Etiket: şiir

  • Oyuncu Caner Cindoruk, tutuklu şair İlhan Sami Çomak’ın şiirini okudu-VİDEO

    Oyuncu Caner Cindoruk, tutuklu şair İlhan Sami Çomak’ın şiirini okudu-VİDEO

    PİRHA- Oyuncu Caner Cindoruk, 27 yıldır cezaevinde tutulan Şair İlhan Sami Çomak’ın şiirini okudu.

    27 yıldır cezaevinde tutulan Şair İlhan Sami Çomak üretmeye devam ediyor. Kıraathane İstanbul Edebiyat Evi’nin projesiyle Çomak’ın 9’uncu şiir kitabı olan ‘Hayattayız Nihayet’inden  “Çok Susadım” isimli şiiri Oyuncu Caner Cindoruk tarafından seslendirildi. Şiir, oldukça ilgi gördü.

    Şiirde şu dizeler yer alıyor:

    “Kaybettiklerimi sıraladım denizler doldu

    Kumlar doldu

    Dağ başında yalnızlık doldu

    Ve ben çok yoğunum

    Anlatmaktan hederim

    Üşüyorum…

    Burası haziran olsun!

    Çünkü ateşleri çok var

    Çiçekler çok güzel

    Birden ormanları düşündüm

    Susadığımı ayrımsadım

    Bu şehir tutup beni öpsün!

    Kimselere demeden gizlice soluk versin bana…”

    (HABER MERKEZİ)

  • Yazar Aydın, Maşuki’yi yorumladı: Alevi / Kalenderi / Melami düşüncesi çok başarılı işlenmiş 

    Yazar Aydın, Maşuki’yi yorumladı: Alevi / Kalenderi / Melami düşüncesi çok başarılı işlenmiş 

    PİRHA-Yazar Ayhan Aydın, İsmail Kaygusuz’un ‘Oğlan Şeyh Maşuki – Muhteşem Süleyman’ın Tahtını Sarsan Civan’ kitabını yorumladı. 1529’da, başı vurulduktan sonra denize atılan İsmail Maşuki ve 12 yoldaşına dair Aydın, “Bu devlet bir gün gerçek bir hukuk devleti olursa onlardan özür dileyecektir” dedi.

    Yazar Ayhan Aydın, Akademisyen-Yazar İsmail Kaygusuz’un 2012 yılında Su Yayınları’ndan çıkan ‘Muhteşem Süleyman’ın Tahtını Sarsan Civan-Oğlan Şeyh Maşuki’ adlı romanı hakkında izlenimini kaleme aldı.

    Yazar Ayhan Aydın, İsmail Kaygusuz’u önemli bir yazar olmakla birlikte “hem de Alevi – Bektaşi yol ve öğretisini çok iyi bilen bu yolun düşün insanlarından birisidir” sözleriyle andı.

    Aydın, İsmail Kaygusuz’un çok köklü olan Onar Baba (Dede) Ocağı’na mensup olarak bu öğretinin değerleriyle yetişmiş olduğunun da altını çizdi.

    İsmail Kaygusuz’un Alevi dünyasında yeteri kadar değerlendirilmediğini düşünen Ayhan Aydın, Kaygusuz’un, olaylara çok boyutlu bakabilmesinin nedenleri olarak arkeoloji, sanat tarihi, eski diller gibi farklı alanlarda almış olduğu eğitimlere işaret etti.

    “GERÇEKLERLE KUCAKLAŞMADIKÇA BARIŞ SAĞLANAMAYACAKTIR”

    Yazar Ayhan Aydın, Türk tarihinin de “Savaşlar, göçler, baskılar, isyanlar tarihi” olduğunu belirterek “İnançlarından, görüş ve düşüncelerinden dolayı katledilen yüzlerce sima ise bizim ayrılmaz birer parçamız olarak her daim tarihten bize bakmaktadırlar. İsmail Maşuki ise; tarihimizde, mazlumlar mazlumu, gadre uğramış en iç acıtıcı kıyımı yaşamış bir civandır” ifadelerini kullandı.

    İsmail Kaygusuz’un kitabında odaklandığı isim olan İsmail Maşuki’nin büyük bir değer olduğunu söyleyen Ayhan Aydın, “muktedirlerin arkalarına dönüp özür dilemeleri gereken ölümsüz köklerimizdir. Türkler ve Türkiye’yi yönetenler tarihleriyle hesaplaşmadıkça, gerçeklerle kucaklaşmadıkça bu ülkede hiçbir zaman barış sağlanamayacaktır” diyerek şu yorumda bulundu:

    “YERYÜZÜ YOK OLANA KADAR YAŞAMAYA DEVAM EDECEK”

    “Yüz karası bir tarihi olay olarak, hiçbir suçu, günahı yokken 21 yaşında, düzmece bir mahkeme kararıyla Kanlı Kanuni’nin kinli şeyhülislamı tarafından idamına karar verilip 1529’da başı vurulduktan sonra denize atılan İsmail Maşuki ve 12 Yoldaşı yeryüzü yok olana kadar yaşamaya devam edeceklerdir. Bu devlet bir gün gerçek bir hukuk devleti olursa onlardan özür dileyecektir.

    İsmail Kaygusuz’un, Muhteşem Süleyman’ın Tahtını Sarsan Civan Oğlan Şeyh Maşuki isimli eseri bence Alevi / Kalenderi / Melami düşüncesinin çok başarılı bir şekilde bir roman olarak işlendiği ve yapmacıksız / yalın ve öğretici bir şekilde anlatıldığı önemli bir kitaptır.

    İsmail Kaygusuz bu önemli kitabında; Abdülbaki Gölpınarlı gibi önemli isimlerden de yararlanarak, tarihsel gerçekler doğrultusunda, Bayrami – Melami Tarikatından / Yolundan olan Pir Ali Sultan Aksarayi ile Alevi / Kızılbaş / Kalenderi topluluklarının diyaloglarını, aynı zamanda Kalender Çelebi’nin müsahibi olan Pir Ali Sultan’ın insan- ı kâmil hüviyetiyle çevresinde yarattığı büyük ilgiyi anlatarak bizlere bilgiler veriyor.

    Batini tasavvuf yolunda hızla ilerleyen İsmail Maşuki çok iyi bir eğitim almasının yanında, taşkın ve cezbeli halleriyle şiire, bilgiye, sevgiye gark olmuş bir muhabbet ehli olarak daha Aksaray’da gencecik yaşında bir pırlanta gibi parlamıştı.

    Tüm bunları eserine yansıtan değerli hocamız İsmail Kaygusuz romanında, edebiyat gücü içinde tarihsel ve sosyal olayları çok iyi aktarırken Anadolu halkının durumunu, Alevi topluklarının yaşadıkları sıkıntıları, gerçek tasavvuf erbaplarıyla taassup çizgisinde bulanan tutucu medrese çevreleri arasındaki çekişmeleri, sorunları da çok güzel bir dille kaleme almış.

    Yol – erkân konusunda tarikatlar arasındaki benzerlikler yanında, Alevi Yolu’na en yakın ve nazenin yol olarak bilinen Melamilik’teki insan sevgisini, hizmet aşkını, Ehlibeyt’e bağlılığı, ‘sır tutmayı’, gönül adamı olmayı, değerleri uğruna serden geçme gibi değerler, bu yolun ilkeleri kitapta işlenen konulardandır.

    “21 YAŞINDA BOYNU VURULARAK KATLEDİLDİ VE 12 YOLDAŞIYLA BİRLİKTE DENİZE ATILDI”

    Mazlumlar mazlumu İsmail Maşuki daha 21 yaşında, masum bir can insan olmasına rağmen, acımasız katiller elinde, Sultanahmet’deki At Meydanı’nda boynu vurularak katledilmiş, kendisi gibi başları vurulan 12 yoldaşıyla birlikte denize atılmıştır.

