Etiket: şia

  • ‘Bugün içimize, asimilasyon yapmak için gelenlerin önüne kırmızı halı seriliyor’-VİDEO

    ‘Bugün içimize, asimilasyon yapmak için gelenlerin önüne kırmızı halı seriliyor’-VİDEO

    PİRHA- Derviş Cemal Ocağı pirlerinden Hasan Hayri Şanlı, cemevlerinde bilinmeyen ve doğru bilinen yanlışların uygulandığını belirterek, “Bizim görevimiz onlardan vazgeçmek. Doğruya gelmek, bilimsel bakmak. Doğruya dönmemiz, gerçeğe yönelmemiz lazım” dedi. İçimizdeki hocaların Sünni İslam anlattığını belirten Şanlı, Şiiliğin pirler ve toplum üzerinde yarattığı tahribata dikkat çekti.

    Alevi inancı ve toplumu yüzyıllardır iktidarların kıskacı altında kırıma ve asimilasyonla karşı karşıya kaldı. Bu da inancın yürütülmesinde sıkıntınları beraberinde getiriyor. Hakim din anlayışına benzetilmek ve yok edilmek istenen Aleviliğin geldiği noktayı Ovacık Ziyaret (Jare) köyünde yaşayan 1944 doğumlu Derviş Cemal Ocağı’ndan Pir Hasan Hayri Şanlı PİRHA‘ya değerlendirdi.

    “İNSAN BİRBİRİNİN YÜZÜNDE HAKK’IN CEMALİNİ GÖRÜR”

    Talipin, mürşit tarafından yola kabul edilmesi sürecine değinen Şanlı, “Bu süreç içerisinde mürşit, eğitimin sonunda talibe bir bade verir. O badeyi içer, mest olur ve o süreç içerisinde Hakk’ın cemalini görür. Hakk dediğin; evren, ağaç, insan. Yani insan birbirinin yüzüne baktığı vakit Hakk’ı görür” dedi.

    “ŞİA’NIN ALEVİLER ARASINA SOKTUĞU NİFAK BUGÜN HALA SÜRÜYOR”

    Babasının pirlik dönemlerinden örnekler veren Şanlı, Şia’nın dedelerde ve toplumda yarattığı asimilasyonu şu şekilde ifade etti:

    “Babam yolu, erkanı, cemi yapıyordu. Kuralları uyguluyordu ama isimler Arap’tı. Talipleri kavga ettiği vakit mahkemeye gitmiyordu, babama geliyordu. Babam gidiyordu, barıştırıyordu. Aynı babam kadınların kestiğini yemiyordu, bu yanlıştı. Demek ki oraya baktığımız vakit Şia’nın Alevi Kızılbaşların arasına soktuğu nifak, bugün aynı şekilde sürdürülüyor. Bugün gerek cemevlerinde, gerek başka yerlerde, bilinmeyen ve doğru bilinen yanlışlar uygulanıyor. Bizim görevimiz onlardan vazgeçmek. Doğruya gelmek, bilimsel bakmak. Ama bunu yapamıyoruz. Neden? Çünkü belli sorunlar var. Mesela dede kendisini kutsallaştırıyor. Olduğu yerde ‘çıralığımı ver gideyim. Hakkımı ver gideyim’ diyor. Dede böyle yapınca talip ne yapabilir. Dedeler bilinçisiz. Eğer dedelerin bilinçsizliğinden kaynaklanmasaydı, o gerçeği öğrenebilselerdi, böyle olmayacaktı.”

    “İMAM CAFER ALEVİ DEĞİLDİR”

    Eskiden dedeliğin babadan oğula geçen bir şey olmadığının altını çizen Şanlı, dedelik ve Şia bağlamında tarihsel referansları da vurgulayarak şunları söyledi:

    “Dedeliğin kuralları var. Birincisi nesl-i sade olmak diyorlardı, ben ona katılmıyorum. İkincisi ilim ve irfan sahibi olmak. Üçüncüsü eline, beline, diline sahip olmak. Eğer bilgiliyse ama eline beline, diline sahip değilse, onun pirlik yapması mümkün değil. Ona rehberlik verilir, pirlik verilmez. Orada babanın oğulları arasında bir yetkiliyi seçmesi gerekir. Ama ben şimdi onları suçlayamam ki. Neden? Çünkü bu dağ başında eğitim yok ne yapabileceklerdi? Ondan sonra bir de hocalara, gerçek hocalara bakıyorsun. Sünni İslam anlatılıyordu. İmam Cafer Buyruğu diyelim. Ama o imam Cafer Buyruğu değil ki. O Şeyh Safi buyruğudur. İmam Cafer Alevi de değildir.

    “DOĞRUYA DÖNMEMİZ, GERÇEĞE YÖNELMEMİZ LAZIM”

    Bir din var ki sonu gelmez. Başlangıcı da yok. O doğal dindir. Doğal dinin başı yok ki sonu olsun. Yazılı olmayan, doğal ahlak kurallarını uygulayan Alevidir. Doğruya dönmemiz, gerçeğe yönelmemiz lazım. Pirin de okuması lazım. Mesela Hristiyan papazlar gidip eğitim veriyor. Bizim pirlerimiz niye eğitim görmüyorlar. Bazı kitaplar var. Okuyoruz. Onları okuduğum vakit bakıyorum ki tam tersi, demek ki asimilasyonu en fazla o kitaplar yapıyor. Mesela keramet gösterdi, havadan uçtu, bilmem ne yaptı. Bunlar asimilasyonun birinci sebebidir. Günümüzde asimilasyon yapmak için gelenlerin, içimize gelmesi için ayaklarının altına kırmızı halı sermişler. Bunun üzerine yürüyorlar.”

    (Yarın 3. bölüm yayınlanacak)

    Eyüp HANOĞLU/DERSİM

    İLGİLİ HABERLER:

    -‘Bugün sürdürülen yola Alevilik diyemem, Sünniliğin bir kolu gibi’-VİDEO

    -‘Pirlik Nasır-ı Hüsrev’in Bedehşan’a gitmesinden sonra başladı’-VİDEO

  • Zakir Aksünger: Hakk’a uğurlamada Yol’u tarif etmeyen sözler kullanmayın, incitmeyin!

    Zakir Aksünger: Hakk’a uğurlamada Yol’u tarif etmeyen sözler kullanmayın, incitmeyin!

    PİRHA- Hakk’a uğurlama erkanlarında Alevi inancında yeri olmayan uygulamaların hız kazandığını dile getiren Ozan ve Zakir Fahrettin Aksünger, ” Hakk’a yürüme erkanı hiç kimsenin tekelinde değildir, olmamalı da. Yol hak edenindir. Ne yazık ki Alevilik kimi kurumların eli ile minaresiz camiye dönmüşlerdir” diye belirtti.

    Ozan ve Zakir Fahrettin Aksünger, Hakk’a uğurlama erkanlarında Alevi inancında yeri olmayan uygulamaların devam etmesine tepki gösterdi.

    Alevi inancına göre Hakk’a uğurlama erkanlarına dair son dönemlerde dıştan müdahale ve saldırıların Şia yoğunluklu çevreler eli ile geliştiğine işaret eden Aksünger, asimilasyonun yurtiçi ve yurt dışında ciddi boyutlara ulaştığına dikkat çekti.

    Aksünger, bu konuda Hakk’a yürüyen canın ailesi, hizmeti yürüten ile birlikte kurumların tutumu ve duruşunun belirleyici olacağına vurguda bulundu.

    “HİZMET YÜRÜTEN İLE KURUMLARIN DURUŞU ÖNEMLİDİR”

    Alevilerin bu müdahaleler karşısında kendisini nasıl konumlandıracağının önemli olduğunu söyleyen Aksünger, “Son zamanlarda yol erkanımıza uygun yaptığımız Hakk’a yürüme erkanına gösterilen tepkileri anlamak gerekli. Başta Şii-İslam dünyasının beklentileri ve bunlara çanak tutan yolun içerisindeki işbirlikçiler de düşünülürse amacın ne olduğu ortada ve belli. Burada önemli olan Alevilerinin kendini nerede konumlandırdığıdır. Kime uygun yaşadığıdır. Başta Hakk’a yürüyen canın ailesi, bu hizmeti yürüten canın erkanı nasıl yürüttüğü ve de kurumların bu konuda tutumu ve duruşudur” diye konuştu.

    “YOLU TARİF ETMEYEN SÖZLER KULLANMAYIN, İNCİTMEYİN”

    “Hakk’a yürüme erkanı hiç kimsenin tekelinde değildir, olmamalı da” diyen Aksünger, Hakk’a uğurlama erkanlarında hizmet yürütenlerin takke, fes veya cüppe giymelerini anlamsız ve yoldan uzak pratikler olarak nitelendirdi.

    Aksünger, şöyle konuştu:

    “Yol hak edenindir. Dolayısıyla bu hizmeti yürüten can bu değerler içinde giyinmeli bu toplumu çağdaş bir insan olarak temsil etmeli. Yine yol erkanının dışında yolu inciten, yolu tarif etmeyen sözleri kullanmamalıdır. Başka inançların ritüellerini yapar yaşatırsa o zaman giydiği o kıyafetlerin de ne olduğunun anlamı kalmaz. Anadolu Aleviliğinde öldü, cenaze namazı ifadeleri ne yazık ki şehirleşme ile birlikte daha belirgin bir düzeye gelmiştir. Eğer Hak kelimesini inanıyorsan Hak çar anasırın sırrından varlığından var olandır. Bu nedenle can geldiği gerçeğe yani çar anasıra döner ve kainat var oldukça o varın içinde devriyesine devam eder.”

