Etiket: şiddet sarmalında toplum ve doğa

  • ‘OHAL sürecinden bu yana devlet de toplum da çürüdü’- VİDEO

    ‘OHAL sürecinden bu yana devlet de toplum da çürüdü’- VİDEO

    PİRHA – Gazeteci Çilem Küçükkeleş, devlet şiddetinin, toplumdaki şiddetin en büyük kaynaklarından biri olduğunu ve OHAL sürecinin hem devlette hem de toplumda bir çürüme yarattığını ifade etti. Küçükkeleş, erkekleşen toplumun, İŞİD’leşen erkekliği ortaya çıkardığına vurgu yaparak “Şiddetin önüne geçmek için toplumsal muhalefetin AKP’ye benzeyen tüm yönlerinden arınması gerekiyor. Biz kadınların da erkeklerden öğrendiğimiz tüm yönlerimizden vazgeçip kendi yol ve yöntemlerimizi kurmamız olacaktır” dedi.

    Şiddet; kavramsal bir alandan çıkıp yaşamın her alanına nüfuz etmiş durumda. Kadına, çocuğa, ağaca, suya, toprağa, hayvana, iktidarlar tarafından öteki görülen kimliklere, Aleviye, mülteciye, işçiye, emekçiye, emekliye, gence, öğrenciye, öğretmene, doktora yönelik şiddet tırmanmış durumda.

    Peki şiddet neden bu kadar arttı ve toplumun önemli bir kısmı tarafından normalleştirildi? Bu normalleşmede iktidarın payı nedir? Muhalefet neden şiddete karşı ses çıkarmıyor, toplumsal muhalefet neden alternatif üretmiyor?

    Konuya dair Gazeteci Çilem Küçükkeleş sorularımızı yanıtladı.

    “DEVLET ŞİDDETİ, TOPLUMDAKİ ŞİDDETİN EN BÜYÜK KAYNAĞI” 

    PİRHA- Şiddet nedir? Şiddetin “iktidar” olgusuyla ilişkisini nasıl okumalı?

    ÇİLEM KÜÇÜKKELEŞ: Şiddet deyince genelde sadece kaba şiddet akla geliyor. Dayak, zor ve öldürme gibi şeyler akla geliyor ama şiddet öyle bir şey değil. Şiddet çok zincirleme ve hayatın her alanında var. Dünya üzerinde ‘şiddet görmedim’ diyebilecek tek bir kadın yok mesela. Erkeğin ya tacizi üzerinden ya güç üzerinden ya düşünce üzerinden ya sosyal medyadan ya ekonomik anlamda mutlaka bir erkek şiddetine tüm kadınlar uğramışlardır. Ve dediğim gibi şiddet, zincirleme ve hayatın her alanında var ama elbette ki en büyük ilişkisi iktidarla var.

    Özellikle Türkiye açısından konuşursak son 22 yıllık AKP iktidarı sürecinde şiddet arttı mı, görünür mü kıldı meselesi çok tartışılan şeylerden biri. Görünür kıldı evet ama aynı zamanda arttı da. Şiddet, iktidarla o kadar ilişkili ki bugün son günlerde yaşadığımız şey tam da aslında OHAL sürecinden beri OHAL’den çıkmayan Türkiye’nin geldiği nokta diyebiliriz. Devlet nasıl bir yönetim şekli uygularsa toplumlar da biraz oradan kendilerini şekillendirirler ve Türkiye’de bir oligarşik tek adam rejiminden bahsediyoruz. Tek adam, hepimizin patronu, hepimizin hakimi, savcısı, her şeyin sahibi gibi davranıyor ve elbette ki Türkiye’de erkekler açısından rol model de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a dönüyor. Hakkı, hukuku, hiçbir şeyi yokken bile sokakta başka kadına erkek, ‘hamilesin niye parkta yürüyorsun?’ müdahalesini yapabilecek alana geliyor. Niye geliyor? Çünkü güç elde ettiği yer orası. Her hak erkeğin kadına ilişkin çok özel alanını daraltan, aileye hapsetmeye çalışan, görünmez kılmaya çalışan bir yaklaşım var ve bu yaklaşım elbette sadece İslami bir bakış açısıyla ilgili değil. Aynı zamanda vahşi kapitalist bir bakış açısıyla da ilgili. Türkiye’de şiddetin bugün en çok feyz aldığı, en çok güçlendiği ve alanının açıldığı yer elbette iktidar diyebiliriz. Devlet şiddeti, bugün toplumdaki şiddetin en büyük kaynaklarından biri.

    “OHAL SÜRECİNDEN BU YANA DEVLET DE TOPLUM DA ÇÜRÜDÜ”

    -Şiddet olgusunun sıradanlaşması ile karşı karşıyayız. Yaşam alanından, doğayı koruyana, kadından çocuğa yönelik ortaya çıkan bir şiddet sarmalı içindeyiz. Bundan yola çıkarak şiddetin sosyal, toplumsal ve ekonomik yansımaları var mıdır?

    OHAL’i biraz açmak isterim. Türkiye’de OHAL süreci çok uzun sürdü ve uzun süre sonra kaldırıldığı iddia edildi ama bence hala bir OHAL sürecinde yaşıyoruz. OHAL devleti de çürüten, toplumu da çürüten bir rejim şeklidir. Doğal olarak da bu OHAL süreci aynı zamanda vahşi kapitalizmin tüm kurallarını doğaya, kadına, topluma uygulamaya devam ettiği için de şiddet elbette ki çok büyük bir oranda arttı. O kadar çok haber duyuyoruz ki, hemen bir diğerini unutup yeni bir haberle karşı karşıya kalıyoruz. Dehşet yolsuzluklar, devletin içini boşaltma, ekonominin bu boşalttığı yeri devletin kendi çabasıyla değil, toplumdan yeniden alıp kasasını doldurup ve onu bir yerlere peşkeş çekme hali öyle bir noktaya geldi ki toplumun bahçesindeki ağacı bile hiç topluma sormadan kesebileceği bir yere geldi. Mesela siz de haberini yaptınız; Antakya’da yol geçecek diye bir kadının zeytin bahçesine girip, kesip atıyorlar. Haberi yok, kamulaştırma yok, hiçbir şey yok. Aslında hiçbir kural yok yani. Doğal olarak da bu kuralsızlık içerisinde şöyle bir rejim çıktı ortaya; düşüneni asla affetmeyen ama her türlü adli vakayı tekrar tekrar sokağa salan… Mesela hep birlikte gördük, son kadın cinayetlerindeki katillerden bir tanesi 26 kez gözaltına alınmış biriydi, en azı 5 kez işlem görmüştü. Bu suçların hepsi topluma karşı işlenen suçlardır. İktidar topluma karşı işlenen suçlara cezasızlık veriyor ve bu cezasızlık sokakta öyle bir hale geliyor ki, kendi kolluk gücünü bile öldürebilecek pozisyona geliyor. Kolluk gücü bile güvende değilse, kim kendini güvende hissedebilir? Şu an bütün kadınların duygusu “sokakta hangi suçlularla beraberiz” ve “bu suçlular her an, hangimizin canına kıyabilir?” pozisyonuna geldi. Özellikle İstanbul’da vahşice işlenen iki kadın cinayeti Türkiye’deki kadınlar açısından “sokağa çıkmayın güvenli değil”, “evinize kapanın”, “Bakın erkekler bu kadar vahşi ve biz sizi bunlardan korumayacağız” mesajını verdi ve tüm kadınlar da bu mesajı aldılar.

    Çok yakın bir zamanda bir arkadaşım anlattı. Metrobüste genç bir kadının bağırarak “bu ülkede kendimi güvende hissetmiyorum, nerede yaşayacağım” dediğini söyledi. Bu duygu şu anda hepimizde var. Niye? Çünkü toplumsal bütün suçlar cezasız. Özellikle kadın ve çocuğa yönelik suçlar. Ve aynı zamanda bu ülkede düşünmek ve buna itiraz etmek çok büyük bir suç. Çürüme dediğimiz şey biraz böyle aslında. Dediğim gibi, toplumun birbirine saygı duyduğu, birlikte yaşamı güçlendirdiği, dönüp birbirimizin yüzüne bakmayı unuttuğumuzu, hepimizin kendimizi devlete karşı sorumlu hissettiğimizi devlet suç saymıyorsa onu suç bilmeyip toplumdan utanmadan tekrar topluma karışma meselesi. Eskiden şu daha güçlüydü; birini öldürmüşseniz, toplum sizi kınardı, kaldığınız yerden devam edemezdiniz. Ama şimdi çok suç var, bu suça bulaşma meselesinin OHAL’le çok ilgisi var. OHAL rejimi her kirliliğini elbette tek başına, bir kişiyle yapmadı. Kara para aklamaya bile on bin insanı bulaştırdılar. Topluma bulaşarak işlenen suçlar toplumu büyük oranda çürümeye getirdi.

    “BU REJİM KENDİNİ ZOR KULLANARAK AYAKTA TUTMAK İSTİYOR”

    -Son yıllarda artan şiddeti -kadınlara, çocuklara, ekolojistlere, işçilere- nasıl değerlendirirsiniz?

    Bu rejim kendini zor kullanarak ayakta tutmak istiyor. Bunun hiçbir kısmını toplumla konuşarak, anlaşarak, yol bularak değil, tamamen kolluk gücünün zoruyla topluma çok yoğun şiddet uyguluyor. Doğal olarak da bu şiddetin kaynağı buradan gelişince artık içerdeki şiddet de sıradanlaşıyor. Devlet suç işlerse toplumun suç işlemesi sıradanlaşıyor ve doğal olarak da ayakta kalabilmesi için toplumu suçuna bulaştırması gerekiyor. Bir diğeri, sermayeyi arkasında tutabilmesi için bu toplumu sermayeye peşkeş çekmesi gerekiyor. Bir diğeri, o kadar para üzerine kurulmuş ve yolsuzluk üzerine kurulmuş bir iktidar ki, gitmeden dağı taşı, ormanı, uçan kuşu bile satmak istiyor. Ama aynı zamanda sadece bugünün değil, yaptığı projelerle Türkiye’nin 50 yılını da satmış olmak istiyor. Şimdi bu da şiddet dışında başka hiçbir şeyle ayakta duramaz. Bir şiddet ortamı olmasa biz mesela Gezi’yi biliyoruz değil mi? Toplum Taksim’deki ağaçlar için aylarca bir mücadele sürdürdü. Şimdi aynı toplum dünya kadar, kıyamet kadar suç var ortada ama refleks o kadar güçlü gelişmeyebiliyor. O yüzden de bu gergin ortam toplumu daha sessiz kılan, kaygılı kılan ama en nihayetinde toplumun da biriktirdiği, bu birikimi de mutlaka bir şekilde dışa vuracağı bir döneme geliyor. Dediğim gibi özelde doğaya, toplumun bütün doğal kaynaklarına, kadına, çocuğa özgün şiddetle aslında biraz erkekliği de yanına alıyor. Orada beslediği erkeklik de geri dönüp bir şekilde şiddete dönüşüyor. Mesela Türkiye’nin daha önce polisle karşı karşıya gelinmemiş yerlerde mücadeleler gelişti ve o mücadele eden insanlar karşısında jandarmayı, polisi görünce çok şaşırdılar. Çünkü “benim” diyordu. Ama bir anda karşısına dikildi çok haklı mücadelesinde. Demek ki mesele hak olduğu zaman bu gerçekleşiyor kısmında bence Türkiye toplumunun zihni açıldı diye düşünüyorum. “Benim devletim, uğruna ölürüm” dediği devlet, zeytin ağacına kadar geldi, onu bile elinden almak istiyor. Toplumsal açıdan daha birlikte mücadele etme konusunda biraz daha zihinler açıldı. Ben çok önemsiyorum. Şu an da Türkiye’nin her alanında mücadeleler var. Ama bu mücadelelerin birleşeceği bir zemin bulmakta zorlanıyoruz. Tıpkı depremdeki gibi. Çürüme diyoruz ama aynı zamanda çok hızlı bir toplumsal refleks gelişti deprem için ama bu refleksi geliştiren toplum, ortak bir zemine gelmeyince herkes geri dönüp evinde oturur oldu. Şu an da Türkiye’deki eksik zemin bence bu mücadeleleri birleştirecek zeminin olmaması.

