PİRHA- Grev dalgasının yaşandığı İngiltere’de hükümet, Acil Durum Komitesi’ni toplantıya çağırdı. Komite başkanı, ‘grevleri iptal etme’ çağrısında bulundu.
BBC Türkçe’nin haberine göre İngiltere’de hükümet, artan grevler sürecinde bazı hizmetlerin sürdürülmesi için askerlerin ve memurların devreye sokulması gibi önlemlerin tartışılacağı Acil Durum Komitesi’ni (COBRA) toplantıya çağırdı.
Hükümet, havalimanlarında greve çıkacak sınır güvenlik memurları ile ambulans görevlilerinin grevi sırasında askerlerin görev yapabileceğini açıkladı.
Aralık ayı içinde birçok sektörde yapılacak grevlerin hayatı önemli ölçüde aksatabileceği belirtiliyor. Bu ay greve çıkacağını açıklayanlar arasında posta ve demiryolu işçileri, hemşireler, ambulans ve paramedik görevlileri, havalimanlarındaki pasaport kontrolü ve sınır güvenlik personeli de bulunuyor.
‘GREVLERİ İPTAL EDİN’ ÇAĞRISI YAPILDI
Komiteye başkanlık eden Kabine Bakan Yardımcısı Oliver Dowden, grevlerin ‘zarar verici’ olduğunu savunarak, “Grevlerin etkisini azaltmak için hükümet elinden geleni yapacak, ama aksamaları tümüyle önlemenin yolu, sendika patronlarının müzakereye dönmesi ve zarar veren grevleri iptal etmeleridir” dedi.
Sendikalar, hayat pahalılığı ve yıllardır zam alınmaması nedeniyle enflasyon karşısında eriyen ücretlere makul miktarda zam yapılmasını talep ediyor. Başbakanlık ofisi, bağımsız kurulların önerilerinin dikkate alındığını ve hükümetin, ücret zamlarının enflasyonun artmasına yol açacağı endişesi taşıdığını belirtti.
Noel sezonunda seyahatlerdeki aksamaların asgariye indirilmesi amacıyla askeri personelin pasaport kontrolü ve sınır güvenlik görevlisi olarak eğitilmesine başlanmıştı. Ambulans çalışanlarının 21 Aralık’taki greviyle eş güdümlü olarak paramedik ve acil hat görevlilerinin de greve çıkması nedeniyle askerler de işe alışmak için bazı hastanelere gönderilmeye başlandı. Sağlık alanındaki grevler acil durum hizmetlerini etkilemeyecek.
İngiltere Başbakanı Rishi Sunak geçen hafta parlamentoda yaptığı konuşmada, grevlere karşı yeni ‘sert yasalar’ üzerinde çalıştıklarını açıklamıştı. Sunak, “Sendika liderleri makul olmayan bir şekilde davranmaya devam ederse, o zaman İngiliz halkının yaşamlarını ve geçim kaynaklarını korumak için harekete geçmek benim görevim” demişti. Yasanın ayrıntılarına dair bilgi verilmedi. Ancak bazı kilit sektörlerde grev yasağı, sendikaların greve çıkma koşullarının zorlaştırılması gibi seçenekler üzerinde durulabileceği belirtiliyor. Ayrıca grev kararı alınabilecek kilit sektörlerde de grev esnasında minimum hizmet şartının getirilmesi planlanıyor.
Sendikalar ise bakanların birbiriyle değil, ücret müzakereleri için kendileriyle bir araya gelmeleri çağrısı yapıyor.
PİRHA- KESK Ankara Şubeler Platformu, zamların geri alınması talebiyle Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) önünde açıklama yaparak, elektrik ve doğalgaz faturalarını yaktı. Eylemde açıklama yapan Tüm Bel-Sen Ankara 1 No’lu Şube Başkanı Erdoğan Usta; “Bir taraftan elektrik dağıtım şirketleri soyuyor, diğer taraftan devlet” dedi.
Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) Ankara Şubeler Platformu’nun çağrısıyla Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) önünde bir araya gelen sendikalar, enerji dağıtım şirketlerinin kamulaştırılması çağrısında bulunarak ve faturalarını yakarak zamları protesto etti.
‘Bu zamlarla yaşanmaz, zamlar geri alınsın’ pankartının açıldığı eylemde emekçiler sık sık, ‘Zam, zulüm, işkence işte AKP’, ‘AKP’den hesabı emekçiler soracak’ sloganları attı.
Eylemde yapılan açıklamayı Tüm Belediye ve Yerel Yönetim Hizmetleri Emekçileri Sendikası (Tüm Bel-Sen) Ankara 1 No’lu Şube Başkanı Erdoğan Usta okudu. Usta, enerji ve akaryakıt zamlarının geri çekilmesi ve enerji dağıtım şirketlerinin kamulaştırılması çağrısında bulundu.
“KAMU EMEKÇİLERİNİN MAAŞLARI YOKSULLUK SINIRI RAKAMLARININ ÇOK GERİSİNDE”
Elektrik ve doğalgaz faturalarının bugün ülke genelinde yoksulluğun sembolü olduğunu söyleyen Usta, iktidarın politikalarıyla Memur-Sen’in imzaladığı toplu sözleşmenin olumsuz sonuçlarını hep beraber yaşadıklarını belirtti.
İşsizlik ve yoksulluğun derinleşerek devam ettiğini vurgulayan Usta, “Asgari ücrete yapılan zam daha işçinin eline geçmeden açlık sınırının altında kalırken, kamu emekçilerinin maaşları yoksulluk sınırı rakamlarının çok gerisinde seyrediyor ve her geçen gün açlık sınırı rakamlarına yaklaşıyor. Ülkenin dört bir yanından hayat pahalılığına ve fahiş zammı faturalara karşı tüm halkın tepkisi her gün daha da artıyor” ifadelerini kullandı.
“BİR TARAFTAN ELEKTRİK DAĞITIM ŞİRKETLERİ SOYUYOR, DİĞER TARAFTAN DEVLET”
Bir tarafta yoksulluğun, diğer tarafta israfın olduğuna dikkat çeken Usta, sözlerine şu şekilde devam etti:
“Ülkede bir kesim Lale Devri’ni yaşıyor diğer kesim geçinemiyor. Geleceğe dair kaygılarımız arttı. Siyasal iktidarın neo-liberal ekonomi politikaları cilalanıp topluma sunulurken emekçilerin payına daha fazla sömürü daha fazla yoksulluk düşüyor. Sermaye sahipler servetlerinin üzerine servet katarken neşeleri Maliye Bakanı’nın gözlerinin içindeki ışıltıya yansıyor. Yaşanan krizin faturasının bedelini ilk seçimlerde iktidara keseceğiz. Asgari ücretliye vergi istisnasını müjdeleyen, istisna tutarı kadar asgari geçim indirimini kaldıranlardan, istisna olarak sunulan gelirden bile dolaylı vergi alan anlayıştan bıktık. Elektriğe, doğalgaza, akaryakıta gelen yüksek zamlarla beraber ödediğimiz vergilerden katmerlenerek artıyor. Bir taraftan elektrik dağıtım şirketleri soyuyor, diğer taraftan devlet.”
“VERGİDE VE ÜCRETTE ADALET”
Tüm Bel-Sen Ankara 1 No’lu Şube Başkanı Erdoğan Usta, son olarak, “A’dan Z’ye her şeye gelen ve gelecek olan zamların işaret fişeği olan enerji ve akaryakıt zamlarının geri çekilmesini enerji dağıtım şirketlerinin kamulaştırılmasını istiyoruz. Elektrik, su, doğalgazdan alınan KDV’nin yüzde 1’e düşürülmesini istiyoruz. Vergide ve ücrette adalet, bağımsız yargı, adil bir ek gösterge sistemi istiyoruz” şeklinde konuştu.
Açıklamanın ardından emekçiler, elektrik ve doğalgaz faturalarını yakarak, hükümetin politikalarını ve zamları protesto etti.
PİRHA- Ankara’da bir araya gelen sendikalar, sivil toplum kuruluşları ve siyasi partiler 15-16 Haziran İşçi Direnişi’ni andı ve ortaya çıkan mafya siyaset ilişkisine tepki gösterdi. Yapılan açıklamada, “İktidarın politik tercihleri adaletsizliği büyütüyor. Mafya, siyasetçi, bürokrat, sözde gazetecilerin kurduğu çıkar ilişkileri halkın ekmeğini çalıyor, nefes almasını engelliyor. Emekçiler eşit, özgür, demokratik ve insanca yaşayabilecekleri bir dünyayı mutlaka kendi elleri ile kuracaktır”denildi.
