdi’-VİDEO

    PİRHA – Milletvekili Garo Paylan, Varlık Vergisi’nin 80. yılında TBMM Başkanlığı’na kanun teklifi sunarak “1942 yılında çıkarılan Varlık Vergisi Kanunu sonucunda vatandaşlık hakları çiğnenen ve ayrımcılığa uğrayanlardan resmen özür dilemesini ve maddi-manevi zararların tazmin edilmesini” talep etti.

    HDP Diyarbakır Milletvekili Garo Paylan, Meclis’te düzenlediği basın toplantısında 1942 yılında çıkarılan Varlık Vergisi Kanunu’na değindi. Paylan, “Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en ırkçı kanunu” dediği uygulamaya ilişkin “Nazi uygulamalarının Türkiye tezahürü” yorumunu da yaptı.

    OY BİRLİĞİYLE IRKÇI VARLIK VERGİSİ YASASINI KABUL ETTİLER”

    Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından, 11 Kasım 1942’de oy birliğiyle kabul edilen Varlık Vergisi Kanunu’nu ırkçı bir karar oluğunu vurgulayan Garo Paylan “O gün Türkiye Cumhuriyeti tarihinin kara bir günüydü. Elbette bir ülke çıkarabilir böyle bir kanun ama bu kanunun hedefinde azınlıklar vardı. Ermeniler, Süryaniler, Rumlar ve Yahudiler vardı ve bu kanunu çıkaran dönemin başbakanı da bunu itiraf etti. Dönemin Başbakanı Şükrü Saraçoğlu, ‘Biz Türk’üz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bu kanun aynı zamanda bir devrim kanunudur. Bize ekonomik bağımsızlığımızı kazandıracak bir fırsat karşısındayız. Bu kanun sayesinde piyasaya egemen olan azınlık tüccar sınıfı ortadan kaldırılarak, Türk piyasasını Türklerin eline vereceğiz” dedi, diyebildi. Açıkça ırkçı bir kanunla karşı karşıyaydı Türkiye Cumhuriyeti ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin bütün milletvekilleri oy birliğiyle o ırkçı Varlık Vergisi Kanunu’nu kabul ettiler” diye konuştu.

    “DEDEME AŞKALE’DE KAR KÜRETTİLER, YETMEDİ, TAŞ KIRDILAR”

    Garo Paylan, Varlık Vergisi Kanunu’yla birlikte Ermeni, Süryani, Rum ve Yahudi yurttaşların adeta yıkım yaşadıklarına dikkat çekerek şunları söyledi:

    “80 yılı öncesi tarihçilerin konusu değildir. Benim dedem bunu yaşadı. Benim akrabalarım bunu yaşadı. Malatya’da dedem zaten atası, dedesi yok edilmiş dedem, zor bela yıllarca çalışarak bir ev edindi, evlendi, çocukları oldu. Bir iş yeri oldu. Çalıştı, zanaatkardı, ayakkabı üretiyordu gece gündüz, evini geçirebilmek için. Dedemin 10 lira varlığı varsa, Varlık Vergisi Kanunu’yla dedeme 50 lira varlık vergisi çıkarıldı. Varlığının beş misli varlık vergisi çıkarıldı. Neydi varlığı zaten? Bir evi, bir dükkanı, bir de ayakkabı üretmek için kullandığı alet edevat. Dedem bu vergiyi ödeyemedi, varlığını satmaya çalıştı. Herkes varlığının onda bir fiyatını bile teklif etmedi. Sonuçta ne oldu? Dedem bu vergiyi ödeyemedi. Ödeyemediği için hacizle karşı karşıya kaldı ve aldılar dedemi Aşkale’ye gönderdiler. Aşkale’de kar kürettiler, yetmedi, taş kırdılar. Geride kalan ailesi, benim babaannem ve babam, amcalarım, halalarım sefalet çektiler.”

    “FENERBAHÇELİYİM AMA O STADA GİTSEM, YÜREĞİM SIZLAR”

    Ben de Fenerbahçeliyim ama ne zaman o stada gitsem, yüreğim sızlar. Çünkü dönemin Başbakanı Şükrü Saraçoğlu’nun adı şu anda hâlâ Fenerbahçe Stadı’nın adıdır maalesef. Saraçoğlu ne diyor? ‘Vergilerin tespit ve ilanı için 15 gün koyduk. Bunu takiben de 15 gün içinde tahsil şartı koyduk’ diyor. Yani düşünebiliyor musunuz? Bir insanın varlığının misli misli üzerine vergi koyuyorsunuz ve bunu ‘15 gün içinde ödeyeceksiniz’ diyorsunuz. ‘Ödemezseniz, haciz getireceğiz’ diyorsunuz. Yine ödemezseniz ‘Aşkale’ye göndereceğiz, kar küreteceğiz, taş kırdıracağız’ diyorsun.

    Varlık Vergisi Kanunu, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en ırkçı kanunudur ve bugüne kadar Türkiye Cumhuriyeti bununla yüzleşmemiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisi 80 yıl önce çıkardığı bu ırkçı yasa nedeniyle Ermenilerden, Rumlardan, Süryanilerden, Yahudilerden özür dilememiştir. Zararlarını tazmin etmemiştir. Ben bu amaçla, bir yasa teklifi verdim bugün. Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sundum. Türkiye Büyük Millet Meclisi, 80 yıl önce çıkardığı Varlık Vergisi Kanunu ile ilgili azınlıklardan özür dilesin diyorum yasa teklifinde. Aynı zamanda zararlarını tazmin etsin diyorum.

    Geçmişi geri getiremeyiz ama geçmişle yüzleşirsek geçmişin yaralarını iyileştirebiliriz. Ama geçmişle yüzleşmezsek, aynı suçlar maalesef tekrarlar ki, maalesef azınlık toplumlara karşı bu Varlık Vergisi Kanunu’nda sonra 6-7 Eylül 1955 Pogromu gibi daha pek çok ayrımcı uygulama maalesef uygulanmıştır.”

    “NAZİ POLİTİKALARININ TÜRKİYE’DEKİ TEZAHÜRÜYDÜ”

    “Şükrü Saraçoğlu ne diyor?: ‘Bu memleket tarafından gösterilen misafirperverlikten yararlanarak zengin olan azınlıklar bu meseleden kaçamazlar’ diyor. ‘Bu kanun, azınlıklara karşı, bu meseleden kaçmaya çalışan azınlıklara karşı bütün şiddetiyle uygulanacaktır’ diyor. Değerli arkadaşlar Türkiye’nin o zamanki nüfusu içinde azınlıklar yüzde 1 bile değildi. Ama Varlık Vergisi Kanunu’yla toplanan vergilerin yüzde 90’ını azınlıklar ödediler. Siz burada bir ayrımcılık görmüyor musunuz? Bırakın ayrımcılığı, ırkçılık görmüyor musunuz? Bu ırkçılığı tüm milletvekilleri görmeli, o günlerde görmediler. Bu, Almanya’daki Yahudilere karşı uygulanan Nazi politikalarının Türkiye’deki tezahürüydü. Nasıl ki Almanya’da Naziler Yahudileri öldürüp mallarına, mülklerine çöküyordu iseler o yıllarda, Türkiye’nin Nazi Başbakanı Şükrü Saraçoğlu da buradaki Ermenilerin, Rumların, Yahudilerin, Süryanilerin mallarına çöküp onları Aşkale’ye taş kırmaya gönderdi.

    Türkiye Cumhuriyeti de bu Nazi uygulamalarıyla mutlaka yüzleşmelidir, yüzleşebilmelidir. Bu amaçlarla ben Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Varlık Vergisi Kanunu’nun yarattığı yıkımlarla yüzleşmesini öneriyorum. Yüzleşelim ki, iyileşelim. Yalnızca yüzleşme de yetmez. Türkiye Büyük Millet Meclisi çıkardığı Varlık Vergisi Kanunu nedeniyle Ermenilerden, Rumlardan, Süryanilerden ve Yahudilerden özür dilemelidir. Azınlıklara karşı nefret söylemleri, küfürleri var o günlerde. Azınlıklar Aşkale’ye gönderiliyor o günlerde. Aynı Nazilerin Yahudileri trenlere doldurduğu gibi, bu ülkenin Ermenileri, Rumları trenlere doldurulup Erzurum Aşkale’ye götürüldüler.

    Maalesef bu ülkenin Başbakanı Nazi Şükrü Saraçoğlu tarafından işte azınlıklara karşı bunlar uygulandı. İşte tüm bunları görmeli ve yüzleşmeliyiz. Üzerinden 80 yıl geçti ama adalet için geç değil. Ben Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni bu ayıptan kurtulması için sorumluluğa davet ediyorum ve 80 yıl önce çıkarılan bu yasanın tazmin edilmesini ve bu yasanın sonuçlarıyla mağdur olanlardan özür dilenmesini talep ediyorum.”

