PİRHA- DEM Parti Mersin Milletvekili Av. Ali Bozan, Suluca 1 No.lu Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nde Selahattin Demirtaş’ın kitaplarının mahpuslara verilmediğini, Kürtçe kitapların ise fiilen yasaklandığını açıkladı. Bozan, “Türkiye, hukuk devletidir deme bakanlığı bu hukuksuzluklara daha ne kadar sessiz kalacak?” diye sordu.
Adana’daki Suluca 1 No.lu Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nde, HDP eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın “DAD” ve “Araf’ta Düet” adlı kitapları “sakıncalı” bulunarak mahpuslara verilmedi. Cezaevi yönetimi, kitapların yasaklı olmadığı halde, “Yazar halen örgüt üyeliği suçlamasıyla cezaevindedir, bu nedenle kitaplar cezaevi güvenliğini riske atar” şeklinde gerekçeyle dağıtımı engelledi.
Söz konusu yasağa tepki gösteren DEM Parti Mersin Milletvekili Ali Bozan, Demirtaş’ın eserlerine yönelik bu tutumun sansür olduğunu vurguladı. Bozan, Kürt yazar Mehmet Uzun’un “Siya Evînê” adlı Kürtçe romanının da benzer şekilde engellendiğini belirtti.
Uzun’un kitabının herhangi bir toplatma ya da yasak kararı bulunmamasına rağmen 8 ay boyunca mahpuslara verilmediğini hatırlatan Bozan, “Kurul, gerekçe olarak ‘Kürtçe bilen personel yok’ diyor. Cezaevinde Kürtçe sözde serbest ama fiilen yasak. Türkiye, hukuk devletidir deme bakanlığı, bu hukuksuzlukları ne zaman sonlandıracak?” diye sordu.
PİRHA – Kültür Bakanlığı’nın, Saraçhane’de eylem yapan öğrencilere destek verip, ardından Efes Antik Kenti’nde konser için başvuru yapan sanatçılar için “red” kararı vermesi Meclis gündemine taşındı.
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’na ve Saraçhane’de eylem yapan öğrencilere destek verdiği gerekçesiyle “kara listeye” alınan sanatçılara dair tartışma süregidiyor.
Kimi sanatçıların, antik tiyatrolarda konser vermesi için yaptıkları başvuruların olumsuz sonuçlanması TBMM gündemine getirildi. CHP Genel Başkan Yardımcısı Ulaş Karasu, iktidarın bu tutumunun “utanç verici” olduğunu söyledi.
Sanat dünyasında büyük yankı uyandıran yasaklama kararına ilişkin, bakanlıktan hala resmi bir açıklama yapılmadı.
“UTANÇ VESİKASI”
CHP’li Ulaş Karasu, sanatçıların demokratik haklarını kullanarak düşüncelerini dile getirdiğini belirtti. Karasu, konuya ilişkin şu açıklamayı yaptı:
“Her eleştiriyi düşmanlık olarak algılayan ve hedefe koyan bu iktidarın sanatçılara yönelik tutumu, bir utanç vesikası olarak tarihe geçmiştir. Sanatçıların konserlerinin yasaklanması iktidar sansürünün çok açık bir ilanıdır. İktidarın sanata, kültüre yönelik baskı ve sansür uygulamaları ilk değil, son da olmayacak. Düşünceye, ifade özgürlüğüne, çağdaş ve özgür sanata adeta savaş açan bu iktidarın, sanatçıların Cumhurbaşkanı adayımız İmamoğlu’na destek verdikleri için iptal etmesi; özgür düşünceye karşı açtığı savaş ilanının ve yaşadığı korkunun göstergesidir. Ama korkunun faydası yok; ne bizleri, ne de sanatçılarımızı susturamayacaklar.”
“BU UTANÇ VERİCİ DURUMUN GEREKÇESİ NEDİR?”
Ulaş Karasu, Kültür Bakanı Mehmet Nuri Ersoy’a özetle şu soruları sordu:
“Bakanlığınız bünyesinde konserlerin gerçekleştirilmesi konusunda karar verici bir komisyon bulunmakta mıdır? Komisyon var ise, komisyon kararını belirleyen kriterler nelerdir?
2025 yılı için adı geçen sanatçıların sosyal medya paylaşımları, sahnedeki söylemlerine bakıldığı ve ‘ret’ kararında sanatçıların muhalif paylaşımları, Ekrem İmamoğlu’na ve Saraçhane eylemlerine katıldığı gerekçesiyle tutuklanan öğrencilere destek oldukları, LGBTİ bireylere desteklerinin birinci derecede etkili olduğu iddiası doğru mudur?
2025 yılı konserleri için bakanlığınızın organizasyon şirketlerinin anlaşmak istediği sanatçılara yazılı olarak onay vermesine karşın fiilen engeller çıkardığına ilişkin basına da yansıyan iddialar doğru mudur? Doğru ise bu utanç verici durumun gerekçesi nedir? Değil ise bu iddiaların kaynağı ve dayanağı nedir?
Antik tiyatrolar gibi tarihi ve kültürel mekanların, sanatın evrensel bir platformu olması beklenirken, bakanlığınızın tutumu nedeniyle bu alanların ‘sansür’, ‘yasak’ vb. ile anılması hakkında bakanlığınızın görüşü nedir?”
PİRHA – “Oy’una Geldik” filminin yönetmeni Kazım Öz, Kültür Bakanlığı’nın yasaklama kararına dair konuştu. Yönetmen Öz, “Bize yönelik ekonomik bir yaptırım var. Belki de asıl hedef bu. Belki de film çekmeyelim, gişede para kazanmayalım diye bunu yapıyorlardır” dedi. Kazım Öz, yasaklama kararına yönelik sinema örgütlerinin duyarsızlığını da eleştirdi.
Yönetmen Kazım Öz‘ün “Oy’una Geldik” filmi, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından yasaklandı. Telif Hakları Genel Müdürlüğü İstanbul Telif Hakları ve Sinema Müdürlüğü tarafından iletilen kararda, filmin gösterime uygun bulunmadığı açıklandı.
Yönetmen Öz, söz konusu yasağa karşı hukuki yollara başvuracaklarını belirtti. PİRHA’ya konuşan Kazım Öz, itiraz konusunda avukatların hazırlık yaptıklarını, 3 Mart’ta ise yürütmeyi durdurma kararı için mahkemeye başvuracakları bilgisini paylaştı.
GİZLİ SANSÜR VE AKABİNDEKİ İTİRAZ!
Oy’una Geldik filminde olduğu gibi benzer yasaklamaların, başka yönetmenlerin belgesellerine de yapıldığını söyleyen Kazım Öz, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Belgesellerde bu yasaklama çokça yapıldı. 2019 yılında bir yasa değişikliği olmuş. Orada aslında filmin de deyimiyle oyuna gelme durumu olmuş. Daha önceki yasada kurul, filmi izleyip bazı sahneleri çıkarmak koşuluyla vizyona koyma ‘olanağı’ veriyor. Dolayısıyla yapımcı ve yönetmen de o sahneler çıkınca bakıyorlar filme zarar veriyor mu vermiyor mu, ekonomik koşullar açısından değerlendiriyorlar. Bu bir tür sansürdür. ‘Filme sansür uygulamayın’ talebi sonrasında o zaman şöyle olsun; herhangi bir sahne çıkarma zorunluluğu gelmesin kurul, ya filme reddetsin ya da kabul etsin. Ama bu ret durumu da yoruma açık. Yasaya baktığınızda aslında ret çok da görünmüyor. En fazla +18 yaş verilebilirmiş gibi görünüyor. Hatta özel gösterimlerde gösterilebilir gibi görünüyor ama pratikte bu şöyle işledi; kurul, filmi izliyor, yönetmen ve yapımcıya resmi olmayan yollarla ‘biz şuralardan rahatsız olduk, isterseniz başvurunuzu çıkarıp yeniden yapın’ deniliyor. Dolayısıyla aslında bu yasa çıktığından bu yana sansürü gizli yollarla yönetmen ve yapımcılara yaptırtıyor. Ben bunu Zer filminde deşifre ettim ama bu kişisel algıladığı için çok konuşulmadı. Zer filminde bana öyle söylenince ben de sahneleri çıkartıp o anlara dair siyah bant koydum. Mecburen o sahneleri çıkarmak zorunda kaldım ama bunu da deşifre ediyorum dedim. Uzun yıllardır böyle işliyor. Sinemada bir hakikat komisyonu kurulursa son 10 yılda nasıl gizli sansür uygulandığı konusunda acayip örneklerle karşı karşıya kalacağız. Hiç duyurusu yapılmamış filmler, yönetmenler, yapımcıların kendi kendilerine sansür uygulamak zorunda kaldıkları ortaya çıkmış olacak. Ancak benim Zer filmindeki tavrımı bildikleri için, sahneleri çıkarmayacağımı bildikleri için ‘komple yasaklayalım’ durumuna geldiler.”
“DESTEK OLMAYIN, TAVRINIZI KOYUN!”
Kazım Öz sinema sektörüne ilişkin yasaklamalar konusunda meslek örgütlerinin duyarsızlığını da eleştirdi. Yönetmen Öz, şunları söyledi:
“Kişisel olarak arayıp destek olanlar var ama meslek örgütlerinin henüz bir itirazı olmadı. Zaten asıl ürkütücü olan bu. Önemli bir detay da şu; filmle ilgili kurul, oy birliği ile karar almış. Yani bu ne demek? Kurulda farklı düşünen kimse yok! Bu çok olağanüstü bir şey. Bundan dolayı çok şaşkınım. Nasıl olabilir? Orada sektörün temsilcileri var, bunlar acaba hiç itiraz etmediler mi? Gerçekten bu karara katılıyorlar mı? O yüzden onlara da çağrıda bulunmak istedim. Siz doğru buluyorsanız eğer gizli, illegal bir iş yapmıyorsanız basına konuşun ve deyin ki ‘bu film şundan dolayı Türkiye’de yasaklanmalıdır’. Çünkü sektör adına şu an o kurulda olan insanlar var.
İkinci ürkütücü yanı ise şu; mesela üyesi olduğum Film Yönetmenleri Derneğinden de bir açıklama yok. Sivil toplum kuruluşları ne için var? Acaba sektör değil de iktidar mı bu örgütleri kurmuş! Bana destek olun demek istemiyorum, tavrınızı koyun.”
“FİLM ÇEKMEYELİM DİYE BUNU YAPIYORLAR”
Kazım Öz, yaşananlardan ötürü ekonomik zorlukla karşı karşıya olduklarını da söyledi. “Bize yönelik ekonomik bir yaptırım da var. Belki de asıl hedef bu” diyen Yönetmen Kazım Öz, şöyle devam etti:
“Belki de film çekmeyelim, gişede para kazanmayalım diye bunu yapıyorlardır. Çünkü bahsedilen 4. maddeye baktım. Bizim filme denk gelen bir şey bulamıyorum. Yasal yollarla bu durumu çözmek istiyoruz. Mahkeme yeni bir bilirkişi heyeti oluşturup filmi izlesin, yani mahkemenin alacağı kararı beklemek istiyoruz. Bir yandan da Avrupa’da filmi vizyona koymaya çabalıyoruz. En azından orada belli bir ekonomik gelir elde etmek istiyoruz. Çünkü çok borçluyuz. Film çekmek çok büyük bir maliyet gerektiriyor. Bankalardan çekilen krediler nedeniyle şu anda borçlanmış durumdayız.”
FİLMİN KONUSU!
Oy’una Geldik isimli filmin kadrosunda Zeynep Elçin, İlyas Salman, Kanbolat Görkem Aslan, Ömür Arpacı ve Volga Sorgu gibi isimler yer alıyor. Film, Ovacık ilçesinde yaşanan bir yerel seçim mücadelesi ardından yaşananları konu ediniyor. Çoğu sol görüşlü olan ilçenin yurttaşlarının uzlaşamaması ve bunun akabinde sağ görüşlü bir belediye başkanının seçilmesi üzerine ilerliyor.
