Etiket: Şeyh Bedreddin

  • Şeyh Bedreddin’in katledilişinin bugün 606. yılı: Yaşamını, eşitlik ve adalete adamıştı

    Şeyh Bedreddin’in katledilişinin bugün 606. yılı: Yaşamını, eşitlik ve adalete adamıştı

    PİRHA- Yaşamını, eşitlik ve adalete adayan, bunu yaşam biçimi haline getiren, halk için, adalet için zalime karşı direnen Şeyh Bedreddin’in bugün idam edilişinin 606. yılı. Bedreddin, dünyadaki her şeyin ortak olduğunu ve eşit paylaşılması gerektiğini savundu.

    Şeyh Bedreddin, yaşamını, eşitlik ve adalete adamıştı. Nazım Hikmet Ran’ın dizelerinde de ifade ettiği gibi “Hep bir ağızdan türkü söyleyip/ hep beraber sulardan çekmek ağı/demiri oya gibi işleyip hep beraber, /hep beraber sürebilmek toprağı, /ballı incirleri hep beraber yiyebilmek, /yârin yanağından gayrı her şeyde/her yerde/ hep beraber!”

    Şeyh Bedreddin 1359 yılında Edirne civarında eski bir kaza merkezi olan Simavna’da doğdu. İlk eğitimini aile içinde alan Şeyh Bedreddin gençlik yıllarında yaklaşık olarak 20 yıl boyunca Bursa, Konya, Kudüs, Kahire, Tebriz ve Kazvin’de eğitimini sürdürdü. Özellikle Kahire’de geçirdiği zaman Şeyh Bedreddin için dönüm noktası oldu. Dönemin ünlü alimi Şeyh Hüseyin Ahlati’nin rahle-i tedrisinde öğrenim gördü. Şeyh Bedreddin, eğitiminin sonunda döndüğü Rumeli’de Osmanlı’nın 1402 Ankara savaşında Timurlenk’in orduları karşısında yaşadığı bozgun sonrasında bir duraklama içine girdiği tarihe “Fetret Devri” olarak geçmiş olan bir iç savaşla karşılaştı.

    Şeyh Bedreddin haksızlıklara karşı durmak için büyük bir ayaklanma başlattı. Başta Ege’nin Karaburun’undan Börklüce Mustafa ile bugünün Manisa bölgesinden Torlak Kemal’in önderliğindeki isyanlarda, direnişlerde Şeyh Bedreddin de var.

    “DÜNYADAKİ HER ŞEY EŞİT PAYLAŞILMALI”

    Şeyh Bedreddin, Torlak Kemal ve Börklüce Mustafa’yı yanına çektiği halk ile birlikte, dünyadaki her şeyin ortak olduğu ve eşit paylaşılması gerektiğini savunup 1400’lü yılların başında başlamak üzere Osmanlı’nın zulmüne karşı başkaldırdı. Direniş, Ege’den başlayıp Batı Trakya, Deliorman, Serez’e kadar uzanan geniş bir coğrafyaya yayıldı.

    Bedreddin 1413’te tahta geçen Çelebi Mehmet tarafından İznik’te zorunlu ikamete mahkûm edilmesiyle beraber, son ayaklanma hızla yayıldı. Ancak bir ihanet sonucu yakalanan Şeyh Bedreddin 606 yıl önce 18 Aralık 1418’de, Serez çarşısında idam edildi.

    (HABER MERKEZİ)

  • Adana’da ‘Şeyh Bedreddin ve Alevilik’ paneli-VİDEO

    Adana’da ‘Şeyh Bedreddin ve Alevilik’ paneli-VİDEO

    PİRHA – Adana’da “Şeyh Bedreddin ve Alevilik” konulu panelde Şeyh Bedreddin’in günümüze yansıyan mücadelesine dikkat çekildi. HDP Antalya Milletvekili Kemal Bülbül, Şeyh Bedreddin’in hakikatçi çizgisine işaret ederek, “Mazlumlar, Denizler, Mahirler, İbrahim Kaypakkayalar Şeyh Bedreddin’in sürdürücüleridir” dedi.

    Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Seyhan Şubesi, Adana Büyükşehir Belediyesi Tiyatro Salonu’nda “Şeyh Bedreddin ve Alevilik” konulu bir panel gerçekleştirdi. Panele siyasi parti ve demokratik kitle örgütü temsilcileri katıldı.

    Yoğun katılımın olduğu panelin moderatörlüğünü Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Genel Başkan Yardımcısı İbrahim Karakaya yaparken konuşmacı olarak HDP Antalya milletvekili Kemal bülbül ve yazar Kemal Derin yer aldı.

    Panel, çerağların uyandırışmasıyla başlarken, Şeyh Bedreddin Destanı şiiri seslendirildi.

    Panlede ilk olarak söz alan yazar Kemal Derin, Şeyh Bedreddin’in hayatı ve mücadelesi hakkında bilgi verdi.

    Son olarak konuşan HDP’li Kemal Bülbül ise; Şeyh Bedreddin’in Hıristiyanlık ile Sünniliği, Alevilik ile hakikatçileri sentezleyen bir isim olduğunu vurguladı. Bülbül, “Şeyh Bedreddin ulaşabilir dünyanın tümüne tanık olan ve yeni bir boyut katan kişidir. Aynı zamanda sonraki dönemlerdeki hakikatçileri etkilemistir. Yakın tarihimizdeki bütün halk önderleri Şeyh Bedreddin’in yolunda gitmiştir ” şeklinde konuştu.

    Panel soru ve cevap bölümü ile son buldu.

    PİRHA/ADANA

     

  • ‘Hakikat’ filmi 8 Ekim’de vizyona girecek: Sinemada yeni bir yol yaratmamız gerekiyordu-VİDEO

    ‘Hakikat’ filmi 8 Ekim’de vizyona girecek: Sinemada yeni bir yol yaratmamız gerekiyordu-VİDEO

    PİRHA-8 Ekim’de Türkiye’de vizyona girecek olan ‘Hakikat’ filminin oyuncusu Bülent Emrah Parlak ile yapımcısı Özer Çalık PİRHA’ya konuştu. “Sinemada yeni bir yol yaratmamız gerektiğini düşünüyorduk” diyen Çalık, filmin kooperatif anlayışla yapıldığını ifade etti. 

    Şeyh Bedreddin ve onun öğretilerinden etkilenen Börklüce Mustafa ile Torlak Kemal’in eşitlikçi isyanını konu alan ‘Hakikat’ filmi, 7 Ekim’de Avrupa’da, 8 Ekim’de de Türkiye’de vizyona girecek.

    Film’de Börklüce Mustafa’yı canlandıran oyuncu Bülent Emrah Parlak ile yapımcı Özer Çalık, PİRHA‘ya açıklamalarda bulundu.

    “BÖRKLÜCE MUSTAFA’YI CANLANDIRMAK BAMBAŞKA BİR HİS”

    Filmde, bir dönem ve o döneme ait sorunların anlatıldığını belirten Parlak; “Güncel bir film diyebiliriz. Her dönemde aynı sorunlar ve çözümleri var. Ama tabi ki bir dönemi ve o dönemin sorunlarını anlatıyoruz. Bu dönemde de karşılıklarını bulabilecektir seyirci” dedi.

    Parlak, filmde canlandırdığı Börklüce Mustafa ile ilgili olarak da, “Duygusal olarak bambaşka bir his. Çünkü tarihsel olarak hem tanıdığım, bildiğim ve  yakınlık duyduğum bir karakterdi. Oynamaktan çok büyük keyif ve mutluluk aldım” ifadelerini kullandı.

    Filme destek veren birçok kurum ve kişinin olduğunu kaydeden Parlak, “Destek verenler aynı zamanda filmin ortakları. Bu anlamda çok örnek teşkil edecek bir film. Aslında çok başarılamayan bir durum bu. Herkesin bir ucundan tutup bir şeyi ayağa kaldırması dönemimizde çok zor” diye konuştu.

    “SİNEMADA YENİ BİR YOL YARATMAMIZ GEREKİYORDU”

    “Sinemada yeni bir yol yaratmamız gerektiğini düşünüyorduk” diyen yapımcı Çalık, “Dünyada ve Türkiye’de genelde zengin bir yapımcının vermiş olduğu parayla film çekilir ya da büyük yapımcı şirketleri çeker. Ya da Kültür Bakanlığı’na başvurursun. Hepsinde bir otokontrol vardır. Sisteme dokunmama, oyuncuları seçerken, “O oyuncuyu seçmeyelim” denilerek, siyasi olarak baskı uygulanır. “Hikayemiz daha yumuşak olsun” gibi bin tane sorun vardı.

    Biz bunları nasıl aşacağımızı bir yıla kadar tartıştık. Yeni bir yol yaratmamız gerektiğini düşündük. Kooperatif anlayışıyla yaptık. Şirketin ismini de o yüzden ‘İmece’ koyduk. Aşure yaparmış gibi herkes bir şey getirecek, katacak dedik. Sonrasında da hep beraber paylaşacağız; o aşureyi hep beraber yiyeceğiz. Bu şekilde yola çıktık. Bizden sonra da insanlar doğru yaptığımız yanları örnek alsınlar” şeklinde konuştu.

    “BİR TEKSTİL İŞÇİSİNİN 5 METRE KUMAŞ GETİRMESİYLE BAŞLADI BU HİKAYE”

    Çalık, yapım sürecinin en büyük sıkıntısının inanç olduğunu söylerken; “Biz bu filmi kapı kapı dolaşarak yaptık. İnsanlar yapacağımıza değil de yapamayacağımıza çok inandılar. Biz yapamazsak; bizden sonra da bir umutsuzluk oluşacaktı. Biz bunu başaracağız, diyerek yola çıktık. Olmasaydı eğer geriye çok büyük bir umutsuzluk bırakacaktık. Belki de 10-20 yıl kimse böyle bir işe kalkışmayacaktı. İnancı tekrardan hareketlendirmemiz gerekiyordu.

    Sanat, ekonomik krizin çok büyük olduğu ve pandemi gibi sorunun olduğu bir dönemde geriye bırakıldı. Sanatın gücü unutuldu. Biz bunu tekrardan ayaklandırmak istedik. Asıl sorunu orada yaşadık. Osmanlı ordusu 20-25 binken Börklüce’nin ordusu 10 binlerdeydi. 10 bin olduğu için kaybetmedi. Diğer 10 bin gelmediği için kaybetti. Diğer 10 bin gelmiş olsaydı bambaşka bir tarih yazılacaktı. Şu an başka şeyler konuşuyor olacaktık. Bir tekstil işçisinin 5 metre kumaş getirmesiyle başladı bu hikaye. Bunu büyük bir gurur olarak gördük” ifadelerini kullandı.

    Barış KOP-Berfin YILDIZ/İSTANBUL

  • Şeyh Bedreddin’in hakikat savaşçıları beyaz perdeye taşınıyor-VİDEO

    Şeyh Bedreddin’in hakikat savaşçıları beyaz perdeye taşınıyor-VİDEO

    PİRHA-Şeyh Bedreddin’in fikirlerinden beslenerek Anadolu’da başlayan ilk eşitlikçi isyanları konu alan “Hakikat” filmi, beyaz perdede izleyici ile buluşacak. Filmde Şeyh Bedreddin’i sanatçı Suavi, Börklüceli Mustafa’yı Bülent Emrah Parlak, Torlak Kemal’i ise Saygın Soysal canlandırıyor.

    Anadolu tarihinin eşitlikçi isyanını başlatan Şeyh Bedreddin ile onun fikirlerini benimseyen Börklüceli Mustafa ve Torlak Kemal’in hayatlarından kesitler sunan “Hakikat” filmi beyaz perdede izleyici ile buluşacak.

    Osmanlı İmparatorluğu’nda, devletin en üst makamlarından biri olan Kazaskerlik görevini yapan Şeyh Bedreddin’in fikirlerine istinaden çıkan ayaklanmalar sırasında yaşananları anlatan filmin yapımcılığını İmece Yapım üstleniyor. Filmde Şeyh Bedreddin’i sanatçı Suavi,  Börklüce Mustafa’yı Bülent Emrah Parlak, Torlak Kemal’i ise Saygın Soysal canlandırıyor.

    Çok uzun zaman önce yaşayan ama düşünceleriyle bir toplumun hafızasında yer eden “Hakikat” filminde, güçlü dram ögeleri de yerini alıyor. Anadolu’daki eşitlikçi isyanını başlatan ilk kişi olarak tarihe geçen Şeyh Bedreddin’in hayatını, Ali Şahin ve Hakan Alak birlikte kaleme aldı.

    “Hakikat” için Edirne’de,5 bin metrekarelik alana plato kuruldu. 1400’lü yıllarda Börklüce Mustafa’nın yaşadığı köy, döneme uygun olarak yeniden inşa edildi, tarihi kostümler dikildi.

    “DÜNYA GENELİNDE BİR FİLM, İLK DEFA ‘İMECE’ USULÜYLE İZLEYİCİYE ULAŞTIRILIYOR”

    Yapımcılığı üstlenen İmece Yapım, “Birlikte iş yapma” güdüsüyle bir araya gelmiş bireylerin oluşturduğu bir nevi kooperatif.

    Bağımsız, özgür sinema yapmak için hayal ettiği dünyaya dair sözünü söylemek isteyen insanların yan yana durduğu, dayanışma ve işbirliğinin önemine inanan, iş bölümünü etkin bir biçimde gerçekleştirip kararları da yüksek demokratik standartlarda alarak yol yürüyen İmece Yapım, kooperatifçilik anlayışını sinema ve sanat dünyasına sağlıklı bir biçimde taşımayı hedefliyor.

    Filmin vizyon tarihi de önümüzdeki günlerde belli olacak.

    (HABER MERKEZİ)

  • Şeyh Bedreddin’in ruhu “Hakikat” ile yeniden canlanıyor-VİDEO

    Şeyh Bedreddin’in ruhu “Hakikat” ile yeniden canlanıyor-VİDEO

    PİRHA – Günümüzden yüzlerce yıl önce yaşayan, Osmanlı uleması, hocaların hocası, kadıların kadısı, hukuk alimi aynı zamanda Anadolu tarihinin ilk eşitlikçi isyanını başlatan Şeyh Bedreddin’in hayatını anlatan “Hakikat” filminin çekimleri sürüyor.

    Haberin videosu;

    Osmanlı düzenine karşı eşitlikçi bir isyan başlatan Şeyh Bedreddin hayatı beyaz perdeye taşınıyor. Bağımsız ve özgür sinema eserleri üretmek için kurulan İmece Film’in yapımcılığını üstlendiği Hakikat filminin senaryosu Ali Şahin, Hakan Alak yazdı. Yönetmen koltuğunda ise Hakan Alak oturuyor. Filmde, Suavi, Bülent Emrah Parlak, Saygın Soysal, Elif Nur Kerkük, Rıza Akın, Rugeş Kırıcı gibi birbirinden değerli isimler rol alıyor.

    Çekimleri devam eden Hakikat filminin platosunda basın toplantısı düzenlendi. Edirne’de, 5 bin metrekare alana kurulan ve 1400’lü yıllarda Börklüce Mustafa’nın yaşadığı köy, döneme uygun olarak yeniden inşa edilen film setine ulusal ve yerel basın mensupları davet edildi. Pandemi kurallarına uyulan sette düzenlenen basın toplantısına yapım şirketi adına Yapımcı Özer Barış Çalık ile birlikte Yönetmen Hakan Alak ve oyuncular katıldı.

    Osmanlı İmparatorluğu’nda, devletin en üst makamlarından biri olan Kazaskerlik görevini yapan Şeyh Bedreddin’in fikirlerine istinaden çıkan ayaklanmalar sırasında yaşananları anlatan filmdeki güçlü dram öğeleri izleyicileri derinden sarsacak.

    “NAZIM’IN VASİYETİNİ YERİNE GETİRİYORUZ”

     Toplantıda ilk sözü alan Yönetmen Hakan Alak filmin başlangıç ve hazırlık aşamalarını anlatarak, “Seyircilerin iyi bir film izlemesi için çok fazla insan emek verdi, veriyor. Öncelikle hepsine çok teşekkür ederim. Uzun bir hazırlık aşaması geçirdik. İki yıl senaryo üzerinde çalıştık. Sorumluluğumuz çok fazla, tarihi anlamda da zor bir iş ama üstesinden geleceğimize inanıyoruz. Edirne’nin ardından, İzmir Karaburun, İzmit ve İstanbul’da çekimlerimizi sürdüreceğiz” dedi. Nazım Hikmet’in Şeyh Bedreddin Destanı’na da gönderme yapan Alak “ Nazım’ın Şeyh Bedreddin Destanı şiirinin sonunda vasiyet gibi sözleri vardır. Bir bakıma “Hakikat” ile o vasiyeti yerine getiriyoruz diyebilirim” dedi. Adalet ve özgürlük özlemini anlatan bir hikaye kurduklarını söyleyen Alak “Adalet ve özgürlük özleminin sinema yoluyla anlatılmasına en fazla ihtiyaç duyulan bir dönemde, elimizden geldiğince bunu hakkıyla yapmaya çalışacağız” diyerek sözlerini tamamladı.

    Tüm dünyayı etkisi altına alan pandemi döneminde herkese sağlık dileyen sanatçı Suavi de “Filme daveti ilk alanlardan birisiydim. Sinema sektöründen gelmediğim için büyük bir heyecan yaşadım. O günden bu yana büyük bir enerji, gayret ve özenle, üzerime düşeni yapmaya çalışıyorum. Son derece önemli bir iş yapıyoruz. 600 yıldır değişmeyen insanlığın kaderini hak ve adalet üzerinden günümüzde yeniden ifade ederek izleyicilerin karşısına çıkartmaya hazırlanıyoruz” dedi.

     “BU FİLMDE ROL ALMAK BENİM İÇİN BÜYÜK BİR GURURDUR

    Suavi “Şeyh Bedreddin olağanüstü bir karakter. Doğduğu coğrafyayı biraz değiştirirsek Rönesans’ın düşünürlerine tekabül eden bir donanım. Sıradan bir dini temsilci değil. Hak ve adaleti İslam hukuku üzerinden anlatmaya çalışan, bunun cesaretini ve olgunluğunu gösteren bir karakter. Son derece saygın, filozof diyebileceğimiz, eserler de üreten bir şahsiyet. Yönetmenimiz bunu benim üzerimden anlatmaya çalışacak. Kendimi çok şanslı hissediyorum. Bu filmde rol almak benim için büyük bir gururdur. Adeta kendime bir rütbe takılmış gibi hissediyorum; bütün rütbeleri redderek” dedi.

    “BÖRKLÜCE MUSTAFA’YI CANLANDIRDIĞIM İÇİN GURURLUYUM

     Filmde Şeyh Bedreddin’in kader arkadaşı Börklüce Mustafa’yı canlandıran Bülent Emrah Parlak; “Kolektif bilinçle, emek merkezli, sömürüye karşı yapılmış pek çok Anadolu isyanından birisi olan Şeyh Bedreddin,  Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal’in önderliğinde yapılan bu isyanın günümüze uyarlanmış sanatsal etkinliğinde bulunmaktan büyük gurur duyuyorum. Dönemin koşullarına göre en üst seviyede insan hakları parantezinde de yorumları olan bu isyanın yüzyıllar öncesinden tuttuğu bir ışıktır bu” dedi.

    Parlak “Anadolu’nun gerçek sahiplerinin hikayesidir burada anlatılan. Birçok tarih anlatımı ve tarih biçimi var. Gerçek tarih, biraz araştırdığınızda bize farklı bir şeylerin olduğunu söylüyor. Tarihi okumalar yaptığınızda sanki doğrular değil de bize bazı öğretilmiş durumlar olduğuna işaret ediyor. Bu anlamda çektiğimiz filmi önemsiyorum. Börklüce karakteri için ilk önce beni düşünmüş oldukları için yapımcılarımıza ve yönetmenimize teşekkür ediyorum. Bu topraklarda herkesin bir kahramanı vardır, bana da soracak olsaydınız senin kahramanın kim diye; herhalde biraz da tarihsel gerçekliğiyle yaşıtım olduğu için Börklüce Mustafa derdim. Onu oynuyorum ve bu her oyuncuya nasip olacak bir şey değil. Heyecanlıyım, gururluyum” dedi.

     “FİLMİMİZLE ŞEYH BEDREDDİN RUHUNU YENİDEN CANLANDIRDIK”

     2018 yılında bir gece düzenleyerek filmin hazırlık aşamalarına başlayan İmece Yapım’ın hayaline ortak olan desteklerinden söz eden Yapımcı Özer Barış Çalık; “O günden bu yana yüzlerce kişinin desteğini alarak tam da yapım şirketimizin kuruluş amacına uygun olarak imece usulü, fikrimizi bugünlere taşıdık ve çekimlere başladık. Bu kadar büyük bir projeyi bu günlere getirebildiğimiz için çok mutlu ve gururluyuz. Kooperatif mantığıyla filmimizi çekiyoruz. Projemize inanan pek çok kurum, kuruluş ve sivil toplum örgütünden destek aldık, destek almayı sürdürüyoruz. Pandemi süreci biterse, önümüzdeki yıl mart ayında vizyona girmeyi planlıyoruz” dedi.

    Anadolu’da ilk eşitlikçi isyanını başlatan, idam edilerek öldürülmesinin üzerinden yüzyıllar geçmesine rağmen toplum hafızasında hala tazeliğini hala koruyan Şeyh Bedreddin’in hayatını anlatan “Hakikat” filmi, CJ Entertainment Turkey dağıtım şirketi aracılığıyla vizyona girecek.