    PİRHA/ANKARA

  • İvo Molinas: Türkiye devletinin 6-7 Eylül pogromuna yönelik özür dilemesi gerekir

    İvo Molinas: Türkiye devletinin 6-7 Eylül pogromuna yönelik özür dilemesi gerekir

    PİRHA-Türkiye’deki Rum, Ermeni ve Yahudi halklarına yönelik 6-7 Eylül 1955 tarihinde gerçekleştirilen pogroma ilişkin PİRHA’ya konuşan Şalom Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İvo Molinas, “Türkiye devletinin o günlere yönelik özür dilemesi de gerekir ama böyle bir şey olacağını tahmin etmiyorum. Bunda gocunacak bir şey yok. Tam tersine sizi daha değerli kılar” dedi. “Yüzyıllardır Anadolu’nun ve İstanbul’un rengi olan azınlıklar yok olunca daha mı zenginleşecek?” diye soran Molinas, seçimler yaklaştıkça artan milliyetçi söylemlerine de dikkat çekti.

    Başta İstanbul Rumları olmak üzere Ermeni ve Yahudi halklarına yönelik 6-7 Eylül 1955 tarihinde gerçekleştirilen pogromun üzerinden 67 yıl geçti. Müslüman olmayan topluma karşı yapılan linç ve yağma hareketi, Türkiye tarihinin karanlık sayfalarından birisini oluşturuyor. 1947 yılında gazeteci Avram Leyon tarafından kurulan ve Türkiye’deki Yahudi toplumuna yönelik yayın yapan İstanbul merkezli haftalık gazete Şalom‘un Genel Yayın Yönetmeni İvo Molinas ile 1955 yılında gerçekleştirilen kolektif şiddete ve yüzleşme/helalleşme tartışmalarına ilişkin konuştuk.

    “ÖZÜR DİLEMEK SİZİ DAHA DEĞERLİ KILAR AMA BÖYLE BİR ŞEY OLMAYACAKTIR”

    Molinas, pogrom ile ilgili olarak, “Tamamen Türkiye’de bir avuç kalmış farklı dinden Türkiye vatandaşlarının istenmemesinin bir göstergesiydi. Ondan sonra zaten çoğu kişi ülkeyi terk etti. Amaçlanan şey gerçekleşmiş oldu. Yani “Türkiye’de sizi istemezük”ün bir pogromuydu. Türkiye’nin linç ve yağmalama tarihinin kara günlerinden biridir. Azınlıkları bir yabancı unsur olarak gördükleri için bu topraklarda istenmemesinin göstergesiydi. Türkiye devletinin o günlere yönelik özür dilemesi de gerekir ama böyle bir şey olacağını tahmin etmiyorum. Büyük devletler tarihlerindeki yanlışlardan özür dilemişlerdir. Bunda gocunacak bir şey yok. Tam tersine sizi daha değerli kılar. Böyle bir şey de olmayacaktır maalesef” ifadelerini kullandı.

    “BU TOPRAKLAR ANADOLU’NUN RENGİ OLAN AZINLIKLAR YOK OLUNCA DAHA MI ZENGİNLEŞECEK?”

    “Pogrom ile yüzleşebildik mi? Ya da son dönemlerin moda tabiriyle sormak gerekirse helalleşebildik mi?” sorusunu ise Molinas, şöyle yanıtladı:

    “Helalleşmeyi devletin kendisi yapar. İktidar olmayanların helalleşmesi devleti temsil etmez. Devleti kim temsil ediyorsa onun helalleşmesini görmek lazım. Bugün helalleşmek isteyenler yarın iktidara gelip aynı helalleşmeyi 6-7 Eylül için de yaparsa şapka çıkarırız. “İstenilen gerçekleşmiş olur” deriz. Devletler hata yapabilir ama sonra özür de dileyebilir. Tarihte çok örnekleri var. Bunda bir şey yok. Bir daha aynı şeylerin tekrarlanmaması adına bir yüzleşme ve helalleşmenin yapılması gerekiyor. Bugün hala sosyal medya başta olmak üzere yazılı ve görsel medyada nefret söylemleri ile dolu kareler, fotoğraflar, yazılar, konuşmalar var. Özellikle Yahudilere karşılık son yıllarda antisemitik nefret söylemi çok revaçta. Buna karşı hiçbir şey de yapılmıyor. Cezai müeyyide uygulanmıyor. Bugün memlekette 1000-1500 Rum kalmış. 10-20 yıl sonra Rum vatandaş da kalmayacak. Yahudiler de bugün 14-15 bin civarında. Belli bir süre sonra onlar da kalmayacak bu topraklarda. Yüzyıllardır Anadolu’nun ve İstanbul’un rengi olan azınlıklar yok olunca daha mı zenginleşecek? Hayır. Daha da yoksullaşacak. Farklılıklar zenginlik getirir çünkü. Kapalılık yoksulluk getirir.”

    “SEÇİM YAKLAŞTIKÇA MİLLİYETÇİLİK SÖYLEMLERİ ARTIYOR”

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) Diyarbakır Milletvekili Garo Paylan‘ın her yıl 6-7 Eylül Pogromu ile Ermeni Soykırımı’na ilişkin verdiği kanun ve araştırma komisyonu teklifi özellikle son yıllarda beraberinde birçok tartışmayı da getiriyor. Teklifleri işleme alınmayan Paylan, başta iktidarı oluşturan partiler olmak üzere çeşitli kesimlerden lince varan tepkiler alıyor. Molinas konuya dair “Seçim yaklaştıkça oy kaybına uğramamak adına maalesef milliyetçilik söylemi her iki cenahta da artıyor. Demokrasimizde, sandık demokrasisinin gücü çok yüksek. 3-5 yıl önce rahatlıkla konuşulan konular bugün konuşulamıyor. Yine tabu seviyesine indiriliyor. Zamanın ruhu bu tür tarihi olayların yorumlanması anlamında olumsuza doğru gidiyor” yorumunda bulundu.

    Barış KOP / İSTANBUL

    >Türkiye tarihinin utanç sayfalarından ‘6-7 Eylül pogromu’ 67’inci yılında!

  • İHD’den 6-7 Eylül açıklaması: Bir nefret suçu olarak bir kez daha lanetliyoruz

    İHD’den 6-7 Eylül açıklaması: Bir nefret suçu olarak bir kez daha lanetliyoruz

    PİRHA-İHD, Türkiye’de Müslüman olmayan halklara yönelik 6-7 Eylül 1955 tarihinde yapılan pogromun 67. yılı dolayısıyla yaptığı açıklamada “Hıristiyan ve Yahudi düşmanlığını bir nefret suçu olarak bir kez daha lanetliyoruz” ifadelerini kullandı.

    İnsan Hakları Derneği (İHD) Irkçılık ve Ayrımcılığa Karşı Komisyon, Türkiye’deki Rum, Ermeni ve Yahudi halklarına yönelik 6-7 Eylül 1955 tarihinde gerçekleştirilen pogroma ilişkin yazılı bir açıklama yayımladı. İHD, “6-7 Eylül 1955: Yalnızca bir devlet operasyonu mu?” başlıklı açıklamasında “Hıristiyan ve Yahudi düşmanlığını bir nefret suçu olarak bir kez daha lanetliyoruz” ifadelerine yer verdi.

    “BU BİR DEVLET OPERASYONUYDU”

    Açıklamada 6-7 Eylül 1955’te yaşananlara değinilirken; şunlar kaydedildi:

    “6-7 Eylül 1955 kitlesel pogromu sırasında neler olduğunu bu ülkede resmi tarihi reddeden herkes artık biliyor. Ellerinde Türk bayrakları, kamyonlarla taşınan kalabalık grupların başta Rumlar olmak üzere Yahudi, Ermeni, Müslüman olmayan yurttaşların ev ve işyerlerine saldırdığı, Yeşilköy’den Nişantaşı’na, Aksaray’dan Edirnekapı’ya, Laleli’den Bakırköy’e, Beykoz’dan Kalamış’a, İstinye’den Çengelköy’e kadar 40 kilometre karelik bir alanda yaktığı, yıktığı, yağmaladığı, linç ettiği, tecavüz ettiği, öldürdüğü çok yazılıp çizildi.