PİRHA –Milletvekili Ayten Kordu, basın özgürlüğünün güvence altına alınması hakkında Adalet Bakanı Yılmaz Tunç ile Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu’nun cevaplaması istemiyle soru önergesi hazırladı. Kordu, “Adalet Bakanlığı, 2023 yılında tutuklanan gazetecilerin %60’ının aleyhlerine herhangi bir suçlama dahi yapılmadığını raporlamıştır. Bu konu hakkında bir çalışmanız var mıdır?” sorusunu yöneltti.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Dersim Milletvekili Ayten Kordu, basın-yayın emekçilerinin tutuklanması ve yaşadıkları baskılara dikkat çekti. Kordu, basın çalışanlarının işlerini yaparken maruz kaldıkları baskılara karşı basın özgürlüğünün güvence altına alınması gerektiğini vurgulayarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne soru önergesi sundu.
TÜRKİYE, EN FAZLA GAZETECİ HAPSEDEN 9. ÜLKE!
Milletvekili Ayten Kordu, Adalet Bakanı Yılmaz Tunç ile Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu’na yönelttiği iki ayrı soru önergesinde şu ifadelere yer verdi:
“Kayyımların göreve gelmesiyle birlikte basın özgürlüğüne yönelik saldırılar da artmıştır. Protesto hakkını kullanan halkın sokağa çıkmasının ardından, birçok yerde polis, halkı hedef almış ve günlerce süren olaylar yaşanmıştır. Güvenlik güçlerinin bu saldırılarında, basın mensupları hedef alınarak gözaltına alınmış, kayyımları eleştiren haber ve paylaşımlar suç sayılmış, basın büroları basılmış ve birçok gazeteci darp edilerek gözaltına alınmıştır. Haber takibi engellenmiştir. Dicle Fırat Gazetecileri Derneği’nin Kasım ayı Hak İhlalleri raporuna göre, 21 gazeteci gözaltına alınmış, 3 gazeteci saldırıya uğramış, 9 gazetecinin haber takibi engellenmiş, 5 gazeteci tutuklanmış ve 40 gazeteci cezaevinde tutuklu bulunmaktadır. Gazetecileri Koruma Komitesi (CPJ), 2023 yılı raporunda, Türkiye’nin en fazla gazeteci hapseden 9. ülke olduğunu bildirmiştir. Aynı raporda, 2023 yılında hapisteki gazetecilerin yüzde 60’ının aleyhlerine herhangi bir suçlama olmadan tutuklandığı vurgulanmıştır.
Tüm bu baskılara, gözaltılara, tutuklamalara, şiddet ve tacizlere karşı, kalemleriyle ve kameralarıyla direnen basın emekçileri, zorlu koşullara rağmen hakikat mücadelesine devam etmektedir.
Hükümeti eleştiren gazetecileri susturmak amacıyla uygulanan ağır yargı kararları ve diğer uygulamalar, caydırıcılık üzerine kurulu bir sistem yaratmaktadır. Bu sistem, gazetecilerin hem maddi hem de manevi olarak yıpranmasına yol açmakta ve özgür bir eleştiri ortamının en büyük düşmanı olan oto sansürün yaygınlaşmasına neden olmaktadır.”
“YARGILANAN BASIN MENSUBU SAYISI KAÇTIR?”
Milletvekili Ayten Kordu, Adalet Bakanı Tunç tarafından cevaplandırılması talebiyle şu soruları yöneltti:
“Adalet Bakanlığı, 2023 yılında tutuklanan gazetecilerin %60’ının aleyhlerine herhangi bir suçlama dahi yapılmadığını raporlamıştır. Bu durumun hukuka ve adalete aykırı olduğu düşünülünce bu konu hakkında bir çalışmanız var mıdır?
Bir süre tutuklu kaldıktan ya da gözaltına alındıktan sonra serbest bırakılan basın mensubu sayısı kaçtır? Kesinleşmeyen veya cezanın infazı 5 yıl süreyle ertelenmiş olan basın mensubu sayısı kaçtır?
Hapis cezası istemiyle yargılanan basın mensubu sayısı kaçtır? Halen tutuklu olan ve iddianameleri hazırlanmayan gazeteci sayısı kaçtır?
Basın ve ifade özgürlüğünü kısıtlayan kanun hükümlerinde değişiklik yapılması, suçun tanımı ve suç unsurlarının yeniden belirlenmesi için bir çalışmanız var mıdır?
Son 5 yıl içerisinde kaç gazeteci ve karikatürist hakkında hakaret ve tazminat davaları açılmıştır?
Son beş yıl içerisinde online haber sitelerine yönelik erişimi engellenen haberlerin ve ‘kişilik hakları ihlali’ iddiasıyla silinen ve arama motorlarında görünmez kılmak için talimatını verdiğiniz haberlerin sayısı nedir?
Mesleki faaliyetlerinden dolayı yargılanan gazetecilerin dosyalarında, kimliği belli olmayan ‘gizli’ ve açık ‘tanık’ beyanları doğrultusunda yargılanan ve ceza alan sayısı kaçtır?
Son beş yıl içerisinde saldırıya uğrayan, haber takibi engellenen, kötü muameleye maruz kalan ve evine baskın düzenlenen basın-yayın mensubu sayısı kaçtır?
Nitelikli uzman gazetecilerin işsiz kaldığı bu dönemde, haber yaparken maruz kaldıkları şiddet nedeniyle kullandıkları araç ve gereçlerini kaybedenlerin zararını/bedelini karşılamak için bir çalışmanız var mıdır?
Ayten Kordu, Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Uraloğlu’ndan ise şu soruların cevabını talep etti:
“Basın-yayın emekçilerinin Anayasa, yasalar ve uluslararası anlaşmalarla elde edilmiş haklarını korumak ve geliştirmek için yaptığınız çalışmalarınız var mıdır?
Son yıllarda basın-yayın emekçilerinin tutuklanması, cezalandırılması vakalarının artışı ve işlerini yaparken maruz kaldıkları baskılara karşı basın özgürlüğünü güvence altına almak ve düzeltmek için yaptığınız çalışmalar nelerdir?
Basın -Yayın emekçilerinin mesleki faaliyetleri nedeniyle keyfi olarak gözaltına alınması, halkın doğru bilgiye ulaşma hakkı engellemiştir. Bu tür keyfi gözaltılarla ilgili çözüm öneriniz veya yasaları uygulamak için çalışmalarınız nelerdir?
Basın çalışanlarının tutuklu olmalarına rağmen mesleki faaliyetlerine devam etmesi, onları susturmanın imkânsız olduğunu gösteriyor. Bu durum karşısında özlük haklarının korunması ve iş güvencesinin sağlanması, basın ve ifade özgürlüğünün kullanılabilmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Bunları sağlamak ve teminat altına almak için yapılan çalışmalarınız var mıdır?
Cumhurbaşkanlığı ve bakanlıklara girişleri kısıtlanan ve haber izlemeleri engellenen basın-yayın mensubunun sayısı nedir?
Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK), son beş yıl içerisinde haber ve program yayınlarından dolayı TV kuruluşlarına toplam kaç idari para cezası ve yayın durdurma cezası vermiştir?”
PİRHA- Filmleri sık sık sansüre uğrayan ve hakkında çok kez dava açılan Yönetmen Kazım Öz, muhalif bir kesimin de sansüre ortak olduğunu söyleyerek, “Kürt hikayesini başka bir bakış açısıyla çekiyorum diye filmlerimin hiçbiri festivallerde kabul edilmiyor. Buna karşı seyircimize yaslanmak istiyoruz, filmlerimizi kitlelere ulaştırmak istiyoruz” dedi.
Sinemada sansür, Türkiye tarihi ile paralellik göstererek hala varlığını sürdürüyor. Bu sansüre en yoğun maruz kalanlardan biri de Yönetmen Kazım Öz. Bahoz ve Zer filmlerinin yönetmeni Kazım Öz, Zer filminden dolayı “örgüte üye olmak” iddiasıyla hakkında 7 yıl 6 aydan, 15 yıla kadar hapis cezası istenen ve davada delil yetersizliğinden dolayı beraat ederken, Youtube gösteriminden kaynaklı hakkında açılan soruşturma nedeniyle ifadeye çağırıldı.
Yönetmen Kazım Öz ile filmlerine uygulanan sansürü konuştuk.
PİRHA- Size uygulanan sansüre dair neler söylemek istersiniz?
Kazım Öz: Sinema yaparken sinemanın kendi doğal koşullarının yanında bir de iktidarın subjektif engelleriyle karşı karşıyayım. Bunun bir anlamı var tabi ki; iktidarın hoşlanmadığı, istemediği, onun sınırları dışında işler yaptığım için böyle bir uygulama ile karşı karşıya kalıyorum. Türkiye tarihi ile eş değer bir tarihi var sansürün. 40’lı yıllardan itibaren Türki sinemasında Kürt hikayelerine dönük filmlerde hep bir sansür, baskı çabası söz konusu oldu. Ama buna karşı her dönemde film çeken yönetmenler hep oldu, olacak da.
Festivallerde de benzer sansürlerin olduğunu düşünüyor musunuz?
Muhalif birtakım festivaller bile benim filmlerime çok özel, gizli, örtük sansür uyguladılar. Hatta Altın Koza Yılmaz Güney adına ödül veren bir festival ama Kürt hikayesini başka bir bakış açısıyla çekiyorum diye filmlerimin hiçbirini kabul etmiyor. Kürt hikayesi anlatan sayılı yönetmenlerden biriyim ve bugüne kadar tek bir filmim gösterilmedi burada. Festivaller, iktidar veya iktidarın uzantısı olan muhalefet yeri geldiğinde bazı Kürt değerlerini bile Kürtlere karşı kullanıyorlar. Yılmaz Güney buna örnektir. Yılmaz Güney adına ödül verip Kürtlere sansür uygulamak kabul edilemeyecek bir şey. Türk iktidarı bir deneyim kazandı. Bu deneyim ışığında sinema veya edebiyata örnek bularak yeni çıkışları engelleyecek, yeni eserleri daha doğmadan boğma politikasıyla hareket ediyor. Siyasi alanda yaptıklarını sanat alanında da aynı yöntemlerle yapıyorlar.
Sansürün film yapma sürecine nasıl etkileri oluyor?
Bana karşı yapılan sansürün çok önemli bir sebebi de yeni film yapmamı sağlayacak ekonomik koşulların ortadan kaldırılmak. Festivallerde filmimin gösterilip kitlelere ulaşmasını engellemek, ödül almamı engellemek ve dolayısıyla ekonomik olarak bir kıskaca almak ve iş yaptırmamak stratejisi yürütülüyor. Bazen ‘abartıyorsunuz’ diyenler oluyor, hiç öyle değil. Tam tersine bu üzerine düşünülmüş, masalarda konuşulan, ince bir stratejidir bu. Tabi ki film çekmemi etkiliyor. Zer neredeyse 7-8 yıldır çekilmiş bir film ama şimdi dava açılıyor çünkü Youtube’da kitlelere ulaştı. Oradan da engelleyemeceklerinden siyasi olarak bir engellemeyi devreye sokmaya çalıştılar. Film sanki vizyondaymış gibi izlenme sayısı yükseliyor, insanlar yorum yapıyorlar, birbirlerine öneriyorlar. Hiçbir reklam yok, filmin izlenmesi 1 milyona yaklaştı. Bunu da engellemeye çalışıyorlar. Buna karşı seyircimize yaslanmak istiyoruz, filmlerimizi kitlelere ulaştırmak istiyoruz. Kitleler anladığında bizim ekonomik sorunlarımız da kalmayacaktır.
Sansüre karşı alternatif neler yapılabilir? Yerel yönetimler, demokratik kitle örgütleri yaşadığınız sansüre karşı yeteri kadar dayanışma gösteriyor mu?