Ankara’da Ulus Meydanı’nda bir araya gelen sendikalar, sivil toplum kuruluşları ve siyasi partiler 15-16 Haziran İşçi Direnişi’ni anmak ve ortaya çıkan mafya siyaset ilişkisine tepki göstermek için eylem yaptı.
Disk İç Anadolu Bölge Temsilciliği, Kesk Ankara Şubeler Platformu, TMMOB Ankara İl Koordinasyon Kurulu, Ankara Tabip Odası, Ankara Serbest Muhasebeci Ve Mali Müşavirler Odası’nın ortak yaptığı eylemde ‘Özgür ve eşit bir geleceği emekçiler kuracak!’ pankartı açılırken eylemcilerin açtığı ‘Mafya sömürü düzenine son!’ pankartı ise polis tarafından engellendi. Yapılan görüşmeler üzerine pankart kaldırılarak yerine ‘DİSK’ yazılı pankart açıldı.
‘Parasız eğitim, parasız sağlık’, ‘Sermayeye değil emekçiye bütçe’ sloganlarının atıldığı eylem 15-16 Haziran İşçi Direnişi’nde yaşamını yitirenlerin anısına 1 dakikalık saygı duruşuyla başladı.
Saygı duruşunun ardından örgütler adına açıklamayı Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) İç Anadolu Bölge Temsilcisi Tayfun Görgün okudu.
“BİR YANDAN YOKSULLUK, DİĞER YANDAN SERVETLER ARTIYOR”
‘Sağlıklı güvenceli ve insanca bir yaşam için bildiğimiz yoldan yürüyoruz’ diyerek sözlerine başlayan Görgün şunları dile getirdi:
“Sürmekte olan ekonomik kriz ve salgın ile beraber işçiler başta olmak üzere geniş halk kesimleri ağır bedeller ödüyor. Hızla artan işsizlik, iğneden ipliğe gelen zamlar, eriyen ücretler ekmeğimizi küçültüyor, yaşamımızı çileye dönüştürüyor. Bir yandan yoksulluk, diğer yandan servetler artıyor. İktidarın politik tercihleri adaletsizliği büyütüyor. Başta işçi sınıfı olmak üzere halkımız yaşam mücadelesi verirken az sayıda para ve iktidar sahibi servetlerinin, lükslerinin, ihalelerinin, karlarının, rantlarının bir kısmından bile vazgeçemiyorlar. Asgari ücretten tıkır tıkır vergi kesilirken, üç beş şirketin milyonluk vergileri sıfırlanıyor, devlet bankalarından geri ödemesiz krediler akıtılıyor.”
“ÇARESİZ DEĞİLİZ”
‘Belli başlı birkaç şirketin payına ballı ihaleler, işçilerin payına ise Kod-29 ile tazminatsız işten atılmak, ücretsiz izin, asgari ücretin altında kalan ‘Kısa Çalışma Ödeneği’, işçinin, köylünün, öğrencinin, dar gelirlinin payına da banka hacizleri düşüyor’ diyen Görgün şöyle devam etti:
“Ülkeyi yönetenlerin tercihleri ve öncelikleri bizlere hizmet etmiyor, milyonlar için sağlıklı, güvenceli ve insanca bir yaşam vadetmiyor. Fakat çaresiz değiliz. Bu durumda işçiler ve emekçiler başta olmak üzere bu ülkenin tüm değer ve güzelliklerini üretenlerin, emeklilerin, işsizlerin omuz omuza yeni bir yol açması gerekiyor. Sağlıklı, güvenceli ve insanca bir yaşam için, haklarımızı almamız için bir olmamız, birliğimizin gücüyle haklarımızı savunmamız, engelleri kol kola aşmamız gerekiyor. Haklarımızı, yaşamlarımızı ve memleketimizi nasıl savunacağımızı tarihimizden biliyoruz. Bundan 51 yıl önce, 15-16 Haziran 1970’de ayağa kalkan işçi sınıfından, emekçi direnişinden dersler almamız gerekiyor.”
“15-16 HAZİRAN DİRENİŞİ DİRENİŞİN SEMBOLÜDÜR”
Görgün,15-16 Haziran’ın güdümlü sendikacılığa başkaldırıp, direnen işçi sınıfının gerçek sendikal haklarını savunduğu muazzam bir direniş olduğunu vurguladı.
Görgün şunları kaydetti:
“Sınıf ve kitle sendikacılığını bastırmak isteyen dönemin hükümeti ve patronların isteğine, hilelerine diz çökmeyen, boyun eğmeyen mücadele ve dayanışmanın adıdır. Sendikalar Kanunu’nda değişiklik yaparak DİSK’i fiilen ortadan kaldırmak isteyen dönemin Hükümeti, tüm tepkilere ve uyarılara rağmen Yasayı Meclis’e getirince, DİSK işçi sınıfının üretimden gelen gücünü devreye soktu ve direniş kararı aldı. İki gün boyunca İstanbul ve İzmit’te on binlerce işçinin iş bırakarak katıldığı genel direniş ve yürüyüşler yapıldı.
Ne copları ne panzerler ne de barikatlar… Hiçbir şey durduramadı birleşen işçileri. Üç işçi yaşamını yitirdi, DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler’in de aralarında olduğu yüzlerce kişi tutuklandı, binlerce işçi işten atıldı. Ancak, DİSK’i ve üye sendikalarını yok etmek isteyen ve tek sendika dayatan Yasa, büyük işçi direnişinin etkisiyle Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildi. 15-16 Haziran 1970’teki onurlu direniş işçi sınıfının birliğinin, dayanışmasının ve mücadelesinin sembolü haline geldi.”
“EMEKÇİLERİN TALEPLERİ YERİNE GETİRİLSİN”
15-16 Haziran’ın yalnızca anılması gereken bir ‘tarih’ değil, işçi sınıfının elini kolunu bağlama girişimine karşı bir itiraz, sendikal hak ve özgürlükleri savunma direnişi olduğunu ifade eden Görgün daha sonra hükümetten yerine getirmesini istedikleri taleplerini aktardı:
-Kod-29 ve ücretsiz izin zulmüne son verilsin!
-Asgari ücret üzerindeki tüm vergi ve kesintiler sıfırlansın! Az kazanandan az, çok kazanandan çok vergi alınsın!
-İşsizlik Sigortası Fonu kaynakları patronlara değil işçilere ve işsizlere harcansın. İşsizliğe karşı kamu istihdamı artırılsın, çalışma süreleri azaltılsın.
-Kıdem tazminatı başta olmak üzere emeğin seksen yıllık kazanımlarına göz dikmekten vaz geçilsin.
-Doğa katili projelere, Kanal İstanbul’a, betona değil; pandemide işini ve gelirini kaybedenlere kaynak ayrılsın.
-Örgütlenme, özgür toplu sözleşme ve grev hakkı önündeki tüm engeller kaldırılsın!
-Son günlerde ülkeyi sarsan yolsuzluk, hukuksuzluk, cinayet, yasa ve ahlak dışı karmaşık ilişkiler iddialarının üstü örtülerek değil; açık, şeffaf ve toplumun vicdanını rahatlatacak ölçüde üstüne gidilerek aydınlatılması, suçlulardan hesap sorulması hepimizin sorumluluğu ve görevidir.
-Kısacası emeğin haklarını, demokrasinin genel ilkelerini, halkın iradesini hedef alan baskı ve zorbalıklardan vaz geçilmesi, başta sorumlu kurumlar olmak üzere bu karanlıkların aydınlatılması tüm toplumun boynunun borcudur. Bunun gereğini yerine getirmek için elimizden gelen tüm çabayı sarf edeceğimizi bir kez daha ilan ediyoruz.”