    İşte bu benzersiz olayı bizlere, benzersiz bir şekilde anlatan bu kitap sadece bir edebi eser, bir roman değil, mazlumların haklarının alınması, yaşanan gerçekleri anlatması yönünde de tarihi bir haykırıştır.”

    Yazar Ayhan Aydın, İsmail Maşuki’yi “Mazlumluğun Timsali” olarak tariflerken şu şiiri de kaleme aldı:

    Mazlumlar hep böyle ahlar mı çeker

    Cellatlar elinde kalan civanım

    Didar görüp şad olmadan mı gider

    Feleğin çarkında kalan civanım

     

    Kanlı Kanuni kinli şeyhülislam

    Böyle mi yazıldı, böyle mi İslam

    Masuma kıyanlar nasıl bir insan

    İnsanlık ah etti mazlum civanım

     

    Sevgi çağlayanı, bülbül nefesli

    Veysel Karani’nin gönlü güzeli

    Evliyalar Şahı Düldül sekişli

    Umman çalkalandı nazlı civanım

     

    Fermanın yazarlar kirli ellerle

    Yalanlı dolanlı münkir dillerle

    Nasıl kıydılar böyle bir güzele

    On iki yiğitle şehit civanım

     

    Cevheri’yim yüreğin gamla dolu

    Duruşmamız yok ellerim kupkuru

    Göz yaşı yürekte akar dupduru

    Dertlerin söylenir mazlum civanım

    (PİRHA HABER MERKEZİ)

  • Ömer Faruk Gergerlioğlu’ndan şiir: Çıplak kafeslerden yükselen ses-VİDEO

    Ömer Faruk Gergerlioğlu’ndan şiir: Çıplak kafeslerden yükselen ses-VİDEO

    PİRHA-Milletvekilliği düşürülüp tutuklanan HDP’li Ömer Faruk Gergerlioğlu cezaevinde “Çıplak kafeslerden yükselen ses” adını verdiği bir şiir kaleme aldı. 

    Bir haber sitesinin tweetini paylaştığı için hakkında ‘örgüt propagandası yapmak’ iddiasıyla hapis cezası verildikten sonra milletvekilliği düşürülen HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, 2 Nisan’dan bu yana tutuklu bulunduğu Sincan Kapalı Cezaevi’nde bir şiir kaleme aldı.

    “Çıplak kafeslerden yükselen ses” adını verdiği şiiri haftalık telefon görüşmesinde okuyan Gergerlioğlu’nun şiiri oğlu Salih Gergerlioğlu tarafından Twitter’dan paylaşıldı.

    Gergerlioğlu’nun şiiri şöyle:

    Çıplak kafeslerden yükselen ses

    Çıkar ya akbabalar üstüne

    Yakalar ya zincirler güvercini

    Alır elinden kanatlarını

    Atar seni uzun duvarların

    Homurdanan çelik kapıların arkasına

    Avuçlar da o çırpınan yüreğini

    Koparıp ram etmek ister

    Kanatlanınca kuşu

    Çekiştirir o zalim el kuyulara

    Hangi taş yener

    Serçelerin cıvıltısını

    Hangi kelepçe sıkar ruhunu

    Hangi kapı kapatır sevdanı

    Hangi duvar aşar hülyanı

    Hangi mengene tutar

    Ruhu bedene sığmayanları

    (HABER MERKEZİ)

  • ‘Her savaşın bir Kerbelâsı, çok sayıda Hasan-Hüseyin’i var’

    ‘Her savaşın bir Kerbelâsı, çok sayıda Hasan-Hüseyin’i var’

    PİRHA-Şair Ömer Faruk Hatipoğlu’nun “Yer mi açıyor ölülerimiz” adlı şiir kitabı Kaos Çocuk Parkı Yayınevi aracılığı ile çıktı. “Sivas salt Sivas mı? Çorum, Maraş? 6-7 Eylül’de koca İstanbul da bir Kerbelâ’ydı belki. Kerbelâlar bir de seyirciliyse, dünya koca bir arena olur” diyen Hatipoğlu ile yeni kitabına dair konuştuk.

    On kitap ve bir de şiir albümüne imza atan Ömer Faruk Hatipoğlu, “şairin de ötekisi” olarak tanımlanıyor.

    “Yer mi açıyor ölülerimiz” adlı yeni şiir kitabında Hatipoğlu, katledilen Nihat Kazanhan’dan, Özgecan Aslan’a, Cizre bodrumlarından Kerbelâ’ya dek zulmün, acının ve daha birçok ağıdın adeta kronolojisini kaleme alıyor.

    Şair Heretius’un “İnsanım ben, insana dair hiçbir şey yabancım değil” sözünü kitabına not düşen Ömer Faruk Hatipoğlu’nun şiirleriyle nelere tanıklık ettiğini öğreniyoruz.

    “BİR ÇOCUK HAYATINDAN YOLUNSA, ŞİİR AYAĞA KALKIYOR”

    Kitabın isminin, “Yer mi açıyor ölülerimiz”in arkasında nasıl bir zihinsel imgenin varlığı mevcut? Özetle bu kitap bizlere neler anlatıyor?

    Keşke böyle bir adı olmasaydı kitabın. Ateşi Utandıran Yangın hakkında yazdığı yazıda, yitirdiğimiz eleştirmen yazar Cemil Köksal “Çok iyi anlıyor ve saygı duyuyorum ama keşke bu noktaları aşmış olsaydık ve Hatipoğlu o çok güçlü yaratım sürecini ülkenin bu anlamsız sorununun içine gömmeseydi!” minvalinde bir söz etmişti.

    Rıza Türmen, 2015’te “Son 11 yılda 241 çocuğun öldürüldüğünü” açıklamıştı. Bu “sayı”nın bundan daha çok olduğunu öngörmek zor değil. Hemen her gün bir kadın öldürülüyor. İş kazasında ölen işçilerin ölümü haber bile olmuyor. Ama bizi asker ölümlerinden, kadın cinayetlerine her ölüm acıtsa da oyun çağındaki çocukların ölümü daha bir derin acıtıyor. Yetişkin her insanın geldiğimiz yerde dolaylı dolaysız bir sorumluluğu var ama o masumların o günahsızların bizim yarattığımız karanlıkta kör edilmeleri, ahlâkın, vicdanın kaldıracağı bir yük değil. Çocuk öznesinin yer aldığı bir tümcede ölüm sözcüğüne elimiz gitmiyor. Ama dünyanın neresinde bir çocuk hayatından yolunsa, şiir ayağa kalkıyor. Kalkıyor ve barışı, özgürlüğü, adalet ve eşitliği dillendirmeye çalışıyor.

    “KUTSALLAR, SAVAŞLAR, SINIRLAR ERKEK ELİNDEN ÇIKMA”

    Kitabın ilk şiiri Cerattepe direnişçisi Havva Ana’ya yazılmış. Katledilen Özgecan Arslan da tarafınızca tekrar hatırlatılmış. Eril düzene bir gönderme var diyebilir miyiz?

    Bilineni yinelemiş olacağız.

    Beş bin yıllık(!) tartışmalı uygarlık tarihinde inşa edilen, yıkılan, yakılan ne varsa adında erk sözcüğü gizli (veya açık) erkeğin yaratımı! Belki ilk buğdayı, erkeği de doğuran bir kadın bulmuştur ama el yapımı kutsallar, savaşlar, sınırlar, duvarlar erkek elinden çıkma. İyi şeyler olmadı mı? Oldu elbette ve hâlâ ayaktaysak bunu gelecekten yana tarihsel kişiliklere borçluyuz; bilimi, felsefeyi, sanatı… Bu tümce kurulur kurulmaz bir soru tümcesi başını uzatıyor: Atom bombasını kullanmamıza neden olacak idiyse atom hiç bilinmese daha mı iyi olurdu?