İktidarı, sistemi eleştiriyoruz ama büyük eksiklik kendi içimizde. Gerçek muhalefet de kendi içinde eksiklik yaşıyor. Bu tür filmlerin kitlelerle buluşması, toplumun aydınlanmasında, mevcut sorunların çözümünde büyük rol oynayabilir. Yaptığımız işlerin siyasete de büyük bir katkısı var ama biz gereken desteği siyasetten görmüyoruz. STK’lar, kurumlar, siyasi partiler, dernekler, platformlar eksik kalıyorlar hatta burada popüler ve ana akımın etkisinde kalma durumu söz konusu. Alternatif festival adı altında bize karşıt olan, kitleleri uyuşturan popülist yaklaşımla dolu ürünler gelip oraları işgal ediyor. Burada en büyük eksik bu.
PİRHA- Mersin’de 19. Uluslararası İşçi Filmleri Festivali devam ediyor. “Sinemada sansür” konulu söyleşide Zer filmi dolayısıyla hakkında soruşturma başlatılan yönetmen Kazım Öz, “Zer filmine dair soruşturma davaya dönüştü. Bunu kamuoyuyla paylaştım, herkes paylaştı, konuştu. Film Yönetmenleri Derneği’miz ses çıkarmadı, paylaşmadı. Seyircinin affetmemesi lazım. Hem bu anlamdaki eleştirilere reaksiyon alması hem de doğru sanat eserlerine ulaşmanın yolunu bulması lazım. Bizler, kitlelerle sanat eserlerini buluşturduğumuz taktirde ancak bu sansürü kırabiliriz” dedi.
19. Uluslararası İşçi Filmleri Festivali’nin Mersin programı kapsamında Toroslar’da bulunan Yunus Emre Kültür Merkezi’nde bir araya gelenler Yönetmen Kazım Öz’ün “Bir Varmış Bir Yokmuş” filminin özel gösterimini izledi. Sonrasında Kazım Öz ile kısa bir söyleşi yapıldı.
“İŞÇİLERİN KIŞI BAŞKA BİR TRAJEDİ, YAZI DA BAŞKA BİR TRAJEDİ İLE GEÇİYOR”
Söyleşide konuşan Kazım Öz, belgeseline konu olan işçilerin Orta Çağ köleciliğine benzer bir biçimde çalıştığını belirterek, “Ben o zaman, ‘Ya bu Kürt sorunun çözülmemesinin çok önemli bir nedeni de galiba bu’ gibi bir çıkarımda bulunmuştum. Kürtler; alt işler dediğimiz, kol ve beden gücüne dayalı, herkesin yapamayacağı ağır işleri yapıyorlar. Bu sektörden de binlerce insan çok büyük paralar kazanıyor. Aslında İstanbul burjuvazisi, tam da buradaki emeği paraya çevirip çok iyi koşullarda yaşıyor. İşçilerin ise kışı başka bir trajedi yazı da başka bir trajedi ile geçiyor. Kışı evde geçirmiyorlar, yazın da evde açlar” diye konuştu.
“BİR YÖNETMEN YARATICI SANAT ALANINDA BİR ŞEY YAPIYORSA ÖNCE ONU YAŞAMALI”
Öz, belgeselin çekiminin ilk zamanlarında patronun ‘reklam’ düşüncesiyle kendilerine yakın bir yerde durduğunu ancak Kürt işçilerle haşır neşir olmalarıyla beraber patronun çadırından kovulduklarını söyledi. Patronun da ezilenlerden biri olduğu çıkarımını yapan Öz, sözlerini şöyle sürdürdü:
“O hiyerarşik zincirde patron da yarı işçi konumunda. Bazı yıllar iflas ediyor, bazı yıllar onu kurtarmaya çalışıyor, o da çadırda kalıyor. Patron eski bir MHP’liydi. Tabi mesele iş ve para olunca, Kürt işçilerle çalışmaya başlayınca hayatında bir kırılma yaşadı. Çünkü o da söylüyor, ‘bu işi ancak Kürtler yapabiliyor’ diyor. Hem işçiler hem patron, kameramızın turistik bir kamera olmadığını, samimi bir kamera olduğunu anlayınca bize yardımcı oldu. O sıcakta onlar tarlada çalışıyordu. Biz zaten bu filmi iki kişi çektik. Onlar gibi, bir işçi gibi çalıştık. Onlar bazen bizim kameramızı taşıdı. O da benim belgesel çekme konusundaki yaklaşımımla ilintili. Bir yönetmen yaratıcı sanat alanında bir şey yapıyorsa önce onu yaşamalı, sonra hak etmeli ve filmleştirmeli. Yoksa biz de onların emeğini sömürmüş bir durumda olacaktık.”
Ardından Onur Aytaç’ın moderatörlüğünü yaptığı, akademisyen Dr. Sonay Ban ile yönetmen Kazım Öz’ün konuk olduğu “Sinemada Sansür” başlıklı bir panel yapıldı.
İlk olarak söz alan Aytaç, sinemada sansür örneklerine dair kısa bir aktarımda bulundu.
“SİNEMACILARIN YARGILANDIĞI, HAPSE GİRDİĞİ BİR SÜREÇTEN BAHSEDİYORUZ”
Dr. Sonay Ban, Türkiye’de sinema sansürünün devletin kendisinin ve mekanizmaları tarafından yürütüldüğüne işaret etti. Ban konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Türkiye’de devlet her zaman baki. İstediği zaman daha ön plana çıkıyor ve sansürü göstere göstere uyguluyor. Kimi zaman da vekilleri ön planda tutarak sansürü uyguluyor. Bu yolla her zaman baki kalıyor ve istediği zaman devreye giriyor. Peki bu taşeron olarak düşünebileceğimiz aktörler kimler? Film festivalleri, sinema örgütleri, yerel yönetimler, fon kuruluşları ve akademiye atanan kayyım yönetimler. Bunların hepsi devletin vekilleri olarak sansürü uygulayabiliyor. Sinemacıların kimi zaman yargılandığı, hapse girdiği bir süreçten bahsediyoruz. Bunlar da aslında bu süreçlerin parçaları. Sansür, bahsettiğim aktörler üzerinden her an olabilecek şekilde veya hiç olmayacağını düşündüğümüz yerlerde karşımıza çıkabiliyor.”
“KEYFİ UYGULAMALAR VE SİYASİ KONJEKTÖR SANSÜRÜ ŞEKİLLENDİREN BİR YERDE DURUYOR”
Türkiye’deki sinema sansüründe keyfi uygulamalara dikkat çeken Ban, kimi dönemlerde “sakıncalı” olarak adlandırılan filmlerin kimi zaman bu kategoriden çıkarıldığına işaret etti. Ban, şu ifadeleri kullandı:
“Barış sürecinde Kürt meselesiyle ilgili bazı filmlerin, devletin onayıyla ve desteğiyle gösterilebildiğini görmüştük. ‘2 Dil 1 Bavul’ filmi o süreçte gösterim desteği almıştı çünkü o süreçte işlerine yarıyordu. Bakın biz Kürtleri engellemiyoruz, sanat yapmalarına izin veriyoruz diyebilecekleri, vitrin gibi kullanılmış bir filmdi. O dönemde, barış süreci devam ederken, Kürtlük ile ilgili bir film gösterilebiliyordu yada belli konularda müsemma gösterilebiliyordu. Tam o barış sürecinin bittiği süreçte ‘Bakur’ vakası ortaya çıktı. ‘Bakur’ gösteriminden bir gün önce bir çatışma oldu. Kültür Bakanlığı’na doğrudan bir telefon geldi ve eser işletme belgesi istenildi. Daha önceki filmlerde ise bu belge istenmemişti. Keyfi uygulamalar ve siyasi konjektör sansürü şekillendiren bir yerde duruyor. Bu da keyfiyeti gösteren örneklerden yalnızca biri.”
“TÜRKİYE İKTİDARI SINIR ÖTESİ SANSÜR ÇALIŞMASI YAPIYOR”
Daha sonra söz alan Kazım Öz, dünyada yaygınlaşan sansüre dikkat çekti. Öz, “Benim yaptığım işi benden daha fazla önemseyen birileri var. Devlet bu konuda hiç boş durmuyor. Burada göremediğimiz, fark edemediğimiz bir politika var. Muhalif olarak görülen her türlü sanat eserine karşı özel bir savaş politikası mı yürütülüyor?” diye sordu.
Öz, Polonya Film Festivali kapsamında gösterime alınması planlanan 4 filminin gösterime 2-3 gün kala “Kusura bakmayın. Türkiye Kültür Bakanlığı tarafından uyarıldık. Bu filmleri gösteremeyeceğiz” gibi bir mail ile iptal edildiğini hatırlattı. Barış dönemi olarak görülen 2014 yılında olayın gerçekleştiğine işaret eden Öz,“Yani sadece Türkiye içinde değil sınır ötesi sansür diye bir kavram da var. Türkiye iktidarı sınır ötesi sansür çalışması yapıyor. Bu da çok özel bir savaş örneği diyebiliriz. Demek ki Türkiye’den yurt dışına giden sanat eserlerinden sorumlu birileri var ki bu telefonlar açılıyor. Bu görevler yerine getiriliyor” dedi.
“SİNSİ BİR POLİTİK AKIL İŞLİYOR”
Türkiye’de Kürtler tarafından çekilen hiç propaganda filmi olmadığını ancak TRT’nin propaganda filmleriyle dolu olduğunu söyleyen Öz, şunları söyledi:
“Bizim yaptığımız filmlere propaganda filmi diyorlar. Muhalefet adı altında birtakım güçlerin sansürü de var. Mesela Adana Altın Koza Film Festivali Yılmaz Güney adına ödül veriyor. Yılmaz Güney ki sanatı dışında politik bir kimliği olan biri. Yılmaz Güney adına ödül veriyor ama ben 10’uncu filmimi çekiyorum, gönderiyorum, hiçbir filmi kabul etmiyor. Filmi kabul etmemenin sebepleri olur. Ancak Polonya’da seçilen bir filmin, Fransa’da gösterilen filmleri göstermemenin nedeni estetik ve sinematografiyle ilgili değil. Zer, Dersim katliamını anlatan, içinde Zazaca, Kürtçe var. Bu yüzden kabul edilmiyor. Demek ki Altın Koza bundan dolayı kabul etmiyor ama Yılmaz Güney adın da ödül veriyor. Burada çok sinsi bir politik akıl işliyor.”
“SANSÜRÜ KIRMANIN YOLU KİTLELERLE SANAT ESERİNİ BULUŞTURMAK”
“Düşmanın taşı değil dostun gülü yaralar” diyen Öz, muhalefeti ve sinema örgütlerinin de eleştirdi. Sansürün her dönemde farklı bir yol bularak başarılı bir şekilde uygulandığını söyleyen Öz şöyle devam etti:
“Zer filmine dair soruşturma davaya dönüştü. Bunu kamuoyuyla paylaştım, herkes paylaştı, konuştu. Film Yönetmenleri Derneği’miz ses çıkarmadı, paylaşmadı. İşçi sınıfı nasıl bitirildi? Sarı sendikalarla bitirildi. Burada da sarı derneklerle bizi bu hale getirilmeye çalışılıyoruz. Peki sen film yönetmenleri derneğini niye kurdun, hepimize ne vaat ettin? Biz de bunlar eleştirmek zorundayız. Buradaki seyircinin müdahalesi de çok önemli. Seyircinin affetmemesi lazım. Hem bu anlamdaki eleştirilere reaksiyon alması hem de doğru sanat eserlerine ulaşmanın yolunu bulması lazım. Bizler, kitlelerle sanat eserlerini buluşturduğumuz taktirde ancak bu sansürü kırabiliriz.”
Sorunla birlikte çözümün de konuşulması gerektiğini söyleyen Öz, İFF’nin sansürün kırılmasındaki rolüne dikkat çekti. Bu tür alternatif çalışmaların muhalefet ve kitlelerle birlikte desteklenmesi ve örgütlenmesi gerektiğini söyleyen Öz, “Muhalefet olarak değerlendirebileceğimiz kişilerin sanat eserleriyle buluşması lazım. Burada daha büyük bir kitle toplamalı, burayı finanse etmeliyiz. Bu kısmı büyütmek gerekiyor öncelikle seyirciye bir kapı açmalıyız. Sinemada büyük bütçeler, teknik kadrolar lazım oluyor. Bu yüzden bu tür yapılarda dayanışmaya ihtiyaç var” diyerek sözlerini sonlandırdı.