“İNSANCA YAŞAYACAĞIMIZ DÜNYAYI EMEKÇİLER KURACAK”
Mafya liderlerinin ve suç örgütlerinin gündemi belirlediği, çürümüşlüğün her yanı bir kanser hücresi gibi sardığı zamanlarda olduğumuzu belirten Görgün son olarak şunları söyledi:
“Mafya, siyasetçi, bürokrat, sözde gazetecilerin kurduğu çıkar ilişkileri halkın ekmeğini çalıyor, nefes almasını engelliyor. Toplumun canını, malını, haklarını tehdit ediyor. Mafyaya, suç örgütlerine, çıkar çetelerine teslim edilmiş yaşamları bize dayatmaya kimsenin hakkı da yok, gücü de yetmez. Emekçiler eşit, özgür, demokratik ve insanca yaşayabilecekleri bir dünyayı mutlaka kendi elleri ile kuracaktır.
Sağlıklı, güvenceli, insanca bir yaşam için başta sağlık, eğitim, gelir haklarımız olmak üzere tüm sendikal-demokratik haklarımız için birlik olalım, güçlü olalım, mücadeleyi büyütelim!”
PİRHA-TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı Emin Koramaz, KHK ile işinden atılan emekçilerin bir an önce işlerine geri dönmesi gerektiğini belirterek, “Özellikle kayyumlar tarafından yönetilen belediyelerde kamu emekçileri üzerindeki baskılar sona ermelidir” dedi.
TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı Emin Koramaz tarafından, OHAL Kanun Hükmünde Kararnameleri ile kamudaki görevinden haksız-hukuksuz biçimde ihraç edilenlerin işlerine geri dönmesi ve kayyımlar eliyle yönetilen belediyelerde kamu emekçileri üzerindeki baskıların sona ermesi için bir basın açıklaması yapıldı.
OHAL KOMİSYONU ÇALIŞMIYOR
2016 yılında ilan edilen Olağanüstü Hal döneminde çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnamelerle kamudaki görevlerinden haksız-hukuksuz biçimde ihraç edilen yurttaşların ve üyelerin yaşadıkları mağduriyetin devam ettiğini söyleyen Koramaz, “Haklarında hiçbir mahkeme kararı olmaksızın, herhangi bir idari soruşturmaya tabi tutulmaksızın bir gecede tüm yaşamları karartılan ihraçlar, aradan geçen bunca süre içinde kendilerini savunabilecekleri bir mahkeme önüne bile çıkamadılar. 2017 yılı başında kurulan Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonu, süreci uzatmaktan, mağdurların hukuka erişimini engellemekten başka bir işe yaramamaktadır” dedi.
Başlangıçta bir yıllık görev süresiyle kurulan OHAL komisyonun, 4 yılı aşkın zamandır kendisine yapılan 126 bin 300 dosya hakkındaki işlemlerini tamamlayamadığını vurgulayan Koramaz şöyle devam etti:
“Çalışma hızı giderek düşen ve bazı dosyaların incelenmesini özellikle sona bırakan Komisyon, 2020 yılı içinde sadece 14 bin 10 dosya hakkında karar vermiştir. Komisyon’da halen 14 bin 320 dosya bekletilmektedir. 2021 yılının ilk 4 ayında yapılan işlemlere ilişkin herhangi bir duyuru ve rapor yayınlanmamıştır. 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname’ye 2018 yılından eklenen geçici 35. Madde ile kamu görevinden çıkarma yetkisi OHAL Dönemi sonrasında da idare tarafından hukuksuz biçimde kullanılmaya devam etmiştir. Bu madde nedeniyle kamu kurumlarında görev yapan tüm emekçiler, halen ihraç edilme korkusuyla yüz yüze bulunmaktadır. Özellikle kayyum atanan Belediyelerdeki kamu emekçileri, bu maddeyle sindirilmek istenmekte, kamu görevinden çıkarılma tehdidiyle baskıya uğramaktadır.”
“SİYASİ NEDENLERLE CEZALAR VERİLİYOR”
Özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesindeki belediyelerde birçok üye ve meslektaşlarının OHAL döneminde yayınlanan Kanun Hükmünde Kararnameler ile hukuksuz bir şekilde görevlerinden ihraç edildiğini dile getiren Koramaz şunları kaydetti:
“Daha sonrasında seçilmiş belediye başkanlarının görevlerinden alınmasıyla kayyumların atandığı bu belediyelerin hemen hepsindeki yönetici pozisyonlara liyakatsiz idareciler getirilmiştir. Üyelerimiz, bu liyakatsiz ve partizan idareciler tarafından hedef alınarak, meşruluğu tartışılan disiplin kurullarında, asılsız ve hukuk dışı soruşturmalara maruz bırakılmıştır. Belediyelerde çalışan pek çok personel tamamen siyasal nedenlerle kademe durdurma, maaş kesme, açığa alma ya da görevden ihraç gibi idari cezalara maruz kalmaktadır.”
“EMEK DÜŞMANLIĞI YAPILIYOR”
Başta kayyumla yönetilen belediyeler olmak üzere kamu kurumlarında çalışan emekçiler üzerindeki haksız ve hukuksuz baskılara derhal son verilmesi gerektiğini aktaran Koramaz, “Halka hizmet etmek için görev yapan kamu emekçilerini siyasi gerekçelerle sindirmeye çalışmak, emek düşmanlığı olduğu kadar, halk düşmanlığı anlamına da gelmektedir. Emekçilerin haklarına sahip çıkmak, üyelerimizin çıkarlarını korumak için tüm demokratik ve hukuki yolları sonuna kadar kullanacağımızın bilinmesini isteriz. Yıllardır devam eden adaletsizliğin giderilmesi için OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu kapatılmalı, haksız-hukuksuz biçimde kamu görevinden ihraç edilen herkes işlerine geri dönmeli, kamu emekçileri üzerindeki siyasi baskı ve yıldırma politikalarına derhal son verilmelidir” dedi.
PİRHA – AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi sonrasında bugün sendika ve konfederasyon başkanları ile bir araya gelecek. Kabulün 15-16 Haziran İşçi Direnişi’nin 50. Yıl dönümünden bir gün sonra gerçekleştirilmesi siyasi mesaj olarak yorumlandı.
AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan bugün saat 15.00’te Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk başkanlığında sendika ve konfederasyon başkanlarını Cumhurbaşkanlığı Sarayında kabul edecek.
“İŞÇİ DİRENİŞİNİN 50. YILINA DENK GETİRİLMESİ BİLİNÇLİ”
AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan İstanbul’da başlayan ve kısa bir süre içerisinde tüm Türkiye’yi etkisi altına alan dönemin hükümeti tarafından sıkıyönetimin ilan edildiği ve işçilerin can verdiği büyük işçi direnişinin 50. yıl dönümünden bir gün sonra bugün işçi ve işveren sendikaları ve konfederasyon yetkilileri bir araya gelecek. DİSK’in davet edilmediği toplantıda Erdoğan iktidara yakın sendika yöneticileri ile birlikte Sosyal Güvenlik Kanunu’nda gerçekleştirilecek düzenleme ile ilgili bilgilendirmeler yapacak. Erdoğan sendika yöneticilerinin taleplerini dinleyecek. Erdoğan sendika kanununda da değişikliğe gidilmesini istediğini daha önceki açıklamalarında beyan etmişti.
CHP ve HDP’li milletvekilleri bugün gerçekleşecek görüşmenin büyük işçi direnişinin 50’nci yılından bir gün sonra gerçekleştirilmesinin bilinçli bir şekilde yapıldığını ve siyasi bir mesaj taşıdığını belirttiler.
ERDOĞAN’IN GÖRÜŞMESİ SAAT 15.00’TE SARAYDA
AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan; Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk ile birlikte TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu, TİSK Başkanı Özgür Burak Akkol, TÜRK-İŞ Başkanı Ergün Atalay ile HAK-İŞ Başkanı Mahmut Arslan’ı kabul edecek. Erdoğan öncesinde MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ile bir görüşme gerçekleştirecek ve MHP’nin kanun düzenlemesi üzerine görüşlerini alacak.
PİRHA- DİSK, KESK, TMMOB, TTB ve 1 Mayıs Birleşenlerinin katıldığı online basın toplantısında konuşan DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu, 1 Mayıs’ı sosyal medyada kutlayacaklarını ve Taksim’de sembolik anma gerçekleştirileceğini söyledi.
Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK), Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK), Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB), Türk Tabipler Birliği (TTB) ve 1 Mayıs Bileşenleri, telekonferans toplantısıyla 1 Mayıs Uluslararası Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü programını kamuoyuyla paylaştı. Koronavirüs (Covid-19) tedbirleri kapsamında gazetecilerinde katılımıyla gerçekleştirilen toplantıya, DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu, KESK Eş Genel Başkanları Mehmet Bozgeyik ile Aysun Gezen, TMMOB Başkanı Emin Koramaz, TTB Başkanı Sinan Adıyaman ve 1 Mayıs Birleşenlerinin de aralarından bulunduğu onlarca kişi katıldı.
“Emek ve bilim ile kurulacak, yeni bir toplumsal düzen için yaşasın 1 Mayıs!” adlı ortak metni okuyan DİSK Genel Başkanı Çerkezoğlu, “İşçi sınıfının Uluslararası Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü 1 Mayıs, bu sene Kovid-19 koşullarında kutlanacak. Tarihte ilk kez 1 Mayıs’ta dünya işçi sınıfı büyük kitleler halinde kentlerin en merkezi meydanlarında buluşamayacak. Ancak bu koşullara rağmen Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu’nun ilan ettiği insan onuruna yaraşır bir iş ve gelir ile sosyal güvenlik talepleriyle dünya emekçileri tek ses, tek yürek olacak” dedi.
SALGIN DÜZENİN ÇÖKTÜĞÜNÜ GÖSTERDİ
“Yeni bir toplumsal düzen şart” diyen Çerkezoğlu, “Çünkü neo-liberal kapitalizm ülkemizi ve dünyamızı göz göre göre büyük bir felakete sürüklüyor. Bu düzen on yıllardır dünya halklarına sınırsız bir emek ve doğa sömürüsü, savaşlar, ekonomik krizler, artan eşitsizlikler, yoksulluk, işsizlik dışında hiçbir şey sunmuyordu. Kovid-19 salgını düzenin nasıl çürüdüğünü ve çöktüğünü en açık hali ile gösterdi” diye konuştu.
Kapitalizmin Türkiye’de en vahşi haliyle hüküm sürdüğünü dile getiren Çerkezoğlu, “İşçilerin ölümü pahasına ‘çarklar dönecek’ ısrarıyla, virüs işyerlerinden ve toplu taşıma araçlarından evlerimize taşınıyor. Aklın ve bilimin söyledikleri değil, bir avuç patronun çıkarları için tüm toplum tehlikeye atılıyor. Virüs sadece hafta sonu yayılıyormuş gibi, hafta içi işe gitme mecburiyeti getirenler, hafta sonu da işçileri çalıştırmak için akıl dışı kararlara imza atıyor” diye belirtti.
Açıklanan ekonomi paketlerine hatırlatarak tepki gösteren Çerkezoğlu, “İşverenler ve müteahhitler için milyonluk paketler açıklanırken, AKP’nin yasa değişikliğiyle ‘ücretsiz izin’ dayatılan işçiler, bin 168 TL ile yaşamaya mahkum ediliyor” şeklinde konuştu.
ÜRETİM DURDURULMALI
“Koronaviüs salgını hepimize göstermiştir ki bu düzenin sahibi bir avuç ayrıcalıklı kesim ile Türkiye nüfusunun yüzde 99’unun çıkarları aynı değildir” diyen Çerkezoğlu, salgın süresince halkın sağlığını, işini ve aşını korumak için alınması gereken önlemleri şöyle sıraladı:
Temel, zorunlu ve acil mal ve hizmet üreten işler dışında bütün işlerde salgın süresince çalışma acilen durdurulmalıdır.
Salgın süresince işten çıkarmalar yasaklanmalı, ücretsiz izin dayatmasından vazgeçilmeli çalışanlara ücretli izin verilmeli, işsizler için koşulsuz işsizlik maaşı ödenmeli, küçük esnaf ve çiftçi desteklenmelidir.
Tüketici, konut ve taşıt kredileri ile kredi kartı borçları faiz işletilmeden ertelenmeli, elektrik, su, doğalgaz ve iletişim faturaları salgın riski boyunca devlet tarafından karşılanmalıdır.
Bu süreçte özel sağlık kuruluşları kamu kontrolüne geçirilmeli, yurttaşların sağlık hizmetlerine erişimi istisnasız ve ön koşulsuz bütünüyle parasız olmalıdır.
Salgınla mücadelede koordinasyonda katı bir disiplin uygulanmalı, bilimsel yaklaşım ve bilgi paylaşımında açık ve şeffaf olunmalıdır. Kovid-19 testleri konusunda bilimsel-yaygın-hakkaniyetli ve sonuçların hızla açıklandığı bir işleyiş hakim kılınmalıdır. Yerel yönetim kuruluşlarının, sağlık, emek ve meslek örgütlerinin de temsil edildiği, bütünlüklü bir kurul oluşturulmalıdır. Bu kurul tüm süreci halkın sağlığını ve kamunun çıkarını önceleyecek biçimde şeffaf biçimde yürütmelidir.
Başta hekimler, sağlık ve belediye çalışanları olmak üzere, tüm zorunlu işlerde koruyucu ekipman başta olmak üzere bütün eksiklikler giderilmeli, herhangi bir aksama yaşanmayacağına dair güven verilmeli ve bu işlerde çalışan herkes düzenli olarak testten geçirilmelidir.
Salgın dönemlerinde dezavantajlı kesimler olarak kabul edilen; hiçbir geliri ve birikimi olmayan yoksullar, göçmenler ve tutuklu/hükümlüler için yaşamlarını ve sağlıklarını koruyacak fiili ve yasal düzenlemeler hayata geçirilmelidir.
Tüm kadınlara iş ve gelir güvencesi sağlanmalı, artan şiddete karşı İstanbul Sözleşmesi ve 6284 Sayılı Yasa etkin bir biçimde uygulanmalıdır.”
“1 MAYIS’TA SESİMİZİ YÜKSELTECEĞİZ”
Çerkezoğlu, “Halkın sağlığının, işinin ve geçiminin güvence altında olduğu yeni bir toplumsal düzen için 1 Mayıs’ta sesimizi yükseltiyoruz” diye seslenen Çerkezoğlu, 1 Mayıs kapsamında yapılacak etkinlikleri şöyle açıkladı:
“* 2020 1 Mayıs’ına kadar tüm meydanları, caddeleri, sokakları 1 Mayıs afişlerimizle donatacak, ses ve görüntü araçlarıyla 1 Mayıs coşkusunu meydanlara taşıyacağız.
* Evlerimizin ve işyerlerimizin sokaklara dönük yüzünü taleplerimizi ifade eden pankartlarla, afişlerle donatacağız.
* 1 Mayıs 1977’de Taksim’de yitirdiğimiz mücadele arkadaşlarımızı Kazancı yokuşunda anacağız.
* 1 Mayıs günü bulunduğumuz her yerin balkonlarından, pencerelerinden, 1 Mayıs marşını okuyacak, pankartlarımızı asacak, balonlarımızı uçuracak, yeni bir toplumsal düzen için aynı anda tüm Türkiye’den ses vereceğiz.
* Yine 1 Mayıs günü sosyal medya üzerinden yayınlanacak ‘1 Mayıs mitingi’nde buluşacağız.
* Birliğimizi, mücadelemizi ve dayanışmamızı tüm gücümüzle bulunduğumuz her yerden göstereceğiz.”
PİRHA- Barış Vakfı’nın İzmir’de düzenlediği “Barış Açısını Savunmak ve STK’ları Güçlendirme/Geliştirme” toplantısında konuşan Barış Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Hakan Tahmaz, en temel hakların özgürce kullanılabilmesi için barışın ve yeniden müzakere sürecinin başlamasının gerekli olduğunu söyledi.
HABERİN VİDEOSU
Barış Vakfı, “Barış Açısını Savunmak ve STK’ları Güçlendirme/Geliştirme” projesi kapsamında Kaya Otel’de düzenlediği toplantıda çatışma çözümü üzerine çalışan 40’a yakın sivil toplum kurumu temsilcisi, akademisyen ve aktivisti bir araya getirdi.
Moderatörlüğünü Dr. Zeki Gül’ün yaptığı çalışmada Doç. Dr Esra Elmas “Çatışma çözümünde STK’ların çalışma alanları”, Dr Kıvılcım Turanlı “Barış hakkının ulusal ve uluslararası hukukta yeri” ve Prof. Dr Fatma Ünsal Bostan da “Barış dili ve yeni çalışma yöntemleri” konularında sunumlarını gerçekleştirdi.