    “CEMEVLERİ KİMİ KURUMLARIN ELİ İLE MİNARESİZ CAMİYE DÖNÜŞTÜ”

    Hakk’a uğurlama erkanlarına müdahalenin bir mahalle baskısı aracına dönüştüğüne dikkat çeken Aksünger, erkanlarında okunan devriyelerin ozanlara ait Hak kelamı olduğuna değinerek, şöyle devam etti:

    ”Hakka uğurlama erkanında okunması gereken okunan birinci derecede devriyelerdir. Daha donra ağıtlar nefeslerdir. Devriyeler ulu ozanların Hak kelamıdır, bağlamada kutsal kitabıdır, kutsal dilidir. Ne yazık ki özelde Anadolu Aleviliği kimi kurumlar eli ile minaresiz camiye dönmüşlerdir. Bu asimilasyon yurt dışında ve yurt içinde de ciddi sorunlu boyuta ulaşmıştır. Hakk’a uğurlama erkanında uğradığımız en can alıcı sorun, cehalet sarmalından kurtulamayan ve bunun üzerinden rant elde etmek isteyen sözde Alevilerin dedikodusu ve mahalle baskısıdır. Ne yazık ki her şeye rağmen bu yaşama inanan, pek çok gönül dostumuz kendilerine de böyle bir erkanın yapılmasını istemektedir. Eğer asimilasyona karşı olduğumuzu söylüyorsak bunun için mücadele ediyorsak önce kendimizden başlayarak kendimiz ile yüzleşeceğiz, kendimizi sorgulayacağız.”

    PİRHA/ANTALYA

     

     

  • Kahraman: İnanç olarak uzaktan yakından Şiilik ile alakamız yok (1) -VİDEO

    Kahraman: İnanç olarak uzaktan yakından Şiilik ile alakamız yok (1) -VİDEO

    PİRHA-Alevi Araştırma ve Eğitim Enstitüsü’nün yol muhabbetinde konuşan akademisyen Yılmaz Kahraman, ‘Alevilik ve Kızılbaşlık’ üzerine yaptığı konuşmada, “Alevilik 12.000 sene önce yoktu. Alevilik 100-170 senedir var. Çünkü ondan önce ismi değişikti” diyen Kahraman, Alevilerin Kızılbaşların torunu olduğunu, Şii inancıyla ise hiçbir bağının bulunmadığını söyledi.

    Alevi Araştırma ve Eğitim Enstitüsü’nün yol muhabbetinde konuşan Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu’nun önceki dönem (AABF) Eğitim Sorumlusu Akademisyen Yılmaz Kahraman, ‘Alevilik ve Kızılbaşlık’ üzerine çevrimiçi yapılan ‘Yol Muhabbeti’ başlıklı eğitim seminerinde konuştu.

    İran ve Irak’ta ‘Alevilik ve Kızılbaşlık’ üzerine alan çalışmaları ile de tanınan Kahraman, toplum olarak “kimi ezberleri bazen bozmamız gerekiyor” diyerek inanç üzerinde bilimsel çalışmanın önemine vurgu yaptı.

    “ALEVİ İSMİNİ BİZE OSMANLI VERDİ”

    Yılmaz Kahraman, ‘Alevi’ isminin Osmanlılar tarafından türetildiğini belirterek “İnancımızda, Aleviliğin tarifesinde; Ali’ci, Ali taraftarı, Ali’nin hareketinden olan, Ali’nin torunları olan ya da biyolojik torunları olmasa bile Ali’nin tarafı olan grup… Bu anlamda yorumlar çok tabi. Bazen Alevilerin isimlerinin ışıktan, nurdan geldiğine inanan arkadaşlar var, böyle değil. Biz ile Ali’yi birleştirmek için bize bu ismi Osmanlı vermiş. Osmanlı devleti ‘Alevi’ ismini sadece isimle birlikte değil, Aleviliği dizayn etmek için bize bu adı veriyor” yorumunu yaptı.

    “ALEVİLİĞİ ANLAMAK İÇİN KIZILBAŞLIĞI ANLAMAMIZ GEREK”

    Akademisyen Yılmaz Kahraman, “Alevilik 12.000 sene önce yoktu. Alevilik daha 100-170 senedir var” diyerek geçmişte farklı bir ismin kullanıldığını belirtti. Alevilerin, Kızılbaşların torunu olduğunu vurgulayan Kahraman, araştırmalarına dair şu bilgileri paylaştı:

    “Alevilikle Kızılbaşlık arasında farklılıklar var. Bunu iyi anlamamız lazım ki geriye dönük bir tarih silsilesi, bir çizgi, bir ip ortaya çıkar. Ancak o şekilde biz tarihimizi anlayabiliriz. Alevilerin sürdürdüğü gelenekler 12.000 yıl öncesine kadar dayanıyor ama hepsi değil.

    Sonradan gelenekler de var ama bizim Aleviliği anlamamız için Kızılbaşlığı anlamamız gerekiyor. Kızılbaşlık da çok eski bir inanç değil. Bundan neredeyse 500 sene önce ortaya çıkan bir inanış. Daha önceki geleneklerin ritüelleri, düşünceleri, felsefesini kendi içinde yoğurmuş ama onu yeniden dizayn etmiş ve böylelikle Kızılbaş olarak ortaya çıkmış. Kızılbaşlardan daha önce onların ataları, Babailer olarak adlandırılan bir grup…

    Kızılbaşlık çok eski bir inanç, çok eski bir kültür, çok eski bir grup değil. Kızılbaşlar 16. yüzyılda meydana gelen ya da daha doğrusu eski gelenekleri içinde barındıran ama 16. yüzyılda ‘Kızılbaşlık’ ismi ile ortaya çıkan bir durum.

    Kızılbaşlığı anlamamız için 500 sene öncesine gitmeliyiz. 500 sene öncesinde neler oldu? Özellikle Şah İsmail Hatayi’nin hayatını anlamamız lazım. Şah İsmail Hatayi kim? Nerede, hangi dönemde doğdu ve o dönemde neler oldu? Sadece inanç yönünden değil, o dönemin siyaseti, o dönemin beylikleri, o dönemin savaşları, o dönemin karşı karşıya gelen grupları ne yaptılar ki Kızılbaşlık kendini tekrardan bir organizasyon, bir inanç olarak gösterdi?”

    “UZAKTAN YAKINDAN ŞİİLİKLE ALAKAMIZ YOK”

    Akademisyen Yılmaz Kahraman, Aleviliğin hiçbir şekilde Şii inancıyla ilişkili olmadığını belirterek şöyle devam etti:

    Ali dediğimizde aklımıza hemen egemen olan Şia inancı geliyor. Şia deyince de İran akla geliyor. Ben İran’ı örnek olarak aldım. Azerbaycan’da da Türkiye’de de Şiiler var ama İran’da devlet dini olduğu için burada İran’dan bahsediyorum.

    İran, Ali taraftarı olduğu için bizde de şöyle bir algı oluşur; acaba biz de mi onlardanız? Sanki bu Ali taraftarları Mekke’de Medine’de Arap yarımadasında duramadılar, oradan İran’a kaçtılar ve İran’da Acemlerle karışarak daha değişik versiyonları olan Şii çıktı. Bu doğru değil. Biz inanç olarak uzaktan yakından Şiilikle hiçbir alakamız yok. Onlar her ne kadar ‘Aleviyiz’ diyorlarsa da 12 imamı, İmam Hüseyin’i zikrediyorlarsa da Şiilerin inancı bizimkinden çok çok farklı. Bunu sadece onlar camiye gidiyorlarsa biz cemevine gidiyoruz, onlar namaz kılıyorsa biz semah dönüyoruz diye anlamamak gerekiyor.

    Şiilerin yaratılış hikâyesi, mitolojileri, tanrı anlayışı, kitapları çok başka. Onların kadına bakış açısı çok değişik. Her konuda Şiiler bizden farklı. Yani Ali taraftarı olmamız sadece küçük ortaklıklarımız ama mesele inanca, teolojiye gelince biz onlardan çok farklıyız.”

    “ARAP ALEVİLİĞİ İLE ŞİİLİK ÇOK FARKLI İNANÇLAR”

    Yılmaz Kahraman’ın üzerinde durduğu bir diğer konu ise Arap Aleviliği ile Nusayrilik kavramı oldu. İki inancın birbirinden çok farklı temelleri olduğunu söyleyen Kahraman şöyle devam etti:

    “Suriye’de yaşayanlara ‘Arap Alevisi’ denilir. Bu isim orada yaşayanlara dışardan verilmiştir. Onlar kendisini ‘Arap Alevisi’ olarak adlandırmıyor. Kendilerini adlandırmaları çok başka. Tabi bunu bilimsel anlattığımızda şuna dikkat etmemiz gerekiyor; bir grup kendisini nasıl adlandırıyor, bir grup dışarıdan nasıl adlandırılıyor? Bunlar çok farklı oldular. Mesela ‘Arap Alevisi’ dediğimiz inanç grubuna dışarıdan bazen ‘Nusayri’ deniliyor. Arap Alevileri bu kavramı kabul etmiyorlar. ‘Evet, bizim âlimlerimizden biri Muhammet İbin Nusayir. Ama biz onun yolunda değiliz. O sadece bizim âlimimiz’ diyerek algılıyorlar.

    Onların kendilerini adlandırmaları da çok daha değişik. İlk etapta sanki Şiiliğin değişik bir versiyonuymuş gibi algılanıyorlar ama bu da doğru değil.

    Arap Aleviliği, Şiilik çok çok farklı şeyler. Arap Alevilerinin inancı gizlidir. Hiç kimseye açıklamazlar. Erkek çocuklar 13-14 yaşına geldiklerinde bu inancı o gençlere veren rehber amcalarından Arap Aleviliğinin sırlarını öğreniyorlar. Bunlar bu merasimde, bu seremonide kırk kere yemin ediyorlar ki bu bilgileri, bu sırlarını hiç kimseyle paylaşmayacaklarına dair tekrar tekrar yemin ediyorlar.

    Bu seremoni, bu ayinle ilgili sadece erkeklerle yapılıyor. Kadınlara bu sır verilmiyor. Neden? Çünkü Arap Alevilerin inancına göre kadınların ruhu yok. Bu sırrı kesinlikle ne eşlerine, ne kızlarına, ne de annelerine açarlar, dışarıda arkadaşlarıyla hiç konuşmazlar. Onlar ibadetlerini gizli yapıyor. İbadete sadece erkekler alınıyor, kadınlar dışarıda olan bir odada beklerler, dışarıda beklerler ancak ibadetten sonra kadın erkek birlikte sofraya oturabilirler. Ayrışan yanlarımız nerede, ya da biri aslında ‘Siz Müslümansınız’ dediğinde neden Müslüman değiliz? Aynı şey Arap Alevileri için de geçerli.”

