PİRHA – AKP hükümetinin asimilasyon politikalarını yürüten Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın dedeleri maaşa bağlama çağrısına tepki gösteren Sefa Öztürk Dede, “Gözümüzün önünde bizim ışığımıza, pirimize, yolumuza saldırıyorlar” dedi. Maaşı kabul eden dedelerin taliplerinin olmadığını belirten Öztürk, “Biz bir rıza toplumuyuz. Rıza Şehri topluluğunun maaşlı insana, memura dönüştürülmesi kabul edilemez” dedi.
Türkiye’de Alevi inancının hala devlet tarafından tanınmadığı bir süreç yaşanıyor. Alevi toplumunun, zorunlu din dersinin kaldırılması, cemevine ibadethane statüsü verilmesi, eşit yurttaşlığı içeren yeni bir anayasanın yapılması, Alevilere karşı işlenen nefret suçlarının açığa çıkarılması ve bu tür suçların önüne geçilmesi için hukuki tedbirlerin alınması, Alevilere karşı yapılmış kıyım, katliam ve asimilasyon uygulamalarıyla yüzleşilmesi, gerek kamu kaynaklarının ve gerekse kamu kadrolarının liyakat, adalet ve eşitlik ilkelerine göre dağılımının sağlanması gibi temel talepleri var. Ancak bu talepler hükümet tarafından yerine getirilmiyor, mahkeme kararları tanınmıyor.
Neredeyse tüm Alevi örgütleri, “Alevi Diyaneti” olarak adlandırılan Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın (üstelik de Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde) kurulmasına büyük tepki gösterdi.
İki yıldır yüzlerce cemevini dolaşarak liste tutan, Aleviliği bir inanç olarak görmeyen ve kültürel bir ögeye indirgeyen AKP hükümeti, şimdi de bir ekip oluşturup Alevi köylerini, cemevlerini ve dernekleri dolaşarak maaşlı dedeler, elemanlar arıyor.
Güvenç Abdal Ocağı dedelerinden Sefa Öztürk, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı tarafından görevlendirilen kişilerin Alevi köyleri, dernekleri gezerek ‘dedeleri maaşa bağlama’ teklifini PİRHA’ya değerlendirdi.
“ALEVİLİĞİ KÜLTÜR BAKANLIĞI’NA BAĞLAMAK BAŞTAN SAKAT BİR DURUM”
Aleviliği Kültür Bakanlığı’na bağlamanın baştan sakat bir durum olduğunu söyleyen Sefa Öztürk Dede, “Bu Aleviliği yok saymaktır. Ben Aleviyim diyen herkes bunu kendi açısından onur kırıcı bir durum olarak değerlendirmelidir” dedi.
Devletin inanç boyutunu tamamen sıfırlayarak dedelere maaş bağlamaya kalkıştıklarını da dile getiren Öztürk, “Bu baştan konum itibariyle onur kırıcıdır. Dolayısıyla dedelere maaş bağlama durumu da Aleviliğin kopuş noktasıdır. Asimilasyon projesinin çok ötesinde Aleviliği yok etme, imha etme projesidir” dedi.
“MAAŞI KABUL EDENLERİN BİRÇOĞU TALİPLERİ OLMAYAN DEDELER”
Aleviliğin doğasında maaş kavramının olmadığını belirten Öztürk, şöyle konuştu:
“Biz bir rıza toplumuyuz. Ve Rıza Şehri diye büyük bir ütopyası ve projesi olan bir inancın mensuplarıyız. Rıza Şehri topluluğunun tutup da maaşlı insana, memura dönüştürülmesi kabul edilemez. Maaşı kabul eden dedelerin birçoğu talipleri olmayan dedelerdir. Dedeyi devlet belirleyemez, dedeyi kendisi de belirleyemez. Dedeyi talibi belirler. Dolayısıyla bu zihniyet Aleviliğin doğasına tamamen aykırıdır. Aleviliğin doğasında maaş diye bir kavram yoktur.
Bunların yaptığı bu gidişatın adı Alevilik değil, Alevi anlayışıyla, felsefesiyle uzaktan yakından alakası yoktur.”
“ALEVİLİĞİN TEMEL FELSEFESİNİ CİDDİ ANLAMDA PARÇALAMAK İSTİYORLAR”
Bütün ocakların kendi içindeki maaşlı dedeleri tespit etmek zorunda olduğunu ve mutlaka taliplerine duyurmaları gerektiğini kaydeden Öztürk, “Onların Alevilikle alakasının olmadığını, Alevilikten koptuğunu ve başka bir yere hizmet ettiğini, maaşlı dedelerin başkalarının insanı, bizim insanımız olmadığını söylemek zorundadır”dedi.
“GÖZÜMÜZÜN ÖNÜNDE IŞIĞIMIZA, PİRİMİZE, YOLUMUZA SALDIRIYORLAR”
Öztürk, konuşmasının devamında şunları ifade etti:
“En tehlikeli insan profili ‘ben’ diyen insandır. Bu ‘ben’ler çoğaldıkça’ ben’lerin arasındaki kavga çoğalacaktır. Alevilik aynı zamanda toplumsal barıştır. 72 millete bir nazarla bakan, doğaya can diyen bir anlayıştır. Ve o anlayışın hızla hırpalanıyor. Toplumsallık istenmiyor, Aleviliğin o temel felsefesini ciddi anlamda parçalamak istiyorlar. Biz de bunlara karşı gereken mücadeleyi mutlaka vermeliyiz. Biz biraz geride kalıyoruz, gerekli müdahaleyi yapmıyoruz. Hakikatin inkar edildiği çerağının söndüğü yer demektir. Bizim çerağımız sönüyor. Biz o çerağı mutlaka yeniden, yeniden yakmalıyız. Tek kurtuluş özünüze dönerek, Aleviliği gerçek anlamda yaşamak, yaşatmak. Gözümüzün önünde bizim ışığımıza, pirimize, yolumuza saldırıyorlar. Önceden saldıranların ellerinde bıçak, ip, tüfek vardı. Bugün saldıranlar bizim yanıbaşımızda sözümona kendisine dedeyim, mürşitim diyenler. Bu çok can yakıcı bir durum.”
PİRHA-İstanbul’da dün Hakk’a yürüyen Sinemilli Ocağı’ndan Hatice Yüksel Ana, bugün 1 Mayıs Mahallesi’nde Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Cemevi’nde yapılan Hakk’a yürüme erkanından sonra toprağa sırlanmak üzere Elbistan’ın Kantarma Köyü’ne uğurlandı.
Sinemilli Ocağı’ndan Mehmet Mustafa Yüksel Dede’nin eşi, Mehmet Yüksel dedenin annesi Hatice Yüksel Ana İstanbul’da tedavi gördüğü hastanede dün Hakk’a yürüdü.
Hatice Yüksel Ana bugün 1 Mayıs Mahallesi’nde Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Cemevi’nde Hakk’a uğurlandı. Hakk’a uğurlama erkanını Sefa Öztürk dede yürüttü.
Rızalık alan SefaÖztürk dede; “Hatice Ana da herkes gibi geldi dünyaya, yedi, içti, kondu, göçtü. Doğada hiçbir şey durduğu yerde durmuyor. Her şey değişiyor, dönüşüyor, başka bir boyuta yürüyor. Alevilik’te ölüm yoktur biliyorsunuz. Koca Yunus diyor ki; O bizim lokmalarımızda, cemlerimizde ve sevenlerinin yüreğinde, gönlünde varlığını sürdürmeye devam edecektir. Mademki dünyaya geldik Aşık Veysel’in dediği gibi; Her kim ki olursa bu sırra mazhar,/ Dünyaya bırakır ölmez bir eser/ Gün gelir Veysel’i bağrına basar/ Benim sâdık yârim kara topraktır. Yani bu dünyada ismimizi neyle anılmasını istiyorsak öyle yaşamalıyız. Kavga etmenin, kırmanın, zulmetmenin kimseye bir faydası yoktur. İlim yolunda, irfan yolunda hiç olmazsa çevremizdeki yaşayan canlılara faydamız olmalıdır. 72 cana bir bakarsak dünyaya geliş amacımızın da bir anlamı olmuş olur. Kah bize konuk olan kah bizim konuk olduğumuz Hatice Ana rızalık istemektedir. Ola ki bilmeden incittiği, bilmeden kırdığı olmuştur. Hatice Anaya bu dünyadaki muhabbetinde, ceminde rızalık verip haklarınızı helal ediyor musunuz?” dedi.
Cemevinde yapılan Hakk’a uğurlama erkanına Londra’da yaşayan oğlu Mehmet Yüksel dede katılamadı. Mehmet Yüksel dede Londra’dan mesaj gönderdi.
Mehmet Yüksel dede gönderdiği mesajında şunları dile getirdi:
“Bir anneyi kaybetmek dünyayı kaybetmekmiş. Sevgili annem Kantarma Sinemilli Ocağı’ndan Süleyman Soysüren dedenin Guley ananın kızı. Rahmetli Mehmet Mustafa Yüksel dedenin eşidir. Ahmet, Ali, İbrahim, Mehmet, Selver ve Elif Yüksel’in annesi anamız Hatice Yüksel’i kaybettik. Mehmet Mustafa’sına ve hasreti ile yandığı Ali’sine kavuştu. Devri daim olsun. Eğer var ise bütün haklarımız sana helali hoş olsun. Sen bize can verdin, besledin, büyüttün, ezamıza katlandın. Üzerimizde sonsuz emeğin ve hakkın var. Lütfen sen bize tüm haklarını helal et. Sevgili babamıza ve kardeşimiz Ali’ye özlemlerimizi ilet. Hak yardımcın Hızır yoldaşın olsun. Güle güle anneciğim. Tekrar kavuşup görüşünceye dek. Hoşça kal… Oğulların ve kızların.”
Hatice Yüksel Ana bugün 1 Mayıs Mahallesi’nde Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Cemevi’nde yapılan Hakk’a uğurlama erkanından sonra toprağa sırlanmak üzere Elbistan’ın Kantarma Köyü’ne götürüldü.
PİRHA- Güvenç Abdal Ocağı mensubu Sefa Öztürk Dede, Newroz’a ve Newroz’un Alevilerdeki yerine dair PİRHA’ya konuştu. Öztürk, “Umudun tükendiği, umutsuzluğun alıp yürüdüğü, karamsarlığın bir yaşam tarzına dönüştüğü ve insanların yaşama dair bütün değerleri tükettiği bir süreçte yeni bir güne uyanmak, yeni bir günü, yeni bir yılı karşılamak önemlidir. Dolayısıyla Newroz, yeni bir güne, yeni bir dünyaya bakış açısıdır” diye konuştu.
Sefa Öztürk, Aleviliğin bu coğrafyanın hem inançsal boyutta, hem kimlik boyutunda çok mağdur edilen bir inanç grubu olduğunu belirterek, “Newroz, bizim inancımızda, bizim anlayışımızda eskiye dair bütün kötülükleri sonlandırarak, yeniye dair bütün güzellikleri tekrar yaşamın içerisinde egemen kılmaktır” dedi.
“NEWROZ YENİ BİR GÜNE, YENİ BİR DÜNYAYA BAKIŞ AÇISIDIR”
“Newroz, bizim inancımızda, bizim anlayışımızda eskiye dair bütün kötülükleri sonlandırarak, yeniye dair bütün güzellikleri tekrar yaşamın içerisinde egemen kılmaktır” diyen Öztürk, Newroz’un bütün Asya toplulukları için çok önemli bir gün olduğunu ifade etti. Öztürk, “Newroz, herkes için bir anlamda çok şey ifade ediyor. Ben diğer halklar için çok fazla cümle kurmam. Ama Newroz genel itibariyle yeni bir gün demektir. Özellikle ‘yeni’ sözcüğünü tartışmaya açmak isterim. Çünkü giderek muhafazakarlaşmaya başlayan bir dünyada her şeye, geçmişe, hatta geçmişin ürettiği dogmatizme sıkı sıkı sarılan topluluklar karşısında yeni çok değerlidir. Yeniyi anlamak, yeniyi kavramak, yeni güne başlamak. Umudun tükendiği, umutsuzluğun alıp yürüdüğü, karamsarlığın bir yaşam tarzına dönüştüğü ve insanların yaşama dair bütün değerleri tükettiği bir süreçte yeni bir güne uyanmak, yeni bir günü, yeni bir yılı karşılamak önemlidir. Dolayısıyla Newroz, yeni bir güne, yeni bir dünyaya bakış açısıdır. Yeni güne uyanmak için eskiyi eleştirerek reddetmeniz gerekiyor. Eskide neyi reddettiğinizi bilmeniz gerekiyor. Newroz, bizim inancımızda, bizim anlayışımızda eskiye dair bütün kötülükleri sonlandırarak, yeniye dair bütün güzellikleri tekrar yaşamın içerisinde egemen kılmaktır” diye konuştu.
“NEWROZ GECE VE GÜNDÜZ EŞİTLİĞİDİR”
Öztürk, Newroz’un eşitliğe vurgu olduğunu ve cemreyle de alakalı olduğunu ifade etti. Newroz’un mitolojik anlatımına da değinen Öztürk, Dehak kişiliğinin gece gündüz eşitliğinin, doğanın uyanışının ve doğanın bütün canlılarla birlikte yaşamı tekrar paylaşmasının da önüne geçtiğine vurguda bulunarak, “Önce kara kışı anlamak gerekiyor. Kışın hem mevsimsel, fiziki bir anlamı var, hem de insan psikolojisinde yarattığı bir depresyon hali var. Biz en karanlık günlerimizi tarif ederken kış gibi geçti ömrüm deriz. Yani zorluklar içerisinde geçen, yürüyen zaman dilimi. Örneğin kara kış, o kış çilesinde Hızır’ın gelişi bir bayramdır ama Newroz tamamen toprağın, doğanın uyanışı, bütün canlı türleri açısından artık kıtlığın bittiği ve yeni bir zamanın, yeni bir sürecin başladığı bir dönemdir. Her şey için herkes için bir umuttur. Burada ölüme ve dirime mutlak surette ciddi bir vurgu da vardır. Aynı zamanda yeni derken eskinin öldüğü, bittiği ve tükendiği anlamı vardır. Aleviliği ölmeden evvel ölmenin bir prensip olarak, bir inanç anlayışı olarak düşündüğünüzde Newroz, bu noktada tam da dirimdir. Yani o karakışın, o zorlukların, her şeyin tükenişi ve tekrar üretimin, bereketin çoğalması ve zor günlerin geride kalması anlamına gelir. Asıl vurgu ise dehakın zulmüdür. Bu, gece gündüz eşitliğinin, doğanın uyanışının, baharın gelişinin, tekrar canlıların hayat bulmasının ve doğanın bütün canlılarla birlikte yaşamı tekrar paylaşmasının da önüne geçmiştir” şeklinde konuştu.
“NEWROZ DOĞANIN İŞBİRLİĞİDİR”
“Yaşam ve yaşamın ürettiği değerler paylaşılmadan hiçbir canlı türünün hayatta kalması ve soyunu devam ettirmesi mümkün değildir” diye konuşan Öztürk, “Bütün canlı türlerinin ister iradeyle ister irade dışı olsun zorunlu birliktelikleridir. Hatta zıtların birliklerini de görmek mümkündür. Fakat bütün bunlar olurken bir direnişi görmemek mümkün değil. Demirci Kawa’nın zalim Dehak’a karşı vermiş olduğu mücadele ve kurtuluşa erişmesidir. Aynı zamanda Newroz bir kurtuluş demektir. Yani insanlar hangi koşullarda olursa olsun, ne kadar zorluk yaşarsa yaşasın, en karanlık süreçte dahi dünyalarını aydınlatabilmeyi başarabilmişlerdir. Aynı zamanda Newroz umudun tekrar yeşererek, dünyada en vahşi, en gaddar, en barbar zulmün dahi birgün sona erebileceği umudunu sürekli üzerinde taşımasıdır” dedi.