“KÜRT SORUNUNA YAKLAŞIM DEĞİŞMEDİ”
Açılış konuşmasını Barış Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Hakan Tahmaz gerçekleştirdi.
Barış Vakfı’nın esas çalışma alanının beka sorununu öne süren devlete rağmen Kürt sorunun çatışmasız, demokratik çözümünün siyasi iktidarı zorlamanın yollarını aramak olduğunu belirten Tahmaz, ikincil önceliğe sahip olduğu öne sürülerek ötelenmesine rağmen 25 yıl sonra yine gelinen noktanın Kürt sorunu olduğunu dile getirdi. Faili meçhul cinayetlerin yaşandığı 1990’lı yıllardan daha ileri bir noktada olunduğu bir süreç yaşandığını iddia edilmesine karşı çıkan Tahmaz “Bugün failli meçhul cinayetleri yapanları aklayan yargı var. Kızıltepe davasında ‘Jitem diye bir şey yok’ dendi. Evet yargısız infazlar yok ama Musa Anter’in katledilmesi davasında bulunan yargıç ‘Jitem var demeyelim, Jitem yasadışı bir örgüt gibi göstermeyelim’ dedi. Diyarbakır Valisi AKP önünde eylem yapanlara bunun anayasada bir suç olduğunu söyledi. Hukuksuz şeyler yaşanıyor ve beynimize kazınıyor” dedi.
“ÇÖZÜMÜ DİRİ TUTMAYA ÇALIŞIYORUZ”
Süreç içinde Kürt varlığının inkarından Kürtlerin doğal haklarını kullanamaz noktasına gelindiğini söyleyen Tahmaz, en temel hakların özgürce kullanılabilmesi için barışın ve yeniden müzakere sürecinin başlamasının gerekli olduğunu söyledi. Müzakere için her iki tarafın ne yapması gerektiğini sivil toplum örgütleri olarak tartışılması gerektiğini söyleyen Tahmaz, “Kürt savaşı ülkenin dışına taştı. Suriye’de gelişme olursa Türkiye’de normalleşme olur. Dönüp dolaşıp yeniden müzakere masasında dolaylı dolaysız bir araya geleceğiz. Gördüğümüz tablo toplum yeteri kadar hazırlanmamış. Barışa STK’lar olarak hazır olmadığımızı ama hazırız sandığımız şeyin gerçek olmadığını saha çalışmaları sonucunda hazırlanan raporda gördük. Bunu gidermeye dönük ‘Kürt sorunun çözümünün çatışmasız nasıl sağlayabiliriz?’ sorusunu diri tutmaya çalışıyoruz” dedi.
“ÇÖZÜM SÜRECİ İLE KÜRT SORUNUNU ÖĞRENDİK”
‘Çatışma çözümünde STK’ların çalışma alanları’ başlığı ile sunum yapan Doç. Dr Esra Elmas, 5 yıl önce yaşanan çözüm sürecinde çözüm bulunabileceği hatasının yaşandığını belirterek meselenin çözümü için yapılan girişimlerin başarılı olamamasına rağmen başbakanlık düzeyinde sorun tanınmasının ve barış fikrinin kamulaşmasının bir kazanım olduğunu dile getirdi. Yapılan anketlerde bile en milliyetçi kesimlerin sorunun müzakere ile çözüleceğine inandığını belirten Elmas, “Aslında son çözüm süreci ile Kürt sorununu öğrendik. Bu da kamusallaştı, çok büyük bir avantaj. Sivil toplumun en önemli yanı devlet sivil toplumdan daha hazırlıklıydı. Çözüm sürecinin bitiminden sonra geçen süre içinde sivil toplum çok daha fazla çalıştı zorluklara rağmen. Önümüzde çok daha fazla imkanlar oldu. Var olana az da olsa tutunmak gerekiyor. Umutsuzluk için zaten yeterince konu var” diye konuştu.
“STK’LAR NE KADAR TOPLUMU TEMSİL EDİYOR?”
Türkiye’de sivil toplum örgütlenmelerinin devlet eliyle kurulduğu ve dolayısıyla siyasetin yapısal alanın sivil topluma yansıdığını belirten Elmas, STK’ların sadece duyarlı alanları ile çalışma yaparken diğer kesimlere dokunmadığını ifade etti. STK’ların ne amaçla kurulduklarını beyan etmelerinin daha güvenilir olmalarını sağlayacağını belirten Elmas, “Türkiye’de STK sol kesimin doğal bir alnı gibi görülüyor. Ama bence bu bir dezavantaj. Toplumun büyük bir kısmı Müslüman diyor kendine. Oysa biz böyle bir topluma konuşuyoruz. Bu STK ne kadar toplumu temsil ediyor? Bizi anlayabilecek insanlarla toplanıp ağlaşıp evlere dağılıyoruz. Oysa bizi anlamayan insanlarla toplanmalıyız. Türkiye’de herkes Türkiye’yi çok konuşuyor ve kendi alanını yeniden belirlemek için konuşuyor” diye vurguladı.
“TÜRKLÜK ASLINDA SİYASİ BİR KİMLİK”
Barışı isteyen insanların çok olmasına rağmen kendilerini az sandığını dile getiren Elmas, bunun karşı tarafın dilini dinlememek ve kendi diline çevirmemekten, kaynaklandığını belirtti. Çok fazla siyasi dille konuşulduğunu, barıştan yana bir dil kullanmak gerektiğini dile getiren Elmas, şunlara dikkat çekti:
“Dilinizi söyleminizi çok iyi çalışmanız gerekiyor. Bu neden gerekli? Bu işin doğası gereği yöntemimizi düşünmeliyiz. Çok aktörlü çok disiplinli alan. O kadar çok Kürt diyoruz ki, peki ya Türkler? Bu ülke göçmenlerin, travmatik toplumların oluşturduğu ülke. Türklük aslında siyasi bir kimlik. ‘Ne mutlu Türküm diyene’ derken milliyetlerimizi de biliyoruz. Lazız, Çerkeziz ve Türkler barış istiyor diyebilmek gerekir. STK’ların çalıştığı alanda da Kürt kamuoyu dışında kendine Türk diyen toplumla da nasıl konuşmak gerektiğini konuşmamız lazım. İnsan mal kaybının altını çizmek zorundayız. Yalnız bırakılan Türk sivil alandan devlet alanına kaçıyor.”
“SAVAŞ ERKEK, BARIŞ İSE DİŞİL İLE ÖZDEŞLEŞİYOR”
İhraç akademisyenlerden Dr. Kıvılcım Turalı ise barış hakkının ulusal ve uluslararası hukukta yerine ilişkin yaptığı konuşmasında Suriyelilere karşı linç girişiminin, köpek katliamının, kadın cinayetlerinin, hidroelektrik santrallerin, sağlık hizmetlerine ulaşılamaması, bireysel silahlanmanın artmasının barış hakkı ile ilişkili olduğunu belirtti. Turalı şunları dile getirdi:
“Biz genelde çatışma halini görüyoruz. Onun dışında gündelik hayatımızda barışı ilişkilendiriyoruz. Barış devletler veya gruplar arasında olur gibi sanıyoruz. Oysa çok daha fazlası. Barış istemek naif bir talep değil kendimizle içimizdeki Türkçülükle, cinsiyetçilikle, ırkçılıkla ve bireysel silahlanmayla, ekonomi politikasıyla Ar-genin sağlığa eğitime değil silaha harcanmasıyla ilgili. Sadece barış istediler demek küçümsemek duygusal bir alana hapsedilemeyecek bir alandan bahsediyoruz. Tehlike buradan başlıyor. Savaş rasyonel olandır erkeklikle özdeşleştiriliyor. Barış ise naif ve dişil olarak tanımlanıyor. Bu toplumsal sıkıntıları dillendirmediğimiz sürece adı konmamış barış hakkını hak olarak da dillendiremiyoruz.”