    İHD İstanbul Şubesi, Irkçılık ve Ayrımcılığa Karşı Komisyon olarak bizler her yıl 6-7 Eylül’de yayınladığımız basın açıklamalarımızda yazdık: Bu bir devlet operasyonuydu. Titizlikle örgütlenmiş bir özel harp faaliyetiydi. Milli İstihbarat Teşkilatı tarafından planlandı, devlet dersini iyi ezberlemiş kalabalıklar tarafından şevkle uygulandı. Öldürülen kişilerin sayısı, kayıtlara geçtiği kadarıyla 37’ydi. Kayıtlara 60 olarak geçen tecavüz vakasının gerçek sayısı ise 400 civarındaydı. Bazı kadınlar tecavüz edildikten sonra öldürüldü. 90 yaşındaki rahip Hrisantos Mantas diri diri yakıldı. En az birkaç rahip bıçakla ve zorla sünnet edildi. Onlarca kişi linç edildi. Yalnızca İstanbul’da değil, İzmir ve Ankara’da da benzer olaylar yaşandı, üstelik Urfa, Mardin, Midyat’ta da Süryanilere saldırıldı. 4 bin 214 ev, 73 kilise, 26 okul, 1 sinagog, işyeri ve dükkan benzeri toplam 5 bin 317 mekan yakıldı, yıkıldı, yağmalandı. Bu veriler uluslararası literatürde 6-7 Eylül hakkındaki en kapsamlı kitabın yazarı olarak tanınan Speros Vryonis’in verdiği rakamlar.

    Ama gerçeğin yeterince bilinmeyen bir yanı var. En çok kullanılan fotoğraflarda dükkanlara, işyerlerine yönelik tahrip ve yağmayı görürüz. Fotoğraflarda dükkânlara saldıranları, İstiklal Caddesi’nin boydan boya kumaşla, yağmadan arta kalan mallarla kaplandığını izleriz. Böyle bir temsil, insan zihninde yanlış bir algıya hizmet eder. Bu, “azınlıklar zengindir ve saldırı bu zenginliğe karşı yapıldı” algısıdır. 6-7 Eylül’ün bir “servet düşmanlığı” olarak sunulmasıdır.

    “HIRİSTİYAN VE YAHUDİ DÜŞMANLIĞINI BİR NEFRET SUÇU OLARAK LANETLİYORUZ”

    Oysa vahşet, bu iki gün boyunca bitmeyen enerjisini ağırlıklı olarak Hıristiyan nefretinden almış, korkunç saldırılar Hıristiyan inancına karşı yapılmıştır. Bunun somut kanıtı kiliseler ve mezarlıklardır. Saldırılar en yıkıcı, en tahrip edici yüzünü başta Rumların olmak üzere gayrimüslimlerin kutsallarına, kiliselerine, sinagoglarına, mezarlıklarına karşı göstermiştir. Kiliseler birkaç saat içinde harabeye çevrilmiş, dinamitle patlatılmış, ateşe verilmiştir. Kilise içinde kutsal eşyalar tahrip edilmiş, İsa tasvirlerinin gözleri oyulmuş, haçlar kırılmış, mezarlar açılıp cenazelerin kemikleri ortalığa saçılmış, yeni gömülmüş bir cenaze ağaca asılarak karnına Türk bayrağı saplanmıştır.

    İstos Yayın tarafından 2015’te yayınlanan “Patrikhane Fotoğrafçısı Dimitrios Kalumenos’un Objektifinden 6/7 Eylül 1955” başlıklı kitap. 6-7 Eylül pogromunun bu tek boyutlu temsilinin eksikliğini ortaya koydu. Çok geçmeden Bakanlar Kurulu tarafından sınır dışı edilecek ve kitabı yasaklanacak olan Dimitrios Kalumenos’un olay gecesi ve ertesi gün büyük tehlikeleri göze alarak gezdiği tahrip edilmiş kilise ve mezarlıklarda çektiği fotoğraflar gerçeği sergiliyor.

    Öte yandan, resmi tarihi sorgularken devletin suç işlediği, suçunu kabul etmediği, üzerini örttüğü, hesabını vermediği, Rum toplumunun ağır kayıplarını tazmin etmediği, bir özür bile dilemediği gerçeğinin altını çiziyoruz. Ama altı yeterince çizilmeyen bir gerçek, halkın katılımıdır. Suçun bir avuç yönetici tarafından işlendiği içimizi rahatlatır, halkın katılımını konuşmak rahatsız edicidir. Speros Vryonis halk katılımı konusunda da titiz bir çalışma yapmış, İstanbul Emniyet Müdürü’nün Yassıada duruşmalarında verdiği 300.000 kişi bilgisini inandırıcı bulmamış, elindeki verilerle bu sayının 100.000 olduğunu belirtmiştir. Yani o günkü İstanbul nüfusunun onda biri. Şehrin bugünkü nüfusuna oranlarsak bu, iki milyona yakın kişi demektir. Bugün böyle bir yıkıcılığa iki milyona yakın kişinin bilfiil katıldığını düşünürsek, halk katılımının boyutlarını daha iyi görebiliriz.

    İnsan hakları savunucuları, ırkçılık ve ayrımcılık karşıtları olarak bizler, bugün, 6-7 Eylül pogromunun 67. yılında, hem Türkiye’de devlet geleneğinin, hem de devletin dayandığı tabanın, yani Türkiye’nin Müslüman nüfusunun tarihini sorguluyor, Hıristiyan ve Yahudi düşmanlığını bir nefret suçu olarak bir kez daha lanetliyoruz.”

    PİRHA / İSTANBUL

  • Türkiye tarihinin utanç sayfalarından ‘6-7 Eylül pogromu’ 67’inci yılında!

    Türkiye tarihinin utanç sayfalarından ‘6-7 Eylül pogromu’ 67’inci yılında!

    PİRHA-İstanbul Rumları başta olmak üzere Ermeni ve Yahudi halklarına yönelik 6-7 Eylül 1955 tarihinde gerçekleştirilen pogromun 67’inci yıl dönümü. Etnik bir gruba yönelik kolektif şiddetin yaşandığı 6-7 Eylül, Türkiye tarihinin utanç sayfalarından birini oluşturuyor.

    Türkiye tarihinin karanlık ve utanç sayfalarından birisi de 6-7 Eylül pogromudur. 1955 yılının 6-7 Eylül’ü, başta Rumlar ve Ermeniler olmak üzere Müslüman olmayan topluma yönelik gerçekleştirilen linç ve yağma hareketinin yaşandığı tarihtir.

    67’inci yıl dönümünde olduğumuz pogromda resmi verilere göre 11 kişi öldürüldü, yüzlerce kişi yaralandı. Kadınlar cinsel saldırıya uğradı. Bunun yanı sıra 4 bin 214 ev, bin 4 işyeri, 73 kilise, 2 manastır, 1 sinagog, 26 okul ile fabrika, otel ve bar gibi yerlerin bulunduğu toplam 5 bin 317 mekân da saldırıya uğradı.

    6-7 EYLÜL’DE YAŞANANLAR: POGROM!

    6-7 Eylül’de yaşananlar için kullanılan terim: Pogrom! Rusça kökenli bir kelime olan ‘pogrom’, ilk olarak 19. yüzyılda Yahudilere yönelik şiddeti adlandırmak için kullanılmış. Yaşananlar ise Türkiye tarihinde “6-7 Eylül olayları” olarak anımsanıyor. Olan biteni doğru tanımlamak gerektiğini belirten akademisyenler ise “olaylar” denildiğinde yaşananın boyutlarının azımsandığını, kendiliğinden olmuş gibi bir izlenimin yaratıldığını savunuyor.

    ‘Pogrom’ ise şöyle tanımlanıyor: Etnik bir gruba yönelik kolektif şiddet. Kitlenin şiddet uygulayıcısı olarak seferber edilmesi ise pogromun temel özelliği. Kolektif şiddetin içinde yağma, linç, hırsızlık, tecavüz ya da cinayet olabiliyor. 6-7 Eylül 1955’te olan kolektif şiddetin ana hedefi İstanbul Rumlarıydı. Ama Ermeniler ve Yahudiler de bu şiddetin hedefi oldular.

    PAYLAN: 6-7 EYLÜL POGROMU HAFIZA GÜNÜ İLAN EDİLSİN

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) Diyarbakır Milletvekili Garo Paylan da pogromun 67’inci yılı dolayısıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanlığı’na sunduğu kanun teklifi ile “6-7 Eylül 1955 Pogromu Hafıza Günü” ilan edilmesini talep etti.

    Paylan kanun teklifinde şu ifadelere yer verdi:

    “100 bin insanın katıldığı tahmin edilen bir pogromda bu sayı fiilen cezasızlık demektir. Ayrıca, 6-7 Eylül Pogromu sırasında Seferberlik Tetkik Kurulu’nda görevli Sabri Yirmibeşoğlu’nun “6-7 Eylül de bir Özel Harp işidir. Muhteşem bir örgütlenmeydi, amacına da ulaştı” açıklamasının işaret ettiği tertibin devlet içinde görevli faillerine yönelik soruşturma ve kovuşturma hiçbir zaman yapılmamıştır. Aksine, pogromun fitilini ateşleyen Oktay Engin ve pogrom sırasında görevini yerine getirmeyen Hayrettin Nakipoğlu gibi isimler, Cumhuriyet dönemindeki pek çok menfi olayda olduğu gibi devlette üst düzey görevler alarak taltif edilmişlerdir.