“NEWROZ CEMİ, MEVSİMİN VE TOPLUMUN COŞKUSUNU ORTAYA ÇIKARMA CEMİDİR”
Öztürk, Alevilerin yıl içerisinde dört büyük birlik cemi olduğunu belirterek, “Bunlar; Görgü Cemi, Muharrem Cemi, Hızır Cemi ve Newroz Cemidir. Bazı bölgelerde Newroz Cemi yapanlar bir Hıdırellez Cemi de yapıyorlar. Newroz cemlerinde, sohbet bölümünde Newroz’un önemi, Newroz’un ne olduğu ve bahara doğru evrilen hem mevsimin hem toplumun coşkusunu ortaya çıkarma cemidir. Her cemin aslında temel bir özelliği, temel bir vurgusu var. Cemlere baktığınızda sadece cem diye ifade etmiyoruz. Bu süreç içerisinde giderek sıradanlaştı cem sözcüğü. Cem sözcüğünün başına önemli bir karakter geliyor, önemli bir felsefe konuluyor. Örneğin Müsahiplik Cemi, Newroz Cemi ya da Hıdırellez Cemi diyoruz, hepsinin başında büyük bir olay, büyük bir felsefe var. Cem elbette önemlidir ama o büyük felsefeyi anlamak daha önemlidir” dedi.
“Biz, korkunç bir asimilasyon altındayız” diyen Öztürk, devlet eliyle ve devletin genel politikasıyla birlikte yürütülen bu asimilasyonun şimdilerde ise Alevilerin eli yürütüldüğüne dikkat çekti. Öztürk, “Çünkü hep dışarıda düşman ararken içimizi görmüyoruz, kendimize bakamıyoruz. İnsanın kendisine bakmasında fayda var. Biz kendimizi sorgulamaktan korkuyoruz. O kadar çok kabahati ve kusurları başkalarında arıyoruz ki, o aradığımız esna da kendimizi putlaştırıyoruz. Bugün Alevilik kendi kendini asimile ediyor, ümmetleşiyor ve cemaatleşiyor. Cemevi cemaati bir cami cemaatine dönüşüyor. Bu bizim kendi gerçeğimiz ve bu gerçekleri konuşmaktan da korkuyoruz. Korktuğumuz gibi bunu bir tartışmaya da açmamız gerekirse, dinin yarattığı bir rant var. Bu din olan, inanç olan her yerde var. Zaman içerisinde inançlar bir rant oluşturuyor. Alevilik de bir rant oluşturuyor. Bunları görmemiz, telaffuz etmemiz gerekir. Birileri kızacaktır, öfkelenecektir, bağıracaktır hatta deyim yerindeyse hakaret edeceklerdir. Ama gerçeğimiz budur. Alevilik bugün daha çok Alevilik üzerinden görünmüyor da bu rantiye grubu Aleviliğin sanki gerçek temsilcisi ya da Aleviliğin kendisiymiş gibi sunuluyor” diye vurguladı.
“BUGÜN ALEVİLİĞE CİDDİ BARİKATLAR OLUŞTURULUYOR”
Hiçbir düşünce, akım ya da maddenin olduğu yerde durmadığına, bir hareketin, hareketliliğin içerisinde, büyük bir değişim geçirdiğine vurgu yapan Öztürk şunları kaydetti:
“Kim barikat koyarsa aslında o barikatı koyan yok oluyor. Bugün Aleviliğe ciddi barikatlar oluşturuluyor. Kendisine devri daim diyen, büyük bir değişim ve dönüşümü savunan bu inanç ne yazık ki kendi değerlerinden hızla uzaklaşarak statik, dogmatik, tartışılmaz, konuşulamaz, erişilemez bir duruma doğru götürülüyor. Hatta böyle bir anlayış somut hale gelirken çok tehlikeli işler de yapıyor. En başından da bir muhabbet dili olan, bir muhabbet konusu olan, bir muhabbet felsefesi olan Aleviliğin sohpet ve muhabbet bölümü yok ediliyor. Yani o konuşma bölümü; doğayla konuşan, çiçekle, böcekle, kuşla konuşan Alevilik, Enel Hak diyen Alevilik, bugün kullaşıyor, cemaatleşiyor demekten kastım da budur. Düşünmüyor, tartışmıyor, sadece alışkanlıklara dayalı rutin bir anlayışa doğru gidiyor. Bu gelişimini durdurmak, Aleviliği başka bir boyuta götürmek durumuyla eşittir. Bu da Aleviliğin kendisi açısından çok tehlikelidir. Bunları mutlaka görmek gerekiyor.”
PİRHA- Güvenç Abdal Ocağı dedelerinden Sefa Öztürk, sosyal medya hesabı facebookta kadın cinayetleriyle ilgili yazdığı bir yazıda, “Kadın cinayetleri politiktir” dedi. Sistemin kadınları baskıladığını belirten Öztürk, “İnançlar da kadına karşı baskı aracına dönüştürülüyor. Her fetva erkeğin de şiddetini meşrulaştırıyor” ifadelerini kullandı.
Türkiye’de kadın cinayetlerinin artması, özellikle geçen hafta Ordu’da üniversite öğrencisi balerin Ceren Özdemir’in bıçaklanarak katledilmesine tepki gösteren Güvenç Abdal Ocağı dedelerinden Sefa Öztürk, sosyal medya hesabı facebookta kadın cinayetleriyle ilgili yazdığı bir yazıda, “Kadın cinayetleri politiktir” dedi.
“Anaerkil toplum biçiminden ataerkil -erkek egemen- topluma geçişle birlikte kadınlara çok büyük zulümler yapılmıştır” diyen Öztürk, şöyle devam etti:
“SÖMÜRÜYE BAĞLI BU DÜZEN KADINI BASKILIYOR”
“Toplumun yarısı kadın, diğer yarısı da erkektir. Ama toplumun hepsinin varlık nedeni kadınlardır.
Kadınların maruz kaldığı haksızlıklar ve cinayete varana kadar yaşadıkları şiddet aslında aynı zamanda erkek sorunudur.”
İnsanın doğduğu andan itibaren sürekli muhatabının analar olduğunu vurgulayan Sefa Öztürk Dede, “Her insan ilk canlıyla teması, iletişimi anayla yaşar. Kadınların özgürleşmesi demek , yeryüzünde her türlü haksızlığın, yalanın, talanın, zulmün ve sömürünün sona ermesi demektir. Haksızlığa dayalı ve sömürüye bağlı olan bu düzenin varlığı kadını baskılamaktan gecmektedir” dedi.
“İNANÇLAR DA KADINA KARŞI BASKI ARACINA DÖNÜŞTÜRÜLÜYOR”
“Kadın sosyo-ekonomik, kültürel ve siyasi yaşamdan uzaklaştırılırken inançlar da kadına karşı baskı aracına dönüştürülüyor. Her fetva kadının hapsedilmesine uygun bir biçimdeyken erkeğin de şiddetini meşrulaştırıyor” diyen Öztürk, şunları ifade etti:
“Erkeğin doğduğu andan itibaren bilincine özellikle kazınan anlayış, kadının erkeklerin malı olduğu ve üzerinde her türlü tasarrufa sahip olduğudur. Yoksul halk tabakasında dahi erkeğin ne giyeceği, nerede nasıl konuşacağı kimseyi ilgilendirmezken, en ücra köşede yaşayan kadının bütün eylemleri, yemesi içmesi gezmesi konuşması gülmesi erk olan herkesi ilgilendirmektedir. Giderek daha fazla rutin hayatın bir parçası olan ve kadına şiddetin yoğunluğunda katliamlar tesadüfi değildir. Toplumun yarısını oluşturan ama tamamının varlık nedeni olan kadınlara şiddet politiktir. Kadınların özgürleşmesi demek yeryüzünde saltanatın ve zulmün bitmesi demektir.”
PİRHA- Güvenç Abdal Ocağı dedelerinden Sefa Öztürk, “Alevilikte tasfiyeye hayır” dedi. Öztürk, “Paylaşımı kaldıramayanlar, kavramların içini boşaltarak tasfiyeciliği yola karşı silah olarak kullanmışlardır. Dolayısıyla görgü-sorgu, dar- tercüman işlevsiz hale getirilmiştir. Yol kuralı koymuş. Sünni yöntemlere gerek yok. Dar var, tercüman var” hatırlatmasında bulundu.
Güvenç Abdal Ocağı dedelerinden Sefa Öztürk, bazı Alevi kurumlarındaki ihraçlara tepki gösterdi.
Sosyal medya hesabından “Alevilikte tasfiye” başlıklı yazısında “Çağın bir yaşam tarzı haline gelmiştir tasfiyecilik. Kapitalizmin dayattığı dejenere (yoz) insan ilişkileri en belirgin bir şekilde kendisini tasfiye ile somutlaştırmıştır. Tasfiye sadece insan ilişkilerinde değil ekonomik , sosyal ve siyasal alanda iktidarlaşmıştır” dedi.
“TASFİYENİN AMACI GÜVENİ YOK ETMEKTİR”
Tasfiyenin bir amacının da güveni yok etmek olduğunu belirten Sefa Öztürk, “Duygusal alanda ortaklıklar dahil tasfiye yöntemiyle birbirini batırmıştır. Dostluk, yoldaşlık gibi kavramlar içeriği boşaltılarak tasfiyenin bir aracı durumuna getirilmiştir. Kimsenin kimseye güveni kalmamıştır; tasfiyenin bir diğer amacıda güveni yok etmektir. Güven olmayınca dayanışma da olmuyor. Havayı, suyu satanlar, insanı satmakta ve harcamakta zerre tereddüt etmemektedir. Bu durum insanı daha bir yalnızlığa ve umutsuzluğa sürüklemektedir” ifadelerini kullandı.
“Alevilik yarattığı değerlerle (Pir, mürşit, rayber, talip, müsahiplik) bir yere kadar kendini koruyabilmiştir” diyen Öztürk, şöyle devam etti:
“Paylaşımı kaldıramayanlar, kavramların içini boşaltarak tasfiyeciliği yola karşı silah olarak kullanmışlardır. Dolayısıyla görgü-sorgu, dar- tercüman işlevsiz hale getirilmiştir. Bütün bunlar olurken, kendilerini iktidar olarak görenler yüzlerce canı tasfiye etmişlerdir. Tasfiyecilik bir ahlâksal sorundur. Takiyye kadar tehlikeli ve yakıcıdır. Bir çok sorunla boğuşan Alevilik kendi içine ihraç ettiği sorunlarla biraz daha hırpalanır. Can cana her zaman muhtaç, her zaman hasret. Yol kuralı koymuş, Sünni yöntemlere gerek yok. Dar var, tercüman var. Alevilikte tasfiyeye hayır!”
PİRHA- Güvenç Abdal Ocağı dedelerinden Sefa Öztürk, “Alevilik tarihi ne kadar katliam ve zulüm tarihiyse de aynı zamanda bir asimilasyon tarihidir” dedi. Öztürk, “Aleviliğin canı pahasına oluşturduğu değerlere yapılan saldırılar, yine Aleviliğin oluşturduğu değerlerle geri püskürtülecektir. Birlikte ikilik olmaz, birliğin en temel temsiliyeti de “Postnişinlik” makamıdır.
Güvenç Abdal Ocağı dedelerinden Sefa Öztürk, “Birlikte ikilik yoktur” başlığıyla kaleme aldığı yazısında “Alevilik tarihi ne kadar katliam ve zulüm tarihiyse de aynı zamanda bir asimilasyon tarihidir. Alevilik sürekli değiştirilmek, sürekli dönüştürülmek ve kendi öz değerlerinden koparılmak istenmiştir” dedi.
“ALEVİLİK İNANÇ BOYUTLU BİR KATLİAMLA KARŞI KARŞIYADIR”
“Alevilik kendisini yarattığı değerlerle korunaklı hale getirmiştir. Binlerce yıl verdiği mücadeleyle direngenleşen Alevilik bugün inanç boyutlu bir katliamla karşı karşıyadır” diyen Öztürk, facebook hesabından şunları ifade etti:
“Aleviliğin bir litaratürü vardır, kendisini kendi diliyle anlatır. Bugün bu dil yok edilmek istenmektedir. Dili yok etmek için de ocakları yok etmek gerekmektedir. Ocak sistemi Aleviliğin örgütlü gücü ve korunağıdır. Ocaklar zayıflasın ki Alevilik başka inançlara dönüştürülsün ve bir alt kültür haline gelsin ya da tamamen yok olsun.
OCAKLARIN YOK EDİLMEK İSTENMESİ
Ocaklar nasıl yok edilecek? Sorun bu. Bir enstrüman gerekiyor. Kişiliği olgunlaşmamış, bencil kimliklere ihtiyaç vardır. Özellikle 12 Eylül sonrası yaratılan insan profili bu iş için biçilmiş kaftan olmuştur. Çıkarları uğruna her dine, her dona giren insancıklar. Bu anlayış sırtı sıvazlanarak Alevilik içinde mevki ve makam sahibi olmuş ve ocaklar içinde önemli yarıklar oluşturmuşlardır.
Aleviler için Hacı Bektaş Veli Dergâhı çok önemlidir. Serçeşmedir, Aleviliğin aklıdır, vicdanıdır, postnişinlik Aleviliğin en kutsal makamıdır. Bu makam tartışma konusu yapılamaz. Aleviliğe büyük bir kötülük yapılacaksa bu makam zayıflatılarak yapılabilir. Postnişinlik zayıf düşürülürse Alevi değerlerinin tarumar olacağının bir çok insan bilncinde.
“POSTNİŞİNİ YOK SAYANLARI BİZ DE YOK SAYACAĞIZ”
Bizler, “Postnişin”liğin yalnızlaştırılma ve yok edilmeye çalışılmasına karşı, bütün gücümüzle mücadele edeceğiz. “Postnişin”i yok sayanları bizler de yok sayacağız. Aleviliğin bir uçuruma sürüklenmesine asla izin vermeyeceğiz.
Aleviliğin canı pahasına oluşturduğu değerlere yapılan saldırılar, yine Aleviliğin oluşturduğu değerlerle geri püskürtülecektir. Birlikte ikilik olmaz, birliğin en temel temsiliyeti de “Postnişinlik” makamıdır.
PİRHA- Güvenç Abdal Ocağı dedelerinden Sefa Öztürk, sosyal medya hesabından yazdığı mesajında son dönemlere Aleviliğin çok saçma yöntemlerle tartışıldığını hatırlatarak, “Ömründe cem görmemiş, dara durmamış müsahip tutmamış kimi gruplar kimden cesaret alarak saçma sapan bir inanç savunuyor? Gayet basit; korku ikliminden faydalanarak kullanılabilecek bir inanç yaratmanın peşindeler” dedi.
Güvenç Abdal Ocağı dedelerinden, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) İçerenköy Cemevi dedesi Sefa Öztürk, “Korkunun hüküm sürdüğü toplumlarda hiç bir inanç veya kurum, insan ilişkileri sağlıklı değildir. Korku toplumların siyasal ve sosyal yapısını da olduğundan farklı gösterir. Her nesne, olay, oluşum ve toplumlar bir gizemin içindedir” dedi.
“Korku insanları soysuzlaştırır ve gelişimin ve değişimin önünde bir engel oluşturur” diyen Öztürk, “Korkunun olduğu yerde hak da yoktur hukuk da, huzur da yoktur adalet de. İşin özüne bakarsanız demokrasi yoktur, her şey bir yalandan ibarettir. Demokrasi yoksa laiklik olabilir mi? Laikliğin olmadığı toplumlarda inançlar özgür olabilir mi?” ifadelerini kullandı.
