Etiket: seküler

  • ‘Diyanet, artık yargının da üzerinde bir güç’-VİDEO

    ‘Diyanet, artık yargının da üzerinde bir güç’-VİDEO

    PİRHA – Gazeteci Ali Duran Topuz, 12 Eylül 1980 darbesi ve 2015’teki rejim değişikliğiyle beraber Diyanetteki değişimin altını çizdi. Topuz, “Diyanet, bir cumhuriyete yakışmayacak, hatalı bir arzunun ürünü olarak var oldu. Artık yargının da üzerinde bir güçten bahsediyoruz. Diyanet, bir teokrasiye gidişin koçbaşı değil fakat teokrasiye yakın bir dindarlığı devlet yönetiminin bir parçası olarak tutma arzusunun ana kurumu olarak beliriyor” diye konuştu.

    Pir Haber Ajansı (PİRHA) olarak yeni bir haber dizisi başlattık, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluşundan günümüze faaliyetlerini tartışmaya açıyoruz.

    Türkiye’de halkın en güvenmediği ikinci kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı, her geçen yıl artan bütçesi, genişleyen yetkileri, yaptığı açıklamalarla, verdiği fetvalarla toplumsal yaşamın her alanında gittikçe daha çok söz sahibi oldu. Din işlerinden sorumlu, devlete bağlı bir kurum olarak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), kurulduğu 1924 yılından bu yana devlet içindeki varlığı, işlevleri, iktidar politikalarının hayata geçirilmesindeki etkin rolü, her geçen yıl artan bütçesi ve değişen siyasal konumu itibariyle her daim tartışma konusu oldu. Son yıllarda eğitim-öğretimde de etkin rol verilen Diyanet, Milli Eğitim Bakanlığı ile çeşitli protokoller imzalayarak laiklik karşıtı eğitimin kalıcılaşması için çabalıyor.

    “Bütçesi büyük, varlığı tartışmalı kurum olan Diyanet’in tarihsel ve güncel görevini, toplumdaki yerini, laiklik karşıtlığını, Alevi toplumu üzerindeki etkisini Gazeteci Ali Duran Topuz ile konuştuk.

    “MEŞAYİH İDARESİNİN DEVAMIDIR”

    PİRHA-Diyanet’in kuruluş amacı nedir?

    ALİ DURAN TOPUZ: Diyanet İşleri Başkanlığı, dinsel bir takım kaygılar, dinin kamusal yaşam içerisinde sonradan laiklik prensibi olarak tanımlanan ilke gereğince toplumsal ve siyasal sisteme bir baskı unsuru olarak kullanılmasını aradan çıkarma ya da laikliği seküler bir devlet ve toplum modelini güçlendirme amaçlı olduğu iddiası tepeden tırnağa bir palavradır. Zaten sekülerizmin gelişi, anayasaya girme tarihi epey sonradır.

    Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluş kanununa baktığımızda çarpıcı bir ayrıntıyla karşılaşırız. DİB, Genelkurmay Başkanlığı ve dönemin Milli Haber Alma Teşkilatı ile birlikte peş peşe sıralı kanunlarla kurulur. Bunun bize ilk işaret ettiği şey, Genelkurmay, Türk Silahlı Kuvvetleri, bir devlet yapısının askeri aygıtı, Milli Haber Alma Teşkilatı, sonraki adıyla Milli İstihbarat Teşkilatı ise yine askeri amaçları olan teşkilat… Bunlara dikkatle baktığımızda bir devletin hegemonyasını sürdürmek için gerekli olan temel çatışma araçlarıdır. DİB, devlet açısından kuruluş mantığı itibarıyla bir çatışma kurumu niteliğini taşır.

    Peşinden gelen süreçte Diyanet’e yüklenen vazife şudur; kuruluş zamanında henüz bir hedef olarak belki sekülerizm olsa bile, laiklik adıyla da olsa kabul edilmiş bir prensip değil. O tarihi itibarıyla ileride kabul etmeye hazırlandığı düşünülebilir. Fakat sekülerizm ya da laiklikten bahsettiğimizde bunun iki modeli var. Bir, Fransız modeli; bildiğimiz Türkiye’nin de kendisine model aldığı, bir de Amerikan modeli var. ‘Laiklik’ adı da Fransız modelini seçtiğimiz için alınıyor fakat ikisinin de aslında çok temel özelliği devletin, dinsel alana, gruplara, eğilimlere kör olmasıdır. Yani bunları kendi faaliyet alanı içerisinde dinsel herhangi bir ilkeyi prensip alamayacağı gibi bunun olmasını sağlayan, kamusal alanda dini bireyler üzerinde bir belirleyici otorite olma iddialarını kabul etmez. Özellikle semavi denilen 3 din, aynı kökten gelen İbrahim’i dinler, bütün toplum hayatını düzenleme; sadece bireylerin kendi içlerindeki inanç ve tanrı ile ilgili duygu ve düşüncelerini değil, bireylerin davranış ve hareketlerini kontrol etmeyi hedefler. Sekülerizmin geliştiği Avrupa toplumlarında bu gelişme, dinsel kurum ve kuruluşlara karşı çok uzun süren kanlı mücadelelerden sonra mümkün olabilmiştir. Türkiye tarihinde bu türden bir mücadele söz konusu değil.