    PİRHA/ANKARA

  • Alevi yazar Ergin’den tepki: Şiacı anlayışın uzantıları beni hedef gösteriyor

    Alevi yazar Ergin’den tepki: Şiacı anlayışın uzantıları beni hedef gösteriyor

    PİRHA- ‘Köklerini Arayan İnanç, Alevilik’ kitabının yazarı İbrahim Ergin, söylemediği sözler üzerinden sosyal medyada hedef gösterildiğini belirterek, “Yaptığım çalışmaların önünü kesmek için yapılan bir oyun” diye değerlendirdi. 

    ‘Köklerini Arayan İnanç, Alevilik‘ kitabının yazarı Sosyolog İbrahim Ergin, facebook üzerinden hedef gösterildi. Avusturya’dan yayın yaptığı iddia edilen ‘Aleviyiz’ adlı sitenin, İbrahim Ergin’in “Aleviliğin ilk ocağı Komana kutsal fahişe tapınağıdır. Aleviler onun için mum söndürüyor” şeklinde ifadeler kullandığını öne sürerek Ergin’i hedef gösterdiği belirtildi. 

    İbrahim Ergin, PİRHA’ya verdiği bilgide, kesinlikle böyle bir ifadesinin olmadığını söyledi. Yazar Hamza Aksüt’ün ilk olarak kendisini hedef gösterdiğini belirten Ergin, Aksüt’ün yazdığı yazıyı sayfasından kaldırdığını da aktardı.

    “25 YILLIK BİRİKİMLERİMİ ALEVİLİK ÖĞRETİSİNE AKTARIYORUM”

    Kendi facebook hesabından hedef gösterildiğini yazan İbrahim Ergin, “Alevi kimliğine sahip biri olarak ve 25 yıllık birikimlerimi Aleviliğin öğretisine aktaran bir can olarak haksız, mesnetsiz, söylemediğim, yazmadığım cümleleri söylemiş gibi gösterip şahsımı hedef alan karamaları yapan‘’ALEVİYİZ ‘’ adlı grup ve Hamza Aksüt, benim resmimi alarak üzerine ‘’Lanet olsun bu şerefsize ‘’baş spot yapıp yayınlayarak ağza alınmayacak yorumlara mahal verdirmişlerdir” dedi.

    “YAPTIĞIM ÇALIŞMALARIN ÖNÜ KESİLMEK İSTENİYOR”

    “Güya Aleviliğin ilk ocağının Komana kutsal fahişe tapınağı olduğu ve mum söndürüyor ‘’cümlesini kullanmışım. Ne böyle cümle sarfettim ne de buna yakın bir cümleyi yazımın altında paylaştım. Yaptığım çalışmaların önünü kesmek için yapılan bir oyun” diyen Ergin, kendisini hedef gösterenlerin Şiacı anlayışının uzantıları olduğunu öne sürdü. 

    PİRHA/İSTANBUL

     

  • PSAKD’ye sızmaya çalışan Şiacılar: Çocuklarınızı İran’da okutalım-VİDEO

    PSAKD’ye sızmaya çalışan Şiacılar: Çocuklarınızı İran’da okutalım-VİDEO

    PİRHA – Batıkent Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) üyeleri, İran’dan gelen Şiacı bir grubun “Bizler aynı inançtayız. Çocuklarınızı götürüp okutmak, cemevine yardımda bulunmak isteriz” diyerek bir tür asimilasyon yöntemi geliştirilmek istediğini söyledi.

    HABERİN VİDEOSU

    Alevi inancına yönelik asimilasyon amacı güden Şiacıların son uğradıkları adres; Ankara’nın Batıkent semtindeki PSAKD oldu.

    Dört kişiden oluşan Şiacı grup, ilk kez PSAKD’ye yönelerek üyelere “Çocuklarınızı ülkemize götürüp okutabilir, cemevinize yardımda bulunabiliriz” dediği öğrenildi. Yaklaşık bir ay önce yaşanan olayda yer alan Yönetim Kurulu Üyeleri Türkan Akbıyık ve Celal Ulusoy, söz konusu ziyaretin detaylarını paylaştı.

    ‘ÖĞRENCİLERİ İRAN’DA OKUTALIM’ BASKISI

    Türkan Akbıyık, gelen İranlı gruptan öncü olan kişinin cübbeli olduğunu belirterek şunları söyledi:

    “Buraya geldiğimde söz konusu kişiler cemevi içindeydiler. Öncülerinin başında ise sarık bulunuyordu. Beraberinde de yine birkaç kişi vardı. Ardından yönetim odasına geldiler. Pelerin giyen kişinin İran’da bir üniversitede dekan olduğunu öğrendim. Kendisi Türkçe bilmiyordu. Yanındaki iki kişi onların tercümanlığını yapıyordu. Onların da İran’dan gelip gelmediğini sordum. ‘Hayır’ cevabını verdiler. Birbirlerini nereden tanıdıklarını sordum. Bir yerlerden mutlaka ortak bir bağlantıları olduğunu söyledim. Yanlış hatırlamıyorsam Alevi İnanç Birliği Vakfı’ndan geldiklerini söylemişlerdi. Vakıf aracılığı ile İran’a tur düzenlediklerini anlattılar. Aynı zamanda ‘Öğrencilerinizi dilerseniz götürebiliriz. Hatta onlara maddi-manevi destek de olabiliriz dediler. ‘Biz de sizlerle aynı düşünceyi paylaşıyoruz. Biz de Ehlibeyti seviyoruz. Ali’yi seviyoruz’ dediler. Ben de ‘Ali ve Ehlibeyti sevmeniz bizim bütünü ile ortak paydamız olamaz, sizlerle çok da yan yana değiliz’ dedim. Pir Sultan’ın duruşunu da bilmelerinden kaynaklı inançsal konularda fazla durmadılar. Yüzeysel olarak sadece ‘Aynı düşünceyi paylaşıyoruz, çocuklarınız bizim çocuklarımız’ dediler. Hatta kendi çocuklarının buraya gelmesini ve bizlerin onları gezdirmesini, buraları tanıtmamızı söylediler. ‘Birbirimize destek olalım’ diye de istekte bulundular.”

    “İSTEDİKLERİNİ ALAMADAN GİTTİLER”

    Türkan Akbıyık, grubun yaptığı ziyaretin habersiz yapıldığına işaret ederek “Açıkçası biz çok ilgi göstermeyince istediklerini alamadılar. Örneğin içlerinden birisi bizim anlayışımıza ters bir konuya girdiğinde hemen öteki, yanındakini dürterek uyarıyordu. Ses tonlarından ve bakışlarından da ‘O konulara girme. O lafın yeri değil’ gibisinden birbirlerini uyardıklarını gördük” ifadelerini kullandı.

    Cemevine gelen grubun asıl amaçlarının “Alevileri asimile etmek” olarak yorumlayan Türkan Akbıyık, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Bu şekilde Pir Sultan’a kadar girebiliyorlarsa eğer ki duruşu bellidir bu örgütlülüğün artık diğer örgütlülüğün zayıf olduğu kurumlarda veya bağımsız cemevlerinde olanları etki alanlarına almaları daha kolay görünüyor. Eğer bizlerden bir yakınlık görmüş olsalardı kesinlikle bir daha gelirlerdi diye düşünüyorum.”

    “ASİMİLASYONA İZİN VERMEYECEK TAVRIMIZI GÖRDÜLER”

    Celal Ulusoy ise grubun, cemevi içerisinde asılı olan 12 imamların resimlerine teker teker bakıp, aralarında konuşmalar yaptıklarını ve ardından cemlerin nasıl olduğu konusunda bilgi almak istediklerini söyledi.

    Ulusoy, İranlı grup ile arasında geçen diyaloğu şöyle anlattı:

    “Kendilerine cemlerimizin nasıl tutulduğunu anlattım. Ardından bizimle aynı fikirlere sahip olduklarını ve kendilerinin de Alevi olduklarını söylediler. Bizi, İran’a çocuklarımızla birlikte davet ettiler. Tavırların tümü planlıydı. Çünkü kendilerinden emin duruş sergilediler. ‘Bizler cemevlerini ziyaret ediyoruz’ dediler. Özellikle Pir Sultan örgütlülüğü içerisinde bizlerin tek bir noktada duruşu var. Asimilasyona izin vermeyen, bir arada olup aynı zamanda birlikte mücadele yürüten, Aleviliği geçmişten bugüne kadar gelen evrensel biçimde çocuklarımıza vermek bizim asıl amacımız… Ve onlar bizim tavırlarımıza baktıklarında kendi düşüncelerine biraz ters geldi ve pek de istediklerini alamadılar. O sebeple de fazla zaman harcamadılar. Yaklaşık 40 dakika burada zaman geçirdiler.”

    “DERNEĞİMİZE YARDIM TEKLİFİNDE BULUNDULAR”

    İranlı grubun gelişlerinde cemevinde bulunan bir diğer isim ise PSAKD üyelerinden Cennet Erdinç’ti. Erdinç, grubun asıl amacını ‘Aleviliğin özü Şiiliktir baskısı yaparak asimilasyona girişmek istediler” sözleriyle anlattı.

    Şia anlayışı ile Alevi toplumu arasında hiçbir benzerlik hissetmediğini de anlatan Cennet Erdinç’in aktarımları şöyle:

    “Cemevinde yalnız otururken bu pardesülü grup geldi. Şia olduklarını söylediler. Ben de Alevi olduğumuzu anlattım. ‘Biz Alevileri de severiz’ dediler. Ardından cemde ne yaptığımızı sordular. Ben de ‘Cemde önce kalbimizi yıkarız. Küslerle barışırız’ diye cevaplar verdim. Daha da detay istedi ben de ‘Altından geçenlere, suyundan içenlere, aşk olsun gerçeklere, lanet Yezid’e, gerçeğe Hü Ya Ali’ diyerek dedemizin cemi bağlandığını söyledim. Cemimize namussuzun, yalancının, hırsızın giremeyeceğini de anlattım. Bu cevaplarından sonra ‘Biz sizleri seviyoruz. Bizler de Ali’yi çok severiz’ dediler. Hatta Alevi derneklerine yardım edebileceklerini, bütün imkânlarını harcayacaklarını aktardılar. Bende kendi kendimize yeterli geldiğimizi söyledim. ‘Dışarıdan hiç kimseye ihtiyacımız yoktur’ diye belirttim. ‘Çocuklarınızı götürüp ilkokul birinci sınıftan üniversiteye kadar okutabiliriz’ dediler. Ben de ‘biz Aleviler, çocuğu doyuracak kadar yaparız. Fazla çocuk yapmayız’ dedim. Çocuklarımıza yeterli geldiğimizi belirttim. Çocuklarımızı asla dışarıya göndermeyeceğimizi anlattım. Hatta Alevi gençlerinin telefon numaralarını da istediler. Kendilerine böylesi bir şey yapamayacağımı da söyledim. Baktım olacak gibi değil ‘Dedemizi de çağırayım’ diye söyledim. Kısa süre sonra dedemiz de geldi ve ardından bir çay içip gittiler.”