    “MUHALEFETTE ZİHİNSEL DEĞİŞİME İHTİYAÇ VAR”

    -Şiddetin önüne geçmek için toplumsal muhalefet ne yapmalı?

    Toplumsal muhalefet bu iktidardan şikayetçiyse önce kendi modelini kendisinin oluşturması gerekiyor. Belki ilk şuradan başlamak gerekiyor. AKP’ye benzeyen bütün yönlerimizden kurtulmamız gerekiyor. Bizim de benzer örgütlenmeler, benzer iktidarlar, benzer koltuklar, benzer yandaşçı meselesinden uzaklaşmamız gerekiyor. Ve bir diğeri de bu kadar şiddet üreten bir iktidara karşı gelişen her muhalefetin kendini şiddetten arındıran bir muhalefet olması gerekiyor. Ama biz bile mesela kendine ‘sosyalistim’ diyenin bağıra bağıra topluma parmak salladığı bir siyasetle karşı karşıya kalıyoruz. Şiddetin, şiddeti beslediği, çoğalttığı, yaydığı bir yerde önce şiddetten arınmak gibi çeşitli programların muhalefette olması gerekiyor. Muhalefetin de, siyasi partilerin de, sivil toplum kuruluşlarının da cinsiyet eşitliği dersleri alması gerekiyor. Önce kendi zihinlerinin birlikte yaşam, eşit yaşam, ortak yaşam kısmında berraklaşması gerekiyor. İstanbul Sözleşmesi’ni savunan vekil, evde eşine şiddet uyguluyorsa bu gerçek bir siyaset olmuyor, sözde bir siyaset oluyor. Çünkü burada iyiliği dağıtmıyor, paylaşmıyorsunuzdur; iyi var olsun diyorsunuzdur ama iyiyi var etmeye çalışmıyorsunuz demektir. O nedenle zihinsel bir değişimin muhalefette ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Siz karşınızdaki kadının da kendiniz kadar bu yaşamı yaşamaya geldiğini kabul etmediğiniz sürece onu sizi var etmeye, size kendini feda etmeye gelmiş gibi görürseniz sizin gerçekçi bir kadına yönelik şiddetle mücadeleniz olamaz. Ben bugün mecliste muhalefette olan çok sayıda vekilin de ne kadar erkek kürsü kullandığını, şiddeti o kürsülerden yaydığını, toplumun birlikte yaşam kültürüne hizmet eden dilin ne kadar az olduğunu bir gazeteci olarak çok kez görüyorum. O yüzden de AKP’ye ‘kadınları korumuyorsunuz’ diyenlerin daha güçlü mücadele vermiş olması gerekiyor ki onu atfetmesi gerekiyor. Ne yazık ki DEM Parti dışında eşit temsil yok. O yüzden daha gerçekçi daha mücadele veren bir yerde olunması gerekiyor. Mücadele, kürsüde; bir pankartın arkasında fotoğraf çekilerek, ‘kadınlar eylem yaptığında yanında duruyoruz’ diyerek maalesef gerçekleşmiyor.

    “AKP’YE BENZEYEN YÖNLERİMİZDEN ARINALIM, KENDİ YOL VE YÖNTEMLERİMİZİ KURALIM”

    Ben son işlenen iki kadın arkadaşın cinayetinde bu hayatın durması ve bundan sonra başka hiçbir şeyin konuşulmaması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü İŞİD’leşen bir erkeklik gördük biz. Kafa kesiyor bu erkekler. Bu aşamaya geldiler. O zaman buna karşı da bu hayatı durdurmuyorsanız böyle akmasına izin vermeyecek bir mücadele geliştirmeniz de gerekiyor. Toplumumuza da en büyük çağrım birincisi hepimiz AKP’ye benzeyen yönlerimizden arınalım, ikincisi de biz kadınların da erkeklerden öğrendiğimiz tüm yönlerimizden vazgeçip kendi yol ve yöntemlerimizi kurmamız olacaktır.

    Devrim FINDIK/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER

    ‘Devletin kullandığı şiddet politikası çok içselleştirildi’ – VİDEO
    >‘Toplumsal faşizme, şiddete karşı en güçlü direnişi kadın hareketi gösteriyor’- VİDEO
    ‘Erkek egemen sistem şiddetin sıradanlaşmasını istiyor’ – VİDEO
    ‘Toplumsal muhalefet, şiddet karşısında bir direnç hattı geliştirmelidir’
    ‘Şiddeti durduracak olan ezilenlerin ortaya koyacağı örgütlü güçtür’-VİDEO
    ‘Doğayı savunanlara karşı yargısal şiddet uygulanıyor’ – VİDEO

  • ‘Doğayı savunanlara karşı yargısal şiddet uygulanıyor’ – VİDEO

    ‘Doğayı savunanlara karşı yargısal şiddet uygulanıyor’ – VİDEO

    PİRHA – Metalurji Yüksek Mühendisi Cemalettin Küçük, şiddetin doğa savunucularına dönük fiziksel, yaşamsal ve yargısal olarak arttığını vurgulayarak, “İktidarlar genellikle baskı, şiddet ve korku iklimi üzerine inşa edilir. Hangi sınıfın hangi birimin iktidarından söz ederseniz edin, orada muhakkak bir korku, şiddet unsuru ortaya çıkar. Bu nedenden dolayı iktidar varsa şiddet söz konusudur. Onun için iktidarlardan kurtulmak lazım” dedi.

    Şiddet; kavramsal bir alandan çıkıp yaşamın her alanına nüfuz etmiş durumda. Kadına, çocuğa, ağaca, suya, toprağa, hayvana, iktidarlar tarafından öteki görülen kimliklere, Aleviye, mülteciye, işçiye, emekçiye, emekliye, gence, öğrenciye, öğretmene, doktora yönelik şiddet tırmanmış durumda.
    Peki şiddet neden bu kadar arttı ve toplumun önemli bir kısmı tarafından normalleştirildi? Bu normalleşmede iktidarın payı nedir? Muhalefet neden şiddete karşı ses çıkarmıyor, toplumsal muhalefet neden alternatif üretmiyor?

    Konuya dair Metalurji Yüksek Mühendisi Cemalettin Küçük sorularımızı yanıtladı.

    “İKTİDAR VARSA ŞİDDET SÖZ KONUSUDUR”

    PİRHA- Şiddet nedir? Şiddetin “iktidar” olgusuyla ilişkisini nasıl okumalı?

    CEMALETTİN KÜÇÜK: Sadece Türkiye’de değil dünyada bir şiddet dalgası söz konusu. Şiddeti, standart yaşam, doğal yaşam içerisindeki değişiklikleri ya da bir işlemi başkasına zorla yaptırma olarak tanımlayabiliriz. Bunun tabi dereceleri de söz konusu olabilir. Şiddet zaman zaman bedensel bütünlüğe olmakla birlikte hem yaşam çevresiyle ilgili ve aynı zamanda da insanın psikolojisiyle de değerlendirilebilecek boyutlarda olabilir. Ama biz de genelde bedensel bütünlüğe saldırı olarak gerçekleştiğinde ve hatta bu ölümle sonuçlandığında şiddet olarak kabul ediliyor. Oysa bunun ötesinde birçok baskı, korku unsurunun gündemde olduğu ve buna bağlı olarak bu baskı, korku unsurlarının temel olduğu maddi unsurlar olmak üzere birçok etkeni kapsayan çok daha geniş tanımlı bir baskı olayıdır diye tanımlayabiliriz. Bir yerde iktidar varsa orada şiddet var demektir. Çünkü iktidarlar genellikle baskı, şiddet ve korku iklimi üzerine inşa edilir. Hangi sınıfın hangi birimin iktidarından söz ederseniz edin, orada muhakkak bir korku, şiddet unsuru ortaya çıkar. Bu nedenden dolayı iktidarla bağlantısını kurma söz konusu olduğunda iktidar varsa şiddet söz konusudur. Onun için iktidarlardan kurtulmak lazım diye adlandırmak gerekiyor.

    “ŞİDDETİN ORTAYA ÇIKMA NEDENİ EKONOMİK YANSIMALAR”

    -Şiddet olgusunun sıradanlaşması ile karşı karşıyayız. Yaşam alanından, doğayı koruyana, kadından çocuğa yönelik ortaya çıkan bir şiddet sarmalı içindeyiz. Bundan yola çıkarak şiddetin sosyal, toplumsal ve ekonomik yansımaları var mıdır?

    Şiddetin temel unsur olarak ortaya çıkma nedeni ekonomik yansımalar. Özellikle doğayla bağlantısını, ilişkisini, kadın ve çocukla ilişkisini kurduğumuz zaman şiddetin temel meselesini ortaya çıkaran da ekonomik bağlam oluyor zaten. Ekonomiyi geleceğe taşımak isteyenlerle yerküre üzerinden kar elde etmek, birikim elde etmek isteyenler arasındaki bir çatışma söz konusu. Çatışmanın olduğu yerde de şiddet kaçınılmaz. Ama bu şiddet savaşla sonuçlanabilir, bu şiddet çeşitli baskı unsurlarıyla da gündeme gelebilir. Bunu değerlendirdiğimizde şiddeti sadece yaşamı sonlandıran ya da bedensel bütünlüğe saldırı olarak algılanan biçimde almamak lazım. Her türlü fonksiyonun devreye sokuluşuyla ortaya koymak lazım.

    Şiddetin uygulandığı alanlardan bir tanesi de taciz diye adlandırılan yargı tacizi de söz konusu olabilir. Diyelim ki herhangi bir bölgede yaşam alanıyla, coğrafyayla ilgili, yerkürenin bir bölgesiyle ilgili orayı yuva olarak kabul etmiş kişinin yuvasına yönelik saldırı uygulanırken buna doğal yaşamından gelen haklarını savunmak üzere karşı koyan kişiye karşı kolluk kuvvetlerinin kullanmış olduğu şiddeti bir kenara koy sürekli olarak çeşitli davalar açılıp yıldırma politikaları da uygulanıyor. Aslında bunlar da bir çeşit şiddet. Bunun dışında burada açılacak idari davalar söz konusu olduğunda idari davalarla ilgili çok yüksek maddi unsurlar gündeme sokuluyor. Mesela dava bedeli çok yüksek oluyor. Bu dava bedelini de ödeyebilmek için çaba sarf ediliyor. Ve mücadele eden kişilerin, toplumun ekonomik gücünü aştığı zaman bu da düşmüş oluyor. Bu da aslında bir şiddet. Onun için şiddeti çerçevelemek çok kolay değildir. Ama kadına ve çocuğa şiddeti sadece bedensel unsuruyla ele almadan geleceği dizayn etmek üzere bir örgütlenmenin de parçasıdır. Bu aynı zamanda toplumun dizaynında çok önemlidir.