    Devlet, Diyanet’i kurarken seküler bir yaşam tesis etme değil, dini kendi arzuladığı biçimde yeniden şekillendirmek ve toplumsal bir baskı aracı olarak kullanma ve denetimini elde tutmayı hedefler. Ve bu amaç, vatandaşların inançlarına eşit mesafe gibi bir fikri içermez. Yani kuruluş itibariyle Türkiye’nin seküler bir hedefi ve iddiası yoktur, laiklik ilkesinin anayasaya girmesi de bu durumu değiştirmemiştir. Hedeflediği şey şudur; işte nasıl ki etnos olarak Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının hepsi Türk olma mecburiyeti; yani kavramsal olarak ‘Yurttaşlık bağıyla bağlı herkes Türk’tür’ dediğinde öyle olmayanların her ne iseler öyle kalmasına da izin vermemeyi buna ek kural olarak getirir. Ve cumhuriyetin kuruluş sürecindeki faaliyetlerine bir Türkleştirme operasyonu eşlik eder. Lozan’da kabul edilen 3 azınlık hariç Türklük, kabule şayan tek etnisite olarak benimsendikten sonra Lozan azınlıklarından olmayan, Müslüman olan ama Türk olmayanlara yoğun bir asimilasyon olmuştur. Konu Kürtler olduğunda özellikle denasyonilazyon, yani ulus olmaktan çıkarma, kavimsel özelliklerini yok etme operasyonu yürür. Dinsel planda ise Sünniliğin bir versiyonu, meşru din olarak kabul edilmiştir. 2 Hristiyan ve Yahudilik olmak üzere üç azınlık hariç…

    Sünniliğin bu versiyonu kabul edilirken uygun olmayan Sünnilikler ve Sünni olmayan kesimler ve yine Lozan’dan yararlanamayan diğer inanış alanları örneğin Ezidilik, Süryani, Nasturi gibi diğer kadim Hristiyan kiliselerine mensup kişiler dahil yoğun bir baskı altına alınırlar. Mekanizma basittir, hem eğitim süreci içerisinde hem de kamusal alanı belirleyen bütün medya imkanları çerçevesinde bu Sünnilik makbul ve propagandası, eğitimi yapılan bir şey olarak getirilir. Diğer inanışların tasfiyesine yönelir ve uzun süre suç olarak; 1950’li yıllara kadar Alevi ya da Bektaşi ayinlerinin basıldığı haberleri gazetelerde rahat rahat yer bulmaktadır. Bu haberleri 1930’dan sonra çok yaygın bir şekilde görürüz. Bu durumda Diyanet aslında modern bir sekülerizmi sağlamak için ihtiyaç duyulan bir kurum değil Osmanlı’nın dinsel denetimi elden kaybetmemek için kendisinin de dayandığı İslam Sünni inanışını denetim ve yönetim altında tutmak için kurduğu meşayih idaresinin devamıdır.

    SÜNNİ OLMAYANLARA YAŞAM HAKKI TANIMAYAN BİR MODEL”

    -Tarihsel olarak faaliyetleri nasıl bir yol izledi?

    Diyanetin devlet lehine baskıcı karakterinden rahatsız olan Sünni gruplarla çoğu zaman mücadeleden çok takiyyeye dayalı bir toplumsal ilişki geliştirmeyi de ihmal etmedi. Yani hem devlet patentli Sünnilik hem de bundan hoşlanmayan diğer Sünnilikler lehine faaliyetler geliştirdi. 1950 ve 1960 yılları arasında dini güçlü politik bir referans olarak kullanan Demokrat Parti’nin etkisiyle gayet bir Sünni propagandisti, Sünni yayılmacı, Sünni olmayanlara yaşam hakkı tanımayan bir modele büründü. 1960 darbesinden sonra anayasasının oluşturduğu nispeten özgürlükçü ortam içerisinde de yine bu fonksiyonu sürdürmeye çalıştı ve Alevilikle ilgili meseleler tartışma konusu olduğunda Aleviliğin kendi müdahalesi asla söz konusu olmadan kendi varlığını sürdürebilecek bir toplumsal entite olmaya hiç yanaşmadı. Bütün kritik anlarda, örneğin Alevi gençlerin eşit yurttaşlık talep ettiği ünlü bildirisinde, Alevi aydınlarının bildirilerinde, Aleviliğe yönelik saldırılarda; Ortaca, Elbistan, Kırıkhan gibi olaylarda bu Sünni üstünlükçü pozisyonu hiç kaybetmedi.

    Son ve bugünkü Diyanet’i de hazırlayan en önemli kırılma 12 Eylül’de geldi. Din dersinin resmi olarak mecburi hale yeniden getirilmesi; çünkü bu 1961 Anayasası’nda seçimlik bir ders fonksiyonundaydı. Yani Diyanet’in sekülerizm ile uyumlu bir kurum olmasını 1961 Anayasası hedefliyordu ama buna gitmediği gibi Diyanette bir düzenleme ya da tasfiyeye de gitmemişti. Zaman zaman 1960 ve 1970’lerde Diyanet yapısı içinde Alevilik ve Bektaşilik gibi diğer inanış grupları ile ilgili masalar, birimler oluşturulması falan da düşünüldü. Bunların hiçbirine girilmedi fakat 12 Eylül, Diyanet’e cumhuriyetin kuruluş dönemindeki fonksiyonun bir benzerini verdi. Neydi o? Askerler darbe yaptığı her şeyi askeri bir nizam içerisinde yeniden yerleştirdiler ve neoliberal politikaların uygulanması için gerekli olan 24 Ocak kararlarının uygulanmasının altyapısını hazırlarken bu uygulamaların garantörü olarak dinin, politik bir baskı, propaganda aracı ve arzulanan dinsellik özelliklerine sahip olmayan yurttaşların da tasfiyesi, asimilasyonu, kamusal alanının dışında tutulmasına yönelik görevi yeniden güçlü bir biçimde 12 Eylül’de kazandı.

    SAHNEYE GÜÇLÜ BİR BİÇİMDE ÇAĞRILDI”

    – Sizce süreç içerisinde misyonunda bir değişiklik yaşandı mı?