    “ALEVİLİĞİ KENDİ KATKILARIMIZLA BUGÜNE GETİRDİK”

    “Bizi içlerine çekmeyi amaçladıkları için böylesi cevaplar verdim. Onların, Alevileri kendi içlerine çekip, kafalarına göre molla yetiştirip o küçücük çocuklarımızı da götürüp kafalarına göre yetiştireceklerini düşündüm. Alevi toplulukları böylesi durumlarda söz konusu grupları içlerine almamalı. Fırsatı dahi kendilerine vermemeliyiz. Çünkü bizler Aleviler olarak kimsenin yardımına ihtiyaç duymuyoruz. Kendimiz bugüne kadar yeterli gelmişsek eğer bundan sonra da yeterli geliriz. Ehlibeyt’in zamanından beri Alevi dedelerimiz hiç kimseden ne yardım ne de para aldılar. Biz sadece kendi katkılarımızla yaşadık. Faşizme her zaman karşı olan topluluğuz. Ne buraya öylesi faşist zihniyetler girebilir ne de mollalar burada yer edinebilir. Şiacılarla aramızda hiçbir benzerlik göremedim.”

    Eren GÜVEN / ANKARA

  • Dede Öztürk: Alevilerin kendi içindeki asimilasyoncuları nereye koyacağız?

    Dede Öztürk: Alevilerin kendi içindeki asimilasyoncuları nereye koyacağız?

    PİRHA- Güvenç Abdal Ocağı dedelerinden Sefa Öztürk, kaleme aldığı yazıda Alevi asimilasyonunu işledi ve “Alevilerin kendi içindeki asimilasyoncuları nereye koyacağız?” dedi. 

    Güvenç Abdal Ocağı dedelerinden Sefa Öztürk, “Asimilasyona karşısınız değil mi?” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Yazısında eğitimin tamamen bilimsellikten uzak siyasi İslamın boyunduruğu altında olduğuna vurgu yapan Öztürk, “Böyle bir eğitim sisteminde bilimin, sanatın, kültürün üretilmesi neredeyse imkansız gibidir. Tekçi bir anlayışı -onu da yalan yanlış ve eksik- dayatan sistem her türden inancı yok sayıyor” dedi.

    Bu olumsuz sistemden en çok Alevilerin etkilendiğine değinen Öztürk, devletin tekçi, dayatmacı ve katliamlara dayalı politikalarıyla eksik noksan mücadele etmeyi öğrendiklerini kaydetti.

    “ALEVİLİĞİ HİÇ ANLAMAMIŞLAR”

    Yazısında Alevilerin kendi içindeki asimilasyon konusunu da irdeleyen Öztürk, “Alevilerin kendi içindeki asimilasyoncuları nereye koyacağız? Kime dokunsanız, kiminle konuşsanız asimilasyona şiddetle karşı. Kimse mangalda kül bırakmıyor, herkes Şiaya karşı, İslamlaşmaya karşı. Şialaşmaya karşı olanlar eleştirdiğinin ta kendisi, İslamlaşmaya karşı olanların durumu daha ironik, cemevlerinde camiden fazla Arapça dua okunuyor. Özü itibarıyla karşı olanlar ya da yandaş olanlar sadece şekli tartışmalar yapıyorlar. Üzülerek söylüyorum, Aleviliği hiç mi hiç anlamamışlar” diye belirtti.

    “ASİMİLASYONA KARŞI OLMAZ ALEVİLİKTE İKRARLI OLMAKTIR”

    “Alevilerde Hakk meydanı vardır, rızalık meydanı vardır, dar meydanı vardır en önemlisi Alevilik ikrarlı bir inançtır” diyen Öztürk, yazısının devamında şunları yazdı:

    “On iki hizmeti anlayamamış ve derinliğini kavrayamamış olanların Alevice düşünmesi ve Alevice üretim yapması imkansıza yakındır. Dünyevi kimliklerinden arınamayanların ‘can’ olmayı içselleştirmeleri mümkün değildir.
    Can, vahdeti mevcudun en eşitlikçi dilidir. Evren bir bütündür, herkes bu bütünün içindedir. Alevliği bir coğrafyada, bir soyda veya ırkta, cinsiyette beyhude aramayın, sizde; yüreğinizde yoksa asla ve asla başka yerlerde bulamazsınız, sadece laf kalabalığı olur o kadar. Asimilasyona karşı olmak Alevilikte ikrarlı olmaktır.” (HABER MERKEZİ)

  • ‘Alevi imam lisesinde Arapça, Kuran, fıkıh öğretilecek’-VİDEO

    ‘Alevi imam lisesinde Arapça, Kuran, fıkıh öğretilecek’-VİDEO

    PİRHA – Hüseyin Gazi Cemevi Dedesi Hüseyin Öz, İstanbul’da yapılan Alevi imam hatip lisesine dair, “Bu bir başlangıç. Elbette devamı da gelecek. Alevi olmayanlar Aleviliği şekillendirmeye kalkışacaklar” dedi. Öz, Şialaştırma faaliyetlerine dikkat çekti. 

    Haberin videosu

     

    İstanbul Halkalı’da yapılan Özel statülü Hacı Bektaş Veli Proje Lisesi’ne karşı bir tepki de Hüseyin Gazi Cemevi Dedesi Hüseyin Öz’den geldi. Öz, mezhepler ve dini gruplar temelinde eğitim verilmesinin doğru bir yöntem olmadığının altını çizdi.

    Alevi lisesinin açılmasındaki amaçları anlatan Hüseyin Öz, “Amaçlanan Alevi toplumunu Sünnileştirip asimile etmek ve belli bir potada eritmektir. Orada dede yetişecek deniyor ama dedeler ocaklarda yetişir, okullarda değil. Biz tarih boyunca Anadolu topraklarında ocaklarda yetişen dedeleri biliriz.” dedi.

    Hüseyin Öz, söz konusu lisenin müfredatını okuduğunu söyleyerek, “Arapça, Kuran, fıkıh vb. Alevilere ters olan, inancımızla pek uyuşmayan eğitim sistemi esas alınıyor” dedi. Öz, aktarımlarını şöyle sürdürdü:

    “İRAN’A GİDEN ‘DEDE’NİN EŞİ BANA ELİNİ UZATMADI”

    “Buradaki maksat; yıllardan beri Anadolu’da dini gruplar ve cemaatler, arkasına bir takım güçleri alarak Alevi toplumunun içine misyonerler sokmuşlardır. Örneğin bir dedeye rastlamıştım. Eşiyle birlikte gelmişlerdi. Sohbet ettik. Dedenin eşi gayet modern biriydi. Bir süre sonra o dede tekrar talipleriyle geldi. İşte o zaman eşi bana elini uzatmadı. ‘Hayırdır’ diye sordum. ‘Eşim taliplerim dışında kimseye el uzatmaz’ dedi. Üstelik daha vahim olan yanı bu dede Tuncelili. Biraz konuştuktan sonra ‘İran’ın Kum kentinde sekiz yıl kaldım’ dedi. Bende kendisinin dede olamayacağını, misyoner ya da şia demesinin doğru olacağını söyledim.

    “ŞİA TEHLİKESİNE DİKKAT ÇEKMEK LAZIM”

    İran, geçmişte 12 Eylül’den başlayarak Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde bu tür Şia alimleri görevlendirerek Alevileri Şialaştırmak ve dolayısıyla asimile etme hedefi ile hareket etti. Şimdi yapılanlar da böyle bir durum maalesef. İktidarlar da bu yapılanlara yol veriyorlar. Orada açılan okulun devlet desteği olmadan açılması mümkün değil. Orada yetişecek çocuklar da Alevi anlayışı ile değil, devletin eğitim programı ile yetişecekler. Bunlar toplumun içerisine salındıklarında bırakacakları tehlikeye dikkat çekmek lazım.”

    “ALEVİLİK İNSANLIĞIN VİCDANIDIR”

    Hüseyin Öz, Alevi ailelerine çağrıda bulunarak çocukların, proje okullarında Alevilikten uzaklaşacağını söyleyerek şunları kaydetti:

    “Çocuklar o okullarda vicdanını kaybeder. Alevilik insanlığın vicdanıdır. Normal imam hatiplerde ne uygulanıyor ise aşağı yukarı müfredatın bir parçası budur. Alevi bir çocuğun imam hatipte okuyup beyninin yıkanmaması mümkün değil. Ailelerin bu okullardan uzak kalmasını öneriyorum. Alevi adının bu okullarda sadece kullanıldığını düşünüyorum. Çağrım; kesinlikle bu tür şeylere kanmasınlar. Elbette bu bir başlangıç. Devamı da gelecektir. Bu proje tutarsa yalnız İstanbul’la sınırlı kalmaz. Alevi olmayanlar Aleviliği şekillendirmeye kalkışacaklar.”

    Eren GÜVEN – Cebrail ARSLAN / ANKARA

     

  • Pir Sultan Abdal’ın evi tahrip edildi!

    Pir Sultan Abdal’ın evi tahrip edildi!

    PİRHA – Sivas’ta Pir Sultan Abdal’a ait bilinen evin tadilat bahanesiyle tahrip edildiği iddia edildi.