    (HABER MERKEZİ)

  • Şeyh Bedreddin’in hayatı film oluyor

    Şeyh Bedreddin’in hayatı film oluyor

    Şeyh Bedreddin’in hayatı film oluyor. Suavi, Bülent Emrah Parlak ve Gülsün Odabaşı rol alacak.

    Şeyh Bedreddin İsyanı film yapılacak. Şeyh Bedreddin’i müzisyen Suavi’nin canlandıracağı filmde Börklüce Mustafa’yı tiyatrocu Bülent Emrah Parlak canlandıracak.

    Filmin yapılacağını ilk olarak müzisyen sanatçı Suavi, Twitter hesabından yaptığı paylaşım ile duyurdu ve başrolü oynayacağını kaydetti.

    Independent Türkçe’den Ali Kemal Erdem‘in sorularını yanıtlayan Suavi, film teklifinin ilk defa 2018 yılının ekim ayında getirildiğini belirterek süreci şöyle anlattı:

    “Henüz ana karakterler belirleniyordu ve Şeyh Bedreddin karakterini benim canlandırmam istendi. Genel kültür anlamında zaten Şeyh Bedreddin’e ait yüklüce bir bilgiye sahiptim. Bu nedenle öneri geldiğinde çok etkilenmiştim. Çünkü önemli, heyecan verici ve cesur bir çalışmanın ana unsurlarından birisi olacaktım. Bu bile başlı başına değerli bir kazanımdı.”

    Suavi, canlandıracağı Şeyh Bedreddin ile alakalı olarak “Şeyh Bedreddin benim için hakikati, biat etmemeyi, cesareti, eşitlik ve adalet arayışını ve dahası kibirsizliği ifade etmektedir” diye konuştu.

    Filmin fikir babası ve hikayenin sahibinin Ali Şahin’in olduğunu kaydeden Suavi, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Bu proje en başından beri üç kişilik kurucusu olan bir “Kolektif” çalışması. Adı ‘İşçi Sinema Kolektifi.’ Yani bu projenin öncüsü Kolektif. Ali Şahin kurucu üç üyeden birisi. Filmin senaryosu ise Ruges Kırıcı ve Yusuf Çetin’e ait. Senaryo doktoru ve yönetmeni ise Hasan Alak arkadaşımız.”

    BÖRKLÜCE MUSTAFA’YI BÜLENT PARLAK CANLANDIRACAK

    Suavi’nin verdiği bilgiye göre filmde kamuoyunun yakından tanıdığı sanatçı ve oyuncular da yer alacak. Şeyh Bedreddin’den sonra isyanın en önemli ismi olan Börklüce Mustafa’yı tiyatrocu Bülent Emrah Parlak’ın oynayacağını belirten Suavi, Orhan Alkaya, Mazlum Çimen, Sermet Yeşil, Ruges Kırıcı gibi bilinen isimlerin de filmde rol alacağını söyledi.

    ÖLÜM YIL DÖNÜMÜNDE SİNEMALARDA

    Suavi, eğer ciddi bir sorun yaşanmazsa çekimlerin Mayıs ayında başlayacağını ve 18 Aralık 2020’de yani Şeyh Bedreddin’in ölüm yıldönümünde vizyona gireceğini söyledi.

    EDİRNE, SİVAS, İZMİR VE BİLECİK’TE ÇEKİLECEK?

    Suavi, film sahnelerinin Edirne, İzmir, Sivas ve Bilecik’te çekileceğini belirterek, sözlerini şöyle devam ettirdi:

    “Ana plato Edirne’de kurulacak. Edirne Büyük Şehir Belediyesi’de bu projenin bir bileşeni olarak destek ve katkılarda bulunacak. Ve film tamamlandığında bu plato; kültür ve turizm amaçlı olarak Edirne Büyükşehir Belediyesi’ne bırakılacak.”

    Bu projenin bir diğer önemli yanının da Türkiye’de kooperatif film üretimde bir ilk olması olduğunu söyleyen Suavi, “Çünkü bu projede kolektif anlayış gereği birden çok bileşen-destekçi kurumlar ve iş insanları da olacak. Ama projenin resmi muhatabı olarak da İmece Film imzası taşıyacaktır” diye konuştu.

    Suavi, projeyle ilgili beklentisini de şöyle açıkladı:

    “Umudum ve beklentim odur ki bu çalışma asıl amacına ulaşsın ve ilk hedefi olan Şeyh Bedreddin’i ve Hakikati ortaya çıkarsın. Hem hedefini yakalasın ve hem de genç kuşaklar için öğretici, heyecan, ilgi yaratıcı, daha da iyi çalışmalar için motive edici bir işlevi olsun.”

    (HABER MERKEZİ) 

  • “Şeyh Bedreddin ve Alevilerin mücadele tarihi”paneline yoğun ilgi

    “Şeyh Bedreddin ve Alevilerin mücadele tarihi”paneline yoğun ilgi

    PİRHA- Tarsus Cemevi’nde “Şeyh Bedreddin ve Alevilerin mücadele tarihi” konulu panelde konuşan araştırmacı-yazar Mehmet Akkaya, Şeyh Bedreddin’in köylü devrimcisi olduğunu söyleyerek “Şeyh Bedreddin; yalnız bilme ve anlama kültürü değil, asıl olarak değiştirme ve devrim yapma kültürüdür” dedi.

     

    “Şeyh Bedreddin ve Alevilerin mücadele tarihi” konulu panel Tarsus Cemevinde gerçekleşti. Yoğun katılımın olduğu panele PSAKD Tarsus şube başkanı Cuma Erçe’nin moderatörlüğünde konuşmacı olarak Axuçan ocağı evlatlarından Ercan Kazım Özer dede, Araştırmacı yazar Mehmet Akkaya konuşmacı olarak yer aldı.

    Panelin açılışında konuşan Erçe, Anadolu ve Mezopotamya topraklarında Bedreddini geleneğin temsilcilerin geçmişten günümüze var olduğunu belirterek, şunları ifadeetti;

    “ İstanbul Büyükşehir belediyesi meclisinde oylanan ve AKP-MHP meclis üyelerinin red etmesiyle imar planlarına cemevlerinin ibadethane olarak yazılmasını engellediler. Ancak eşit yurttaşlık hak mücadelemizi engelleyemeyeceklerdir. Çünkü Alevilik haktır ve vardır. Bu zihniyetten herhangibir beklentimiz şimdiye kadar olmadı, bundan sonrada olmayacaktır.”

    “BEDREDDİN DEVRİMİ BAŞLADI VE DEVAM EDİYOR”

    Erçe’nin ardından konuşan araştırmacı-yazar Mehmet Akkaya, Şeyh Bedreddin’in köylü devrimcisi olduğunu vurgulayarak şunları söyledi;

    “Felsefe tarihinde iki filozof diğerlerinden farklıdır. Birisi Bedreddin, birisi de Karl Marx’tır. İkisi de teoriyi pratiğe uyguladıkları için emekçi sınıflarla birlikte anılırlar. Bedreddin iki filozofu daha akla getiriyor. Hollandalı Spinoza ve Alman filozof Hegel. Spinoza’nın varlık felsefesi, Bedreddin’i anımsatıyor. Varlığın bütünlüğü ve mutlaklığı. Bedreddin soruyor: Yağmur herkesi ıslatıyor, güneş herkesi ısıtıyor, hava herkesin oluyor, su herkesin, peki toprak neden herkesin değil? Şeyh Bedreddin, yalnız bilme ve anlama kültürü değildir. Asıl olarak değiştirme ve devrim yapma kültürüdür. Bedreddin hareketi, sınıf mücadelesinin evrenselliğine gönderme yapar. Sosyal felsefe bakımından eşitlikçi, özgürlükçü bir dünyayı savunan Bedreddin hareketi, Anadolu ve Mezopotamya topraklarındaki Alevi/Kızılbaş toplulukları yanısıra Hıristiyan, Sünni İslam ve Yahudi emekçilere dayandı. Siyaset felsefesi bakımından da öğreticidir. Bedreddin hareketi, bir köylü devrimi olarak görülür. Torlak Kemal ve Börklüce Mustafa’nın önderliğinde “Demokratik Özerk Yönetimler” kuruldu. Bedreddin devrimi başladı ve devam ediyor. Bozoklu Celal ve Pir Sultan ile devam eden hareket, yakın tarihte de sürmüştür. Mustafa Suphi ve Seyyit Rıza’yı da anmak gerekir. Mahir Çayan, Deniz Gezmiş, İbrahim Kaypakkaya, Mazlum Doğan’la süren Bedreddin hareketi, Berkin Elvan ile devam eder.”

    Akkaya’dan sonra konuşan Axuçan ocağı evlatlarından Ercan Kazım Özer dede, Şeyh Bedreddin’in öncesi ve sonrası ortaya çıkan gelişmelere dikkat çekerek şunları belirtti;

    “Hakkı görebilmek ve erebilmek bir kemaletin sonucudur. Kemalete erebilmekte yaşamdan arınıp, yaşamdan ayrı durarak olmaz. Tam tersi yaşamın içerisinde olmakla olur. Yani ruhban denilen, fetvalar yayınlayanlara karşı çıkılmıştır. Bunu hazmedemeyenler Seyid Nesimi’yi, Hallacı Mansur’u diri diri yüzmüştür. Neden hak her yerdedir dediği için. Şeyh Bedreddin de bunun için çırıl çıplak edilerek asılmıştır.”

    Konuşmaların ardından soru cevap ile panel sona erdi.

    PİRHA/TARSUS

     

  • Yazar Mustafa Yuka, eserlerini anlattı – VİDEO

    Yazar Mustafa Yuka, eserlerini anlattı – VİDEO

    PİRHA- Emekli Öğretmen ve yazar Mustafa Yuka, kaleme aldığı çalışmalar hakkında bilgiler verdi.
    Memleketin birçok yerinde öğretmen olarak görev yapan Yuka emekli olduktan sonra kitap yazmaya karar verdi ve birçok eseri kaleme aldı. 

    Haberin Videosu

    1957 yılında Malatya Akçadağ Altunlu (Keremiş) Köyünde doğan Mustafa Yuka, yıllarca Türkiye’nin çeşitli illerinde öğretmenlik yaptı. Yuka, emekli olduktan sonra kitap yazmaya karar verdi ve birçok eser kaleme aldı. Kaleme aldığı çalışmalar hakkında bilgiler veren Yuka’nın yazdığı Romalar hakkında ise şu bilgileri paylaştı.

    İlk olarak tarihi bir roman olan ‘Baba İsak’ı yazan Yuka, roman hakkında şu bilgileri paylaştı;

    “Anadolu’nun Türkleşmesi ve Müslümanlaşması sürecinde büyük rol oynayan bir Anadolu erenidir. Bağlı bulunduğu ocak, Baba İlyas’tır. Baba İsak, Adıyaman Samsat’ın Kefasut köyünde dergahını kurmuştur. Bu dergaha gelen müritlerin çoğunluğu, İran’ın Moğollar tarafından işgal edilmesi ile birlikte Anadolu’ya gelen göçlerin Baba İsak’ın etrafında toplanması ve onların desteği ile büyümesi, Konya’daki Selçuklu Sarayında ise, farklı bir oluşum ve aşırı vergilerin halka yüklenmesi sonucunda patlak veren isyanın lideridir. İsyanın iki konusu vardır. Biri Saraydaki Saadettin Köpek adlı bir sadrazamdır, diğeri ise Amasya’nın Haraç’la Çat köyündeki Baba İlyas ve buna bağlı olarak Baba İsak hareketidir. Bu hareket kısa sürede büyümüştür. Selçuklu ordularını yenmiştir. Bu olay tarihe Baba İsak isyanı olarak geçmiştir.”

    Yazdığı kitaplar hakkında bilgi Yuka, şu bilgileri paylaştı;

    KARADENİZ’DE BİR YAKAMOZ MUSTAFA SUPHİ

    İkinci kitabı ise ‘Karadeniz’de bir yakamoz Mustafa Suphi’

    “Mustafa Suphi, Türkiye Komünist Partisinin kurucusudur. İyi bir eğitim almıştır, babası Vali, annesi Samsun Belediye Başkanının kızıdır. Fransa’da eğitim almıştır. Siyaset, gazetecilik ve hukuk eğitimleri almıştır. Buradan döndükten sonra ittihat terakki partisine girmiştir. Daha sonra bu partinin hareketlerinden rahatsız olmuştur. ittihat terakkiyi bırakarak daha milliyetçi olan Milli Meşrutiyet Partisine geçmiştir. Baba Ali baskınından sonra bütün aydınlar Sinop’a sürülmüştür. Sinop Cezaevinde kaldıktan sonra cezaevinden kaçmıştır ve Rusya’ya sığınmıştır. Rusya’da ise, Türk Müslüman olan Bolşevik Komünist Partisi yöneticileriyle tanışmış Sultangaliyev’in sekreteri olmuştur. Burada sol ve sosyalizmi öğrenmiştir ve Türkiye komünist Partisinin kuruluş çalışmalarına katılmıştır. Bakü Kongrelerinde Türk Sosyalistleri temsil etmiştir. Daha sonra partinin başına geçmiştir. Anadolu’da milli hareketlere katılmak için 15 arkadaşıyla yola çıkmıştır. Bir süre Kars’ta, sonra Erzurum’da bekletilmiştir. Sonrasında Trabzon’da şuanda kim olduğu halen netlik kazanmayan bir grup tarafından bir tekneye bindirilerek, denizin içinde imha edilmişlerdir ve bir daha o limana dönmemişlerdir.”

    ŞEYH BEDREDDİN

    “3. tarihi romanım Şeyh Bedreddin, 1402 yılındaki Yıldırım Beyazıt’ın ordularının Timuroğulları tarafından yenilmesinden sonra yaşanan bir fetret döneminin insanıdır. Şeyh Bedreddin’in babası Edirne’de kadıdır. Çok iyi bir eğitim almıştır. Edirne, Konya, Mekke, Şam, Bağdat’tan sonra da Kahire’ye giderek eğitimini orada tamamlamıştır. Evlendikten sonra eski görüşlerini orada bırakmış, batılı bir inançla dönmüştür. ‘Yarın yanağından gayrı’ her şeyin ortak olduğunu savunmuştur. Aydın’ın Ortaklar diye bir bölgesinde Torlak Kemal ve Bürücü Mustafa’yla bu işi gerçekleştirmiştir. Ortaklar köyü halen orada vardır. Bugünkü sosyalizme benzer bir yönetim oluşturulmuştur. Sonra Edirne’ye gelerek, Edirne’de fetret döneminde kardeşler kavgasında Çelebi Musa’nın yanında yer almıştır. Çelebi Musa’nın yenilmesiyle buda yenilmiş sayılmıştır ve orada idam edilmiştir.

    ŞAH İSMAİL

    “Diğer bir tarihi romanım, Şah İsmail. Şah İsmail bu kitapta şahkul isyanı temel alınmıştır. Bunun temasındansan biri Osmanlı sarayında 2. Beyazıt ve Isparta bölgesinde Şah kulu arasında bir takım sorunlar yaşanmıştır. 2. Beyazıt’ın çocukları Korkut, Selim ve Ahmet arasında geçen o taht kavgalarını anlatmıştır. Taht kavgaları sonucunda diğer kardeşlerin yenilmesi, Selim’in tahtın başına geçmesinden sonra Türkmenleri kendisine rakip görmesi, onlardan endişe duyması sonrasında bu bölgede bir Türkmen katliamı başlamıştır. Antalya, Aydın, Isparta, Bursa, Ankara bölgesinden Sivas’a kadar geniş bir alanda devam etmiştir. Burada bir çatışma başlamıştır. Bir tarafta Şah Kulu, diğer tarafta Hadım Ali Paşa vardır. Çatışmaların sonunda her ikisi de ölmüştür. Ondan sonra ordular dağılmış ve İran’a bir yolculuk başlamıştır. Çünkü İran’da Türkmen devlet vardır. Başında Şah İsmail vardır. Anadolu halkının gönlü ondan yanadır ve ona karşı sempatisi vardır. Bu sempati, şehzade Selim’i rahatsız etmiştir. Selim’den sonra Yavuz Sultan Selim sefere gitmiştir. Sefere gitmeden önce sefer hazırlıklarına başlamıştır. Sefer hazırlıklarında bir Kürt beyi olan İdris Bitlis’ten yaralanmıştır. İdris Bitlis’i bölgeye göndermiştir. Bitlis, o bölgedeki Kürt beyleriyle birlikte Türkmenlerin arınmasında yardımcı olmuştur. Ondan sonra Şah İsmail’in üzerine giderek, Şah İsmail’i Çaldıran ovasında yenmiştir. Buradaki savaş sonucunda artık Türkmenlerin Anadolu’da siyasi ve kültürel varlığına son verilmiştir. Türkmenlerin yerine, Arap anlayışı daha egemen kılınmaya çalışılmıştır.”

    HACE BEKTAŞ

    “Bu yıl çıkan diğer bir romanım Hace Bektaş. Hace Bektaş, dikkat ederseniz Hacı Bektaşi değildir. Hacı Bektaşi Veli daha sonra İnsanların yakıştırdığı bir isim. Pirin adı Hacı Bektaş-ı Veli değil. Hacca gitmemiştir. Hace, eski Azerice’de öğretmen, öğretici, lider anlamındadır. Bektaş ise, arkadaş, yaşıt, yoldaş anlamındadır. İsmi Anadolu’ya geldikten sonra, Baba İlyas’ın ocağından kalmıştır. Baba İlyas bütün Anadolu erenlerinin piridir. Bunun üstün bilgi ve becerisine bağlı kalarak ona Hace Öğretmenlik unvanını sonra velilik unvanı vermiş ve oradaki isyanın dışında tutmuştur. Baba İsak isyanı başladığı zaman devre dışı bırakılmış ve Bağdat’a gönderilmiştir. Onun ölmesini istememiştir, kardeşi Menteş, çatışmada ölmüştür. Kendisi de daha sonra Alacahöyük’e gelerek orada dergahını kurarak varlığını sürdürmüştür. Birde Hacı Bektaşi Veli ile ilgili söylenen ve yalanlara dayanan bilgileri toparlamaya çalıştım burada. Çelebilerin soyunun buradan geldiğine dair bu romanda bir takım çalışmalar yaptık.”

    MUSTAFA YUKA KİMDİR?

    Mustafa Yuka, 1957 yılında Akçadağ Altunlu (Keremiş) Köyünde doğdu. İlköğretimni kendi köyünde, ortaokulu Akçadağ Sümer Ortaokulunda, Liseyi Şehit Kemal Özalper Endüstri meslek lisesinde, Yüksek öğretimimi de Sivas’ta tamamladı. Yurdun çeşitli yerlerinde öğretmenlik görevi yaptı ve şuanda emekli. Yazarlıkla ilişkisi 1991’lere dayanmaktadır. 1991 yılında Yorum gazetesinde yazarlığa başladı daha sonra çeşitli gazetelerde yazılar yazdı ve yazmaya da devam ediyor. Yazdığı yazıları kitapta topladı. 5 tane tarihi roman, 4 tane şiir kitabı, 4 tane araştırma ve inceleme kitabı yazdı, şuanda da bir tarih roman yazmaya devam ediyoru.

    Mehmet Yalman/MALATYA

  • ‘Bedreddiniler’ filminin çalışmalarına bugün yapılan söyleşi ile başlandı-VİDEO

    ‘Bedreddiniler’ filminin çalışmalarına bugün yapılan söyleşi ile başlandı-VİDEO

    PİRHA- İşçi Filmleri Kollektifi çekeceği uzun metrajlı Şeyh Bedreddin filmini, düzenledikleri bir söyleşiyle başlattı.

    İşçi Filmleri Kollektifi Şeyh Bedreddin isyanını konu alan “Bedreddiniler” filminin tanıtımı için söyleşi düzenledi. Ortak Yaşamı Geliştirme Vakfı’nda düzenlenen söyleşide filmin senaryosu hakkında bilgi veren senaristler senaryoyu yazarken yazılı Şeyh Bedreddin kaynaklarının az olmasından yakındı.

    Filmin hikayesi 4 ayrı dönemde geçiyor. 4 ayrı dönem tek bir hikayede birleştirilmiş. Filmin senaryosuna 4 yıl önce başladıklarını söyleyen senaristler film için çeşitli siyasi, toplumsal kurum ve kuruluşlarla görüştüklerini ve filmi kollektif bir şekilde yapacaklarını duyurdular. Filmin İzmir ve Diyarbakır’da çekilmesi planlanıyor.

    Söyleşinin ikinci bölümünde ilahiyatçı yazar İhsan Eliaçık, tarihçi Ayşe Hür ve tarihçi Hasan Ateş söz aldı.

    İlk olarak söz alan tarihçi Ayşe Hür, Şeyh Bedreddin’in hikayesini anlatan herkesin onu Tomas More, Campanella, Agust Comt, Luther gibi kişiliklere benzettiğine dikkat çekti.

    “DİNLER VE DEVRİMLER YARIM KALMIŞTIR”

    İlahiyatçı yazar İhsan Eliaçık, “Şeyh Bedreddin öteki İslam tarihinin bir parçasıdır” dedi. Tarih yazımında hiç kimsenin tarafsız olmadığını belirten Eliaçık, “Bu topraklarda arkasında kral, padişah hükümdar olmayan hiçbir fikir, din yayılmamıştır. Tarihte hiçbir din başarılı olmamıştır. Dinler ve devrimler yarım kalmıştır. Devrimler gerçekleştikten sonra kendini yok ederler. Yok etmezse devletleşmiş olur” diye ifade etti.