PİRHA – Özgürlük İçin Sanat İnisiyatifi’nin “Sansür-Otosansür” başlığı ile düzenlediği çalıştayın sonuç bildirgesi yayınlandı. Sanat camiasına yönelik yasaklamalara dikkat çekilen açıklamada “Baskılanan, sansürlenen sanatın karşısında, direnen sanatın ve direnen sanatçıların da var olduğunu duyurmayı, kamusal sorumluluğumuz olarak görüyoruz” denildi.
Özgürlük İçin Sanat İnisiyatifi’nin çağrısıyla 5-6 Ekim’de İstanbul’da yapılan ‘Mevcut İktidarın Kültür Politikaları / Sansür ve Otosansür Baskısında Kültürel Kapan Buluşması’ sanatın, akademinin ve hayatın çeşitli alanlarından katılımcıları bir araya getirdi.
‘Kültürel Üretimde Baskının Biçimleri, Sansür – Otosansürün Görünme Biçimleri, Kültür Politikaları ve Sansür, Kürt Sanatında Sansür ve Direniş’ başlıklarıyla yapılan oturumlarda ve Kültür-Sanatta İhlal ve Direniş Biçimleri forumunda, sansürün ve otosansürün yarattığı kültürel baskılar üzerine görüş ve öneriler paylaşıldı.
“KAMUSAL ALAN TEK TİPLEŞTİRİLİYOR”
İki günlük çalışmanın ardından sonuç bildirgesinde şu ifadelere yer verildi:
“Sansürün ve baskının yalnızca siyasal iktidar eliyle değil, devlet kurumları dışında da pek çok aktör tarafından sistematik olarak uygulandığı bir süreçten geçiyoruz. Yaratılan korku ikliminde oto sansürün de yaygınlaştığına tanıklık ediyoruz.
Neo liberal politikaların dayattığı rekabetçi ortam sanatçıyı ‘girişimci’ yapmayı amaçlarken, üretken, devrimci öfkeyi de depresif hale dönüştürmek istiyor. Baskı ve sansürün bıraktığı izler sadece sanat ürünlerini değil, aramızdaki bağları da zayıflatmayı hedefliyor. Birlikte ses çıkarmanın modası geçmiş bir eylemlilik olduğu fikri yayılarak eylemsizlik olağan hale getirilmek isteniyor.
Hakkımız olan kamusal mekânların kapıları, türlü bahanelerle kapatılıyor, konserlerimizin, oyunlarımızın, gösterimlerimizin, sergilerimizin seyirciyle buluşması engelleniyor. Bu engellerle kamusal alan bir yandan daraltılırken, bir yandan da tek tipleştiriliyor.
Toplumsal hafızanın bir parçası olan kültür sanata yönelik müdahalelerle, yaşadığımız coğrafyanın çok kültürlü, çok dilli, çok renkli hafızası bulanıklaştırılmak isteniyor. Kültür sanat alanına uygulanan sansürün, yaşamın diğer alanlarına yönelik devletin tek tipleştirme, ötekileştirme ve özel savaş politikalarının bir devamı olduğunun da farkındayız.
Bütün bunlardan yola çıkarak;
-Yasakları ve sansürü açık biçimde tanımlamayı, afişe ederek hem yaşadığımız coğrafyada hem de uluslararası alanda duyurmayı,
-Yalnızca siyasal iktidar düzeyinde değil kendi alanlarımızda da sansürü açık veya örtük biçimde destekleyenleri ifşa etmeyi,
-‘Makbul’ modelleri ve temsilleri dayatanlara karşı yerel hafızayla buluşan kültürel çeşitliliği öne çıkarmayı,
-Hakkımız olan kamusal kaynakların ve mekânların kullanımını ısrarla talep etmeyi,
-Sanata erişim hakkından mahrum bırakılanlarla sanatın buluşmasını sağlamayı,
-Toplumsal hafızanın bir bütün olduğu bilinciyle, sanatı eşit yurttaşlık talebiyle buluşturmayı,
Baskılanan, sansürlenen sanatın karşısında, direnen sanatın ve direnen sanatçıların da var olduğunu duyurmayı, kamusal sorumluluğumuz olarak görüyoruz.
“BASKI VE SANSÜRÜN OLDUĞU HER YERDE DİRENİŞ DE VARDIR”
Sanat, özgürleştirici bir eylemdir. Bu eylemi harekete geçirerek, kültürel ve toplumsal haklarımızı savunmak için örgütlenmenin bir zorunluluk olduğunu görüyoruz. Baskı ve dayatmalar sonucunda kendi alanlarımıza çekilip, üzerimize giydirilmeye çalışılan bir tür sindirme halini reddediyoruz. Baskı ve sansürün olduğu her yerde direniş de vardır, direnişin olduğu her yerde de özgür sanat!
Bu baskı ikliminde en önemli ihtiyacımızın kolektif özne olarak mücadele etmek olduğunu biliyoruz. Bu mücadelenin; kültür sanat alanında çalışan, üreten ve kültür sanat hakkı olan herkesin örgütlenmesiyle sonuç vereceğine inanıyoruz.
Özgürlük İçin Sanat İnisiyatifi’nin eylem ve etkinliklerinin kararlılıkla ve çeşitlenerek devam edeceğini beyan ediyor, kültür sanat alanına emek veren herkesi, mücadeleyi büyütmeye çağırıyoruz!”
PİRHA – Sinema Yönetmeni Lisa Çalan, 37 kişiyle beraber İstanbul’da yaptıkları ilk toplantıda “Sanat için Özgürlük İnisiyatifi” adını verdikleri yeni bir örgütlenmeyi başlattıklarını söyledi. Çalan, Özgürlük için Sanat İnisiyatifi’nin 5-6 Ekim’de yapacağı etkinliğin temel hedefinin mevcut iktidarın politikaları olduğunu da ifade ederek, etkinliğin bir çalıştay ve konferans değil buluşma olacağını kaydetti.
Özgürlük İçin Sanat İnisiyatifi, 5-6 Ekim’de Şişli Nâzım Hikmet Kültür Merkezinde “Mevcut İktidarın Kültür Politikaları: Sansür-Otosansür Baskısında Kültürel Kapan” başlıklı bir çalıştay düzenliyor.
Yazar, hukukçu, akademisyen, sanatçı ve gazetecilerin yer alacağı etkinliğin 5 Ekim’deki programında “Kültürel Üretimde Baskının Biçimleri”, 6 Ekim’de ise “Kültür Sanatta İhlal ve Direniş Biçimleri” konulu oturumlar gerçekleşecek. Her oturumun ardından tartışmak için bir zaman da tanınacak.
Sinema Yönetmeni Lisa Çalan, Özgürlük için Sanat İnisiyatifi’nin 5-6 Ekim tarihinde İstanbul’da gerçekleştireceği “Mevcut İktidarın Kültür Politikaları: Sansür-Otosansür Baskısında Kültürel Kapan” konulu buluşmanın hedeflerini PİRHA’ya anlattı.
“TEKRAR BİRARADA OLMANIN ÖNEMİNİ FARK ETTİK”
Lisa Çalan, “Barışa Ses Ol” deklarasyonunda 600 sanatçının imzasının olmasının kendilerinde büyük bir enerjiye neden olduğunu, bunun da umuda dönüştüğünü söyledi. belirterek,
Çalan, Özgürlük için Sanat İnisiyatifi’nin nasıl kurulduğuna ve hedeflerinin neler olduğuna dair şunları söyledi:
“Bundan birkaç ay önce “Barışa Ses Ol” deklarasyonu yayınlandı. Bu çerçevede 600 küsür sanatçının imzası alındı. Çok uzun zamandır böyle bir ses çıkmamıştı ve bu bizde de büyük bir enerjiye neden oldu. Açıkçası bu enerji umuda dönüştü ve tekrar bir arada olmanın önemini fark ettik. Bir arada olurken de bu örgütlenme ağının içinde hem ses çıkarmanın kolaylığı hem de özgüveni artmış oldu. Haliyle bu şekilde de yola çıktık. İnisiyatifi bu enerjiyle birlikte kurma kararı aldık. Bu çerçevede yüz yüze görüşmeler aldık buradaki sanatçılarla. Öncelikle sanatçıları dinledik. Çünkü çok uzun zamandır kimse kimseyi dinlememişti. Mevcut iktidar neredeyse herkesi susturmuş, bir kapana sıkıştırmış ve geri planda tutmuştu. Bunu aşmak için dertleşme ihtiyacı hissettik ve herkesle ayrı ayrı görüşerek kim neler yaşadı, bu son 10 yılda bu yaşadıkları şeyler neye dönüştü ve sanatını ne kadar etkiledi, bunu ne kadar konuşabiliyoruz gibi meseleler üstünde durduk. Biz de bunu başlatırken ne yapacağız, neye dönüştüreceğiz, inisiyatifin adı ne olmalıyı hiç düşünmedik. Önce bir arada olmanın gücünü tekrar ortaya koymak için çalışma yürüttük. 37 kişiyle beraber İstanbul’da ilk toplantımızı yaptık ve hep beraber bu inisiyatifin adını koyduk. Sanat özgür bir ortamda en iyi yapılan manifestodur, eylem biçimidir, topluma ulaşmanın bir yoludur. Hep beraber isim olarak da ‘Sanat İçin Özgürlük’ dedik.
“KORKU MEKANİZMASINI YOK ETMEK GEREKİYOR”
Türkiye’de örgütlenme olmadan nefes alınamayacağını belirten Lisa Çalan, “Toplumun öncüleri, sanatçıları olarak ne kadar konuşmakta özgürüz, bunu ne kadar tartışabiliyoruz, hep beraber bunu göreceğiz ve bu yüzden de çağrımız odur ki, bu alanda emek veren bu alanda mağdur edilen herkesle bunu konuşmak, tartışmak gerekiyor. Çünkü bir sorunu tespit etmek yeterli olmuyor. Bir soruna çözüm de getirmek gerekiyor. Önce tüm bu korku mekanizmasını yok etmek gerekiyor. Sözünü söyleyebilecek o alanı ve dayanışma ağını yaratmak gerekiyor. Bu ülkede artık örgütlenmeden nefes alamayacağımızı çok iyi biliyoruz. Bir kişinin sesiyle on kişinin sesinin aynı olmayacağını artık net şekilde biliyoruz. Örgütlü olmayan her alan çürümeye mahkumdur. Bu süreçte birçok inisiyatif kuruldu, birçok platformlar kuruldu ama eylem biçimine geçmediği için kendi kendine çürüdü. Bu inisiyatifin temel amacı sözünü söyleyebilecek alan yaratmak, tepki biçimini eyleme dönüştürmektir” dedi.
“SESİMİZ DE DURUŞUMUZ DA SÖZÜMÜZ DE ÇOK HAKLI”
İnisiyatifin 5-6 Ekim’de yapacağı buluşmaya katılım çağrısı yapan Lisa Çalan, aynı zamanda buluşma hedeflerini de şöyle anlattı:
“Mesela Altın Portakal Film Festivali’nde geçen yıl bir film sansürlenmişti, bugün biz bu sansürü dile getiriyoruz. Orada bir sansür vardı ve bir özeleştiri mekanizması geliştirilmedi, bunu haykırmak gerekiyor. Çünkü örgütlü alan ne olacağını bilir ve bunun için ne yapması gerektiğini de bilir. İnisiyatifin temel hedefi ses çıkarmaktır ama çiğ bir sesten bahsetmiyorum, daha tok bir ses. Çünkü haklıyız. Hepimiz bu sürecin çok büyük mağdurları olduk ve sesimiz de çok haklı, duruşumuz da çok haklı, bu yüzden sözümüz de çok haklı. Sahalarda, toplumun içinde ve üretim alanlarında ortaklaşmak, ortak bir hedefte bütün olmak gerekiyor. Bu etkinliğin en temel hedefi mevcut iktidarın politikalarıdır.