“ÖMRÜNDE CEM GÖRMEMİŞ, SAÇMA SAPAN BİR İNANÇ SAVUNUYOR”
Son dönemlere Aleviliğin çok saçma yöntemlerle tartışıldığını hatırlatan Öztürk, şöyle devam etti:
“Ömründe cem görmemiş, dara durmamış müsahip tutmamış kimi gruplar kimden cesaret alarak saçma sapan bir inanç savunuyor. Gayet basit; korku ikliminden faydalanarak kullanılabilecek bir inanç yaratmanın peşindeler, onlar da biliyor uydurduklarını. Korkunun dehlizinde yüzenler sağlıklı ve doğru düşünemezler ve doğru karar da veremezler. Onurlu bir hayatları asla olmayacaktır. Gün geldiğinde kendilerinden utanacaklar ve mahcup olacaklardır.”
“KORKU TOPLUMU SARMIŞSA TEDAVİ EDİLMESİ ZOR BİR HASTALIKTIR”
“Korku insani bir duygudur, toplumu sarmışsa tedavi edilmesi zor bir hastalıktır” diye belirten Dede Sefa Öztürk, “Korkuyla yüzleşmek ve onu yenmek zorundayız, eğer gelecek diye bir derdimiz varsa. Eğer bir inanç yürekte, gönülde değilde sadece dildeyse, gerçek değildir. Gerçek olacaksa yürekten ve korkusuzca sahiplenebilmeliyiz. İnancımız onurumuzdur” dedi.
PİRHA- Güvenç Abdal Ocağı dedelerinden Sefa Öztürk, sosyal medya hesabından “Alevilik ve cehalet” başlıklı yazısında Aleviliğin ciddi bir şekilde asimilasyonla karşı karşıya olduğuna dikkat çekti. Öztürk ayrıca, “Bir toplum için en büyük felaket cehalettir” dedi.
Güvenç Abdal Ocağı dedelerinden Sefa Öztürk, sosyal medya hesabından “Alevilik ve cehalet” başlıklı yazısında Aleviliğin ciddi bir şekilde asimilasyonla karşı karşıya olduğuna dikkat çekti.
“Bir toplum için en büyük felaket cehalettir” diyen Öztürk, “Cehaletin egemenliğindeki toplumlarda çürüme ve bozulma çok ileri seviyededir. Aleviliğin toplumsal değerlerinin yerine dedikodu, iftira yalan gibi anlayışlar vücut bulur. Böylesi olumsuz durumların baş mimarı ve faydacıları da yerlerini alır ve cehaleti yönetirler. Bunlar bildik ve tanıdık simalardır. Zorluklar karşısında ortadan kaybolan, rant söz konusu olduğunda aslan parçaları kesilen asalak takımı” ifadelerini kullandı.
“Alevilik ciddi bir şekilde asimilasyonla karşı karşıyadır” diyen Sefa Öztürk Dede bunu şöyle açıklıyor:
“Okumayan, yazmayan ve bilime, sanata karşı olan bu anlayıştaki din adamları (kusura bakmayın mürşit diyemiyorum onlara) kendilerince mevcut durumu fırsat olarak görmektedirler. Bağlı bulundukları Dergâhlarında kültürünü kirleterek, ipe sapa gelmez bir anlayışla haraket etmektedirler.
Cami olan Alevi köylerinde hocayla yan yana olmayı, müftüyle sohbet etmeyi ranta çevirerek egemenlik kurmayı yaşamlarının amacı haline getirmişlerdir. Salt bu nedenle Alevi köylerine cami yapılmasına taraftırlar.
Aslında amaçları çok açık; müftü ya da hocayla iyi geçinerek cehaletlerinin ortaya çıkmasını engellemek. Bizleri de pek sevmezler. Amma velakin biz aldırmayız. Kadim bir inancın değerlerini öyle kendini bilmez üç -beş rantiyeci takımına peş keş çektirmeyiz. Biliyoruz, yürüdüğümüz yol ulu bir yoldur. Uğrunda binlerce şehidi olan bir yoldur. O şehitlerin kutsal kanını kirli ayaklara çiğnetmeyiz. Kuru tehditler mi? Aman sende…”
PİRHA- PSAKD İçerenköy Cemevi dedesi Sefa Öztürk, cemevlerinde yaşanan asimilasyona dikkat çekti. Alevi dilinin ciddi tehdit altında olduğunu ifade eden Öztürk, “Cemevleri minaresiz camiye dönüşüyor” dedi.
Güvenç Abdal Ocağına dedelerinden, aynı zamanda PSAKD İçerenköy Cemevi dedesi Sefa Öztürk, devletin Alevilere yönelik asimilasyonunun yanında Alevilerin birlik olamamasına vurgu yaptı.
Facebook hesabında yazdığı kısa mesajında, Alevi dilinin ciddi tehdit altında olduğunu ifade eden Öztürk, “Cemevleri minaresiz camiye dönüşüyor” dedi.
Sefa Öztürk Dede, “Artık akşamlara kadar cemevlerinde aksanı bozuk molla kılıklı hocalar tarafından Arapça dualar okunuyor. Gülbanglar, deyişler yakın zamanda tarih olacak bu duruma müdahale edemezsek” dedi.
Öztürk, “Bir sefer Alevi Aleviyi bölmesin, sol da solu. Dünya yerinden oynar insanlar birlik olsa” diye vurguladı.
PİRHA- Güvenç Abdal Ocağı’na mensup, İstanbul İçerenköy Cemevi dedesi Sefa Öztürk, “Alevilerin dikkate alınmadığı bir seçim, Alevilerin seçimi olmayacaktır. Aleviler de kendilerine sahip çıkmak zorundalar, daha fazla azalmamak için” dedi. Öztürk, Alevilerin hiç bir partiye diyet borcu olmadığını da vurguladı.
Güvenç Abdal Ocağı’na mensup, İstanbul İçerenköy Cemevi dedesi Sefa Öztürk, facebook hesabından ‘Aleviler ve seçim’ başlığıyla bir yazı kaleme aldı.
Öztürk, “Alevilerin dikkate alınmadığı bir seçim, Alevilerin seçimi olmayacaktır. Aleviler de kendilerine sahip çıkmak zorundalar, daha fazla azalmamak için” dedi.
“ALEVİLER SİYASİ PARTİLERİN ARKA BAHÇESİ OLARAK GÖRÜLDÜ”
Alevilerin bugüne kadar siyasi partilerin arka bahçesi olarak görüldüğünü belirten Sefa Öztürk Dede, “Alevilerin hiçbir talebi dikkate alınmadığı gibi ne devlet dairelerinde, ne hatırı sayılır özel şirketlerde hak ettikleri konumda ve makamda olmuşlardır. Alevilikleri önlerinde ki en büyük engel olmuş.
Bir de devletin ağır asimilasyon politikası ve baskısı altında kalınca en küçük taleplerini dahi dillendirememişlerdir” diye yazdı.
“15 TEMMUZ DARBE GİRİŞİMİNİN GERÇEK MAĞDURLARI ALEVİLERDİR”
“Devletin görevleri arasında inançları tanımlamak yoktur” diyen Öztürk, “Nerden bakarsanız bakın Alevilerin durumu sosyal ve siyasi açıdan pek hoş değil. 15 Temmuz darbe girişiminin bile gerçek mağdurları Alevilerdir, KHK kararlarıyla bir çoğu işinden ve aşından edilmiş ya da mapus damlarına tıkılmıştır” dedi.
“ALEVİLERİN HİÇ BİR PARTİYE DİYET BORCU YOK”
Alevilerin hiçbir siyasi partiye ve kuruma diyet borcu olmadığını ifade eden Öztürk, “Hiç olmazsa bu dönem kendi talepleri doğrultusunda örgütlenerek, milletvekili adaylarını da kendileri belirleyebilmelidir. Laikliğin daha fazla öne çıkarıldığı ve eşit yurttaşlık anlayışının bir sloganın ötesinde Alevilerin kırmızı çizgisi olduğu özellikle seçim programı haline getirilmelidir” vurgusunu
Sefa Öztürk Dede, Alevilerin dikkate alınmadığı bir seçimin, Alevilerin seçimi olmayacağını kaydetti.
Öztürk, daha fazla azalmamak için Alevilerin de kendilerine sahip çıkmak zorunda olduklarını vurguladı. (HABER MERKEZİ)
PİRHA- Güvenç Abdal Ocağı dedelerinden, İçerenköy Cemevi dedesi Sefa Öztürk, cemevlerinin minaresiz camiye, Aleviliğin de cemaate dönüştürüldüğünü belirterek, bu duruma hoşgörü gösterilmemesini istedi. Öztürk, Alevilerin bu tuzakları görmek ve önlemlerini kararlı bir biçimde hayata geçirmek zorunda olduğunu belirtti.
Güvenç Abdal Ocağı’na mensup, İstanbul İçerenköy Cemevi dedesi Sefa Öztürk, facebook hesabından “Alevilik ve hoşgörü” başlıklı yazısında Aleviliğin temel felsefesinin tartışmasız hoşgörüye ve sevgiye dayandığını hatırlatarak, kurulan tuzakların da görülmesini istedi.
“Aleviler, hoşgörü adı altında kendisini zayıflatmak için kurulan tuzakları görmek zorundadır” diyen Öztürk,
“Bir inanç kendi ayağına kurşun sıkamaz. Bugün hoşgörü bir örtü aracı olarak kullanılarak cemevleri minaresiz camiye, Alevilikte cemaate dönüştürülüyor” diye vurguladı.
“HOŞGÖRÜ DERKEN İNANCIMIZDAN KIRINTI KALMAYACAK”
Alevilerin bu tuzakları görmek ve önlemlerini kararlı bir biçimde hayata geçirmek zorunda olduğunu belirten Sefa Öztürk Dede, “Hoşgörü hoşgörü derken geriye inancımıza dair kırıntı bile kalmayacak. Birbirimize acımasız davranıp, takiyyeci ve asimilasyonculara hoşgörülü olmak. Aklımızı başımıza alalım” dedi.
PİRHA- Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın, ‘Camiler hem Sünni hem Alevi’nin ibadet yeridir’ açıklamasına İstanbul İçerenköy Cemevi dedesi Sefa Öztürk tepki gösterdi. Öztürk, “Dünyada bir Hristiyan’a veya Musevi’ye ibadethane tarif edebiliyor musunuz? Neden Alevilerin cemevleri ibadethane sayılmıyor? Kutsalıma dil uzatma.
Alevilik vardır ve haktır” dedi.
Güvenç Abdal Ocağı dedelerinden Sefa Öztürk, “Diyanet işleri başkanı konuşmalarını anlamaya çalıştım. Böyle bir anlayışın ciddi olamayacağını düşündüm. Çünkü Alevileri her alanda mekansız, yurtsuz bırakma anlayışı devreye giriyordu” dedi.
“ALEVİLERE İBADETHANE TARİF ETMEK KUTSALINA SALDIRIDIR”
“Alevilere ibadethane tarif etmek kutsalına yapılan çok açık ve net bir saldırıdır” diyen Öztürk, şunları ifade etti:
“Alevileri inanç barınaklarından kopararak savunmasız hale getirmek ve asimilasyona hizmet için programlı bir linçtir. Dünyada bir Hristiyan’a veya Musevi’ye ibadethane tarif edebiliyor musunuz? Neden Alevilerin cemevleri ibadethane sayılmıyor? Bunların mantıklı ve vicdanlı bir açıklaması olamaz. Her inanç kendi ibadethanesini kendi belirler. İnançlara yön vermeye çalışmak ve dizayn etmek en masumane deyişle saygısızlık ve asimilasyon çabasıdır. Eğer Aleviler var olacaksa cemevlerine sahip çakmanın ötesinde bir anlayışla savunmalıdır. Cemevleri ibadethanemizdir. Kutsalıma dil uzatma.
Alevilik vardır ve hakktır.” (HABER MERKEZİ)
PİRHA – Aleviler günümüzde geniş bir örgütlenme ağına sahip. Bu örgütlerin toplumsal karşılığının olup olmadığı ise bir soru işareti olarak duruyor. Mevcut örgütlenme düzeyinin Alevi toplumunun ihtiyaçlarına cevap verip vermediğini, veremiyorsa çözüm önerilerinin ne olduğunu tartışmaya açtığımız yazı dizisinin üçüncü bölümünde Güvenç Abdal Ocağı Dedesi Sefa Öztürk’ün görüşlerine yer verdik.
HABERİN VİDEOSU
İnancın ruhuna uygun bir örgütlenme modeli olan Ocaklar ve Dergahlar sistemi üzerinden yüzyıllarca kendi kendisine yeten ve bu anlamda demokratik, çoğulcu karakterini koruyup günümüze kadar getiren Alevi toplumu kent kültürüyle birlikte yeni sorunlar ve bu sorunların doğurduğu ihtiyaçlarla karşı karşıya kaldı.
Buna cevap üretmek için özellikle 1990’lardan itibaren günümüze kadar çok sayıda dernek, vakıf, cemevi, dergah, federasyon kurarak inancıyla birlikte toplumsal varlığını sürdürmeye çalıştı. Ancak artan asimilasyon ve tekçi politikaların yoğunluğu da dikkate alındığında hem Alevi toplumunun ihtiyaçlarına hem de ülkemizin genel sorunlarına cevap olmada yetersiz kaldığı da bir gerçek.
Bu bilgiler ışığında aynayı kendi yüzümüze yani Alevi örgütlenmesine tutarak mikrofonu Alevi pirlerine, kadınlarına, kurum temsilcilerine ve bilinen isimlerine sorduk.
Bu bölümde görüşlerini bizimle paylaşan Güvenç Abdal Ocağı’na mensup Pir Sefa Öztürk, mevcut örgütlenme anlayışının Alevi toplumuna dişe dokunur bir katkıda bulunmadığını hatta irtifa kaybettirdiğini belirtiyor. Öztürk mevcut kurumların kariyer için birer sıçrama tahtası olarak kullanıldığına da dikkat çekerek “Aleviler hayatın içinden tecrit ediliyor” tespitinde bulunuyor.
Pir Sefa Öztürk’ün sorularımıza verdiği cevaplar şöyle:
Mevcut Alevi örgütlenmesine genel anlamda baktığımızda tabloyu nasıl görüyorsunuz? Yeterli görmüyorsanız çözüm önerileriniz nelerdir?
Baştan bir şeyi vurgulamakta fayda var. Alevi örgütlülüğü 1990 sonrası çok fazla Avrupa’dan da etkilenerek yaygınlaştı. Sorun şudur Alevi örgütlülüğünden daha ziyade bu Aleviliği hangi noktaya taşımıştır ve Alevi örgütlülüğü olmadan önce Alevilik ne durumdaydı? Şimdi ne konumda?
Size çok çarpıcı bir istatistik sunacağım. Alevilik 90’lar öncesi Türkiye genelinde yüzde 25 ile yüzde 20 arası kendisini ifade ederken, bugün kendisini Alevi olarak ifade edenlerin oranı yüzde 22 ile 16 arasına düşmüş durumda.
Alevi bilincini, Alevi mücadelesini, Alevi faaliyetlerini düşündüğümüzde bu sayının çok daha aşağılarda olduğunu görebiliyoruz. Dolayısıyla derneklerin ve örgütlerin çok fazla olmasıyla birlikte Aleviliğin çoğalmadığını görüyoruz.