    BAGİ: DEVLETE BAŞKALDIRAN MÜSLÜMAN

    Şeyh Bedreddin’in çıplak asıldığını söyleyen Eliaçık, “Şeyh Bedreddin bagidir Osmanlı Devleti’ne göre. Bagi, devlete isyan eden Müslümanlar demektir. Malı haram kanı helal fetvası bu nedenle verilir. Hallacı Mansur ve Nesimi hakkında da aynı fetva verilmiştir. Şeyh Bedreddin bu yüzden çıplak asılmıştır” diye konuştu. Eliaçık, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “PEYGAMBER ZAMANINDA CAMİ YOKTU”

    “Şeyh Bedreddin Selçuklu soyuna dayandırıyor kendini. Osmanlı’nın kadısı olacak şekilde bir eğitimden geçmiş bir kadının oğlu. Mısır’a gitmiş. Şeyh Bedreddin’in düşüncesini şekillendiren iki şey vardır. Bursa’da bir Yahudi’nin yakılmasına şahit oluyor. Onun savunduğu görüş her üç din adına açılmış olan tapınakların rahiplerini rahatsız ediyor çünkü. Diyor ki bir insanın her üç tapınağa gitmesi de caizdir. Tanrı hepsindedir. Dinlerin eşitliğini avunuyor. Dinlerin birbirinden farkı yoktur. Hatta tapınakların tanrıya ulaşmada engel olduğunu söylüyor. O Yahudi yakılınca Bedreddin travma geçiriyor… İslam tarihinde muhalif akımların hepsi dinlere hoşgörüyle yaklaşmıştır. Ama saltanatlar tapınak kurarak ‘buraya geleceksiniz’ demişlerdir. Camiler peygamber zamanında yoktu. Sadece Cuma hutbelerinde cemaat toplanırdı.”

    BEDREDDİN ULUS DEVLET ANLAYIŞI İÇİN NEDEN TEHLİKELİDİR?

    “Bu film halk kitlelerine Bedreddin şahsında başka bir Müslümanlığın olduğunu, bunu Alevilerin anladığı Rıza Şehri ile Diyarbakır’daki Mazlumların anladığı başka bir ülkeyle mümkün olabileceğini gösterirse başarılı olur” diyen Eliaçık, Şeyh Bedreddin’in egemenler tarafından enden tehlikeli olarak görüldüğünü şöyle açıkladı:

    “Bedreddin, bu topraklara egemen olan ulus devlet anlayışı için tehlikelidir. Şeyh Bedreddin Müslümanlıktan, Türklükten, Sünnilikten geliyor. Bu yüzden devlet ve ulus kimliği açısından çok tehlikelidir.”

     TARİH YAZIMINA KÖYLÜLER İLK DEFA GİRİYOR

    Son olarak söz alan tarihçi Hasan Ateş, Bedreddin’i önemli kılan şeyin sünni din aliminin eylem adamına dönüşmesi olduğunu belirtti. Bedreddin isyanıyla birlikte sıradan köylülerin Osmanlı tarih yazımına girdiği için Türkiye tarih yazımı açısından önemli olduğuna dikkat çeken Ateş, “Osmanlı toplumunun sınıfsal yapısını deşifre eden bir şey var burada” dedi.

    Börklüce ile ilgili Nazım Hikmet’in şiirinden başka yakın geçmişe kadar bilinen herhangi bir şey olmadığını dile getiren Ateş, Radi Fiş’in romanında Börklüce’yi, savaştan yorulmuş bir kazasker olarak tasvir ettiğini ancak sıradan bir köylü olmadığını yazdığını aktardı.

    Bedreddin ve Börklüce’nin egemen devlet algısının kırılmaya uğramasını sağladığını söyleyen Ateş, Bedreddin ayaklanmasının ahalinin kendi hayatı üzerinde söz söylemeye başladığını gösterdiğini belirtti.

    Panel soru-cevap bölümüyle devam etti.

    PİRHA/İSTANBUL

  • HDP’li Kenanoğlu mecliste Şeyh Bedreddin ve yoldaşlarını andı- VİDEO

    HDP’li Kenanoğlu mecliste Şeyh Bedreddin ve yoldaşlarını andı- VİDEO

    PİRHA- Halkların Demokratik Partisi (HDP) İstanbul Milletvekili Ali Kenanoğlu, idam edilişinin yıl dönümünde Şeyh Bedreddin ve yoldaşlarını mecliste andı.

    HDP İstanbul Milletvekili Ali Kenanoğlu idam edilişinin 598’nci yıl dönümünde Şeyh Bedreddin ve yoldaşları olan Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal’i andı.

    “ŞEYH BEDREDDİN VE YOLDAŞLARININ DÜŞÜ BİZİM MÜCADELEMİZDİR”

    Meclis konuşmasında söz alarak Şeyh Bedreddin ve yoldaşlarını anan Kenanoğlu şöyle konuştu:

    “Bundan 598 yıl önce 21 Aralık 1420’de Şey Bedreddin Serez’de idam edildi. Yarin yanağından gayrı her şeyde ve her yerde hep beraber diyerek yaşadığımız coğrafyada kardeşliği savunan ve İzmir Karaburun’da Alevilerin dünya tahallülü olan rıza şehrini kuran ve  kardeşliği tesis eden Şeyh Bedreddin ile Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal’i saygıyla ve aşk ile anıyorum. Devirleri daim olsun. Onları düşü olan ortak yaşam ve halkların kardeşliği oluşturmakta bizim mücadelemizdir. Onlara selam olsun.”

    HABER MERKEZİ

     

  • Edirne’ye Şeyh Bedreddin heykeli dikilecek

    Edirne’ye Şeyh Bedreddin heykeli dikilecek

    Edirne’nin CHP’li Belediye Başkanı Recep Gürkan, kentte Şeyh Bedreddin’in heykelini dikeceklerini belirterek, heykelin dikilmesini istemeyenlere tepki gösterdi.

    Gürkan, “İsminin önünde şeyh var diye o tarihte tarikat şeyhleri gibi zannetmek hele Şeyh Bedreddin gibi birine döneminin FETÖ’südür demek gerçekten garabetin de ötesinde bir vaka olsa gerek” dedi.

    Edirne Belediyesi, yazar ve araştırmacılar İhsan Eliaçık, Cemal Canpolat, Erdem Çevik’in de aralarında bulunduğu akademisyen ve değişik meslek gruplarından vatandaşın katılımıyla, “Ölümünün 597’nci yılında Şeyh Bedreddin’in Yaşaması ve Felsefesi” paneli düzenlendi. Edirne Belediye Başkanı Recep Gürkan’ın Şeyh Bedreddin’in kente heykelinin dikileceği açıklaması üzerine farklı tepkiler geldi. Heykelin dikilmesine karşı olanlardan Edirne Barosu Başkanı Özgür Yıldırım, sosyal medya hesabından Şeyh Bedreddin’i ‘dönemin FETÖ’sü’ diye niteledi ve heykele karşı çıktı.

    “HER SAKALLIYI BABAN ZANNETME”

    Gürkan, “Şeyh Bedreddin’in isminin önündeki sıfatı nedeniyle bir tarikat şeyhi zannedilmesidir. Bu hem Edirne, hem de hukuk adına çok üzücüdür. Bizim dilimizde bir deyim vardır, her sakallıyı baban zannetme diye. İsminin önünde şeyh var diye o tarihte tarikat şeyhleri gibi zannetmek hele Şeyh Bedreddin gibi birine döneminin FETÖ’südür demek gerçekten garabetin de ötesinde bir vaka olsa gerek. Bu çok utanılacak bir durum. İnanıyorum ki, bu kardeşimizde söylediklerinden ve yaptıklarından pişman olur” dedi.

    Gürkan, Şeyh Bedreddin’in heykelini Edirne Adliyesi ve Baro Konağı’nın arasında bulunan belediye arazisine dikip, o alanında Şeyh Bedreddin Parkı olarak düzenleyeceklerini söyledi. Panel daha sonra Şeyh Bedreddin’in hayatının anlatılmasıyla devam etti.

  • Sarı Saltık (XIII. Yüzyıl)

    Sarı Saltık (XIII. Yüzyıl)

    Sarı Saltık‘ın içinde bulunduğu, Dobruca‘ya göç eden aşiretin, Babaîler isyanı‘na katıldığını bildiğimiz Çepni boyu olduğu, Fuat Köprülü, Z. Velidi Togan ve Faruk Sümer gibi bazı tarihçilerce çok muhtemel görülmektedir. Bu mümkündür; çünkü isyanda çok faal bir rol oynayan bu boyun, isyanın bastırılması ve Selçuklu kuvvetlerinin takibatı sebebiyle merkezden uzak mıntakalara çekilmesi çok normaldir. Nitekim Çepniler‘in bir kısmının Sinop taraflarına yerleştiğini çok iyi biliyoruz. (s.66)

    Şimdi sorulacak soru şudur:

    sarisaltuk_icSarı Saltık 1263-64 tarihinde Dobruca’ya göçen -Çepniler olması çok muhtemel- bu Türkmen aşiretinin içinde ne sıfatla bulunuyordu?

    «Bizim kanaatimizce o tıpkı, Selçuklu ve Osmanlı döneminde yaşamış diğer Türkmen baba’ları gibi aynı zamanda bir aşiret reisi olmalıdır ki, böyle bir göç hareketini yönetebilsin. Türkmen babalarının hem aşiret reisliği, hem de şeyhlik statüsünü bir arada taşıdıkları bu durum, bilinmedik bir konu değildir.» (s.67)

    «Ancak böyle bir sosyal-dinî statü ve otorite sahibi olarak Sarı Saltık, II. İzzeddin Keykâvus‘un yolladığı haber üzerine, Karesi (Balıkesir) yöresindeki on-oniki bin kişilik kendi aşiretini almış ve Konstantinopolis boğazından geçirerek Bizans imparatoru VIII. Mihail‘in kendilerine tahsis ettiği Dobruca steplerine götürmüş ve yerleştirmiş olabilir.» (s.68)

    Bir Kalenderî Şeyhi Sarı Saltık

    Barak Baba‘nın müridi Kutbu’l-Alevî‘nin, şeyhinin şathiyelerini bir araya toplayan Kelimât-ı Barak Baba isimli risâlesinde şu kısa ifade yer almaktadır: “Heyhâte heyhût Saltık Ata miskin Barak”.

    Yunus Emre‘nin beyti ise şöyledir:

    “Yunus’a Tapduk u Saltık u Barak’dandır nasip
    Çün gönülden cûş kıldı men nice pinhan olam”

    Tarihsel kıymeti yüksek olan bu kayıtlar, Sarı Saltık‘tan Yunus Emre‘ye kadar olan tasavvufî bir intisap silsilesini çok açık bir biçimde gözler önüne serer. Görüldüğü gibi Barak Baba, Tapduk Baba ve Yunus Emre, kendi intisap silsilelerini Sarı Saltık‘a bağlıyorlar. Böylece Yunus Emre’nin Tapduk Baba’nın, onun Barak Baba’nın, onun da Sarı Saltık’ın halifesi olduğu görülüyor. (s. 78)

    Barak Baba‘nın Sarı Saltık‘ın müridi ve halifesi olduğu vâkıası, yalnızca Yunus Emre‘nin bu beytiyle değil, değiŞik tarihsel kaynaklarla, özellikle de Arap İslâm kaynaklarıyla belirleniyor. (s.79)

    «Sarı Saltık ve aşiretinin Dobruca‘ya yerleşmesinden çok daha eski tarihlerde, Dobruca ve havalisinde Hıristiyanlığın, ortodoksluğa mensup yönetici ve yüksek tabaka hariç olmak üzere, büyük çoğunluğuyla Bogomiller‘den oluşan heterodoks bir toplumsal ve dinî taban teşkil ettiğini; Sarı Saltık zamanında artık mevcut olmasalar da, müslüman kolonilerinin muhtemelen İsmailîler‘den meydana gelen bir İslâm heterodoksisi oluşturduğunu, İsmailî tesirler ağırlıklı bu heterodoksiyi Sarı Saltık‘la gelen Türkmenler‘in pekiştirdiğini tahmin edebiliriz.» (s. 98)

    Sarı Saltık ve kolonisi, bu heterodoks zemine Anadolu Türkmenleri‘nin Babaî isyanından çıkmış yeni heterodoks (islâm?) anlayışını taşıdı. Bugün onun kısmen Bulgaristan, kısmen de Romanya topraklarında kalmış eski faaliyet alanlarında Bektaşîlik ve Alevîlik gibi, artık biribiri içine geçmiş iki heterodoks toplumun mevcudiyeti bir tesadüfün değil, böyle bir tarihsel arkaplanın Osmanlı fetihleri ile devamından başka bir şey değildir. Bu iki zümrede bugün de canlılığını koruyan hulûl ve tenâsüh merkezli heterodoks inançlarının temeli, Bogomilizm‘den müslümanlığa geçen hıristiyanlarca, İsmailî bakiyyeleriyle, Sarı Saltık ve aşiretiyle 1263-64’lerde buralarda atıldı ve XVI. yüzyılda da Safevî propagandasıyla gelişti. Günümüzde Romanya Bektaşîleri ile Deliorman Alevîleri‘nin kökeni büyük bir ihtimalle işte bu şekilde oluşmuş olmalıdır. (s. 98)

    Sarı Saltık ve Babaî Hareketi

    1263-64’te Dobruca‘ya geçtiğini çok iyi bildiğimize göre, Sarı Saltık‘ın Anadolu’da bulunduğu dönem, Babaî isyanının vukû bulduğu tarihe rastlamaktadır. Yani Sarı Saltık bu büyük Türkmen isyanı olurken Anadolu‘dadır ve muhtemelen yirmi beş otuz yaşlarında olması gerekir. Unutmayalım ki, Çepni aşireti de bu isyanın başını çeken Türkmen aşiretlerindendir. Bu durumda, Baba İlyas ve Baba İshak‘ın yakınında olmasa bile, çoğu Türkmen babası gibi bu isyana katılmış veya en azından fikren desteklemiş olabilir, ki bizce bu çok muhtemeldir.(s. 99-100)

    Sarı Saltık ve Şeyh Bedreddin Hareketi

    Şeyh Bedreddin‘in, kendine o kadar yakınlık gösteren ve rahat imkânlar sağlayan Eflak‘ı bırakıp Dobruca‘ya geçişi, kanaatimizce rastgele bir tercihin sonucu değildi. O hiç şüphe yok ki Sarı Saltık‘ın kim olduğunu çok iyi biliyor ve bu bölgelerde onun manevî nüfuzunun ne kadar güçlü ve yaygın olduğunu görüyordu. Fakat asıl mühimmi, buralarda hâlâ Sarı Saltık‘ın yoluna bağlı Kalenderî dervişlerinin ve zâviyelerinin bulunuyor olmasıydı. Sarı Saltık‘ın Dobruca‘da Babadağı‘ndaki büyük zâviyesi ise elan açıktı ve orada dervişleri yaşıyordu. İşte Şeyh Bedreddin bu sebeple, planladığı isyan için muhtemelen kendisine en uygun üs olarak burasını görmüş ve gelip yerleşmişti. (s. 98)

    O, XIII. yüzyılda Sarı Saltık tarafından kurulan ve o tarihlerden beri, Babaî hareketinin yarattığı geleneği sürdüren Kalenderî dervişlerinin elinde bulunan bu tekkeyi, ideolojik olarak kendine çok yakın bulduğu için seçmiş olmalıdır. Bir de herhalde, bu sebeple kendine kolayca bağlayabileceğini düşündüğü bu zümrenin desteğini sağlamayı hedefliyordu. Nitekim bunda muvaffak olmuş ve artık harekâtı buradan hazırlamaya başlamıştır. Şeyh Bedreddin, Sarı Saltık‘ın Babadağı‘ndaki bu zâviyesinden, Çelebi I. Mehmed‘in yönetimine güven beslemeyen Hıristiyan ve Müslüman kesimlere yönelik geniş bir propaganda faaliyetine girişmişti.

    Sonunda Şeyh Bedreddin Sarı Saltık zâviyesinden idare ettiği yoğun bir propaganda ve hazırlık faaliyetinden sonra, başta Kalenderîler‘den oluşan asıl yandaşları olduğu halde, çeşitli kesimlerden kendine katılanlarla birlikte harekete geçmiş ve 1416 yılında, Ağaçdenizi de denilmekte olup bugün Bulgaristan‘da Deliorman adıyla bilinen bölgede fiilen Osmanlı devletine isyan etmiştir. Osmanlı kuvvetleri Şeyh Bedreddin‘in taraftarlarına toprak ve dirlik vâdedince önemli bir kısmı Osmanlı tarafına geçerek liderlerini yalnız bıraktılar; sadece Kalenderî dervişleri sonuna kadar sebat ettiler. Neticede Osmanlı kuvvetleri galip geldi ve bilindiği gibi Şeyh Bedreddin yakalanarak Serez‘de isyan suçundan yargılanıp 1416’da idam edildi. Sarı Saltık zâviyesindeki bu Kalenderî dervişlerinin (Sarı Saltık zâviyesi Işıkları) Osmanlı yönetimi karşıtı tutumları ise hep sürüp gitmiştir. (ss. 101-102)

    SARI SALTIK’IN AÇTIĞI TEKKELER

    Saltıknâme , Tarîh-i Âl-i Selçuk ve Evliyâ Çelebi Seyâhatnâmesi’nden, Sarı Saltık‘ın Dobruca‘ya yerleştiği tarihten vefatına kadar geçen süre içinde başta Dobruca‘daki Baba Saltık tekkesi , yahut zâviyesi olmak üzere, faaliyet sahasının başlıca şu aşağıdadaki tekkelerde yoğunlaştığını, dolayısıyla buralarda yaşadığnı tespit edebiliyoruz. Bunlar onun hayattayken bizzat kendisinin açtığı tekkeler olup, kendisi sağken ve ölümünden sonra etrafında teşekkül eden kültün yaratıcısı olan ana merkezlerdir.

    A) Baba Saltık (Babadağı) Tekkesi (Sarı Saltık Baba Zâviyesi)

    Sarı Saltık‘ın açtığı tekkelerin ilki, onun ilk yerleştiği ve kendi adını taşıyan, Tuna kenarındaki Baba Saltık , Osmanlı dönemindeki adıyla Babadağı, yahut Saltuknâme‘deki ismiyle Tuna Baba denilen kasabadaki tekkesidir. Burası Sarı Saltık‘ın en mâruf ikametgâhı idi. (s. 103)

    Evliyâ Çelebi Sarı Saltık tekkesini ziyaret ettiğinde burada yüz elli kadar genç ve yaşlı derviş bulunuyordu. Evliyâ Çelebi‘ye göre, ziyaret ettiği bütün Bektaşî tekkelerindeki dervişler için kullanageldiği ifadesiyle, “cümlesi eshab-ı pâk, musallî, sâhib-i vera’, ârif billâh canlardır”. Bu ifadelerden anlaşıldığı üzere, Evliyâ Çelebi zamanında Babadağı‘ndaki Sarı Saltık tekkesi ve türbesi, artık Bektaşî dervişlerinin elindedir. Oysa Sarı Saltık‘ın zamanında ve müteakiben XV. ve XVI. yüzyıllarda bu tekke hiç şüphe yok ki, Sarı Saltık kültüne bağlı Kalenderî devişlerinin bir barınağı idi. Şeyh Bedreddin‘in, buraya geldiğinde, oradaki Kalenderîler‘le beraber olduğundan daha önce bahsedilmişti. Tekkenin vakıfları da onların kontrolünde idi. (s. 105)

    B) Kaligra Sultan veya Yılan Tekkesi

    Sarı Saltık‘ın bir ejderhayı öldürerek kaçırdığı kral kızlarını kurtardığnı anlatan meşhur menkabeye atıfla Saltıknâme‘de Yılan Tekkesi adıyla zikredilen Kaligra (veya Kalliakra) tekkesi, Varna (Bulgaristan)’nın kuzeyinde bulunmaktaydı… Evliyâ Çelebi burasını Tekiyye-i Kaligra Sultan adıyla zikreder ki, Kaligra Sultan‘ın Sarı Saltık olduğunu biliyoruz. Tekke Karadeniz kenarında denize doğru uzanan Kaligra burnunun aynı adı taşıyan sarp kayalıkları üzerindeki kalede bulunmakta olup Sarı Saltık’ın türbesi de, menkabede ejderin yaşadığı mağara olarak bilinen mağaranın içindedir.

    Burada XVI. yüzyıl ortalarında hâlâ Kalenderîler (Işıklar) bulunuyordu. Bunların “Şer’-i şerîfe ve din-i islâm’a muhalif ba’zı kelimat itdükleri”, diğer tekkelerdeki “ehl-i bid’at” Işıklar‘la bir olarak aykırı hareket ve fiillerde bulundukları, kısaca “Ehl-i Sünnet ve Cemâat” mezhebine uymayıp “hilâf-ı şer’ i şerîf” davranışlar sergiledikleri görüldüğünden, takibat ve tahkikata tabi tutuldukları anlaşılıyor. Bu konuda Osmanlı merkezî iktidarı en ufak bir taviz vermemiş, Ehl-i Sünnet‘e uyanlar yerlerinde bırakılmış, uymayanlar ise tardedilmişlerdir.