    Evet, Havva Ana’yı, o elinde bastonuyla, “Devlet benum!” diyen cesaretten kadın yazdırmıştı. Herakleitos, kurduğu mantığa kişiler açısından tam katılmasak da “Çok şey bilmek aklı eğitseydi, Hesiedos’u, Pythagoras’ı, Ksenofanes’i, Hekaitos’u eğitirdi!” der. Ayaklı kütüphane olup kurulu düzenin dişlilerinden biri olmak da var, Cerrattepe’de salt sağduyusuyla suyuna, toprağına sahip çıkan bir Havva Ana olmak da… Kadınlar; hep denildiği veya dediğimiz gibi tek kanadıyla uçamayan, her kalkışında yere çakılan, insanlığın olmazsa olmaz, o binlerce yıldır uzayamayan kanadı. O kanat insanlığın küreğinden uzadığında -ki uzamaya başladı- insanlık, geleceğe barışın göğünde uçacak, özgürlüğün yeryüzüne inecek…

    Özgecan’ın, özgecanların soru dolu güzel gözleri hep açık ve üzerimizde. Şimdi Özgecan’ın gözü “Yer mi açıyor Ölülerimiz”den bakacak bir de…

    “SINIRA ÇIKILAN BETON DUVAR ASLINDA SALT BİR SINIR DUVARI DEĞİL”

    Savaş ve ardındaki politikalar “duvar” adlı şiirde dizelere dökülmüş.

    “Nereye çıkılır bu duvar” dizesini, toplumlar arasına örülen sınırları nasıl yorumlarsınız?

    Bir sınıra çıkılan beton duvar aslında salt bir sınır duvarı değil. Duvar, barışın da burnunun dibine çıkılan, ayağını çiğneyen duvar! Özgürlüğün de kanadına ağırlık olan bir duvar. Çiçeğin de rüzgârını kesen bir duvar. Duvar, gelecekle insan arasına çıkılan bir duvar. Duvar, çocukların oyun bahçesinin ortasına inşa edilen bir duvar. Ya da sınır duvarının öyle ikizleri, üçüzleri, öyle izdüşümleri var diyelim!

    İnsanın bilinçaltındaki bilgi, bilincindeki bilginin bilmem kaç katıymış! Bu yüzden asıl duvar, erkek egemen dünya insanının bilinçaltında sürekli yükselen, yükseldikçe her tür iktidarlaşmayı yaratan beyninde… Binlerce yıldır beyinlere tıkıştırılan, özgürlüğüne mugayir ve artık genlerine işlemiş “bilgi”yi, vazgeçilmez, alternatifsiz görüyor. Filozofun “Bildiğini zanneden insanın öğrenmesi imkânsızdır!” sözünü anımsayalım. Beyinlere çıkılan duvarlar, sınırlara çıkılanlarla, geleneğin inşa ettikleriyle, kapitalizmin aramıza çıktıklarıyla üst üste…

    SESSİZLİK, BAŞKA CİNAYETLERİN FAİLİ OLUYOR

    Yakın zaman katliamları ve faili gizlenen cinayetler de şiirlerinizde yer edindi. Bu yönlü duygularınızı nasıl kaleme aldınız? Şairin böylesi süreçlere tanıklığı nasıl tariflenir?

    Bizim bu yıl çıkan Toplu Şiirler’imizin alt başlığı “Yalancı Tanık”… Ateşi Utandıran Yangın’daki bir şiirin adı… Edebiyat, şiir, çağına tanıklık eder. Bu tanıklık edebiyattan, şiirden vaz geçmeden yapılabilirse doğru tanıklıktır. Bunun için insan kendisini programlamaz. Görmek, gördüklerinizin vicdanınızla buluşması, şiir olup kâğıda yansır. Bu kendiliğinden bir eylemdir.

    İçimizde hiç kimse ölüm olsun, acı olsun istemez! Ama nedendir bilinir-bilinmez, ölümlere itiraz da etmez! Buralarda herkes dili dağlanmış gibi sessiz. Tolstoy’un, “Acı duyabiliyorsan canlısın, başkasının acısını duyabiliyorsan insansın.” Sözü bir başucu sözü… Bu yangınlar coğrafyasında, akla gelmeyecek türden ölümler, hayatın nerdeyse bir cüz’ü haline geldi. Barış özürlü, vicdan özürlü birinin işlediği bir cinayetle birlikte kurşun sesi gibi yayılan sessizlik, başka cinayetlerin faili oluyor. Asıl acı olan bu.

    ‘Asıl olan’ demişken, işimiz şiir olduğuna göre bu sorunun son sözü, aslolanın kalıcı şiir olduğunu vurgulamak olsun. Kötü şiir kötü tanıktır.

    “HER SAVAŞIN BİR KERBELÂSI, ÇOK SAYIDA HASAN-HÜSEYİN’İ VAR”

    Geçmişin ‘Kerbelâ’sını bugüne getirmişsiniz! Bunu biraz daha detaylandıralım isterim.

    Sivas salt Sivas mı? Çorum, Maraş? 6-7 Eylül’de koca İstanbul da bir Kerbelâ’ydı belki. Kerbelâlar bir de seyirciliyse, dünya koca bir arena olur ve vahşilerin önüne atılanların her biri sessizliğin alkışlarında, kılıç kalkansız Hasan-Hüseyin’dir… Biz bunları yazarken kim bilir kim, hangi hukuksuzlukla ürkünç bir yalnızlığın içinde bir yudum sesin susuzluğunu çekmekte! Savaşlar, yıkımlar sürüyor. Her savaşın bir Kerbelâsı, çok sayıda Hasan-Hüseyin’i var. Ayrıca kapitalizmin kuşatması altındaki dünya da yazık ki hızla bir Kerbelâ’ya dönüşmekte…

    PİRHA/ANKARA

  • Nâzım Hikmet, ölümünün 57’nci yılında anılıyor

    Nâzım Hikmet, ölümünün 57’nci yılında anılıyor

    PİRHA- Şiirlerinde yurt, emek, sevgi ve direnişi anlatan ve şiirleri neredeyse tüm dillere çevrilmiş olan dünya şairi Nâzım Hikmet, ölümünün 57. Yılında unutulmadı. 

    “Seni Dünya paylaşamıyor, şiirlerin bin dilde/ Seni senden okumak var ya seni aynı dile/ Mezarın orada olsa burada olsa ne olur/ Tepende bir taş olsa çınar olsa ne olur/ Nazım Hikmet memleket, memleket Nazım Hikmet/ Kafiye için yazmadım, hasret sana memleket” şarkı sözleri Nazım Hikmet’in yıllar geçse unutulmadığının ve de unutulmayacağının kanıtı.

    Nazım Hikmet,  “1902’de doğdum/doğduğum şehre dönmedim bir daha/ geriye dönmeyi sevmem / on dördümden beri şairlik ederim./ kimi insan otların kimi insan balıkların çeşidini bilir/ ben ayrılıkların/ kimi insan ezbere sayar yıldızların adını/ ben hasretlerin/otuzumda asılmamı istediler,/ kırk sekizimde Barış madalyasının bana verilmesini/ verdiler de/ sözün kısası yoldaşlar/ bugün Berlin’de kederden gebermekte olsam da/ insanca yaşadım diyebilirim/ ve daha ne kadar yaşarım,/ başımdan neler geçer daha/ kim bilir” sözleriyle yaşamını özetliyor büyük usta.

    Hikmet Bey ve Celile Hanım’ın oğlu Nâzım Hikmet, 15 Ocak 1902’de Selânik’te dünyaya gelir. Henüz on bir yasındayken ilk şiirini yazar. Orta öğrenimini Galatasaray ve Nişantaşı Sultanilerinde gören Nâzım, 1915 yılında Bahriye Mektebi’ne girer. 1918 yılında ilk kez bir dergide şiiri yayınlanır. Mezuniyetine üç ay kala geçirdiği bir hastalık nedeniyle Bahriye’den ayrılır. Bir grup arkadaşıyla Anadolu’ya geçer. Ankara Hükümeti’nin görevlendirmesiyle Bolu’da öğretmenlik yapar.