    Aslında bir değişiklik değil, başlangıçtaki misyonun güçlü ve mevcut koşullara göre yeniden düzenlenmesi söz konusuydu. Mesele 1960’lardan sonraki toplumsal planda yürüyen liberalizm anlamında değil de özgürlükler anlamında liberalizasyon; yani özgürlüklerin genişlemesi sırasında kaybettiği fonksiyonlarını yeniden kazanması hedeflendi. Fakat belki cumhuriyetin başlangıcındaki projenin içerisinde Sünni dindar yurttaşları devlete bağlı bir inanış çerçevesinin dışına taşmaması için baskılamak önemli bir hedefti. 12 Eylül’den sonra bu hedeften çok gerçekten artık sekülerleşmiş toplum kesimleri ve hala inançlı bir Sünni olsa bile sekülerizmin varlığına inanan toplum kesimlerinin arzularının hilafına yeniden bir devletin baskı aygıtı olarak düzenlendi. Yani en önemli fark, artık sekülerleri de baskı altına alan devletin, anayasadaki laiklik prensibine karşı hareket eden bir konuma gelmesiydi. Bu kuruluş zamanındaki mantıktan biraz farklıdır ve bu aynı zamanda şu anda içinde yaşadığımız ortamı hazırladı. Fakat burada 12 Eylül tasarımına da uygun bir biçimde din, kamusal alanda görünür bir biçimde yurttaşların duygu, düşünce, siyasal, kültürel, sanatsal bakışları da dahil olmak üzere her şeyi şekillendirmek üzere sahneye güçlü bir biçimde çağrıldı.

    Turgut Özal döneminde başlayan bu eğilim Refah Partisi’nin yükselişi ile beraber 1990’larda daha da ön plana çıktı. En son Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidara gelmesi ile de artık başlangıçta olmayan bir takım görevleri de üzerine alarak yerine oturmuş oldu.

    Şu noktaya işaret etmekte yarar var; Adalet ve Kalkınma Partisi iktidara gelmeden, Refah Partisi de iktidara yürümeden önce Diyanet’i, Alevi toplumundan bile daha fazla eleştirdiği siyasal hareketlerdi. Tıpkı YÖK’ü eleştirdikleri gibi… 12 Eylül sonrası kurulan üniversiteleri bir devlet organına çeviren ve bir komiserlik idaresi altına alan anlayışta olduğu gibi Diyanet’in de bu işi yaptığını öne sürüyorlardı. Fakat Adalet ve Kalkınma Partisi hükümet olduktan bir süre sonra devletin yönetimini güçlü bir biçimde ele alma arzusu ile hareket ettiğinde ilk olarak bunu başardığı yer Diyanet oldu.”

    “CUMHURİYETE YAKIŞMAYACAK BİR ÜRÜN DİYANET”

    -AKP’nin iktidar olduğu günden itibaren Diyanet’te nasıl bir değişim yaşandı?

    “2010 yılından sonra henüz kamusal alanda etkili bir politik aktör ve ajan niteliğinde olan bir Diyanet ortada yoktu. Çünkü Diyanet, devletin arzulamadığı Sünni akımlarla da güçlü ilişkiler kurmuştu. Bu akımlardan birini oluşturan milli görüş ekolünün iyice yaygınlaşması ile diyanetteki partiye bağlılığı da temin eden ve ona ileride yeni görevler verebilecek şekilde onun yönetimini ele geçirmeyi daha kolay başardılar. Örneğin bunu YÖK’ten, Genelkurmaylıktan daha kolay başardılar. Fakat 2010 yılına kadar aşağı yukarı demokratik iddialar Avrupa Birliği perspektifi, sekülerizme dair düşünceler vardı ve Diyanet’in varlığı güçlendirilerek ve içinde partiden örgütlenmeler sağlanarak devam ettirilse bile Diyanet’e yönelik eleştirilere nisbi bir hoşgörü ile bakılıyordu. Fakat 2010’dan sonra iktidar partisi, denetimsiz bir tek parti modeline doğru; diktatoryel, otoriter ve totaliter bir formata doğru evrilmeye başladığında Diyanet’i o zamana kadar hiç kendisinden talep edilmemiş sahalarda da kullanmaya başladı.

    Örneğin Alevilerin büyük şehirlerde örgütlenip hak ve hukuklarını savunmak için taleplerini kamusal alanda güçlü bir biçimde ortaya koyduktan sonra cemevlerinin hukuken inanç kurumu ve kuruluşları olarak tanımlanması talebine itiraz Diyanet’ten alınan görüşle yapıldı. Bu aslında hükümetin itirazıydı ama Diyanet’i bu göreve koştu. Yine 2010’ların başında bu vakalar çok tekrar etmişti; cezaevinde olan yurttaşların inandıkları dinin yetkili, etkili isimleriyle görüşme hakları vardı. Yargıya taşındığı için en ünlü örnek Kocaeli Cezaevinde kalan bir yurttaşın, bir Alevi dedesi ile görüşme arzusu, İslami bir kurum olmadığı gerekçesiyle geri çevrilirken yine Diyanet’e başvuruldu. Bu başvuruların alanı çok hızlı gelişti. Özellikle 2015’ten sonraki rejim değişikliği ile hızlanan otoriter format içerisinde Diyanet çok güçlü bir politik kamu kurumu olarak öne çıkarıldı. Dinsel ve ekonomik alandaki birçok uygulama ‘Nas’ denilen yani Sünni İslam açısından emredici nitelikte olan Kur’an-i ilkelere göre örneğin ekonomideki düzenlemeler Diyanet’ten alınan görüşler ya da Diyanet’e atfedilen görüşler ekseninde yapılabildi. Yani cumhuriyetin başlangıcındaki bütün toplumu tek bir dinsel inanca yönlendirme eğilimi çok daha güçlü bir biçimde, cumhuriyetin kuruluşundaki mantığa da uymayacak, onu da aşacak şekilde. Çünkü o mantığın içerisinde Diyanet’in bir politik aktör ya da figür olarak önde durması yoktur.

    Cumhurbaşkanının bütün seyahatlerinde, özellikle yurt içinde siyasetle bağlantılı işlerde Diyanet İşleri Başkanını gördük. Diyanet İşleri Başkanı, protokolde çok ön sıralara doğru taşındı. En son Ayasofya’daki kılıçlı gösteriye kadar iş gelmiş oldu. Dolayısıyla Diyanet, bir cumhuriyete yakışmayacak, hatalı bir arzunun ürünü olarak var oldu.