    Bu tekke de tıpkı Babadağı‘ndaki tekke gibi, XVII. yüzyılda artık Bektaşîler‘in mekânıdır.(ss. 105-106)

    C) Kırım’da Baba Saltık kasabasındaki Tekke

    Bu tekke, II. İzzeddin Keykâvus‘un Berke Han tarafından Bizans esaretinden kurtarılıp Türkmen aşiretiyle Dobruca‘dan Kırım‘a göçürüldüğü zaman, Kefe yakınlarında, Soğdak civarında kurulan ikinci Baba Saltık kasabasında, veya şehrinde bulunuyordu. Saltıknâme , Sarı Saltık’ın Moskov diyarına yaptığı gazâlarda, bu kasabadaki zâviyesini üs olarak kullandığını yazar. Ebu’l-Hayr-ı Rûmî‘nin, bu Baba kasabasının kâfirlerin hücumuna uğrayarak yakılıp yıkıldığından, bu arada Sarı Saltık zâviyesinin de Ezantamariye (Sainte Marie ?) adıyla Hızır-İlyas‘a (Saint Georges) adanan bir kilise haline getirildiğinden ve kendi zamanında burada bir mescid olduğunu kaydettiğinden daha önce bahsedilmişti. Buradaki tekke hakkında ne yazık ki daha fazla bilgimiz yoktur.(s. 107)

    ADINA SONRADAN AÇILAN TEKKELER

    A) Eski Baba Tekkesi

    Bugünkü adıyla Babaeski‘deki bu Sarı Saltık tekkesi (ve türbesi) her ne kadar Saltıknâme‘de onun belli başlı dört ana mekânından ve faaliyet üssünden gösteriliyorsa da, diğerlerinin, yani Babadağı, Kaligra ve Kırım‘daki üç tekkenin aksine, tarihen Sarı Saltık‘la bir bağlantısı olmamıştır ve bu hikâye tarihsel olarak doğru değildir. Zira Edirne‘nin fethi ve buraya müslüman nüfusun yerleşmesi ancak 1361 veya 1363’ten sonradır. Bu itibarla Babaeski‘deki tekkenin, ancak Edirne‘nin ve yöresinin fethinden sonra buralara yerleşen, muhtemelen vaktiyle Sarı Saltık’ın göç ettiği Karesi havalisi kökenli Kalenderî dervişleri arasında yaşayan Sarı Saltık kültü sebebiyle, onunla irtibatlandırılmış olabileceği düşünülebilir.

    Bununla beraber, buradaki eski Saint Nicolas (Aya Nikola) manastırından çevrilme Sarı Saltık tekkesinin mevcudiyeti tamamiyle gerçektir. (107)

    Saltıknâme‘ye göre , Sarı Saltık burada bir kiliseyi zâviye haline getirmişti ve devamlı buraya gelip konaklardı. Tekkenin bulunduğu kasaba, bölge ile ilgili Osmanlı resmî kayıtlarında, meselâ tahrir ve evkaf defterlerinde Baba-yı Atîk adıyla anılmakta, Saltıknâme‘de Eski Baba diye geçmektedir. (s.108)

    XVII. yüzyılda Evliyâ Çelebi ile iki ingiliz gözlemcinin bu Eski Baba tekkesinden bahsettiğini görüyoruz. Evliyâ Çelebi buraya geldiğinde burası bir Bektaşî tekkesidir. (s.109)

    1877-1878 Osmanlı-Rus harbinde Ruslar Babaeski‘yi işgal ettiklerinde, tekkeyi Saint Nicolas adına yeniden kiliseye çevirmişlerse de, onların gidişini müteakip tekrar Bektaşî tekkesi haline getirilmiştir. (s.110)

    B) Kütahya-Şeyhlü’ deki Sarı Selcük Tekkesi

    Bugün ayakta olmayan bu tekkeden yalnızca Vilâyetnâme-i Hacım Sultan‘daki kısa bir kayıt aracılığıyla haberdarız. Buna göre, Bektaşî geleneğinde Hacı Bektaş-ı Velî‘nin halifesi olarak bilinen Hacım Sultan Menteşe ilinden dönerken Şeyhlü‘ye uğrar. Orada Beğce (veya Pakca) Sultan ve Habib Hacı isimli iki müridini yanına alarak Kurban Bayramı‘nda Seyitgazi‘de yapılacak olan büyük âyine katılmak üzere yola çıkar. Fakat fırtına, yağmur yolculuğu imkânsız hale getirir. Sığınacak bir yer ararlarken yakınlardaki Sarı Selcük âsitânesi’ne sığınmayı düşünürler. Bu Sarı Selcük herhalde Sarı Saltık olmalıdır. Hacım Sultan‘ın menâkıbı tahminen XV. yüzyıl sonlarında kaleme alındığına göre, demek ki bu tekke en azından bu tarihlerde mevcut bulunuyordu. Sarı Saltık‘ın adını taşıması ise, sanıyoruz, onun vaktiyle Dobruca‘ya göçmeden önce buraya yakın bir yerde yaşadığı zamanki şöhreti ve yine bu yüzyılda bu havalide de sık rastladığımız Kalenderî dervişleriyle ilgili bulunsa gerektir. (s.110)

    Sarı Saltık : Popüler İslam’ın Balkanlar’daki Destanî Öncüsü

    Alevîlik ve Bektaşîlik’te Sarı Saltık Kültü

    “Sarı Saltık’ın bir Bektaşî evliyası olarak takdisi ne zaman başlamıştır?” sorusuna nasıl cevap verebiliriz?

    Vilâyetnâme bu konuda bizim için bir hareket noktası teşkil eder. Şöyle ki: Bu Hacı Bektaş menkabeleri mecmuasının XV. yüzyılın son çeyreği içinde kaleme alındığı bugün artık çok iyi bilindiğine ve Sarı Saltık burada Hacı Bektaşhalifesi olarak zikredildiğine göre, onun en azından Vilâyetnâme kaleme alındığı sırada böyle telakki olunduğu muhakkaktır. ZatenHacı Bektaş‘ın Saltıknâme‘de büyük bir velî olarak anılması, onun sözkonusu tarihlerde artık önemli bir mevkie yerleştiğini göstermektedir. Bu aynı zamanda Hacı Bektaş kültünün artık XV. yüzyılda yükseliş dönemini yaşamakta olduğu anlamına gelir.

    Bektaşî Tarikatı, Anadolu Kalenderîliği içinde,Haydarî koluna mensup Hacı Bektaş kültüetrafında yavaş yavaş gelişerek nihayet bağımsız hale gelmiş ve XVI. yüzyıl başında,II. Bayezid zamanında Balım Sultan tarafından fiilen kurulmuştur. Bu bağımsızlaşma süreci içinde çok tabii olarak vaktiyle Anadolu veRumeli‘de XV. yüzyılda ve daha önce yaşamış bulunan Sarı Saltık, Barak Baba, Abdal Musa, Kaygusuz Abdal, Seyyid Ali Sultan (Kızıldeli), Otman Baba vb. önde gelen büyük Kalenderî şeyhlerini büyük mürşidler olarak benimsedi. Bu süreç aslında Kalenderîlik‘ten Bektaşîliğedönüşürken kendiliğinden cereyan eden tabii bir süreçtir. İşte Sarı Saltık da artık böylece birBektaşî evliyâsı kabul edilerek Bektaşî geleneği içine sokulmuş ve Hacı Bektaş‘a mürid yapılarak halifelik makamına yerleştirilmiş olmalıdır.

    M. Kiel‘in “Doğu Bulgaristan’da tekke yaptıranların (Otman Baba, Akyazılı Baba, Kıdemli Baba ve Demir Baba gibi), bugün anladığımız mânada Bektaşî olduklarından emin değiliz. Belki de onlar, Balım Sultan’ın devrimci çabalarıyla gerçek tarikatla kaynaşan Bektaşîlik öncesi bir yolda yürüyorlardı”şeklindeki şu sözü de, bizim bu görüşümüzün değişik ifadesinden başka bir şey değildir .

    Tarihsel olarak Sarı Saltık‘ın XVI. yüzyıl başında Balım Sultan tarafından Hacı Bektaş-ı Velî adına kurulan (“erkânı yeniden tesbit edilen, yeniden düzenlenen” değil) Bektaşîlik ile bir bağlantısı olmamakla beraber, o bugün artık -hem de uzun yüzyıllardan beri-Bektaşîdir. Sarı Saltık eğer Bektaşîliğinteşekkül ettiği XVI. yüzyılda yaşasaydı herhalde Bektaşî olurdu. Başka bir deyişle Sarı Saltık ölüm sonrası (post mortem) Bektaşîdir. Şunu da unutmamalıdır ki, bu ölüm sonrasıBektaşîlik, yalnız Sarı Saltık için değil, yukarıda da işaret olunduğu üzere, bugün Balkanlar‘daBektaşîler ve Alevîler‘ce takdis edilen, Seyyid Ali Sultan, Otman Baba, Akyazılı Baba, Kıdemli Baba ve Demir Baba vb. gibi daha sonraki evliyâ için de sözkonusudur.

    Sarı Saltık kültü Balkan Alevîleri arasında, özellikle Deliorman‘da güçlü bir şekilde yaşamaktadır. Deliorman Alevîleri, bir kısmı genellikle Çarşamba günleri cem yaptıkları için Çarşambalı (ki bunlar Bektaşîlerdir), diğer bir kısmı da bunu Pazartesi günü icrâ ettikleri için Pazartesili denilen iki gruba ayrılmaktadırlar. Bu sonunculara Babaîler de denilmekte olup, bunlar cem esnasında Hacı Bektaş’ı değil, Demir Baba‘yı, Kızıl Deli‘yi(Seyyid Ali Sultan) ve özellikle Sarı Saltık‘ı anmaktadırlar. Bu da Balkan Alevîliği’nde Sarı Saltık kültünün önemini gösteren örneklerden yalnızca biridir.

    sarisaltuk_icBugünOrta Anadolu’da özellikle Sivas, Tokat ve Divriği,Tunceli Alevîleri arasında Sarı Saltık kültü oldukça yaygındır. Bazı Alevî dedeleri, Sarı Saltık Ocağı‘na mensup olup onun soyundan geldiklerine inanırlar. Sarı Saltık‘a atfedilen bir ziyaretgâhın da Tunceli‘de bulunduğunu biliyoruz. Hozat‘a sekiz km. mesafede bir tepenin üzerinde Sarı Saltık‘ın bir mezarı bulunmaktadır. Burasını 1960’larda ziyaret eden Nazmi Sevgen, mezar ve Alevîler‘le bağlantısı hakkında ilginç bilgiler aktarıyor. Onun anlattığına göre sadece bir taş yığınından ibaret olan bu mezar, Alevîler‘ce bir makam değil, Sarı Saltık‘ın hakiki mezarıdır. Bu mezarın bulunduğu tepenin güney ve güney-batısında Karaca ve Akviran köylerindeSarı Saltuk soyadını taşıyan bir aile vardır.Hasan Saltuk Dede ve Seyfi Saltuk Dede , bu ailenin ileri gelenlerinden olup ikincisi 1340 (1921-1922) tarihini taşıyan bir berat ile bölgenin nakibüleşraflığına tayin edilmiş, böylece oradaki bütün seyyid (dede)’lerin başı olmuştur.

    Kilgrad’da nice Zülfikar çaldın
    Kâfiri kırûben kaleyi aldın
    Üryan Hızır ile âşinâ oldun
    Erenler serdarı Pir Sarı Sultan

    Yetmiş yedi yerde hem nişanın var
    Elinde ağaçtan Zülfikar’ın var
    Dertlilere derman Şah’ım sende var
    Erenler serdarı Pir Sarı Sultan
    Seyyid Seyfullah (Seyyid Seyfi)

    Coğrafî ve tarihsel bağlantı sebebiyle Balkan Alevîliği ve Bektaşîliği‘nde Sarı Saltık‘ın yerini ve önemini anlama konusunda herhangi bir zorluğumuz olmamakla beraber, Tunceli gibi,Sarı Saltık‘ın yaşadığı mekânlarla hiç bir bağlantısı olmayan bir bölgede, onu takdis eden güçlü bir kültün yaşaması ve kendini ona bağlayan bir dede (seyyid) sülalesinin bulunması çok ilginç bir durum olup izaha ihtiyaç gösteriyor. Sarı Saltık kültü buraya ne zaman ve nasıl nüfuz etmiş ve hakimiyet kazanmıştır?

    Şunu hemen söyleyelim ki, bu konuda kesin bir kanaat elde etmeye yarayacak tarihsel kayıtlar mevcut değildir. Bununla birlikte, bazı ihtimaller düşünülebilir. Bunlardan biri, muhtemelen XVI. yüzyıl içinde bilemediğimiz bir tarihte, Sarı Saltık kültüne bağlı olupBalkanlar‘dan Tunceli yöresine gelen bir dede ailesinin bu kültü oraya taşımış olabileceği ihtimalidir. Bir diğeri de, muhtemelen yine XVI. yüzyılda Bektaşîliğin doğuya doğru yayılma sürecine paralel olarak bu kültün buralara taşınmış olabileceğidir. Ama tekrar edelim ki bunlar sadece varsayımlardır.

    Sonuç olarak şunu söyleyebileceğimizi sanıyoruz: Bugün artık Sarı Saltık‘ın gerçekteAlevîlik ve Bektaşîlik ile bir ilgisinin bulunmadığını söylemenin, bu çevre mensuplarınca hiç bir kıymeti yoktur. Sebebi ise gayet açıktır: Bugün Balkanlar‘da çok güçlü bir şekilde, kendinden sonraki bütün evliyâdan daha canlı olarak yaşayan Sarı Saltık kültü, bütünüyle Bektaşîliğin ve Alevîliğin damgasını taşır. Başka bir deyişle, ona öldükten sonra ölümsüzlük kazandıran bunlar olmuştur. Bu sebeple bugün halkın hafızasında yaşayan Sarı Saltık Bektaşîdir, Alevîdir. Halk arasında dolaşan menkabeleri de bunu göstermiyor mu?

    [Sarı Saltık : Popüler İslam’ın Balkanlar’daki Destanî Öncüsü
    Ahmet Yaşar Ocak]

  • Karşıdevrime Direnen Filozof: Şeyh Bedreddin

    Karşıdevrime Direnen Filozof: Şeyh Bedreddin

    13.YÜZYILDA KADRİ BİLİNMEDİK ANADOLU DEVRİMİ VE KARŞIDEVRİME DİRENEN FİLOZOF: ŞEYH BEDREDDİN
    /Ömer Tuncer

    Aşıkpaşazade, Osmanlı’nın kuruluşunda Diyâr-Rûm’da (Anadolu) birbirini bütünleyen dört örgütlenmeden söz ediyor. Adlarını artık herkes biliyor: Ahîyan-ı Rûm (Anadolu Ahîleri), Bacıyan-ı Rûm (Anadolu Bacıları), Gâziyan-ı Rûm (Anadolu Gâzileri) ve Abdalan-ı Rûm (Anadolu Abdalları)… Tümü, Anadolu Sûfileridir. Hepsine birlikte belki “Sûfîyan-ı Rûm” demeliydi. Biz, bilinen bir adla, “Diyar-ı Rûm Erenleri” olarak anacağız.

    13. yy’ın ikinci yarısında Anadolu’yu elinde tutan Sûfîlerin, varsa başka ‘san’larını terk ederek, adlarının önüne ya da sonuna bulundukları grubun adını aldıklarını görüyoruz: Ankara’da camileri bugüne gelen Ahî Şerafeddin (1295) ve Ahî Elvan(1350)’ın “Ahiyan”dan, “Fatma Bacı”nın “Bacıyan”dan, Osmanlı’nın ilk askerleri Alp Erenler’in “Gâziyan”dan olduğunu biliyoruz. Hele Abdal Musa, Kaygusuz Abdal, Pîr Sultan Abdal, Kazak Abdal gibi abdalları Anadolu’nun her yanında bulabiliyoruz.

    Dikkat edilirse bunlardan hiç biri aristokratların “bey”i, “ağa”sı, “sultan”ı gibi “verilmiş” sanlar değildir. Hepsi dünyada yaptıkları, yaradıkları işlerle ya da durumları ile ilgilidir. Yani bir insan, Diyar-ı Rûm Ereni ise “canlardan bir can”dır, hepsi bu… Yani “insan” olan insanın “sıradan” olması, bütün verilmiş “san”larından arınması, yalnızca “insan” kalması gerekir. Bu yüzden Osman Bey ve Orhan Bey’in Osmanlı’nın kuruluşunda Diyar-ı Rûm Erenleri ile birlikte davranabilmeleri için aristokrat “Bey” sanlarını terk etmeleri Gâziyan-ı Rûm üyesi olarak “gâzilerden bir gâzi” olmaları gerekmiştir. Adlarını bu yüzden Osman Gâzi ve Orhan Gâzi olarak değiştirirler (“Ertuğrul Gâzi” adı bize 14. yy sonlarından, Yıldırım Bayezid zamanından ulaşır. Osman ve Orhan Gâzi’lere benzetilerek “gâzi” denilmiş olmalıdır).

    13.yy’da Diyar-ı Rûm Erenleri, güçlerini birleştirip siyasal bir oluşum haline gelmiş, 1265’te Ankara’da, 1299’da da Söğüt’te (Osmanlı) dayanışmayla birer devlet kurmuşlardır (bkz: “13.yy’da Anadolu ve Evrensel Kültüre Kattıkları”, Ömer Tuncer, Bilim ve Ütopya Sayı:98 s:62). Bu devletler, insanoğlunun ilk yerleşim örnekleri olan ve kendiliğinden oluşan ilkel komünlerden sonra, dünyada ilk kez “Tanrı’dan vekalet alınmadan” kurulmuştur. Diyar-ı Rûm Erenleri kendi “sıradan”, “insan” özellikleriyle, kendilerine “yüceler”de yer aramaya gerek duymadan yöneticilerini kendi aralarından seçtiler.

    II Mehmet, ünlü Kanunname’sinde, ataları olan Gâzilerin sofrasına her gelenin oturduğunu, sohbetine her isteyenin katılabildiğini (ve bu geleneği bu yasayla ref’ettiğini – kaldırdığını) söylemektedir.

    Bedreddin’in ataları…

    Şeyh Bedreddin’in böyle bir kültür ortamında, 1359 ile 1364 arasında, yani Orhan Gâzi döneminin sonu ile Murad Hudavendigâr’ın ilk yıllarında doğmuş olduğu biliniyor[2].

    Prof. Omay’ın araştırmasından Bedreddin’in dedesi Abdülaziz’in Selçuklu Sultan ailesinden gelen bir aristokrat olduğunu, dahası kardeşi 3.Alâeddin Keykubat’ın vezirliğini yaptığını, üstelik Osmanlı Devletinin tanındığını gösteren işaretleri Osman Gâzi’ye götüren Selçuklu veziri olduğunu anlıyoruz. Sultanın ayrılması ile onun da vezirlikten ayrıldığını ve Anadolu Erenleri’nin kurmakta olduğu Osmanlı’ya katıldığını öğreniyoruz. Sonra da oğlu Gâzi İsrail ile birlikte, Orhan Gâzi’nin oğlu Süleyman Paşa[3]’nın komutasında Trakya fetihlerine katılıyor.

    Şeyh Edebali[4]’den başlayarak, Osmanlı Devletinin, Diyar-ı Rûm Erenleri çizgisinde ve geleneksel Aristokrat yapıya bağlı olmadan kurulmaya ve yönetilmeye çalışıldığı gözleniyor.

    Yeni bir Toprak Düzeni doğuyor…

    Bunu, başlangıçta Osmanlıların oluşturduğu “üretim” düzeninden anlarız: Mirî topraklar (devlet toprakları) üzerinde herkesin geçimini sağlayan ve “Dirlik Düzeni” adı verilen değişik bir yapıdır. Oysa Selçuklu aristokrasisinin “İkta Düzeni” “bey”lere kocaman toprakların, üzerindeki insanlarla birlikte verildiği tipik bir Aristokrat toprak düzenidir.

    Aristokrat toplumlarda toprak tanrı mülküdür. Devlet, bu mülkün yönetilme düzenidir. Devlete bu yüzden “mülk” denir. Hükümdar, toprağı, kendi seçtiği aristokratlarıyla birlikte, tanrı adına yönetir. Tanrı buğday, para, altın istemeyeceğine göre de tanrı adına zenginleşir, semirirler. Toprağı süren, eken, biçen boğaz tokluğuna çalışır. Yapı bir tür kulluk, kölelik yapısıdır. Anadolu’da Kemalist Burjuva Devrim’iyle ortadan kalkma sürecine giren “Ağalık” düzeninin kökleri Selçuklu “İkta Düzeni”ne değin uzanmaktadır.

    Oysa Osmanlı, dünyada ilk kez, toprağın kullanımını bütünüyle işleyene bırakan “Dirlik Düzeni”niyle birlikte doğar..