    “ŞİDDETİ SADECE FİZİKİ OLARAK DEĞİL KAPSAMLI BİR ŞEKİLDE DEĞERLENDİRMELİYİZ”

    -Son yıllarda artan şiddeti -kadınlara, çocuklara, ekolojistlere, işçilere- nasıl değerlendirirsiniz?

    Bunun karşılığı iktidar. Yerküre üzerinde bir ekonomik faaliyet söz konusu oluyor, bir hegemonya kurulmak isteniyor. Kadınlara ve çocuklara uygulanan baskı aynı zamanda geleceği de yönlendirmiş oluyor. Bunun üzerinden adımı ileri attığımız zaman adını ekolojist diye adlandırdığımız aslında yuvalarına sahip çıkan insanlara yönelik şiddetin arttırılması da söz konusu. Bugün dünyada her türlü faaliyet artık bir yıkım aşamasına gider duruma gelmiştir. Bunun da temel nedenlerinden bir tanesi kapitalist ekonomi sisteminin büyüme modeli olarak topluma yutturulmaya çalıştığı durumdur. Neredeyse herkesin yuvasına müdahale edilecek duruma gelindiği için bu duruma bir karşı koyuş söz konusudur. Bu karşı koyuşu da çeşitli şiddet unsurlarını kullanarak iktidarlar tarafından yol alma çabası içerisindeler. Yani bunun Filistin’e uygulanan bir savaş politikası, yok etme politikası ya da Ukrayna ile Rusya arasında yaşananla herhangi bir şekilde diyelim ki Artvin’deki Cankurtaran’da bir insanın üzerine kurşun sıkılmasıyla farkı yok. Ama kurşundan önce orada baskı ve şiddet unsurları oluşmuştu. Oradaki arkadaşımızın ölümüyle sonuçlanan olayda daha önce şiddetin olmadığı veya bundan sonra olmayacağı anlamına gelmiyor. Zaten sonrasında da tehdit unsurlarının yeniden devreye sokulduğuna da şahit olduk.

    Bütünü ele aldığımızda şiddeti sadece fiziki olarak değil kapsamlı bir biçimiyle değerlendirmemiz gerekir. Herhangi bir yerde bir faaliyet yürütülürken oraya mesela daha çok mühendislik alanından bilirkişi çağırılıyor. Biz buna çok itiraz ediyoruz. Zaten mühendislerin çoğu ideolojik üretim düşüyle birlikte donatılmış ve sadece bunu yapmazsa eksik kalacakmış gibi bir durum söz konusu. Aslında şiddetle beslenmiş olarak oraya geliyor. Ama biz diyoruz ki buradaki faaliyetlerin yaratacak olduğu sonuçları sadece bizim meslek alanımız içerisinden değil burayı etkileyebilecek fiziki koşullarda sağlıkçıların, bitki uzmanlarının, ziraatçilerin, zoologların, biyologların, meteoroloji alanından olan mühendislerin, coğrafyacıların incelemesi gerekiyor. Ve sosyolojik olarak burada ortaya çıkacak olan değişimin yarattığı sonuçlar ve psikolojik olarak ortaya çıkan ve bütün unsurların topyekün ele alınıp değerlendirilmesi gerektiğini öne sürüyoruz.

    “TOPLUMUN ÇOĞU ŞİDDETE UĞRADIĞININ FARKINDA DEĞİL”

    -Şiddetin önüne geçmek için toplumsal muhalefet ne yapmalı?

    Örgütlenmeli diyeceğiz ama tabi bu örgütlenmeyi bilinç üzerinden kurmamız gerekiyor. Çünkü toplumun çoğu şiddete uğradığının farkında değil. Bir sağlık yitimini bile insan ölünce sağlık yitirilmiş sanıyor ama aslında aradaki faaliyetten dolayı sürekli ömründen kaybediyor ve çeşitli hastalıklarla uğraşıyor. Baktığımızda şiddeti de böyle değerlendirmek gerekiyor yani bedensel bütünlüğümüze fiziki bir baskının olmasının dışında saymış olduğumuz bütün ekonomik süreçler dahil olmak üzere eğitim sürecinden başlayıp öğrenim ve öğretim süreçlerine kadar bütünlüklü olarak konuyu değerlendirip bu konuda en önemli meselelerden biri olan bilgiyi edinmek gerekiyor. Şiddetin aşamasını, şeklini, ne olduğunu eğer tanımlayamazsak şiddete karşı mücadeleyi de belirleyemeyiz. Bugün ne yazık ki şiddetin ne olduğu konusunda yeni bir çalışma topluma anlatılabilmiş değil. Toplumun geliri, eşitsizlik yoğun bir hatta geliyor. Toplumun belirli bir kesiminin geliri çok düşürülüyor. İnsanlar açlıkla baş ederken iktidar sadece gıda yardımı yaparak insanları kendine bağlamış oluyor. Mesela bu önemli bir şiddettir. Buna karşı çıkabilmek için bu alanda onun haklarının neler olduğunu, açlığa mahkum olmaması gerektiğini, herkesin belli bir düzeyde beslenme, eğitim, barınma, sağlık ve aynı zamanda güvenliğinin karşılıksız sağlanması gerektiği konularının ortaya konulması gerekiyor. Bütün bunlar tanımlanıp birlikte hareket sürecini tanımladığımızda şiddetle ancak başa çıkabiliriz diye düşünüyorum. Yoksa şiddet, bugünden yarına çok kolay ortadan kalkabilecek bir şey değildir.

    Devrim FINDIK/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER

    ‘Devletin kullandığı şiddet politikası çok içselleştirildi’ – VİDEO
    >‘Toplumsal faşizme, şiddete karşı en güçlü direnişi kadın hareketi gösteriyor’- VİDEO
    ‘Erkek egemen sistem şiddetin sıradanlaşmasını istiyor’ – VİDEO
    ‘Toplumsal muhalefet, şiddet karşısında bir direnç hattı geliştirmelidir’
    ‘Şiddeti durduracak olan ezilenlerin ortaya koyacağı örgütlü güçtür’-VİDEO

  • ‘Şiddeti durduracak olan ezilenlerin ortaya koyacağı örgütlü güçtür’-VİDEO

    ‘Şiddeti durduracak olan ezilenlerin ortaya koyacağı örgütlü güçtür’-VİDEO

    PİRHA- Sosyo Politik Saha Araştırma Merkezi Koordinatörü Yüksel Genç, şiddetin kaynağının iktidarların, iktidarlarını yayma ve egemenliği büyütme hevesleri olduğunun altını çizerek, “Şiddeti hayatımızda durdurmanın en önemli yolu ezilenlerin egemenler karşısında siyasal araçları da kullanabilecekleri örgütlülük gücünü kullanması olacaktır” dedi.

    Şiddet; kavramsal bir alandan çıkıp yaşamın her alanına nüfuz etmiş durumda. Kadına, çocuğa, ağaca, suya, toprağa, hayvana, iktidarlar tarafından öteki görülen kimliklere, Aleviye, mülteciye, işçiye, emekçiye, emekliye, gence, öğrenciye, öğretmene, doktora yönelik şiddet tırmanmış durumda. Peki şiddet neden bu kadar arttı ve toplumun önemli bir kısmı tarafından normalleştirildi? Bu normalleşmede iktidarın payı nedir? Muhalefet neden şiddete karşı ses çıkarmıyor, toplumsal muhalefet neden alternatif üretmiyor?

    Konuya dair Sosyo Politik Saha Araştırma Merkezi Koordinatörü Yüksel Genç, sorularımızı yanıtladı.

    “ŞİDDET ALANI GÜNÜMÜZDE GENİŞLEDİ”

    PİRHA- Şiddet nedir? Şiddetin “iktidar” olgusuyla ilişkisini nasıl okumalı?

    YÜKSEL GENÇ: Şiddet, kişilerin, grupların, zümrelerin, toplulukların kendi içlerinde ya da karşılarında bulunan kişi, grup topluluk ya da zümrelere bir şeyleri zor yoluyla yaptırmak için ya da yaptırmamak için biçimde algılanabilir. Günümüzde şiddetin türleri geçmişe göre fazlalaşmış ve dolayısıyla şiddetin araçları da değişmiş durumdadır. Örneğin cinsel şiddetten, dijital şiddete, ekonomik şiddetten cinsel şiddete kadar şiddet günümüzün en çok rastlanan en favori şiddet biçimlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor bu. Fiziksel ve cinsel şiddetin arttığını söyleyebiliriz. Bu şiddet biçimleri ve şiddetin uygulanma hallerinin kendisi yapmak ve yaptırmamak fiili üzerinden kurulduğuna göre bir iktidar içeriyor. İktidar söyleminin bir hegemonya, bir basınç oluşturma ve yönlendirme ilişkisini yönetme ve yönlendirme ilişkisi olarak karşımıza çıkıyor. Doğal olarak şiddet en fazla ve en çok da iktidar hakikatiyle ilgili iktidar olabilme, iktidarı genişletebilme, iktidarı sürdürebilme ya da büyütebilmekle ilgili olarak başvurulan en önemli argümanlardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Ve ne yazık ki bin yıllar iktidar biçimleri ihtiyaçları uygun olarak şiddet alanlarını genişlettikleri, gidip şiddet araçlarını ve türlerini de büyüterek dünyamıza, aslında dünyamızı koca bir şiddet atmosferine döndürdüler demek pekala mümkün.

    Şiddet tekeli, söylemde anlaşılacağı üzere egemen olan kimlikçi birey topluluk ulusundur. Hatta belki de küresel güçlü ırk bağlamıyla hangisi güçlüyse güçsüz bulduğu karşıtlığı ya da yanındakine uyguladığı basınç sistemiyle ilgili bir olay. Aslında şimdiye kadar şiddet egemenlerin tekelinde olan, egemenlerin tekelinde olduğu gibi en egemen olanın en egemen olanla meşrulaşıp yasallaştırılan bir pozisyona da sahip. Örneğin şiddet tekeli devletlere ve uluslararası güçlere de yasal olarak verilmiştir. Yani şiddetin tekel olarak kullanma biçimine sıkça rastlanabilir. Ama giderek şiddet günümüzde sadece devletler, uluslararası askeri bağlamlarda kullanılan bir tekel içinde yürümüyor ne yazık ki. Günümüzde devletler ve sistem bağlamı içerisinde hukuksal şiddetle karşılaşmaya başlıyoruz. Yine uluslararası şirketlerin, dijital alanı kontrol edenlerin hükümetlerle ya da gruplarla ya da şirketlerle kurdukları anlaşma ve çıkarları gereği toplumun o araçların kullanımına dönük uyguladıkları bir şiddet, kısıtlanma, baskılama, cezalandırma hallerine ait şeylere rastlıyoruz. Bu şiddet tekeli aslında giderek farklı alanlara da yayılıyor.

    “ADALET SAĞLAMAYAN TARAFLI YAKLAŞIMLAR ŞİDDET OLGUSUNU OLAĞANLAŞTIRIYOR”

    -Şiddet olgusunun sıradanlaşması ile karşı karşıyayız. Yaşam alanından, doğayı koruyana, kadından çocuğa yönelik ortaya çıkan bir şiddet sarmalı içindeyiz. Bundan yola çıkarak şiddetin sosyal, toplumsal ve ekonomik yansımaları var mıdır?