    Pogrom sırasında mağdurları korumaya çalışan onurlu devlet yetkilileri ve güvenlik güçleri de olmuştur. Cesur vatandaşlar, komşularını korumak için büyük kitlelerin karşısına dikilmiştir. Pogromun ardından TBMM çatısı altında dönemin milletvekilleri yaşananlar karşısında teessürlerini açıkça dile getirmişlerdir. Bu, toplumsal çabayı unutmamak gerekir. Yine de, 6-7 Eylül 1955 Pogromu, Türkiye tarihindeki diğer suçlar gibi yüzleşilmemiş, failleri cezalandırılmamış ve hasarı tazmin edilmemiş bir suç olarak kalmıştır.”

    Paylan teklifinde, 6-7 Eylül 1955’te yaşananların ‘Pogrom olarak tanınmasını, 6-7 Eylül 1955 Pogromu Hafıza Müzesi ve çeşitli hafıza mekanları kurulmasını, pogromun faillerinin tespit edilmesini ve pogromun sebep olduğu zararların tam anlamıyla tazmin edilmesini talep etti.

    PAYLAN’IN KANUN TEKLİFİ ‘KABA VE YARALAYICI’ BULUNMUŞTU

    Paylan‘ın geçtiğimiz yıllarda pogroma ilişkin TBMM’ye verdiği araştırma önergesi, “kaba ve yaralayıcı” bulunduğu gerekçesiyle işleme konmamıştı. Paylan‘ın “Ermeni Soykırımı’nın Tanınması, Soykırım Faillerinin İsimlerinin Kamusal Alandan Kaldırılması” başlıklı kanun teklifini de TBMM Başkanı Mustafa Şentop, TBMM İçtüzüğü’ne aykırı olduğu gerekçesiyle iade etmişti. Kanun teklifinin ardından Paylan‘a yönelik tepkiler gelmiş, Paylan da “7 yıldır aynı teklifi veriyorum, böyle bir lince maruz kalmadım” diye konuşmuştu.

    Barış KOP / İSTANBUL

  • HDP’li Paylan: ‘6-7 Eylül 1955 Pogromu Hafıza Günü’ olarak kabul edilsin

    HDP’li Paylan: ‘6-7 Eylül 1955 Pogromu Hafıza Günü’ olarak kabul edilsin

    PİRHA- HDP Milletvekili Garo Paylan, 6 Eylül’ün ‘6-7 Eylül 1955 Pogromu Hafıza Günü’ olarak kabul edilmesine dair kanun teklifi sundu.

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) Diyarbakır Milletvekili Garo Paylan, 6-7 Eylül 1955 Pogromu’nda yaşananlar sebebiyle, 6 Eylül’ün ‘6-7 Eylül 1955 Pogromu Hafıza Günü’ ilan edilmesine dair TBMM’ye kanun teklifi verdi.

    Paylan, “6-7 Eylül 1955 Pogromu, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde yaşanan ve hâlâ yüzleşilmemiş vahim olaylardan biridir. Resmi verilere göre, İstanbul’da ve İzmir’de Rum, Ermeni ve Yahudilere ait 5 binden fazla mekan ciddi şekilde tahrip edilmiş, yakılmış, yıkılmış ve yağmalanmıştır. Yaşanan Pogromda, çok sayıda kadına cinsel saldırıda bulunulmuş, azınlıklara yönelik sayısız darp vakası yaşanmış ve 10’dan fazla yurttaşımız öldürülmüştür. 6-7 Eylül 1955 Pogromu, Türkiye tarihindeki diğer suçlar gibi yüzleşilmemiş, failleri cezalandırılmamış ve hasarı tazmin edilmemiş bir suç olarak kalmıştır” dedi.

    Paylan, 6-7 Eylül 1955 Pogromu’nun 67. yıldönümünde verdiği kanun teklifinde, 6-7 Eylül 1955’te yaşananların Pogrom olarak tanınmasını, 6-7 Eylül 1955 Pogromu Hafıza Müzesi ve çeşitli hafıza mekanları kurulmasını, Pogromun faillerinin tespit edilmesini ve bu Pogromun sebep olduğu zararların tam anlamıyla tazmin edilmesini talep etti.

    Milletvekili Garo Paylan, “TBMM’nin sorumluluk alıp bu teklifi yasalaştırmasıyla, hem geçmişte yaşanan suçların mağdurlarının acıları hafifleyecek, hem de yüzleşilmeyen suçların tekrarlanmasının önüne geçilmesi sağlanacaktır” dedi.

    PİRHA/ANKARA

     

  • Antepli zanaatkarlar Osmanlı, Ermeni ve Rum motiflerini bakırda buluşturuyor-VİDEO

    Antepli zanaatkarlar Osmanlı, Ermeni ve Rum motiflerini bakırda buluşturuyor-VİDEO

    PİRHA – Antep’te bakırcılık yapan zanaatkarlar, bakır işlemeciliğinin yok olmayla karşı karşıya kaldığını anlattı. Bakır ustaları, yaptıkları ürünlerde Osmanlı, Ermeni ve Rum motiflerinin yer aldığını belirterek mevcut kültürün sonraki kuşaklara aktarılmasını istedi.

    Antep’in simgeleri arasında sayılan bakır işlemeciliğine günden güne ilgi azalıyor. Mesleğin devamını sağlayacak yeni ustaların yetişmediğine dikkat çeken bakırcılar, bakırın önemini anlatarak var olan kültürün yok olmamasını istiyor.

    “ÇOCUKLARIMIZA DAHİ BU İŞİ ÖĞRETEMEDİK”

    Tarihi Bakırcılar Çarşısı’nda iş üreten bir bakır ustası, ürünlerin satışlarını da kendilerinin yaptığını anlattı. Ürünlere talep olduğunu ancak önceki yıllara kıyasla fazla üretimin olmadığını anlatan ustalar, “Zamanımız bir maraton gibi. Sabahtan akşama kadar bir ürünü mamül edip meydana çıkartmak için çabalıyoruz” dedi.
    Ürünleri sadece bilen kişilerin aldığını aktaran bakır ustaları, “Ürünlere yönelik talep var ancak mesleğimizi bizden sonraki kuşağa aktarmak konusunda kendi çocuklarımıza dahi bu işi öğretemedik. Öğretmek istedik ancak hayat artık başka bir tarafa döndü” diye konuştu.

    ÜRÜNLERDE OSMANLI, ERMENİ VE RUM MOTİFLERİ MEVCUT

    Antepli zanaatkarlar, bakır madeninin altın ve gümüşten sonra gelen en önemli maden olduğunun da altını çizdi. Bakırı “Altına ayarını veren maden” sözleriyle tarifleyen bir esnaf, bakır tencerede pişen yemeklerin ise çok farklı lezzetlere ulaştığını belirtti.

    Altı kuşaktır bakır işlemeciliği yaptıklarını söyleyen bir çarşı esnafı “52 yıldan beri buradayım. Bu çarşının ise yaklaşık 500 yıllık tarihi var. Büyük dedelerimin mesleğini yapmaktayım. Bu işi kadınlar da yapıyor. Yanımızda eğitim gören kadın da var.” diye konuştu.

    Bir başka bakır ustası ise yaptıkları işi “dede mesleği” olarak anlatarak “Bu iş Osmanlı zanaatında ‘Nakkaş’ diye geçer. Biz Antep’te ‘nakış’ deriz. Ben, ailede bu işi yapan 3. kuşağım. Tabii haliyle benden sonra yok. Oğlumun birinde birazcık umut var. O da bir makine fabrikasında çalışıyor ama bu iş öyle göründüğü gibi bir şey değil. Bazı işlerimiz 1-2 ay sürer. Ticari düşünürsem yaptığım bir iş 20 gün de sürebilir. Ticari düşünmediğim zaman daha iyi iş çıkar. Yaptığımız her motifin bir anlamı var. Genelde Osmanlı ve Ermeni kültürü motiflerimize girer. Geçmişte bizim içimizde yaşayan Ermeniler sanatkarlarmış, onlardan bize bir elişi kalmış. Kimi ürünlerde Osmanlı, Ermeni ve Rum motifleri var. Bu ülkede yaşamış Ermeni’nin Rum’un ve Osmanlı’nın izleri mevcut” ifadelerine yer verdi.

    Nuray ATMACA/ANTEP

  • AKP’lilerden, evleri yıkılacak yurttaşlara ‘Arkanıza bakmadan orayı terk edin’ tehdidi!