“ALEVİLİK KENDİSİNE HAKİKAT DİYEN TEK ANLAYIŞTIR”
Şimdi biz objektivizmin dışında kendimizi zorlayarak sübjektif cümleler kurarak, hayatın gerçeklerini ihmal ederek, -gerçekler var çünkü- Aleviliği biz tarif ederken nasıl tarif ediyoruz; Alevilik kendisine hakikat diyen tek anlayıştır. Hakikat gerçek demektir. Gerçekleri inkar ettiğiniz andan itibaren Aleviliği inkar etmiş olursunuz.
Dolayısıyla tarihe geri gidersek bugün Alevilik 1970’ler, 80’lerdeki Alevilikten daha mı ileri bir noktadadır? Peki sorularımıza devam edelim, 1980’li yıllarda total bir Alevilik varken bugün Alevilik belirli bir temsiliyetin durumuna düşmüştür. Yani kurallar, mürşitler ya da şahıslar belirli bir yeri temsil ediyor. Yani karşınızda birbirinden koparılmış, birbirini bölük-parça gören bir toplulukla karşı karşıyayız.
“ALEVİ HAREKETİ İRTİFA KAYBEDİYOR”
Eğer şöyle olsaydı, sorunun cevabı şu olurdu. 1980’li yıllardan başlayarak Alevi mücadelesini Alevi örgütleri daha yukarı bir bilince taşımıştır. Siyasi, hukuksal ve kültürel mücadelede birçok hak kazanmıştır. Durum böyle mi, hayır. Çok hak kaybetmiştir. Çok açık ortada bir durumdur bu; her gün irtifa kaybediyor. Ve aşağılanıyor, aşağılanıyoru şunun için söylüyorum; Kenan Evren’in dahi cesaret edemediği, o faşist diktatörlüğün açık yaşandığı süreçte dahi cihat müfredata girememiştir. Bugün cihat müfredata girerken Alevilik nerede? Bırakın örgütlülüğü, Alevilik nerede, tepkisi nerede? Kaç tane Alevi çocuğu din dersine katılmıyor? Zorunlu din dersi eğitimi almıyor? Sorular çok açık, çok net. Bizim yanıtlamamıza bile gerek yok. Hayatın gerçekleri maalesef acı.
Bugünkü Alevi örgütlülüğü Aleviliği patinaja düşürmüştür. Siyasal olarak da patinaja düşürmüştür. Alevi örgütlerinde birçok insan belediye meclis üyeleri olmuş, muhtar olmuşlar, aza olmuşlar, milletvekili olmuşlar ve sanki Alevi kurumları şahısların bir sıçrama, bir basamak noktası kendi kariyerlerinde gibi durmuştur.
“HANGİ SORUNUMUZ ÇÖZÜM BULDU?”
Alevilik evrensel, geniş bir kavramdır. Alevilik dediğimiz sadece insanlardan ibaret değildir. Alevilik bir felsefe bir tasavvuftur. Bu bağlı bulunduğu coğrafyanın jeopolitik durumunu dahi kapsar. Alevilerin yaşadığı bölge, Alevilerin yaşadığı bölgedeki ağaçlar, Alevilerin yaşadığı bölgelerdeki binalar, sular, oralara yapılan haksızlıklar, yakılan ormanlar, ranta açılan araziler, ellerinden alınan dergahlar, soruyorum; hangisini çözdüler?
“MÜCADELE GELENEĞİ OLMAYAN TOPLULUKLAR ZAAFA UĞRAR”
Çözüm önerileri noktasında ise Sefa Dede “Her şeyden önce Alevilikten sapmayacaksınız. Alevilik Ortadoğu coğrafyasında en fazla direniş örgütleyen bir anlayıştır” diyerek başlıyor.
Öztürk şöyle devam ediyor:
Yani bir mücadele geleneği olmayan, kavga geleneği olmayan, direniş geleneği olmayan topluluklar çok fazla zaafa uğrar hatta yok olur. Fakat bu topluluk çok büyük travmalardan geçerek gelmiştir. Onun yaşadığı deneyim hayatı nasıl kuracağına dair bir öğretidir. Yani boşuna yaşamamıştır hiçbir acıyı, hiçbir katliamı, yani Şeyh Bedrettinler, Pir Sultanlar boşu boşuna asılmamış. Baba İlyas, Baba İshak yani tarihte Menteşler, Kalender Çelebiler boşu boşuna katledilmemiştir. Şimdi böyle bir direniş geleneği olan bir topluluk aciz içinde olamaz. Yani acizi reddediyorum. Senin en büyük silahın kendi kültüründe gösterebileceğin ısrarlı direniştir. İnat direnişler.
“EYLEMİNİZ YAŞAM BİÇİMİNİZDİR”
Direniş şu değil sokağa çıkmak değil-elbette sokağa çıkacağız, sokak bizim- iki tane slogan atmak demek değildir. Hayatın bütününü, çocuklarınla, eşinle, dostunla, komşularınla birlikte yaşamın içine katmaktır. Örneğin bir basın açıklamasında özgürlük için slogan atmak değildir. ‘Özgürlük istiyoruz’ bir slogan değildir. Slogan yaptığınız andan itibaren onun içeriğini boşaltmış olursunuz. Özgürlük istemek bir eylem biçimidir. Bir pratiktir. Bunu göstereceksiniz. Eğer sloganla olsaydı bütün dünya özgür olurdu. İstediğinizi göstereceksiniz, yaşamınıza yansıyacak. Yaşamınızın pratiğinde sizin özgürlükten yana tavır aldığınız görülecek. Cemevlerinizi istediğinizi, kültürünüzü istediğinizi, Diyanetin lağvedilmesini istediğinizi, zorunlu din derslerinin kaldırılmasını istediğinizi, eşit yurttaşlık istediğinizi bütün dinamiklerinizle hissettireceksiniz.
Bu dernek başkanı işi midir? Yani iki tane yönetici işi midir? Elbette herkes olacak. Çocuklarımız bu işin içinde olacak. O on yaşında beynine örümcek ağı ile düşünceleri ve inancı saptırılmaya çalışılan çocuklarımız, geleceğimiz bu mücadelemiz içinde öznemiz olacak. Onlar kirletilmeye çalışılıyor. Ebeveynler işin içinde olacak. Anneler, babalar kardeşler, bir toplum bu işin içinde olacak. Dedesi, talibi, mürşidiyle…
“ALEVİLER HAYATIN İÇİNDEN TECRİT EDİLİYOR”
Bugün ciddi anlamda hak ihlalleri yaşanıyor. Aleviler rahat davranıyor ama belki de Osmanlı tarihinden bu yana en korkunç hak ihlallerinin yaşandığı bir dönemden geçiyoruz.
Alevilere yaşam hakkı tanınmıyor. Alevi öğretim üyeleri, Alevi öğretmenler, Alevi memurlar hayatın içerisinden tecrit ediliyorlar. Alevi mahallelerinde Aleviler sökülüp atılmak isteniyor. Hayatın dışına, yani varoşları biraz daha dışarıya taşırmak istiyorlar. Alevi köylerine zorla camiler yapılıyor. Zorla camiler yapılırken de Sünni imamlar atanıyor ve Sünni imamlara oralarda korkunç yetkiler veriliyor. Şimdi bütün bunlar gözümüzün önünde gelişiyor ve biz çok rahatız. Hak ve hukukumuzu esas almakta ısrarlı olacağız.
“ALEVİNİN TOPRAĞI DA ALEVİDİR”
Alevilik bir kurumdan ibaret değil. Tekrar altını çizmek istiyorum. Alevilik totaldir yani büyüktür. Vahdetti mevcuttur. Ondan dolayı söylüyorum; Alevinin toprağı da Alevidir. İmece usulü çalışılmıştır bu topraklarda. Kültür yapılırken bu topraklarda Alevice ürünler üretilmiştir. Hilesiz, hurdasız. Bu topraklarda Alevice sofralar kurulmuştur, paylaşımlar yaşanmıştır. Dolayısıyla işin sırrı dünyayı yeniden keşfetmek değil. Aleviliğin kendi öz değerlerine yeniden dönüştür.
Alevi toplumunun eşit yurttaşlık, inanç, ibadet, eğitim özgürlüğü ve demokratik toplum gibi temel talepleri var ve bu uğurda yıllardır verilen bir mücadele söz konusu. Bu mücadeleyi yeterli görüyor musunuz? Daha güçlü sonuç almak için bu konuda neler yapılabilir? Demokrasi mücadelesi yürüten diğer toplumsal kesimler ile birlikte nasıl hareket edilebilir?
Ben dünyayı hala çok iyi tahlil edemediğimiz düşüncesindeyim. Onun da temel sebeplerinden bir tanesi ciddi anlamda –bu birçok yeri yaralayacak ama- asıl derdi Alevilik olan insanlardan değil de işte hak mücadelesi, özgürlük mücadelesi, siyasi mücadele veren insanları biraz daha Alevilik mücadelesinin önüne çıkardık. Halbuki Alevilik kendisi olan bir anlayış olmalıdır.
“KENDİSİ OLUNMADAN İTTİFAK OLUNMAZ”
Elbette ki ittifakları olacak, müsahipleri olacak, yoldaşları olacak, yol arkadaşları olacak, bütün ötekilerle birlikte de iş yapacak fakat öznesi kendisi olacak. Kendisi de şudur: Bu bir dede, bir talip, bir dernek yöneticisi, bir parti yöneticisi veya milletvekili, bir siyasetçi anlamında topyekun çocuklarında dahil olduğu bu dava Alevilerin davasıdır. Zorunlu din dersi davası bir derneğin meselesi değil. Evet Türkiye’nin demokratikleşme meselesinde bir sorundur. Türkiye’nin sorunudur. Ama bu daha çok Alevileri etkileyen bir sorundur.
“KARŞIYIM DİYENLERİN ÇOCUKLARI ZORUNLU DİN DERSİNDE”
Alevi çocukları ile ebeveynlerinin, anne babalarının kültürünü karşı karşıya getiren bir anlayıştır. O zaman daha çok sorumluluk, daha çok mücadele ‘ben Aleviyim’ diye kendisini tanımlayanlara düşmektedir. O zaman meseleyi ‘ben Aleviyim’ diyenlere dayatacaksınız. ‘Ben Aleviyim’ diyen insanlar kim ise bu çocuklarını din dersine göndermeyeceğiz. Burada Semih ile Nuriye’yi burada minnetle anıyorum, onların mücadelelerine saygı duyuyorum. Gerekirse bakın bir topluluk zorunlu din dersine tabi tutulmaya son verilene kadar etkin bir mücadele yöntemi bulacak. Etkin. O kadar pasif ki şimdi. ‘Ben zorunlu din dersine karşıyım, çocuklarınızı göndermeyin’ diyenlerin çoğunun çocukları din dersindeler, bugün cihat öğreniyorlar.
“BAŞKASINA ÖZENEN CEMEVLERİNİ TEKTİPLEŞTİRİYOR”
Şimdi burada birkaç tane temel çelişkiyi ortaya koyabilirim. Okulların hemen hemen hepsi imam hatipleşti. Hayatın kendisi muhafazakarlaştı, gericileşti. Fakat Alevilerin cemevlerinin yasal statüye kavuşturulması mücadelesi benim çok anladığım bir sorun değil. Aklım da açıkçası almadı. Bir topluluk kendi meşruiyetini kendi yaratır. Sen meşru musun? Meşru isen sorun o değil. Sorun cemevlerinin nasıl kullanıldığı sorunudur. Bugünkü bütün cemevleri devletin istediği biçimde kullanılıyor. Oralar eğitim alanına çevrilemedi. Aleviliğin bütün değerleriyle yaşatıldığı alana çevrilemedi. Çok net görüyorum; giderek de erkekleşen bir Alevilikle birlikte daha tek tip ve kötü bir biçimde yanıbaşındaki komşularına öykünen bir din anlayışı hepimizi sarıyor. Bakın nerden nereye geldik.
Çok göz önünde bir şey var. O cemevlerinde Alevilik maalesef gelişmiyor. Alevilik beş on kişiden oluşmuyor. Çok net ifade etmek gerekirse; anladım ki sokakları terk ediyoruz. Kendimizi odaların içerisine hapsederek Alevilik yaşadığımızı zannediyoruz. Bütün inançların din haline getirilme sürecini hepimiz iyi kötü inceledik, baktık, bir fikrimiz var. Ne zaman ki dört duvar arasına bir inanç hapsedilmiş, o zaman bütün değerlerinden koparılmış. Bugün Aleviliği dört duvar arasına hapsetme durumuyla karşı karşıyayız. Alevilik bu zamana kadar kendisini tarif ederken ‘gök kubbenin olduğu her yerde Alevilik vardır’ diye tarif etmiş. Bakın gök kubbe güneşin doğduğu, ışığın ulaştığı her yerde, hayatın olduğu her yerde Alevilik vardır ve haktır demiş.
“ELEŞTİRDİĞİMİZ GÜÇLERE DÖNÜŞMEMELİYİZ”
Bir şeyle karşı karşıyayız. Bir tehlikeyi hep birlikte hissediyoruz. Tekçi bir anlayış giderek bize çok daha fazla dayatılıyor. Tek dil, tek bayrak, tek millet, tek tek tek tek tip elbise, tek tarafa bakmamızı, tek taraftan bütün dünyayı yorumlamamızı istiyorlar.
Neden Alevilerin sol pencereden bakması engellenmeye çalışılıyor? Sağ pencereden bakınca tamam, rahat, meşru da, soldan bakış açısı neden karartılmak isteniyor? Bu benim kafama takılan bir soru. Fakat Aleviler de ‘bizim mücadelemiz, tek biz’ falan derse aynen bu zamana kadar eleştirdiklerine dönüşmüş olur. Alevilerin bu ülkede kendisi konumunda olanlarla ötekilerle mutlaka kesin kes işbirliği içinde olması gerekir. Bu işbirliği şu değil; birlikte bir mitingde buluşmak falan değil. Birlikte demokratik Türkiye’yi yaratmak.
“SÜNNİLER DE İNANCINI YAŞAYAMIYOR”
Şimdi demokratik eşit yurttaşlığa dayalı demokratik Türkiye’nin yaratılması, aynı zamanda karşısında olanlara da bir iyiliktir. Bugün Sünniler salt Alevi inancından dolayı Sünniliğini yaşayamıyor. Niye? Aleviliğe düşman bir nesil yetiştirmek için kendi mecrasından, inancından çıkarılarak, farklı bir biçime çevrilmeye, düşmanlarına göre bir inanç biçimi oluşturulmaya çalışılıyor. Özgür değil. Diğeri de özgür değil, diğeri de. Egemenin özgürleşmesi için ezilenin özgürleşmesi lazım.
Kimseyle ittifak yapmak zorunda değiller. Kimseye kendilerini ifade etmek, ispat etmek zorunda değiller. Ama birbirlerine karşı omuz omuza, yan yana gelmek ve birbirlerinin haklarına saygı duymak ve korumak zorundalar.
“İLKESEL BİRLİKTELİKLER ALEVİLİĞİ YOK ETMEZ”
İlkesel birliktelikler Aleviliği yok etmez. İlkesel birliktelik Aleviliği daha güçlü konuma getirir. İlkeleriyle yaşayan topluluklar, ilkesiz topluluklardan çok daha güçlü, çok daha fazla hayata müdahale eden anlayış olurlar.
“ALEVİ İNANCININ KENDİSİ ÖNCÜDÜR”
İlkesel duruşa kim öncülük edecek? Bir defa Alevi inancının, ideolojisinin kendisi zaten öncüdür. Aleviliğin kendisi zaten 72 millete bir nazarla bakar. ‘Masumdan ve mazlumdan yana ol’ diyen şiarı çok açık ve net.