    Şiddetin giderek tekel olmaktan çıktığı, tekil bir bireyin diğer bir birey üzerinde kurmak istediği etkinlik biçiminden tutalım da uluslararası bağlama kadar bir dizi silsile içerisinde yürüyor. Böyle bakınca toplumda şiddetin giderek en alt kategoride, en alt insan kategorisinde bile tariflenebilir ve kullanılabilme kolaylığının kendisi karşımıza bir problem olarak çıkıyor. Özellikle sistemlerin demokratik kurallardan ayrıştığı toplumun toplum ve birey olma kimliklerinin çokça zedelendiği, çatışma zamanlarının, savaş zamanlarının, şiddetin en kristal, en örgütlü hali olan savaş zamanlarının kendisinin açığa çıktığı zamanlarda ya da uluslararası gerilim süreçlerini yüksel vakitlerde ya da ilk siyasal kimliklerin bireysel kimliklerin cinsel inançsal kimliklerin, etnik kimliklerin karşı karşıya getirilerek  hegemonyanın etkinliğin kurulduğu zamanlarda şiddetin giderek aşağıya, yatay, alta doğru devam ettiğini ve büyüdüğünü görüyoruz. Günümüzde Türkiye ve dünya koşullarında değerlendirdiğimizde hem içinde yaşadığımız ülke hem dünyanın kendisi çok büyük bir şiddet sarmalı içerisinde. Ve bu şiddet sarmalının en küçüğünde görülen şiddetin kendisi sistemsel olarak merkezin ortaya koymuş olduğu iktidar olma hedefleriyle oldukça ilgili olarak gelişiyor. Dolayısıyla ne yazık ki şiddet silsilesi, birbirini güçlendirerek ve birbirleriyle ilişkili olarak devam ediyor.

    “HAYATIMIZ ŞİDDETLE KUŞATILMIŞ DURUMDA”

    Örneğin Türkiye koşullarını şöyle bir izlediğimizde, son on yılını takip ettiğimizde Türkiye’de şiddet oranının çok fazla arttığını görüyoruz. Erkeğin kadına uyguladığı şiddet, kadının çocuğa uyguladığı şiddet, güçlünün güçsüze uyguladığı şiddet, aileler arası şiddet, gruplar arası şiddet, güçlü iktidara dayananların dayanmayanlara dönük şiddeti ya da iktidar olanların tüm toplumu bir gerilim hattı içerisinde tutarak kendini egemenliğini ya da hegemonyasının yayma isteğini ortaya çıkardığı şiddet. O kadar geniş ve hayatımız o kadar şiddetle kuşatılmış durumdaki insanlar giderek şiddetin ve gerilimin hayatın olağanlı olduğunu bile sanmaya başlıyor. Bakın Türkiye’de bir silahsızlanma derneğinin verisine göre her dört kişiden birinin silahı var. Bireysel silahlanma son on yılda inanılmaz biçimde arttı. Yine bunun için özel veriye bile gerek yok. Örneğin Diyarbakır’a bakacak olsak son on yıl içerisinde bireysel silahlanmaya bağlı olarak bunların önemli kısmının ruhsatsız olduğunun da altını çizmekte fayda var. Bireysel silahlanmanın mümkün olduğu iklimde insanların sorunlarını çok hızlı bir biçimde sorunlarını şiddetle çözmeye kalktığına rastlıyoruz.

    Artan kadın cinayetleri, kadın katliamları bu konuda kişisel şiddet bağlamının ve tekelinin  kategorik olarak egemen olan grup veya kişilerce etkin biçimde kullanıldığını gösteriyor. Eğer Türkiye’de örneğin biz kadına dönük şiddetin yüzde dört yüz arttığını iddia ediyorsak ve verilerimiz de maalesef bu iddiayı doğrular biçimdeyse erkek egemen şiddetin ne kadar büyüdüğünü, ne kadar kök saldığını gösteriyor. Hakeza çocukların görmüş olduğu şiddet karşısında hem kadın hem erkek meselesinin çocuklar üzerinden kurmuş olduğu hegemonyanın şiddet bağlamlarının değişik biçimlerinin çok yaygınlaştığına tanık oluyoruz. Sokakta akran şiddeti dediğimiz şiddet biçimlerinin inanılmaz güncel ve normal olduğu ve akran şiddetinin giderek ailelerin karşılıklı şiddetin “olağan” biçimde büyüdüğünü görüyoruz.

    Tüm bunlar aslında Türkiye’de hem insanların yaşanan krizli ortamlarıyla baş edememesinin ortaya çıkardığı birbiriyle uğraşma, birbirine şiddet uygulama zemini içinde değerlendirmeyi kolaylaştırıyor. Hem hukuk sisteminin adalet sağlayıcı unsuru konusunda duyulan derin güvensizliğin kendisi giderek yerel sosyal, kültürel şiddet biçimlerinin kategorik olarak da yayılarak büyümesine neden oluyor. Ana sorunların çözümsüzlüğü üzerinden gösterilmiş tüm güvenlikçi, cezalandırıcı, adalet sağlamayan taraflı yaklaşımların hepsini kendisi toplumsal ve bireysel olarak şiddet olgusunun giderek olağanlaşmasına neden oluyor.

    “KİMLİK VE ÖZ SAYGI KAYBI, ŞİDDETİ ARTTIRIYOR”

    -Son yıllarda artan şiddeti -kadınlara, çocuklara, ekolojistlere, işçilere- nasıl değerlendirirsiniz?

    Balık baştan kokar misali yasayı tanımayan bir iktidar sisteminiz varsa, şiddetin bu denli yayılması mümkün. Türkiye ve dünya, Orta Doğu koşullarında yakın bir tarihte bizi çok da iyi zamanların beklemediğini, şiddet biçimlerinin çoğalarak ve farklılaşarak süreceğini söylüyor. Hayvana dönük şiddetin bu kadar yaygınlaşmış olmasının işte bu güç ilişkisiyle doğrudan ilişkisi var. Ama aynı zamanda ezilen kategorilere göre kimlik, kişilik öz saygı kaybına neden oluyor. Kişilerin kendine dönük kimlik ve öz saygı kaybı ne yazık ki gücünün yettiği üzerinden şiddeti ona uygulayarak bir tatmin alanına ve öz saygı alanını kaybetmeye de yol açıyor. Bu kategori giderek günümüzde hayvanlara, ağaçlara, bebeklere kadar ilerliyor.

    “ŞİDDETİ HAYATIMIZDA DURDURMANIN YOLU EZİLENLERİN ÖRGÜTLÜ GÜCÜ OLACAKTIR”

    -Şiddetin önüne geçmek için toplumsal muhalefet ne yapmalı?

    Bizim bu şiddet sarmalından çıkmamızın en öncelikli koşulu olarak belki birçoğumuzun aklına toplumsal bilinçlenmeyi arttırmak olduğu söylenebilir ama buraya gelmeden önce şiddetin toplumun nezdinde azalabilmesi için en büyük görev siyasal iktidarlara düşüyor. Siyasal iktidarların sorunları çözme biçimini şiddet araçlarını kullanarak değil demokratik, siyasal araçları kullanarak yürütmesine dair güçlü bir politik basıncın olması gerekiyor. Her şeyden önce esas olarak iktidarların, iktidarlarını yayma ve egemenliği büyütme heveslerinden vazgeçerek toplumun en küçük dokusunu şiddet zehriyle zehirlememesi ve şiddeti tetikleyecek politikalardan kaçınması, ilkesel bir tutum benimseleri gerekiyor.

    Tüm bu şiddet döngüsünün sorunları şiddetli halletme döngüsünü çıkardığı aslında toplumsal ekonomik, kültürel ve ahlaki krizlerin kendisinin çapı. Dolayısıyla bir silsile içerisinde iş yine egemenlik kurmuş silsilenin kendisine düşüyor demek mümkün. Ama hiçbir egemen güç egemenliğini zayıflatacak araçlardan vazgeçmeyeceğine göre ezilen toplulukların, bu birey olur, cins olur, inanç kimliği olur, etnik kimlik olur, düşünsel kimlik olur fark etmez ezilen kategorinin gösterebileceği karşı duruşlarla ancak sağlanabilir gibi görünüyor. Şiddetin hayatımızda durdurmanın yolunun belki de en önemli ezilenlerin egemenler karşısında siyasal araçları da kullanabilecekleri örgütlülük gücünü kullanması olacaktır.

    Ferhat GÜRGEN/DİYARBAKIR

    İLGİLİ HABERLER

    ‘Devletin kullandığı şiddet politikası çok içselleştirildi’ – VİDEO
    >‘Toplumsal faşizme, şiddete karşı en güçlü direnişi kadın hareketi gösteriyor’- VİDEO
    ‘Erkek egemen sistem şiddetin sıradanlaşmasını istiyor’ – VİDEO
    ‘Toplumsal muhalefet, şiddet karşısında bir direnç hattı geliştirmelidir’

     

     

  • ‘Toplumsal muhalefet, şiddet karşısında bir direnç hattı geliştirmelidir’

    ‘Toplumsal muhalefet, şiddet karşısında bir direnç hattı geliştirmelidir’

    PİRHA- Doç. Dr. Hatice Çoban Keneş, kadınlara ve çocuklara yönelik artan şiddetin, patriarkal/erkek egemen düzenin ve cinsiyetçi iktidar yapılarının bir sonucu olduğuna dikkat çekti. Keneş, “Bu durum, devletin ve iktidar sahiplerinin şiddeti önlemek yerine meşrulaştırıcı politikalar ve uygulamalar geliştirdiğini göstermektedir. Toplumsal muhalefet, şiddetin sıradanlaşması karşısında yapısal sorunlarla yüzleşen ve bu sorunlarla mücadele eden bir direnç hattı geliştirmelidir” dedi.

    Şiddet; kavramsal bir alandan çıkıp yaşamın her alanına nüfuz etmiş durumda. Kadına, çocuğa, ağaca, suya, toprağa, hayvana, iktidarlar tarafından öteki görülen kimliklere, Aleviye, mülteciye, işçiye, emekçiye, emekliye, gence, öğrenciye, öğretmene, doktora yönelik şiddet tırmanmış durumda. Peki şiddet neden bu kadar arttı ve toplumun önemli bir kısmı tarafından normalleştirildi? Bu normalleşmede iktidarın payı nedir? Muhalefet neden şiddete karşı ses çıkarmıyor, toplumsal muhalefet neden alternatif üretmiyor?

    Konuya dair Munzur Üniversitesi İletişim Fakültesi‘nde Öğretim Üyesi olan Doç. Dr. Hatice Çoban Keneş sorularımızı yanıtladı.

    “KADIN CİNAYETLERİ İKTİDARIN TAHAKKÜM MEKANİZMASININ EN GÖRÜNÜR YANSIMALARIDIR

    PİRHA- Şiddet nedir? Şiddetin “iktidar” olgusuyla ilişkisini nasıl okumalı?

    DOÇ. DR. HATİCE ÇOBAN KENEŞ: Şiddet, bireyler, gruplar ve toplumlar arasındaki güç ve iktidar ilişkilerinin somut bir yansımasıdır. Şiddet olgusu yalnızca bireylerarası çatışmalarda değil, aynı zamanda toplumsal yapılar, devletlerarası ilişkiler ve ideolojik mücadelelerde de köklü bir şekilde yer bulur. Bu olgu, toplumsal düzenin sürdürülmesi, güç dengelerinin korunması ve iktidarın pekiştirilmesi süreçlerinde etkin bir araç olarak kullanılabilir. İktidar üzerine önemli düşünceleri olan Michel Foucault’nun da belirttiği gibi iktidar, bireylerin yaşamlarının her alanına nüfuz eder ve şiddet, bu iktidarın sürdürülmesinde bir araç olarak kullanılır.