    AKP’lilerden, evleri yıkılacak yurttaşlara ‘Arkanıza bakmadan orayı terk edin’ tehdidi!

    PİRHA- Niğde’nin tarihi Kale Mahallesi’nde yapılacak kentsel dönüşüm öncesinde tarihi eser kaçakçılığının başladığı iddia edildi. Bölge sakinleri “Belediyeyi ve AKP milletvekillerini her aradığımızda tehdit aldık. ‘Paranızı alın, arkanıza bile bakmadan orayı terk edin’ şeklinde tehditlere maruz kaldık” dedi. 

    ‘Kentsel dönüşüm’ adı altında yıkılma tehlikesi ile karşı karşıya olan Niğde’nin tarihi Kale Mahallesi‘nde, yurttaşların itirazları sürüyor. Tarihsel hafızasının yok edileceği söylenirken, mahalle sakinleri, henüz mahkeme sürecinin sonlanmadığına ve belediyenin hukuksuzca yıkım ihalesi yapmasına işaret ediyor.

    Yıkım kararı alınan mahallelerde özellikle Ermeni ve Rumlar tarafından yapılmış ev, işyeri ve inanç merkezleri bulunuyor. Kentsel dönüşüm öncesinde tarihi eser kaçakçılığının başladığına işaret eden mahalle sakinleri, “Sesimizi yetkililere duyuramadık. Umuyoruz ki hukuken bu yapılanlara ‘dur’ diyecek hakim ve savcı olacaktır” şeklinde açıklama yaptı.

    AKP’Lİ VEKİLLERDEN MÜLK SAHİPLERİNE TEHDİT!

    İsmini açıklamak istemeyen bir mahallelinin, yıkım kararının durdurulması için AKP’li bir milletvekiline ulaştığı, ancak tehdit edildiği öğrenildi. Söz konusu kişinin, AKP’li vekile ‘bize doğru düzgün bir para verin, veyahut yerimizi bırakın. Bölgeyi değiştirmek ise eğer amaç, dokuya uygun hale getirelim ama yerimizde kalalım’ dediği öğrenildi. AKP’li milletvekilinin ise bu kişiye “Paranı al, arkana bile bakma. Orayı terk edin” cümlesini kullandığı iddia edildi.

    “YETKİLİLER KÖR VE SAĞIRI OYNUYOR”

    Kale Mahallesi’nde mülk sahibi olan Muazzez Öztorun, yaşam alanlarına dair ilk yönelimin 2020 yılında “normal kamulaştırma işlemi” adı altında başladığını belirtti. Öztorun, ilk çıkan karara karşı gelmediklerini söyleyerek “Çünkü kentsel dönüşüm içerisinde ‘tarihi yerler korunacak, diğer yerler ise dönüştürülerek kazandırılacaktı” dedi. Muazzez Öztorun,“ Bu süreç içerisinde halkı korkutarak bir kısmına imza attırmaya çalıştılar” diyerek sürece ilişkin şu açıklamayı yaptı:

    “İnsanları korkutarak sözleşmelere imza attırdılar. Komik rakamlara birçok kişinin elinden yerlerini aldılar. Bizler ise yerlerimizi satmak istemedik. Bunun amacı kamulaştırıp güzelleştirmek ise varız ama yerimizi değiştirmek istemiyoruz. Dokuya uygun hale getirerek kazandırılan Ankara Kalesi gibi örnekler de var. Biz de ‘yerimizden gitmek istemiyoruz’ dedik ve imza vermedik. İmza vermeyince bir baktık ki bu kamulaştırma kararnamesini hedef göstererek ‘acele kamulaştırma’ yaptılar. İlk yayınlanan Cumhurbaşkanı Kararnamesi’nde ‘acele kamulaştırmaya gerek yoktur’ ibaresi de mevcuttu. Bunun üzerine imza toplayıp cumhurbaşkanına gönderdik. Ancak hiçbir ses gelmedi. Belediye başkanları ve milletvekilleri ile toplantılar yaptık. Ancak kör ve sağırı oynuyorlar. En sonunda ‘elektrik ve suyunuzu keseriz’ diyerek halkı korkuttular. Bazıları ağlaya ağlaya yerlerini sattı. Birkaç kişi satmadık.”

    “KALE BÖLGESİNİ HIRSIZLAR VE GÖMÜCÜLER TALAN ETTİ”

    Muazzez Öztorun, yıkıma karşı direndikleri için bir tür “yıldırma operasyonu” ile karşı karşıya geldiklerini vurgulayarak şöyle devam etti:

    “Dava süreci devam ederken Kale bölgesini hırsızlar ve gömü arayıcıları talan etti. Hatta bazıları işi o kadar ileriye götürdü ki ‘belediye başkanımızın izniyle ben bu işlemi yapıyorum’ diyerek talan edenler oldu. Konu ile ilgili belediyeyi her aradığımızda ise tehdit aldık. AK Parti milletvekillerini aradık tehdit aldık. CHP’li milletvekillerini aradık ancak korktular. Görüştüğüm hiçbir milletvekili, bizlerle ilgilenmek istemedi. Bunun üzerine acele kamulaştırmaya karşı dava süreci devam ederken bir baktık ki 1 Kasım itibari ile yıkım ihalesi açmışlar. Biz de ihalenin yasal olmadığına dair dava açtık. İhale 16 Kasım’da yapıldı. Yani hiçbir yasayı tanımıyorlar ve öylesine pervasızlar ki şu anda ablam ve kız kardeşim orada yaşıyorlar ancak gündüzleri tarihi eser kaçakçıları, hırsızlar, bir şey yapacak diye pazar alışverişlerine giderken dahi bir kişi evde duruyor. Anlamsız bir şekilde bize karşı savaş ilan ettiler.”

    TARİHİ SİT ALANINDA KENTSEL DÖNÜŞÜM KARARI!

    Muazzez Öztorun, söz konusu bölgenin tarihi bir zenginliğe sahip olduğunu işaret ederek “Evlerini korkudan satan insanlar, her hafta gelip sattıkları yere bakıp ağlıyor” dedi. Öztorun, Kale Mahallesi’nin asıl değerli kısmının toprağın altında bulunduğuna işaret ederek “Halk arasındaki görüşümüz şudur; söz konusu bölge Kale surları içerisinde eski Ermeni mezarlarının olduğu bir yer. Zeminin altı tümüyle höyüktür. Bu sebeple alt kısma göz diktiler. Şu anda bütün gelen giden, her yeri kazıyor. Hatta birkaçı da yakalanmış. Aslında bölgenin üstünden daha kıymetli olan alt tarafıdır” ifadelerini kullandı.

    Konuya ilişkin kendisine ulaştığımız AKP Niğde Milletvekili Yavuz Ergun, Kale Mahallesi’nden hiçbir yurttaş ile diyaloğunun olmadığını ifade etti. Diğer AKP Niğde Milletvekili Selim Gültekin ile iletişim sağlanamadı.

    Eren GÜVEN/NİĞDE

  • Milletvekili Kılıç Koçyiğit, Niğde’deki tarihi mahallenin yıkımını Meclis’e taşıdı

    Milletvekili Kılıç Koçyiğit, Niğde’deki tarihi mahallenin yıkımını Meclis’e taşıdı

    PİRHA- HDP Milletvekili Gülüstan Kılıç Koçyiğit, kentsel dönüşüm adı altında yıkılma tehlikesinde olan Niğde’deki tarihi Kale Mahallesi’ne dikkat çekti. Konuya ilişkin Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy’un yanıtlaması için soru önergesi sunan Kılıç Koçyiğit, “Niğde’nin tarihsel hafızasını yok etme tehlikesi bulunan belediye tarafından yapılan bu ihaleden haberdar mısınız?” diye sordu.

    Muş Milletvekili Gülüstan Kılıç Koçyiğit, Niğde’deki tarihi Kale Mahallesi için alınan kentsel dönüşüm kararını Meclis gündemine taşıdı. Kılıç Koçyiğit, Niğde Belediyesi’nin, tarihi evlerin yıkılması için 16 Kasım’da ihale düzenlediğini ve yargı süreci devam eden kale mahallesindeki evlerin yıkımı için hazırlıkların devam ettiğine işaret etti.

    “YAPILAN İHALEDEN HABERDAR MISINIZ?”

    HDP Milletvekili Gülüstan Kılıç Koçyiğit, yıkım kararı alınan mahallelerde özellikle Ermeni ve Rumlar tarafından yapılmış kiliselerin olduğuna işaret ederek konuya ilişkin soru önergesi kaleme aldı. Kılıç Koçyiğit, Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy tarafından yanıtlanması talebiyle şu soruları yöneltti:

    “*Niğde’nin tarihsel hafızasını yok etme tehlikesi bulunan belediye tarafından yapılan bu ihaleden haberdar mısınız?