“İNANÇ ÖNDERLİĞİNDEN DİN ADAMINA DÖNME VAR”
Şimdi burada asıl temel sorun -zaten bunu söylerken de bazıları üstüne alıyorlar, kişilerle sorunum yok- mürşitlerimiz artık maalesef bir din adamıdır. Gericileştiler, dinselleştiler, soyut bir anlayışa doğru evrildiler, cennet ve cehennem pazarlayan insanlar oldular. Herkese ‘mekanın cennet olsun’ denir mi? Gülbanklara bakıyorum, artık statik, cami hocalarından hırsızlanmış dualar. ‘Allah mekanını cennet etsin’, ‘Allah işinizi rast getirsin’, Allah sana şöyle para versin, böyle para versin’, ‘büyük müdür ol’ falan filan. Toplumsallığı yok.
“İNANÇ ÖNDERLERİ HAYATIN İÇİNE DÖNMELİ”
Şimdi öyle ise yani bir toplumsal anlayış tekrar kendi mecrasına dönmeli diye özellikle dikkat çekmeye çalıştığım budur. Evrensel değerleriyle bir kere buluşmak barışmak zorunda. Değerlerine yabancı. Giderek o köşede oturmak ona kutsal gelmiş ve kendisini kutsuyor. Buna kendisi de inanmış. Allah’ın kendi emir ve komutasında olduğunu düşünüyor. ‘Benim dua ettiğim adam zengin olur, etmediğim adamda ölür’ noktasına gelmiş. İnanç önderliğinden din adamlığına dönüşmüş. Biz bu inanç önderliğini tekrar hayatsal pratiğine geçirmek ve onu özgürleştirmek zorundayız. Az önce söylediklerimi de ancak özgür inanç önderleri yapabilir. Biz inanç önderlerimizi tekrar hayatın içerisine sokacağız ve inanç önderlerimiz olduğunda birçok sorun kendiliğinden çözülecektir. O Aleviliğe hükmeden, kendisini Aleviliğin sahibi sanan kurumlar, kuruluşlar, dernekler o iddialarından vazgeçecek, böyle olmadığını göreceklerdir.
Cemevlerine, dergahlara bakıyorum, dede, başkan, yönetim kurulu. Kendi aralarında bir ahbap çavuş ilişkisi. Bu Aleviliğe sığmaz. Alevilik bunu kaldıramaz. Öyle bir yanı yok. Yani talan kültürünün sonucudur bu. Bir rantın paylaşımı oluşturulmuş ise o rantta ittifaklar vardır.
O ittifaklarınızla birlikte birbirinize iki şey yaparsınız.
Bir: İdeolojik olarak alt yapısını oluşturursunuz.
İki: Maddi ilişkilerde mal paylaşımına gidersiniz. Dolayısıyla bu rant ilişkisini paramparça etmek gerekiyor. Aleviliğin rant ürettiği noktayı yok etmek gerekiyor. Tabii ki Aleviliğin rantı olacak ama bu toplumsal olarak topluma geri dönecek. Toplumun kendisinin olacak. Yani dede, derviş, dernek başkanı, milletvekili, bilmem ne böyle tüzel kişilikler yaratamaz Alevilik. Mücadelenin ve kavganın içinden çıkar adam.
Turabi KİŞİN/PİRHA
YARIN: DOSYA-4
Pir Sultan Abdal Kültür Dernekleri Genel Başkanı Gani Kaplan değerlendiriyor.
PİRHA- Okumayı çok seviyor. Şiir yazıyor. Yaşar Kemal hayranı. En çok dostlarının aramasından mutlu olduğunu, en çok da ihanetin kendisini üzdüğünü söylüyor Sefa Öztürk Dede. 8 nüfuslu bir ailenin 4. çocuğu olarak 1963 yılında dünyaya gelmiş. Çocukluğu yoğun hastalıklarla geçmiş. Sonrasında ise dedeliğe giden bir yaşam hikayesi…Güvenç Abdal Ocağı dedelerinden Öztürk, yaşamına, çocukluğuna, dedeliğe nasıl başladığına ve Aleviliğe dair sorularımızı yanıtladı.
Haberin Videosu
Sefa Öztürk, Güvenç Abdal Ocağı dedelerinden. Ordulu Öztürk’ün, 1’i kız, 5’i erkek olmak üzere 6 çocuğu, bir torunu var. Eşi Kadife ana ve çocuklarıyla İstanbul’da yaşıyor.
Sefa Öztürk, yaşamına, çocukluğuna, dedeliğe nasıl başladığına ve Aleviliğe dair sorularımıza içten ve çarpıcı yanıtlar verdi. Dede çocuğu olmanın zorluğunu, hiç çocukluk yaşamadığını anlatan Öztürk, mensubu olduğu Güvenç Abdal Ocağı’na dair de bilgiler verdi.
“Biz Aleviler erkekleştik, Sünni topluma öykünüyoruz. Eskiden cemler candandı, doğaldı” diyen Sefa Öztürk, “Dedelik yapmak için de olgunluğun önemine işaret ediyor.
Alevilik eğitiminin ihmal edildiğini belirten Öztürk, “Cemevlerini dergaha çeviremedik, camilere çevirdik. Mürşitlerimiz artık eski mürşit değil, artık din adamı yetiştiriyoruz” dedi.
İşte Dede Sefa Öztürk’ün PİRHA’ya yaptığı açıklamalar…
Sizi tanıyarak başlayalım. Kaç yılında nerede doğdunuz?
Ben Güvenç Abdal Ocağı dedelerinden Sefa Öztürk. 1963’ün güz ayında doğmuşum. Anneciğimi yeni kaybettim onu da özlemle anıyorum. Bir hikayeleri vardır onların. Büyük bir yağmur yağmıştı. Tarlada patatesler toplanırken doğmuşum. Annem ağrımı acımı hissetmemiş. Enteresan bir doğum şeklim varmış. Annem tarlada çalışıyor. 1963’ün güz ayı. Hiç hastalık hissetmiyor, eve geliyor ve evde ebesiz doğmuşum. Telaşa kapılıyor. Tarla takım zamanı, evlerde kimse yok. Genelde köy ebeleri, doktor bilmezler, hekim bilmezler, Anadolu insanı kendi göbeğini kesen insanlardır. O hem bana annelik, hem ebelik, hem de bu zamana kadar övünerek söylüyorum mürşitlik yapmıştır. Göbeğimi kesiyor, böyle bir enteresan doğum hikayem var. 1963’ün güz ayı olduğunu biliyoruz. Büyük ihtimalle patatesler dönemi olduğuna göre Ekim ayı. 1963’ün Ekim’i diyelim.
Güvenç Abdal Ocağı’ndansınız. Ocağınızı biraz anlatabilir misiniz?
Güvenç Abdal Ocağı 1100’lü yıllarda Gümüşhane’nin Kürtün kazasının Taşlıca Köyü’nde dergah kurmuş ve oradan Aleviliği Karadeniz boyuna yaymış bir ocaktır. Bu ocak belki de bütün ocaklar içerisinde en enteresan, an saklı, en gizli ocaktır. Güvenç Abdal Ocağı bütün yapısı itibariyle enteresandır. Yani sosyal, siyasal, duruşuyla, kültürel durumuyla enteresandır. Bir Rum toprağına yani Pontus Rum Krallığı’nın içerisinde kendisini var eden bir ocak. Ta ki biliyorsunuz Pontus Rum Krallığı 1500’üncü yıllarda Osmanlı topraklarına katılmış, o dönem içerisinde varlığını sürdürebilmiş ender ocaklardandır.
Karadeniz’de başka hangi ocaklar var?
Ben İstanbul’a geldiğimde, birçok bölgede dedeyim dediğimde ‘Nerelisin?’ diye sordular. ‘Ordulu’luyum dediğimde bırakın dedeliğimi, Aleviliğimi de kabul etmediler. Halbuki Karadeniz yöresinde yoğun bir Alevi yaşar. Trabzon’dan başlayarak, o sahil şeridinde hemen hemen Güvenç Abdal talipleri vardır ve Güvenç Abdal Ocağı vardır. Trabzon, Giresun, Ordu, Samsun, Sinop, Zonguldak, Kocaeli’de, Bolu’da, Düzce’nin bir mahallesinde ve yoğun biçimde İstanbul’da giderek Ege’de hatta Avrupa yakasında. Böyle geniş bir yelpazeye yayılmış bir ocak. Karadeniz yöresinde kısmen içeriye doğru yöneldiğinizde Keçeci Baba, Hubyar Sultan, Derviş Cemal gibi ocaklara da rastlamak mümkündür ama ağırlık olarak Güvenç Abdal Ocağı’nı büyük bir nüfus yoğunluğu olarak görmek mümkündür.
“ÇOCUKKEN KUDUZ KÖPEK ISIRDI, BUGÜN HAYATTA OLMAYABİLİRDİM”
Nasıl bir çocukluk geçirdiniz?
8 nüfuslu bir ailenin dördüncü çocuğu olarak dünyaya geldim. Anadolu’da köylerde nüfuslar kalabalık olur. Hayatla mücadele etmek zordur. Kalabalık aile olacaksınız ki tarlaya gidecek adam da olsun, dağa gidecek adam da olsun, bağa gidecek adam da olsun, malınızı mülkünüzü koruyabilecek insan da olsun. Güçsüzlüğü doğa maalesef toplumsal ilişkilerde de kabul etmiyor. Dördüncü çocuk olarak dünyaya geldim ve çocukluğum yoğun bir hastalık süreciyle geçti. Çocukluğumdan itibaren ‘Yaşamaz’ demişler. Çok yoğun çocuk hastalıklarına maruz kalmışım. O zaman tıp yok. Ondan dolayı canım babacığım ve anneciğim üzerimde biraz fazla durmuşlar. ‘Nasıl olsa bu bebek ölecek, buna karşı sorumluluklarımızı yerine getirelim’ diye vicdan yapmışlar. Dolayısıyla sıkıntılı bir çocukluk yaşadım. Yorumsuz anlatıyorum. 3 yaşında okuma ve yazma öğrendim. Okula başladığımda hiç okula gitmedim 4’üncü sınıftaki çocuklarla yarıştırdılar. Çok kitap okudum.
“BABAM SON İSTEĞİMİ YERİNE GETİREREK 1 KİLO GOFRET ALMIŞTI”
Hatta bir hikayem de var. O kadar sıkıntılı bir çocukluk içerisinde bir de ilkokul 4’e giderken kuduz bir köpek hikayem var. Bu benim hayatımda çok önemli bir yer işgal eden olaydır. Kuduz köpek ısırdı beni. İlçede aşı yok. Ordu’ya götürecek, babamın parası yok. ‘Ne istiyorsun oğlum?’ dedi. ‘son arzun nedir?’ idam mahkumlarına sorarlar ya. Ben ‘Gofret istiyorum’ dedim. Hiç gofret yememiştim. Yoksul bir aileyiz. Çocuklar gofret yerken okulda falan hep imrenerek bakmıştım. O gün fırsat elime geçmişti. Ölsem de bir tane gofret yiyerek gideyim bari bu dünyadan. Yanılmıyorsam babam bana 1 kilo gofret aldı. Gofreti diğer çocuklar elimden alır diye götürdüm bizim oralar yeşilliktir, ormandır. Orada bir ormana saklandım. Gündüz akşama kadar gofret yedim ve gofretten bıktım. Artık gözüm arkada kalmazdı. O çok sevdiğim gofreti yiyebilmiştim kuduz köpeğin sayesinde. Fakat bu daha sonra benim hayatımda büyük travmalara yol açtı. Daha sonraları büyüdükten sonra özellikle 20’li yaşlardan sonra insanların anıları yaşamlarına rehberlik ediyor. Bu çocukluk anım geldim benim hayatımın merkezine çakıldı kaldı. Bir çocuk Anadolu insanlarının nasıl çaresiz bırakıldığının en büyük göstergesidir. O gün babamın, annemin, kardeşlerimin kederli gözlerini hatırlıyorum. Bir söylenti de var. 40’ıncı gün kuduracak. Amcam tabancayı yağladı bıraktı kenara. Kuduz belirtileri görülürse bir mermi çakacaklar alnıma. Tabi ben bunları hiç düşünen birisi değilim. Bir odaya attılar beni bir tas suyla test ediyorlar ki suya baktığında kuduz belirtileri bakacağım, kuduracağım. En küçük bir refleks dahi hayatımıza mal olacak.
“SABAHA KADAR PİR SULTAN ABDAL’IN HAYATINI OKUDUM”
Ben o geceyi bir mucize olarak açıklamak istiyorum. Gece sabaha kadar oturdum. Pir Sultan Abdal’ın hayatını gece okudum. Bütün şiirlerini okudum. O gece kitaba yumuldum ve o Pir Sultan’ın dünyasının içerisinde ilkokul 4’teyken takriben 10 yaşındayım. Ben düşünmüyordum kuduracağımı ya da beni beklediklerini. Ben o büyük ozanın hayat hikayesindeki o büyük direncini, o büyük mücadelesini hayranlıkla okuyarak direnç kazanıyordum belki de. Fakat kudurmadan, babam isyan etti ‘Bırakın artık’ dedi. ‘Artık yetti gayri’ dedi. Geldi sarıldı bana. Babamla yatmayı çok seviyordum çocukken. O kuduz sayesinde babamla yattım. Kucakladım onu doyasıya. O’nun koynunda, bağrına başımı yaslayarak çok harika bir uyku geçirdi. O gece sabaha kadar kuduracak diye beklemenin mükafatını babama sarılarak alıyordum. O da benim hayatımda ilginç hikayedir ve bu beni çok etkiledi. Orada vurulabilirdimde. Bir hayatım olmayabilirdi.
“OMURGALI BİR ALEVİLİĞİ MUTLAKA SAĞLAMAK ZORUNDAYIZ”
Çocukken cemlere katılır mıydınız? İlk kaç yaşında katıldınız?
Küçük yaştan itibaren ceme katılıyordum. Çocukken babam bizleri ceme götürürdü. Cemin içine girdiğimiz andan itibaren biz babamızın oğlu olmaktan, çocuğu olmaktan çıkardık. Babam annemle birlikte dede postuna geçerdi. Biz orada halkın içerisinde o yaşımızın haddini bilerek otururduk. Fakat hep şu olmuştur: ‘dede çocuğu o, dikkatli davranın yarın posta oturacak.’ Orada bize, oturmanın adabı, kültürü öğretilirdi. Bilgi insanın davranışında yatar, karakterinde yatar, yemek yemesinde yatar, insana bakmasında, elini tutmasında, göz göze gelmesinde, sohbet etmesinde. Asıl olan budur. Bilgi dediğiniz nedir ki. Çok bilgili, çok alim gibi cümlelerden hiç hoşlanmadım. Hala yaşamın cahilisiniz, yaşamda öğrenebileceğiniz, ulaşabileceğiniz o kadar çok bilgi var ki; fakat bir şeyi en üstten tutmanız gerekiyor. Bir mürşidin davranış biçimi, ahlakı, karakteri. Asıl olan odur. Karakteri olmayanın bilgisi olsa ne olur, kaç yazar. Mesele karakter kazandırmak, omurgalı olmak. Benim savunduğum zaten bugün de yerle bir edilmek istenen bir Alevilik var. Özellikle Karadeniz’de. Bunu çok net söylüyorum. Bundan dolayı çok düşman kazandım. Arkadaşlar, dostlar alınıyor ama alınmaya hiç gerek yok. Omurgalı bir Aleviliği mutlaka sağlamak zorundayız. Dik duran bir duruşu olan, hayata karşı nerede nasıl davranacağını bilen, sorunları çözen, talibinin derdine derman yarasına merhem olan mürşit mutlaka yeniden hayatın içerisinde var edilmelidir.
“HİÇ ÇOCUKLUK YAŞAMADIM”
Babanızın yürüttüğü cemlere katıldınız. Peki babanız dedelik görevini yürütürken neler hissederdiniz? Üzerinizde bir sorumluluk, bir ağırlık hissettiniz mi? Zor oldu mu sizin için dede çocuğu olmak?