“KADINLAR BARIŞ SÜRECİNE AKTİF KATILDI”
Özellikle 1990’lı yıllarda yönetim kavramının yönetişim kavramıyla değiştirildiğini söyleyen Barış Vakfı Yönetim Kurulu üyesi ve Prof. Dr Fatma Ünsal Bostan, yöneten ve yönetilen değil karşılıklı yönetmenin geliştiğini söyledi. Birleşmiş Milletler (BM) 1325 sayılı Güvenlik Konseyi Kararında kadınların barış sürecine aktif katılımının söz konusu olduğunu söyleyen Bostan, Türkiye’de CEDAW’ın (Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi) bilinmesine rağmen 1325 sayılı kararın bilinmediğini söyledi. Bostan, “Kuzey İrlanda barış sürecinde görüşme şansımız oldu. Katılan herkesin bu başarıda Hayırlı Cuma Anlaşmasının imzalanmasında en çok Kadın Koalisyonu Partisi’nin katkısı oldu. Gerçek bir parti olarak anlamamıştık. Seçimden 6 hafta önce kurulmuş ve kendi seslerini duyuramadıkları için seçimlere girmişlerdi. Kadınlar başka partilere de üye olabiliyordu. Hem Katolik hem Protestanlar vardı. Çatışma din kökenli olmasa da mezhep farklılığı çatışmayı besleyen bir unsurdu. Bu aşamada Kadın Partisi olmasaydı anlaşma imzalanamazdı” dedi.
PİRHA-Emek ve meslek örgütleri bugün İStanbul Beşiktaş’ta yaptıkları basın açıklamasıyla kayyımları protesto etti. Emek ve meslek örgütlerinin oturma eylemine izin verilmeyince oturma eylemini milletvekilleri gerçekleştirdi.
Haberin Videosu
HDP’nin Van, Diyarbakır ve Mardin büyükşehir belediyelerine yapılan kayyım atamaları için İstanbul’daki sivil toplum kuruluşları Beşiktaş iskelesinde oturma eylemi gerçekleştirmek istedi. Polis, aralarında HDP milletvekilleri ve sendika temsilcilerinin bulunduğu gruba ‘sadece basın açıklaması yapılmasına’ izin vereceklerini, aksi takdirde gözaltı yapacaklarını söyledi.
Daha sonra polis oturma eylemi yapmak isteyen grubu polis kalkanları ile çembere aldı. KESK, DİSK, TMMOB ve TTB iskelede basın açıklaması düzenledi. Yapılan açıklamada iktidara çağrıda bulunuldu.
“KELİMENİN TAM ANLAMIYLA DARBE”
Eğitim Sen 3 Nolu Şube Başkanı Ayfer Koçak, yaptığı açıklamada, “Diyarbakır, Mardin ve Van belediyelerine kayyım darbesi gerçekleştirildi” dedi. Koçak şunları söyledi: “Her attığımız demokratik adımın karşısında bir darbeyle karşılaşıyoruz. Önce İstanbul belediyesiyle ilgili bir kayyımla karşılaşmıştık şimdi çok açık bir şekilde kelimenin tam anlamıyla bir darbeyle karşılaştık. Biz DİSK, KESK, TMMOB ve TTB olarak yola çıktığımız her yerde darbeye karşı tavrımızı net bir şekilde ifade ettik. Darbe nereden gelirse gelsin hukuku ortadan kaldıran her türlü darbeye karşı net bir duruş sergiledik. Biz dört emek örgütü olarak çağrıda bulunduk: Evet biz emekçiler olarak toplumun vicdanı olarak bugün burada kayyum darbesine karşı açıklama yapıyoruz. Bu açıklama son olmayacak. Bu ülkede iktidarın yarattığı koşullarda direnenler kadınlar, çocuklar yaşamın bedelini ödüyor.”
“SEÇME VE SEÇİLME HAKKIMIZ İÇİN BURADAYIZ”
DİSK Temsilcisi Kanber Saygılı ise yaptığı açıklamada, halkın seçme ve seçilme hakkının gasp edildiğini ifade etti. Saygılı, “Bugün burada bulunmamızın amacı demokrasinin d harfini ifade eden seçme seçilme hakkımız için buradayız. Halkımızın seçme ve seçilme hakkını bertaraf etmek isteyen AKP ve MHP bloğu bir kere daha 19 Ağustos’ta Amed Van ve Mardin belediye eşbaşkanları ile birlikte meclis üyelerimiz görevden el çektirilip yerine kayyım atandı. Kayyum demek darbe demektir. Yüreği, vicdanı kalbi demokrasiden yana olanlar bu darbe hukukunu kabul etmez” dedi.
Saygılı şöyle devam etti: “Bugün Diyarbakır’dan Van’a, Van’dan Mardin’e Mardin’den Ankara’ya Ankara’dan İstanbul’a İstanbul’dan Kazdağları’na Hasankeyf’e yaşam hakkımız için direnişteyiz.. Biz bir kere daha ifade etmek istiyoruz: Seçme ve seçilme hakkımızı asla asla sizlere teslim etmeyeceğiz. Bir şeye ihtiyacımız var bunu 31 Mart’ta 23 Haziran’ da yaptık. Birleşirsek kazanabiliriz. Giderek kaybediyorlar. Yapılacak tek şey var: Seçimle gelen seçimle gider. Bu basın açıklamasıyla AKP’yi uyarıyoruz: Halkın seçme ve seçilme hakkına saygı gösterin. Mücadelemizi daha fazla birleşerek devam edecek.”
Basın açıklamasının ardından HDP Milletvekilleri Saruhan Oluç, Oya Ersoy, Dilan Dirayet Taşdemir, Ahmet Şık, Züleyha Gülüm, Serpil Kemalbay, Dilşat Canbaz Kaya ve CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu yarım saatlik oturma eylemi gerçekleştirdi.
VEKİLLERDEN OTURMA EYLEMİ: BASKI VE ZULMÜNÜZLE SÜRDÜREMEZSİNİZ
Burada oturma eylemi gerçekleştiren vekiller basın açıklaması düzenledi. HDP Milletvekili Züleyha Gülüm yaptığı açıklamada, “Bugün bu meydanda demokratik tepkisini göstermek amacıyla bir açıklama yapılmak isteniyordu ancak hukuksuz işleyen iktidar oturma eylemine izin vermedi. Bunu da bir tehdit şeklinde söyledi. Ülkede hak, hukuk, adalet tanımayan bir iktidarla karşı karşıyayız. Nasıl İstanbul seçimleri iptal edildiyse Van, Diyarbakır Mardin’de aynısı yapıldı” diye konuştu. Gülüm şöyle devam etti:
“Türkiye’nin dört bir yanında halkın iradesine karşı duyanlara nasıl vahşice saldırıldığını gördük. İktidar vahşice toplumsal muhalefete saldırıyor. Avukatların, kadınların, halkın açıklamalarına saldırıyorlar. Baskı ve zulmünüzle iktidarınızı sürdürmeezsiniz. Bugün burada yapılmak istenilen eylem de bunun sözüdür. Buradan kadınlara yaptığınız düşmanlığı vurgu yapıyoruz. Eşbaşkanlarımıza saldırıyorsunuz. Daha dün birkaç kadın cinayeti daha yaşandı işte bizim eşbaşkan sistemimizi tam da kadına yönelik şiddeti önlemek üzere kurulmuş mekanizmalardır. Kadın erkek eşitliğini var eden mekanizmamızdr. Bunu gasp etmenize izin vermeyeceğiz. Eşbaşkan sistememize sahip çıkmaya devam edeceğiz. Kadınları, Kürt halkını yok saysanız bile biz buradayız. Geri çekilmek zorunda olan sizsiniz. Demokrasisiyi hukuku size uygulatacağız.”
“BU DARBEYE RIZA GÖSTERMEYECEĞİZ”
Gülüm’ün ardından CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu konuştu. Tanrıkulu, oturma eylemine izin verilmemesine tepki göstererek şunları söyledi: “Çok uzun zamandan bu yana yurttaşlar kendi görüşlerini ifade etme hakkından yoksunlar. Bu tablo demokrasinin olmadığının ortaya koyuyor. Buna biz rıza göstermeyeceğiz. Kayyum her ne kadar KHK ile mevzuata girmiş ise de hukuka uygun değil Anayasa’ya aykırı. Bu darbeye rıza göstermeyeceğiz.”