    İki kez Moskova’ya gider. Rusya’da gerçekleştirilen ihtilale tanık olur. Ceza Yasası’ndaki değişiklik nedeniyle 1928 yılında ülkeye döner. Kısa bir süre cezaevinde kaldıktan sonra serbest bırakılır.

    Cezaevinden çıktıktan sonra çeşitli gazete ve dergilerde yazıları ve şiirleri yayınlanan ve kitapları basılan Nazım Hikmet, koğuşturmalardan kurtulamaz. Sık sık gözaltına alınan Nazım Hikmet, yaşamının on yedi yılını hapishanelerde geçirir. 1950 yılında ulusal ve uluslararası düzeyde düzenlenen kampanyalar sonunda çıkarılan Genel Af Yasası’yla serbest kalır. Ancak sürgün olmaktan kurtulamaz. Sürgünde Uluslararası Barış Ödülü sahibi bir sanatçı olarak  barış hareketi içinde aktif olarak yer alır. Dünya Barış Konseyi Başkanlık Divanı’na seçilir. Ünlü Şostokoviç’e, Şarlo’nun yaratıcısı Charlie Chaplin’e ve Fransız Parlamentosu Başkanı Eduard Heriot’a Uluslararası Barış Ödülü’nü veren jürinin başkanlığını yapar.

    Cezaevi yıllarından kalan hastalıkların etkisiyle, yurduna, halkına, hasret şiirleri yazarak, 3 Haziran 1963 günü sabahı Moskova’daki evinde yaşamını yitirir.

    Bıraktığı eserler yıllar geçse de halkların dilinde, okulda, sırada, sokakta, meydanda, fabrikada, dillendirilmeye devam ediyor.

    (HABER MERKEZİ)

  • HBVAKV Datça Şubesi Cemevi, şiir ve öykü yarışması düzenliyor

    HBVAKV Datça Şubesi Cemevi, şiir ve öykü yarışması düzenliyor

    PİRHA- Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Datça Şubesi Cemevi tarafından her yıl gerçekleştirilen Hızırşah Etkinlikleri, bu yıl 17-18-19 Temmuz 2020 tarihlerinde yapılacak. Bu yıl ikincisi düzenlenecek olan etkinlik kapsamında öykü ve şiir dallarında yarışma düzenlenecek.

    Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Datça Şubesi Cemevi tarafından öykü ve şiir yarışması düzenleniyor.

    Anadolu’nun düşünce tarihinde engin hoşgörü kültürünün yaygınlaşması, evrensel ilke ve değerleriyele buluşmasına öncülük etmiş Hacı Bektaş Veli düşüncesi,  devrimci kişilik ve anlayışı dikkate alınarak oluşturulan yarışmada, Türkçenin yazın ve konuşma diline özen gösteren bir dil bilinciyle kaleme alınmış eserlerin yarışması bekleniyor.

    SEÇİÇİ KURUL
    • Ali Ekber ATAŞ |Şiir
    • Aydın ŞİMŞEK |Şiir
    • Dr. Ali Abbas ÇINAR |Şiir
    • Mustafa FIRAT |Şiir
    • Tuğrul KESKİN |Şiir
    • Hülya SOYŞEKERCİ |Öykü
    • Berat ALANYALI |Öykü
    • Emel KAYIN |Öykü
    • M. Özgür MUTLU |Öykü
    • Aydın ŞİMŞEK |Öykü

    Değerlendirme, Seçici Kurul’un belirleyeceği yer, tarih ve saatte yapılacak.

    BAŞVURU VE ESERLERİN TESLİMİ

    Öykü ve şiirlerin, yazar ve şairlerin kendileri ya da yakınları aracılığı ile, 30 Mayıs 2020 Cumartesi günü saat 17.00’ye kadar Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Datça Şubesi Cemevi adresine açık adres, telefon numaraları, kısa özgeçmişleriyle birlikte elden teslim edimeleri ya da posta ve kargo ile gönderilmeleri gerekiyor.

    AMAÇ

    Hacı Bektaş Veli adını, evrensel özellik kazanan düşünce ve toplumsal dünyasını, onun eserlerinde dile gelen hak ve halkın sesini yaşatmak ve yeni kuşaklara çağdaş bilinçle tanıtmak ve yaygınlaştırmak.

    • Ödüle aday olacak öykü ve şiirlerin, Hacı Bektaş Veli’nin tarihsel ve düşünsel kimliği ve kişiliğini, çevreden evrensele uzanana insancıl-hümanist düşünce ve görüşlerini göz önünde bulundurması zorunludur. 

    A.Öykü ve şiirler dil, üslup, anlatım, içerik ve estetik yönden belli bir nitelikte yazılmış olmalıdır. Öykü ve şiirlerde zorunlu bir kalıp yoktur.

    B.Öykü ve şiirler, yerli ve yabancı öykü ve şiirlerle hiçbir benzerlik taşımamalıdır.

    C.Her iki alanda yarışmaya katılacaklar; öykü dalında BİR (I),  şiir dalında İKİ (2) eserle yarışmaya katılabilecektir.

    D.Yarışmaya gönderilen öykü ve şiirler daha önce hiçbir yarışmaya katılmamış ve ödül almamış olmalıdır.

    E.Yarışmaya gönderilen öykü ve şiirler, yarışmaya katıldıkları ve yarışma sonuçlanıncaya kadarki süreçte, yarışmanın hangi aşamasında olursa olsun, şartnamenin herhangi bir maddesine aykırılıkları tespit edildiği taktirde yarışma dışı bırakılır. Başka yarışmaya katılan hiçbir eser, ikinci kez bu yarışmaya katılamaz.

    F.Seçici Kurul ödüle değer eser bulamazsa, HACI BEKTAŞ VELİ ANADOLU KüLTüR VAKFI DATÇA ŞUBESİ ödül vermeme hakkına sahiptir. Seçici Kurul uygun görürse, her iki alan için aynı ödül iki ayrı katılımcı arasında paylaştırılır.

    G.Yarışmaya katılan öykü ve şiir sahipleri, bu şartnamede ileri sürülen tüm koşulları kabul etmiş sayılırlar.

    H.Ödüle, kişiler kendileri katılabildiği gibi, yayımlanmamış öykülerini sivil toplum kuruluşları, üçüncü kişiler, yayınevleri önceden yazar ve şairinin onayı alınmak koşuluyla, onlar adına önerebilirler.

    DOSYA NASIL HAZIRLANACAK?

    Öykü ve şiirler, A4 kâğıdına, çift aralıkla yazılmış ve her eserden beşer nüsha olarak hazırlanıp gönderilecektir.

    Jüri üyeleri ve birinci derece yakınları bu yarışmaya katılamazlar.

    Ödül kazanan öykü veya şiir, 1/7/2020 tarihinde açıklanacak, ödüllerin daha sonra yapılacak açıklamayla, hangi tarihte ve nerede sahiplerine verileceği kamuoyuna yazılı olarak açıklanacaktır.

    ÖDÜL
    Kazanan öykü ve şiir sahiplerine, 1.000 TL (Bin Türk Lirası) ödül verilecek. Bu ödül, öykü ve şiir dalındaki eserlerin sadece birincilerine verilecek. İkinci veya üçüncü gelenlere herhangi bir para ödülü verilmeyecek. Ayrıca Jüri değerlendirme sonucunda “Başarı ya da Özendirme” ödülü de verebilecek. Ödül töreni duyurulan tarihte Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Datça Şubesi Cemevi’nde düzenlenecek.

    İletişim: 0 535 781 61 80 / 0 554 282 28 61

    PİRHA/DATÇA

  • İHD Mersin Şubesi’nde şair buluşması-VİDEO

    İHD Mersin Şubesi’nde şair buluşması-VİDEO

    PİRHA- İHD Mersin şubesi’nde şiir dinletisi düzenlendi. Şiirlerle, Ankara Gar Katliamı’nda yaşamını yitirenler anıldı.