“SANSÜR VE OTOSANSÜRE KARŞI NET BİR TAVIR SERGİLEMEK GEREKİYOR”
Mesela Kürdistan’ı ele aldığımızda ve Türkiye cephesini ele aldığımızda iki farklı sansür ve otosansür biçimi var. Bunun ayrımını görmeliyiz. Çünkü bizde kültürel soykırım mevcut. Biz nasıl bakıyoruz, Kürt sanatçılar buna nasıl bakıyor, bunu ele almak, bir de Türkiye’deki sansür ve otosansür biçimlerini tartışmak gerekiyor. Temel hedefimiz budur.
Ancak bu sadece sinema alanında değil, müzik, tiyatro, edebiyat alanları için de geçerli. Çünkü en fazla sansürlenen alanlardır bunlar. Bu yıl haberlerde çokça gördüğümüz üzere birçok müzisyen intihar etti. En az bir yıl içinde birkaç müzisyen konserleri iptal edildiği için, işsiz kaldıkları için, üretim alanları olmadığı için intihar etti. Bunu konuşmak, bunun net tespitini ortaya koymak gerekiyor. Her alanda, farklı disiplinlerde bu örgütlenme biçiminin sansür ve otosansürün karşısında nasıl bir mücadele biçimi olacağına dair net bir tavır sergilemek gerekiyor. Bir ifşa kültüründen bahsetmiyoruz. Bu sorunları hangi gücün yarattığını ve neye dönüştürdüğünü çok iyi biliyoruz. Bugün bir sinemacıyla konuştuğumuzda kültür bakanlığını tartışır, müzisyenle konuştuğumuzda bambaşka bir şey söyler; bunu netleştirmek, bizler kimler tarafından sansürleniyoruz ve neye dönüşüyoruz sorularını yanıtlamak gerekiyor. Tüm alt başlıklarımız bu sorularla şekilleniyor. Mesela cezaevlerinde kitap yazan kişiye sansür uygulanıyor. Tutsak yazarlara kendi yazdıkları kitaplar verilmiyor. Absürd bir durum ama bunu tartışmak gerekiyor. Dolayısıyla “buluşma” dememizin nedeni de budur. Bir çalıştay, konferans olarak değil. Tüm sanat disiplinleri olarak buluşup önce sorunu tespit etmemiz ve sonra mücadele biçimlerini netleştirmemiz gerekiyor. Bu sorunları dile getirmek, tartışmak ve bunun oluşturacağı enerjiyle hareket etmek bu süreçte çok önemlidir.”
İKİ GÜNLÜK ETKİNLİKTE NELER VAR?
*İlk günün programında Süreyya Karacabey, Özgürlük İçin Sanat İnisiyatifi adına açılış konuşmasını yapacak ve ardından “Sansür-Otosansürün Görünme Biçimleri” başlıklı ilk oturum başlayacak.
Karacabey’in kolaylaştırıcılığını yapacağı oturumda, “2000 Sonrası Türkiye’de Film Sansürü: Değiş(k)en Mekanizmalar ve Aktörler” başlığıyla Akademisyen Sonay Ban; “Dijital Alanda Sansür – Otosansür: Ekonomik ve Yasal Zemin” başlığıyla Yapımcı Yamaç Okur ve “Kültür Sanat Alanında Sansürün Değişen Biçimleri ve Otosansüre Evrilişi” başlığıyla Gazeteci Özlem Altunok sunumlarını yapacak.
*Günün “Kültür Politikaları ve Sansür” başlıklı ikinci oturumunda ise kolaylaştırıcılığı Diren Yurtsever üstlenecek. Bu oturumda “Kültür Politikaları ve Sanatta Sansür: Süreklilikler ve Kesintiler” başlığıyla Akademisyen Banu Karaca, “Çağdaş Sanat ve Katılımcı Kültür Politikaları” başlığıyla Sanat Kuramcısı ve Küratör Ezgi Bakçay, “Kürt Sinemasında Sansür ve Otosansürün Etkileri” başlığıyla ise Yönetmen Kazım Öz yer alacak.
*“Kürt Sanatında Sansür ve Direniş” başlıklı günün son oturumunda ise kolaylaştırıcılığı Nezahat Doğan üstlenecek. “Kürt Tiyatrosu: Sansür Değil Kıyım” başlığıyla Oyuncu Ömer Şahin, “Kürt Müziğinin Sansür-Otosansür Karşısında Direnme Biçimleri” başlığıyla Müzisyen ve Aranjör Nurhak Kılagöz ve “Yayıncılıkta Sansür ve Mücadele Biçimleri” başlığıyla da Ventus Yayınları Genel Yayın Yönetmeni Serkan Eker bu oturumda konuşacak.
İkinci gün Füsun Çataltaş Üstel’in “Kültür Politikaları” başlıklı konuşmasıyla başlayacak ve forum programı yapılacak. Reyhan Hacıoğlu ve Sevinç Koçak’ın kolaylaştırıcılığını üstleneceği forumda “Hapishanelerde Üretim Zorlukları ve Sansür” başlığı altında Yazar Fırat Can ve “Hukuk ve Sansür” başlığı altında Hukukçu Fikret İlkiz deneyim aktarımı yapacak. Ardından mahpus yazar ve sanatçılardan ses kayıtları ve notlar yer alacak.
Forum içi çerçeve sunumlar kısmında ise “Sanat ve Kültürde Temsil Dolayımıyla Uygulanan Sansür” başlığıyla Akademisyen Hülya Uğur Tanrıöver, “Bağımsız Sanat ve Popüler Kültürde Kadın Temsili” başlığıyla Kültür-Sanat Yazarı Ayşen Güven ve “Queer Yaratıcılıkta İktidarın Çoklu Sureti” başlığıyla ise Editör, Küratör Aylime Aslı Demir konuşmalarını gerçekleştirecek. Programın sonunda buluşmanın sonuç bildirgesi açıklanacak.
PİRHA- ‘Kanun Hükmü’ belgeseli üzerindeki baskı ve yasaklara karşı yapılan açıklamada, “Biz imzacı kurumlar ve bireyler olarak yasakçı zihniyeti, hukuksuz bütün uygulamaları reddederken ‘Kanun Hükmü’ belgeseline yönelik bu uygulamaların sansür olarak değerlendirilmesinden çok daha öte KHK’lıların yaşadıklarının sanat yoluyla halka ulaşmasını engelleme yöntemi olarak görmekteyiz” denildi.
Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile kamu görevinden ihraç edilen doktor Yasemin Demirci ve öğretmen Engin Karataş’ın adalet mücadelesini anlatan Nejla Demirci imzalı “Kanun Hükmü” belgeselinin 19. İşçi Filmleri Festivali kapsamındaki Ankara gösterimi 2 Mayıs’ta Çankaya Kaymakamlığı tarafından yasaklanırken, İstanbul’daki gösterimi 3 Mayıs’ta Beyoğlu Kaymakamlığı tarafından yasaklandı.
Altın Portakal Film Festivali’nde de “Ulusal Belgesel Yarışma” kategorisinde yer alan, “Kanun Hükmü” belgeselinin festivalden çıkartılmasıyla başlayan süreç sonucunda, Altın Portakal Film festivali iptal edilmişti.
Belgesel filmin yasaklanmasına siyasi partiler, sivil toplum örgütleri, KHK’lı Platformları ve birçok kişi konuya tepki gösterdi.
“TÜRKİYE’DEKİ TÜM MUHALİFLERİN İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNE YÖNELİK BİR TEHDİTTİR”
Birçok kurumun ve kişinin imzacısı olduğu açıklamada, herkes “Kanun Hükmü” belgeseline sahip çıkmaya davet edilirken, şu ifadelere yer verildi:
“‘Kanun Hükmü’ belgeseli, çekimleri başladığı günden itibaren baskılara maruz kalmış, her şeye rağmen büyük emek verilerek tamamlanabilmiştir. Belgesel, KHK’lıların 8 yılda yaşadıklarını, KHK’ların bireylerde ve toplumda yarattığı görünür görünmez etkilerini gözler önüne sermesi bakımından önemli bir belge niteliği taşımaktadır.
Belgesel, önce 60. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde seçkiden çıkarılmış sonra seçkiye dahil edilmiş ancak yaşanan baskılar nedeniyle festivalin iptal edilmesine kadar gitmiştir. Son olarak da 19. Uluslararası İşçi Filmleri Festivali kapsamında Ankara ve İstanbul’da eş zamanlı olarak hukuki dayanaktan yoksun ve keyfi şekilde yasaklanmıştır. Tüm bunlar sadece KHK’lıların yaşadıklarının topluma gösterilmesinin engellenmesi değil Türkiye’deki tüm muhaliflerin ifade özgürlüğüne yönelik bir tehdittir.
Biz imzacı kurumlar ve bireyler olarak yasakçı zihniyeti, hukuksuz bütün uygulamaları reddederken ‘Kanun Hükmü’ belgeseline yönelik bu uygulamaların sansür olarak değerlendirilmesinden çok daha öte KHK’lıların yaşadıklarının sanat yoluyla halka ulaşmasını engelleme yöntemi olarak görmekteyiz. Demokrasi, insan hakları, evrensel hukuk ve düşüncenin özgürce ifade edilmesinden yana olan bütün kesimleri, kurumları ve bireyleri ‘Kanun Hükmü’ belgeseline sahip çıkmaya davet ediyoruz.”
NE OLMUŞTU?
Yönetmen Nejla Demirci’nin filmi geçen yıl Antalya Uluslararası Film Festivali’nin “Ulusal Belgesel Yarışma” kategorisinde yer almış ancak daha sonrasında çıkartılmıştı. Film tepkiler üzerine geri yarışma seçkisine dahil edilmiş ancak bu sefer de Kültür ve Turizm Bakanlığı festivalden çekildiğini duyurmuştu. Aynı gün festival yönetimi bir geri adım daha atmış ve belgeseli festival programından çıkarmıştı. Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek yaptığı açıklamayla festivalin iptal olduğunu duyurmuştu.
PİRHA- CHP Eskişehir Milletvekili Utku Çakırözer, Mart ayı Basın Özgürlüğü Raporu’nu paylaştı. Çakırözer, “Gazetecilerin haber yapmasını engelleyen, hakkındaki usulsüzlük, görevi suistimal, rüşvet iddialarını konu alan haberleri erişime engelleyen AKP’li yöneticiler, belediye başkan adayları basın özgürlüğüne kara bir leke daha bıraktı” dedi.
Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) gazeteci kökenli Eskişehir Milletvekili Utku Çakırözer, Türkiye’de 31 Mart yerel seçim sürecinde gazetecilere yönelik sansür, engelleme, şiddet, hapis cezalarının damga vurduğunu belirterek ‘Mart ayında Basın Özgürlüğü Raporu’nu kamuoyu ile paylaştı.
“GAZETECİLER MART AYI’NDA 42 KEZ HAKİM KARŞISINA ÇIKARAK HABERLERİNİ SAVUNMAK ZORUNDA KALDI”
Çakırözer, “AKP’nin basına yönelik yasakçı, sansürcü, baskıcı anlayışı, bu seçim döneminde de değişmedi. Gazetecilerin haber yapmasını engelleyen, hakkındaki usulsüzlük, görevi suistimal, rüşvet iddialarını konu alan haberleri erişime engelleyen AKP’li yöneticiler, belediye başkan adayları, basın özgürlüğüne kara bir leke daha bıraktı. Ama millet sandıkta sadece yerel yöneticilerini seçmedi, bu sansürcü baskıcı iktidara da dersini verdi. Basın özgürlüğü ve demokrasi mücadelemizi sürdüreceğiz” dedi
Çakırözer‘in paylaştığı mart ayı Basın Özgürlüğü Raporu’na yansıyan bazı hak ihlalleri şöyle:
Gazeteciler Mart ayı boyunca 42 kez hakim karşısına çıkarak haber ve paylaşımlarını savunmak zorunda kaldı.
BirGün Yazı İşleri Müdürü Uğur Koç ve gazeteci Levent Gültekin’e Cumhurbaşkanına hakaret gerekçesiyle 11 ay 20 gün hapis cezası verildi.