    *Niğde Kalesi’nin etrafında yapılanmış olan tarihi Kale Mahallesi hangi plana dayanılarak kentsel dönüşüm kapsamına alınmıştır?

    *Niğde Belediyesi tarafından Kale Mahallesi’nde yıkım prosedürünün sürdürülmesi hakkında başlatılmış bir soruşturma var mıdır?

    *Niğde Kale Mahallesi’nde bulunan Rum ve Ermeni yapıları tescilli midir, tescilli ise yıkım kararı alınması nasıl mümkün olmuştur?

    *Belediye tarafından verilen ihale ilanının ardından toplam kaç dava açılmıştır? Açılan davalarda gelinen aşama nedir?

    *Kale Mahallesi’nde mülk sahibi olan yurttaşlara teklif edilen meblağlar ne kadardır?

    *Niğde’de kültür varlıkları envanteri çalışması yapılmış mıdır?

    *Niğde’de kaç adet tescilli yapı vardır? Bu tescilli yapılardan kaçı Ermeni, kaçı Rum Kilisesidir?

    *Niğde’de son 5 yıl içinde kaç yapıda restorasyon çalışması yapılmıştır? Bu yapılar hangileridir? Toplam ne kadarlık bütçe ayrılmıştır?

    *Hakkında yıkım kararı verilen yapılara ilişkin Bakanlığınıza bağlı İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü tarafından çalışma yapılmış mıdır?

    *Kentteki Ermeni ve Rum yapılarının Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Kararı bulunmakta mıdır? Var ise karar tarihi ve numarası nedir?

    PİRHA/ ANKARA

  • ‘6-7 Eylül Pogromuyla yüzleşme toplumsal barış ve iyileşmenin ilk adımıdır’

    ‘6-7 Eylül Pogromuyla yüzleşme toplumsal barış ve iyileşmenin ilk adımıdır’

    PİRHA-Yeşil Sol Parti, 6-7 Eylül Pogromunun 66. yılına dair basın açıklaması yaparak “1915’te Anadolu’da, 1955’te İstanbul’da, 1978’de Maraş’ta, Malatya’da, 1980’de Çorum’da, 1993’te Sivas’ta, yıllar boyunca Kürdistan’ın her köşesinde yapılan katliamların failleri hep aynı ırkçı, militarist zihniyetten beslenmektedir” dedi.

    Yeşil Sol Parti, 6-7 Eylül 1955 Pogromunun yıldönümü sebebiyle basın açıklaması yaptı. Katledilen Rum ve Ermeniler başta olmak üzere Hristiyan ve Musevi yurttaşları saygı ve hüzünle andıklarını belirten Yeşil Sol Parti Merkez Yürütme Kurulu, pogromun planlayıcılarını ise kınadı.

    “BU UTANÇLA YÜZLEŞİLMELİDİR”

    Yazılı yapılan açıklamada “6-7 Eylül Pogromuyla yüzleşme toplumsal barış ve iyileşmenin ilk adımıdır” diyen Yeşil Sol Parti, şu ifadeleri kullandı:

    “Ulus devlet olma politikaları sonucunda sayısız insan bin yıllık topraklarından sürüldü, sistematik işkence ve katliamlara maruz kaldı. Trakya ve Anadolu’nun eşsiz renkleri bir bir soldu. Kadim kültürler yarattıkları eserlerle birlikte sonsuza kadar silinmeye çalışıldı. Nice kentler, kasabalar, köyler geçmişlerinden koparılıp çorak alanlara dönüştü.

    Nefret ve ayrımcılıktan uzak bir geleceğin inşası ve toplumsal barışın sağlanması için bu utançla yüzleşilmelidir. Yüzleşme aynı zamanda toplumsal iyileşmenin de ilk adımıdır. Yüzleşmenin gerçekleşmemesi, cezasızlığın sürmesi benzer katliamların ve acı olayların yaşanmasına zemin hazırlamıştır, hazırlamaya da devam etmektedir.

    1955 yılında Kıbrıs’ta Rum ve Türkler arasındaki gerginlik kışkırtılırken içerde iktidar halka verdiği sözleri tutamıyor, ekonomik durum da git gide bozuluyordu. Bu aşamada Menderes ve Demokrat Parti hükümeti kanlı planlarını devreye soktu: Selanik’te Mustafa Kemal’in evinin bombalanması provokasyonu ile İstanbul dışından getirilen insan yığınları ve kent halkı kışkırtılarak Rum, Ermeni, Yahudi kökenli vatandaşların iş yerlerine ve evlerine saldırılar düzenlenecekti. Böylelikle bir yandan ekonomik beceriksizliklerini vatanperver ajitasyonlarla bir nebze olsun kapatabilecekler, diğer yandan sermaye el değiştirerek yandaşlara pay edilecekti.

    “ON BİNLERCE MASUM İNSAN ÜLKEYİ TERKETTİ”

    Bu kanlı saldırı 6-7 Eylül 1955 tarihinde planlandığı şekilde gerçekleştirildi. Selanik’teki bombalama akabinde halkı misillemeye kışkırtan söylemlerle dolu akşam gazeteleri tam üç yüz bin sattı. Yağmada kullanılacak kazma, kürek, sopa vb yüklenmiş kamyonlar kentin stratejik noktalarına yerleştirildi. Ardından İzmit, Adapazarı, Trabzon, Sivas, Kastamonu ve pek çok ilden özel olarak getirilen insan yığınları kadim İstanbul’un sokaklarına salındı.  İki gün boyunca Rum, Ermeni, Hristiyan ve Musevi yurttaşların önceden işaretlenen dükkanları, evleri ve dini kurumlar yağmalandı. 4.214 ev, 1.004 işyeri, 73 kilise, bir sinagog, iki manastır, 26 okulun aralarında bulunduğu toplam 5.317 mekan yakıldı, yıkıldı. Resmi rakamlara göre 16 insan öldürüldü, üç yüz insan yaralandı. Yüzlerce kadına tecavüz edildi. Nefretten mezarlıklar bile nasibini aldı. İki gün boyunca güvenlik görevlileri talanı önlemeye dair somut bir şey yapmadılar. Bu korkunç kabusun travmasıyla artık kentte yaşamayacaklarını anlayan Rum, Ermeni, Musevi, Levanten kökenli on binlerce masum insan ülkeyi terk etti.

    “UYDURMA DAVALARDAN SONUÇ ALINMADI”

    Açılan uydurma davalardan hiçbir sonuç alınmadı. Mağdurlara ödenen tazminatlar ise olması gereken miktarların onda birinde kaldı. Bu kanlı olayların planlayıcıları olan dönemin DP kurmayları ve Özel Harp Dairesi’nde görev yapan Sabri Yirmibeşoğlu hiçbir ceza almadı. Selanik’te bombalama olayını gerçekleştiren Oktay Engin ise Yunanistan’dan kaçırılarak sahiplenildi, hatta 37 yıl sonra Niğde Valiliği’ne getirilerek ödüllendirildi.

    “UNUTMAYACAĞIZ”

    1915’te Anadolu’da, 1955’te İstanbul’da, 1978’de Maraş’ta, Malatya’da, 1980’de Çorum’da, 1993’te Sivas’ta, yıllar boyunca Kürdistan’ın her köşesinde yapılan katliamların failleri hep aynı ırkçı, militarist zihniyetten beslenmektedir. Bu kötülük çetelerinden hesap sorulmadıkça geleceğimiz ve barış umutlarımız kana bulanmaya devam edecektir. Ülke tarihinin en utanç verici olaylarından birisi olan 6-7 Eylül pogromunu planlayan ve gerçekleştirenleri unutmayacağız.

    Bu ülkede adaletin ve toplumsal barışın sağlanması için faillerin ortaya çıkarılması, mağdurların maddi ve manevi kayıplarının tazmin edilmesi zorunludur. Katliamlar, talanlar, yerinden edilme, ırkçılık ve şiddetle mücadeleyi insanlığa karşı sorumluluğumuz olarak görüyor; ortak evimiz olan yerküremizde eşit, özgür, ekolojik, demokratik ve barış içinde bir yaşamı inşa etme çabamızı kararlılıkla sürdüreceğimizi bir kez daha vurguluyoruz.”

    PİRHA/ANKARA

  • Mersin’de 6-7 Eylül Pogromu açıklaması: Acı tarihimizden ders almalıyız-VİDEO

    Mersin’de 6-7 Eylül Pogromu açıklaması: Acı tarihimizden ders almalıyız-VİDEO

    PİRHA- 66. yılında ‘6-7 Eylül Olayları’na dair açıklama yapan Mersin Emek Ve Demokrasi Platformu, “66 yıl öncesine bakıldığında bugünkü politikaların o gün de geçerli olduğu ve iktidarların muhalefeti baskı altına almak için her yolu mubah gördüğü bir yol izlenmiştir. Bu acı tarihimizden ders almamız ve günümüzde bu tür acı olayların yaşanmaması için demokrasi dışında bir seçeneğimiz yoktur” dedi.