PİRHA- Çok sayıda sendika, meslek örgütü, siyasi parti ve demokratik kitle örgütü asgari ücretin en az 2800 net olarak belirlenmesi, tüm ücretlere en az gerçek enflasyon oranında zam yapılması talepleriyle 6 Aralık Perşembe saat 14.00’te İstanbul Çalışma ve İş kurumu önünde bir basın açıklaması yapacak.
Çok sayıda sendika, meslek örgütü, siyasi parti ve demokratik kitle örgütünün “Krizin bedelini ödemeyeceğiz, emeğin haklarını savunmak için omuz omuza” sloganıyla yürüttüğü mücadele devam ediyor.
Asgari Ücret Komisyonu’nun 2019 asgari ücretini belirlemek üzere bir araya geleceği 6 Aralık günü çok sayıda sendika, meslek örgütü, siyasi parti ve demokratik kitle örgütü de asgari ücretin en az 2800 net olarak belirlenmesi, tüm ücretlere en az gerçek enflasyon oranında zam yapılması talepleriyle İstanbul Çalışma ve İş kurumu önünde bir basın açıklaması yapacak.
PİRHA – Gebze Organize Sanayi Bölgesi’nde bulunan Flormar fabrikasında 84 gündür direnen Flormar işçilerinin direnişine karşı polis müdahalesi başladı. Grev yapan işçilerin fabrika önüne astığı direniş pankartları polis tarafından toplatıldı.
Türk-İş’e bağlı Petrol-İş sendikasına üye oldukları için işten atılan ve direnişe başlayan Flormar işçilerine yönelik polis baskısı arttı. Direnişin 84. gününde fabrika önüne gelen polis, “Yukarıdan talimat aldıklarını” söyleyerek işçilerin pankartlarını indirdi.
Direniş alanında işçilerle birlikte bulunan Petrol-iş Gebze Şube Başkan Yardımcısı Şivan Kırmızıçiçek polis müdahalesine ilişkin PİRHA’ya konuştu.
“Bugün Flormar direnişimizin 84. günü. Sabah geldik emniyet güçleri tarafından baskıya maruz kaldık” diyen Kırmızıçiçek, “Özelikle OHAL’in kalkmasından sonra mesaj alınmıştır. Polisler burada müziğin sesini kısmamız ve fabrika önünde durmamamız gerektiği konusunda bizi uyardılar” dedi.
Kırmızıçiçek, yaşananları şöyle aktardı: “Polisler ‘Pankartları asmayın ve fabrikanın kaldırım tarafında durmayın’ dedi. İlk önce siviller geldi. Pankartları asmamamız gerektiğini söylediler. Gerekçelerini sorduk? ‘Yukarıdan gelen talimat böyle’ dediler. Bunlara uymayacağımızı söyledik ve ‘Burada talimat almıyoruz bizim de sendikamız var, sendikamızın aldığı karar noktasında eylemimizi sürdüreceğiz’ dedik. 6 araç çevik kuvvet ekibi gelerek pankartları müdahaleyle kaldıracaklarını söylediler.”
Polis baskısının Flormar yönetiminin talebiyle arttığını bu nedenle pankartları indirmek zorunda kaldıklarını belirten Kırmızıçiçek, “Fabrika önünde bulunan işçilere yönelik baskısını artıran polis, gerekçe olarak ‘eylemin siyasallaşmasını’ gösteriyor. Siyasi partilerin, kadın örgütlerinin, işçi sendikalarının Flormar işçilerine verdikleri destekten rahatsız oluyorlar” dedi.
PİRHA – KESK Ankara Şubeler Platformu 2017 Ocak ayından bu güne her hafta olduğu gibi bu hafta da başta OHAL olmak üzere KHK ve tüm anti demokratik yasalara karşı, Kızılay Sakarya caddesinde bir araya gelerek basın açıklaması gerçekleştirdi. Basın açıklaması metni KESK Ankara Şubeler Platformu adına (Bes) Büro emekçiler sendikası Ankara 1. Nolu Şube Başkanı İsmet Meydan tarafından okundu.
Açıklamada 15 Temmuz Darbe girişimini “Allah’ın bir lütufu” olarak gören iktidar tarafından yürürlüğe konulan OHAL ve çıkarılan KHK’ler ile 110.000 kamu emekçisine herhangi bir soruşturma yapılmadan işlerine son verildiği için OHAL rejiminin tüm sonuçları ile birlikte ortadan kaldırılması yönünde burada basın açıklaması ve oturma eylemleri yapıyoruz denildi.
KESK Ankara Şubeler Platformu tarafından yapılan açıklama metninde şunlar belirtildi:
Darbe girişimi ile ya da herhangi bir terör faaliyeti ile ilişkisi olamayacak, hatta yaşamı boyunca darbelere, darbeciliğe, FETÖ/PDY örgütüne, cemaatlere ve cemaatçiliğe karşı mücadele etmiş 4 bin KESK üyesi ve yöneticileri de bu 110 bin kamu emekçisi içindedir. Hiçbir soruşturma yapmadan, delillerini ortaya koymadan 110 bin kamu emekçisini aileleri ile birlikte işinden ve ekmeğinden ettiniz. Onlarcasının intiharına neden oldunuz. Üstelik bütün bunlardan geri adım atılacağına, yaratılan mağduriyetlerin giderileceğine dair tutum alınmak yerine bizzat adalet bakanı bir itirafta bulundu. Adalet Bakanı “işten atılanların hepsi suçlu olduğu için değil, biz onlarla çalışmak istemediğimiz için idari tasarrufla işten atıldılar” dedi. Bir Adalet Bakanının bunu söylemesi bu ülkede yaşayan herkes için acı ve utanç verici bir durumdur.
“AMAÇ SENDİKAL HAKLARIN TASFİYESİDİR”
Ama biz biliyoruz ki; bu bir sınıfsal tercihtir. Amacınız sendikal hakların tasfiyesi ile sermayenin isteklerini OHAL rejimi ile sorunsuz bir şekilde yerine getirmektir. İktidarınız boyunca yasakladığınız onlarca işçi grevi var. Sadece 15 Temmuz’dan itibaren birçok sektörde 5 grevin yasaklandığını biliyoruz. AK Parti Genel Başkanı, bazı patronların göstermelik OHAL rahatsızlıklarından dolayı patronların önünde “OHAL’ i biz iş dünyamız daha rahat çalışsın diye yapıyoruz. Soruyorum: İş dünyasında herhangi bir sıkıntınız, aksamanız var mı? Biz göreve geldiğimizde Türkiye’de OHAL vardı, ama bütün fabrikalar grev tehdidi altındaydı. Hatırlayın o günleri. Ama şimdi grev tehdidi olan yere biz OHAL’den istifade ederek anında müdahale ediyoruz. Çünkü iş dünyamızı sarsamazsınız. Bunun için kullanıyoruz biz OHAL’i.” demedi mi?
Sadece grev yasaklarıyla değil, istihdam artsın bahanesiyle işverenlere teşviklerle, sigorta primi ve vergi indirimleriyle, ödeme kolaylıkları ile bedava arsa tahsisleriyle patronları ihya etmediniz mi? Çoğunluğunu işçi ve emekçilerden topladığınız vergilerle oluşan ülkenin bütçesini bu patronlara boca etmediniz mi?
“HANGİ SORUNA ÇÖZÜM ÜRETEBİLDİNİZ?”
Evet, arkadaşlar sermayenin sorunlarını anında çözmekte hızlı davranan ve bütün olanaklarını kullanan iktidara, şimdi kamuoyu önünde biz emekçiler açısından hayati önem taşıyan sorularımızı sormak istiyoruz.
Peki, bu ülkenin işçisi ve kamu emekçisinin, hangi sorununu çözdünüz iktidarınız boyunca? Cumhuriyet tarihinin en büyük iş cinayetleri sizin döneminizde olmadı mı? Madenlerde, tersanelerde, tekstil atölyelerinde ki iş cinayetlerini mi engellediniz? Kamyon ve traktör kasalarında tarlaya giden mevsimlik işçilerin ölümlerine mi engel oldunuz? İş cinayetlerine sebep olan hangi açgözlü patronun ihalelere girmesine engel oldunuz? Ya da cezalandırılmasını sağladığınız? İşçilerin en önemli hak arama yolu olan iş mahkemelerine başvuru yolunu daraltmak için zorunlu arabuluculuk sistemini dayatan siz değil misiniz? Seçim kazanmak için kullandığınız taşeron çalışanlara kadro mu verdiniz? Asgari ücreti mi yükselttiniz?