    Pir Sultan Abdal’ın Sivas, Yıldızeli, Banaz Köyündeki evi Alevi asimilasyoncuları tarafından tahrip edildi. İddia, Avukat Ali Yıldırım tarafından ortaya atıldı. Yıldırım, kaleme aldığı yazıda Pir Sultan’a ait evin saldırı ile tanınmaz hale getirildiğini anlattı.

    Yıldırım, yazısında “Pir Sultan Abdala ait olduğu bilinen evin Alevi İslamcı, Caferi, Şii asimilasyoncuların saldırısı ile tanınmaz hale getirildi” diyerek ‘Horasan’ adlı grubun, onarım adı altında evde tarihe dair ne varsa kazıyıp, zımparalayıp ortadan kaldırdıklarını aktardı.

    “KİM BU HORASAN’CI MİSYONERLER?”

    Ali Yıldırım’ın yazısının devamında şu bilgiler paylaşıldı:

    “Tarihi ocak betonla sıvanırken duvarlara alçı çekilerek evin ruhunu boğup, nefesini öldürdüler. Ne büyük ocağın kurbanlar pişen ateşinden bir is kokusu kaldı ne de Pirin soluduğu havadan bir nefes.

    Asimilasyoncular ocağın üstüne astıkları kocaman bir levha ile ne kadar hayırsever olduklarını da ilan etmekten çekinmediler.

    Asimilasyoncular evin içine ne olduğu belirsiz sözde bir Pir Sultan Abdal heykeli de koyarak son vuruşlarını da yapmış oldular.

    Asimilasyoncuların yanılttığı ev sahibinin oğlu Hüseyin Şimşek şu dikkat çekici değerlendirmelerde bulundu: ”basta babam olmak üzere çıkar söz konusuysa ne tarih kalır nede ikrar rahmetli annem olsaydı bunların hiçbirine izin vermezdi maalesef bizde izlemekle yetiniyoruz gün ola harman ola saygılar”

    “Şimdi buradan başta Pir Sultan Abdal Vakfı ve Pir Sultan Abdal Derneği yöneticileri olmak üzere tüm Banazlılara sormak gerekiyor.
    Tüm bu asimilasyon işlerinden haberiniz var mıydı?”

    “Daha 20 gün öncesinde oraya Pir Sultan Abdal etkinlikleri için giden Pir Sultan Abdal Derneği yöneticileri nasıl olur da durumdan habersiz olurlar?

    Kim bu Horasan’cı misyonerler?

    Banaz’da ellerini kollarını sallayıp gezerken kimse onlara ne yaptığını sormaz mı?”

    PİRHA / ANKARA

  • ‘Alevilikte ibadet korku üzerine değil sevgi üzerine kuruludur’- VİDEO

    ‘Alevilikte ibadet korku üzerine değil sevgi üzerine kuruludur’- VİDEO

    PİRHA- HDK Halklar ve İnançlar Komiyonu’nun düzenlediği “Halklar ve İnançlar Kendini Anlatıyor” program dizisinin bugün ikincisi gerçekleştirildi. Arap Alevilerinin kendini anlattığı programda konuşan araştırmacı yazar ve sosyolog Tevfik Usluoğlu, “Alevilerde din yaşamdır; gericilik, katletme kültürü üzerine kurulu değildir. Alevilikte cihat ilimle, nefisle ve malla olur, kılıçla cihat olmaz” dedi. 

    Halkların Demokratik Kongresi (HDK) Halklar ve İnançlar Komisyonu’nun düzenlediği “Halklar ve İnançlar Kendini Anlatıyor” program dizisinin ikincisi gerçekleştirildi. Programda Arap Alevileri kendini anlattı. Konuşmacılar Musa Özuğurlu Arap ‘Alevilerinde Hz. Ali ve Ehl-i Beyt’in önemi’ , Ahmet Kara ‘Hatay Alevi toplumunun özgünlüğü’, Tevfik Usluoğlu ise ‘Tarihsel, kimliksel, inançsal boyutlarıyla Arap Alevileri’ konularını işledi.

    Moderatörlüğünü HDK Halklar ve İnançlar Komisyonu Üyesi Meryem Fehime Oruç’un yaptığı programa Demokratik Alevi Derneği (DAD) Eşbaşkanı Selda Güneş, DAD yöneticilerinden Bülent Felekoğlu, DAD Eyüp Şube Eşbaşkanı Nergiz Güzel ve HDK bileşenleri katıldı.

    Programda ilk sözü alan gazeteci Musa Özuğurlu, ‘Arap Alevilerinde Hz. Ali ve Ehl-i Beyt’in önemi’ konusunu anlattı.
    Arap Alevilerinin peygambere uyduklarını belirten Özuğurlu, İslamın içinde sayılması için önce bir Allah inancının olması ve peygambere inanması gerektiğini ve sonradan ayrışmaların çıktığını ifade etti.

    “İNSANLARIN ALEVİ OLUP OLMADIĞINI BELİRLEYEN ALİ’YE OLAN YAKINLIĞIDIR”

    “Neden Arap Aleviliği diyoruz?” noktasında Anadolu Aleviliği ile Arap Aleviliği arasında anlayışlarda ve ritüellerde farklılıklar olduğunu kaydeden Özuğurlu, Arap Alevilerinin Allah’ın birliğine ve peygamberin son peygamber olduğuna inandıklarını söyledi. Ayrımın Hz. Ali ile başladığını dile getiren Özuğurlu, “Arap Alevilerine göre insanların Alevi olup olmadığını belirleyen Ali’ye olan yakınlığıdır” dedi.

    “ARAP ALEVİLERİ İSLAMIN MERKEZİNDE”

    Arap Alevilerinin kendilerini İslam’ın merkezinde gördüklerini dile getiren Özuğurlu, Hz. Muhammed’in Hz. Ali’nin çocukluğundan beri onu vasi atadığını aktardı. Sünni kesimin Ali’ye bir görev verilmediğini ifade ettiğini ancak bir başka kesimin de bunun tam tersini söylediğini aslında Muhammed’in ölmeden önce Ali’yi halife atadığını söylediğini belirten Özuğurlu, Muhammed’in ölümünden sonra iki emanet bıraktığını ve bunların Kuran ve ehlibeyti olduğunu ancak Sünni kesimin bunu ‘Kuran ve sünnetim’ olarak çarpıttığını, Şia kesiminse daha çok Kuran ve ehlibeyti sahiplendiğini kaydetti.

    Alevilerin Hz. Ali’nin yolundan gittiğini ve Ali’nin Arapçanın gramerini yazdığını dile getiren Özuğurlu, Hz. Ali’nin peygamberin ve Kuran’ın bütün ilmine hakim olduğunu bu yüzden Arap Alevilerinin Ali’nin yolundan gittiğini belirtti.

    “BÜTÜN DİNLERİN BATINİ TARAFI VARDIR”

    Alevilerin yüzyıllar boyunca katliamlara uğramalarına rağmen yine de inançlarını ve dillerini korumayı başardıklarını dile getiren Özuğurlu, “Bütün dinlerin gizli tarafları vardır. Ancak bir şeyin gizli olmasıyla yanlış olması ayrı şeylerdir. Bütün dinlerin batıni tarafı vardır ve Alevilerin de batıni tarafı vardır. Felsefi bir tutum olarak insanı en üstün tuttukları için Aleviler Ali’yi merkeze koyarlar” dedi.

    Arap Alevilerinin Kur’an’ı, peygamberi ve Hz. Ali ile ehlibeyti temel aldıklarını ve kendilerini asıl İslam olarak adlandırdıklarını ifade eden Özuğurlu, Arap Alevilerinde ramazan orucu ve namazın var olduğunu dile getirdi.
    Alevilerin kutsal kitaplara ve kişilere eşit derecede kutsiyet atfettiklerini ifade eden Özuğurlu, Arap Aleviliği içinde “Alevilik İslam’ın içi midir, dışı mıdır?” tartışmasının olmadığını kaydetti.

    “GENÇLERDE KAYMA VAR”

    Antakya Kültürünü Tanıtma ve Yaşatma Derneği Başkanı Ahmet Kara, Hatay Alevi toplumunun özgünlüğü konusunu anlattı. Asimilasyona vurgu yapan Kara, Arap Alevilerinin inançlarını çocuklarına çocuklukta öğretmeleri gerektiğini belirtti. Arap Alevi toplumunun kültürünün unutulmaması için Antakya Kültürünü Tanıtma ve Yaşatma Derneği’ni kurduklarını söyleyen Kara, Hatay’da 72 milletin yaşadığı bir Alevi kültürü olduğunu aktardı. Çocukluktan beri Alevi kültürünün iyi verilmediği için gençlerde bir kayma olduğuna işaret eden Kara, resmi kurumların sadece Sünni kesime göre kararlar aldıklarını ve bu yüzden de Alevi inancının yok sayıldığı ve bir adım ileriye gitmediğini ifade etti.

    “ALEVİ KÜLTÜRÜ ÜZERİNDE DAHA ÇOK DURULMALI”

    Hatay’da işlenen suç oranlarının Türkiye genelindeki istatistiklerde düşük olduğunu söyleyen Kara, Hatay’ın 72 milletin var olduğu, insan merkezli evrensel değerlere sahip laik insanların çok olduğu ve kimsenin kimseye karışmadığı güzide bir kent olduğunu dile getirdi. Kara, git gide asimile olan Alevi kültürü üzerinde daha çok durulması gerektiğini de ekledi.

    “ARAP ALEVİLER DİĞER  SÜREKLERDEN KOPUK DEĞİL”

    Kara’nın arkasından söz alan araştırmacı yazar ve sosyolog Tevfik Usluoğlu tarihsel, kimliksel ve inançsal boyutlarıyla Arap Alevileri konusunu işledi.

    Alevi kelimesinin “Ali’ye bağlı olanlar” anlamına geldiğini söyleyen Usluoğlu, kimliksel olarak Arap Alevilerinin Arap oldukları bilgisini verdi. Alevi kelimesinin tarihteki kullanımlarından örnekler veren Usluoğlu, Alevlerin ilk yazılı kaynaklarından biri olan İmam Muhammed Bakır’ın kitabında da Alevi kelimesinin geçtiğini ve bunun 699 yılına tekabül ettiğini belirtti.