    Dr. Hikmet Kıvılcımlı’ya göre:

    Dirlik düzeninin Maddesi:

    Toprak meselesini çalışan halk yararına çözmekle özetlenir. Dirlik düzeni toprak düzeninde sınıfları lâfta değil, fiilen kaldırmıştır. Çünkü miri toprağın mülkiyetine kimse sahip değildir. Toprak üretiminde iki bölük insan vardır:

    1. – ÇİFTÇİ: Bir ÇİFT öküzle sürülebilecek kadar toprağı işleyen hür ekincidir. İşlediği toprağın mülkiyetine: Müslümansa, bütün müslümanlardan her biri kadar sahiptir. Ama, işlediği yer kendisinin MALI, MÜLKÜ değildir. İşlediği tarla sadece TASARRUFundadır. Dirlik düzeni o bakımdan, sosyal bir görev karşılığı olmaksızın, tarımın gelişimi zararına irat yiyenleri kaldırmış, yeni bir kalkınma çağı açmış olur. Osmanlı dirlik düzeni ilk ülkücü ilbler derebeyileşmedikçe, müreffeh çiftçi yetiştiren insancıl bir sistem olmuştur. O sayede, dini ayrı hıristiyan halk, Osmanlıyı kurtarıcı gibi karşılamıştır. Çiftçi müslümansa yalnız ÖŞÜR öder: Aslında “onda bir” demek olan aynî vergidir ve tektir. Çiftçi hıristiyansa, öşürden başka bir de baş vergisi denilen çil akçayla ödediği Haraç verir.

    2. – DİRLİKÇİ: Toprak düzeninin devlet adına güdücüsüdür. “Sahibül arz” (toprağın sahibi) diye de anılır. Gerçekte toprağın değil mülkiyetine, tasarrufuna dahi el süremez. Tasarruf: (Topraktan işleyip yararlanma): Köylünün, Mülkiyet: Bütün müslümanların hakkıdır.[5]

    Aristokrat geleneğe göre toprak tanrınındır. Oysa Anadolu tasavvufunda tanrı “ben”i ile insan “ben”i aynıdır (bkz: “Aristokrat Ortaçağ’ın ‘Mutlak Hakikat’ kavramı ve Anadolu Tasavvufu’nun başkaldırısı”, Ömer Tuncer, Bilim ve Ütopya, Mart 2003, Sayı:105, s:49).

    Toplumsal “akış”ın bu aşamasında, mülkiyet, gelenekte olduğu gibi devlette kalmakla birlikte toplumun güncel gereksemesi, devlet örgütünü hangi dinden olduğuna bakmadan o örgütün üyelerine bırakmaktadır. Osmanlı dirlik düzeni, doğal olarak, Selçuklu ümmet düzeni[6]nden de izler taşımakla birlikte, temel olarak kendi gibi olmayan inanç sahipleriyle (baskın olarak Bizans’lı Hıristiyanlar ve Haçlı şövalyeler) birlikte oluşturulmaktadır. Bu yanıyla da ileride “laiklik”i oluşturacak olan yapının gizilgücünü (potansiyelini) ve ön işaretlerini taşımakta, gereksemenin belirdiğini göstermektedir.

    İlk dirlikçi: Aza kanaat eden, gözü toprakta olmayan millet fedaisi bir halk memuru “şövalye” İlbtir. İratcı toprak beyi sayılamaz:
    Toprak mülkiyeti yoktur;
    Toprak üzerinde tekelciliğe kalkışamaz;
    Toprağın tasarrufuna el atamaz;
    Toprak beyi gibi hazır yiyici de değildir.
    Sosyal görevlidir. Sosyal görevi: Barış zamanında toprak üretiminin “ehil” ellerde en verimli yoldan yürümesi, tarım işlerinin asayişi, köyde sosyal adaletin sağlanması gibi konuları tutar.

    Savaş zamanı: Çiftçiler tarım işleriyle rahatça uğraşırken dirlikçi, ilk çağında atını, silâhını kapıp sınır boyunda ölüme gider. Ve o zaman, bu gidişler hiç de kırkyılda bir olmaz.

    Dirlikçinin bütün hizmetlerine karşılık ne ideal memur olduğu geçiminden bellidir. Bugünkü memurdan yalnız aşırı ülkücü ve canını sık sık ateşe atar olması ile ayrılmaz; aldığı maaşta, bütün imparatorluk ölçüsünde eşittir. Ve yanında yetiştireceği her cebelü kaç akça yıllık alırsa, dirlikçi de ondan bir akçe fazla almaz.

    Sistem bu idi.

    Öyle kaldı mı?[7]

    Önünü “çıkar” kesmeseydi!..

    Selçuklu’dan kalma soylu(!)lar, soyluların egemenliği yitirmesiyle çıkarını yitirmekte olanlar, her zaman olduğu gibi “iyi niyet(!)”lerine karşın yeni çözümler aramanın güçlüğünü yüklenmektense eski çözümlere sapıveren kolaycılar…

    Anadolu Ahîlerinin,

    “Buraya sarhoşlar, zina işleyenler, münafıklar, gammazlar, dedikoducular, müfteriler, gururlular, kibirliler, merhametsizler, kıskançlar, kin tutanlar, sözünden dönenler, yalancılar, kadınlara şehvetle bakanlar, emanete hıyanet edenler, ayıbı yüze vuranlar, hırsızlar, varyemezler, insan öldürenler giremez!..”[8]
    yazılı “levha”ları bile para etmedi… Kuzu kılığına büründüler, her biri bir yandan çekiştirmeye başladı.

    Osmanlı’da Aristokrat Karşıdevrim…

    Gâzi adını artık almayan 1. Murat’a henüz “sultan” denmese de, “Hudavendigâr” (sahip, efendi) sanını alması ile başlayan Aristokrat karşıdevrim, sonraları saman altından hızını artırmaya başlar. Ahîyan, kendi kurduğu devleti Osmanlı’ya sahip çıkmak için, dünyanın ilk “kepenk kapatma” eylemini Yıldırım Bayezit zamanında yapsa da para etmez… Murat Hudavendigâr zamanında başlayan Aristokrat karşıdevrim, Sultan II Mehmed’le doruğuna ulaşacak, Yavuz Selim’le sağlamlaşacak, Kanunî Sultan Süleyman’da tamamlanacaktır.

    Ve Bedreddin…

    “Şeyh Bedreddin hareketi”, Anadolunun, bu karşıdevrime direnişidir.

    Yaşlılığında “Gâzi”lere katılan ve Orhan Gâzi’nin oğlu Süleyman Paşa’nın komutasında Trakya fetihlerine giden Gâzi Abdülaziz şehid olur, oğlu Gâzi İsrail, Dimetoka’nın fethi sırasında, Bizans’lı kale beyinin kızı ile evlenir, yakın kasabalardan birinde, Simavna’da kadı olarak kalır. Bedreddin, babasının kadılık yaptığı Simavna’da, Gâzi İsrail ile Dimetoka’lı Bizans beyinin kızı Melek Hatun’dan doğar. Yetişmesi sırasında, olası ki babasının “gâzi”liğinden gelen sûfî geleneği ile anasından aldığı Hıristiyan kültürüne, önce Edirne, Bursa ve Konya medreselerinde; sonra da Kudüs, Kahire ve Şeyhûniyye medreselerinde gördüğü eğitimin eklenmesiyle, yetişkinliğinde herkesin saygı gösterdiği bilgin kişiliğine ulaşır:[9]

    Gençliğini sürerken, eğitimi sırasında, Osmanlı’da, önce I. Murat’ın adında artık “gâzi” sözünü kullanmadığını, Diyar-ı Rûm Erenleri’nin “adam öldürmeme” ilkesine karşın, egemen olmak için kardeşlerini, dahası öz oğlunu öldürtebildiğini, yeni alınan toprakları Gâziyan-ı Rûm’un oluşturduğu “Dirlik Düzeni”ne katmak yerine Selçukludaki “İkta Düzeni” gibi beylere dağıtabilecek bir “tımar” düzeni oluşturduğunu, kendisine “hudavendigâr” dedirterek “efendi”lik makamına çekilip “canlardan bir can” olma özelliğini yitirdiğini görür.

    Sonra, Yıldırım Bayezit zamanında, Anadolu Erenlerinin önemini iyice yitirdiğini, Selçuklulardaki gibi sünnî din ulemasının önem kazandığını, buna karşı çıkan Ahîlerin dünyanın ilk kepenk kapatma eylemini gerçekleştirdiklerini gördü. Bayezid’in Osmanlı’da ilk kez “Sultan” ve “Han” gibi “verilmiş” ünvanlar kullanmaya başladığını, halkıyla birlikte, onlar gibi yaşamak yerine saraylarda yaşamayı yeğlediğini gördü. Yönetenlerin kendilerini Selçuklularda olduğu gibi halktan koparmakta, halkın üzerine basarak yükselmekte olduklarını gördü. Diyar-ı Rûm Erenlerinin yeniden “kul”a dönüştürülmekte olduğunu gördü.

    “Şeyh Bedreddin”, Anadolu’nun bu geri dönüşe direnmesidir.

    Anadan Bizanslı beysoylu, atadan Selçuklu bir aristokrat olmasına, “kul” kültürü içinde yetişmesine karşın, babadan bir “gâzi”ydi ve Sûfî geleneğiyle yetişmişti. “efendi” ya da “kul” yerine “birey” olmayı, “tanrısal ben” ile birleşmeyi yeğlemişti. İlk düşüncelerini bu geleneğe oturttu:

    Bilesin ki, Tanrı birdir ve ondan başka varlık yoktur.[10]
    Madde, hayvan, insan, tanrının kendi “ben”indeki yarattığı kahramanlardır. Yalnızca Tanrı’nın isteğiyle var olurlar. Bu yüzden kendi başlarına bağımsızlıkları yoktur, “kul”luklarının mantığı budur.

    Hakk, tapılacak varlıktır. Etkilendiği zaman kul olur.(…) Etkilenen mahluk birisi tarafından yaratılır, zorlanır, tutsaktır, kahredilmiştir. Demem o ki yaratan, zorlayan, tapındıran, kahreden yalnız Hakk’tır. Suretler onun oyuncaklarıdır.[11]
    Tasavvuf, insanın “ben” olma gereksemesinden doğar. Buna hakkı olduğunu düşünmenin yoludur. Bu nedenle de Tasavvufta “ben” olmanın yolları aranır. Oysa Tanrı’dan başka “ben” yoktur. Var olan tek “ben” Tanrıdır. İnsanoğlunun “ben” olabilmesi için tek yol Tanrı olmasıdır: “Enel Hakk”…

    Neden böyle bir gereksinim doğar?

    Küçük üretici (esnaf), kervancı (tüccar), faizci, Aristokrat toplumlarda toprak düzeni dışındadır. Üretici ve tüccar faizciden, sermaye yapıp kâr elde etmek için kredi alır. Bu, hesap tutunca geri ödenebilir bir paradır. Üstelik tefeci, kendi parasını garantiye almak için hesabın tutup tutmayacağını denetlemek durumundadır. Bu yapı, önce kendi içine kapalı bir ekonomik düzen oluşturur, yüzyıllar içinde güçlenir.

    Sonra ekonomik güçlük içine düşen aristokratların zorlamasıyla açılır ve beylere, krallara bile kredi açmaya başlar. Ama bu, Aristokrat çarklara göre dönen bir yapı değildir. Kısa zamanda faizle aldıkları parayı geri ödeyemez olurlar. Çatışma da bu noktada çıkar.

    Sermayeye bağlı yeni sosyal yapı da gelişmiş, güçlenmiştir. Bu dünya, onların dünyasıdır. Tanrıya bağlı bir yapı değildir. Aristokratların “kul” anlayışına karşı “ben” (varlığın merkezine tanrıyı koyan anlayıştan evrenin merkezine “ben”i koyma) anlayışı bu ekonomik yapıdan oluşur.

    Bedreddin’in Filozofluğu

    Şeyh Bedreddin 14. yüzyılın ikinci yarısında ve 15. yüzyıl başında yaşamış olmakla birlikte 13. yy Anadolu Erenlerinin açtığı yoldan, onların düşüncelerini daha ileri götürmüş bir filozof sayılmalıdır. Aristokrat bir kökenden gelmiş olmasına karşın, dünyaya kendi sosyal sınıfının bulunduğu noktadan bakmamıştır. Bir yandan evrenin varlığına ve yapısına ilişkin tanrıbilim içerikli düşünceler oluştururken öte yandan ve belki daha da önemlisi, toplumsal yapıyı anlamaya ve düzenlemeye yönelik yepyeni düşünceler oluşturmuştur. Ancak bu düşüncelerini biz yazık ki yazmış olduğunu öğrendiğimiz pek çok kitaptan doğrudan bilme olanağına sahip değiliz. Bunun yerine çoğunluğu olumsuz yargılarla aktaranlardan anlamaya çalışıyoruz. Gariptir, torununun yazmış olduğu Menakib’de adı anılan pek çok kitabından yalnızca Osmanlı devletinin tehlikeli bularak yüzyıllarca yasaklamaya çalıştığı, adı, “Tanrı’nın Esinledikleri” anlamına gelen, “Varidat”ın metni elimizdedir.

    Özgün düşüncelerinden örnekler:

    Vahdet-i Vücut” değil, “Vahdet-i Mevcut” düşüncesi doğrudur. Bu, Tanrıyla birleşme değil, bütün evren zaten tanrıdan başka bir şey olmadığıdır..
    Bütün aşamalar cisimler evreninde toplanmıştır. Cisim ortadan kalkarsa ne ruhtan ne ruh gibi olanlardan eser kalır.
    Mizancı Murad Bey’e göre Börklüce Mustafa aracılığıyla yaydığı görüşler:

    Tanrı Dünyayı yaratmış ve insanlara bahşetmiştir.
    Servet ve tarım ürünleri herkesin ortak malıdır.
    İnsanlar eşittir. Kiminin servet sahibi olması, kiminin ekmeğe bile muhtaç kalması tanrısal amaca aykırıdır.
    Nikahlı kadınlardan başka dünyada herşey ortak olmalıdır.
    Birinin çevresi ve inançları ötekininkine benzemiyor diye onun üzerinde güç kullanılması, kutsal buyruklara ve amaçlara aykırıdır. Çünkü düşünce ve vicdan doğaya uyumla oluşur.

    Bunlar insanı gücün etkisinden korumalıdır. Müslüman, Hıristiyan, Musevi ya da Mecusi hepsi Tanrının kuludur, birdir, kardeştir. Aralarında dostluk ve bağlılık olması gerekir. Bu birliktelik ve dostluk nedeniyle doğru olan (hak), ilkel olana
    (batıl) üstün gelir. Yönetme ise zulüm ve baskıdır (saray, saltanat, savaş, asker hepsi zulümdür. Tekkeler, dervişler, ulema bunlar da zulüm ve baskıdır).

    Yönetenin saldırılarını anlayışla karşılamak, Tanrının amaçlarına uygun olmayan buyruklarına uymak doğru değildir.
    Yöneticiler, halifeler döneminde olduğu gibi yönetilenler tarafından seçilmelidir.
    Herkes eksiksiz özgürlüğün gerektirdiği gibi düşüncelerini ve yaşama biçimini açıklayabilmelidir. Başkalarının yaşama biçimi ve inançlarına saygılı davranılmalıdır.
    Şeyh Bedreddin ve sonrasında kendisi ve yolunu izleyenlere ilişkin fetvalardan çıkarılabilecek düşüncelerden örnekler:

    1)Sofyalı Bali Efendi’ye göre (Kanuni dönemi)

    a. “(…)her ne zaman ki bir yere gelip, toplanıp sohbet ettiklerinde, meclislerinde şarap ve dost, arkadaş, yaşlı, genç, kadın ve erkek(…)” bulunurdu:

    b. “Cennette şarap dedikleri şarap bu güzel ve kalbe ferahlık veren şaraptır. Ve Kevser dedikleri işte bu dünyadır ki, Hak sofrasıdır. Tüm Tanrısal nimetler buradadır.”

    c. “Ahiret işleri, rüsum uleması’nın (taklitçi bilginlerin) anladıkları gibi değildir. Bunun, ata sözleri olduğundan habersizdirler.”

    d. “Sanmayın ki gökyüzü (evren) yok olacaktır ve mülkün sahibi mülkünden dışarda olacaktır. O, insandadır. Her kim insanı bildi. Hakk’ı bildi.”

    2) Şeyh Bedreddin hakkında Şeyhülislam Ebussuud Efendi’nin görüşü:

    Soru:

    Simavnalu taifesinden bir bölük insan şarap içip izinle birbirlerinin eşlerine tasarruf etseler, bunlara ne yapmak gerekir?
    Bedreddin hareketi, devrim sayılmalı mıdır?

    Şeyh Bedreddin hareketi tek başına bir “devrim” sayılamaz. Devrimler sosyal sınıfların iktidarı birbirinin elinden alma sürecidir ama bu iktidar, yalnızca siyasal iktidar anlamında değildir. Devrim, yeni iktidara gelen sosyal sınıfın kültürünü bütünüyle oluşturması ve insanların yaşamalarını bu yeni kültürün oluşturduğu ölçütlerle oluşturmaları demektir ve uzun yüzyıllarda oluşur. Devrimin bir ülkedeki askeri başarısı, yalnızca bir darbedir. Bu nedenle de hiçbir devrimci bir devrimi tek başına yapmaz. Aristokrasiye karşı yapılmış olan Anadolu Devrimi, 13.yy başlarından bu yana sürmekte, savaşımı verilmekte ve olgunlaşmaktadır. Siyasi iktidarı ele geçirmek için 20.yüzyılı ve Mustafa Kemal’i beklemesi gerekmiştir.

    Bu devrimin içinde, başlarında yer alan Şeyh Bedreddin hareketi, Ankara ve Osmanlı Devletleriyle Aristokrasiye karşı kendi devlet örgütünü kurmuş olan Anadolu Devrimi’ne, 1.Murat zamanında başlayan Aristokrat karşıdevrime karşı Anadolu’nun, kendi devrimini savunmasıdır. Bedreddin Her iki sosyal yapıya da tanık olmuş, gençliğinde, geçmişten gelen Aristokrat kültür değerlerini, hem de yeni oluşmakta olan halk hareketinin değerlerini bütünüyle kavrama şansına ulaşmıştır. Tam bu yıllarda karşıdevrim hareketinin başlaması ile her aşamasına tanık olmuştur.

    Dünyada Aristokrasiye karşı ilk kez yapılmış olan bir devrimin sonrasında kurulan toplumsal yapının elbette aksamaları olacaktı. Bu aksamalar, karşıdevrimin gerekçelerini oluşturuyordu. Şeyh Bedreddin, Aristokrasiye geri dönüşü desteklemek yerine düşünsel ve yapısal aksamaların çözümünü araştırıyor, düşünüyor, bulmaya çalışıyordu.

    Çözüm önerilerini oluştururken içinde yaşamakta olduğu dinden, sosyal yapıdan, kendi döneminde yaşanan başka sosyal yapılardan etkileniyor, esinleniyor, kullanıyor; kimi zaman onlardan oluşturulmuş yeni sentezlerle, kimi zaman yanlışlarına karşı yapılmış karşı çıkışlarla yeni yapılar oluşturuyordu.

    Bu tavır, 13.yy’da yaşamış ve Anadolu Devrimini başlatmış olan Hace Bektaş gibi, Şeyh Nasiru’d Din gibi, Yunus Emre gibi tasavvuf düşünürlerinden ayrı bir özellik taşıyordu. Renaissance sonrası Avrupa’da yeniden ortaya çıkacak “bilim insanı tavrı”ydı. Çözmeye çalıştığı sorunu anlıyor, kavrıyor, üzerine düşünüyor ve sonuca varıyordu. Özellikle toplumsal uygulamalar için yeni önerilerde bulunuyordu İkiyüz yıl kadar sonra Renaissance ütopyaları yazarları Thomas Morus ve Campanella da, yapıtlarını bu anlayışla verecektir.

    Bedreddin onlardan farklı olarak, kuramcı olarak kalmamış, eylemci olmak zorunda da kalmıştır. Devrimin geri dönüşünü önlemek için toplumsal harekette önder olarak yer alır ve bu yüzden sürgün edilir, bu yüzden öldürülür. 13.yy’da Şeyh Nasiru’d Din Mahmud da Ahî Evren olarak toplumsal hareketin başında bulunmuştur ancak ilk kez toplumsal model oluşturarak harekete bu modele göre yön veren Şeyh Bedreddin’dir.

    Yüzyıllar sonra Karl Marx’ın felsefeye eylemi katma konusunda savunduğu aynı tutumdur. 19.yy’da Avrupa’da Marxist hareketin önderliğini bizzat kendisi yapmıştır.

    Mizancı Murad Bey’e göre Börklüce Mustafa aracılığıyla yaydığı görüşlerde oluşturmuş olduğu modelin Renaissance ütopyalarında ikiyüz yıl sonra önerilecek olan toplum modellerinden aşağı olmadığı gözlenebilir.

    Bedreddin sonrasında Anadolu Devrimi…

    Çelebi Mehmed’in iktidarı ele geçirmesiyle Anadolu Devrimi’nin karşıdevrim süreci devam eder. İstanbul’u ele geçiren II.Mehmed’in Selçuklu Aristokrat kültürüne Bizans aristokrat geleneklerini katması ile bu süreç güçlenerek sürer. Fatih Kanunnamesi ile de yasaya girmiş olur. II Mehmet kendini kulların üzerinde iyice yücelere, iyice ulaşılamazlıklara çeker, Divan toplantılarına bile katılmaz olur. Gerektiğinde bu toplantıları bir paravan arkasından dinleme geleneğini oluşturur.

    Böylece 13.yy’da tanrıyı bile “ben”leştirerek insanlar arasına indiren tasavvuf düşüncesine karşı Aristokrat karşıdevrim devlet yönetiminde de yeniden egemen olur.