    Özelikle kırılgan konumları dolayısıyla kadınlara ve çocuklara yönelik artan şiddet, patriarkal/erkek egemen düzenin ve cinsiyetçi iktidar yapılarının bir sonucudur. Bu şiddet, sadece bireysel bir saldırganlık olarak değil, toplumsal eşitsizliklerin derinleşmesinin bir yansıması olarak görülmelidir. Nitekim Türkiye’de kadınlara ve çocuklara yönelik şiddet olayları, bu güç dengesizliklerini perçinlemekte ve toplumsal düzenin devamlılığı için bir baskı aracı haline gelmektedir.

    Kadın cinayetleri ve çocuk istismarları, iktidarın tahakküm mekanizmasının en görünür yansımalarıdır. Bu şiddet vakalarında faillerin çoğu kez ya serbest bırakılması ya da hafif cezalar alması, şiddetin meşrulaştırıldığını ve sıradanlaştığını gösterir. Bu, şiddetin sadece bireysel bir öfke patlaması olmadığını, derin toplumsal yapısal sorunlarla bağlantılı olduğunu ortaya koyar.

    “ŞİDDET, TOPLUMSAL, EKONOMİK VE KÜLTÜREL YAPILARLA İÇ İÇE GEÇMİŞ BİR OLGUDUR”

    -Şiddet olgusunun sıradanlaşması ile karşı karşıyayız. Yaşam alanından, doğayı koruyana, kadından çocuğa yönelik ortaya çıkan bir şiddet sarmalı içindeyiz. Bundan yola çıkarak şiddetin sosyal, toplumsal ve ekonomik yansımaları var mıdır?

    Şiddetin sıradanlaşması, toplumsal yapının çözülmesi ve güven duygusunun kaybolması gibi sonuçlara yol açar. Şiddet artık yalnızca bireylerarası bir çatışma aracı olmaktan çıkmış, aynı zamanda toplumda derin bir korku ve güvensizlik yaratmıştır. Kadınlar kamusal alanlarda şiddet korkusuyla dolaşamazken, çocuklar da fiziksel ve duygusal travmalarla büyümektedir. Bu durum, toplumsal dokuyu zedelerken, şiddet karşısında bireylerin savunmasız kalmasına neden olur. Nitekim sadece 4 Ekim 2024 tarihinde birkaç saat içinde İstanbul’da yaşanan kadına yönelik erkek şiddeti ülkemiz açısından durumun vahametini ortaya koymaktadır. Semih Çelik, 4 Ekim 2024 tarihinde İstanbul’da yarım saat arayla iki genç kadını bir gösteri yapar gibi katletti.  Bu cinayetler, erkek şiddetinin ve cezasızlık politikalarının kadınları nasıl savunmasız bıraktığını bir kez daha gözler önüne sermektedir. Özellikle İkbal Uzuner’in ailesinin yaptığı açıklamalara göre, Çelik hakkında defalarca şikayette bulunulmuş, ancak hiçbir sonuç alınamamış. Bu durum, kadınların devlet tarafından korunmadığı ve erkek şiddetinin önlenmesinde ciddi eksiklikler olduğunu bir kez daha göstermektedir. Aynı gün, Taksim İstiklal Caddesi’nde iki erkeğin bir kadına tecavüz girişiminde bulunması ve faillerin serbest bırakılması, ancak sosyal medyanın baskısı üzerine tekrar tutuklanmaları, hukuki sistemin ne kadar kırılgan ve adaletsiz olduğunu gösteriyor. Bu olaylar, Türkiye’de şiddetin sıradanlaştığını ve toplumun her kesiminde derin bir korku ve güvensizlik yarattığını ortaya koymaktadır. Bu yalnızca kadın cinayetleri ve cinsel saldırılarla sınırlı değil; çocuklara yönelik şiddet de aynı şekilde toplumu derinden yaralıyor. Örneğin, Narin Güran isimli 8 yaşındaki çocuğun kendi ailesi içinde öldürülmesi, tüm mahallenin ağız birliği ile susması, failler arasında olan mahalle muhtarı amcasının iktidar mensuplarıyla ilişkisi ve cinayetin hala tam olarak çözülememiş olması adaletin olmadığı duygusunu pekiştirmektedir. Türkiye, kadınlar ve çocuklar için adeta bir mezarlığa dönüşmüş durumda. Bu nedenle şiddet bu kadar yaygın iken sıklıkla haber diline yansıyan ve dolaşıma sokulan bireysel sorunlara, örneğin “uyuşturucu kullanıyordu”, “alkollüydü”, “psikolojik sorunları vardı” gibi mazeretlerle açıklamak, gerçeği ıskalamaktır. Şiddet, bu bireysel olayların ötesinde toplumsal, ekonomik ve kültürel yapılarla iç içe geçmiş bir olgudur ve bu yapısal sorunları ele almadan şiddetin köklerine inmek mümkün değildir.

    Ekonomik yoksunlukların ve güvencesiz olmanın da şiddet ile doğrudan ve dolaylı ilişkilerini görmek gerekir. Kadınların ekonomik bağımsızlıklarını kazanmamaları, onları şiddete karşı daha kırılgan hale getirir. Kadınlar iş gücüne katılımda eşit fırsatlara sahip olmadıklarında, ekonomik güvencesizlik şiddeti artırıcı bir faktör haline gelir.  Ya da ekonomik sorunlar karşısında hem erkek şiddeti açısından hem şiddetin hedefi açısından kadınlar ve çocuklar kırılgan konumdadırlar. Bu açıdan toplumsal cinsiyet eşitsizliği, eğitimsizlik ve yoksulluk gibi yapısal sorunlar, şiddetin yalnızca bireylerarası bir çatışma değil, aynı zamanda ekonomik adaletsizliklerin ve toplumsal eşitsizliklerin bir yansıması olarak karşımıza çıkar.

    “ŞİDDETİ, PATRİARKAL YAPILARIN BİR UZANTISI OLARAK OKUMAK GEREKLİDİR”

    -Son yıllarda artan şiddeti -kadınlara, çocuklara, ekolojistlere, işçilere- nasıl değerlendirirsiniz?

    Son yıllarda kadınlara, çocuklara, ekolojistlere ve işçilere yönelik şiddet vakalarındaki belirgin artış toplumsal eşitsizliklerin, hukuki yetersizliklerin ve ekonomik kırılganlıkların bir sonucudur. Kadın cinayetleri, çevrecilerin öldürülmesi ya da işçilerin çalışma şartları yüzünden maruz kaldığı şiddet, toplumda yaygın olan tahakküm ilişkilerinin ve iktidar mekanizmalarının şiddet yoluyla kendini devam ettirdiğinin bir göstergesidir.

    Şiddetin bu denli yaygınlaşması, yalnızca bireylerarası bir sorun olmaktan çıkıp toplumsal bir sorun haline gelmiştir. Özellikle kadınlara ve çocuklara yönelik şiddet, patriarkal normlar ve toplumsal cinsiyet eşitsizliklerinin bir sonucudur. Bu durum, devletin ve iktidar sahiplerinin şiddeti önlemek yerine meşrulaştırıcı politikalar ve uygulamalar geliştirdiğini göstermektedir. Bu anlamda şiddeti, toplumsal iktidar ilişkilerinin ve patriarkal yapıların bir uzantısı olarak okumak gereklidir.

    “TOPLUMSAL MUHALEFET ŞİDDETİN KÖKENİNE İNMELİ”

    – Şiddetin önüne geçmek için toplumsal muhalefet ne yapmalı?

    Toplumsal muhalefet, şiddetin sıradanlaşması karşısında yapısal sorunlarla yüzleşen ve bu sorunlarla mücadele eden bir direnç hattı geliştirmelidir. Şiddetin yalnızca bireysel öfke patlamaları ya da adli vakalar olmadığı, toplumsal eşitsizliklerin ve adalet mekanizmalarındaki yetersizliklerin bir sonucu olduğu kabul edilmelidir. Bu kapsamda toplumsal muhalefetin atabileceği bazı adımlar şunlardır:

    Toplumsal Cinsiyet Eşitliğinin Güçlendirilmesi; kadınlara ve çocuklara yönelik şiddetin temel sebeplerinden biri olan toplumsal cinsiyet eşitsizliği ile mücadele edilmelidir. Kadınların ekonomik bağımsızlıklarını kazanmaları, sosyal hayatta eşit temsile sahip olmaları, şiddetin azalmasına katkı sağlayacaktır.

    Hukuki Reformlar ve Yargının Güçlendirilmesi; kadın cinayetleri, cinsel saldırılar ve çocuk istismarları gibi suçlar için daha caydırıcı cezalar uygulanmalı ve adalet mekanizmaları güçlendirilmelidir. Sosyal medya baskısıyla hareket eden bir adalet sistemi yerine, hukukun işlerliği sağlanmalıdır.

    Ekonomik Eşitsizliklerin Giderilmesi; kadınların ekonomik bağımsızlıklarını kazanmaları, onları şiddete karşı daha korunaklı hale getirecektir. Bu nedenle toplumsal muhalefet, kadınların iş gücüne katılımını destekleyen politikalar için mücadele etmelidir.

    Dayanışma ve Şiddetsiz Direniş; toplumsal muhalefet, şiddetsiz direniş yöntemleri ve geniş kapsamlı dayanışma ağları kurarak şiddetin her türüne karşı güçlü bir toplumsal direnç inşa etmelidir. Kadınlar, çocuklar, LGBTİ+lar, işçiler ve ekolojistler arasında güçlü bir dayanışma oluşturulmalı ve bu gruplar arasında sürekli bir destek hattı kurulmalıdır.

    Sonuç olarak, toplumsal muhalefet şiddetin kökenine inerek, adalet sistemindeki eksiklikler, toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri ve ekonomik adaletsizliklerle yüzleşmeli, şiddetsiz bir toplum inşa etmek için yapısal dönüşümler için mücadele etmelidir.

    Nuray Atmaca/DERSİM

    İLGİLİ HABERLER

    ‘Devletin kullandığı şiddet politikası çok içselleştirildi’ – VİDEO
    >‘Toplumsal faşizme, şiddete karşı en güçlü direnişi kadın hareketi gösteriyor’- VİDEO

    ‘Erkek egemen sistem şiddetin sıradanlaşmasını istiyor’ – VİDEO

     

  • ‘Erkek egemen sistem şiddetin sıradanlaşmasını istiyor’ – VİDEO

    ‘Erkek egemen sistem şiddetin sıradanlaşmasını istiyor’ – VİDEO

    PİRHA – Kadın Zamanı Derneği Başkanı Dilek Başalan, şiddetin varlığını bilip çözüm üretmekten kaçınan bir iktidarın olduğunu belirterek, sıradanlaşan şiddetin kurumsallaştığını söyledi. Katliamların, savaşın önüne amasız fakatsız çıkılamadığını da kaydeden Başalan, “Arada bir uçurum var, önce bu uçurumu ortadan kaldırmak gerekiyor” dedi.