    Usluoğlu, Arap Alevilerinin Suriye Humus, Lazkiye, Tartus, Hama, Şam ve Lazkiye, Türkiye’de Adana Mersin, Hatay Filistin Ürdün’de, Lübnan’da, Mısır’da, Irak’ta Arna ve Sincar bölgelerinde, İran, Pakistan, Hindistan, Avustralya Sidney, Melbörn, Şili, Arjantin, ABD Pensilvanya ve Kanada da yaşamakta olduğu dikkat çekti.

    Usluoğlu, Arap Alevilerinin diğer Alevi süreklerinden kopuk olmadığını ve yol bir sürek bin bir düsturuyla süreklerin birbirine bağlı olduklarını kaydetti.

    “ÖZGÜN BİR UYGARLIĞIN ORTAYA ÇIKIŞI GADİR HUM”

    Peygamberin son haccı yani veda haccı olan Gadir Hum’da Ali’nin yolunu tutarak onu vasisi ilan etmesiyle birlikte Aleviliğin ortaya çıktığını ve orada Ali taraftarlarının oluştuğunu belirten Usluoğlu, dinlerin birbirinin devam olduğunu kaydetti. Usluoğlu, Alevilere göre tarihte özgün bir uygarlığın ortaya çıkmasının Gadir Hum’da gerçekleştiğini dile getirdi.

    “ALEVİLİKTE İBADET SEVGİ ÜZERİNE KURULUDUR”

    “Din insan için vardır, insan din için yoktur. Din insanın hizmeti için indirilmiştir” diyen Usluoğlu, Kuranın ilk ayeti olan ‘oku’ kelimesinin insanların sürekli okuyup araştırması gerektiğini vurguladığını ve Alevilerin bunu esas aldıklarını ifade etti. Usluoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Alevilerde din yaşamdır, gericilik, katletme kültürü üzerine kurulu değildir, bu din değildir. Alevilikte cihat ilimle, nefisle ve malla olur, kılıçla cihat olmaz. Zahir, batın meselesi tüm dinlerde vardır. Aleviliğin ibadet algısı ilaha duyulan sevgi üzerine kuruludur, korku üzerinde değil. Alevilik tüm peygamberlere eşit yaklaşır. Arap Alevilerinde İsa’nın havariler bayramı kutlaır 14 Temmuz’da. Farısi kökenli olan Newruzi bayramlar Alevilerde de kutlanır. Birisi Hz. Ali’nin doğumudur. Tecelli, Mihrican bayramları da kutlanır. Arap Aleviliğinde tüm insanlık hazinesi birleştirilerek bir dini ve kültürel algı oluşturulmuştur.”

    Alevilerin merkezi iktidarlara olan tavırlarından dolayı tarih boyunca sürekli katliamlara uğradıklarını hatırlatan Usluoğlu, “Suriye’de kadınlar Fatiha okunarak katledildi. Bunu tarih boyunca yaşanan Alevi katliamlarından da biliyoruz” dedi.

    PİRHA/İSTANBUL

     

  • Dede Mehmet Turan: Aleviliğe en büyük asimilasyonu kendimiz yapıyoruz

    Dede Mehmet Turan: Aleviliğe en büyük asimilasyonu kendimiz yapıyoruz

    PİRHA-Mehmet Turan Dede, HBVAKV İzmir Temsilciler Meclisi’nin düzenlediği Alevi Kurultayı’nda yaptığı konuşmada, “Bu devlet bizi çok iyi tanıyor ama inancımızı tanımıyor, fikrimizi tanımıyor” dedi.  “Mesele aslında artık özümüzü tanımak ve özümüzü bilmekten geçiyor” diyen Turan, Şia inancının Alevilik gibi gösterilmesine de sert tepki gösterdi. 

    Mehmet Turan Dede’nin, HBVAKV İzmir Temsilciler Meclisi’nin düzenlediği Alevi Kurultayı’nda yaptığı konuşma, sosyal medyada büyük yankı yarattı. Turan, “Bu devlet Alevileri o kadar tanıyor ki, hepsine zaten çarpıyı koymuş. Bu devlet bizi çok iyi tanıyor ama inancımızı tanımıyor, fikrimizi tanımıyor ama bizim dostluğumuzu, bizim kardeşliğimizi, bizim birbirimize olan bağlılığımızı tanımıyor. Çünkü onu tanımaya kalkarsa kendine ait pek çok şeyi kaybedecek” dedi.

    Turan, “İnancımızdan, inancımız içindeki zalime karşı mazlumun yanında oluşumuzdan, emeğin yanında oluşumuzdan, insanın ve irfanın yanında oluşumuzdan korkuyorlar. Korksunlar. Korkmaya da devam edecekler. O korku onlara yeter. Seyid Rıza’nın dediği gibi “Ben sizin hilelerinizle baş edemedim, bu bana dert oldu ama ben sizin önünüzde boyun eğmiyorum, bu da onlara ders olsun” diye konuştu.

    “ÖZÜMÜZÜ TANIMAK ÖZÜMÜZÜ BİLMEKTEN GEÇİYOR”

    “Mesele aslında artık özümüzü tanımak ve özümüzü bilmekten geçiyor” diyen Turan, semah ile ilgili şöyle konuştu.

    “Bütün evren semah döner, aşkından güneşler yanar, aslına ermektir hüner, beş vakitle avunmayız” derken biz bunu sadece dinliyoruz. Ama ne diyor içinde? Bakın, bütün evren semah döner, bütün evren semah dönüyor mu canlar? Dönüyor. Bütün evren semah dönüyor, bunu ilkokulda öğrettiler bize. Ne dediler? Dünya kendi etrafında dönüyor. Dünyanın etrafında ay dönüyor. Dünya, kendi içinde bulunduğu güneş sisteminin etrafında dönüyor diğer arkadaşlarıyla, dokuz tane gezegeniyle beraber. Şimdi dokuz tane gezegen var, arkasından güneş var, arkasından ay var, arkasından alem ve insan var, ediyor mu on iki? İşte bizim 12 irfanımız orada gizli. Bizim 12 ışkımız orada gizli. Bunu kimliklere ve kişiliklere dökmüşler.”

    “1400 SENEDİR YANDIK YAKILDIK”    

    Mehmet Turan, Şia anlayışını Alevilik gibi görenlere de sert tepki gösterdi.

    “Aleviliği başka şeylerin içinde aratmaya çalışanlara şunu söylemediğimiz sürece hala bizi arama kapısına götürecekler. İslam Aleviliğin neresinde? Hıristiyanlık Aleviliğin neresinde? Musevilik Aleviliğin neresinde? Hak Aleviliğin neresinde?” diyen Mehmet Turan Dede, “Onlar bizim içimizde yerini arasınlar. Binlerce yıl geçmişten gelen Sıdkı Baba’nın dediği gibi “14 bin yıl gezdim pervanelikte, Sıdkı ismini buldum divanelikte, aşk meyini içtim mestanelikte, kırkların ceminde dar’a düş oldum” ifadelerini kullandı.

    Dede Mehmet Turan, Aleviliğin 12 bin yıl önce var olduğunu belirterek, “Biz hala şurada mıyız burada mıyız. 1400 senedir yandık yakıldık. 1400 sene şurada daha ufak bir süre. 14 bin yıl var geride. Canlar biz bunları düşünmüyor, sadece ve sadece bize aktarılan, bize aktarılmaya çalışılan ve bize lanse edilmeye çalışılan, açık söylüyorum Şia anlayışını Alevilik gibi görüyoruz” şeklinde konuştu.

    “DİN TÜCCARLIĞI YAPANLARIN ARKASINDAN GİDİYORUZ”

    Turan konuşmasını şöyle sürdürdü:

    “Şia anlayışı kendisine özgü bir inancın adıdır. İbadeti camidedir. İbadetin içinde kendisine özgü ibadet şekilleri vardır, bizler gibi ne cem yapar, ne muhabbet tutar. Diğer Alevi İslam diye adlandırılan bize atfedilen konuya baktığımızda bizim müslüman anlayışıyla ne alakamız var? Bizim sazımız camiye giriyor mu? Semahımız camiye giriyor mu? O ibadetin içinde, o Kuran’ın içinde sazımız, sözümüz, kelamımız, semahımız,var mı? Yok. O halde biz kendimizi kendimizle arayacağız. İşte hünkarın kelamı burada çok önemli. Ne diyordu? O altın sözlere baktığınız zaman başta yazan bir şey vardı, nedir o? “Ara, bul.” Eyvallah. “Ara, bul” diyor sana ve sen soruyorsun, “Neyi arayacağım, neyi bulacağım?” “Hak ve hakikati” diyor. “Nerede arayacağım, nerede bulacağım” dediğin zaman da hemen yanıtını veriyor “Hararet nardadır, sacda değildir, keramet baştadır, tacda değildir, her ne arar isen kendinde ara yani hakkı arar isen kendinde ara, Kudüs’te Mekke’de Hac’da değildir” diyor daha ne desin? Ama biz buna kulak vermiyoruz biliyor musunuz? Biz buna kulak vermiyoruz, anlamadığımız dilde bize din tüccarlığı yapanların arkasından “ya ne kadar güzel, faydalı oldu” diye onların peşinden gitmeye kalkıyoruz ve cemevlerimize ne yazık ki Kuran kursları açtırıyorlar, eyvallah diyoruz.”

    “ALEVİLİĞE EN BÜYÜK ASİMİLASYONU KENDİMİZ YAPIYORUZ”  

    Hünkar Hacıbektaş Veli’nin, okunacak en büyük kitabın insan olduğu sözünü hatırlatan Turan, “Kuran bir inancın kitabı, başım üstüne, Tevrat bir inancın kitabı, başım üstüne, İncil bir inancın kitabı, başım üstüne ama benim de kitabım var. Benim kitabım ne, bizim kitabımız ne? Hünkar dememiş mi ‘Okunacak en büyük kitap insandır’ İşte buradan yola çıkmadığımız sürece, başka inançları kendi içimizde kendimize inanç gibi gördüğümüz sürece Aleviliğe en büyük asimilasyonu kendimiz yapıyoruz. Bunu kesinlikle kabul etmememiz lazım” dedi.

    “ALEVİLİKTE BAYRAM CEMİ YOK, NEREDEN ÇIKARIYORSUNUZ?”