    “DİYANET, TEOKRASİ ARZUSUNUN ANA KURUMU”

    -Diyanet bir taraftan en güvenilmez ikinci kurum olurken, Meclis’e sunulan 2025 bütçesinden 130 milyar 119 milyon TL ile 6 bakanlığın bütçesini geride bırakarak bütçeden aslan payını almasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

    “Bu manzara, bu ekonomik güç, aynı zamanda büyük bir örgütlenme gücü demek. Teşkilat üyeleri, imamlar ve bütün ara kademeler dahil olmak üzere bu dini, devlet yönetiminin ve toplum idaresinin güçlü bir aktörü olarak gördüğünü, yani anayasadaki laiklik ilkesinin hiç de önemsenmediğini öncelikle açık bir biçimde ortaya koyar. Eğer 6 bakanlıktan daha güçlü ise diyanet, bütçesinin daha az olduğu diğer bakanlıklardan da daha güçlü olduğu anlamına gelir. Bir politik güç statüsü verildiğini aslında bize gösteriyor. Çünkü düşük bütçeli bakanlıkların faaliyet sahaları içerisinde de diyanet var. Bu manada Diyanet, bir teokrasiye gidişin koçbaşı değil fakat teokrasiye yakın bir dindarlığı devlet yönetiminin bir parçası olarak tutma arzusunun ana kurumu olarak beliriyor. Evet eleştiriler var ama biraz dikkatli bakarsak Diyanet’in varlığını ve bu yeni fonksiyonunu güçlü biçimde onaylayan Türkçü, İslamcı ideolojik ittifak ve bunları destekleyen toplum kesiminin hala en büyük kısmının Diyanetten yana olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Çünkü Alevi toplumu eleştiriyor, Alevi olmamakla beraber sekülerizmi ciddiye alan kesimler eleştiriyor fakat iktidarları destekleyen kesimler için ve iktidarların yönettiği medya ve akademi dahil olmak üzere bu eleştiri söz konusu değil. Yani toplumun çok büyük bir kesiminin, belki %50’ye yakın bir nüfus bundan derin bir biçimde rahatsız. Fakat bu rahatsızlık bu durumu değiştirecek bir politik birlik anlamına da gelmiyor.

    Politik sahne içerisinde de bununla mücadele arzusunun giderek zayıfladığını görüyoruz. Örneğin bu Türkçü, İslamcı iktidar yapısıyla mücadele etmek için dinselliği politik bir imkan olarak iktidarın yaptığı gibi kullanmaya çalışan muhalefetlerin çok önemli bir kısmı bu konuda çekingenler. Ve bunu kökten değiştirecek bir politik program Cumhuriyet Halk Partisi dahil o güçlü partilerin hiçbirinde yok.

    YARGININ DA ÜZERİNDE BİR GÜÇ”

    -Diyanet ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın iç içe geçen faaliyetlerini nasıl okumak gerekir?

    Sadece milli eğitimle değil, aslında bütün bilgiye dayalı okuma yazma işlerini de ilgilendiren kamusal sahanın denetiminde de Diyanet çok güçlü bir role sahip. Örneğin artık Diyanete kitap toplatma ve yok etme yetkisi yasayla tanınmış durumda. Diyanet, bir kitabın toplatılıp yok edilmesini talep ettiğinde savcılar buna uymak mecburiyetindeler. Yani yargının da üzerinde bir güçten bahsediyoruz artık. Bunun en önemli örneği de biri İhsan Eliaçık’a ait olmak üzere Kur’an tefsirlerinin toplatılıp yakılma kararı oldu. Dolayısıyla eğer devletin onayladığı inanç dışında inançların toplumdan temizlenmesi hedefleniyor Diyanet de bunun için güçlendiriliyorsa toplumun duygu düşünce ve bilgilenmesini belirleyen milli eğitimin, yani bunu ilk, orta ve lise anlamında alalım; bunun devamını da oluşturan yüksek eğitim, öğretimin zaten Diyanet’in denetimine verilmesinin şaşırtıcı olmadığını görürüz. Dolayısıyla bugün sadece milli eğitim değil yargı da Diyanet’e karşı birçok bakımdan daha zayıf konumda. Teokrasi benzeri bir düzenleme derken kabaca bunu kastediyorum. Gerçek manada bir teokrasi, Osmanlı çağları boyunca da belki uygulanmadı. Çünkü Osmanlı’da da örfi hukuk, genellikle şerri hukukun üstündeydi. Kardeş katli bunun en önemli örneğidir. Şer’i Hukuk da hiçbir şekilde onaylanması mümkün olmayan bir normdur.

    Osmanlı, bir teokrasi değil, dini kendi arzu ve çıkarları için ideolojik koçbaşı olarak kullanan bir imparatorluk formudur. Şu anda Türkiye’de olan da buna benzeyen bir şey. Ki hani mevcut iktidarın tanımlarını yapmaya çalışanların bir kısmı da bunu ‘Neo Osmanlıcı’ iktidar olarak tanımlıyor. Bu manada bir ‘Neo Osmanlıcı’ bir yapı içerisinde söyledikleriniz ne yazık ki şaşırtıcı değil.

    “İNANÇ AŞILAMA FAALİYETİ”

    -Diyanet ve laiklik bir arada olabilir mi?

    Hayır. Bu fazla tartışılacak bir iş değil. Dinsel kurum ve kuruluşların örgütlenme, var olma hakkı ayrı bir mesele, bütün dinsel kurum ve kuruluşları bir dinsel anlayışa yönlendirecek şekilde kamu otoritesini kullanan bir varlık olması ayrı bir mesele. Dolayısıyla Diyanet gibi bir kurumun bulunması halinde bunu nasıl cilalarsınız cilalayın, nasıl makyaj yaparsınız yapın sekülerizmin prensibi ile uyuşacak bir yön bulamazsınız. Elbette dinsel grupların, diğer yurttaşların hak ve özgürlüklerine müdahale etme eğilimleri ve arzuları olduğu biliniyor ve bunun bir kamusal denetime tabi olması lazım. Suç varsa yargı mekanizmaları da var. Tehlike varsa asayiş mekanizmaları var ve elbette eğitimin içeriği konusunda da belli sınırlar getirilebilir, Fransız metodorisinde olduğu gibi. Ama kamu kendi yürüttüğü eğitim faaliyetleri dahil olmak üzere dinsel endoktrinasyondan yani inanç aşılama faaliyetinden köklü bir şekilde çekilmediği sürece laiklikle uyumlu bir yapı ortaya çıkmaz. Diyanet zaten tam da bunun tersi amaçla kurulmuştur. Laikliğin prensip olarak kabul edilmesinden önce toplumu, devletin onayladığı bir dinsel anlayışla yoğurmak; hani ‘tek dil, tek bayrak, tek devlet’in yanında aslında tek inanç da var.