    Şiddet; kavramsal bir alandan çıkıp yaşamın her alanına nüfus etmiş durumda. Kadına, çocuğa, ağaca, suya, toprağa, hayvana, iktidarlar tarafından öteki görülen kimliklere, Aleviye, mülteciye, işçiye, emekçiye, emekliye, gence, öğrenciye, öğretmene, doktora yönelik şiddet tırmanmış durumda. Peki şiddet neden bu kadar arttı ve toplumun önemli bir kısmı tarafından normalleştirildi? Bu normalleşmede iktidarın payı nedir? Muhalefet neden şiddete karşı ses çıkarmıyor, toplumsal muhalefet neden alternatif üretmiyor?

    Konuya dair Kadın Zamanı Derneği Başkanı Dilek Başalan sorularımızı yanıtladı.

    “ŞİDDETE ÇÖZÜM ÜRETMEKTEN KAÇAN BİR İKTİDAR VAR”

    PİRHA: Şiddet nedir? Şiddetin “iktidar” olgusuyla ilişkisini nasıl okumalı?

    DİLEK BAŞALAN: Şiddet, hala bu yüzyılda tanımlamakta zorlandığımız hala şiddet türlerini bilmediğimiz, farkına varmadığımız bir durum olarak karşımızda. Çünkü şiddeti konuşmaktan, şiddetin varlığını bilip aslında ona çözüm üretmekten kaçınan bir iktidar var. Şiddeti tanımlamaktan kaçan bir iktidarın yönettiği bir ülkede de şiddet tanımlaması gerçekten gittikçe zorlaşıyor. Çünkü tanımlamasını yapamadığımız bir olgunun, mücadelesinde de tıkanabiliyorsunuz. Biz de kadın dernekleri olarak sivil toplum örgütleri olarak kadın mücadelesini yürüten kadınlar olarak şiddeti sonuna kadar tanımlıyoruz ve tüm şiddet türlerini açığa çıkarıp bu şiddet türlerinin her kadının birebir maruz kaldığı bir durumdur diyoruz. Ama iktidar her zaman bunu reddediyor.

    Kadına yönelik şiddetin boyutlarını gittikçe daraltıyor, kadına yönelik şiddeti aile ve ahlak içerisinde daraltan bir yerde. Okulda, tarlada, iş yerinde, sokakta her yerde şiddet var. Sadece bizler şiddeti nasıl tanımlayacağımızı ve tanımladığımız şiddetle nasıl baş edeceğimizi bazen bilemiyoruz. Bunu bilmemiz için hepimizin bilmesi ve doğru tanımlaması için iktidarın dilinin ne kadar yanlış olduğunu ne kadar eril bir politika olduğunu erkek egemen sistemin her zaman şiddeti bize ne kadar farklı yönleriyle yansıttığını göstermek istiyoruz. Ve aslında kadın dernekleri olarak da bunun için çok güçlü bir çalışma yürüttüğümüzü düşünüyorum.

    “SIRADANLAŞAN ŞİDDETLE BİRLİKTE SIRADANLAŞAN KÖTÜLÜK DE VAR”

    -Şiddet olgusunun sıradanlaşması ile karşı karşıyayız. Yaşam alanından, doğayı koruyana, kadından çocuğa yönelik ortaya çıkan bir şiddet sarmalı içindeyiz. Bundan yola çıkarak şiddetin sosyal, toplumsal ve ekonomik yansımaları var mıdır?

    Şiddet sıradanlaşıyor. Çünkü erkek egemen bir sistem var. Çünkü erkek egemen sistem şiddetin sıradanlaşmasını istiyor. Sadece kadına yönelik şiddet değil aslında toplumsal bir şiddet ile karşı karşıyayız. Her gün nefret dilinin bu kadar kurumsallaştığı, ülkeyi yönetenlerin toplumu kutuplaştırma politikasının öznesi olduğu bir durumdayken evet bu ülkede şiddet sıradanlaşır. Şiddetin karşısında adil davranan, cezalaştırma politikalarını gerçekten adil dile getirip hüküm veren çok az yargı mensubu var. Biz de tam da bunun için mücadele ediyoruz. Bir davaya 7-8 kadın bakış açısında hakim avukatlar girecek ki gerçekten bir ceza aldıralım. Ya da çok gündemleşecek, kadınlar sokaklara çıkacak kadınlar her gün eylemler yapacak ki şiddet sıradanlaşmasın.

    Narin olayında gördük. 8 yaşında bir çocuk öldürülüyor. Ve yaklaşık 20 gün bütün deliller yok edilene kadar bir avuç köyde insanlar, delilleri yok edebiliyor. Çok soğukkanlı hareket edebiliyor ve bir kötülük zinciri var. Hala kimin, kimlerin öldürdüğünü bilmiyoruz. Bir örgütlü kötülük var burada. 8 yaşındaki bir çocuğa kadınlı erkekli bunu yapan zihniyetin tabanına inmek lazım. Bir kadın, nasıl bu hale geldi? Nasıl erkekleşebildi bu kadar? Bir kadın bir cinayetin nasıl öznesi olabilir? Aslında sıradanlaşan şiddetle birlikte sıradanlaşan bir kötülük de var. Hatta sadece sıradanlaşan değil kurumsallaşan bir kötülük de var.

    “HAKKINI ARAYANLARIN DEĞİL PATRONLARIN, RANTÇILARIN YANINDA OLAN BİR SİSTEM VAR”

    -Son yıllarda artan şiddeti -kadınlara, çocuklara, ekolojistlere, işçilere- nasıl değerlendirirsiniz?

    Madencilerin direnişini görüyoruz, Ankara’ya yürüyen işçilerin direnişlerini görüyoruz. Bu direnişin, hakkını arayan insanların karşısında neden kolluk şiddeti oluyor bunu bir sorgulamak lazım. Bu işçiler nasıl tekmeleniyor ya da doğasına, köyüne sahip çıkan kadınlara nasıl davalar açılabiliyor? Ege’de gördük, Diyarbakır’da, Şırnak’ta gördük. Lice’de mesela bir mücadele yürütülüyor. Bu mücadelelere karşı hakkını arayanların yanında değil de patronların yanında olan, rantçıların yanında olan, işçinin asla yanında olmayan bir sistem var. Kadınlar nasıl ki var olma mücadelesi verirken ‘bir kişi daha eksilmek istemiyoruz’ derken bir şiddetle karşı karşıya kalıyorsa, İstanbul Sözleşmesi’ni savunurken hakkımızda davalar açılıyorsa işçiler de insani yaşam hakkını savunduğu için şiddetle karşı karşıya kalıyor. O yüzden aslında hem kötülüğün hem şiddetin bu kadar sıradanlaşıp, kurumsallaşması siyasi iktidar politikalarından bağımsız değil. Siyasi iktidar, bazı şeyleri örtmek için, bazı hakikatlerin yansımaması için belirli kaoslar yaratabiliyor. 8 Mart’ı, 25 Kasım’ı illegal eylemler olarak gösterebiliyor. En meşru basın açıklamalarımızı yasaklı hale getirebiliyor. İşçi grevleri en meşru hakken, sendikalı olmak en meşru hakken bunları terörize edebiliyor. Yandaş medyaya çok farklı yansıtabiliyor. Halbuki yurtdışında toplantıya katıldığında çok demokratik bir ülke olduğumuz iddia edilebiliyor. Herkesin çok eşit ve özgür haklarda yaşadığı iddia ediliyor. Fakat Türkiye gerçeğine baktığımızda insanlar yoksulluktan, insanlar hakkını aramaktan gerçekten yorgun düşmüş durumda. Ama bu yorgunluğa, yılgınlığa rağmen her gün de sokaklardayız. Çünkü direnen bir yapı da var. Kadınlar, işçiler, Kürtler, ırkçılığa karşı toplumsal kötülüğe karşı ittifakları güçlendiren gerçekten ezilenlerin, kadınların yanında olan bir güç de var. Bence o güç şu an daha ağır basıyor. Çünkü gittikçe büyüyen, biat etmeyen bir durum var. Bizi ne kadar yılgınlığa sevk etseler de bütün çalışmalarımızı durdurmaya çalışsalar da özellikle kadınlar bir gün bile durmadı. Yolunda gitmeyen şeyleri de durduracak olan da kadınlar.

    “KATLİAMLARIN, SAVAŞIN ÖNÜNE AMASIZ FAKATSIZ ÇIKAMIYORUZ”

    -Şiddetin önüne geçmek için toplumsal muhalefet ne yapmalı?

    Mesela bir ırkçılık söz konusu olduğunda, nasıl ayrışabiliyoruz. Mesela Filistin var şuan gündemde. Filistin direnişinde dahi şuan sosyalist örgütlerin kendi içerisinde bir ayrışması var. Kadın hareketinin kendi içerisinde bir tartışması var. Katliamların, savaşın önüne amasız fakatsız çıkamıyoruz. Suriye’de bir savaş varsa Irak’ta bir savaş varsa amasız fakatsız gidemiyoruz. Bu sıcak savaşlar, Türkiye’yi doğal olarak etkileyen savaşlar. Ortadoğu’da olan herhangi bir şey burayı etkileyen şeyler. Mesela Mahsa Amini katledildiğinde biz bütün kadınlar birlikte olabildik, bütün kadınlar sokağa çıkabildik. Bunu neden diğer muhalefetle yapamıyoruz? Çünkü ‘biz sadece kadın alanında çalışma yürütüyoruz, gerisi bizi ilgilendirmiyor’ demiyoruz ki. Bu ülkede olan ekolojik sorun, hayvanların katledilmesi için neden birlikte olamıyoruz? Yani hayvanlar için doğa için birlikte olamayacaksak ne için birlikte olacağız?

    Politik şeylerde, siyasi pozisyonlarda kısmen tırnak içerisinde anlayabilirim. Fakat bizi etkileyen bazı şeyler var. Kadın cinayetleri, çocuk istismarı, hayvanların katledilmesi, doğanın katledilmesi, işçilere olan saldırılar. Bu işçiler bizim ailemiz. Biz hepimiz emekçi çocuklarıyız. Hepimiz bir yerlerde emek veren işçilik yapan ailelerin çocuklarıyız. Bir konfor alanı da var. Bu mesela sendikalar, odalar için çok geçerli. Bir türlü toplumsallaşamayan bir durum var. Mesela biz kadın derneğiyiz. Kendimize ait bir konfor alanı yoktur, bir hiyerarşi yoktur. Fakat bazı sendikalar, bazı odalar toplumsallıktan çok uzak bence bu yüzden birlikte olamıyoruz. İşçi, sendikasıyla kendini eşitleyemiyor. Eşitlenemediğin bir yerde de mücadele edemiyorsun. Ama mesela bir kadın derneğinde, feminist mücadelede böyle bir şey yoktur. Çünkü ilk defa tanıştığın bir kadınla feminist mücadele üzerinden diyalog kurarsın. Fakat arada bir uçurum var önce bu uçurumu ortadan kaldırmak gerekiyor.