Hiç çocukluk yaşamadım diyebilirim. Diğer ağabeylerim kardeşlerim de öyledir. Küçük yaştan itibaren bir misyon sahibi olmak zaman zaman insanın çocukluğunu öteleyebiliyor, yani çocukluğunu iptal edebiliyor. Hep büyük adam gibi davranmak zorunda kalıyorsunuz. Top oynarlar top oynayamazsınız. Çelik çomak oynarlar oynayamazsınız. Bir laf etseniz, ağızınızdan irade dışı ucuz bir cümle çıksa ‘Yakışıyor mu sana, sen kimin oğlusun ya da kimin çocuğusun’. Böyle yetişiyorsun. Bu bir karakter kazandırıyor, önemlidir. Yani duvara sıva yapacaksanız sıva yapmadan önce mutlaka ustalara dikkat edersiniz.
Ruhunun derinliklerinde izler olmalı çocukluğundan başlayarak. Çünkü bir şeye hazırlanıyorsunuz siz. Neye? Bir yolun inanç önderi olmaya. Bunun için çok büyük bir sorumluluk, çok büyük bir yükü omuzlamanız gerekir. Bir karakteriniz olması gerekir. Bu çocukluktan başlayarak kazandırılabilecek bir şey. Bugünki sorunumuz da budur. 20, 25 yaşındaki insanların Aleviliği keşfederek ‘Meğerse benim soyum filan yerdenmiş. Bunun kursu nedir, adabı nedir onu bilmiyorum ama ben de dede oldum, ben de cem yürütüyorum noktasında. Bu, olayın nasıl kendi doğal mecrasından çıktığının da bir göstergesi. Lokma kazanda pişer. Alevi mürşidi cemde pişer, cemde olgunlaşır. Biz babamızın yanından ayrılamazdık. Babama çok fazla hayrandım. Yani “Bu kadar bilgi bir insanın neresinde duruyor? Nasıl bu kadar bilgiye ulaşabilir?” diye benim gözümde yeryüzünde bütün insanlar bir tarafta, Hakk’a yürüyen can babam bir tarafta. Hep O’nu da kendime rehber edinmişimdir. Çok sempatik, söyleyeceklerini kırmadan, dökmeden söyleyebilen, en öfkeli zamanında dahi gülerek, tebessüm ederek bıkmadan, usanmadan bir olayı anlatabilen, sorunları çözebilen ender insanlardandı. Biz kızdığımızda ‘Öfke cehaletin işidir. Öfkemizi kontrol edeceğiz. Onu bileyeceğiz, bilinçlendireceğiz, işe yarar hale getireceğiz.’ İşe yarar hale getirilebilen öfkelerden yanaydı babam. Ben de onun gibi düşünüyorum artık.
Babanızın adı nedir?
Babamın adı Hasan Derviş. Ben çok büyük bir özlemle anıyorum, çok özlüyorum. İyi ki babam diyorum. Benim bir felsefem var, bunu anneme de söylemiştim ‘Sevdiklerimizi yüreğimize gömelim. Müracaat ettiğimizde oradan anlar, bize yeniden bakar, akıl verir. Bizimle birlikte olur.
“ANAM, O DÖNEM CEM YÜRÜTEN KUŞAĞIN SON TEMSİLCİSİ”
Annenizden biraz bahsedelim. Geçtiğimiz haftalarda Hakk’a yürüdü. Anneniz bir anaydı dolayısıyla. Cem yönetti mi hiç?
Tabi ki. Hem babamın yanında posta otururdu, hem de bizi o yetiştirmiştir. Çünkü babam Hakk’a yürüdüğünde bizler çok küçüktük. Bize kimse ‘Gel yavrum siz Derviş’in çocuklarısınız. Size Aleviliği öğretelim’ demediler. Bütün o batıni bilgileri annemden aldık. Annem bizimle birlikte posta oturur, bizimle birlikte cem yönetirdi. Karadeniz yöresinde son ana olarak görüyorum onu. Karadeniz yöresinde daha önceden Güvenç Abdal Ocağı’ndan analar olmuştur ender de olsa cem yürüten. Ama anam o kuşağın son temsilcisi.
Artık biz Aleviler erkekleştik. Yani bunu kabullenmek gerekiyor. Biz can diyoruz, kadın erkek farkı yoktur diyoruz ancak bunlar artık slogana dönüşüyor. Derneklerden tutun, cemlerdeki dedelere kadar hiçbir dede anayla birlikte oturmuyor. Halbuki bu kabul edilebilir bir cem değildir. Erkeğin ne farkı var camideki imamın orada durmasıyla. Çok net söylüyorum. Kızan oluyor. Niye kızıyorsunuz arkadaşım? Sevgili dostlar Alevilik bir bütünden ibarettir. Biz diyoruz ki vahdet-i mevcut. Vahdet-i mevcut nedir, erkeklerin olduğu bir topluluk mudur? Yani cinsiyetçi bir Alevilik hızla yayılıyor, hızla gelişiyor. Dernekleri yönetiyorlar, Aleviliği yönetmeye kalkıyorlar, kurumları yönetiyorlar, cemleri yönetiyorlar. Neredeyse kadın hayatın hiçbir alanında yok. Çok kötü bir biçimde Sünni topluma öykünüyoruz. Bunda alınacak, gocunacak bir şey de yok. Ben kendimi eleştiriyorum. Ben böyle bakıyorum, böyle düşünüyorum, böyle görüyorum. Erkekleşen bir Alevilik modeliyle karşı karşıyayız. Bu, Alevilik olamaz. Yani cinsiyet ayrımı yapan bir Alevilik asla Alevilik değildir. Bunun neresi karşı çıkılacak bir şey. Gerçeğimiz. Bir tane dede ana göstersinler. Ben annemi gönderdim bir tane göstersinler. Bir kadın dernek başkanı, yöneticisi göstersinler ve Güvenç Abdal Ocağı Dernek Başkanı Sakine başkanı da buradan şimdi anıyoruz. Neler çektiğini ben biliyorum. Nasıl dedelerin isyan ettiğini ‘Kadından da başkan mı olur?’ diye kadını nasıl aşağıladıklarını ben biliyorum. Bundan kurtulmamız lazım.
“DEDELİK YAPMAK İÇİN OLGUNLUK ÖNEMLİDİR”
Dedelik yapmaya kaç yaşında başladınız?
Babam artık yanında cem bağlamamı istiyordu. Fakat ben giderek bir şeyin farkına varmıştım; olgunluk önemlidir. Bir meyve dahi tomurcuk halinden meyve haline gelene kadar bir süreç yaşıyor. Yağmuru var, rüzgarı var, dolusu var. Bir sınavdan geçiyor. Armudun çiçeği de armuttur, çiçekten yeniyor mu? Eğer bir mürşit mürşit postuna oturacaksa onun da bir süreci var. Bir kendini deneme, test etme ve olgunlaşma süreci, dayanma süreci var.
O yüzden mürşitlerimiz eski mürşit değil. Şimdi giderek biz din adamı üretiyoruz. Yani Alevi inanç önderinden din adamına doğru evrilen bir süreç var. Maalesef bu erozyona müdahale de edemiyoruz. Niye? Bu adamlar kitap okuyorlar, yazıyorlar, çiziyorlar. Biz bilgi bilgi diyoruz. Bir mürşit sadece kendini temsil etmez. Sadece ailesini temsil etmez. Aynı zamanda bağlı bulunduğu topluluğun temsilcisidir. Eğer bağlı bulunduğu topluluk yoğun bir baskı altındaysa, yok sayılıyorsa, şiddete maruz kalıyorsa ve bütün kurumlarda aşağılanıyorsa; örneğin son müfredattaki cihatla ilgili eğitimdeki Alevi çocuklarının konumu. Bir eylem koyamadılar. Eğer mürşit olsaydı bugün o cihat bu kadar kolay bizim çocuklarımıza dayatılamazdı. Hızla asimilasyona uğrayan Alevilik bunun acısını ve sancısını 5-10 yıl sonra şiddetli biçimde çekecektir. Onun sorumlusu da bugünkü mürşitlerdir.
“DEDE BAĞLI BULUNDUĞU TOPLUMUN EN AHLAKLISI OLMAK ZORUNDA”
Mürşit olacaksam ben yolumun mürşidi olacağım cebimin değil. Mülkiyetin değil, rahatın, huzurun değil, rahatsızlığın, acının. Ben acıya talibim. Bu halkın çektiği acıları ben de göğüsleyebilirim, çekebilirim. Hatta bu halka bir zorbalık, biz acı dayatılacaksa bir reçete olacaksa önce ben bunu tatmalıyım. Bunun için mücadele etmeliyim, kavga etmeliyim. Çünkü orada beni bu topluluk en başa oturtma onuruna eriştirmiş. Bir örnek vermek istiyorum: Tarlaya ektiğiniz tohumda dahi bir seçicilik yaparsınız. En güçlüsünü seçmeye, toprağın içerisinde en fazla verimi almaya çalışırsınız. Yani en karakterli tohum. Dede bağlı bulunduğu toplumun en karakterlisi, en dirençlisi, en bilgesi, en ahlaklısı olmak zorunda. Şimdi tekrar döndük müfredata. Aleviliğin bu kocaman bir ayıbı. Böyle bir anlayışa cılız protestolar… Öyle mi olması lazım? Ondan sonra çok büyük cümleler kurmak doğru değil.
Dede çocukları da dedelik yapmak zorunda mı? Dedelik yapmak için kıstaslar var mı?
Maalesef bu ciddi bir tartışma konusu. Zaman zaman kafam karışıyor. Yani soydan olması meseleyi çözmüyor. Bu böyle olmasa diyorum. Fakat benim bilgilerimi, karakterimi yansıtabileceğim yanıbaşımda sadece çocuklarım var. Biz Alevi eğitimini ihmal ettik. Bunu açık ve net somut bir biçimde görebiliyoruz. Cemevlerini maalesef okullaştıramadık. Cemevlerini bir bilgi evi haline getiremedik. Giderek cemevlerini camilere çevirdik. Çünkü şunu gördük; din adamının kutsandığını, din adamının yapay da olsa bir saygı gördüğünü, onun rahat ettiğini, hazır köşede gıcır gıcır bir koltuğunun olduğunu gördük. Bu onun karakterini zaafa uğrattı. Bir Alevi dedesi, bir Alevi mürşidi talibine ve yoluna karşı mükelleftir. Yani sorumluluğun çok ötesinde bir duygudur bu. Şimdi soydan gelen hangi dedelerin nasıl türediğini, türetildiğini görüyoruz.
“CEMEVLERİNİ DERGAHA ÇEVİREMEDİK”
Ben maalesef karakterimi en yakınımdaki çocuğuma yansıtabilirim çünkü dergah yok. Maalesef cemevlerini dergaha çeviremedik. Baştan beri Alevilikte cemevi yoktur. Alevilikte dergah vardır. Alevilikte külliyeler vardır. Alevilik sadece ibadet etmek için kocaman binalar yapmaz. Alevilik bilgilenmek içindir o evler. Yoksulları doyurma biçimidir. İnsan ilişkilerini çoğaltma biçimidir. Oralar dostluğu, barışı, kardeşliği geliştirmek içindir. Bugün diyoruz ki Alevilik en rahat dönemini yaşıyor. Yakın tarihte bir katliam hatırlıyor musunuz? 90’dan bu yana. En rahat dönemi. Şimdi bu kadar rahat olduğu bir dönemde cemevlerinde hala cem yapalım bilmem ne. Cem de yapalım ben cem yapmayalım anlamında söylemiyorum ama oraları bilgi evine çevirelim, çocuklarımızı orada eğitelim. Oralardan yetişsin dedeler. Oralarda dede olmaya talip çok zeki insanlar var. Çok onurlu, çok dürüst, bu topluma yıllarca hizmet edebilecek insanlar var. Belirli bir bilgi donanımını ve karakterini oralarda kazandırabiliriz. Neden bunu denemeyelim. Elimizi ayağımızı tutan nedir? Çünkü bir hegemonya yaratıldı. Bu hegemonya herkesin işine geldi.
“ÇOK ÇİRKİN BİÇİMDE SÜNNİLERE ÖYKÜNDÜK”
Talibin de işine geldi çünkü öğrenme isteği, arzusu giderek azaldı. Yoksul insanların öbür dünyası vardır. Biz de cehennemle cennet yarattık. O cennet ve cehennemi her cuma pazarladık insanlara. Ali’yi seversen cennete, Muaviye’ye taparsan cehenneme, şunu şöyle yaparsan cennete. Dünyanın kendi gerçeklerinden kopararak soyut bir dünya kavgasına taşıdık insanları. Dolayısıyla cemeviyle camiyi nötrledik. Çok çirkin biçimde Sünnilere öykündük, benzedik. Yanı başımızdaki o camilerdeki rantı gördük. Niye inkar ediyoruz! Niye cemevlerinden milletvekili adayları, muhtar adayları şunlar bunlar çıkar bir dönem sonra. Niye dedeler gider politikacılarla pazarlıklar yapar? Bu bizim gerçeğimiz. Biz bu gerçeklerle çok net yüzleşeceğiz korkusuzca. Kendi gerçeğiyle yüzleşemeyen bir toplumun düşmanla yüzleşmesi, karşı karşıya gelmesi mümkün müdür?
“DEDELERİN EN BÜYÜK YARDIMCISI KARAKTERİ VE AİLESİDİR”
Peki dedelerin en büyük yardımcıları kimlerdir?
Bu sorunun iki tane yanıtı olabilir. Birincisi bir dedenin yardımcısı yine bir dedenin karakteridir diyorum. Önce karakter kazanacaksınız, o karakter sizin her türlü işinizi görür yalnız kalmazsanız. Yani huyunuz, suyunuz, eğitiminiz, kendinize verdiğiniz değer ve tam bir mürşit olgunluğuna ulaştıysanız bu sizin sürekli avantajınız olacaktır ilişkilerinizde, yolda, izde, cemde, hayatta, durduğunuz yerde, oturduğunuz yerde, sohbetinizde bu sizin rehberiniz olacaktır. İkinci bir şey olarak ailesi önemlidir diye düşünüyorum. Dede talibiyle başka bir ilişkidir.
“MÜRŞİTLE TALİP ARASINDAKİ İLİŞKİ EN VEFALI İLİŞKİDİR”
Mürşitle talip arasındaki ilişki yeryüzündeki en vefalı, en doğal, en hümanist ilişkidir. Değerli ilişkidir ve dedelerin yardımcıları talipleridir. Bir dedeyi uyaracak, ona yanlış yaptırmayacak kendi insanları, kendi talipleri. Bizim taliplerimizde o kadar zeki, o kadar güzel insanlar var ki dedesini çocuğu kadar seviyor, annesi kadar, babası kadar, yolu kadar değer veriyor. Onun gözlerinin içine imrenerek bakıyor. O dedesinin yanlış yapmasını istemiyor. Dedesi yanlış yaptığında ‘Dede sen yanlış yaptın’ diyemiyor. Halkın içerisinde kıvranıyor, ondan fazla kıvranıyor. Bir başa kaldığında ‘Dedem keşke şöyle olsaydı’ akıl da vermeyerek. ‘Siz daha iyisini bilirsiniz ama keşke şu olaydaki tavrınız böyle olsaydı.’ Ben o talipleri çok seviyorum.
“ARTIK SENİ MÜRŞİT OLARAK GÖRMEK İSTİYORUZ, DEDİKLERİNDE 40 YAŞINDAYDIM”
İlk cemi nerede yönettiniz?