    İHD Mersin şubesi yılın ilk etkinliğine şiir dinletisiyle start verdi. Dernek binasında gerçekleşen etkinliğe, şairler, Tülin Şahin Okay, Jana Med İnanç ve Erdal Dalgıç katıldı. Dinletide şiir başta olmak üzere edebiyatın gücüne dikkat çekilerek, şairle okuyucunun buluşmasının önemi vurgulandı. Etkinlikte yer alan şairler, şiirleriyle duygusal anlar yaşattı. Şair Dalgıç, Anakara Gar katliamında orda olduğunu ve tesadüfen yaşadığını belirterek, o günden bugüne yaşadığından utananlardan olduğunu söyleyerek, katliamda yaşamını yitirenler için yazdığı şiiri okudu.

    Ardından etkinliğe katılan Tülin Şahin Okay ve Jana Med İnanç’ın şiirlerini paylaşmasıyla son buldu.

    Diren KESER/MERSİN

  • Sarp Yurtseven “Yere Düşen İlk Kar Tanesi” kitabıyla okuyucuya ulaştı-VİDEO

    Sarp Yurtseven “Yere Düşen İlk Kar Tanesi” kitabıyla okuyucuya ulaştı-VİDEO

    PİRHA – Şair Sarp Yurtseven, Dorlion Yayınları’ndan çıkan “Yere düşen ilk kar tanesi” kitabına dair konuştu. Şiir dilinde öyküsel bir teknik kullandığını anlatan Yurtseven, “Yaşadığımız kültürde okunan nefesler, deyişler bizlerin olgunlaşmasında aracı oldu” dedi. 

    Haberin videosu

    Sarp Yurtseven, ilk şiir çalışması olan “Yere Düşen İlk Kar Tanesi” adlı çalışmasını okuyucuya ulaştırdı.

    Dorlion Yayınları’ndan çıkan kitapla birlikte Yurtseven, bugünlerde ayrıca albüm çalışması içerisinde. Müzik eşliğinde kaleme aldıklarını seslendirmeyi amaçlayan genç şair, yaptığı çalışmalara dair bilgi paylaştı.

    İlk şiir çalışmalarına 13-14 yaşlarındayken başladığını söyleyen Sarp Yurtseven, ilk kitap çalışmasının ise epey zaman aldığını belirtti.

    “3-4 senelik süre sonunda ilk kitap meydana geldi” diyen Yurtseven “Yazdıklarımın hepsini birer birer biriktirerek bu yapıtı oluşturdum” diye de ekledi.

    “OZANLARIMIZDAN ETKİLENMEMEK MÜMKÜN DEĞİL”

    Sarp Yurtseven, Sivas kültürü ile büyüdüğünü belirterek çevresinde duyduğu deyiş ve nefeslerin de şiirini beslediğini söyledi. Yurtseven ayrıca “Hem kendi arkadaşlarım hem de profesyonel anlamda şair tanıdığım insanlar elbette vardı. Bununla birlikte, kendi topraklarımız haricinde farklı topraklarda da birçok ozanımız var. Onlardan etkilenmemek mümkün değil” İfadelerini de kullandı.

    “SÜZGECİMİZ BİZİM YÜREĞİMİZDE”

    Yurtseven, tüketime dayalı bir toplum şekli içerisinde şiir üretmenin zorluklarına değindi. “Çok çabuk bir süre içerisinde her şeyi hızlıca yapmak istiyoruz” diyen Yurtseven, şunları dile getirdi:

    “Oysaki şiir, edebiyat ya da sanat, derin duygular içeren bir durumdur. Onu çok iyi süzgeçten geçirmek gerek. Süzgecimiz bizim yüreğimizde… Ortaya çıkacak eseri yürekten iyice süzmek gerekir ve bu çarçabuk olabilecek bir durum değildir. Bunun için zaman, birikim ve deneyim lazım. Her şeyden önce de birçok hususu öğrenmek gerekiyor. Çok iyi bir şekilde yaşananları analiz etmemiz lazım. Sadece toplumsal olaylar ya da kendi yaşadığımız ülke değil, dünya içerisinde yaşanan her durumu analiz etmemiz lazım. O yüzden bizim en büyük süzgecimiz yüreğimizdir. O nedenle ortaya çıkan şiir de anlamlı olmalı. Şiirleri insanlara okutmak biraz da bizlerin elinde. İnsanlar bazı şeyleri bilmeyebilir ama bilen insanların ellerindekini diğerlerine vermesi gerekir. İnsanları kazanmak çok da kolay değil ama buna da sabır gerekir ve o da bizlerin elindedir.”

    “HAYATIN HER ANLAMINI ŞİİRLE ANLATMAYA ÇALIŞIYORUM”

    Yurtseven, kitabına koyduğu “Yere Düşen İlk Kar Tanesi” isminin de hikâyesini şöyle anlattı:

    “Yere Düşen İlk Kar Tanesi” aslında bir isimdir. Bersun isminin anlam karşılığıdır.

    Ortaokul yıllarında Bersun isimli bir kız arkadaşım vardı. Ona karşı yıllarca ve halen daha süren biraz melankolik ilgimden dolayı böyle bir çalışma yapmak istedim. Kitaba da onun ismini vermeyi uygun gördüm.

    Hayatımda görebildiğim her şeyi şiirle aktarmaya çalışıyorum. Özellikle toplumsal olarak ezilen topluluklar içerisindeyiz. Bunları dile getirmeye çalışıyorum. Bunu dile getirirken de çok lirik duygularla bahsetmeye çalışıyorum. Hayatın her anlamını vermek için düşünüp taşınıp ona göre aktarmaya çalışıyorum. Her zaman olumsuz bir bakış acısıyla da şiir yazmıyorum.”

    Günümüz şiiri hakkında da görüş aktaran Yurtseven, geçmişte iz bırakan usta kalemlerin daha saf yaşantıları sebebiyle nitelikli şiirler bıraktıklarını söyledi. Yurtseven’in aktarımları şöyle:

    “Geçmişteki iyi şairlerin yaşadığı dönemde bu günkü gibi bir teknoloji yoktu. Doğal haliyle yetişen bir meyve ile ellerimizle yaptığımız bir ürünü düşünün. Her şeyin doğal hali daha kıymetlidir. Geçmişteki değerli şairlerin yaşadığı dönemlerde teknoloji bu kadar ileri değildi. Her şeyi kendi doğallığı ile aldıkları için bizlere de onu yaşattılar. İnsanlar artık her şeyin doğalını ister hale geldi. Doğallığımızı kaybettiğimiz için geçmişteki şairlerin lezzeti hala bizlerde duruyor.”

    Eren GÜVEN / ANKARA

  • Seyit Rıza ve yoldaşları Ankara’da anıldı: Tarihle yüzleşilsin-VİDEO

    Seyit Rıza ve yoldaşları Ankara’da anıldı: Tarihle yüzleşilsin-VİDEO

    PİRHA – Demokratik Alevi Derneği (DAD) Mamak Şube Ana Fatma Cemevi, Seyit Rıza ve arkadaşlarının idam edilişlerinin 82. yıldönümünde anma gerçekleştirdi. Anmada devletin tarihle yüzleşmesi gerektiğin altı çizildi. 

    Haberin Videosu

    DAD, Mamak Şube Ana Fatma Cemevi, 82 yıl önce idam edilen Seyit Rıza ve arkadaşlarını yaptığı program ile andı.

    Anmaya Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Mamak Şube başkan ve üyeleri, HDK, HDP ve DAD üyeleri katıldı.