    Mersin Emek Ve Demokrasi Platformu, 66. yılında ‘6-7 Eylül Olayları’na dair İnsan Hakları Derneği (İHD) Mersin Şubesinden açıklama yaptı.

    Platform dönem sözcüsü Mersin Tabip Odası başkanı Dr. Mehmet Antmen tarafından yapılan açıklamada, 6-7 Eylül olaylarının 1988-1990 yılları arasında MGK genel sekreterliği yapan Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu’nun itiraf ettiği gibi derin devletin birlikte yürüttüğü bir organizasyon olarak yaşama geçirildiğini belirtti.

    “İKTİDARLAR MUHALEFETİ BASKI ALTINA ALMAK İÇİN HER YOLU MUBAH GÖRÜYOR”

    66 yıl öncesine bakıldığında daha sonra meydana gelen Maraş, Sivas, Çorum olaylarının, 6-7 Eylül’den 40 yıl önce gerçekleştirilen Ermeni katliamının da benzer nedenlerle bizzat devlet tarafından organize edildiğini ama her seferinde devletin kendisini aklamaya ve suçu bir başka odağa yüklemeye çalıştığına dikkat çeken Antmen, şunları ifade etti:

    “6-7 Eylül olaylarında da Demokrat Parti iktidarının tezgahları sonucunda komünistler suçlanmış, aralarında Aziz Nesin, Nihat Sargın, Kemal Tahir, Asım Bezirci, Hasan İzzettin Dinamo ve Hulusi Dosdoğru’nun bulunduğu yaşayan fişlenmiş komünistler ile ölmüş dört komünist hakkında dava açılmıştır. Dava beraatle sonuçlanmış ve tutukluların çoğu Aralık 1955’te serbest bırakılmıştır. 1956 yılında muhalefeti baskı altına almak için Basın ve Toplantı Yasası’na getirilen kısıtlamalar da büyük ölçüde 6-7 Eylül olaylarıyla gerekçelendirilmiştir. Yani 66 yıl öncesine bakıldığında bugünkü politikaların o gün de geçerli olduğu ve iktidarların muhalefeti baskı altına almak için her yolu mubah gördüğü bir yol izlenmiştir.”

    “BU ACI TARİHİMİZDEN DERS ALMAYIZ”

    Antmen, 6-7 Eylül’de yaşanan acıların benzerinin hep yaşandığını ve yaşanmaya da devam ettiğini aktararak, “İktidara gelen hükümetlerin insan hakları, demokrasi, özgürlük, eşitlik ve bir arada yaşam ilkelerine inanmamaları, iktidara gelene değin demokrasi havarisi kesilmelerine rağmen iktidar olduktan sonra bu iktidarı kaybetmemek için her türlü anti demokratik yöntemi uyguladıkları, kendisi gibi düşünmeyen tüm muhalifleri düşman, vatan haini olarak ilan eden anlayışlarının sonucudur” dedi.

    66 yıl önce yaşananlardan ve sonrasında tekrarlanan katliamlardan ne kadar ders aldığının çok önemli olduğunu vurgulayan Antmen, “Bu acı tarihimizden ders almamız ve günümüzde bu tür acı olayların yaşanmaması için demokrasi dışında bir seçeneğimiz olmadığını, bu anlamda özgür ve demokratik bir Türkiye mücadelemize devam edeceğimizi kamuoyunun bilgilerine sunuyoruz” ifadelerine yer verdi.

    MERSİN/ PİRHA

  • 6-7 Eylül Pogromu’nun üzerinden 66 yıl geçti; Garo Paylan’dan araştırma önergesi

    6-7 Eylül Pogromu’nun üzerinden 66 yıl geçti; Garo Paylan’dan araştırma önergesi

    PİRHA- 6-7 Eylül 1955’te başta Rumlar olmak üzere Müslüman olmayan halklara yönelik başlatılan saldırıların üzerinden 66 yıl geçti. HDP Diyarbakır Milletvekili Garo Paylan, pogromun faillerinin ortaya çıkarılması, yaşanan can ve mal kayıplarının tespit edilmesi, mağdurların ve kurumların maddi ve manevi kayıplarının tazmin edilmesi ve adaletin yerini bulması için bir meclis araştırması açılmasını talep etti.

    6-7 Eylül 1955 yılında İstanbul ve İzmir’in de aralarında bulunduğu Türkiye’nin birçok kentinde yaşayan Rum ve Ermeniler başta olmak üzere Hıristiyan ve Musevilere yönelik sistematik bir şekilde hayata geçirilen pogromun üzerinden 65 yıl geçti.

    Pogromda resmi verilere göre, yalnızca İstanbul’da 73 kilise, sekiz ayazma, iki manastır, 3 bin 584’ü Rumlara ait olmak üzere 5 bin 538 ev ve işyeri yakılıp yıkıldı.

    Onlarca kadın cinsel saldırıya maruz bırakıldı, birçok kişi öldürüldü, mezarlıklar tahrip edildi, on binlerce yurttaş Türkiye’yi terk etmek zorunda kaldı.

    POGROM NASIL BAŞLADI?

    6 Eylül 1955 tarihinde, Mithat Perin’in sahibi, Gökşin Sipahioğlu’nun yazı işleri müdürü olduğu, Demokrat Parti yanlısı İstanbul Ekspres gazetesi “Atamızın evi bombalandı” manşetiyle ikinci baskısını yaptı.

    Gazete, tirajı 20 bin civarında olduğu halde, 6 Eylül’de 290 bin basılmıştı. O dönemde kurulmuş olan Kıbrıs Türktür Derneği’nin üyeleri, o günkü sayıyı bütün İstanbul’da satmaya ve halkı galeyana getirmek üzere kullanmaya başladı.

    Görgü tanıklarının ifadesiyle saat 19.00’da, Pangaltı’da, şu anda Ramada Oteli’nin yerinde bulunan ve Rum bir vatandaşın sahip olduğu, dönemin popüler mekânlarından Haylayf Pastanesi’ne yapılan saldırıyla başlayan pogrom, tüm İstanbul’a, oradan da yurda yayıldı.

    Yıllar sonra, emekli orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu, gazeteci Fatih Güllapoğlu’na verdiği bir röportajda, 6-7 Eylül’de yaşananları, “Mükemmel bir özel harp harekâtıydı, amacına da ulaştı” diye anlatacaktı.

    Selanik’teki bombalama olayının da Türkiye devleti tarafından tertiplenen bir kışkırtma olduğu, Yunanistan makamlarınca o günlerde ortaya çıkarıldı.

    Olayla ilgili olarak, Selanik Hukuk Fakültesi’nde burslu öğrenci olarak okuyan ve MİT ajanı olduğu belirtilen Oktay Engin ve Selanik Başkonsolosluğu Kavası Hasan Uçar yakalandı. Konsolosluk yetkilileri dokunulmazlıkları olduğu için yargılanamazken, Uçar ve Engin bir süre tutuklu kaldıktan sonra tahliye edildiler.

    Engin, daha sonraki dönemde MİT’te önemli görevlere getirildi, devlet kademelerinde hızla ilerledi, ve 1992’de Nevşehir Valiliği’ne kadar yükseldi.

    GARO PAYLAN’DAN ARAŞTIRMA ÖNERGESİ

    HDP Diyarbakır Milletvekili Garo Paylan, 6-7 Eylül Pogromu’nun faillerinin ortaya çıkarılması, yaşanan can ve mal kayıplarının tespit edilmesi, mağdurların ve kurumların maddi ve manevi kayıplarının tazmin edilmesi ve adaletin yerini bulması için bir meclis araştırması açılmasını talep etti.

    19. yüzyılın son döneminden itibaren devlet tarafından Ermeni, Rum, Süryani ve Yahudi halkların 6-7 Eylül 1955 Pogromu ile bir yıkım daha yaşadığına dikkat çeken Paylan, “Ülkemizde yaşanan bu büyük suçun üzerinden 66 yıl geçmesine rağmen TBMM, Pogrom’un faillerinin ortaya çıkarılması için bugüne kadar herhangi bir adım atmamıştır. 2015 yılında, Atina’da bulunan İstanbullu Rumların Evrensel Federasyonu’nun TBMM’ye yaptığı bu yöndeki çağrıya karşı da sessiz kalınmıştır” ifadelerini kullandı.