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER

    ‘Diyanetin varlığını sorgulamayan her laiklik tartışması yanlıştır; Diyanet vergilerle finanse edilmemeli’
    ‘Bir fetih ideolojisi geliştiren Diyanet kurumu ile karşı karşıyayız’-VİDEO
    ‘Diyanet artık bir devlet kurumu olmaktan çok tarikatların merkezi haline gelmiş durumda’-VİDEO
    ‘Türkiye’de dini radikal olarak politikanın dışına çıkarmak gerekiyor’-VİDEO
    ‘Fetihçi iktidarın, böyle bir din ulemasına ihtiyacı vardı, Diyaneti bu amaçla kullanıyor’-VİDEO
    ‘Diyanet İşleri Başkanlığı misyonerlik görevi yapıyor; büyük bir holding durumunda’-VİDEO

  • Eğitim Sen Başkanı Irmak: Hükümet, yoksul halk çocuklarını biatçı yapmak istiyor-VİDEO

    Eğitim Sen Başkanı Irmak: Hükümet, yoksul halk çocuklarını biatçı yapmak istiyor-VİDEO

    PİRHA – Eğitim Sen Genel Başkanı Kemal Irmak, AKP’nin eğitim politikalarını değerlendirdi. Dinci eğitim yolunda ÇEDES uygulamasının son halka olmayacağını belirten Irmak, “Aslında amaçları o yoksul halk çocuklarını gerçekten dindar yapmak değil. Çünkü bunlar dindar da değil. Asıl amaçlanan, gençleri eleştirel dünyadan uzak tutup, biatçı bir toplum yaratıp, kendilerinin o şatafatlı hayatlarını da örtme çabasıdır” dedi.

    Eğitim alanındaki dinci yükseliş hızla sürüyor. Okullardaki zorunlu din dersinin yanı sıra zorunlu seçmeli din dersleri ve ÇEDES projesi, seküler kesimin itirazındaki son evre oldu. Karma eğitimin sık sık gündeme gelmesi ve dinci örgütler ile Milli Eğitim Bakanlığı arasında yapılan protokoller, toplumdaki tedirginliği ve tepkiyi daha da büyütüyor.

    “ÜSTTEKİLERE HAN HAMAM, ALTTAKİLERE DİN İMAN”

    Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim Sen) 12. Dönem Genel Başkanı Kemal Irmak ile AKP’nin eğitim politikalarını konuştuk. Eğitim Sen’deki görevine başlamadan önce Erzincan’da sınıf öğretmenliği yapan Irmak, Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in, göreve gelmesinin ardından üst üste “ataklar” yaptığını belirtti. Kemal Irmak, siyasal iktidarın biatçı bir toplum yaratmak istediğini söyleyerek şöyle devam etti:

    “ÇEDES uygulaması aslında eğitimi dinselleştirme politikalarının en son halkası gibi görünüyor ama bizim öngörümüz, bu uygulama son halkası da olmayacak. Recep Tayyip Erdoğan, sanıyorum 2 yıl önce ‘iktidar olmak başka bir şey, muktedir olmak başka bir şey. Biz iktidardık ama muktedir olamadık, hedeflerimize ulaşamadık’ demişti. Bunlardan birisi eğitim, diğeri ise kültür alanıydı. Kültür alanında da murat ettikleri şey, tüm sanat alanlarını kapatmak. Çünkü sanata karşı da bir düşmanlıkları var. Her iktidar kendi politikasını eğitim politikaları üzerinden pekiştirir. Eğitim alanında dinselleştirme politikaları hep vardı, fakat bunu adım adım yaptılar. Cumhurbaşkanının o açıklamalarını geniş kesimler, ‘bu başarısız olduklarının itirafıdır’ şeklinde yorumladı. Aslında gerçek öyle değildi; tam başaramadıkları, yapmak istedikleri hedefe tam ulaşamadıklarının bir ifadesiydi bu.

    “AKP, İNSANLARIN İNANÇLARINI KENDİ SİYASET VE TİCARİ HAYATLARINA ARAÇ HALİNE GETİRDİ”

    Bunlar, daha çok insanların inançlarını kendi siyaset ve ticari hayatlarına araç haline getirdiler. Kapitalist küresel dünyanın gereği doğrultusunda bunu yapıyorlar. Bunu yaparken aslında o yoksul halk çocuklarını gerçekten dindar yapmak değil, onların biraz daha eleştirel dünyadan uzak, daha biatçı bir toplum yaratıp kendilerinin o şatafatlı hayatlarını da biraz örtme çabası bu. Tabiri caizse ‘üsttekilere han hamam, alttakilere din iman’ ile bu işi götürme meselesiydi. Şimdi eksik bıraktıkları yeri son bakan Yusuf Tekin ile beraber tamamlamaya çalışıyorlar. Yusuf Tekin, geldiğinden beri üst üste ataklar yapıyor. Hepimiz tanık olduk, bütçe görüşmelerindeki konuşmalarında tarikat ve cemaatleri ‘sivil toplum kuruluşu’ olarak ifade etti.”