Gazeteci Dilan Esen, haberine ilişkin Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy’un şikâyeti üzerine 7 bin 80 TL adli para cezasına mahkum edildi.
Birgün muhabiri İsmail Arı’ya AKP’li bakan ve ile eski Adalet Bakanı AKP’li Abdülhamit Gül’ün şikâyetiyle açılan beş soruşturmanın ardından Kızılay yönetiminin Menzil Cemaati ile ilişkisine ilişkin haberleri nedeniyle bir soruşturma daha açıldı.
Yine BirGün’den editör Kayhan Ayhan hakkında Bursa’da güvenlik güçlerinin köylülere yönelik şiddet iddialarını haberleştirdiği için soruşturma başlatıldı.
Kanunen bir engel olmamasına rağmen bazı seçim bölgelerinde oy sayımı sırasında görüntü çeken gazeteciler, polis tarafından sandıkların bulunduğu alanlardan çıkarıldı.
Cumhur İttifakı’nın Eskişehir Belediye Başkan Adayı Nebi Hatipoğlu seçim günü kendisinden görüntü almak isteyen gazetecilere sansür uyguladı. Hatipoğlu ‘Siz CHP’nin yayın organısınız’ diyerek bazı gazetecilerin görüntü almasına izin vermedi.
Gazeteci Mahmut Bozarslan, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 27 Mart’ta Diyarbakır’da düzenlediği miting için akreditasyon alamadı.
1 Ocak’ta başlayan seçim kampanyalarında sadece AKP’nin adaylarına yer veren, CHP adaylarını ise yayınlarında yer vermediği için eleştirilen TRT Haber, seçim günü de yasakları çiğneyerek taraflı yayıncılık tavrını sürdürdü. TRT Haber, 31 Mart günü Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile AKP’nin İstanbul, İzmir ve Kepez Belediye başkan adaylarının yer aldığı reklam filmlerini gün boyunca ekranlara yansıttı.
Mart ayında gazetecilerin birçok toplumsal olayı izlemesi engellendi. İstanbul’da Nevruz etkinliklerini takip eden gazeteciler darp edildi. AFP muhabiri Eylül Deniz Yaşar darp edilerek gözaltına alındı. Bianet’ten Tuğçe Yılmaz, Ali Dinç ve Aren Yıldırım polisler tarafından engellendi.
BirGün yazarı Attila Aşut, gazeteciler Güray Öz, Erdem Gül ve şair Abdülkadir Paksoy ile yaptığı telefon görüşmeleri sebebiyle sorgulanıp gözaltına alındı.
Batman Devlet Hastanesi’nde tedavi gören babasının refakatçiliğini yapan gazeteci Bilal Güldem’e AKP gençlik kolları üyeleri hastanede saldırı girişiminde bulundu.
PİRHA – İstanbul Kadıköy’de ‘sansüre hayır’ eyleminde bir araya gelen emek ve meslek örgütleri, korku iklimi yaratılmaya çalışıldığını belirterek mücadele çağrısında bulundu.
Tarikatların kamusal alandaki gücüne mercek tutan ‘Kızıl Goncalar’ dizisi nedeniyle RTÜK, yayıncı kuruluş Fox Tv’ye hem para hem de iki kez yayın durdurma cezası vermişti. Ceza nedeniyle üçüncü bölüm yayınlanamamış, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ve İstanbul Vakıflar 1’nci Bölge Müdürlüğü de çekimler için verilen mekan izinlerini iptal etmişti.
Dizi ve filmlere gelen ceza ve sansürler tepkilere yol açarken sinema, televizyon, tiyatro ve reklam sektöründe faaliyet gösteren emek ve meslek örgütleri ‘sansüre hayır’ sloganıyla Kadıköy’de Süreyya Operası eylem düzenledi. Emekçiler, ilk defa sansürle karşılaşmadıklarını, ancak bunun normalleştirilmemesi gerektiğinin altını çizdi. Sanatçının ifade özgürlüğünün anayasayla koruma altında olduğunu hatırlatan emekçiler, “Artık yeter! Sansür, yasaklar ve engellemelerden dolayı nefes alamıyoruz!” diyerek meslektaşlarına mücadele çağrısında bulundu.
“KORKU İKLİMİ YARATILMAYA ÇALIŞILMAKTA”
Açıklamanın tamamı şu şekilde:
*Tüm kamuoyunun yakından takip ettiği üzere ulusal kanalda yayınlanan ‘Kızıl Goncalar’ dizisine ‘toplumun milli ve manevi değerlerine aykırılıklar’ bulunduğu gerekçesiyle iki kez program durdurma ve 9 milyon lira para cezası verilmesiyle sansür uygulamalarına bir yenisi daha eklendi.
*Bizler bu sansür uygulamalarıyla elbette ki ilk defa karşılaşmıyoruz. Tiyatro, sinema, dizi film gibi sanatın her alanında sıkça gördüğümüz sansür uygulamalarının normalleştirilmesi, sansürün kendisinden daha tehlikeli sonuçlar doğuracaktır. Cezalandırma, yasaklama, soruşturma, hedef gösterme, tehdit etme, korkutma, aşağılama, engelleme, fiziki ve sözlü saldırı, kriminalize etme, ötekileştirme gibi yöntemlerle karşımıza çıkan sansürle tüm yaratıcı alanların varoluşu tehdit edilmekte ve bir korku iklimi yaratılmaya çalışılmaktadır.
*Sansür, evrensel düzeyde tüm yaratıcı alanların ortak mücadele konusu olmuştur. Ülkemizde de Anayasa’nın 64’üncü maddesi açık ve nettir: “Devlet, sanat faaliyetlerini ve sanatçıyı korur. Sanat eserlerinin ve sanatçının korunması, değerlendirilmesi, desteklenmesi ve sanat sevgisinin yayılması için gereken tedbirleri alır.”
Sanatçıların ifade özgürlüğü yasalarla koruma altında
*Anayasa’da belirtildiği gibi sanat faaliyetleri, bizlerin tabiriyle ‘Sanatsal İfade Özgürlüğü’ yasalarla koruma altındadır.
*Sanatsal ifade özgürlüğünün önündeki engellemeler sadece yayın durdurma, para cezası gibi yöntemlerle karşımıza çıkmıyor. Örneğin, yıllardır tadilat var gerekçesiyle son dakika iptal edilen tiyatro oyunları, ‘kamu güvenliği’ gerekçe gösterilerek iptal edilen konserler, gösteriler, sergiler, şehirlere girmesi engellenen ekipler, bakanlık tarafından verilen desteklerin geri çekilmesi, gösterimi durdurulan belgeseller ve sinema filmleri, iptal edilen festivaller…
“NEFES ALAMIYORUZ”
*Sansürün doğurduğu sonuçlar sadece performansların, eserlerin engellenmesiyle de bitmiyor! Ekipler hedef gösteriliyor, binlerce çalışan ücretlerini alamıyor ve iş kaybına uğruyor.
*Artık yeter! Sansür, yasaklar ve engellemelerden dolayı nefes alamıyoruz!
*Emek ve meslek örgütleri olarak sahnelerde, sinemalarda, ekranlarda, stüdyolarda her yerde ve her zaman sansürün karşısında olduk, olmaya da devam edeceğiz. Sansür normalleştirilemez. Sansürün ve sansürün yarattığı dolaylı sonuçlar karşısında tüm meslektaşlarımızı bir arada olmaya davet ediyoruz.
*Yalnız değiliz, bu mücadeleyi hep birlikte vereceğiz.
*Sanatsal ifade özgürlüğümüzün önündeki engeller kaldırılsın, sanatçı ve sanat emekçileri özgür kalsın.
PİRHA- CHP Genel Başkanı Özgür Özel, sansüre karşı AYM önünde buluşan gazeteciler ve meslek örgütlerinin eylemine destek vererek, AYM’ye, yasalara uyma çağrısında bulundu.
Anayasa Mahkemesi (AYM), “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçuyla hapis cezası getiren madde için yapılan iptal başvurusunu bugün değerlendirmeye alacak.
Basın mensupları da “Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçuyla hapis cezası getiren madde için AYM önünde eyleme başladı. Sansüre ve keyfi tutuklamalara karşı nöbet tutan gazetecilere, siyasetçiler, meslek örgütü temsilcileri de destek verdi. “Gazetecilik yapıyoruz. Sansür yasasına hayır. Biz gazeteciyiz” dövizleri açan gazeteciler, basın özgürlüğü olmadan toplumda adaletin olamayacağına da dikkat çekti.
Sansüre karşı AYM önünde buluşan gazeteciler ve meslek örgütlerinin eylemine Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Özgür Özel de destek verdi.
Özel, yasanın bugün AYM’den olumlu yönde sonuçlanacağını dönük görüşlerini belirterek şu konuşmayı yaptı:
“Tolga Şardan’ın bırakılması hukuken bir itirazın değerlendirilmesinden, birilerinin vicdana gelmesinden değildir. Şardan’ın serbest bırakılması, bu yasa görüşülürken bu yasadan bir gazetecinin tutuklu olmasının iptalinin en önemli kanıtı olmasındandır. Eğer bugün Anayasa Mahkemesi iptal yönünde bir adım atmayacak olursa yarından itibaren ülkeyi kötü günler bekliyor demektir. Türkiye şu anda zaten gazetecilerin en fazla engellendiği ülkeler arasında. Bundan sonra Anayasa Mahkemesinin alacağı kararla ilgili bir şey söylemeye gerek yok. Anayasa Mahkemesinin anayasaya uymasına ve anayasanın en temel gözetilmesi gereken bilgi alma, basın özgürlüğü ve vatandaşın bilgi alma özgürlüğünü koruyacak adımı atacağına inanıyoruz. Bu tarihi sorumlulukları kendilerine hatırlatıyoruz. Bunu yerine getirmezlerse çok çok suistimal edilecek durumlar söz konusu.
“UMUDUM BURADAN HUKUKA UYGUN BİR KARAR ÇIKMASIDIR”
Bir yasal düzenleme ihtiyacı varsa biz bu konuyu Anayasa mahkemesinin yöneticilerinden dinlemeye, bu konuyla ilgili yasal düzenleme yapılması noktasında destek vermeye de hazırız. Ben en iyi kararın verileceğine inanıyorum. İptal etmeme kararını şu aşamada konuşmanın yanlış olacağını düşünüyorum. Eğer böyle bir şey olmazsa Türkiye’yi büyük soruna sokarlar. Ekonomik kriz dahi büyür. Türkiye’de gazetecilik mesleğinin bitmesine sebep olurlar. Basın özgürlüğünün olmadığı, gazetecilerin hapiste kaldığı bir ülkeye ne yabancı sermaye gelir ne de Türkiye’nin güven endeksi yükselir. Bu nedenle verilecek karar son derece kritiktir. Aksi bir karar düşünmüyoruz. Umudum buradan hukuka uygun bir karar çıkmasıdır.”
PİRHA- Uluslararası Af Örgütü, Filistin halkının haklarını savunanların, sosyal medya paylaşımlarına sansür getirildiğine dair bildirimler aldıklarını açıkladı.
İngiltere merkezli Uluslararası Af Örgütü (Amnesty International) sosyal medyada Filistinlilerin haklarını savunan sosyal medya paylaşımlarına sansür uygulandığını açıkladı. Yapılan açıklamada, “Filistinliler ve Filistin haklarını savunanlar tarafından paylaşılan içeriklerin, sosyal medya platformları tarafından potansiyel olarak ayrımcı içerik denetimine tabi tutulduğuna dair endişe verici bildirimler bulunmaktadır” denildi.
Af Örgütü, “Filistin haklarını savunanların içeriklerinin ‘gölge yasaklama’ olarak bilinen kısmi engelleme ve kaldırma bildirimlerinden endişe duyuyoruz” ifadelerini kullandı.
PİRHA-Antalya Altın Portakal Film Festivali yönetimi, belgesel kategorisinde yer alan “Kanun Hükmü” filminin yarışmadan çıkarılmasının ardından gelen tepkiler üzerine geri adım attı.