    Seyit Rıza ve arkadaşları için çerağı yakıp saygı duruşundan sonra DAD Mamak Şube Ana Fatma Cemevi eş başkanı Hasan Altun şu konuşmayı yaptı:

    “Rêya Hakk Alevi inancında her varlık Hakk’ın bir parçası olarak kabul edilmektedir. Bu hakikatten hareketle insan Hakk’ın nurunu, ruhunu ve bilincini taşır. Elbette ki bir canı dara kaldırmak onu yok etmek değildir. Biliyoruz ki inancımızda ceza var, eza yoktur. Doğru zamanda Hakk kelamını söylemek ibadetten sayılır. Yine yol bize öğretmiş ki, sorumluluk oranına göre darınız kurulur. Burada önemli ve iyi olan şeyleri temsil etmek ve yaşamaktır. İyi düşünen, zamanında iyi kelamı ibadetten sayan, her ikisini Hakk aşkı ve Xızır gayreti ile birleştiren her can bizim için değerlidir. Arsıza, nursuza, pirsize, hırsıza, ahlaksız devlet yetkililerine karşı yolun aklını esas alan bir duruş, sorumluluk ve şeffaf ilişkiler geliştirme elbette ki istenendir.

    Kefensiz yatanlarımız, dara gidenlerimiz, serden geçtikleri için pir kabul edildiler. Normal zamanlarda hükmün ertelenmesi hem inancımızda hem de ceza hukukunda mevcuttur. Toplumun darda ve zorda olduğu, olağanüstü dönemlerde, kaos ve kriz durumunda Hakk meydanında direnişin ruhuyla hareket etmek gerekir.

    Alevî coğrafyası, mekanı ezilmiş durumdayken, Nemrudi zihniyet toplumsal hakikati paramparça ederken, mevcut siyasetleri ile Alevî dünyasının geleceğine ciddi bir zihniyet körlüğü yaşatılırken, inancımız kültürel ve fiziki soykırım eşiğinde yaşamaya devam ederken günceli doğru okumak boynumuzun borcudur. İlla siyaset yapılacaksa; yaşanılanlara yolun aklını esas olarak, entelektüel düzeyde müdahale etmedikçe, doğru, yanlış ortaya çıkmadıkça, travma üzerinde var olmaya çalıştıkça gaflet içerisinde kalmaktan kurtulamayız.

    “XIZIR’IN DİLİ ALEVİ HAKİKATININ YAŞAM BİÇİMİDİR”

    Sürekli karşıtlık üzerinden var olmaya çalışan bir Alevi siyaseti Alevileri daha büyük tehlikelerle karşı karşıya getirir. Tarih bunun örnekleri ile doludur. Bu tarz aynı zamanda ılımlı Sünni anlayışa hizmeti de beraber getirir.

    Aleviler modernizmi, liberalizmin tüm yaşam tarzlarını kendileri için ilericilik olarak görüyorlar. Bugüne kadar Aleviler adına siyaset yapanların çoğu bu zihniyetten kurtulamadı. Oysa demokratik zihniyet ve Xızır’ın dili Alevi hakikatinin yaşam biçimidir. Yol önderlerimizin bizlere bıraktığı onurlu mirası korumak, gelecek kuşaklara aktarmak için siyaset yapanlar ya da ileride siyaset yapmaya aday olacaklar ‘Gönül kalsın yol kalmasın’ düsturunu ters çevirdiler.

    Sorunları çözme, perspektif belirleme, zorluklarla mücadele etme, hakikati esas almayı gerektirir. Bu da Sıtkı bütün bir inanç ve yola sadakati gerektirir. Özgürlük uğruna çıkılan yol bedeller ödenerek kat edilir.

    “KÜRTLÜĞÜMÜZ, ALEVİLİĞİMİZ BU TOPRAKLARIN GERÇEĞİDİR”

    Dersim dağlarında katliamın izleri 38’den bugüne hiç silinmedi. 1937-38’de bu saldırılarla Dersim baştan aşağı yangın yerine dönüştürülmüştür. Kadın, yaşlı, çocuk, genç demeden 50 binin üzerinde Dersimli katledilmiştir. Dersim’de şark ıslahat planı, mecburi iskan ve İstiklal Mahkemeleri uygulandı. Bu uygulamalar ve soykırım politikaları Dersim raporlarında belgelenmiştir. Dersim kayıtlarının ve arşivlerinin açıklanması, bu topraklarda bir daha katliam ve soykırım yaşanmaması için adım atılmalı devlet geçmişiyle yüzleşmeli Dersim’in adı ve itibarı koşulsuz iade edilmelidir.

    Seyit Rıza ve arkadaşlarının cenazeleri hala ailelerine teslim edilmemiştir. Yine o dönem cezaevlerine konan insanlarımızın da akıbeti öğrenilememiş, ailelerine mezar yerleri dahi gösterilmemiştir. Ailelerinden zorla koparılarak götürülen kız çocuklarının akıbeti hala bilinmemekte, halkımız ve aileleri için bu mesele de kanayan bir yara olarak kalmaya devam etmektedir. Bu toprakların kadim halklarındanız ve sığıntı değiliz. Kürtlüğümüz, Aleviliğimiz bu toprakların gerçeğidir. Kimseden lütuf beklemiyor, en insani ve doğal haklarımızın kabul ve saygı görmesini, anayasal güvence altına alınmasını talep ediyoruz. Bu toprakların tüm halklarının rızalaşacağı, eşitlikçi ve özgürlükçü bir yaşamı inşa edeceği bir geleceğe olan inancımızı koruyoruz.

    “DEVLET TARİHLE YÜZLEŞMELİ”

    Seyit Rıza ve arkadaşlarının idam edilişlerinin 82. yılında cümle mazlumlarımızı saygıyla anıyor, huzurlarında dara duruyor, ikrarınız ikrarımızdır diyoruz. Ve tüm insanlığın huzurunda bir kez daha devleti tarihle yüzleşmeye davet ediyoruz. Tarihsel özlemimiz Rıza Şehrini ete kemiğe büründüreceğimiz demokratik özgür bir yaşama kadar da kanayan yaramız olarak kalacak.

    Rêya Heq Alevi toplumu bu doğrultuda gayret eden canları her zaman baş tacı yapmış, onların nurundan, kemaletinden ziyalanmıştır. Karanlık aydınlığa ancak böyle evrilir.”

    Konuşmalar ardından Dersim Katliamı ile ilgili sinevizyon yapıldı. Sonrasında söz alan Gazeteci Hatice Çevik, “Dersim bölgesi inanç merkezi olmakla birlikte sarp kayalıklardan oluşan sayısız mağaraların olduğu bir bölgedir. Dersim halkı direniyor. Hala özüne sahip olmaya çalışıyor. Bu nedenle seyitlerine daha fazla sahip çıkıyorlar. İnsanlar artık yaşlanıyor, yaşanan katliama tanıklık edenler bir bir ortadan kalkıyor. Buradan yola çıkarak araştırmacılarımız, yazar, gazeteci canlarımız tanıklar üzerinden kültürel araştırmalar yaparak bir arşiv oluşturmaya çalışıyorlar” dedi.

    Programın devamında Zakir Murat Yılmaz, Dersim için yazılan ağıtları seslendirdi. Yoldaşca türküler solisti Mustafa Ceylan da HDP Antalya Milletvekili Kemal Bülbül’ün Seyit Rıza ve arkadaşları üzerine yazmış olduğu şiir ile Dersim üzerine yazılmış ağıtı okudu.

    Ardından PSAKD Mamak Şube eski başkanı Mustafa Demirtaş, lokma gülbengi okundu. Lokmaların katılımcılara pay edilmesiyle anma son buldu.

    PİRHA / ANKARA

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

  • Fuarda ekonomik kriz var! – VİDEO

    Fuarda ekonomik kriz var! – VİDEO

    PİRHA – Ankara Kitap Fuarı’nda sona gelindi. Satışlar konusunda dini ve Osmanlı kültürüne dönük yayınevlerinin yüzü gülerken alternatif yayıncılar “Artık fuarlardaki amacımız, fillere karşı karıncaların savaşı gibi oluyor” dedi.

    Haberin Videosu

    Ankara’da 18 Ekim’de açılan kitap fuarında sona gelindi. Her yıl olduğu gibi bu sene de fuarın son günü bir hayli kalabalığa sahne oldu. Fakat yayınevlerinin büyük bir kısmı satış yapamamaktan ötürü üzgün. Sebep olarak ekonomik krizle birlikte iktidar destekli yayınevlerini işaret ediyorlar.