    “ÜLKEDE HER ŞEY TEPE TAKLAK”

    Kemal Irmak, AKP’nin projelerini tamamlama peşinde olduğunu belirterek “Tabii ki bu durum Türkiye’deki seküler kesimi, Alevileri, farklı inanç kesimlerini rahatsız ediyor. Buna karşı tepki de var ancak sorun, bu tepkileri ortaklaştıramamakta. Hakikaten ülkede her şey tepe taklak ama eğitimle ilgili her gün yapmak istedikleri projeler biraz daha tepe taklak hale getiriyor. Bir iktidar normalde ne yapar? Sorun gördüğü alanlarda tamir yapar. Yani her yeni yıl bir önceki yılın yaşanan problemlerini aşmaya dönüktür ama kendi iktidarlarını perçinlemenin bir yolu da bu geniş yoksul halk kitlelerine din üzerinden, onları iktidarlarının uzayacak bir yolu yöntemi olarak görüyorlar. Ne zaman ki buna karşı ciddi bir mücadele oluşturulur ki bunun özneleri daha çok velilerdir, çünkü onların çocuklarına bir anlamda bu kötülük yapılıyor. Sadece Seküler yaşamdan, Alevi olanların sorunu değil bu aslında” diye konuştu.

    “BUNLARIN GERÇEKTEN CUMHURİYETLE SORUNLARI VAR”

    Eğitim Sen Genel Başkanı Kemal Irmak, iktidarın eğitim alanına yönelik dinci politikalarına karşı “Ne yapmalı?” sorusuna da yanıt verdi.

    “Sorunun karşılığını her şeyi kaybettiğimiz yerde aramalı” diyen Irmak, sözlerini şu cümlelerle sürdürdü:

    “Bunlar iktidara gelirken bir takım liberal açılımlar yaptılar ve toplumun geniş kesimlerini aslında kandırdılar. Solun ve sol liberallerin de desteğine aldılar. Türkiye’de geçmişte var olan statükoya karşı daha demokrat, askeri vesayetlere karşı daha özgürlükçü olduğu sanısını uyandırdılar. İnsanlar bir süre buna kandı. 2010 yılından sonra dozlarını arttırdılar. Gezi direnişinin öncesinde toplumda bir umutsuzluk oluşmuştu ama hiç kimse bu yaşam tarzının değiştirilmesine göz yummak istemiyordu. Sonrasında bir tık geri adım atıldı ama tekrar iktidar, projelerini uygulamaya devam etti. Bütün toplum kesimleri olarak oralarda bazı şeyleri kaçırdık. Bunların gerçekten cumhuriyetle sorunları var. Dinlerini yaşamadıklarını ve İslam’a saldırı olarak bunu sağa sola yayıyorlar. O yüzden bu ülkede cumhuriyetçi, seküler, sol, sosyal demokrat, laik yaşam tarzını önemseyen bütün kesimlerin buna karşı ortak bir cephede mücadele geliştirilmesi gerekiyor. Laiklik ile ilgili geçmişte belki hatalar yapıldı, onun üzerinden toplumu bir anlamda kendi düşüncelerine doğru biraz motive ediyorlar. Gerçek anlamda laiklik; her inanç kesiminin, inanç özgürlüğünü yaşayabilmesidir. Ama bugün Türkiye’de var olmak istenen şey bir kesimin inancını, diğer kesimlerin üzerine gölge olarak düşürmek ve onları yok etmek şeklinde. Özellikle de bu inançları yok sayılan, inanç merkezleri kabul görmeyenler gibi birçok halkada insanlar, toplum kesimleri var. Bu kesimlerin itirazlarını yan yana ve çok sesli hale getirmeleri gerekiyor. Başka da bir yol yok.”

    LAİK VE ANADİLDE EĞİTİM MÜCADELESİ!

    Kemal Irmak, Eğitim Sen olarak yeni dönem mücadele alanlarına da değindi. “Kamu alanlarını çok ciddi anlamda kaybettik. Her şeyi alınıp satılır hale getirdiler” diyen Irmak, şunları söyledi:

    “Her şeyi kapitalist küresel dünyanın ekonomik yapılanmasına göre domine ediyorlar. Bu yüzden çocukların eğitim, barınma haklarını erteliyorlar. Çocukların eğitim, barınma haklarını erteleyip bu işleri gene kendilerinin desteklediği farklı kesimlere devrediyorlar. Özellikle cemaat ve tarikatlara ait yurtların varoluşu, orada yoksul halk çocuklarının daha ucuz barınabilme yol ve yönteminin açılmış olması gibi sebeplerden dolayı buralara yöneliyorlar. Eğitim kamusal bir haktır. Yani okul çağındaki her çocuğun okula gitme, barınma, açlık sorunu varsa beslenme gibi ihtiyaçların doğrudan devletin karşılaması gerekiyor. Eğitim, hiçbir pedagojik formasyonu, eğitimle alakası olmayan kesimlere asla devredilemez. O yüzden kamusal bir eğitim mücadelesi bizim bu dönem önemli mücadele başlıklarımızdan birisi. Diğer bir başlık, laikliği yeniden kazanmak… Bu ülkedeki tüm insanların laik, demokratik, seküler, bir arada yaşama projesi doğrultusunda bir mücadele başlığımızın olduğunu ifade edebilirim. Diğer taraftan bu ülkede farklı halklar var. Bunların hepsi belli merkezi, tekçi bir eğitim anlayışına tabi tutuluyor. O yüzden anadilde eğitim hakkı konusunda bir mücadele başlığımız var. Her şeyden önce aslında eğitimde çok ciddi bir nitelik kaybı var. En son Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı sonuçlarında Türkçe’yi mükemmel derecede anlayıp yorumlayabilen öğrenci sayısı %0 olarak gösteriliyor. Bu aslında her şeyi açıklayan bir durum. O yüzden bizim nitelikli, ulaşılabilir, parasız eğitim mücadelesi gene önemli mücadele başlıklarımızdan bir tanesi. Bu başlıkları belli bir takvim dahilinde farklı toplum kesimleri ile sürdürebilirsek bizi bir yere vardıracaktır diye düşünüyoruz.”