    ‘KARANLIK GELENEK VARLIĞINI BUGÜNE KADAR SÜRDÜRDÜ’

    6-7 Eylül 1955 pogromunun hesabını vermeyen karanlık geleneğin bugüne kadar varlığını sürdürdüğünü ve faillerin cezalandırılmak yerine ödüllendirildiği anlayışın cezasızlık politikaları değişmediği belirten Paylan, “Siyasetçiler ve kamu görevlileri bugün de hukuk dışına çıkmakta ve insan hakları ihlalleri gerçekleştirmektedir. 6-7 Eylül 1955 pogromu ile yüzleşmek, bugün devlet içinde benzer pogromları organize etmeye hazır odakların varlığına son verecektir. Bu nedenle, 6-7 Eylül 1955, aslında bugündür. Faillerin cezalandırılmak yerine ödüllendirildiği anlayış cezasızlık politikaları nedeniyle değişmemiştir. 2007 yılında öldürülen Agos Gazetesi kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’in cinayetinde dahli olan kamu görevlilerinin aldıkları terfiler ve kuşandıkları dokunulmazlık zırhı, bu devamlılığın en taze örneklerinden olmuştur” diye  belirtti.

    (HABER MERKEZİ)

  • Defineciler, yüzlerce yıllık tarihi su kemerlerini talan etti-VİDEO

    Defineciler, yüzlerce yıllık tarihi su kemerlerini talan etti-VİDEO

    PİRHA- İzmir Buca’ya bağlı Dereköy’de bulunan ve kentin su ihtiyacını karşılamak için inşa edilmiş tarihi su kemerleri, kaçak defineciler tarafından talan edildi.

    Buca’ya bağlı ormanlık alan olan Dereköy mevkiinde Rumlardan kaldığı belirten tarihi su kemerleri birer birer yok oluyor. Koruma altına alınmayan tarihi eserler defineciler tarafından talan ediliyor.

    Ajansımız PİRHA’nın görüntülediği tarihi su kemerleri yok olmamak için direniyor. Pandemi sürecinde doğası nedeniyle bölgeye çok sayıda aracın giriş çıkış yaptığı ve şehir efsanesi diye tabir edilen söylentiler üzerinden definecilerin bölgeye dadandığı bildirildi.

    SU KEMERLERİ TALANDAN KAYNAKLI YIKILABİLİR

    2 kemerden oluşan yapıların çevresinde kaçak kazı ile define arayanlar yapının taşlarını kırarak büyük zarar verirken, hala kullanılır durumda bulunan su yollarının da talandan sonra çökmeye yüz tuttuğu görülüyor.

    Şimdiye kadarki tahribatlara rağmen yüzyıllardır ayakta kalmayı başarabilmiş önemli yapılar arasında olan Dereköy Su Kemerleri ve son yıllarda, yüzyıllar boyunca yaşamadığı tahribatı yaşadı.

    METRELERCE DERİNLİKTE ÇUKURLAR KAZILMIŞ DURUMDA

    Define avcıları tarafından her geçen gün yağmalanan su kemerlerinin duvarlarının yıkıldığı ve metrelerce derinlikte açılan çukurların bazılarının doldurulduğu görülüyor.

    Şehrin merkezine yakın olan böylesi ormanlık bir alanda yıkımın görülmemesi ve hiç bir önlem alınmaması dikkatleri çekiyor. Define avcılarının yıkımla birlikte bölgede içki şişeleri, iş eldivenleri gibi birçok malzemeyi de geride bıraktıkları görüldü.

    Ersin ÖZGÜL/İZMİR

  • Mozaiğin kırıldığı tarih: 6-7 Eylül 1955

    Mozaiğin kırıldığı tarih: 6-7 Eylül 1955

    PİRHA – Devlet radyosundan yayınlanan “Selanik’te Atatürk’ün doğduğu eve bombalı saldırı düzenlendi” haberiyle birlikte 6-7 Ekim olaylarının fitili ateşlenmiş oldu. 63 Yıl önce yaşanan olaylarda en az 15 kişinin öldü binlerce Rum ve Ermeni, yaşadıkları şehri terk etmek zorunda kaldı. 

    İstanbul’da yaşayan Rum ve Ermenilere yönelik linç girişiminin üzerinden tam 63 yıl geçti. 6-7 Eylül Olayları ardından ‘Mozaik’ olarak anılan İstanbul’dan ‘Mozaik çatladı’ diye bahsedilir oldu.

    Olayların fitili yalan bir haberle ateşlendi. Ardından İstanbul Türk’tür Cemiyeti, İstanbul’da yaşayan gayrimüslimleri hedef haline getirdi. Dışişleri yetkilileri Londra’da Kıbrıs temaslarına devam ederken Selanik’te Atatürk’ün evine Yunanlılar tarafından bomba atıldığı haberinin yayılması üzerine, 6 Eylül 1955’te ellerinde kazma, balta ve sopalarla sokaklara dökülen binlerce kişi gayrimüslimlere ait ev ve iş yerlerini yakıp yağmaladı. Olayların patlak vermesiyle birlikte İstanbul Ekspres gazetesi “Atamızın evi bombalandı” manşetiyle ikinci baskısını yaptı. Tirajı 20 bin civarında olan gazete 6 Eylül’de 290 bin adet bastı. Bunun için matbaada önceden kağıt stoğu yapıldığı da iddialar arasında yer aldı.

    DÜKKAN VE EVLER YAKILDI, MEZARLIKLAR TAHRİP EDİLDİ

    İstanbul Türk’tür Cemiyeti öncülüğünde 6 Eylül 1955’te ellerinde kazma, balta ve sopalarla sokaklara dökülen binlerce kişi, resmi kaynaklara göre 4 bin 214 ev, 1.004 iş yeri, 73 kilise, 1 sinagog, 2 manastır, 26 okul ile aralarında fabrika, otel vb. 5 bin 317 yeri tahrip etti. Olaylarda mezarlıklara da saldırıldı. Kiliselerin içindeki kutsal resimler, haçlar, ikonalar ve diğer kutsal eşyalar tahrip edildiği gibi, İstanbul‘da bulunan 73 Rum Ortodoks kilisesinin tamamı ateşe verildi.

    EN AZ 15 KİŞİ ÖLDÜRÜLDÜ

    Celal Bayar’ın, İstiklal Caddesi’ndeki hasarı görünce, etrafındakilerin duyacağı bir sesle İçişleri Bakanı Namık Gedik’e “Galiba dozu kaçırdık” dediği olaylarda 11 kişi hayatını kaybetti.

    Helsinki Watch örgütünün bir raporuna göre ise ölenlerin sayısı 15 olarak kayıtlara geçti.

    Olayların yaşandığı tarihte Kıbrıs’ta da Rum ve Türkler arasında çatışmalar yaşanıyordu. Bunun üzerine Kıbrıs Türktür Cemiyeti (KTC) adına yayınlanan deklarasyonun yanı sıra çeşitli öğrenci birliklerinin yayınladığı bildiriler doğrultusunda Taksim Meydanı’nda bir protesto mitingi düzenlendi. Bu mitingin ardından, bazı gruplar İstiklal Caddesi’ne yönelerek buradaki gayrimüslimlere ait iş yerlerinin camlarını kırdı.

    Olayların kontrolden çıkması üzerine Adnan Menderes Sapanca’dan çağrıldı ve sıkıyönetim ilan edildi. Olaylarla ilgili olarak önce 3.151 kişi tutuklandı. Sonradan bu sayı 5.104’e yükseldi.

    Saldırılar eş zamanlı olarak İstanbul’da Rumların yoğun olarak yaşadığı diğer semtlere; Beyoğlu, Kurtuluş, Şişli, Nişantaşı, Eminönü, Fatih, Balat, Eyüp, Bakırköy, Yeşilköy, Ortaköy, Arnavutköy, Bebek’e kadar uzanmış  hatta Moda, Kadıköy, Kuzguncuk, Çengelköy’e de sıçradı. Linç girişimlerinin ardından binlerce Rum, Türkiye’den göç etti

    Nüfus mübadelesi sonucunda 1925 yılında yaklaşık 100.000’e düşen İstanbul’daki Rum nüfus, 2006 yılında 2.500 kişiye kadar düştü.

    Bu süreçte İçişleri Bakanı Namık Gedik, istifa etti ve yerine geçici olarak Savunma Bakanı Ethem Menderes atandı, Bakan Fuat Köprülü vekaleten Savunma Bakanlığı görevini üstlendi. Milli Emniyet Hizmetleri şefi (MAH Reisi), İzmir valisi, İzmir’de bulunan birliklerin komutanları, İstanbul emniyet müdürü ve üç general, hükümet tarafından görevden alındı, bir dizi memurun olayların engellenememesinden sorumlu oldukları gerekçesiyle görev yerleri değiştirildi.