    Devrim FINDIK/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER

    ‘Devletin kullandığı şiddet politikası çok içselleştirildi’ – VİDEO
    >‘Toplumsal faşizme, şiddete karşı en güçlü direnişi kadın hareketi gösteriyor’- VİDEO

     

  • ‘Toplumsal faşizme, şiddete karşı en güçlü direnişi kadın hareketi gösteriyor’- VİDEO

    ‘Toplumsal faşizme, şiddete karşı en güçlü direnişi kadın hareketi gösteriyor’- VİDEO

    PİRHA- Barış Akademisyeni, Siyaset Bilimci Prof. Dr. Atilla Güney, şiddete karşı en güçlü direnişi kadın hareketinin gösterdiğini belirterek, “Toplumsal faşizme karşı koyan, en yüceltmemiz gereken direniş, kadın hareketidir. Bu anlamıyla bizim bel bağlayacağımız temel gruplar toplumsal cinsiyet, ekoloji ve kimlikler üzerinden ötekileştirilenlerdir. Örgütlü faşizmin dışında kalarak yeni bir toplumsal mücadele biçimi örebilirler. Umudum bu gruplarda” dedi.

    Şiddet; kavramsal bir alandan çıkıp yaşamın her alanına nüfuz etmiş durumda. Kadına, çocuğa, ağaca, suya, toprağa, hayvana, iktidarlar tarafından öteki görülen kimliklere, Aleviye, mülteciye, işçiye, emekçiye, emekliye, gence, öğrenciye, öğretmene, doktora yönelik şiddet tırmanmış durumda. Peki şiddet neden bu kadar arttı ve toplumun önemli bir kısmı tarafından normalleştirildi? Bu normalleşmede iktidarın payı nedir? Muhalefet neden şiddete karşı ses çıkarmıyor, toplumsal muhalefet neden alternatif üretmiyor?

    Konuya dair Barış Akademisyeni/Siyaset Bilimci Prof. Dr. Atilla Güney sorularımızı yanıtladı.

    “BÜTÜN İKTİDARLAR ŞİDDET İÇERİR”

    PİRHA: Şiddet nedir? Şiddetin “iktidar” olgusuyla ilişkisini nasıl okumalı?

    ATİLLA GÜNEY: Şiddet dediğimizde çoğunlukla fiziksel tahribatı anlarız fakat bunun dışında toplumsal hayatın içerisinde farklı şiddet biçimleri vardır. Bu nedenle de genel olarak şiddetin tanımını yapmak çok kolay değildir. Toplum içerisinde şiddetin envai çeşidi var. Örneğin simgesel şiddetten bahsedebiliriz. Simgesel şiddet dediğimiz şey dilde yansımasını bulur. Konuşma tarzımız, birbirimize hitabet şeklimiz şiddet doğurabilir. Kültürel şiddetten bahsedebiliriz. Devletin, dinin, ailenin kutsiyeti, bunların sorgulanamazlığı, bunları sorguladığınız zaman karşılaşacağınız muamele, bunları kutsal görenler tarafından karşılaşacağınız tepki şiddet doğurabilir. Özellikle çağımızda çok farklı şiddet türleri var. Bio-şiddet, hukuki şiddet bunlardan biri. Bir suçluyu cezalandırmanın ötesinde öç alma, karşı tarafı derdest altında tutma aracı olarak kullanıldığında hukuk bir şiddet biçimine dönüşebilir. Özellikle modern kapitalizmle birlikte tıbbın, bilimin şiddet biçimi olarak kullanıldığını görüyoruz. Dijital çağda, sosyal medyanın çok yoğun yaşandığı çağda uygulanan şiddet biçimleri de var. Özellikle sosyal medya ortamındaki tartışmalara baktığınız zaman kullanılan dilin, tarzın, üslubun çok ciddi bir şiddet yarattığını görebiliyoruz.

    İktidar tanımı itibariyle şiddeti içeriyor. Bir kişinin veya bir grubun başka bir kişiyi veya grubu etkileme kapasitesidir iktidar. Burada çok steril ve kulağa hoş gelen bir tanımı var ama etkileme yerine şiddeti koyduğunuz zaman iktidarın kendisi karşıdakine zor kullanma kapasitesini tanımlar aslında. Bu biçimiyle de bütün iktidar biçimleri şiddet içerir. Şiddetsiz bir iktidar biçimi mümkün değildir. Toplumsal yaşamda mikro iktidarlar kendi içinde şiddeti barındırıyor fakat tüm bunların ötesinde bir de devlet mekanizması var. En üstün emretme gücüne sahip otorite olarak tanımlanır devlet, bu çok korkunç bir tanımlamadır. Aslında toplumsal yaşamdaki iktidar biçimlerini kapsayan bir şiddet biçimidir. Devletler ortaya çıktığından bu yana insanlığın mezbahasıdır. Katliamların meşrulaştırılarak yapıldığı, idamları haklılaştıran bir mekanizmadır. Savaşları çıkararak vatandaşlarının toplu kıyıma maruz kalmasına sebep olandır. Devlet uyguladığı katliamları haklı çıkaran, sorgulanmasına müsaade etmeyen mekanizmaları da üreten bir iktidar biçimi olarak tarihte gördüğümüz en korkunç iktidar biçimidir.

    Devlet eğitimi, dini, kültürü, medyayı, hukuku kullanarak şiddet uygular. Dolayısıyla devlet dediğimiz mekanizma tarih boyunca uyguladığı vahşetle değil aynı zamanda kültürel, ideolojik ve hegomonik araçları da elinde bulundurduğu için en büyük şiddet mekanizmasıdır.

    “KAPİTALİZM EN KORKUNÇ ŞİDDET BİÇİMLERİNDEN BİRİDİR”

    -Şiddet olgusunun sıradanlaşması ile karşı karşıyayız. Yaşam alanından, doğayı koruyana, kadından çocuğa yönelik ortaya çıkan bir şiddet sarmalı içindeyiz. Bundan yola çıkarak şiddetin sosyal, toplumsal ve ekonomik yansımaları var mıdır?

    Şiddetin normalleştiği bir süreç yaşamıyoruz. Şiddetin sıradanlaştığı termonolojisi bana doğru gelmiyor. Kötülük zaten kapitalist modernitenin doğuşundan bu yana kapitalizmin doğasında var olan bir şey. Hannah Arendth’in bahsettiği ‘Kötülüğün Sıradanlığı’ fiziksel şiddete işaret ediyor daha çok. Şiddetin toplumsal yansımalarından, kapitalist modernitenin belirlediği şiddetten bahsetmek mümkün. İnsanların emeklerini satmak zorunda kalmaları korkunç bir şiddet biçimidir. Biz bunu görmeyiz ama. Gündelik hayatımızda gider çalışırız, emeğimizi satarız ve emeğimizin karşılığını almadığımız bir para ile hayatımızı idame ettirmeye çalışırız. Bu zorunluluk tarihte görülebilecek şiddet biçimlerinin en önemlisidir. Kapitalist toplumsal yaşam, görünmez şiddet biçimleriyle insan doğasını törpüleyip bunları şiddetle harmanlayarak bir insanı başka bir insana karşı şiddetle donanmış bir yaratığa çevirir. Gündelik yaşamın içinde bunu çok fazla fark etmeyiz çünkü bu durumu kanıksamışızdır.

    Faşizmi uzun zamandır toplumsal faşizm olarak tanımlıyorum. Bugün 1929’dan bu yana kapitalist modernite en büyük krizini yaşıyor ama bu seferki daha kronik halde. Bu kriz, tıpkı 1929 yılında olduğu gibi devletlerin devletlerle olan rekabetini, sermayenin rekabetini doğuruyor. Bugün henüz 2. Dünya savaşı kadar büyük bir savaştan bahsedemiyoruz ama lokal düzeyde de olsa savaşlar sürüyor. Bu da krizin doğurduğu sonuçlardan birisi. Savaşların kendisi zaten şiddet doğuruyor.

    Bugün Türkiye’de Z kuşağının kullandığı dile baktığımız zaman şiddetin dile yansımasını da görüyoruz. Küfürsüz, hakaretsiz cümle kurulmuyor. Sosyal medyadaki tartışma diline baktığınız zaman kimsenin birbirini anlama gayreti içerisinde olmadığını görebiliyoruz. Faşizmin yarattığı en büyük tehlike toplumsal olamama halidir ve burada devrede olduğunu görmek mümkün. Türkiye’nin bugüne gelişinin tarihsel nedenleri de var. Özellikle 12 Eylül’den sonra yaratılan bir toplum yapısının sonucu bunlar. Simgesel ve ideolojik şiddet araçlarının yarattığı bir kuşakla karşı karşıyayız. Bahsettiğimiz travmalara karşı bireysel ve toplumsal direniş gösteremeyenlerin hedefi başka yere kaydırması ile karşı karşıyayız. Mağdur edilişinin sebebini doğrudan merkezine yönelmek, onu değiştirmek için bir hamle yapmak yerine ötekilere saldırılıyor. Toplumsal faşizm tam olarak böyle bir şey. Sağlık sistemini sorgulamayan doktorlara saldırıyor. Eğitim sistemini sorgulamayan müdüre, öğretmene saldırıyor. Bu biçimiyle de toplumun her alanına yayılmış durumda ve bundan kurtulmak çok da kolay değil.

    “KADIN HAREKETİ YÜCELTİLMELİ, UMUT KADIN MÜCADELESİNDE”

    -Son yıllarda artan şiddeti -kadınlara, çocuklara, ekolojistlere, işçilere- nasıl değerlendirirsiniz?

    Örgütlü bir şiddetle karşı karşıyayız. Muhalefetin dili iktidarın diliyle örtüşmüş durumda. İktidar, muhalefetin sürekli göçmen meselesini gündeme getirmesi işine geliyor. Bu anlamıyla siyasal muhalefetten çok bir şey beklememek lazım.

    Kendisini muhalefet olarak tanımlayan kesimin içerisinde de aynı toplumsal faşizmin etkilerini görebiliyoruz. Sendikalara baktığınız zaman aslında yapmaları gereken şeyin çok gerisinde kaldıklarını görüyoruz. 20-30 sene başkanlıkta kalan adamlar var, bu korkunç bir şiddet biçimidir. Maden işçilerine bakıyorsunuz, sendikalar arkalarında yok.

    Bu ülkede en bel bağlayacağımız, toplumsal faşizme karşı direnen toplumsal muhalefet biçimlerinden birisinin kadın özgürlük hareketi olduğunu düşünüyorum. Elimizde en güçlü mücadele aracı, en yüceltmemiz gereken direniş, kadın hareketidir. İşçi mücadelesinde, ekolojik direnişte ve daha birçok alanda ön saflarda hep kadınları görüyoruz. Dolayısıyla umudumuz bu ötekileştirilenlerde. Büyük bir kısmı da verili örgütlenme içerisinde yer almayanlardır. Kürt özgürlük hareketi, siyasal olarak uzun süredir örgütlenemeyen ötekiler olarak tanımlardım ben fakat siyasi partileşmeyle birlikte bu siyasi partinin tabanıyla koptuğunu, dimdik ayakta tutulan özgürlük mücadelesi hareketinin partileşmesiyle birlikte bir şekilde sekteye uğradığını, ivmesinin düştüğünü, psikolojik heyecanının azaldığını düşünüyorum. Yukarıyla aşağı arasında bir hiyerarşi oluştu.

    “ŞİDDET DİLİNDEN UZAK DURMALIYIZ”

    -Şiddetin önüne geçmek için toplumsal muhalefet ne yapmalı?

    Her birimizin özellikle bireysel olarak şiddet dilinden uzak durması gerekiyor. Şiddet bir mıknatıs gibi çekiyor. Bu bir yerde bireysel ve toplumsal kapanmayı da beraberinde getiriyor. Toplumsal yaşamın içerisinde ötekileştirilenlerin üreteceği özgürlük mücadelesinin benzerinin medyada da yapılabileceğini düşünüyorum. Hem haber emekçilerinin hem de sosyal medyayı kullananların bu genel medyatik şiddet mekanizmalarından kurtulması gerekiyor.