    Eren GÜVEN/ANKARA

  • Yazar Süleyman Zaman: Cemevleri Aleviliğin doğallığını asimile etmemeli-VİDEO

    Yazar Süleyman Zaman: Cemevleri Aleviliğin doğallığını asimile etmemeli-VİDEO

    PİRHA – Alevilerin ve Alevi kurumlarının bu zorlu süreçte nasıl bir yol izlemesi gerektiğine ilişkin PİRHA’ya konuşan Yazar Süleyman Zaman, “Aleviler her zaman kendi değerlerini, düşüncelerini, gizleme yoluna başvurmuşlardır. Yani örtülü bir inanç haline gelmişlerdir. Örtülü inanç olmalarının nedeni hep baskı altında olmaları ve egemenleri hep rahatsız etmelerinden kaynaklanıyor” dedi.

    Haberin Videosu

    Yazar Süleyman Zaman, Alevilerin ve Alevi kurumlarının bu zor süreçte nasıl bir yol izlemesi gerektiğine ilişkin Pir Haber Ajansı’na konuştu.

    Çok önemli ve zor bir süreçten geçildiğine dikkat çeken Zaman, “Tarihsel boyutu ile de baktığımızda Aleviliğin aslında her zaman batiniliği, toplumsal eşitliği, insanlar arasındaki kardeşliği, barışı ve özgürlüğü öne çıkararak, toplumsal bir inanç olarak geliştiğini görüyoruz. Aleviliğin bu anlayışı gerek Selçuklular döneminde gerekse aşılama ve bedenleşme dönemi olsun her zaman egemen kesim ile sistemin sahiplerini rahatsız etmiştir” diye konuştu.

    “ALEVİLER HER ZAMAN DEĞERLERİNİ GİZLEME YOLUNA GİTMİŞTİR”

    Süleyman Zaman, “Aleviler her zaman kendi değerlerini, düşüncelerini, gizleme yoluna gitmiştir. Yani örtülü bir inanç haline gelmişlerdir. Örtülü inanç olmalarının nedeni  hep baskı altında olmaları ve egemenleri hep rahatsız etmelerinden kaynaklanıyor” dedi.

    Bugün de baskıların devam ettiğini belirten Zaman, “Bugünün handikapı şudur: Sistem Diyanetle, kurumlarıyla ve getirmiş olduğu sistem ile Aleviliği zaten asimile ediyor. Ayrıca Ali’yi sevmek Alevilikse ben de Aleviyim diyerek Aleviliği Şiileştirip, kendi değerlerinden uzaklaştırmayı amaçlıyorlar” diye konuştu.

    “KURUMLARIMIZ İLK GÜNKÜ HEYECANINI YİTİRMİŞ”

    Özellikle 80 ve 90 sonrası oluşan kurumların Aleviliğe bir nefes aldırdığını vurgulayan Zaman, “Büyük kentlerde yaşayan Aleviler kendi kimliklerini ve kendilerini ifade edebilecek kurumlar ile karşılaştıklarında nefes almışlardır. Ancak daha sonra süreç içerisinde sistem bu kurumsal yapıları kendi lehlerine çevirecek bir takım oyunlar ve politik zeminler hazırlamıştır. Bu kurumlarımız bugün ilk kurulmuş oldukları günün heyecanını yitirmişlerdir. Değerler sistemi devletin müdahalesine gerek kalmadan kendi kendisini asimile ederek bu değerleri kendisi işlevsel kılacak” dedi.

    “ALEVİLİK MODERN VE SEKÜLER YAŞAMDAN YANA”

    Zaman, “Günümüzde bir takım yaşam standartları bize dayatılıyor. Oysa Alevilik her zaman çağdaş değerlerden, modern ve seküler yaşamdan yanadır. Dolayısı ile katı bir takım İslamcı uygulamalar Aleviliğe uygun düşmemektedir” diyerek şöyle devam etti:

    “Bu nedenle Aleviler toplumsal muhalefet ile birlikte hareket etmelidir. Sol, sosyal demokrat ve demokrat kesimler ile birlikte bu mücadelenin içinde kendisini görmelidir. Öteki kılınan bütün topluluklar ile birlikte hareket edilerek demokratik, hukuksal ve laik bir dünyada yaşamanın önemli olduğunu vurgulayıp bu değerlere sahip çıkacak argümanlar geliştirmelidir.”

    “ALEVİ KURUMLARI YEMEK VERME VE ÖLÜ KALDIRMA YERİNE DÖNÜŞTÜ”

    “Bugün Alevi kurumları yapılan cemlerde  12 hizmette Aleviliğin değerlerini vermediği sürece ve yapılan bu ritüellerde İslami motifler  uygulandığı sürece maalesef Alevi kurumları hızla Aleviliği asimile eden bir yapıya dönüşeceklerdir” diyen Zaman şunları ifade etti:

    “Kurumlarımız sadece yemek verilen ve ölü kaldırılan yerlere dönüştürüldü. Bu Aleviler için acı vericidir. Örneğin cemevlerinde 12 hizmet yapılıyor. Ama bu 12 hizmet nedir? Neden 12? Ayrıca bu 12 hizmet içinde yer alan ‘Çerağ’ uyandırma nedir, neden yapılıyor ve nereden gelmektedir? Arap kültürü ve İslami değerler içerisinde böyle bir şey var mıdır? Alevilikte bin yıllardır sürüyorsa bunun asıl nedeni, nereden kaynaklandığı, nereden beslendiği veriliyor mu? Verilmiyor. Bu nedenle kurumlarımızdan beklediğimiz şey Alevi değerlerinden uzaklaşmadan beslenmiş olduğu değerler sistemine sahip çıkarak Alevilik anlatılmalıdır.”