    “Alevilerin tarih boyunca katledildiğini ifade eden Turan, “Biz hiçbir zaman yakılsak da yıkılsak da yüzülsek de asılsak da kesilsek de “dönen dönsün ben dönmezem yolumdan” diyen o güzel anlayışa sahip olmaya devam ettik” diyerek şöyle devam etti:

    “Ama şu çok önemliydi, bizi asimile edenlerin asimile etmeye çalıştığı kimlikler sonradan fikirlere dönüştü, düşüncelerimizi asimile etmeye, yolumuzun felsefesini asimile etmeye çalıştılar. Düşünebiliyor musunuz, siz hiç bayram cemi diye bir cem duydunuz mu? Bayram günlerinde ki dini bayram dediğimiz ramazan ve kurban bayramında sabahın bilmem kaçında insanların kaldırılıp evlerinden cemevlerine getirilip, bayram cemi yapacağız diye. Efendim bunu yapmazsak onlar bayram namazına gidiyorlar. Ya giderse gitsin. Aklı oradaysa gitsin. Ama sen oraya bayram cemi altında o anlayışı kutsayan, daha doğrusu onu kutsayan bir anlayışı getirme. Neden getirme? Ramazan Bayramı diye bir bayram bizde var mı canlar? Yok. Kurban Bayramı diye bir bayram bizde var mı? O da yok aslında, kanın bayramı olmaz. Kanın bayramı olmaz, hayvanların canına kıyarak bayram edenler, fakir kusura bakmasın öyle bir ibadete katılmam. Düşünebiliyor musunuz, binlerce canlının kanına giriyorsun, arkasından da bayram diyorsun. Şimdi bakın, çok önemli bir örnek.

    “BİZİM YOLUMUZDA KURBAN İNSANIN KENDİSİDİR”

    Mehmet Turan Dede, “Bizim yolumuzda kurban insanın kendisidir. İnsanın kendisini kurban görmeyen bir anlayış Alevi anlayışı olamaz. Eğer sen özündeki kini, kibri, kötülüğü, insana yaraşmayan tavrı, davranışı kesip atamıyorsan, bir değil bin tane kurban kessen ne halka mal olur ne de hakka mal olur. Olmaz. Kurban sensin. Biz ikrarda ne diyoruz meydana çıktığımızda? El pençe meydanda duruyoruz ve diyoruz ki “Canımız kurban, tenimiz tercüman” diyoruz. Bunu diyebilirsen bu meydanın sahibi olursun, bunu söyleyebiliyorsan bu ikrarın sahibi olursun. Bizi bizden ayırmaya çalışanlara tekrar tekrar söylüyorum bunu her yerde ne kadar güzel söyledi biliyor musunuz? “Kendimize olan güvensizliğimiz bizden olanlara güvenmemizi engelliyor. Gerçeği kendi dışımızda aradığımızdan hem gerçeğe hem kendimize yabancılaşıyoruz. Anladıysanız bütün sır burada gizli. Hakikaten gerçeği kendi dışımızda aradığımız için gerçeğe ve kendimize yabancılaşmış haldeyiz dostlar biliyor musunuz?” diye konuştu.

    (HABER MERKEZİ)

     

     

  • ‘Alevileri içeriden kuşatan Şiileştirmeye karşı farkındalık seferberliği başlatılmalı’

    ‘Alevileri içeriden kuşatan Şiileştirmeye karşı farkındalık seferberliği başlatılmalı’

    PİRHA- ‘Makbul Alevilik’ kitabının yazarı Özcan Öğüt, Alevilerin şiileştirilmesini yazdı. Öğüt, “Alevi postuna bürünen Şia’nın içeriden kuşatan asimilasyonu, molla zihniyetli sözde dedeleri truva atı olarak kullanarak en sinsi şekilde ilerlemektedir” dedi. Öğüt, Alevi toplumunu tamamen abluka altına alan ve uzun vadede inancın eksenini kaydıracak bir minvalde ilerleyen Şii tuzaklarının inanç kırımından kurtulabilmek için, ‘gerçeğe Hü’ diyen bir toplumsal farkındalık seferberliğinin başlatılması gerektiğine işaret etti.  
    Alevi asimilasyonuyla ilgili araştırmalarıyla bilinen “Makbul Alevilik” kitabının yazarı Özcan Öğüt, Şiilerin Alevi asimilasyonuna dair kısa bir süre sonra yayınlanacak olan çalışmasının özetini ilk olarak Pir Haber ajansıyla paylaştı.
    Son zamanlarda artış gösteren Alevilerin Şiileştirilme çabalarına dikkat çeken Öğüt, Alevi kamuoyuna ve kurumlarına Alevi inancını özgün yapısından kopartıp kendine benzeştirerek eritmeye çalışan Şii kuşatmasına karşı acilen bir toplumsal farkındalık seferberliği başlatılması gerektiğini vurguladı.

    Öğüt,”Alevi kurumları; Alevileri içeriden kuşatan Şiacı müdahalelere müsait bir zemin yaratılmaması ve Aleviler içerisinde daha fazla yayılmalarına fırsat vermemek için en az Alevi kimliğinin hak mücadelesi kadar önemli Şiacı asimilasyona karşı bir çalışma ve örgütlenme planı yürütüp, Şia’nın sızdığı tüm boşluklar itinayla doldurmalıdırlar” ifadelerini kullandı.

    “İRAN, İSLAM DEVRİMİNDEN SONRA ALEVİLER ÜZERİNDE YOĞUNLAŞTI”
    Yazar Özcan Öğüt Alevilerin Şiileştirilme çabalarına ilişkin ‘Alevileri içeriden kuşatan Şiileşme’ başlığıyla kaleme aldığı yazıda şunları ifade etti:

    “Alevilik Avusturya’da müstakil bir inanç olarak kabul görülürken, bir anda Alevi postundaki Şiacılar tarafından “İslam Yasası” kapsamına aldırılarak özgün kimliğinden koparıp, baskın ve egemen bir mecranın çatısı altına sığdırma çabaları Alevi kamuoyunda ciddi tartışmalara neden oldu. Bu tartışmanın temelindeki gizli öznelerden birisi Türkiye’deki Türk-İslamcı egemen mekanizmalar olduğu kadar, İran’ın da arka planda önemli bir rol üstlendiğini söylemek mümkündür. Öyle ki; Şah Abbas döneminden itibaren Osmanlı’dan farksız kanlı bir Kızılbaş (Yarsan-Ehli Hak-Alevi) geçmişine sahip İran 1979’da İslam devrimini gerçekleştirmesinin ardından Şiiliği ihraç edeceği ve Ortadoğu’daki nüfuz alanını genişletecek potansiyel bir topluluk olarak gördükleri Aleviler üzerine yoğunlaşmıştır.

    “İRAN ALEVİLERİ STRATEJİK UNSUR OLARAK GÖRDÜ”

    İran’ın bu anlamda çalışmalarının ilk ürünü olarak öncelikle Şia’nın önde gelen isimlerinin eserleri Tahran’da Türkiye Türkçesine çevrilip yayınlanmaya başlamıştır. Hedef kitle Anadolu Alevileri olmasına karşın Şii-İslamcı rejimin bu eserleri o dönem Alevilerde beklenen karşılığı bulamazken, Sünniler arasında daha fazla rağbet görmüştür. Aleviler, gerici şeriat rejimleriyle özdeşleştirdikleri İran rejimine, her zaman Türkiye’deki İslamcılardan çok daha fazla mesafeli durmuşlardır.

    “ÇORUM’DA VE BAZI ŞEHİRLERDE SÖZDE ALEVİ CAMİLERİ”   

    Bu iki farklı inancın, Ehlibeyt sevgisi ve On iki imamlara itikadi bağlılıkları dışında, ne teolojik, ne de pratik anlamda hiçbir ortak noktaları olmamasına rağmen, İran Ortadoğu’daki güçlü Sünni blokuna karşın Alevileri bölgedeki etki alanını genişletecek stratejik bir unsur olarak görmüştür. İran’da din eğitimi almaları için bağlantı kurdukları ve potansiyel gördükleri bazı Alevi öğrencilere burs vermiştir. Buralarda burs alan Alevi çocuklarının bazılarına Aleviliğin özünün Şiilik olduğuna inandırıp misyonerliğini yapacak kıvama geldiklerinde Türkiye’ye dönüp Çorum’da olduğu gibi bazı şehirlerde sözde Alevi camileri açtırılmıştır.

    “YÜZLERCE ALEVİ DEDESİ ŞİANIN KUTSAL MEKANLARINA GÖNDERİLDİ”

    2000’li yıllardan itibaren ise bazı Alevi dernek ve vakıflarıyla bağlantılar kurulup buralardan bazı Alevi dedelerini, yazarlarını ve kurum temsilcilerini İran’a davet ederek, orada Devrim muhafızlarından İran Şiilerinin dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’e kadar Şia’nın çekirdek kadrosuyla çeşitli temaslarda bulunulması sağlanmıştır. Bu ziyaretlerin devamında yüzlerce Alevi dedesi ve cemevlerinde Alevi yol hizmeti yürüten kişiler, İran ve Irak’taki Şia’nın kutsal mekânlarına gönderilmişlerdir. Bu ziyaretler esnasında dönme potansiyeli gösterenlerin bir kısmı da İran’ın Kum şehrinde Şia öğretileri doğrultusunda yetiştirilip dönüştürülerek, Şia’nın misyonerlik faaliyetlerinin tebliği için Türkiye’ye gönderilmiştir.

    “ŞİA’NIN TEBLİĞ FAALİYETLERİ CEMEVLERİNDE YÜRÜTÜLÜYOR”

    Alevilik adı altında gerçekleştirilen Şia’nın tebliğ faaliyetleri ekseriyetle cemevlerinde ve Alevilerin sosyalleşme mekânlarında aktif bir şekilde yürütülmüştür. İlk grup Şiacı misyonerlere kıyasla Alevi-Bektaşiliğin tüm özgün değerlerini reddedip direkt cami açmadan ziyade, cemevi veya dergah içerisinde dönüştürme çabalarından ötürü sinsice bir şekilde ilerleyerek cemevi topluluğunu içeriden ele geçirerek önceki örneklerden daha başarılı sonuçlar elde etmişlerdir. Bu ikinci grup Şiacılar (ilk grubun aksine Bektaşiliği dışlamadan) salt içini boşaltarak çeşitli Alevi değer ve ritüelleri Şiilikle harmanlayarak bir asimilasyon çalışması yürütmektedirler.