Kendi köyümde yürüttüm. Ben dedelik yapmayı çok düşünmedim. Şundan dolayı düşünmedim; dedeliği çok ulvi bir görev olarak gördüm. Çok büyük bir yük olarak, büyük bir dünya olarak gördüm. Binlerce insan, doğa, ay, yıldız, güneş her şeyi bilen değiştiren dönüştüren adam, ayı bile dönüştüren adam, güneşi dönüştüren adam, enerjiyi dönüştüren, toplumu dönüştüren, değiştiren hep hayranlıkla baktım o mürşitlere. Dedim ki ‘Yok yahu bu yük bize çok fazla gelir. Biz götüremeyiz.’ Fakat giderek o ışığını kaybetmeye başladı. Böyle rahatına düşkün, zaaflı insanlar artık oralara oturmaya başladı, itibarı yavaş yavaş azaldı, saygınlığı azaldı. Biz sürekli Aleviliğin içindeyiz. İşte cemdeyiz, demdeyiz, görgüdeyiz, sorgudayız. Babamın talipleri geldiler. Onlar çok değerli insanlar, çok özel insanlar. Gerçek yol talipleri onlar. Yol diye bir kaygıları var. Çocukları kadar yolunu seviyorlar, ailesi kadar, canını verecek kadar. ‘biz seni artık mürşit görmek istiyoruz’ dediklerinde 40 yaşını aşmıştım. Kerbela’da da Hüseyin’e ‘Görevini yapmazsan iki elimiz iki yakanızdadır’ diyen o Kufeliler daha sonra terk ettiler ya hep onu anımsarım. Onlar terk etmediler çok seviyorum taliplerimi. ‘Artık zamanıdır’ dediler. Ben bu arzu ve isteğin karşısında duramadım. ‘Peki’ dedim. El aldık, görgüden, sorgudan geçtik. Bizde görgü ve sorgu önemlidir. Dedeliğe başladım.
“DEDELİĞİN İRTİFA KAYBETTİĞİ DÖNEME DENK GELDİM”
Dedeliğin de tam irtifa kaybettiği sürece denk geldik. Aleviliğin artık dejenerasyona uğradığı, çoğaldık diyoruz ya giderek azaldığımız döneme denk geldim. Ben çoğaldığımıza inanmıyorum. Bu aşikar Alevilik bizi ciddi anlamda müşkül duruma düşürdü. O dönem dostlarımın karşımda olduğunu gördüm. Çünkü niye, Alevilik toplumsal özelliğini kaybetmişti, bencilleşmişti, bireyselleşmişti. Artık iyi şeyler bir kişiye mal ediliyordu. Bunu özellikle söylemek istiyorum Aleviliğin üst aklı yoktur. Üst akıllı dinler semavi dinlerdir. Hristiyanlığın üst aklı vardır, papazdır. Yahudiliğin üst aklı vardır, hahamlardır. Sünniliğin üst aklı vardır, Diyanettir. Aleviliğin üst aklı yoktur, Aleviliğin aklı toplumsaldır. Bu toplumsal aklın giderek bölünüp parçalandığını ve bir kişiye mal edilmeye ya da kişilere şahıslara doğru mal edilmeye çalışıldığını gördüm. Bu benim asla kabul edeceğim bir durum değildi. Bu topluluğumun iradesi elinden alınamaz. Biz kolektifiz. Biz her şeye can demişiz. Yani büyüğü olmayan, küçüğü olmayan, erkeği olmayan, kadını olmayan kocaman bir topluluk.
Hangi illerde talipleriniz var?
Belki de en geniş talip yelpazesine bizler sahibiz. Güvenç Abdallılar. Bu anlamda kendilerine bir övünç kaynağı yaratabilirler. Karadeniz yöresi, Trabzon, Giresun, Ordu, Samsun, Kastamonu, Sinop, Zonguldak, Düzce, Kocaeli, İstanbul, Ege’nin birçok yöresi ve hatta Mısır’a, Afrika’ya kadar uzanan bir Güvenç Abdal talibi zinciri var. En kalabalık ocaklardan bir tanesi. Güvenç Abdal Ocağı diğer ocaklardan farklılıklar arz eden bir ocak. Bugün unutturulmak isteniyor. Neden Güvenç Abdal Ocağı pilot ocak olarak seçildi, neden bu ocağın üzerinde bazı eller var, karıştırıyor? Bizi kimler oralardan söküp atmak istiyor? Çünkü Güvenç Abdal Alevilik tarihinin en dirençli ocaklarından, en dirençli yol önderlerinden bir tanesidir. Aleviler artık şu din adamları kimliğinden sıyrılmak zorundalar. Yeterince bu coğrafyada din adamı var. Bir sürü müftü, imam var. Onlar sizlerden çok daha olanaklı. Onlara öykünmeyin, onları taklit etmeyin. İmam Hatip liselerinde, ilahiyatlarda şurada burada yetiştirilen yüzlerce binlerce insan var. Bir Alevinin yolu ona yeter. Babasının tarihi yeter, güncel hayatı yeter. Güncel hayattaki yaptıklarınız ve ürettikleriniz size yeter. Onu yeter ki doğru yorumlayın. Sabah çocuklarınızla yaptığınız kahvaltıyı, öğlen yemeğinizi, lokmanızı sorguladığınızda zaten Aleviliğin birçok felsefesine, tasavvufuna da ulaşmış olacaksınız.
Peki Karadeniz Alevileri inanç bazında hangi sorunları yaşıyor? Karadeniz Alevilerinin varlığı nasıl?
Karadeniz yöresi benim gözümde çok kahraman bir bölge. Bağlı bulunduğum coğrafyadaki insanların hangi acıları çektiğini çok net görebiliyorum; aynı acıları bizler de çektik. Karadeniz yöresi bir nevi Alevilerin saklandığı bölge olmuş, kamuflaj bölgesi. Baba İshak ve Baba İlyas ayaklanmasını iyi irdelemek gerekir diye düşünüyorum. Orada parçalanan Aleviler, parçalanan mürşitler değişik yörelere gitmişler fakat bir tanesi o direnişte yer alan Menteş’te katledildikten sonra Hacı Bektaş’ın kardeşi Gümüşhane’ye yürüyor Kürtün’e. Güvenç Abdal. Orada bir dergah kuruyor. Pontus Rum Krallığı’nın içerisinde bu dergah. Kendini kabullendiriyor. O dergahın kurulduğu yere insanların ulaşması mümkün değil. Coğrafya zor bir coğrafya. Anlıyoruz ki oralarda bir takım eğitim de olmuştur. Yani ulaşımı zor, insanların haberi olması zor, dağlık bir kesim, ormanlık bir arazi ve orada bir dergah var. Fakat bugün bu dergah inkar noktasında. Bu ciddi bir şekilde irdelenmesi gereken bir sorundur. Bu dergahı neden, kimler sabote ediyor, aradan kaldırıyor, unutturmaya çalışıyor, buna kimler ön ayak oluyor?
“GÜVENÇ ABDAL OCAĞI UNUTTURULMAK İSTENİYOR”
Var mı bir bilginiz? Kim unutturmaya çalışıyor?
O dergahta yoğun bir Alevi militanı yetişmiştir. Orada Alevilerin saklandığı ve orada dinlenerek mücadelelerine tekrar devam ettiği anlamına da geliyor. 1800’lü yıllara kadar 104 tane Alevi ayaklanması yaşanmış. Bu kadar çok büyük yenilgiler yaşamış, bu kadar büyük travmalar yaşamış topluluklar ya yok olur ya da tamamen asimile olur. Fakat bu topluluk ne asimile olmuş ne de yok olmuş hatta bir noktada da çoğalmışlar. Yani davalarını diğer insanlara anlatabilmişler. Gittikleri yerde onları dertleriyle de dertlendirerek kendi sorunlarına duyarlı duruma getirmişler. Bugün bu olanaklardan bocalıyoruz, çok fazla çözüm üretemiyoruz fakat onlar bulundukları dönemi çok ciddi anlamda etkilemişler. Ve o dergahta ciddi eğitimler almışlar.
Bugün bir tane pir daha unutturulmak isteniyor. Dikkatinizi çekiyorum Hasan Sabbah. Hasan Sabbah’tan ülkesi öcü olarak bahseder ve giderek Aleviler de onun ismini terk etmeye başlar. Niye? Direnişinden dolayı. Pir Sultan’ın niye artık hayatını basitleştiriyoruz giderek? Direncin olduğu yerde direnci değersizleştirme, unutturma, onu basitleştirme var. Biz bundan sıyrılamıyoruz maalesef. Güvenç Abdal da böyle bir ocak. Onlar büyük mücadele insanları. Öyle köşeye mindere yastığa oturupta saatlerce ahkam kesenler, akıl verenler değil. Aynı zamanda Alevi mücadelesinin en ön saflarında Aleviliği örgütleyenler. Egemen korkuyor. Cemevlerinde sabah akşam cem yapın ne olacak. Ama tarihe mal olmuş pirlerle ilgilenmeyin, onları öğrenmeyin, onları taklit etmeyin. Yatın kalkın Allah deyin, medet deyin ne derseniz deyin artık. İki, üç tane sakallı da ayarlıyorlar ilahiyat fakültelerinden onlar da geliyorlar bizimle ah Hüseyin vah Hüseyin diyerek olayı sulandırıyorlar.
“ESKİ CEMLER CANDANDI, DOĞALDI”
Cemlerde bir bozulma var mı? Eskiden köylerde cemler büyük evlerde olurdu; şimdi ise cemevlerinde oluyor. Bir farklılaşma göze çarpıyor mu sizce?
Eskiden cem aşkla yapılırdı şimdi cennet için yapıyoruz. Allah bizi cennete koysun ya da komşularımıza, diğerlerine şirin görünmek için. İnsanoğlunun eğitmesi gereken vicdanıdır. Vicdanı eğitimsiz insanın ne kadar bilgisi görgüsü olursa olsun eğer vicdanı eksikse hayata dair verdiği kararlar hep sorgulanır olacaktır. Dolayısıyla vicdan noktasında bugün hareket edemiyoruz. Eski cemler çok daha fazla insaniydi, candandı, aşkla yapılırdı. Bugün şehirdeki cemlerin hiçbirisinin köydeki cemlerle alakası yok. Hiç benzemiyor. Zakirler oturuyor mersiyeler söylüyor. Dedeler, kravatlı adamlar bir şeyler söylüyor, yanlarına dizmişler 30 kişi. Bizim halkımız da iki gözü iki çeşme ağlıyorlar, sızlıyorlar. Hadi gidin diyorlar en sonunda. Köydeki cemler öyle değil. Cemevleri hayatın daraltıldığı alanlardır. Dört duvar değildir. Hayatta ne var? Hayatta hukuk var, hayatta sosyal ilişkiler var, hastalıklar var. Oturulurdu orada yoksul aileler tespit edilirdi, lokmalar paylaşılırdı, sohbet paylaşılırdı. Oradaki insan öyle bir transa konsantrasyona ulaşırdı ki en sonunda cem bağlayarak evine giderdi. Artık cemi hak eden adam. Komşusunun sorununu çözmüş, doğayla sorununu çözmüş. Sohbet anlamındaki insani görevlerini canlı olmanın ona yükümlülüğü olarak dayattığı görevleri, sorumlulukları yerine getirmiş, evine rahat dönüyor.
“BİNLERCE TALİBİMİN YOĞUN KAYGILARI VAR”
Peki insanların cemlere, Alevi inancına, kültürüne ilgisi nasıl? Nasıl gözlemliyorsunuz? Alevi inancına bu toplum uzak mı duruyor yakın mı duruyor? Gençlerin, çocukların, kadınların ilgileri nasıl?
Yeniden bir dünyayı inşa etmek zorundayız. Gittik milletvekillerinin sofralarında, kaymakamın sofralarında, valinin sofralarında, iş adamlarının sofralarında profesörlerle birlikte aksırıncaya, tıksırıncaya kadar yedik. Onlarla pazarlıklar yaptık. Kendimizi birden bire erkan-ı meşreften saydık. Yani devlet erkanına uygun adamlar. Yolun adamı olmaktan, yolun dedesi olmaktan, yolun talibi olmaktan başkalarının kölesi durumuna geldik. Ve inancımızı, bilgi birikimimizi, örf, adet ve geleneklerimizi onların hizmetine sunduk. Şimdi böyle bir durumla karşılaşınca ciddi anlamda Alevilik kaygısı olanlar bir tarafta mutsuzlaştı, çaresizleşti. Anadolu Alevileri bugün mutsuz ve çaresiz. Yüzlerce, binlerce talibim var. Yüzlerce köyde sorgu, görgü yapıyorum, cem bağlıyorum. Birlikte Alevilik öğretiyoruz. Fakat şunu çok net görebiliyorum; yoğun kaygıları var. Çocuklarının geleceğine dair, hayata dair kaygıları var. Çocukları okula gidiyor bu insanların. Bu çocuklar cihat adı altında bir eğitimden geçiyorlar. Cihatın Türkçe anlamı kutsal savaş yapmak zorunluluğu. Allah’ın emri, kafirleri öldüreceksiniz. Peki kafir kim? Namaz kılmayan, oruç tutmayan, zekat vermeyen, hacca gitmeyen, kelime-i şehadet getirmeyen, İslam’ın beş şartını yerine getirmeyen. Kim getirmiyor? Babası. Babasının gırtlağını kesen çocuklar göreceğiz eğer böyle devam ederse.
Biz Aleviyiz ve 17 milyon, 20 milyon, 30 milyon. Bırakın böyle saçma rakam saymayı. Ben Aleviyim kaygılanıyorum tek başımayım. Bununla mücadele etmek istiyorum. Kimsenin olması gerekmez. Ben kendi adıma inancıma, toplumuma duyduğum saygıdan dolayı bu cihat anlayışı ve müftü nikahı anlayışıyla mücadele etmek istiyorum, bu kadar basit.
ABF çatısı altında Alevi Bektaşi İnanç Kurulu kuruldu. Bir yıl oldu yaklaşık. İnanç kurulunun inanca yeterli bir hizmeti olacak mı? İyi mi oldu kurulması ne düşünüyorsunuz?
Benim düzenle çelişkilerim var. Aleviliği kendi çıkarları için kullananlarla çelişkilerim var. Zaman zaman kendi toplumumla da çeliştiğim noktalar var. Bir kere ben Diyaneti reddediyorum. Alevi İslam Din Hizmetleri var Cem Vakfı’nın kurduğu. O din hizmetleri anlayışını da reddediyorum. Bir şeyi de görmeden ne yaptığını anlamadan onu da peşinen mahkum etmenin doğru olduğuna da inanmıyorum. Fakat benim kaygım Aleviliğimden kaynaklanan, dedeliğimden, mürşitliğimden kaynaklanan bir kaygıdır. Sorun kurumlar; zaten Aleviliği de temsil edemediler. Bir noktada Alevilik tıkandı. Alevilik bu değil. Alevilik statik değil. Aleviliği çivilediğinizde, durdurduğunuzda, önüne set çektiğinizde, üst akıl gibi davrandığınızda Alevilik sizi bırakıyor. Aleviliğin bunları bıraktığının farkında değil. Bu ülkede katliamlar var, bu ülkede işten atılan yüzlerce Alevi var. Yüzlerce binlerce Alevi sırf KHK’lerle işinden atılmış. Kurumlar nerede? Cemevleri yasal statüde değil hala. Böyle bakmama rağmen cemevleri için yapılan çalışmalar hiç gerçekçi değil. Alevilerin kendi aralarındaki kurumlararası çatışmalar ciddi anlamda zarar veriyor. Yayınlanan bildirgelerin birbirleriyle %100 tezat oluşturur yanları var. Hangisi Alevilik? Alevilik bu mudur? Aleviliği şudur deyip de bir çerçevenin içine koyduğunuz andan itibaren Aleviliği hiç anlamamış, hiç tanımamış, hiç onunla birlikte olmamışsınız demektir.