    “ALEVİLİK SADECE CEM DEĞİL”

    Zaman, “Gençlerimiz ‘Hocam biz her hafta ceme gidiyoruz ancak artık gitmek istemiyoruz’ diyorlar. Çünkü artık her hafta rutin 12 hizmet yürütülüyor. Biz bu cemlerde 12 hizmetin, bağlamanın neden olduğunu ve bağlama ile okunan nefeslerin ne anlama geldiğini öğrenmek istiyoruz. Ayrıca Alevilikte nasıl bir evren, Tanrı, insan ve yaşam algısı var bunu öğrenmek istiyoruz. Alevilik sadece cem değil” diyen Zaman şöyle devam etti:

    “Cami ile cem aynı anlama geliyor. Toplu bir yerde belli bir yerde inanmış olduğu değerleri ritüellerde uygulamaktadır. Şimdi önemli olan cemde yapılan 12 hizmettir. Neden 12 hizmet? Neden 13 hizmet değil? Cemlerde bunun yanıtı verilmesi gerekiyor. Ya da 7 ulu ozan diyoruz. Neden sadece 7 ulu ozan olarak sınırlıyoruz, binlerce ozan varken. Acaba 7 sayısına yüklenen batini bir algı mı var. Gençler şu an İnternet çağında ve araştırıp sorguluyor. Sorgulayan gençlerimizi o eski gelenekten gelen dedelerimizin anlatım biçimi artık  doyurmuyor. Dolayısı ile gençlerimiz oradan bir şey alamayınca uzaklaşıyor. Ve sonra diyorlar gençlerimizi neden çekemiyoruz. Çünkü bu koşullarda çekemeyiz.”

    “TÜM FARKLILIKLARIMIZI DEĞERLERİMİZ OLARAK GÖRMELİYİZ”

    Tek çıkışın Alevi kurumlarının kendi işlevselliğini yerine getirmekle olacağına dikkat çeken Alevi Yazar Süleyman Zaman son olarak şunları kaydetti:

    “Alevilik tek bir değerden oluşmuyor. Bundan dolayı Alevilik bütüncül yönü ile ele alınmalı. Tüm Alevi yazarlarını sevsekte sevmesekte okumamız ve değerlendirmemiz gerekiyor. Tüm farklılıkları değerlerimiz olarak görmeliyiz. Cemevleri Aleviliğin doğallığını asimile edecek uygulamalardan kendini uzaklaştırmalıdır. Kurumlarımız ve cemevlerimiz sadece ölü kaldıran ve kırk lokması verilen yerler olmaktan çıkmalıdır. Birer eğitim yuvası haline getirilmelidir. Her hafta ya da ayda bir her kurumumuz Aleviliği gerçek anlamda hem felsefi yönü ile hem inançsal boyutu ile hem de  toplumsal boyutu ile Alevilik anlatılmalıdır.”

    (HABER MERKEZİ)

  • Eğitimci Özlem Tolu: Hayır diyen herkes 17 Eylül Mitingi’nde bir araya gelmeli-VİDEO

    Eğitimci Özlem Tolu: Hayır diyen herkes 17 Eylül Mitingi’nde bir araya gelmeli-VİDEO

    PİRHA – Gerici eğitim sistemine karşı İstanbul’da 17 Eylül’de Alevi Bektaşi Federasyonu ve Eğitim-Sen tarafından miting düzenlenecek. Eğitim-Sen İstanbul 7 No’lu Şube Başkanı Özlem Tolu, Eğitim-Sen’in iç tüzüğünde yer alan “Eğitim-Sen laik, demokratik, bilimsel, ana dilde eğitimi savunur. Buna karşı üretilen her türlü politikanın karşısında durur” maddesi gereği eğitimde uygulanan tek tipçi yaklaşıma karşı durmak için 17 Eylül’de yapılacak olan mitingin çağrıcısı olduklarını belirtti. 

    HABERİN VİDEOSU

     

    Aleviler 17 Eylül’de eğitim müfredatına karşı alanlara çıkıyor. Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) ve Eğitim-Sen’in çağrıcılığını yaptığı mitinge çeşitli muhalif kesimlerden kitlesel katılım bekleniyor.

    Miting öncesi çeşitli kesimlerden katılım çağrıları yükselmeye devam ediyor. Eğitim-Sen İstanbul 7 No’lu Şube Başkanı Özlem Tolu, Eğitim-Sen’in tüzüğünde yer alan “Eğitim-Sen laik, demokratik, bilimsel, ana dilde eğitimi savunur. Buna karşı üretilen her türlü politikanın karşısında durur” maddesi gereği eğitimdeki tek tipçi uygulamalara karşı durmak için 17 Eylül’de yapılacak olan mitingin çağrıcısı olduklarını kaydetti.

    “AKP SİYASAL ARGÜMANLARINI TOPLUMA YERLEŞTİREBİLMEK İÇİN EĞİTİMİ KULLANIYOR”

    AKP’nin kendi siyasal argümanlarını topluma yerleştirebilmek için eğitimi kullandığının farkında olduklarını belirten Özlem Tolu, meselenin sadece imam hatip liselerinin artırılması olmadığını, eğitim alanlarının bilimsellikten uzaklaştırılması, dinselleştirilmesi, tek tip insan yetiştirme yollarındaki taşların eğitimle döşenmesi politikaları olduğunun altını çizdi.

    Hemen hemen her okulun zorunlu ya da seçmeli derslerle dini eğitime ağırlık verdiğini kaydeden Tolu, öğrencilerin kılık kıyafetinden tutun da okullarda mescit açılmasına kadar çeşitli uygulamaların olduğunu bu uygulamaların başta Aleviler olmak üzere bütün seküler kesimleri rahatsız ettiğini dile getirdi.

    “MÜCADELENİN TOPLUMSALLAŞMASI LAZIM”

    Eğitim-Sen’in önce olduğu ve bundan sonra da olacağı gibi laik, bilimsel, demokratik ve ana dilde eğitimi savunmaya devam edeceğini söyleyen Tolu, bunun için ortaklaşabileceği tüm kurumlarla ortaklaşarak bu mücadeleyi sürdüreceklerini ifade etti. “Bu mücadelenin toplumsallaşması lazım. Çünkü %50’den fazlası AKP’nin dayattığı bu yaşam biçimine hayır diyor” ifadelerini kullanan Tolu, bu hayır diyen herkesin bir araya gelerek 17 Eylül mitingine destek vermeleri gerektiğini de belirti. (HABER MERKEZİ)