    Fuarın bu yıl en yoğun ilgi gören standlarını Osmanlı kültürü ile dini yayınlarda kitap satanlar oluşturdu. Fuar alanının en büyük ve donanımlı standları da yine bu yönlü satış yapan çevreler oldu. İktidara yakın bir çok yazarın imza programına da ilgi bir hayli yüksekti.

    Yazar Faruk Demirel de “Ve Ankara ile Almina” isimli roman türündeki yeni kitaplarıyla fuarda yerini aldı. Fakat yazar Demirel, okuyucu konusunda yeterli bir orana ulaşamadığından ötürü memnun olmadığını ifade etti.

    Demirel ekonomik sebepler ve büyük yayınevleri ile rekabete giremedikleri için okuyucuların, bulundukları stantlara gelemediklerini ifade ederek şunları söyledi:

    “Ancak bizlerin ulaşabildiği kadar okuyucu var. Ankara fuarında köşeye sıkışmış halde iş yapıyoruz. Fakat devasa yerleri kaplamış tekelleşmiş yayınevleri var ve bunların birçoğu içeriğe değil görseli öne çıkararak, yozlaştırıcı, gerçeklerin dışında çocukların beynine emperyalist bir saldırı yapmaktalar.”

    “GERÇEK KALEM EMEKÇİLERİ PARA KAZANAMIYOR”

    Fuardaki sağ ve dini yayınların yoğunluğuna da değinen Demirel şöyle devam etti:

    “O yayınevlerinin zaten egemenler tarafından desteklendiğini biliyoruz. Hatta bir kısmından vergi dahi alınmıyor. Dünyada nasıl eşitsizlik ve sınıflar varsa fuarda da aynı şekilde… Burada gerçek kalem emekçileri para kazanamıyor. Kazananlar sadece büyük reklam yapabilen holdingler. Tanınmamış bütçesi az olan birçok yayınevi buralarda zarar edip gidiyor. Bizim bu fuarlarda ki amacımız, fillere karşı karıncaların savaşı gibi oluyor. Alternatif kitaplar üretme amacımız var. Gerçekleri halka yansıtmak istiyoruz. Çünkü tarihi okuduğunuz zaman gerçeğin hiçbirimiz tarafından bilinmediği ortaya çıkıyor. Uyduruk tarihler okutmaktalar. Çocukları cinlerle, perilerle oyalayıp Kaf dağlarına çıkartıp, kız çocuklarını prenses, oğlan çocuklarını da şehzade olarak yetiştiriyorlar. Ama belli bir yaşa geldiklerinde gerçekle karşılaşıp düşüyorlar. Kısacası medyatik olmadığımız için ancak kendi gücümüzde okuyucuya ulaşabiliyoruz.”

    “YETİŞKİNLER ZATEN HİÇ KİTAP OKUMUYOR”

    Nitelik Kitap Yayınları’nın sahibi ve aynı zamanda yazar olan Babir Pınar, bu yılki ilginin önceki yıllara nazaran daha düşük olduğunu söyledi. Pınar, kitaba olan alakanın düşük olmasındaki sebebi zamanlama ve ekonomik durum olarak tanımlarken şunları dile getirdi:

    “Çocuklar, gençler Ekim ayında okula yeni başladı. Henüz eğitim tam anlamıyla oturmadan buraya da gelemediler. Yetişkinler zaten hiç kitap okumuyor. Fuara gelen yetişkinler de kendilerine değil, çocuklarına kitap alıyorlar. Sıkıntı büyük. Her geçen yıl kitap fuarına ilgi düşüyor. Bu Türkiye’nin ekonomisine de bağlı. Bazen insanların duruşundan parası olmadığını anlıyorum ve ‘ücretsiz kitap versem mi?’ diye düşünüyor ve kimi zamanlar sadece çocuklara ücretsiz şiir kitabı veriyorum.

    Genelde çocuk kitapları satılmakta. Okullardan getirilen öğrenciler direk o fuarlara yönlendiriliyor. Öğretmenler, çocukları bizim bulunduğumuz stantların önünde durdurmadan geçiriyorlar. Anlaşılan çocukları sadece belirlenmiş yerlere götürüyorlar. Bu yıl bir iki tane sol yayın fuarda yer edinebildi. Sosyalist yayınevleri buraların kiralarını karşılayamıyor.

    Arkadaşlarımız mutlaka buralara gelmeli. Burası bir anlamda mücadele alanı. Gelsinler ve bu egemenliğe son versinler. Bu fuarları düzenleyenler de belli bir siyasi akımın üyeleri. O sebeple sağ yayınlar buralarda egemen durumda.”

    “ÜLKENİN EKONOMİK DÜZEYİ FUARDAN ANLAŞILIYOR”

    Yazar Bağdat Ulusoy ise fuarın kendisi açısından verimsiz olduğunu belirterek şunları söyledi:

    “Bu benim ikinci kez katıldığım fuar. Bu sene fuarda durum gerçekten kötü. Ülkenin ekonomik düzeyi fuardan gayet güzel anlaşılıyor. Çok çok az bir kesim keyfi olarak kitap alıyor. Bütün aileler, çocuklarına almak için öğretmenlerin vermiş olduğu liste ile buraya geliyor. O listelerde de gerici yayınlar bulunuyor ama aileler almak zorunda kalıyor. Yani fuar bu anlamıyla iyi değildi.

    Şahit olduğum bir an var; bir veli, çocuğuna kitap arıyor ve eşine ‘hep dini yayınlar var. Ne yapacağız?’ diyor. Durum bu yani.

    Fuar boyunca 40 kitap satmadım. Çoğunu hediye verdim; bir anlamda okusunlar, başkalarına ulaştırsınlar diye. Demokrat ve Aydın kesimleri bu tür fuarlara bekliyoruz daha ileriye gitmek için onları okumaya çağırıyoruz şiir kitaplarını görünce burun kıvırıp gidenler var ama şiir çok şeyi anlatıyor bu bilinmeli.”

    “KİTAP SAYISI HER YIL DÜŞÜYOR”

    Nota Bene Yayınevi editörü Yalçın Bürkev de ekonomik krize bağlı olarak kitap satışlarında bir düşüş eğilimi olduğunu söyleyenlerden.

    Bürkev, fuarda yoğunluğu olan kesimleri “Türkiye profili ne ise az buçuk buralara da yansıyor” diyerek dini yayınların oranına işaret etti. Kuramsal yönü ön plana çıkan kitapları satmayı tercih ettiklerini söyleyen Bürkev, “Okur oranı ekonomi ile çok bağlantılı. Bu sebeple de kitap basma sayısı yıldan yıla azalmakta” diye de ekledi.

    Eren GÜVEN – Cebrail ARSLAN / ANKARA

  • Ozan Şiar Ağdaşan: Cemevleri ve sanat bir pazar aracı değildir-VİDEO

    Ozan Şiar Ağdaşan: Cemevleri ve sanat bir pazar aracı değildir-VİDEO

    PİRHA- Küçük yaşta şiir yazmaya ve türkü söylemeye başlayan Ozan Şiar Ağdaşan,  “Alevilik rant aracı olduğu müddetçe Alevilik paklanamaz. Aleviliğin aklanması için gerçek anlamda sanatçısından kurumlarına kadar kendilerini dara çekmesi, sömürüden uzak durması lazım” dedi. 

    Haberin videosu

    Küçük yaştan beri şiir yazıp türkü söyleyen Ozan Şiar Ağdaşan, yaptığı çalışmalara, sanata ve Aleviliğin sanat ile ilişkisine yönelik Pir Haber Ajansı’na konuştu.

    Aslen Karslı olan Ozan Şiar Ağdaşan, yatılı okulu Ağrı’da, üniversiteyi Ankara’da okumuş. Bakanlıklarda çeşitli kamu birimlerinde çalıştıktan sonra bir çok amatörce ve profesyonelce sosyal, siyasal, kültürel çalışmaları olmuş. Daha sonra sanata, kültüre edebiyata yönelmiş. Küçük yaşlardan beri şiir yazmak, türkü söylemek en önemli aşkı olmuş.