Bir dede olarak Aleviliğin dışında kitap okur musunuz, şiir okur musunuz, müzik dinler misiniz?
Şiir de yazarım ara sıra. Bütün şairlerin affına sığınıyorum, onlar büyük şairler, ozanlar. Ben sadece hasbelkader şiir yazıyorum. Elbette ki kitap okuyorum. Kitap okumayı seviyorum.
“YAŞAR KEMAL HAYRANIYIM”
En sevdiğiniz yazar, şair var mı?
Var. Kitap yazmanın zor olduğunu biliyorum. Fakat ben bir Yaşar Kemal hayranıyım. 15 yaşındayken İnce Memed’ten çok etkilendim. İlk okuduğum romandır. Mesela Fakir Bayburt’un Tırpan’ını çok severim. Orhan Kemal, Kemal Tahir falan hepsini çok okumuşumdur. Felsefenin temel ilkelerini okudum. Alevi yazarları zaten ne kadar yazılıyorsa sözel kültür hepsine elimden geldiğince yetişmeye çalıştım. Ne kadar okusak azdır. Fakat ben Yaşar Kemal’i bir tarafa koyuyorum. Kafka örneğin Bertold Brecht, tartışmasız Nazım bir söz ustası.
Yazdığım bir şiiri paylaşmak istiyorum:
Ey sofu, din ve iman satıyorsun
Enel Hak demişiz biz, din gerekmez.
Cehennemi yakmış insan atıyorsun
Sevgi bize kafidir kin gerekmez.
Hep bahsediyorsun cezadan, kandan
Öğüdün karanlık, düşüncen zindan
Ayrı görmeyiz cemde canı candan
Bir de çoğalırız biz on gerekmez.
Tanımayız fetvacıyı fırkasını
Biliriz zulmün önünü, arkasını
Giymişiz biz dervişlik hırkasını
İpliği de bizdedir yün gerekmez.
Ticaretin belli din ile iman
Sefa bunlar olmaz derde derman
Tenimiz tercüman canımız kurban
Kurban olan canlara ten gerekmez.
Kendi deyişlerimizi, duaz imamlarımızı, ozanlarımızı, aşıklarımızı, sadıklarımızı hiçbir şeyle kıyaslamam. Onları yarıştırmam. Yani bir Yunus’u bin yıl öncesinden getir bugün koy hala onun düzeyine yetişmek mümkün değil. Bir Pir Sultan’ı, bir Dadaloğlu’nu, Kul Himmet’i. Evet şiir kitabı da okuruz, roman da okuruz, hikaye de okuruz fakat biz kendi felsefemizdekilerin değerini ve kıymetini yeterince anlıyor muyuz? diye bir soru da oradan sormaya çalışırım.
“DOSTLUĞA ÇOK ÖNEM VERİYORUM”
Siz en çok neyle, nasıl mutlu oluyorsunuz?
Ben günlük sevinçleri çok önemsiyorum. Küçücük sevinçler onlar. Böyle bir düzende uzun vadeli mutluluk diye bir şey düşünülebilir mi? Yerküredeki her şeye ilgi duyan, nerede bir haksızlık olsa vicdanı sızlayan insanlarız. Fakat ben dostluğa çok değer veriyorum. Bir dostun yanımdan geçerken, örneğin telefon açarak ‘Merhaba’ demesi dahi benim için korkunç bir fırtına. İnsan ilişkisini seviyorum.
“BENİ EN ÇOK İHANET ÜZÜYOR”
Peki en çok sizi ne üzüyor?
İhanet. Yani yola ihanet, insana ihanet, görmezden gelmek. Dedelerin, mürşitlerin hayatının kamusal olduğuna inanıyorum ben. Yani özel bir hayatı, özel bir gündemi olamaz. Ben bütünün beyniyim diyorsanız, o dalaktan, ciğerden, böbrekten şuradan buradan sorumlu olacaksınız. Fakat ben mürşidim diyen, ben dedeyim, ben Aleviyim diyenlerin son dönemlerde bana bir saldırı kampanyası var. Bu kampanyayı hiç anlamadım. Yezidane bir anlayış. Çok net söylüyorum. Onu örgütleyenlerin kimlerden nasıl bir referans aldıklarını, benim neden yok edilmem gerektiğini kafalarında netleştirip böyle bir planın, programın içindeler. Bundan dolayı da ciddi anlamda üzülüyorum.
“HERKESİN EŞİT OLDUĞU BİR ÜLKE İSTİYORUM”
Nasıl bir Türkiye istiyorsunuz, hayal ediyorsunuz?
Baştan beri bizim arzularımız bellidir. Bizim ütopyamız Rıza Şehridir. Eşit yurttaşlığa dayalı demokratik bir cumhuriyet. Herkesin eşit olduğu, her şeyin eşit olduğu, bütün sosyal farklılıkların, cinsiyet farklılıklarının, inançtan kaynaklı farklılıkların, etnisiteden kaynaklı farklılıkların nötrleştiği, herkesin birbirine güvenle baktığı, özgürce ürettiği, özgürce paylaştığı, yarın diye kaygılanmadığı bir ülke istiyorum. Yarın diye bir kaygısı olacaksa da ‘Acaba bizim bu kurduğumuz düzeni kimler düşman olup yıkabilir? diye bir kaygısı olsun. Cahit Sıtkı Tarancı’nın dediği gibi ‘Olursa bir şikayet ölümden olsun’ öyle bir ülke arzuluyorum.
PİRHA- İnternet gazetesi Peyik’te yazan Güvenç Abdal Ocağı dedelerinden Sefa Öztürk, “Alevilik Bugün” başlıklı yazıda, “Bugünkü çocuk katliamlarını görmeyip Kerbela’da Ali Askere ağlamak hiç gerçekçi değildir” dedi. Alevilere büyük görevler düştüğünü belirten Öztürk, “Tarih yazılacak, geçmişimizi en iyi şekilde öğreneceğiz. Ama akıl veren değil, mücadelemizin öznesi olacağız” dedi.
Güvenç Abdal Ocağı dedelerinden Sefa Öztürk Gazete Peyik’te yazdığı “Alevilik Bugün” başlıklı yazıda, kendisine Aleviyim diyenlerin büyük sorumlulukları olduğunu söyledi.
Öztürk, Kırklar söylencesinden şu örneği verdi:
Muhammet sordu
-Size kimler derler?
İçeriden cevap verdiler.
-Bize kırklar derler.
Tekrar sordu
Ulunuz kim? Küçüğünüz kim?
-Bizde küçük yoktur. Küçükte uludur, uluda uludur.
“Sorunun bir kişinin aklı değil, birlikte koyulan yüreklerdedir” diyen Öztürk, “Bugün devasa sorunlarla karşı karşıyayız. KHK kararlarından tutun, eğitimde, siyasette, sanatta mücadele etmemizi bir görev olarak dayatan sorunlar” ifadesini kullandı.
“ALEVİLERİN HAKLARINI GASP EDENLERLE ALEVİCE MÜCADELE EDELİM”
Sefa Öztürk Dede, “Bugünkü çocuk katliamlarını görmeyip Kerbela’da Ali Askere ağlamak hiç gerçekçi değildir” diyerek şunları dile getirdi:
“Televizyonlarımız keyfi olarak kapatılmış, binlerce alevi işinden-aşından edilmiş, halkın oylarıyla seçilen milletvekilleri, belediye başkanları tutuklanmış, yüzlerce gazeteci hapiste. Aleviler bu gerçekliği görmek ve mücadele pratiğini de bu zemine oturtmak zorundadır.
Ben Aleviyim diyenleri ikna etmeye çalışmak değildir sorun, sorun Alevilerin hakkını gasp edenlerle Alevice mücadele etmektir.
Biz bilgiyi pratiğimizde yaşanılır ve görünür -yani nesnel- hale getirmek zorundayız. Yoksa bugünkü çocuk katliamlarını görmeyip Kerbela’da Ali Askere ağlamak hiç gerçekçi değildir. Tarih yazılacak, geçmişimizi en iyi şekilde öğreneceğiz. Ama akıl veren değil, mücadelemizin öznesi olacağız.
PİRHA- HDP Eş Genel Başkan Yardımcısı Aysel Tuğluk’un annesi, Hatun Tuğluk’un cenazesinin Ankara’daki ırkçı bir grubun saldırısına uğramasına dönük yeni internet gazetesi Peyik’te “Hatun Ananın Cenazesi / Kör Değiliz, Görüyoruz” başlığıylabir yazı kaleme alan Güvenç Abdal Ocağı dedelerinden Sefa Öztürk, “Cenazeye saldırı alışık olunan ve bilinen bir yöntem değildir ve savaşlarda dahi böylesine bir gaddarlık yaşanmamıştır” dedi. Öztürk ayrıca “Cenazemize kindar nesil saldırmıştır” ifadesini kullandı.
HDP Eş Genel Başkan Yardımcısı Aysel Tuğluk’un annesi Hatun Tuğluk’un cenazesinin Ankara’da defin işlemi sırasında ırkçıların saldırısına uğramasının ardından cenazenin mezardan çıkarılmak zorunda kalınmasına dair Güvenç Abdal Ocağı dedelerinden Sefa Öztürk tepki gösterdi. Öztürk, Peyik‘te bir yazı kaleme aldı.
“SALDIRI BÜTÜN İNANÇLARA GÖZDAĞIDIR”
“Cenaze erkanına saldırılarak yeryüzünde bütün inançlara gözdağı verilmiştir” diyen Öztürk şunları belirtti:
“Bir büyük olay yaşadık Hatun Ananın cenaze erkânı ve sırlanmasında. İyi okumamızı, anlamamızı gerektiren bir olay. Sosyolojik olarak mutlaka doğru değerlendirmek zorundayız. Çok boyutlu bir saldırıyla karşı karşıyayız. Yetkililerin “Münferit bir olaydır, herkes cezasını çekecektir” açıklamaları ise basit bir demogajiden öte bir şey değildir. Cenaze erkanına saldırılarak yeryüzünde bütün inançlara gözdağı verilmiştir. Öteki olan herkes bu somut durumu kendi paradigması ve değerleri üzerinden görmek, ona göre de pozisyon almak ve yöntem belirlemek zorundadır.”
“KİNDAR NESİL CENAZE ERKANIMIZA SALDIRMIŞTIR”
Koordineli yapılan bu çirkin saldırı ile amaçlananın sindiren, baskıcı ve çirkin politikalara karşı muhalif olanların sesinin kesilmek istendiği olduğunu belirten Öztürk şunları dile getirdi:
“Kindar nesil budur, çok çirkin bir tehditle karşı karşıyayız. Hakka yürümüş bir canımıza saldırma cesaretinde bulunanlar bundan sonra şiddetlerinin boyutunu arttırarak ve çok daha çirkinleşerek saldıracaklardır. Yapılan bu soysuz ve alçak saldırı belirli bir çevre tarafından planlanarak koordine edildiği çok açık ve nettir. Bunu görmemek için kör olmak gerekir ki aynı zamanda kimi çevrelere mesaj verirken siyasetleri doğrultusunda da propaganda yapılmaktadır. Amaçlanan halkları sindirip korkutarak baskıcı, çirkin politikalarını hiç bir muhalefetle karşılaşmadan hayata geçirmektir. Bu coğrafyada çocuklara tecavüz edilirken, ormanları yakılırken, açlığın, yokluğun ve sefaletin kıskacında insanlar kıvranırken bu ortamı fırsat olarak gören soysuzlar, cenaze erkanımıza saldırmıştır.”
“PİS KOKULAR YAYAN LANET BİR EYLEMDİR BU”
“Aleviliğin en masum anı cenaze erkanında, o ana saldırmak kutsalımızı katletmeye kalkışmaktır”diyen Öztürk son olarak şunları vurguladı:
“Cenaze erkanı Aleviliğin temel kutsaliyetinin en önemlilerinden birisi olmakla birlikte en masum, en mazlum halidir. Hakka uğurlanan bir canın, kalanlarla vedalaşarak artık Hak ile hakk olma anıdır. Rızalık süreğinin yürütüldüğü, canın canana yürüdüğü andır. Aleviliğin en masum, en mazlum anıdır. O ana dokunmak dahi insafsızlığın doruk yapmış halidir. Kaldı ki saldırmak, şiddet girişiminde bulunmak kutsalımızı katletmeye kalkışmak anlamındadır. Cenazeye saldırı alışık olunulan ve bilinen bir yöntem değildir. Savaşlarda dahi böylesine bir gaddarlık yaşanmamıştır. Pis kokular yayan provokatif, lanet bir eylemdir bu. Kör değiliz görüyoruz.”
PİRHA- Güvenç Abdal Ocağı Dedesi Sefa Öztürk, Türkiye’de AHP hükümetinin rejimi değiştirdiğini, karanlık bir döneme hızla gidildiğini belirterek, Alevilerin kendi içindeki tartışmalara son verip birlik içinde mücadele etmesi gerektiğini kaydetti. Öztürk, AKP’nin yeni rejiminde Alevilere yer olmadığına işaret ederek “Aleviler ‘cihat’ın müfredattan çıkarılması için mücadele etmek zorundalar” dedi.
Güvenç Abdal Ocağı Dedesi Sefa Öztürk, sosyal medya hesabından bir yazı kaleme alarak “Gün Alevilerin kendi arasında tartışma günü değil. Birlik ve beraberliği çoğaltma günüdür” dedi.
“ALEVİ EDEBİNE UYGUN DİL KULLANILMALI”
“Birliği olmayan toplumların dirliği de olmaz” diyen Öztürk, “Alevilerin büyük çabalarla oluşturduğu birliğe kim kastediyorsa o anlayış derhal mahkum edilmelidir. Hiç bir zümre, sınıf yoldan daha ulu değildir” dedi.
Yapılan tartışmalarda devletin diliyle konuşanlar olduğunu belirten Öztürk, “İspiyonist dil Alevilere hiç yakışmıyor ve onur kırıcı. O dil derhal terkedilerek Alevi edebine uygun bir dil egemen kılınmalıdır” dedi.
“YİĞİTLİĞİNİZİ ŞERİATI ÖRENLERE KARŞI GÖSTERİN”
AKP hükümetinin zorunlu din dersi müfredatına koyduğu Cihat kavramına da değinen Sefa Öztürk Dede, şunları ifade etti:
“Hepiniz “cihat” sözcüğünün ne anlama geldiğini biliyorsunuz. Bazı sözcüklerin anlamlarından pratikteki karşılığı farklıdır, cihat sözcüğü de bunlardan biridir. Cihat kutsal savaş, dolayısıylada kutsal ölüm demektir. Katliamlara uğrayan Aleviler müfredata alınan cihat sözcüğünün müfredattan çıkarılması için mücadele etmek zorundalar” vurgusunu yaptı.
Alevilik mücadelesi içinde olmayanların konu Aleviler olunca sertleştiklerini belirten Öztürk, “Yiğitliğinizi Alevilere karşı değil adım adım şeriatı örenlere, Alevilere zulüm edenlere karşı da gösterin” ifadesini kullandı.
“YENİ KURULAN REJİMDE ALEVİLERE YER YOK”
Türkiye’de kurulmak istenen rejimde Alevilere yer olmadığını kaydeden Öztürk, “Boşu boşuna bir birimize kıymayalım. Henüz vakit varken sağlam bir birliktelik oluşturalım. Yoksa gelecek kuşakların vebali boynunuzdadır. Hak Muhammet Ali yolu gönüllüler, aşıklar sadıklar yoludur…İçinde karası olan aramızdan çekilsin” dedi. (HABER MERKEZİ)