    Bu anlamıyla bizim bel bağlayacağımız temel gruplar toplumsal cinsiyet, ekoloji ve kimlikler üzerinden ötekileştirilenlerdir. Örgütlü faşizmin dışında kalarak yeni bir toplumsal mücadele biçimi örebilirler. Umudum bu gruplarda.

    Fatoş SARIKAYA- Diren KESER/ MERSİN

    İLGİLİ HABERLER

    >‘Devletin kullandığı şiddet politikası çok içselleştirildi’ – VİDEO

     

     

  • ‘Devletin kullandığı şiddet politikası çok içselleştirildi’ – VİDEO

    ‘Devletin kullandığı şiddet politikası çok içselleştirildi’ – VİDEO

    PİRHA – İnsan Hakları Derneği(İHD) Eş Genel Başkanı Eren Keskin, hiyerarşinin en üstünde olan iktidar gücünün topluma yaşattığı her şeyin bir şiddet biçimi olduğunu söyledi. Keskin, devletin kullandığı şiddet politikasının çok içselleştirildiğini de belirterek “Bir gün bile daha barış için genel grev yapılmadı bu coğrafyada. O nedenle evet bizim bir iktidar sorunumuz, iktidarın şiddeti sorunumuz var ama bizim bir muhalefet sorunumuz da var” dedi.

    Şiddet; kavramsal bir alandan çıkıp yaşamın her alanına nüfus etmiş durumda. Kadına, çocuğa, ağaca, suya, toprağa, hayvana, iktidarlar tarafından öteki görülen kimliklere, Aleviye, mülteciye, işçiye, emekçiye, emekliye, gence, öğrenciye, öğretmene, doktora yönelik şiddet tırmanmış durumda. Peki şiddet neden bu kadar arttı ve toplumun önemli bir kısmı tarafından normalleştirildi? Bu normalleşmede iktidarın payı nedir? Muhalefet neden şiddete karşı ses çıkarmıyor, toplumsal muhalefet neden alternatif üretmiyor?

    Konuya dair İnsan Hakları Derneği (İHD) Eş Genel Başkanı Avukat Eren Keskin sorularımızı yanıtladı.

    “ŞİDDET DEYİNCE AKLIMA İLK GELEN İKTİDARLARIN ŞİDDETİ”

    PİRHA: Şiddet nedir? Şiddetin “iktidar” olgusuyla ilişkisini nasıl okumalı?

    EREN KESKİN: Aslında bunu hiyerarşi ile tanımlayabiliriz. Bu dünyada da örneklerini çok sayıda gördüğümüz gibi hiyerarşinin, militarizmin, emperyal güçlerin ve sömürgeci güçlerin kullandığı ve esas olarak tüm dünyaya yayılan bir şiddet var. Ama maalesef esas sorun kendi yarattıkları hukukla bu şiddetin üzerini örtüp hatta bu şiddeti meşrulaştıran bir yapının varlığıdır. Bana göre şiddet deyince aklıma ilk gelen iktidarların şiddetidir. Ve iktidarlar, bu şiddeti kullanırken kendilerince bir ‘normal’ yaratıyorlar. Bu normali yaşamın tüm alanlarında bize dayatıyorlar. Bu da bir şiddet. Örneğin ırkçılık, homofobi, transfobi, erkek egemenliği bütün bunlar bu şiddeti araç olarak kullanıp ve yarattıkları hukukla da bu şiddetin üzerini örten, hukuku bir kılıf olarak kullanan bu güçler, bize aynı zamanda nasıl davranmamız gerektiğini de öğretiyorlar. Ve tüm toplumlara yayılıyor. Ki bunun örneklerini kendi coğrafyamızda da genel olarak tüm dünyada çok net görüyoruz. Bir şiddet var ve bu şiddetin meşrulaştırılması var. Devletler tarafından kullanılan şiddetin, bu meşrulaştırılan şiddet de her toplumda önce kadınlara, çocuklara ve LGBTİ+’lara dönüyor. Hiyerarşik ilişkilerden, hiyerarşinin en üstünde olan iktidar gücünün topluma yarattığı her şey bir şiddet biçimi.

    “COĞRAFYAMIZDA ŞİDDET ÇOK İÇSELLEŞTİRİLMİŞ”

    -Şiddet olgusunun sıradanlaşması ile karşı karşıyayız. Yaşam alanından, doğayı koruyana, kadından çocuğa yönelik ortaya çıkan bir şiddet sarmalı içindeyiz. Bundan yola çıkarak şiddetin sosyal, toplumsal ve ekonomik yansımaları var mıdır?

    Şiddetin meşrulaştırılmasının en yoğun olduğu bir süreci yaşıyoruz. Aslında Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluşundan öncesine gitmek gerekiyor. Çünkü bu devletin kuruluşunun hemen öncesi büyük bir şiddet olayına dayanıyor. 1915 Soykırımı ve bu soykırımı gerçekleştiren zihniyetin, kurduğu bir cumhuriyetten söz ediyoruz. Yani ittihatçı anlayışın kurduğu bir cumhuriyetten söz ediyoruz. Daha sonra birçok katliamlar ve bir soykırım daha yaşandı. 1938 Dersim Soykırımı, o arada meydana gelen Kürdistan’daki katliamlar, ardından askeri darbeler, 12 Eylül ve bugüne kadar yaşadığımız her şey şiddetin meşrulaştırılması ve devlet tarafından kullanılan bu şiddetin hem ‘meşrulaştırılması’ hem de konuşulmasının yasaklanması aslında bütün toplumu biçimleyendir. O nedenle bizim Türklük Sözleşmesi diye tabir ettiğimiz de bu. Çünkü bu coğrafyada kuruluşla birlikte iki kimlik sadece kabul edilmiş. Türklük ve Sünni Müslümanlık. Bunun dışındaki tüm etnik kimlikler, inanç kimliği, cinsel kimlikler ya yok edilmiş ya da yok edilmeye çalışılıyor, asimile ediliyor. Bu da bir şiddetin türü zaten. Ve maalesef coğrafyanın halkı tarafından çok içselleştirilmiş bir şiddet bu. Yani bugün kendilerine ‘sağdayım ya da soldayım’ diyenlerin de bir kısmı dahil olmak üzere devlet gibi düşünüyorlar aslında. Çok içselleştirilmiş bir resmi görüş var. Bizim coğrafyamızda şiddetin, toplumsallaşması böyle gelişmiş.

    Bugün siz devletin bize dayattığı kırmızı çizgiler ki bu Kürdistan meselesidir, Ermeni Soykırımı’dır, Kıbrıs’ta yaşanan durumdur, Türkiye’nin oradaki varlığıdır. Bütün bu konularda farklı bir görüş ileri sürdüğünüzde hem devlet tarafından suçlanırsınız hem de toplumun büyük bir bölümü tarafından suçlanırsınız. Ki bu şiddeti en ağır yaşayan kesimlerden biri de LGBTİ+ bireyler. Onlar da bu şiddet çok meşrulaştırıldığı için sadece heteroseksüel cinsiyet kimliği normal kabul edildiği için bu homofobik ve transfobik şiddetin çok yoğunlaşmasına sebep oluyor. Devletin kendi kullandığı dil ve uygulamalarıyla meşru hale getirdiği şiddet, toplumun büyük bir bölümü tarafından satın alınmış durumda. O nedenle zaten karşı tarafa büyük bir tahammülsüzlük var ve hemen şiddetle karşı koymak var. Bu gerçekten çok sosyolojik bir durum.

    “YAŞANAN ŞİDDET EKONOMİNİN DE FELÇ OLMASINA NEDEN OLUYOR”

    -Son yıllarda artan şiddeti -kadınlara, çocuklara, ekolojistlere, işçilere- nasıl değerlendirirsiniz?

    Bu coğrafyada biz her zaman şiddetten şikayet ettik. Eskiden sosyal medya diye bir şey yoktu ve yaşadığımız şiddeti herkes görmüyordu, herkese ulaşmıyordu. Ama artık sosyal medya diye bir şey var ve burada yaşanan şiddet, dünyanın öbür ucundan da anında öğrenilebiliyor. Ama maalesef buna karşı çıkış noktasında eksik ve yetersiz bir toplumsal yapı var. Mesela bu şiddet, aynı zamanda ekonominin de felç olmasına neden oluyor. Çünkü Türkiye’nin son derece güvenlikçi ve savaşçı, çözüme yaklaşmayan bir Kürt politikası var. Bu Kürt politikası nedeniyle hem savaş devam ediyor hem de Türkiye, Suriye’nin bir bölümüne girmiş durumda. Ve orada birçok cihatçı yapı, Türkiye tarafından besleniyor. Çok büyük bir para aktarılıyor oraya. Ve çok ilginçtir ki genel olarak sendikalar bile bunu dile getirmiyorlar. Şimdi bugün işçi ve emekçinin bu kadar kötü durumda olması, ekonominin bu kadar berbat durumda olmasının en büyük nedeni Türkiye’nin yürüttüğü savaş politikasıdır. Ama bu coğrafyanın içinde konuşulmuyor. İşçiler bile bunu söylemiyorlar. Tam tersine hiç gündemlerinde yok. Yine aynı yere geliyoruz. Devletin kullandığı bu şiddet politikası çok içselleştirilmiş durumda.

    “BİR GÜN BİLE BARIŞ İÇİN GENEL GREV YAPILMADI BU COĞRAFYADA”

    -Şiddetin önüne geçmek için toplumsal muhalefet ne yapmalı?

    Toplumsal muhalefet derken kendilerine muhalifim diyenler arasında da çok büyük farklar var. Mesela Kürt meselesi, Ermeni Soykırımı, Kıbrıs’ta yaşanan durum söz konusu olduğunda devlet gibi düşünen ama solcuyum diyen de var. Muhalefetin ne olduğunu önce konuşmak gerekiyor. Tabii ki bana göre muhalefet, Türkiye devletinin resmi politikalarının bütün kırmızı çizgilerine muhalif olmak demek ama bu bizim coğrafyamızda çok zor. O zaman yapmamız gereken şu, bütün bu şiddete karşı çıkabilmek için uzun vadede tabi ki resmi ideolojiye tavır almak ama kısa vadede de ortaklıklarımızı ön plana çıkararak bir mücadele geliştirmek. Ben bunun da Türkiye’de çok eksik olduğunu düşünüyorum. Çünkü Kürt meselesi bir turnusol gibi orada duruyor. Yani siz Kürt meselesi konusunda farklı bir fikir ileri sürdüğünüzde başka konularda sizinle yan yana olanlar hemen farklı bir tavır içerisine maalesef girebiliyorlar. Onun için bizim coğrafyamızda muhalefet gerçek anlamda gelişmiyor. Yani böyle bir sorunumuz var. Mesela bugün İsrail-Filistin meselesinde İsrail’in korkunç bir şiddet üreten devlet politikasına karşı İsrail’de yüzbinler yürüyüş yapabiliyor ama bizim coğrafyamızda böyle bir yürüyüş yapılmıyor. Yani bir gün bile daha barış için genel grev yapılmadı bu coğrafyada. O nedenle evet bizim bir iktidar sorunumuz, iktidarın şiddeti sorunumuz var ama bizim bir muhalefet sorunumuz da var.

    Devrim FINDIK/İSTANBUL