Altın Portakal Film Festivali’nde, KHK ile görevlerinden atılan iki memurun mücadelesinin anlatıldığı ‘Kanun Hükmü’ adlı belgesel, yarışma seçkisinden çıkarılmıştı. Daha sonra bu sansüre tepki gösteren 20 jüri üyesi, görevlerinden çekildiklerini duyurdu.
20 jüri üyesinin çekilmesinin ardından Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması, Ulusal Belgesel Film Yarışması ve Ulusal Kısa Metraj Film Yarışması’nda yer alan filmlerin yönetmenleri ve yapımcıları da filmlerini programdan çekme kararı aldı.
Gelen tepkiler üzerine Altın Portakal Film Festivali yönetim “Kanun Hükmü” filmini tekrar seçkiye aldığını duyurdu.
Sosyal medya üzerinden açıklama yapan Altın Portakal Film Festivali yönetimi, açıklamada şu ifadeler yer verdi:
“22.09.2023 tarihinde yapılan duyuru ile 60. Antalya Altın Portakal Film Festivali Ulusal Belgesel Film Yarışması seçkisinden çıkarılan ‘Kanun Hükmü’ adlı belgesel filmde yer alan kişi ile ilgili yargılama sürecinin devam etmediği tarafımızca belgelendiği için filmin yarışma seçkisine geri alınmasına karar verilmiştir.”
PİRHA- Yönetmen Nejla Demirci, Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde belgesel kategorisine yer alan ‘Kanun Hükmü’ filminin festivalden çıkarılmasına ilişkin, “Bu yaşanan hukuksuzluk, açık seçik sansürün muhatabı sanat özgürlüğünden yararlanması gereken Türkiye toplumudur. Bu yapılan belgesel sinemaya bir darbedir.” dedi.
Yönetmen Nejla Demirci’nin KHK’lıların mücadelesini anlatan ‘Kanun Hükmü’ belgesel filmi, Antalya Altın Portakal Film Festivali komitesi tarafından gösterimden çıkarıldı.
Yazılı açıklama yapan Antalya Altın Portakal Film Festivali Yönetmeni Ahmet Boyacıoğlu, Ulusal Belgesel Film Yarışması bölümüne seçilen ‘Kanun Hükmü’ filminde yer alan bir kişi ile ilgili yargı sürecinin devam ettiğini saptadıklarını belirtti.
AYM, İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ KARARI VERDİ
KHK’lerle kamu görevinden çıkarılan doktor Yasemin ve öğretmen Engin’in ihraç sonrası yürüttükleri mücadeleyi anlatan Kanun Hükmü filminin yönetmeni Nejla Demirci, belgeselin yapım sürecindeyken yasaklanması nedeniyle Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) başvurduklarını söyledi.
AYM’nin eseri ifade özgürlüğü, bilim ve sanat özgürlüğü çerçevesinde değerlendirdiğini dile getiren Demirci, sosyal medya hesabında konuya ilişkin şunları paylaştı:
“AYM, tarafıma tazminat ödenmesine karar verdi. Filmin kaldırılma gerekçesi aldatmacadır, mahkemeyi etkileme potansiyeli mevcut iktidarda fazlasıyla vardır, filmler sadece toplumu bilgilendirme amaçlıdır. Bu yaşanan hukuksuzluk, açık seçik sansürün muhatabı sanat özgürlüğünden yararlanması gereken Türkiye toplumudur. Hukuk, demokrasi isteyen Türkiye toplumu mağdur edilmiştir. Bu yaşanan belgesel sinemaya bir darbedir. Bunun sorumlusu Antalya Altın Portakal Film Festivali’dir.”
“SANSÜR VE YASAĞI KABUL ETMİYORUZ”
Bir tepki de Belgesel Sinemacılar Birliği’nden geldi. Yapılan yazılı açıklamada “Neden korktunuz” diye sorularak, “Sanatın kendini ifade etme özgürlüğünü içimize sindirmeye ihtiyacımız var. Sansür ve yasağı kabul etmiyoruz. Bu yanlıştan dönün.” ifadelerine yer verildi.
PİRHA- Millet İttifakı’nın cumhurbaşkanı adayı Kemal Kılıçdaroğlu ‘Tümüyle karartma altındayım’ başlıklı bir video yayınladı.
Cumhuriyet Halk Partisi ( CHP) Genel Başkanı ve Millet İttifakı cumhurbaşkanı adayı Kemal Kılıçdaroğlu Twitter hesabı üzerinden yayınladığı videoda yurttaşlara SMS’in Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) tarafından engellendiğini söyledi. Aynı zamanda yayınladığı bir diğer videoda ” Erdoğan’ın zulmü ve yasakları varsa, benim de vicdanına güvendiğim halkım var. Beni ister sevin ister sevmeyin, ama bu videomu herkese yayın, gösterin, anlatın. EYT’den hakkını alamayanların ve sebebi ne olursa olsun bu ülkede mağduriyet yaşayan kim varsa hakkını geri vereceğim!” mesajını paylaştı
PİRHA – Redfotoğraf, DİSK Basın-İş Sendikasıyla birlikte içeriğini “Sansür” olarak belirlediği fotoğraf sergisine fotoğrafçıları katılmaya çağırdı.
Redfotoğraf ve DİSK Basın-İş Sendikası, birlikte düzenledikleri “Sansür” başlıklı sergiye tüm fotoğrafçıları katılmaya çağırdı.
Sergiye son katılımın 10 Mart 2023 Cuma akşamına kadar kabul edileceği belirtilirken, sergi yeri, tarihi ve etkinlik programının ise ileri bir tarihte açıklanacağı aktarıldı.
“SANSÜR DEYİNCE NE ANLIYORSUNUZ?”
Konuya ilişkin yapılan açıklamada “’Sansür’ ya da ‘Dezenformasyon’ deyince ne anlıyoruz? Nelere mal oluyor?” sorularına yanıt arandığı belirtildi.
Anti demokratik yönetimlerde sansüre başvurulduğuna vurgu yapılarak, “Geçen yıllarda ‘görüntü çekme yasağı’ olarak bilinen genelge ve karşı çıkışlar sonrası genelgenin iptalini yaşadık. Ardından Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı tarafından hazırlanan ‘Dezenformasyon yasası’ olarak adlandırdıkları ‘Sansür yasası’ çıktı. Basın, Tv, sosyal medya ve sanata kadar bütün bir hayatı etkileyen kanun olarak yasalaştı. Hakim olan iktidarların toplumu dizayn etme ve algı oluşturma aracı olarak kullanmaya çalıştıkları sansür ‘Gerçeklerin’ karartılmasıdır. Anayasal bir hak olan ‘İfade ve düşünce özgürlüğünün’ engellenmesi anlamını taşımaktadır. Bu içeriği anlatacak fotoğraflarınızı bekliyoruz. Fotoğraf alanında hangi dalda çalışıyor olursanız olun katılabilirsiniz. Belgesel, Enstantene, Kavramsal, Kolaj-Montaj…” ifadelerine yer verildi.
Seçici Kurulda ise redfotoğraf grubundan Atilla Atala, Aylin Leblebici, Metin Ekinci ve DİSK Genel Sekreter Yardımcısı Fahrettin Erdoğan’ın yanı sıra DİSK Basın İş Genel Başkanı
Faruk Eren yer aldı.
Sergide nasıl yer alınacağı konusunda ise şu bilgiler paylaşıldı:
1. Katılım herkese açıktır ve ücretsizdir.
2. Katılımcılar “SANSÜR” teması etrafında en fazla 3 (üç) fotoğraf ile (Arşiv amaçlı daha fazla yollanabilir…)
3 Her türlü Fotoğraf tarzına açıktır. Belgesel, Kavramsal, Kurmaca, Doğrudan…
4. Yapıt gönderenler eserlerin kendilerine ait olduğunu beyan ve kabul etmiş sayılırlar.
5. Seçici kurul, yapıtların kurallara aykırılığını saptarsa yapıtları geri çevirme yetkisine sahiptir.
6. Sergilenmeye hak kazanan yapıtlar, ticari olmamak kaydıyla sergileme-katalog-broşür- afiş medya organlarında ve çeşitli ortamlarda fotoğrafçı adı belirtmek koşuluyla
kullanılabilir. Bunun için katılımcılara bastırılabilinirse katalog ve katılımcı sertifikası verilir. Herhangi bir telif ödenmez.
Yapıtların Özellikleri ve Boyutları
1. Fotoğraflar dijital olarak kabul edilecektir.
2. Fotoğrafların JPEG formatında, en az boyut 20 x 30 cm. 300 dpi çözünürlükte olması gerekmektedir.
3. Yapıtlar, etkinliğin konusu olan “SANSÜR” temasına uygun olmalıdır.
Yapıtların Gönderilmesi ve İşaretlenmesi
Yapıtlar internet üzerinden, gönderilecektir. İnternet üzerinden katılanlar kişisel bilgilerini world sayfası olarak (ad – adres – telefon ve e-mail) ve eserlerini,
redfotograf@gmail.com adresine e-mail ortamında göndermeleri gerekmektedir.
PİRHA- DİSK Basın-İş Sendikası Genel Başkanı Faruk Eren ve Türkiye Gazeteciler Sendikası Genel Başkanı Gökhan Durmuş, 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü’ne ilişkin günümüz koşullarında gazetecilerin yaşadıklarını değerlendirerek, “Gazetecilerin birçok özlük hakkı vesaire budanmış durumda. Seçime giderken baskıların daha da artacağını düşünüyoruz. Bütün bu tabloyu birlikte mücadele ederek aşabileceğimiz fikrinin gazeteciler içinde de yayıldığı bir dönemdeyiz. İşte bu yüzden umutluyuz” dedi.
10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü, gazetecilik mesleğini icra edenleri onurlandırmak için 1961’den bu yana kutlanan Türkiye’ye özgü bir gün. 4 Ocak 1961’de kabul edilen ve basın çalışanlarına bazı haklar ve yasal güvenceler sağlayan ‘212 sayılı kanun’ düzenlemesinin Resmî gazetede yayınlanmasıyla 10 Ocak günü kutlama günü oldu.
1961-1971 yılları arasında ‘Çalışan Gazeteciler Bayramı’ adıyla kutlanmış; 1971 yılındaki askeri darbeden sonra gazetecilerin bazı haklarının geri alınması üzerine kutlama gününün adı, ‘10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü’ olarak değiştirildi.
Türkiye’de ve dünyada gazeteciler hiçbir zaman tam anlamıyla özgür olmadı. Bu yılda gazeteciler 10 Ocak gününü baskılarla, tehditlerle, tutuklamalarla ve sansürle karşılıyor.
DÜNYADA 533 GAZETECİ TUTUKLANDI, 57’Sİ ÖLDÜRÜLDÜ
Uluslararası Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) örgütü, bu yıla ilişkin bilançosunda, dünyada 533 gazetecinin kamuoyunu bilgilendirme çabası içerisindeyken tutuklandığını, 57’sinin de öldürüldüğünü bildirdi. Tutuklama ve cinayetlerdeki rekor artışa dikkat çeken RSF, 65 medya temsilcisinin rehin, 49’unun da kayıp durumda olduğunu açıkladı.
Gazetecilik haklarında 2022 yılında ciddi gerileme yaşandığının da belirtildiği açıklamada, 1 Aralık itibarıyla 533 tutuklu gazetecinin tespit edildiğini, bunun bir önceki yıla oranla yüzde 13,4’lük bir rekor artışa işaret ettiğini duyurdu.
Açıklamada, tutuklu dağılımına göz atıldığında, 432’sinin profesyonel gazeteci, 83’ünün profesyonel olmayan, 18’inin medya çalışanı olduğu kaydedildi. Açıklamada, toplam mahpus gazetecilerden sadece yüzde 36,4’ünün mahkum edildiği, kalan yüzde 63,6’sının yargılanmadığı da tespit edildi.
SON BİR YILDA TÜRKİYE’DE 128 DAVADA 273 GAZETECİ YARGILANDI
Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) tarafından hazırlanan 2021-2022 Basın Özgürlüğü Raporu’na göre ise Türkiye’de sadece son bir yılda:
31 gazeteci toplamda 52 gün gözaltında kaldı.