    TEKİRDAĞ ÇERKEZKÖY’DE DOLAYLI ŞİACI MİSYONERLER

    Son yıllarda Türkiye’de ve Avrupa’daki Alevi asimilasyonu çalışmalarında ivme kazanan en önemli unsur; (Avusturya’daki İslam Yasası kapsamına Aleviliği de sokmaya çalışan) “ikrarın özüne dönüş” sloganı ve propagandası üzerinde belirtildiği gibi döndükleri şeyin “Alevi İslam Topluluğu” adıyla faaliyetlerini yürüten dolaylı Şiacı misyonerler. Proto-Şia versiyonları olan bu güruh Şia’lığa geçiş öncesindeki ara formu oluşturan bir nitelik taşımaktadır. Tekirdağ Çerkezköy’de örgütlenip Aleviliğin aslında Şiilik olduğunu iddia ederek, artık alenen İran’dan gelen talimatlarla hareket ettiklerini saklamayan Şii dönüşümünü tamamlayan bunların maskesiz bir ileri modeli olan özde Molla sözde Alevi Dedelerinin ve müritleşen taliplerin de çıkış noktası bu şekilde başlamıştır.

    “ALEVİLİĞİ ANLAMAK İNSANI ANLAMAKTIR” 

    Alevilik, hiçbir şer’i egemen inancın çatısına veya ulemasının lütfuna ihtiyacı olmayan, her ne ararsanız kendinizde bulabileceğiniz kadim bir felsefeye sahiptir. Aleviliği anlamak insanı anlamaktır. Ki Alevilikte “insan” sadece Kul’a indirgenebilecek bir varlık değildir. Aleviliğin özgün kimlik mücadelesini veren Alevilerin itikadındaki Alevilik; vahdet-i vücudun (varlığın birliğinin – Enel Hak) kabulüne dayalı bir hak ve hakikat anlayışı etrafında çok net bir inanç sistemi içerisinde olmasından ötürü (Şiiliğin ve Sünniliğin İslamcı misyonerlerinin ithamlarının aksine) ateizmle bağdaşmaz. Fakat Aleviliğin 4 kapı 40 makamı, ibadet mekânları, cem, semah, ikrar, Hızır orucu, erkek dişi sorulmayan can cana felsefesi, kadına bakış açısı, çok eşliliğin düşkünlük sebebi sayılması, inancın batın ve ezoterik yapısı bağlamında baktığınızda (Şii ve Sünni) geleneksel İslam’la da uzaktan yakından herhangi bir alakası yoktur.

    “İSLAMİ KALIPLARA HAPSETMEK ALEVİLİĞİN ÖZGÜN VARLIĞINI YOK EDER”  

    Alevilerin İslam’ın salt batın yönüyle ilişkisi, inancı özgün yapısından kopartacak tuzaklara düşürmek açısından kendilerine benzetmek isteyen şer’i odaklar tarafından sıklıkla kullanılmıştır. Nitekim “İslam’ın özü sizsiniz” gibi varsayımların etkisiyle zahiri boyuta odaklanan Aleviler inancın özgün yapısından hızla uzaklaşmışlardır. Aleviliği, Alevilik yapan ve semavi dinlerden farklılaştıran tüm felsefi, tarihsel ve kültürel birikimlerini bir kenara bırakıp salt İslam’ın hilâfet ve imamet mücadelesi ekseninde tanımlayıp, belirli geleneksel İslami kalıplara hapsetmek, Aleviliğin tüm özgün varlığını yok etmekle eşdeğerdir.

    “HACI DEDELER, ALEVİ KIRIMINA KATKI SUNUYOR”

    Bunun için kullanılan mollacı ya da Hacı Dedelerin yanı sıra, bazı kurumlar ve topluluklar da; “İslami din hizmetleri” ve “Ali İslam Topluluğu” gibi çeşitli İslamcı yapılanmalara giderek, kendine yabancılaştırarak vuku bulan bu Alevi inanç kırımına dolaylı olarak katkı sunmaktalardır. Alevilerde bu anlamda yeteri kadar farkındalık sağlanamamasından ötürü İslamcıların kullandıkları “kutsal zokalar” toplumda halen çok işlevsel durumdadır. Alevi toplumunu içeriden tamamen abluka altına alan ve uzun vadede inancın eksenini kaydıracak bir minvalde ilerleyen bu tuzakların inanç kırımından kurtulabilmek için, Alevi kisvesine bürünen her türlü gerici saldırıya karşı “Gerçeğe Hü” diyen bir toplumsal farkındalık seferberliği başlatılmalıdır.

    “EN BÜYÜK İNANÇ KIRIM TEHLİKESİ ALEVİLERİ İÇERİDEN KUŞATAN ŞİİLEŞMEDİR”

    Günümüzde boyutu ve kapsam alanı her geçen gün genişleyen en büyük inanç kırım tehlikesi Alevileri içeriden kuşatan Şiileşmedir. Aleviliğe 16. yüzyıldan itibaren giren ve geleneksel İslam’ın aksine tamamen farklı bir batıni boyutta algılanan bazı İslami unsurlar kullanılarak, Alevilik ile Şia arasındaki derin farkların giderek kapanma ve benzeştirilerek yok edilme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Oysa Şiilikle Alevilik arasındaki farklar, Sünnilikle Alevilik arasındaki farklardan az değildir. Bu anlamda camide ibadet, ibadette imamların cemaate öncülük etmesi, ibadetin namaz (rüku ve secde) şeklinde gerçekleşmesi, ezanla ibadete çağrı, harem selamlık ayrımı, muta nikahı, çok eşlilik, kadınların örtünme zorunluluğu ve kadına bakış açısı gibi temel konular başta olmak üzere, Alevilikle hemen hemen hiçbir ortak noktası bulunmayan geleneksel Ortodoks İslam’ın kalıpları içerisindeki Şiiliği, Aleviliğin özü olarak pazarlamak için son zamanlarda çok yoğun bir çaba sarf edilmektedir. Bu çabalar ilk grup Şiacılarda (1970’lerden 2000’li yıllara kadar) direkt olarak yapılmaya çalışırken, ikinci grup Şiacılar da ise Aleviliğin bazı özgün değerlerinin içi boşaltılıp içeriye sızarak (inancı içten fethedip) gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır.

    “ALİ’SİZ ALEVİLİK SÖYLEMİ ŞİACILARIN YAYGARASI”

    Bu anlamda Aleviliğin özgün kimlik mücadelesini yapanları öcüleştirici “Ali’siz Alevilik” söylemi, Şiacıların Alevi toplumunu kendi etrafında toplamak için kullandığı en işlevsel yaygaralarından birisidir. Oysa Alevilikteki Ali’ye inancın yeri, başlangıcı ve konumlandırmasıyla, Şiilerin ve Sünnilerin anladığı “Hz. Ali sevgisi ve onun gibi yaşamak” meselesinin birbiriyle örtüşen en ufak bir yanı bile yoktur. Alevilikteki Ali kültü, tamamıyla bambaşka bir mahiyet arz etmektedir. Bu nedenle Şiacıların (Aleviliği Alevilik yapan Hak ve Hakikatten uzak) İslamcı Alevilik tezleri hiçbir gerçeklik temeline oturmadığı gibi, Aleviliğin bütünsel hümanist yaşam felsefesini dar çatıların altına zoraki sığdırma çabalarıyla Şiiliğe uydurulmaya uğraşılmaktadır.

    “ŞİA ASİMİLASYONU EN SİNSİ ŞEKİLDE İLERLİYOR”

    Şii dergahlarını/mescitlerini Alevi cemevi diye, içindeki tepeden tırnağa mollalaşan zaatları da “Seyyid” namlı Alevi Dedesi diye göstermeye çalışan Şiacı ekol birçok kaynaktan birden beslenerek Alevilerin tüm sosyal alanlarında zuhur etmektedir. Alevilerin Ehlibeyt sevgisini dönüştürücü bir zaaf olarak kullanmaya çalışarak Alevileri içeriden kuşatan Şia asimilasyonu, direkt mabedin içerisinde (içindeki inanç yürütücüleri dahil) dönüştürülerek en sinsi şekilde ilerlemektedir. Bunlara meyledip tehlikenin farkında olmadan oyunlarına kapılan canlar, Ehlibeyte itikat sanarak çekildikleri girdabın sonunda varacakları yerin; hümanist Alevi felsefesiyle taban tabana zıt bir gerici Şia bataklığı olacağının farkında olmalıdırlar.

    “ŞİANIN SIZDIĞI TÜM BOŞLUKLAR İTİNAYLA DOLDURULMALI”  

    Alevi postuna bürünen Şia’nın içeriden kuşatan asimilasyonu, molla zihniyetli sözde dedeleri truva atı olarak kullanarak en sinsi şekilde ilerlemektedir. Bu anlamda Alevileri içeriden kuşatmasıyla şimdiye kadar dayatılan asimilasyon stratejilerinden çok daha farklı ve tehlikeli bir niteliğe sahiptir. Bugüne kadar direkt cemevi topluluğu içerisinde asimile ettikleri on binlerce örnek mevcuttur. Şia’nın bu direkt ve dolaylı asimilasyon çabaları kesinlikle ciddiye alınıp mücadele edebilmek için gerekli çalışmalar yapılmalıdır. Asimilasyonu direkt mabedin içerisinde başlatmalarından ötürü ortada suistimal ettikleri ciddi bir boşluk var demektir. Aleviliğin özgün kimlik mücadelesini yapan hak temelli Alevi kurumları; Alevileri içeriden kuşatan Şiacı müdahalelere müsait bir zemin yaratılmaması ve Aleviler içerisinde daha fazla yayılmalarına fırsat vermemek için en az Alevi kimliğinin hak mücadelesi kadar önemli Şiacı asimilasyona karşı bir çalışma ve örgütlenme planı yürütüp, Şia’nın sızdığı tüm boşluklar itinayla doldurulmalıdır.

    PİRHA/İSTANBUL