    Yavuz Selim önce Çaldıran’da Anadolu tasavvufunu destekleyen Şah İsmail’i ortadan kaldırır, Şah İsmail yandaşlığıyla suçladığı Anadolulu Türkmenleri kılıçtan geçirir. Pîr Sultan Abdal, bu arada idam edilir. Sonra da Mısır seferinden Kutsal Emanetleri ve dolayısıyla da Halifeliği Osmanlı’ya getirir, bütün müslümanların efendisi sıfatıyla Aristokrat yapıyı iyice perçinler.

    Anadolu Erenleri geleneği, bu dönemden sonra, bir kanadıyla Çaldıran’ın kılıç artığı Aleviler olarak köylerde baskılar altında bir yozlaştırma ve sünnîleştirme süreci içinde yaşatılacak, bir kanadıyla zaman zaman kazan kaldırsalar da, Yeniçeriliğin içinde Bektaşiler olarak Aristokrasiye hizmet edecek, toplumsal yanı en güçlü olan Ahîyan-ı Rûm ise tümden sünnîleştirilerek Osmanlı Saltanatının denetiminde Esnaf Loncalarına dönüştürülecektir.

    Böylece çok sonraları “Burjuva” adı verilecek olan sosyal sınıfın Dünya’daki ilk hareketlenmesi son bulur. Ancak bu yeni kültür, gereksemelere tutunarak toplumun içinde yayılmasını ve gelişmesini sürdürür, Avrupa Renaissance’ının oluşmasına katılır, Dünya’yı Burjuva Devrimlerine hazırlar.

    Selçuklu ve Bizans Aristokrat sentezinden oluşan Aristokrasi ise Osmanlı Devletini önce duraklama, sonra da çöküş sürecine sokacak, yenileştirme çabaları sonuç vermeden 20.yüzyıla getirecek ve Kemalist Devrimle sonlanacaktır. Kemalist Devrim, 13.yy Anadolu Devrimi’nin devamıdır. Yozlaşmış Osmanlı Aristokrasisini devirmiş, Anadolu Erenlerinin dünya görüşünü yaklaşık 600 yıl sonra yeniden iktidara taşımıştır. Bu nedenle Mustafa Kemal’i “Gâzi” olarak anmakla Anadolu insanı, belki de bilmeden en uygun adı vermiştir. Gerçekten Mustafa Kemal, Osman Gâzi ve Orhan Gâzi’nin önderliğinden sonra Diyar-ı Rûm’da “Gâziyan-ı Rûm” anlayışına yakışacak ilk “Gâzi” önder olmuştur.

    [1] Bilim ve Ütopya Mayıs 2003 Sayı:107
    [2] “Şeyh Bedreddin’in soyu ve gençliği”, Prof.Dr. Eren Omay, Bilim ve Ütopya, Mart 2003 Sayı:105, s:12-13
    [3] Süleyman Paşa’nın adındaki “paşa” ünvanı ilginçtir, Anadolu tasavvufunun kökeninde bulunan babailiğin önderi Baba İlyas’ın oğlu Muhlis Paşa, onun da oğlu “Garibname”siyle ünlü Aşık Paşa’dır. Artık anlamı unutulmuş bir tasavvuf ünvanı gibi görünüyor. En büyük oğullara verilen “Beşe” ünvanından geliştiği savı araştırılmayı gerektiriyor.
    [4] Osman Gazi’nin kayınpederi.Kardeşinin ahî olduğu kesindir. Osmanlı’nın kuruluşundaki çabaları onun da ahî olduğunu çok güçlü bir izlenim olarak verse de, bu konuda gösterilen kaynaklar yeterli değildir, doğrulamaya gereksemesi vardır.
    [5] “TARİH DEVRİM SOSYALİZM” 4, Hikmet Kıvılcımlı. “BL VIII: TOPRAK VE BARBARLIK” http://www.comlink.de/demir/kivilcim/eserler/tds4.htm
    [6] Selçuklu Aristokrasisinin kurumsal din önderi Mevlana’nın “kim olursan ol gene gel” biçimindeki söylemi, altta, kendi inancından olmayanlara yönelik bir aşağılamayı da birlikte getirmekte ve onları kendi inanç dizgesine yönlendirmeyi amaçlamaktadır. Bu anlamıyla kendi gibi olmayanları kendisine benzetmek için hazırlanmış bir tuzaktır.
    [7] “TARİH DEVRİM SOSYALİZM” 4, Hikmet Kıvılcımlı. “BL VIII: TOPRAK VE BARBARLIK” http://www.comlink.de/demir/kivilcim/eserler/tds4.htm
    [8] Çağatay, “Ahilik Nedir, s:19
    [9] “Şeyh Bedreddin’in soyu ve gençliği”, Prof.Dr. Eren Omay, Bilim ve Ütopya, Mart 2003 Sayı:105, s:10-15 başlıklı yazıdan derlenmiştir.
    [10] “Variat” Şeyh Bedreddin. Haz:Vecihi Timuroğlu, Türkiye Yazıları Yay, Birinci Basım, Aralık 1979, s:91
    [11] Aynı Yapıt s:91

  • Şeyh Bedreddin – ‘Bilmemiz Gerekenler’

    Şeyh Bedreddin – ‘Bilmemiz Gerekenler’

    Şeyh Bedreddin, özellikle sanat ve edebiyat alanında onun öncülük ettiği söylenen isyan ile hatırı sayılır ürüne tema teşkil etmiştir.

    Erol Toy’un Azap Ortakları adlı romanı, Nazım Hikmet’in Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin Destanı, Hilmi Yavuz’un Bedreddin Üzerine Şiirleri, Orhan Asena’nın Simavnalı Şeyh Bedreddin’i, Mehmet Akan’ın Hikaye-i Mahmud Bedreddin’i adlı tiyatro eserleri ve Radi Fiş’in Ben de Halimce Bedreddinem adlı biyografik romanı buna örnek olarak verilebilir.

    Şeyh Bedreddin’in çağdaşı olarak kendisinden bahseden üç ana kaynak bulunmaktadır. Bunlar, Şeyh Bedreddin’in torunu Hafız Halil B. İsmail’in bizzat yazmış olduğu Menakıb-ı Şeyh Bedreddin, İbn Arapşah’ın yazdığı (ki bizzat Şeyh Bedreddin’le görüşmüştür) ve Bizans tarihçisi Dukas’ın eserleridir.

    https://youtu.be/j1k-Deowwys

    Şeyh Bedreddin Destanı, Nazım Hikmet (Seslendiren: Tuncel Kurtiz)
    nazim-hikmetŞeyh Bedreddin, 14. yüzyılın ikinci yarısı ile 15. yüzyılın ilk çeyreğinde yaşamıştır. Doğum yeri Edirne’nin Simavna kasabasıdır. Torununun Şeyh Bedrettin’in ölümünden 45 yıl sonra yazdığı Menakıbname’ye göre, büyükbabası Abdülaziz, Selçuklu Sultanı III. Alaeddin Keykubat’ın yeğeni ve veziridir. Babası Simavna Kalesi’ni Bizanslılar’dan alan birliğin komutanı olup, bu sebeple Simavna Gazisi olarak nitelenen İsrail’dir. Annesinin, babası tarafından zaptedilen Simavna Kalesi’nin Bizanslı komutanının kızı olduğu, Melek adını alıp Müslüman olduğu rivayet ediliyor. İşte Bedreddin, bu evlilikten Simavna Kalesi’nde doğmuştur. Ancak bazı kitaplar İsrail’in aynı zamanda Simavna Kadısı olduğunu bildiriyorsa da Simavna’nın o dönemde bir kadı atanmasını gerektirecek kadar büyük olmadığına işaret eden bazı araştırmalar buna kuşku ile yaklaşmaktadırlar.

    Eğitimine Edirne’de babasının yanında başlasa da, hocası Molla Yusuf sayesinde fıkıh ilmiyle tanışır. Hocası ölünce Bursa’da astronomi ve matematik alanlarında büyük ünü olan Koca Efendi, diğer adıyla Bursa Kadısı Şeyh Mahmud’dan dersler alır. Ardından Konya’da Feyzullah’tan mantık ve astronomi dersleri aldıktan sonra dönemin İslam ilim merkezi sayılan Kahire’ye gelir. Burada Memluk Sultanı Berkuk’un dostu ve danışmanı olan dönemin ünlü alimlerinden Ekmeleddin el Bayburti’nin öğrencisi olur. Sultan Berkuk’un oğlu Ferec’in hocalığına tayin edilir. Sultan Berkuk’un sarayında yine dönemin ünlü alimlerinden Hüseyin Ahlati ile tanışır ve fikirlerinden etkilenir. Burada Sultan Berkuk’un hediyesi olan Habeşli cariye Cazibe’den oğlu İsmail doğar.

    Tebriz yolculuğunda Anadolu seferinden dönen Timur’la karşılaşan Bedreddin, ilmiyle Timur ve çevresini etkiler. Timur kendisiyle gelmesini istese de Bedreddin bunu reddeder ve Kahire’ye döner. Tasavvuf yolunda yol göstericisi Hüseyin Ahlati ölümünden hemen önce Bedreddin’i halifesi ilan eder. Ancak, Bedreddin hem Mısır’ın içinde bulunduğu siyasi karmaşa, hem de Ahlati müritlerinin kendisine yaptığı muhalefetten dolayı Mısır’ı terk eder.

    seyh-bedrettinMısır’dan Rumeli’ye yola çıktıktan sonra Menakıbname’de belirtilen güzergaha bakacak olursak şüpheler uyandıran bir yol izliyor. Şeyh Bedreddin önce Halep’e sonra Karaman ve Germiyan Beylikleri’nin topraklarına girer. Bu topraklarda tanınmaktadır. Buradan Menderes Vadisi boyunca ilerleyerek Aydın’a gelir. Menakıbname’de yazıldığı üzere, Bizar köyünde en önemli müritlerinden Börklüce Mustafa ile tanışır. Daha sonra Tire üzerinden İzmir, İzmir’den Hıristiyanların yaşadığı Ceneviz hakimiyetindeki Sakız Adası’na geçer. Kütahya ve Domaniç üzerinden Bursa’ya doğru yol aldığında Sürme köyünde diğer önemli müridi Yahudilikten, Müslümanlığa geçen Torlak Kemal ile tanışır. Gelibolu üzerinden Trakya’ya geçer ve Edirne’ye ulaşır. 1380 başlarından 1406’ya kadar yaklaşık 25 yıllık bir dönemdir bu.

    Bu sırada, Osmanlı Fetret Devri’ni yaşamaktadır. Yirmi yıla yakın süren Fetret Devri’nde şehzadeler arasındaki çatışmada, Şeyh Bedrettin Şehzade Musa Çelebi’yi destekliyordu ve o dönem Edirne’ye hakim olan Musa Çelebi Bedreddin’i Edirne’ye kazasker yapar. Kazaskerken kaleme aldığı Cami’ü’l-fusuleyn adlı eserinde, var olan fıkıhları taklit yerine bilinmeyen sorulara daha özlü ve daha rasyonel cevaplar arıyor, o dönem din adamlarını kızdırıyor. Musa Çelebi kardeşi Mehmet Çelebi karşısında yenik düşünce, Musa Çelebi’yi destekleyen Şeyh Bedreddin 1413’te ailesiyle birlikte İznik’e sürgün edilir. Bu sırada Aydın ve Manisa’da müritleri Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal’in yönettikleri isyanlar patlak verince İsfendiyer Bey’inin yanına gider.

    Börklüce Mustafa, köylüleri ve Hıristiyanları teşkilatlandırdı. Toprağı hep beraber işlemeye ve sosyal adaleti kurmak üzere bir düzen sağladılar. Börklüce Mustafa’nın çok güçlü olduğunu ve çok iyi teşkilatlandığını görünce Sultan Çelebi Mehmed büyük bir kuvveti üzerlerine gönderdi. Çarpışmada içlerinde Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal’in de olduğu sekiz bin kişiyi öldürdüler. Şeyh Bedreddin, İsfendiyar Emiri’nin yanına sığındıktan sonra, oradan Balkanlara geçer. Bugün Bulgaristan’da Deliorman adıyla bilinen bölgede isyana başlar, amacı Edirne’ye ulaşmaktır. Sultan Çelebi Mehmet isyanların başındaki kişi olarak gördüğü Şeyh Bedreddin’i Edirne’ye varamadan ele geçirir.

    I. Mehmed, Şeyh’in ilmine ve sufi kişiliğine duyduğu saygıdan dolayı onun cezasını ulemanın vermesini istedi. İran’dan yeni gelmiş Sünni bir alim olan Molla Haydar, Şeyh’in başta peygamberlik iddiası olmak üzere, dini düşünceleri ile ilgili savunmasını beraatı için yeterli bulmuş, ancak devlete karşı ayaklanma suçunu sabit bularak, “Şer’an katlinin helal, malının haram” olduğuna hükmetmişti. Aşıkpaşazade başta olmak üzere birçok kaynak, idam fermanının bu şekilde verildiğini belirtirler. Böylece Serez Pazarı’nda asılarak idam edilen Şeyh Bedreddin’in malları, varislerine verildi.

    “Bedreddin
    baktı kemerlerden dışarı.
    Dışarda güneş var.
    Yeşermiş avluda bir ağacın dalları
    ve bir akarsuyla oyulmaktadır taşlar.
    Bedreddin gülümsedi.
    Aydınlandı içi gözlerinin,
    dedi:
    — Mademki bu kerre mağlubuz
    netsek, neylesek zaid.
    Gayrı uzatman sözü.
    Mademki fetva bize aid
    verin ki basak bağrına mührümüzü..

    Yağmur çiseliyor,seyh-bedreddin-2
    korkarak
    yavaş sesle
    bir ihanet konuşması gibi.
    Yağmur çiseliyor,
    beyaz ve çıplak mürted ayaklarının
    ıslak ve karanlık toprağın üstünde koşması gibi.
    Yağmur çiseliyor,
    Serezin esnaf çarşısında,
    bir bakırcı dükkânının karşısında
    Bedreddinim bir ağaca asılı.
    Yağmur çiseliyor.
    Gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir.
    Ve yağmurda ıslanan
    yapraksız bir dalda sallanan şeyhimin
    çırılçıplak etidir.
    Yağmur çiseliyor.
    Serez çarşısı dilsiz,
    Serez çarşısı kör.
    Havada konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü
    Ve Serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü.
    Yağmur çiseliyor.”
    Nazım Hikmet, hapishanedeyken bir akşam Mehmed Şerafettin Efendi’nin, Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin isimli risalesini okur. “Bir aspirin olsa. Avuçlarımın içi yanıyor. Kafamda Bedreddin ve Börklüce Mustafa. Kendimi biraz daha zorlayabilsem, başım böyle gözlerimi sulandıracak kadar ağrımasa, çok uzak yılların kılıç şakırtıları, at kişnemeleri, kırbaç sesleri, kadın ve çocuk çığlıkları içinde iki ışıklı ümit sözü gibi Bedreddin’le Mustafa’nın yüzlerini görebileceğim. Birdenbire kendimi o bir türlü göremediğimiz, denizle duvarımızın birleştiği yerde, kayaların üstünde buldum. Börklüce’nin müridiyle yan yana karanlık denizin dalgalarını sessizce aşarak yılların arkasına, asırlarca geriye, Çelebi Sultan Mehmed’in dönemine gittik. Ve işte size anlatmak istediğim macera bu yolculuktur.” der.

    Halil İnalcık, Şeyh Bedreddin’in basit bir derviş olmadığını, İslam hukuku ve dini ilimler üzerine önemli eserler veren büyük bilginler arasında bulunduğunu, daha sonra sufiliğe geçip, bir sufi şeyh olarak İbn Arabi’yi örnek aldığını ve onun Fususu’l-Hikem adlı eserine bir şerh yazdığını söylemiştir. Hutbelerinden derlenmiş ve kendi tasavvuf anlayışını yansıtan Varidat’ta vahdet-i vücut felsefesi işlenmiştir. Varidat, ilhamlar, Tanrı’nın gönüle ilettiği bilgiler anlamına gelir. El yazması olarak duran bu eserin birçok Türkçe tercümesi yapılmıştır. Varidat ile diğer eserleri arasındaki çelişki, onun hem geniş ölçüde spekülatif yorumlara, dolayısıyla bazı ideolojik saptırmalara konu olmasında, hem de ciddi bir tarihsel probleme dönüşmesinde önemli rol oynamış olmalıdır. Kitap 19. yüzyılda defalarca yakılmıştır. Aslı Arapça olan Varidat’ın yayılması fikirlerin sözel olarak kulaktan kulağa aktarılmasıyla olmuştur. Varidat’ın Şeyh Bedreddin’in bizzat kaleminden çıkan bir nüshasına henüz rastlanmadığı gibi, kütüphanelerde mevcut nüshaların en eskisi de 16.yüzyıldan daha geriye gitmemektedir.

    baba ishak ilyas bedreddin fazlullah aleviVaridat’a göre içinde huriler ve köşkler bulunan bağlık bahçelik bir cennet olmadığı gibi, içinde ateş yanan cehennem de yoktur. Cennet ve cehennem kavramları simgesel anlamlara sahiptir, insanların yaşam sürecindeki eylemlerinin, toplumsal bakımdan insani olması, toplumun yararı için belli kurallar içerisinde düzenlemesi gerekir ve din bu anlamda toplumsal denetimini sağlayan temel hukuk kurallarını sağlar, bunun için yaptırımını hem bu dünyada hem de daha etkili olması için öteki dünya da gerçekleştireceğini bildirir.

    Şeyh Bedreddin’in “Tanrı dünyayı yaratmış, insanlara bahşetmiştir. Erzak, giyecekler, hayvanlar, toprak ve bütün mahsülleri umumun müşterek hakkıdır. İnsanlar tabiat ve yaradılış itibariyle eşittir. Birinin servet toplayıp biriktirmesiyle, diğerlerinin ekmeğe bile muhtaç kalması ilahi maksada muhaliftir. Nikahlı kadınlar ortaklıktan müstesnadır. Bu birlik haricinde kalan her şey insanların müşterek malıdır. Ben senin evinde kendi evim gibi oturabilmeliyim. Sen benim eşyamı kendi eşyan gibi kullanabilmelisin. Emlakımize karşılıklı tasarruf edebilmeliyiz. Gerek Müslümanlıkta gerek Hıristiyanlıkta ulemanın ve papazların hataları ile nice bid’atlar ihdas olunmuştur. Bunlar kaldırılırsa din bir olur. dediği rivayet edilir. Modern incelemelere ve çeşitli ideolojik doktrinlere konu olan bu fikirler, Şeyh Bedreddin’in eserlerinde bulunmadığı gibi, en çok tartışılan eseri Varidat’ta da bu düşüncelerin hiçbiri yoktur. Dukas’a göre bu fikirler, Börklüce Mustafa’ya aittir.


  • Şeyh Bedreddîn – 1416

    Şeyh Bedreddîn – 1416

    Osmanlı Tarihinin İlk Ünlü “Zındık ve Mülhidi”:
    Şeyh Bedreddîn

    seyh-bedrettinŞeyh Bedreddin hareketini anlayabilmek için, dönemin siyasal, toplumsal ve ekonomik şartlarını göz önüne almanın kaçınılmaz olduğunda kimsenin şüphesi yoktur. Çünkü onun öncülük ettiği bu hareketin, esas itibariyle Ankara Savaşı’nın ardından Osmanlı Devleti’nin içine düştüğü siyasal ve toplumsal bunalım ortamı ve yarattığı otorite boşluğuyla çok sıkı irtibatlı bulunduğu tartışılmayacak kadar ortadadır. Bu yüzden, sebepleri ve görüntüleri, etkileri çok iyi bilinen bu buhranı burada bir kere daha tartışmak fazladan olacaktır. Ancak şu kadarını vurgulamak gerekir ki, bu hususta gözden kaçırılmaması gereken önemli nokta, yöneticisini kaybetmiş ve toprakları, geçici de olsa, şu veya bu şekilde istilaya uğramış, bir ölçüde yağmalanmış, ekonomik gücü yara almış bir devletin ve toplumun içinde bulunduğu krizden çok, o devletin yeniden toparlanmasını sağlamayı, dolayısıyla siyasal iktidarı tekrar ele geçirerek hakimiyeti yeniden kurmayı hedefleyen birden fazla güç ve çıkar çevresinin birbiriyle olan arbedesinin yarattığı kaostur. İşte, Şeyh Bedreddin, böyle uzun bir arbedenin sonunda Osmanlı tahtını eline geçirerek siyasal otoriteyi yeniden kurmakla uğraşan Çelebi I. Mehmed’in saltanatının ilk yıllarında, 1416’da Rumeli topraklarında ayaklanmıştı.

    Osmanlı kaynakları, Şeyh Bedreddin’in bizzat yönettiği Rumeli’deki ayaklanmadan evvel, Batı Anadolu’da önce Börklüce Mustafa, arkasından Torlak Kemal adlarında, Şeyh Bedreddin’e mensup iki kişinin birbiri peşi sıra giriştikleri isyanlardan bahsederler. Bu isyanların Şeyh Bedreddin hareketiyle doğrudan bağlantılı olup olmadığı konusunda kaynakların verdiği bilgiler müphemdir.