60 gazeteci hakkında soruşturma açıldı.
128 davada 273 gazeteci yargılandı.
Gazeteciler toplam 75 yıl 5 ay 26 gün hapis cezasına mahkûm edildi.
TGS 10 cezaevinde 18 gazeteciyle görüşerek hak ihlâllerini kayıt altına aldı.
57 gazeteci fiziksel saldırıya uğradı; 32 gazeteci sözlü olarak tehdit edildi.
54 haber sitesine ve 1355 haber içeriğine erişimin engellenmesine, 19 haberin içerikten çıkarılmasına karar verildi.
RTÜK marifetiyle toplam 61 ayrı karar ile toplam 10.427.902 TL idari para cezası verildi.
2021’de 559 basın kartı iptal edildi. TGS’nin İletişim Başkanlığı’ndan edindiği bilgiye göre 16.429 kişide Cumhurbaşkanlığı basın kartı var.
Basın İlân Kurumu gazetelere toplam 25 gün ilân kesme cezası verdi.
Gazeteci meslek örgütlerinin temsilcileri, 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü’ne ilişkin günümüz koşullarında gazetecilerin yaşadıklarını değerlendirdi.
“TÜRKİYE’DE GAZETECİ OLMAK ŞU ANDA KABUS GİBİ BİR DURUM”
DİSK Basın-İş Sendikası Genel Başkanı Faruk Eren, 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü’nün bir anlamının kalmadığını belirterek, şunları dile getirdi:
“212 sayılı yasanın kabulünün yıl dönümü nedeniyle kutlanan bir gündü. O yasa fiilen bugün uygulanmıyor. Gazetecilerin birçok özlük hakkı budanmış durumda. Türkiye’de gazeteci olmak şu anda kabus gibi bir durum. Çok sayıda meslektaşımız hapishanelerde. Neden tutuldukları belli değil. Aylardır iddianameleri bile hazırlanmadı. Diyarbakır’da, Ankara’da gazetecilere yönelik toplu operasyonlar yapıldı. Birlikte çalıştığımız birçok gazeteci arkadaşımız tutuklandı. Tüm bu yaşadıklarımızdan dolayı 10 Ocak Gazeteciler Günü’nü kutlamak söz konusu değil. Ama bugün vesilesiyle sorunlarımızı, dertlerimizi bir kez daha dile getireceğiz. Türkiye’de basın ve ifade özgürlüğü büyük bir baskı altında. Bu baskının dozu giderek de artıyor. Geçtiğimiz yıl şunu çıplak gözle gördük ki, gazetecilik davalarında hızla ve çok sert cezalar veriliyor. Deneyimlerimiz bize şunu söylüyor; Seçime giderken bu baskıların daha da artacağını düşünüyoruz. Bu baskılara hep birlikte karşı koymaya çalışacağız.
“SANSÜR YASASININ SONUÇLARINI SEÇİM SÜRECİNDE DAHA NET GÖRECEĞİZ”
Geçen yılın en vahim olaylarından biri de sansür yasasının çıkması oldu. İnternet sitelerini denetim altına almak istiyorlar. Bu yasanın sonuçlarını seçim sürecinde daha net görmüş olacağız. Şu anda o yasaya uygun başvurular yapılıyor. 13 Ocak’ta başvurular bitecek. Seçim sürecinde internet sitelerine daha da yüklenileceğini düşünüyoruz. Gazetelerde olduğu gibi Basın İlan Kurumu’nun denetimine alınmak isteniyor internet siteleri. Bu da bizim açımızdan olumsuz bir durum. Geçtiğimiz yıl RTÜK aracılığıyla anlaşılması güç gerekçelerle para cezaları yağdırıldı. Medya bu tür yöntemlerle susturulmak isteniyor. Böyle bir karamsar tablo ile karşı karşıyayız. Ama çok da ümitsiz değiliz. Önümüzde bir seçim süreci var. Bu karanlık tablonun dağılacağını umuyoruz. Meslektaşlarımızın da bir an önce serbest bırakılmasını istiyoruz.”
“2022, BASIN VE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ YOK EDECEK KANUNİ DÜZENLEMELERİN YAPILDIĞI BİR YIL OLDU”
2022 yılının geçmiş yıllarda olduğu gibi basın özgürlüğünün yok edilmesi için yoğun bir iktidar saldırısı ile geçtiğini belirterek sözlerine başlayan Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) Genel Başkanı Gökhan Durmuş ise, şunları aktardı:
“Hem hukuk dışı engellemeler hem de basın ve ifade özgürlüğünü yok edecek kanuni düzenlemelerin yapıldığı bir yıl oldu. Onlarca meslektaşımız tutuklandı ve hala 2022 yılında tutuklanan 25 meslektaşımız özgürlüklerinden mahrum durumdalar. Tutukluluk süreleri 6 ayı geçmiş olmasına rağmen hala iddianameleri dahi hazırlanmadı.
Basın İlan Kurumu muhalif gazetelere onlarca gün ilan kesme cezası verdi. Evrensel Gazetesinin ilan hakkını iptal etti. RTÜK muhalif gördüğü televizyon kanallarına milyonlarca lira para cezası ve yayın karartma cezaları verdi. Bütün bunları alt alta sıralayınca çok zor bir yıl geçirdiğimizi görüyoruz.
“BU OLUMSUZ TABLOYU BİRLİKTE MÜCADELEYLE AŞABİLİRİZ”
Yılın son günlerinde asgari ücret başta olmak üzere tüm yayıncılık faaliyetlerine gelen zamlarla yoğun bir güvencesiz ve işsizlik de gazetecileri işlerini yapamaz hale getirdi. 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü’nü de işte böyle bir ortamda karşılıyoruz. Tutuklandığımız, işsiz kaldığımız ve çalışanlarından güvencesiz ve düşük ücretle çalıştıkları bir dönemdeyiz. Bütün bu tabloyu birlikte mücadele ederek aşabileceğimiz fikrinin gazeteciler içinde de yayıldığı bir dönemdeyiz. İşte bu yüzden umutluyuz.”
CHP, Sansür Yasası’nın 29. maddesinin iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Başvuru sonrası açıklama yapan CHP Grup Başkanvekili Engin Altay, “Kendi yalanlarını gerçek gibi sunmak, gerçekleri yalan diye nitelemek yasasıdır ve kabulü mümkün değildir” dedi.
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), ‘sansür yasasının’ hapis cezası öngören “Halkı Yanıltıcı Bilgiyi Alenen Yayma Suçu” ile ilgili maddesinin yürürlüğünün durdurulması talebi ile Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu.
CHP, sansür yasasının 29. maddesinin iptal edilmesini istedi.
“KENDİ YALANLARINI GERÇEK GİBİ SUNMAK YASASIDIR”
AYM’ye başvuru sonrası açıklama yapan CHP Grup Başkanvekili Engin Altay, şu ifadeleri kullandı:
“Bu bir Stalin yasasıdır. Bu yasa muhalefeti, medyayı, basını, sosyal medyayı susturmaktır. Kendi yalanlarını gerçek gibi sunmak, gerçekleri yalan diye nitelemek yasasıdır ve kabulü mümkün değildir. Yüksek mahkemenin kararı var. 153’e ve kararın bağlayıcılığına aykırı. 29. madde ile ilgili başvuruyu bekletmeksizin yürürlüğün durması bakımından bir an önce ele alınmasını yüce mahkemeden talep ediyorum. Bu kanun, Türkiye’de demokrasiyi tahrip etmekle kalmaz, Türkiye’yi dünya milletler ailesi içinde demokrasi liginden düşürmez, kategori dışında tutar.
29. madde artık yürürlükte. Bir savcı vatandaşın bir sözü üzerinden bu yasaya göre insanları kodese atabilir. Yürütmenin durdurulması noktasına bir an önce talebimizin acilen gündeme alınmasını, demokrasimizin daha çok tahribat almaması için talep ettik.”
YASA YÜRÜRLÜĞE GİRDİ
‘Sansür Yasası’ olarak bilinen Basın Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın imzasıyla Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi.
Kanun, dezenformasyonla mücadeleyi bahane ederek seçim öncesi tüm muhalefeti baskı altına almayı hedefliyor. Yasayla artık sadece gazetecilerin değil, sosyal medyada haber paylaşan ve yorum yapan yurttaşların özgürlükleri de tehdit altında olacak.
Demokrasi ve insan haklarının temel ilkelerine aykırı yasanın en kritik maddesi ise 29. madde. Söz konusu maddeye göre, “gerçeğe aykırı bilgiyi alenen yayan kişi” 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılabilecek.
PİRHA- Basının haber yapma özgürlüğü ve halkın haber alma hakkının kısıtlayan “Sansür Yasası”na ilişkin açıklama yapan Dersim Barosu, “Demokratik toplum düzeninde kabulü mümkün olmayacak şekilde temel hakların kullanımını sınırlayan bu yasanın Anayasa Mahkemesine yapılacak iptal başvurularıyla birlikte iptal edileceğini umuyor, demokratik toplumun gerekleri olan çoğulculuğun ve açık fikirliliğin toplum için vazgeçilemez ihtiyaç olduğunu bir kez daha vurguluyoruz” dedi.
“Dezenformasyonla Mücadele Yasası” adıyla duyurulan ancak basın meslek örgütlerince “sansür yasası” olarak nitelendirilen, Basın Kanunu ve Bazı Kanunlarda değişiklik yapılmasına ilişkin yasa teklifi, TBMM Genel Kurulu’nda kabul edilerek yasalaştı. Türk Ceza Kanunu’na eklenen yeni maddeye göre, “halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak saikiyle, ülkenin iç ve dış güvenliği, kamu düzeni ve genel sağlığı ile ilgili gerçeğe aykırı bir bilgiyi, kamu barışını bozmaya elverişli şekilde alenen yayan kimse” 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılabilecek.
“TOPLUMUN ÇOĞULCU YAPISINI OLUMSUZ ETKİLEYECEK”
“Sansür Yasası”na ilişkin açıklama yapan Dersim Barosu, yasanın yürürlüğe girmesiyle, Anayasa’da güvence altına alınan düşünce ve ifade özgürlüğü ile kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı gibi temel hak ve özgürlükler Anayasaya aykırı şekilde sınırlandırıldığına dikkat çekilerek, şunlar ifade edildi:
“Yalan haber veya objektif olmayan bilgi de dahil olmak üzere, muğlak ve belirsiz ifadelere dayalı bilgilerin yayılmasına ilişkin genel yasaklarla ifade özgürlüğünün kısıtlanması, uluslararası standartlarla bağdaşmamaktadır.
Basının haber yapma özgürlüğü ve halkın haber alma hakkının kısıtlayan bu düzenleme, gazeteciler ve insan hakları savunucuları da dahil olmak üzere muhalefeti ve eleştirileri bastırmak için keyfi uygulamalara sebebiyet vereceği kaygısı uyandırmaktadır. Öte yandan, herhangi bir görüşü ifade edebilecek veya haber ve diğer bilgileri çevrimiçi olarak paylaşabilecek yurttaşlar açısından bu cezai yaptırım korkusu, caydırıcı bir etki oluşacaktır. Toplumun çoğulcu yapısını olumsuz etkileyecek ve muhalefet kesimleri açısından soruşturulma ve cezalandırılma tehdidi ile karşı karşıya bırakan bu hüküm, temel hak ve hürriyetlerin kullanımına yönelik keyfî müdahaleye karşı yurttaşlara yasal bir koruma sağlamamaktadır.
Dersim Barosu olarak; demokratik toplum düzeninde kabulü mümkün olmayacak şekilde temel hakların kullanımını sınırlayan bu yasanın Anayasa Mahkemesine yapılacak iptal başvurularıyla birlikte iptal edileceğini umuyor, demokratik toplumun gerekleri olan çoğulculuğun ve açık fikirliliğin toplum için vazgeçilemez ihtiyaç olduğunu bir kez daha vurguluyoruz.”