Hangi toplu sözleşmede kamu çalışanlarının insanca yaşayacağı ücret almasını sağladınız? Kamu emekçilerinin iş güvencesini fiilen ortadan kaldırmadınız mı? Aileleri ile birlikte cezalandırdığınız emekçilerin hak aramalarına engel olan siz değil misiniz? 657 sayılı Kanun değişikliğini yaparak 3 milyon kamu emekçisini iş güvencesinden yoksun bırakmaya çalışmıyor musunuz? Yıllardır kanatlarınızın altına alarak büyüttüğünüz Memur-Sen’i kullanarak emekçilere yoksulluk ve sefaleti dayatan siz değil misiniz?
“YANDAŞ SENDİKALAR SUÇ ORTAĞINIZ”
Yukarıda sorduğumuz soruların cevaplarını bizzat yaşayanlar olarak bizler çok açık ve net olarak biliyoruz. KESK Ankara Şubeler Platformu olarak duyarlılık yaratmaya çalışıyoruz. Kamuoyunu ve emekçileri doğru bilgilendirmeye çalışıyoruz. Bu nedenle; devam etmekte olan 4. Dönem TİS görüşmelerinde 21 Ağustos 2017 pazartesi günü yapılacak toplantıdan başta Memur-Sen olmak üzere her iki konfederasyonunda tutumlarının emekçiler lehine olmadığını görmekteyiz.
Kamu kurumlarında iktidar yanlısı idarecilerin baskı, tehdit ve kimi yerde asılsız vaatleriyle üye sayısı artırılan yandaş Konfederasyonun heyetinin, 14 Ağustos 2017 günü TİS toplantısında Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı’nın hükümetin teklifini açıklaması ile birlikte anında “bu teklife kapalıyız” dövizini hep beraber kameralar karşısında çıkarmalarının komik bir gösteri olduğunu ve bu yandaş Konfederasyonun tek eyleminin de bundan ibaret olacağını biliyoruz. OHAL KHK’ları ile ihraç edilen emekçiler içinde üye sayısı en fazla olan yandaş konfederasyon, kapılarını bu üyelerinin yüzlerine kapatmıştır.
“MEMUR-SEN, AKP’NİN KURULUŞ YILDÖNÜMÜNÜ MÜ KUTLUYOR?”
Somut bir delile dayanmadan atılan üyeleri için sadece hükümetin iddialarını doğru kabul eden ve bunu TİS masasında gündem yapmayan bu Konfederasyonun bir kazanım elde etmesi beklenemez. Yıllardır süregelen ekonomik ve sosyal kayıplar, gerçek talepler üzerinden madde madde tartışılma kurulu yerine, AK Partinin 16. Kuruluş yılı temel alınarak yüzde 10 + 6 şeklinde masaya konulması hem komedidir hem de Hükümet ve yandaş Memur-Sen’in TİS masasını getirdikleri sefalet noktasıdır.
Sormadan edemiyoruz; Memur-Sen, AK Partinin kuruluş yıldönümünü mü kutluyor? Yoksa 3 milyon çalışan ve 2 milyon emeklinin hakkını mı almaya çalışıyor?
Üye sayısı itibariyle ikinci Konfederasyon Kamu-Sen ise; sorumluluğu Memur-Sen’e atarak “eylem yapmaktan imtina etmeyiz. Ancak, madem 1 milyon kişi bunlara güvenmiş, bu bir milyon kişinin gücünü görelim” diyor. Evet, arkadaşlar, bu olsa olsa kamu emekçilerini bölünmüşlüğünü, parçalanmışlığını sürdürme tutumudur.
Emekliler dâhil 5 milyon kamu emekçisi ile birlikte hükümet karşısında, diğer konfederasyonlara da çağrı yapmak, birlikte davranmak için görüşmeler yapmak yerine, topu zaten emekçiler açısından geçmişi sabıkalı olan Memur-Sen’e atmaktadır.
“GELİN HEP BİRLİKTE GASP EDİLEN HAKLARIMIZI ALALIM”
Biz buradan tüm sendikaların yerel platformlarına sesleniyoruz, buna grevleri yasaklanan işçi sendikaları da dâhil, gelin hep birlikte gasp edilen haklarımızı almak için grevler yapalım. İş yerlerindeki kamu emekçileri buna hazır. Birlikte davranılması halinde hükümetin geri adım atacağını biliyorlar ve bunu işyerlerine giden her sendikanın temsilcilerine söylüyorlar. En önemlisi de yandaş konfederasyona güvenmiyorlar.
“EĞİTİM CEMAAT VE VAKIFLARA HAVALE EDİLMİŞTİR”
Yukarıda anlatmaya çalıştığımız sorunlar yanında, eğitimden sağlığa, yok edilen demokrasi ve özgürlüklerden, yargı bağımsızlığına, yasama ve yürütme faaliyetlerine, çevre ve yaşam alanlarına kadar tüm bu alanlarda başarı denilebilecek kırıntı dahi bulunmamaktadır. Eğitim tamamen cemaatler, tarikatlar ve vakıflara havale edilmiştir.
Ülkenin tarihi ve kültürel mirası dinamitlerle tahrip edilmekte, doğası ve çevresi yandaş şirketlere peşkeş çekilmektedir. Ormanları yakılmakta, müdahale etmek isteyen vatandaşlar engellenmektedir. Dış politikada ki başarısızlıkların üstünü, içeride baskı ve şiddetle yöneterek örtmeye çalışmaktadırlar. Bugünlerde, yıpranan ve çürümeye başlayan iktidarlarına dinamizm kazandırmak için yoğun bir çaba göstermektedirler. Sebep oldukları sorunları görmek yerine, bunu “metal yorgunluğunun” yeni bir silkinişle atılabileceği, AKP’nin yeniden eski enerjisine kavuşabileceği ileri sürülüyor. Eğer yıllardır birlikte yol yürüdükleri Fetullahçılardan, yolsuzluklara bulaşmışlardan, isteksiz ve yorgunlardan kurtulurlarsa önümüzdeki üç seçimden başarıyla çıkabileceklerini düşünüyorlar.
“DOYMUŞ KADROLARIN YERİNE AÇ OLANLARI İKAME EDECEKLER”
Yenilenmiş AKP’nin neler yapmak istediğini her gün yetkili ağızlardan dinliyoruz. Kendilerince başarılı güzel günlerinde ne yaptıklarını ve bugün ne yapmakta olduklarını da görüyoruz. İlk dönemleri hızlı hızlı özelleştirmeler, emperyalist tekellere ve yerli iş birlikçilerine çekilen peşkeşlerle, işçi ve emekçi hareketine saldırılarla geçmişti. Ustalık ve olgunluk dönemlerinde de bu işlere devam ettiler. Ama artık Rabia ile Cola’yı bir araya getirmeyi, ey Merkel, ey Almanya deyip Siemens’e ihale vermeyi, Amerika ile çatışıyor görünerek Atatürk Orman Çiftliğini peşkeş çekmeyi başardılar. Kadrolarını yenileyerek yapacakları da bundan farklı olmayacaktır. Sadece eski doymuş kadrolar yerine, yeni aç kadroları iş başına getirerek iktidarlarını sürdürmek olacaktır.
“DAHA FAZLA SUÇ DOSYANIZI KABARTMAYIN”
Ancak, sebep olduğunuz acıları, mağduriyetleri, el attığınız her alandaki tahribatları, yolsuzlukları, hak gasplarını görmeyerek, iktidarınızın çöküşe geçmesini metal yorgunluğuna bağlamanız kendinizi kandırmaktır. Bu saltanatınız uzun sürmeyecek ve halklarına acılar yaşatan her iktidar gibi sizde tarihin çöplüğüne gömüleceksiniz.
Ama bu ülkenin ezilen emekçi halkının da hafızası var ve işlediğiniz suçların hesabını vereceksiniz. Bu nedenle; OHAL/KHK rejiminize güvenerek daha fazla suç dosyalarınızı kabartmayın. Derhal OHAL’i kaldırın ve KHK’ları tüm sonuçları ile birlikte iptal edin. Haksız ve hukuksuzca ihraç ettiğiniz kamu emekçilerini hemen görevlerine iade edin. Diyerek sözlerini tamamladı.