    Aslına bakılırsa Osmanlı kaynaklarının hemen tamamı, bu iki şahsiyeti Şeyh Bedreddin’in halifesi olarak gösterirler. Bir kısmı Şeyh Bedreddin’in onlara isyan emrini bizzat verdiğini iddia ederken, diğer bir kısmı yalnızca olacaklardan haberdar olduğunu öne sürer. Gerçekten Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal’in onunla bağlantıları olduğu, torunu Halil b. İsmail’in şehadetinden de anlaşılıyor. Ancak o dedesinin isyanla bir ilgisi bulunmadığını, bu işe teşebbüs edenlerin dedesinin bu iki halifesi olduğunu savunmaktadır. Yani, eserini Şeyh Bedreddin’in doğduğu yıl kaleme almış olan, Babaî İsyanı‘nın lideri Baba İlyas-ı Horasanî‘nin torunu Elvan Çelebi ile tam benzer bir tavır sergiler. İlginçtir ki, Türkiye tarihinin bu en büyük iki isyan hareketinin liderlerinin torunları, dedelerinin hatırasını savunmak için, birbirlerinden yaklaşık iki yüzyıl arayla birer menâkıbnâme kaleme almışlar ve ilginç bir şekilde benzer bir kaderi paylaşan dedelerinin devlete karşı isyanla hiçbir ilgilerinin bulunmadığını ispata uğraşmışlardır. Bu yüzden birtakım hayali olaylar icat ettikleri gibi, dedelerine yakıştırılan isyan suçunun bütün sorumluluğunun da, esasında onları dinlemeyerek baş kaldıran halifelerine ait bulunduğunu öne sürmüşlerdir.

    sheikh_bedreddin_by_kulpsuzfincanHadiseye çağdaş olan Bizans tarihçisi Dukas ise, meseleyi daha da problematik hale sokuyor. Dukas, “Perkliçia Mustafa” dediği Börklüce Mustafa’nın faaliyetlerini, propagandasını ve ayaklanmasını teferruatlıca anlattığı halde, şaşırtıcı bir biçimde ne Torlak Kemal’in, ne de Şeyh Bedreddin’in isyanlarından söz eder. Adeta bunların varlığından habersizdir. Onun Börklüce Mustafa isyanından çok daha geniş çaplı olan Şeyh Bedreddin ayaklanmasını ihmal etmesinin sebebi, bize göre, o sıralar Cenevizlilerin hizmetinde bulunması sebebiyle İzmir’de oturduğu için Şeyh Bedreddin’in isyanından haberdar olamamasıdır.

    Dukas’a göre, Sakız Adası’ndaki rahiplerle sıkı bir ilişki içinde olan (müridlerinin “Dede Sultan” diye hitap ettikleri) Perkliçia Mustafa, “Hıristiyanlıkla Müslümanlık arasında hiçbir farkın bulunmadığı, her iki din mensuplarının birbirine üstünlüklerinin söz konusu olmadığı ve aralarında kadınlarından başka her şeyin ortaklaşa kullanılacağı” mealinde propaganda yapıyordu. Nihayet etrafına birçok Müslüman ve Hıristiyan halkı toplayarak Stylarion’da (Karaburun) isyan etti. Bu dağlık mıntıkanın geçitlerinde tutunarak üzerine gelen Osmanlı kuvvetlerine epeyce zayiat verdirdikten sonra ancak ele geçirilebildi.

    Osmanlı kaynaklarında da, Börklüce Mustafa’nın isyanı anlatıldığı halde, Dukas’ın bahsettiği propagandadan bahis yoktur. Onlar yalnızca, Şeyh Bedreddin henüz İznik’teyken, kethüdası ve halifesi olan Börklüce Mustafa’nın, etrafına altı ila on bin civarında adam toplayarak “peygamberlik iddiası”yla isyan edip etrafı yağmaladığını ve çevrede epeyce bir üstünlük sağlamayı başardığını yazarlar. Bu isyan Bayezid Paşa ile Şehzade Murad’ın (I. Murat) komutasındaki Osmanlı kuvvetleri tarafından Manisa yakınlarında uzun ve kanlı bir mücadeleden sonra bastırılmış ve Börklüce Mustafa yakın adamlarıyla esir düşmüş, sonra da rivayete göre bir çeşit çarmıha gerilerek idam edilmiştir. Çok kısa bir süre sonra bu defa da Aydın yöresinde Torlak Kemal de emrindeki üç bin derviş ile isyan etti. Ama bu isyan da aynı şekilde bastırıldı ve Torlak Kemal adamlarıyla birlikte yakalanarak öldürüldü.

    Halil b. İsmail, diğer bütün Osmanlı kaynaklarından farklı olarak Şeyh Bedreddin’in Aygıloğlu isimli bir başka halifesinden daha bahsediyor. Ona göre Aygıloğlu da saltanat davasıyla Kazova’da isyan edip başına bir sürü adam topladıysa da başarısız olmuş, yakalanıp başı kesilerek idam edilmişti. Böylece Şeyh Bedreddin’le bağlantılı olarak isyan eden halifelerin sayısı üçe çıkıyor. Bu sonuncusundan başka hiçbir kaynakta bahsedilmemesi ilginçtir.

    Şeyh Bedreddin’in Kahire‘den yola çıktıktan sonra niçin uzun zamandır ayrı kaldığı annesini ve babasını görmek için doğrudan Edirne’ye, onların yanına değil de, Konya’ya uğrayıp orada bir müddet Karamanoğlu’nun yanında kalmış; Osmanlılar’ın en güçlü rakibi olan bu zatla dostluk kurmuş, sonra Türkmenler‘in yoğun olarak yaşadıkları Germiyan ve -Börldüce Mustafa ve Torlak Kemal isyanlarının çıkacağı- Aydın illerini dolaşıp Tire’ye uğrayarak İzmir’e gitmiştir? Daha da önemlisi, neden Sakız Adası’na geçerek oradaki rahiplerle (Menakıb’a göre tam on gün) beraber olmuş, onlarla teolojik tartışmalara girişmiş ve Halil b. İsmail’e göre sonunda kendilerini Müslüman olmaya (?!) ikna etmiştir? İşte, bu seyahatin amacı, bizce planladığı “ihtilal” için bir çeşit nabız yoklamak, yapısal özelliklerini bildiği veya en azından duyduğu bu bölgenin insanlarına muhtemelen kendi düşüncesini aktarmak ve taraftarlıklarını kazanmaktır. Burada, söz konusu bölgenin, Türklerin hakimiyetine geçmeden önce düalist Kathar hareketinin, Türk hakimiyetinden sonra ise Hurufıliğin Anadolu’da en fazla yayıldığı yer olduğunu bir kere daha hatırlayalım.

    bedrettin3 şeyh alevi torlak kemal mustafa Şeyh Bedreddin’in Eflak‘ta bir müddet kaldığı görülüyor. Eflak Beyi Mirça ona bu imkânı sağlamıştır. Şeyh Bedreddin Eflak’a geçtikten sonra, ihtimaldir ki buradaki ikâmeti esnasında Balkanlar’daki toplumsal rahatsızlığı ve Çelebi I. Mehmed’in saltanatı eline geçirmesine rağmen, Osmanlı idaresinin akıbeti ve memleketlerinde uygulayacağı politika konusundaki -henüz mevcudiyetini koruyan- güvensizliği bir kere daha kendi gözleriyle tespit etmiş, bunun üzerine, merkeziyetçi politikasına karşı olduğu yeni Osmanlı Sultanı’na isyan etme kararını belki burada pekiştirmiştir. Ancak Şeyh Bedreddin Eflak’ta daha fazla kalmamış ve Dobruca’ya, muhtemelen kendisine en uygun üs olarale gördüğü Sarı Saltık Tekkesi’ne giderek oraya yerleşmiştir. Onun, 13. yüzyılda Sarı Saltık tarafından kurulan ve o tarihlerden beri, 1260’larda onunla birlikte buraya gelen Babai hareketine mensup Kalenderî dervişlerinin elinde bulunan bu tekkeyi seçişinin sebebi, herhalde kendine kolayca bağlayabileceğini düşündüğü bu zümrenin desteğini almaktı. Nitekim bunda muvaffak olmuş ve artık harekâtı buradan hazırlamaya başlamıştır. Osmanlı kaynakları, Şeyh Bedreddin’in buradan, (muhakkak ki karmaşa içindeki ve geleceklerinin ne olacağını kestiremeyen kesimlere yönelik) geniş bir propaganda faaliyetine giriştiğini yazarlar. Ayrıca, bu meyanda etrafa yolladığı haberlerde, Börldüce Mustafa’nın ve Torlak Kemal’in kendi adamları olduğunu ve kendi talimatı üzerine ayaklandıklarının propagandasını yaptığını da kaydederler.

    Sonunda Şeyh Bedreddin yoğun bir propaganda ve hazırlık faaliyetinden sonra, başta Kalenderiler’den oluşan asıl yandaşları olduğu halde, çeşitli kesimlerden kendisine katılanlarla birlikte harekete geçmiş ve 1416’da, kaynaklarda “Ağaçdenizi” diye geçmekte olup bugün Bulgaristan’da Deliorman adıyla bilinen bölgede fiilen Osmanlı Devleti’ne isyan etmiştir.

    Şeyh Bedreddin isyanının tipik bir mehdici (mesiyanik) hareket mahiyetini taşıdığı rahatlıkla söylenebilir. Gerçi isyanın bu niteliği konusunda kaynakların hepsinde tam ve kesin bir kayda rastlanmıyorsa da, bu türden, farklı dinlere ve etnik kesimlere mensup insanları bir araya getirebilen, ileri sürüldüğüne göre de eşitlikçi, iştirakçi yani paylaşımcı, “hakça” bir düzen, başka bir deyişle bir “dünya cenneti” vaat eden bir ideoloji kullanan bütün halk hareketlerinin genellikle mehdici (mesiyanik) karakterli olduğunu dünyadaki başka örneklerinden çok iyi biliyoruz.

    Orta ve yeniçağlarda Doğu’da ve Batı’da hemen her zaman ve mekânda gözlendiği gibi, bu tür hareketlerin Türkiye tarihinde, gerek Şeyh Bedreddin’den önce, gerekse sonraki dönemlerde de örnekleri fazlasıyla görülmektedir. Sasani döneminden başlayarak Emevi ve Abbasi devirlerine gelinceye kadar İran‘da ortaya çıkan isyanların önemli bir kısmı, 13. yüzyılda Anadolu’daki Babai İsyanı, 16. yüzyıldaki Şahkulu ve Şah Kalender isyanları vs. bu çeşit hareketlerdir. Temel karakteristikleri, eşitlikçi ve paylaşımcı bir ideoloji kullanmak olan bu hareketlerin liderleri, Hıristiyan dünyada daima bir mesi (Mesih) veya İslam dünyasında mehdi hüviyetiyle ortaya çıkmışlardır. Osmanlı kaynaklarında Börklüce Mustafa’nın kendini böyle takdim ettiği, hatta Peygamber olarak gördüğü, bir rivayete göre tıpkı Baba İlyas-ı Horasanî gibi, “La ilahe illallah” dedirtip “Muhammedün Resulullah” dedirtmediği şeklinde ifadeler bulunmakla beraber, Şeyh Bedreddin için bu konuda herhangi bir şey söylenmiyor.

    Aslına bakılırsa onun böyle bir misyonu benimsemiş olduğu, Varidat’ta, son zamanlarda Allah’ın zatının zuhur ve Sahib-zaman’ın halkı tevhide çağırıp bütün kötülükleri sileceğine dair, Taha Sûresindeki bir ayetin açıklamasıyla ilgili olarak söylediği sözlerinden anlaşılabilir. Her ne kadar beklenen bu Sahib-zaman’ın kendisi olduğunu açıkça söylemiyorsa da, kanaatimizce kastettiği budur.

    Osmanlı kaynakları, Şeyh Bedreddin’in Ağaçdenizi (Deliorman) bölgesinde yakalanmasından ümidi kesen Şehzade Murad ve Bayezid Paşa kumandasındaki Osmanlı kuvvetleri yetersiz kalınca, Bayezid Paşa’nın, mürid olmaya gelmiş kişiler hüviyetiyle Şeyh’in kuvvetleri arasına gizlice casuslar soktuğunu yazıyorlar. Onlar vasıtasıyla toprak sahiplerine topraklarının iade edileceği konusunda teminat verilmesini sağlamış, bunun üzerine bu kişiler Şeyh Bedreddin’i terk edip Osmanlı kuvvetlerine katılmışlardır.

    Ne garip tecellidir ki, isyan sırasında Şeyh Bedreddin’i yakalayıp Osmanlı kuvvetlerine teslim edenler, başlangıçta onu destekleyen, ama kendilerine vaat edilen topraklar karşılığında ihanet etmekte de bir sakınca görmeyen işte bu Müslüman sipahiler ve Hıristiyan feodallerdir. Böylece taraftarlarının büyük bir kısmını kaybeden Şeyh, Kalenderî müridleriyle kalakalmış, bu dervişler Osmanlı kuvvetlerine canla başla karşı koyarak kanlarının son damlasına kadar Şeyhlerine sadakatlerini göstermişlerdir.

    Osmanlı kuvvetleri tarafından yakalanır yakalanmaz, o sırada Selanik‘i fethe hazırlanan ve Serez‘de bulunan Çelebi I. Mehmed‘in yanına getirilen Şeyh Bedreddin’in, yargılanmak üzere bir eve hapsedildiği biliniyor. Sonunda Şeyh Bedreddin sultanın huzurunda toplanan özel bir mahkeme heyetinin karşısına çıkarılarak yargılanır. Bu mahkeme, Anadolu dışından gelme ulemadan olup, ünlü alim Sa’deddin-i Teftazani‘nin öğrencilerinden Mevlana Haydar-ı Herevi‘nin başkanlığında, ileri gelen ulema ve kadılardan oluşuyordu. Şeyh Bedreddin burada uzun bir sorgulamaya tabi tutuldu; düşüncelerini açıkladı ve sonunda devlete isyan etmekten suçlu bulunarak “kanı helal, malı haram” fetvasıyla idama mahkûm edildi… (bizce idam tarihi, büyük bir ihtimalle 1416 sonları olmalıdır.)

    İdam hükmü, Serez Çarşısı’nda bir dükkânın önünde infaz olundu. Eğer torununun kaydettiği doğum tarihi doğruysa, bu talihsiz mümtaz şahsiyet idam edildiğinde henüz elli sekiz yaşında bulunuyordu.

    Ahmet Yaşar Ocak

    (Zındıklar ve Mülhidler (15. – 17. Yüzyıllar), Ahmet Yaşar Ocak, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 6. baskı, ss. 188-207)

  • Şeyh Bedreddîn Hareketi’nin Toplumsal Tabanı

    Şeyh Bedreddîn Hareketi’nin Toplumsal Tabanı

    Her türlü ideolojik yaklaşımın tuzağına düşmeden hareketin mahiyetini doğru anlayabilmek, yalnızca Şeyh Bedreddin‘in nasıl biri olduğunu anlamakla çözülecek bir mesele değildir. Hareket’in sosyal tabanını, bu tabanın toplumun hangi kesimlerinden teşekkül ettiğini iyi bilmemiz gerekir. Şeyh Bedreddin, Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal hangi kitlelere dayanarak harekete geçmişlerdi? İsyan propagandası ve bu propagandada sunulan vaatler, propaganda olunan ideoloji nasıl bir şeydi ve kimlere hitap ediyordu, başka bir deyişle, hedef kitleler hangileriydi?

    Bu sosyal tabana dikkatlice bakıldığında ilk planda göze çarpan, en başta Şeyh Bedreddin’in kendi müridleriydi. Hocası ve şeyhi Hüseyn-i Ahlati’nin vefatından sonra, onun vasiyeti uyarınca fiilen şeyhlik görevini üstlenen Bedreddin’in mürid çevresi çok dikkat çekicidir. Hocasının tarikatının -Menakıb’ın Mevlevî olduğunu söylemesine rağmen- hangisi olduğuna dair kesin bilgiye ulaşamıyorsak da, Şeyh Bedreddin’in Anadolu’daki ilk müridlerinin, sonra gelişen olaylara bakıldığında Mevlevi dervişleri olduğunu, onların böyle bir isyan hareketinde yer alabileceklerini kabul etmek neredeyse imkânsıza yakın derecede zordur, sebebi gayet açıktır.

    Bizce Hareket’e katılan çekirdek tabakanın -Börklüce Mustafa’nın çevresi dahil- Hurûfi inanç taşıyan Torlaklar (Kalenderiler) olduğunu görmek hiç de zor değildir. Torlak Kemal’in başında bulunduğu bir grup Torlak, Domaniç yakınlarında bir köyde Şeyh Bedreddin ile karşılaşıp ona mürid olmuşlardır. Şeyh Bedreddin, Börklüce Mustafa ve müridleriyle de daha önce Aydın dolaylarında ilişki kurmuş olmalıdır. Bunlara, Şeyh Dobruca‘ya gittiğinde oradaki Sarı Saltık Zaviyesi’nde yaşayan Işıklar, yani bu adla anılan bir başka grup Kalenderî dervişi de katılmış olmalıdır.

    Şeyh Bedreddin Hareketi’nin taraftarları ve bağlıları yalnız bunlardan ibaret değildi. Ayrıca bu çekirdek tabana eklemlenmiş çok daha geniş bir taraftarlar kitlesi bulunuyordu. Bu çevrenin nasıl teşekkül ettiğini, hangi kesimlerden oluştuğunu görebilmek için, onun Kahire‘den ayrıldıktan sonra Anadolu‘daki seyahati boyunca uğradığı yerlerin, temasa geçtiği çevrelerin iyi izlenmesi gerekir.

    Kalenderiler hurufilik bedreddinŞeyh Bedreddin’in Kahire‘den ayrıldıktan sonra doğrudan ailesinin oturduğu Edirne taraflarına gidecek yerde, neden önce Halep‘e uğrayıp bir müddet orada kaldığı, daha sonra niçin başka yerlere de uğrayarak Konya-Tire doğrultusunda yoluna devam ettiği, Batı Anadolu‘ da ne aradığı, niçin Hıristiyan ahali ve rahiplerle meskûn Sakız Adası‘na gittiği, kanaatimizce cevapları iyi verilmesi gereken sorulardır. Bu Batı Anadolu yolculuğunun amacı, daha doğrusu Şeyh Bedreddin’in kafasındaki neydi? Rahiplerle neden görüşmüştü? Üstelik sadece rahiplerle mi görüşmüştü? Bu görüşme durup dururken yalnızca Hıristiyanlık-Müslümanlık üzerine sıradan teolojik tartışmaların yapıldığı bir görüşme miydi? Bu görüşmenin sonunda, Girit Adası‘ndan gelme başrahip başta olmak üzere, Sakız Adası’ndaki rahiplerin Müslüman olduğu rivayet gerçeği mi yansıtıyor, yoksa Battal Gazi ve Danişmend Gazi destanlarında sık rastladığımız hayali epizodların bir benzeri midir? Yahut hakikaten Halil b. İsmail’in ve ona dayanan Osmanlı kaynaklarının belirttikleri gibi, bu seyahat yalnızca rahipleri Müslüman etme amacını mı taşıyordu? Sakız Adası’ndaki Ortodoks olmadıklarını kesin olarak söyleyebileceğimiz rahipler nasıl bir Hıristiyanlık anlayışına bağlıydılar? Yoksa Şeyh Bedreddin, girişeceği hareketi acaba gerçekten daha Kahire‘deyken tasarlamış ve bu seyahati o maksatla, bu bölgedeki insanların durumlarını görebilmek, onlarla konuşabilmek, onları kendi safına çekebilmek için mi gerçekleştirmişti?

    Kanaatimizce bu soruların cevabını verebilmek, Şeyh Bedreddin’in uğradığı bölgelerin dini, sosyal ve kültürel yapılarının iyi anlaşılmasına bağlıdır. Böyle bir analizi “Batı Anadolu” ve “Balkanlar” sahası olmak üzere, buraların Müslüman, Hıristiyan ve Yahudi halkları üzerinde yoğunlaştırmak şart oluyor. Araştırmacıların bir kısmı, haklı olarak isyanın ideolojisiyle bu bölgelerde yaşayan halkların dini yapılarını ilişkilendirmiş ve bunu açıklamaya çalışmışlardır. Eğer Şeyh Bedreddin hakikaten üç dini birleştiren yeni bir senkretik Müslümanlık yorumunu -ister inanarak, ister muhtaç olduğu kuvvetleri etrafina toplamak için olsun- vaz’etmiş idiyse, bu iki bölgedeki hakim din anlayışı onun propagandasının kolayca kabul görmesinde önemli bir rol oynamış olmalıdır.

    Biraz yakından bakıldığı zaman aslında iki bölge arasında dini-sosyal bakımdan benzer bir bağlantı bulunduğu dikkati çekiyor. Gerek Kütahya, Manisa, Aydın ve İzmir yöreleri başta olmak üzere Batı Anadolu‘da Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal’in, gerekse Dobruca ve Deliorman ağırlıklı olarak Balkanlar‘da Şeyh Bedreddin’in propagandalarına olumlu cevap verip bu isyanlara katılan kesimlerin Müslüman olanlarının Sünni Müslümanlık, Hıristiyanların Ortodoks Hıristiyanlık, Yahudilerin ise Ortodoks Yahudilik anlayışına mensup bulunmadıklarını rahatlıkla söyleyebiliyoruz. Bu meseleye dair uzun zamandan beri Batı’da yapılan araştırmalar bugün için bize yeterli bir fikir verecek düzeydedir. Mesela Şeyh Bedreddin Hareketi’nin, birbiri içine geçmiş heterodoks Müslüman, Hıristiyan ve Yahudi topluluklarından oluşan dini-sosyal tabanının yapısal nitelikleri gerçekten iyi gözlemlenmiştir. Bu çalışmalar, bizim Şeyh Bedreddin Hareketi’nin Batı Anadolu, Marmara yöresi ve Balkanlar‘daki dini-sosyal tabanını analiz etmemize yardımcı olacak ilginç veriler sunmaktadırlar.

    Acaba yarınlarına güvenle bakamayan, toplumsal ve ekonomik bunalım içinde yaşayan bu üç dinin heterodoks yorumlarına bağlı kesimlerini Börklüce Mustafa, Torlak Kemal ve Şeyh Bedreddin’in etrafında birleştiren ortak mesaj, ideoloji neydi? Bu liderlerin propagandaları neden bu insanlara sıcak gelmişti?

    İşte böyle bir sorudan yola çıkıldığı zaman, bu bölgelerin erken ortaçağlardan beri (yaklaşık 6.-9. yüzyıllardan bu yana) “düalist ve mesihçi” karakterli iki heterodoks Hıristiyan mezhebinin, yani Pavlosçuluk (Paulisyanizm) kaynaklı Bogomilizm‘in ve merkezlerinden biri Alaşehir (Philadelphia) olan Katharizm‘in kuvvetle hakimiyeti altında bulunduğu dikkatleri çekiyor. Sözünü ettiğimiz bilimsel araştırmalar, gerek Batı Anadolu ve Ege sahillerindeki, gerekse Balkanlar’daki Bogomilist ve Katharist popüler Hıristiyanlığın ve Yahudiliğin, mesiyanik inançlara çok açık, güçlü bir heterodoks yapı sergilediğini ortaya koymaktadırlar.

    Sözü edilen bölgelerde Türk hakimiyetinden evvel azınlık olarak yaşayan Yahudiler‘in bir kısmının, zaman içinde Hıristiyanlığın heterodoks yorumlarını temsil eden Bogomilizm ve Katharizm gibi mezhepleri kabule yöneldilderi, 14. yüzyıldan itibaren Batı Anadolu’ da, 15. yüzyılda ise Balkanlar’da Türk hakimiyetinin yerleşmesiyle birlikte, Hıristiyanlığa geçmiş olan bu Yahudi kökenli mühtedilerin, artık Hıristiyanlığın siyasal otoritesinin ve gücünün bölgeden silinmesiyle birlikte, bu defa yeni otoritenin dini olan Müslümanlığı kabul ettikleri görülüyor. Bir vesileyle, Osmanlı sultanı Orhan’ın sarayında da değişik hizmetlerde istihdam edildiği anlaşılan Müslümanlığa geçmiş Yahudi kökenli bu Hıristiyanların, Börklüce Mustafa, Torlak Kemal ve bizzat Şeyh Bedreddin isyanlarının patlak verdiği 14. yüzyılın ilk çeyreği içinde isyan mıntıkalarında çok sayıda bulundukları anlaşılıyor. Esasında mühtedi kökenli oldukları ileri sürülen Börklüce Mustafa ile Torlak Kemal’in, bizzat bu Hıristiyanlık’tan dönme Yahudi kökenli Müslümanlardan olmaları kuvvetle muhtemeldir. Bu, onların çevrelerinin de aynı tabandan geldiğini gösterir.

    Bu insanların kabul ettikleri Müslümanlığın, Kitabî Sünni Müslümanlık olmadığı kesin olduğuna göre, heterodoks bir yorumunu yansıttığı muhakkaktı. İşte burada Hurûfılik‘ten söz etmemiz gerekiyor. Zira bu olaylarda Hurûfilik’le Hıristiyanlıktan dönme Yahudi kökenli bu mühtedilerin çok yakın ilgisi bulunduğunu düşünüyoruz. Bizce Şeyh Bedreddin’in bunlara tâlim ettiği Müslümanlık, Hıristiyanlığa da, Yahudiliğe de sempatiyle bakan Hurûfilik’ti. Şeyh Bedreddin’in Tebriz‘de Hurûfî bakiyeleriyle temasını, Halep‘te ikâmetini hatırlayalım. Halep’in Hurûfiler’in Suriye‘deki en önemli merkezini teşkil ettiği çok iyi bilinmektedir. Nitekim, Şeyh Bedreddin’in idamından aşağı yukarı sekiz yıl evvel (1408) diri diri derisi yüzülmek gibi korkunç bir işkenceyle idam edilecek olan meşhur Hurûfî Şeyhi şair Nesimî, Bedreddin Halep‘e uğradığı sıralarda müridleriyle henüz orada yaşamaktaydı. Şeyh Bedreddin’in buradaki ikâmeti, belki de bu büyük Hurûfî şairiyle görüşmek amacını taşıyordu.

    Daha çarpıcı olanı, şeyhin uğradığı -o zamanlar Ceneviz hakimiyetindeki- Sakız Adası’nda da, Hurûfi dervişlerinin varlığıdır. 1436-1458 tarihleri arasında Osmanlı topraklarında yaşamış olan Macar Georg, Sakız Adası‘nda kilise ve manastırlara girip çıkan, ekstatik ayinler yapan, kendilerini vaftiz eden, Hıristiyanlıkla Müslümanlığın aynı derecede mukaddes olduğunu söyleyen Hurûfî dervişlerine rastladığını yazıyor. Macar Georg‘un gördüğü bu dervişler hiç şüphesiz ki Börklüce ve Şeyh Bedreddin dervişlerinin bakiyesiydi. Dolayısıyla Şeyh Bedreddin’in Sakız Adası’nda Müslüman ettiği rivayet olunan rahiplerin de -eğer bu olay uydurulmamışsa- muhtemelen Hurûfîlik kanalıyla Müslüman olduklarını varsaymak yanlış olmayacaktır. Nitekim Dukas, Turloti Manastırı‘nın Girit Adası‘ndan gelme başrahibini isyan hakkında bizzat sorguya çekmiş, rahibin aksi yöndeki beyanlarına rağmen, Börklüce Mustafa’nın müridlerinden biri olduğunu gözlemlemiştir.
    İşte, kesin kayıtlarla ispat edilebilecek durumda olmasa da, Şeyh Bedreddin’in Sakız Adası’na kadar uzanan Batı Anadolu seyahatinin, hem Hurûfî çevrelerle hem de onlara yakın duran Sakız Adası rahipleriyle temas amacını taşıdığını kabul edebiliriz. Zaten bu yolculuk esnasında Aydın, Manisa ve Kütahya yörelerinde faaliyet gösteren ve şeyhin en yakın halifeleri arasına girecek olan Kalenderî dervişleri Börklüce Mustafa ile Torlak Kemal’in de bu çevrelere mensup bulunduklarını tahmin edebiliyoruz. Dukas, Börklüce Mustafa’nın yarı çıplak dervişlerinden, Osmanlı kaynakları ise Torlak Kemal’in adamlarından bahsederken, bunun ipuçlarını zaten yeteri kadar veriyorlar.

    Kısacası Şeyh Bedreddin’in gerek Anadolu’da, gerekse daha sonra Rumeli’de, başta Kalenderiler olmak üzere ilişkide bulunduğu bütün çevrelerin, Bogomilist ve Katharist bir Hıristiyanlık anlayışıyla oldukça kolay bağdaşabilecek -üstelik tıpkı bu iki mezhep gibi- güçlü bir mehdicilik inancına oturan Hurûfîlik’le sımsıkı bağlantılı olduğunu, Şeyh Bedreddin Hareketi’nin ideolojisinin bu eksen etrafında oluştuğunu kuvvetle tahmin edebiliriz. Nitekim inançları arasında özel mülkiyet kavramına karşı oluş ve paylaşımcılığın ve özellikle mehdiciliğin bulunduğu belirtilen sözü edilen mezheplerin, Şeyh Bedreddin’in öğretisinin temelini oluşturduğunu ileri sürenler vardır. Zaten Kalenderiler’in de Hurûfî inançlarıyla çok yakından ilgili bulundukları bilinmedik bir durum değildir.

    O halde son tahlilde, Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal’in isyanları dahil olmak üzere, Şeyh Bedreddin hareketinin geniş ölçüde Yahudi mesiyanizmi, Hıristiyan millenarizmi ve Müslüman mehdiciliği temelinde birleşen, Batı Anadolu (Ege Bölgesi) ve Balkanlar’da iç içe geçmiş üç dinin heterodoks kesimlerine mensup bir sosyal tabana dayandığı ileri sürülebilir. Bunların dışında kalan isyancıların ise, saltanat mücadeleleri yüzünden fetihlerin durmasıyla ganimetlerden yoksun kalan uc gazileri, timarları ellerinden alınan sipahiler, Osmanlı fetihleri sebebiyle toprakları ellerinden giden Hıristiyan feodaller olduğunu zaten yukarıda söylemiştik.

    (Zındıklar ve Mülhidler (15.-17. Yüzyıllar), Ahmet Yaşar Ocak, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 6. baskı, ss. 210-215)

  • Şeyh Bedreddin Astrabadlı Fazlullah’dan Ders Aldı mı?

    Şeyh Bedreddin Astrabadlı Fazlullah’dan Ders Aldı mı?

    Astrabadlı Fazlullah (1339/40-1393/94), Alevi ozanlarının deyiş ve nefeslerinde sık sık işlendiği gibi, Alevi tapınmalarının en önemli toplumsal ögesi olan Dar’da simgeleşmiştir. Alevilikte Fatıma Ana, Mansur ve Nesimi gibi Fazlı da (Fazlullah) bir Dar piridir ve adıyla çağrılan Dar çeşidi vardır. Talip, Fazlı Darı’na durup musahib olurken “Fazlı gibi hançer ciğerimde…” der.

    Fazlullah şeriatı dışlamıştı ve Ortodoks İslamın dinsel buyrukları onu kesinlikle bağlamıyordu. A. Gölpınarlı‘nın Hurufilik Metinleri kitabında yazdığı gibi, zaten “Batıni inanç geleneğini sürdüren, yani – onun söylemeye dili varmadığı –İsmaili bir aileden geliyordu.” (A. Gölpınarlı, agy,s.5) Cavidanname, Mahabbatname ve Arşname adlı yapıtlarında inançlarını, düşünce yöntemini dile getirmiş ve bunların siyasetini yapmıştır.

    Şeyh Bedreddin‘in gençliğinde tanımış ve çok az bir süre ders almış olduğu anlaşılan Fazlullah, Tebriz‘de 1386’da ortaya çıkmış. İlk önce yedi halifesiyle inancını yaymaya başlamış; mevcut şer’i buyruklara, yani şeriatın egemen olduğu yünetimlere başkaldıran propaganda gezileri yapmış. Tebriz, Tohçu, Isfahan, Şiraz, Damgan vb. kentlerde ünü yayıldıkça şeriat düzenini sarsmaya başlamış. Halifelerinden Mir şerif Beyan ül-Vakıadlı yapıtında, kısa sürede 400‘e ulaşan halifesinin gece ve gündüz Fazlullah’la birlikte bulunduklarını yazar. Bunlar arasında Seyyid Nesimi üçüncü sıradadır.

    Fazlullah’ın düşünceleri kısa zamanda geniş taraftar bulmuş. Kendisine bilginler, seyyid ve hatta beylerden birçok kişilerin mürit olduğunu ve müritlerine “Dervişan-ı helalhor u rast-duy” yani “helal yiyen ve doğruyu konuşan dervişler” denildiğini Habname’ öğrenmekteyiz. Şu halde Fazlullah Hurufi’nin arzu ettiği, haram yenmeyen, emeğin sümürülmediği ve doğruluk üzerine kurulacak bir düzendir.

    Yıkılan İlhanlı’ların yerine Azerbaycan topraklarında güç kazanan Celayiroğullarıve Karakoyunlu feodallerinin koğuşturmalarına uğrayan Fazlullah, bir süre sonra Timur‘un hışmına uğrayacaktır. Çünkü kitleleri peşinde sürükleyen, düzeni eleştiren ve giderek ünü artan bir lider olarak sultanları, hanları ve beyleri korkutmaktadır. Üstelik koyu bir şeriatçı olan Timur Alıncak kalesini zaptederken, Hurufiler büyük direnç göstermişlerdi. Fazlullah’ın 400 halifesiyle ülkenin dürt bucağında gezmesine ve ezilen halk yığınlarını şeriatdışı, muhalif düşüncelere çekmesine Timur göz yummadı.

    Fazlullah, oğlu Miranşah tarafından yakalattırılmış, Timur’un huzuruna gütürülmüş ve Şeyh İbrahim adındaki kadının verdiği fetvayla hançerle katledilmiş, cesedi ayağına ip bağlanıp sokaklarda sürüklenmiş ve bir kenara atılmıştır (1394/5). Parçalanmış cesedi inananları tarafından götürülüp Alıncak’da gümülmüştür. Fazlullah’ın inanç yöntemi, harfler ve hatlarla dinsel buyrukları değiştirmek ve inancının aslı insan-Tanrı birliğidir.

    Hurufi inanç sistemini şöyle özetleyebiliriz:

    Varlığın ortaya çıkışı sesledir. Ses canlılarda eylemsel, cansız varlıklarda potansiyel güç olarak mevcuttur, yani cansız birşeyi bir diğerine vurduğunuzda, cinsine göre özündeki ses duyulur. Canlılarda ise irade-istemle ses meydana çıkar ve süzcükler oluşur. Bunlar da harf aracılığıyla olur. Dünya tanrı varlığının tecellisidir ve bu yedi hat içinde insan yüzünde belirmektedir. İnsan yüzü en mükemmel Kuran‘dır.

    Hurufilik, namazı, orucu, hac ve zekatı ve diğer bütün şeriat hükümlerini harflere indirgeyerek, bunların da insanda mevcut olduğunu kabul edip, dinsel hükümlerin uygulanması zorunluluğunu ortadan kaldırır. Harf gizemciliği olarak tanımlayabileceğimiz Hurufilikte insan tanrının kendisidir. Evren mutlak varlığın zuhurudur (ortaya çıkışı, açınımıdır). Bu zuhur, güçler aleminden doğaya, nesneler alemine gelmiş. Göklerle dört unsurun (hava, toprak, ateş, su) birleşmesinden canlılar, cansızlar ve bitkiler oluşmuştur.

    Hurufilikte ölümden sonra başka bir yaşam olmadığına inanılır. Ölüm birleşikliğin-tümelliğin basite, ayrıntıya dönüşmesidir. Yeniden aynı hale gelinemeyeceğinden dirilme olamaz.

    İnsan bu dünyada 32 harfin (Fars alfabesi 32 harftir) gizemine erdiğinde kendisinden tüm dinsel teklifler kalkar. Fazlullah onların dinsel hükümler karşısındaki tüm sorumluluklarını üstüne almış, namazlarını kılıp, oruçlarını tutmuştur. Hurufiler “dünya bize cennettir, cennette ibadet görevi olmaz” demektedirler.

    Fazlullah’ın inanç ve görüşlerinden “harfleri” kaldırınca, onun inanç sistemi ile Şeyh Bedreddin’in maddeciliği ve yazının sonunda örneklemelerini vereceğimiz Varidat’taki düşünceleri arasındaki büyük benzerlikler, ortak noktalar rahatlıkla farkedilecektir.

    Öyle sanıyoruz ki, Şeyh Bedreddin’in Kahire’ye dönüp bir-iki yıllık bocalamadan sonra, ölen şeyhi Ahlati’nin makamında da 6 aydan fazla oturamayıp gizlice Mısır’ı terketmesinde, İsmaililik ve özellikle Hurufilikten bu büyük etkilenmenin çok büyük payı vardı. Aynı yıllarda Kaygusuz Abdal Sultan’ın da Kahire’de bulunduğunu anımsatalım.

    Gerçekte Şeyh Bedreddin Baba İlyasBaba İshak ve Hacı Bektaş Veli çizgisi üzerinde yürümüş. 1390’lı yılların başlarından 1410’a, yani Musa’nın kazaskeri oluncaya dek Şam, Halep’den Tebriz’e ondan sonra, Orta, Güney ve tüm Batı Anadolu’da yaptığı gezilerle toplumsal devrimci kişiliğini kazanmıştı. Alevi halk yığınlarının arasında Baba İlyas-Baba İshak başkaldırı geleneğinin bayrağını kapmıştı. Hiç kuşkusuz ki Bedreddin, İslam tarihi içerisindeki tüm batıni Alevi halk hareketleri; Orta Asya’da, İran-Azerbaycan ve Irak’ta yükselen Mazdekizm, Babek-Hurremi, Karmati toplumsal başkaldırını ve yarattıkları ortakçı-üleşimci halk yönetimlerini de çok iyi incelemişti. 4

    4 Bu toplumsal başkaldırı ve yönetimlerin genişçe incelendiği “İnanç, Düşünce ve Siyasal Tarih Bağlamında Alevilik” kitabımıza bakılabilir.

    Şeyh Bedreddin ve Bizans Dünyası

    Şeyh Bedreddin’in padişaha karşı kıyamla ilgisi olmadığını ileri süren torunu Hafız Ali‘nin yazdığı Menakıbname’ye göre Şeyh Bedreddin’in annesi Dimetoka beyinin kızı olup, babası Gazi İsrail onu kentin fethinde savaş ganimeti olarak almıştır. Öte yanda, Şeyh Bedreddin’in doğum tarihinde (Hicri 760/1357-8) tam bir görüş birliği içinde olan tarihçi ve araştırmacılar, Dimetoka‘nın Osmanlılarca alınış tarihine dikkat etmeden, bu kalenin Bizans beyinin Kızını Bedreddin’in anası kabul etmekte sakınca görmemektedirler.

    Dimetoka (Didymoteikhos/Didumoteicos), Osmanlılarca ele geçirildiği 1361-62’ye kadar Türklerin en az iki kez saldırısına uğramış, yağmalanmıştır. Şeyh Bedreddin ise, Dimetoka’nın alınışından 3-4 yıl önce doğmuştur. Demek ki, Osmanlıların kenti ele geçirişine bağlanırsa, Bedreddin’in Anası beyin kızı olamaz. Öte yandan bu kadın gerçekten Dimetokalı bir Hıristiyan kızıdır. İ. H. Uzunçarşılı ve G. Ostrogorski’nin Dimetoka’ya ilişkin verdiği bilgiler ışığında diyebiliriz ki, Bedreddin’in dedesi ve babası daha önceki savaşlara katılmışlardır. Ailenin Trakya’ya gelip yerleşmiş olması da mümkündür.

    Dimetoka (Didymoteikhos) önemli bir Bizans kentidir. Kantekuzenos 1341 yılında burada kendini imparator ilan ettirip, yıllarca sürecek olan içsavaşı bu kentte yayınladığı bir bildiri ile başlattı. Ancak kısa bir süre sonra kent imparator V. İoannes’in müttefiği Sırp kralı Stephan Duşan‘ın eline geçti. 1343 yılı başında kenti, Kantekuzenos’un dostu ve müttefiği Aydın emiri Umur Paşa, onun adına geri aldı. Kent bu başarının bedeli olarak Türk birliklerince yağmalandı. (G. Ostrogorski, Bizans Devleti Tarihi, Ankara 1981, s.471-479) Ancak 1352 yılında Türkler bir kez daha geldiler. Kantekuzenos’un kızıyla evlenmiş olan Sultan Orhan, yardım isteyen bu dost ve müttefikine oğlu Süleyman’ın komutasında 10 bin kişilik bir kuvvet gönderdi. Bu kuvvet V. İoannes’in müttefikleri olan Sırp ve Bulgar krallarını Dimetoka civarında yapılan savaşta yendi, kent bir kez daha Türk yağmasına uğradı.

    Menakıbname’de Süleyman Paşa ile gelip savaşlara katıldıkları belirtildiğine göre, Şeyh Bedreddin’in dedesi ve babasının, Kantekuzenos için gelen bu kuvvet içinde bulunduklarını söyleyebiliriz. Ama bu savaş Dimetoka’nın fethi değildi. Osmanoğulları henüz Trakya ve Balkanlarda fetih seferleri yapmaya hazır duruma gelmemişlerdi. Bunlar, bölgeyi tanımak, Bizans aristokratlarının, büyük toprak ve malikane sahiplerinin temsilcisi Kantekuzenos’un, başkaldırmış halk yığınlarını (zelotları) ve onlara yardım eden güçleri ezmesine yardım için yağma, ücret ya da toprak karşılığı yapılan savaşlardı.

    Bizce Gazi İsrail, Hafız Ali’nin ileri sürdüğü gibi Dimetoka beyinin kızını değil, ama 1352 yılındaki savaş sırasında Hıristiyan tutsaklardan payına düşen sıradan ve halktan bir kızı (Melek) kendine eş aldı. Bedreddin, 6-7 yıl sonra, Gazi İsrail Simavna kadısıyken doğdu.

    Dimetoka Osmanlıların eline bu savaştan tam on yıl sonra geçti. Sultan I. Murad 1363’lerde sarayını Dimetoka’ya, 1365‘den itibaren de Edirne‘ye taşıyıp, burayı başkent yaptı. (G. Ostrogorski, agy,s.493) Kadı İsrail Edirne’ye yerleştiğinde Bedreddin 7-8 yaşında olmalıdır.
    İsmail Kaygusuz