    Edebiyat ve müzik alanında bazı şiirlerinin yöresel anlamda da ödül aldığını belirten Ozan Şiar Ağdaşan, daha sonra eşi Ozan Şah Turna ile Almanya serüvenlerinin başladığını, orada sanatsal kültürel toplumsal yaşantılarının bütünleştiğini söyledi.

    Eşi Ozan Şah Turna’nın, “İnsanlık Tehlikede” adlı çalışması ile ozanlık geleneğini çağdaş müzik formasyonuna ilk katan kişi olduğunu dile getiren Ozan Şiar, albüm ve kitap çalışmalarının devam ettiğini, solo olarak, “Ateşlerde Dans Ettik”,  “İnadına Sevdamız” adlı kitap çalışmalarının 30’un üstünde kollektif kitapta yer aldığını söyledi.

    “TÜRKÜ VE ŞİİRLERİMİZİN TEMASI RENK BAHÇESİ GİBİDİR”

    Albüm ve kitap çalışmalarının birçok dünya üniversitelerinde, Türkiye üniversitelerinde yüksek lisans, doktora tezlerine konu olduğuna dikkat çeken Ozan Şiar, “Türkülerimizin, şiirlerimizin teması renk bahçesi gibidir. İçinde kadın, doğa, sevgi,  muhabbet, emek, sosyalizm vardır. Ama tabi ki bu sosyalizm kalıplaşmış kuru ruhsuz bir sosyalizm değil, insan sevgisi ile aşk-ı muhabbet ile emek ile bütünleşen bir davadır” dedi.

    “İKTİDAR HER YERDE İKTİDARDIR”

    Zakirliğin aşk ile sevgi ile emek ile bütünleşmediği zaman topal kaldığını, yarım kaldığını ifade eden Ozan Şiar Ağdaşan, “Benim naçizane bir basın bildirim vardı. Gerek düzene karşı gerek kendi içimizdeki eğrilik sömürülerine karşı. İktidar her yerde iktidardır. Devletlerin büyük iktidarı vardır, kurumların da kendilerine özgü iktidarları vardır. Ama iktidar her yerde iktidardır. İktidar iktidarlığını korumak ister. Gerçek üretenleri, emekçilere orada yer vermek istemez. Dolayısıyla zakirliğin de özünde haktan aşktan muhabbetten yana olmak vardır” şeklinde konuştu.

    “SANAT KURUMLARI RANT ARACI OLDU”

    Günümüz sanatına ve sanatçısına yönelik değerlendirmelerde ve eleştirilerde bulunan Ozan Şiar, şunları kaydetti:

    “Yıllar evvel sanat ve kurumlardaki kirlenme çok daha azdı. Sanayileşmenin, şehirleşmenin getirdiği kirlenme gibi yan faktörler vardır. Ama bu bir mazeret değildir. Sanat, gerek Alevi camiasında gerek demokrasi camiasında istisnalar hariç, kurumların rant aracı oldu. Pir Sultan’ı dilden bırakmıyorlar. Peki Pir Sultan gece başına ‘Ben 5000 TL, 10.000 TL alırım’ diye para mı dayatıyordu. Şah Hüseyin’i dilden bırakmıyorlar, Şah Hüseyin makam uğruna değil taviz vermek, makamları tepmiştir.

    Hem emekten yana görünüyorsunuz, hem de bir işçinin emekçinin 5 ayda 1 yılda kazanamadığı parayı sen bir konserde yarım saatte bir saatte kazanıyorsun. Bu bir zulümdür, sömürüdür, haksızlıktır. Bir de pazarlık yapanlar var, ‘Ben şu oteli isterim, bu kadar para vermezseniz gelmem.’ Alevilik rant aracı olduğu müddetçe Alevilik paklanamaz. Aleviliğin aklanması için gerçek anlamda sanatçısından kurumlarına kadar kendilerini dara çekmesi, sömürüden uzak durması lazım.”

    “CEMEVLERİ VE SANAT BİR PAZAR ARACI DEĞİLDİR”

    Cemevleri ve sanat bir pazar aracı değildir, topluma bir hizmet aracıdır” diyen Ozan Şiar son olarak şunları kaydetti:

    “Biz diyoruz ki pir olmak illa bir ana, baba olmak ocaktan gelmek demek değildir. O çırayı yakmak önemlidir. Eğer siz emekçiler burada bir hizmet veriyorsanız, siz de burada pir yolunda en büyük hizmeti yapıyorsunuz demektir. Ama ocaktan gelen birisi vardır fakat o ocağa layık değildir. Bu yüzden de kan bağı değil can bağı önemlidir. Örneğin ben can bağı bir Kızılbaş yolcusuyum. Şeyh Bedrettin gibi. Can bağı olunca kan bağı atılınca o zaman bütün insanları, bütün mazlumları, bütün ezilenleri bir görüyoruz. Ne mutlu can bağı ile birlikte olanlara.”

    Sabri MERAL-Medine MERAL
    İSTANBUL

  • Zamanın bu kadar can yakıcı olduğu yerde şiir bir ihtiyaç- VİDEO

    Zamanın bu kadar can yakıcı olduğu yerde şiir bir ihtiyaç- VİDEO

    PİRHA- “Kalbim çekildi yolunuzdan bir gün. Bir akşamüstü, sizin gününüz aydınlıkken. Siz aşk tazelerken, size göreyken mutluluk.”

    ‘Üzgün Ağaç Ağıdı’, ‘Aşka Şirk Günleri’ ve ‘Vaktidir’ adlı üç şiir kitabı olan genç şair Akın Yanardağ; bir ifade biçimi olarak gördüğü şiiri tanımlamanın, şiirin ne olduğunu söyleyebilmenin çok mümkün olmadığını ancak şiirin, insanın kendi kalbine inmesi olarak düşünüyor.

    “Kendi kalbine inmesi” Yanardağ için çok önemli bir imge. Çocukluğu ve ilk gençlik çağları, 1938 Dersimi’ni yeniden yaşatan 1993-1994 yıllarındaki yoğun köy boşaltmaları döneminde geçmiş. Yatılı okuduğu yıllarda şiire yönelen Yanardağ, şiirlerine yansıyan bu dönemi şöyle anlatıyor:

    “Benim kendi hayatımda ani, hızlı gelişen bir süreçti. Kendi dilinden, kültüründen, yaşam alanından koparılıyorsun ve başka bir kültüre, mecraya atılıyorsun. O yılların üzerimdeki etkisi, sonradan ortaya çıktı. Şiirlerime yansıdı. Neticede küçüktüm ama şiir eğer hafızayla, aidiyetle, dille de ilgili bir şeyse sonradan bunun etkisi ortaya çıkıyor şiirle birlikte. Yani şiir, benim için yaşadıklarıma, çocukluğuma yönelik bir kazı faaliyeti oldu. Ondandır ki ‘hafıza’, ‘hatırlama’ temel izleğim oldu.”

    “HATIRLATICI OLMAK GELECEĞİ DE ETKİLER”

    Yanardağ, “Neyi hatırlatması gerekiyor? Tabi ki içinden geldiğimiz hayatı hatırlatması gerekiyor. Dersim coğrafyasında acı, trajik kırılmalar yaşanmış… Mehmet Çetin’in deyişiyle ‘insanlar yaralı halde bırakılmış’. Yani sadece bedenen, fiziken değil, aynı zamanda kültür, dil olarak da insanlar yaralı halde bırakılmış. 1915’ten alalım, katliamlar, soykırımlarla birlikte anılan bir coğrafya. Bu açıdan hatırlatıcı olmak geleceği de bir anlamda daha iyi kurgulamak, daha iyi düşünmek, daha iyi ortaya koymaktır.” diyor.

    Yine de pek çok şairin konuları, temaları olan aşk, özlem, sürgün, gurbet gibi duyguların, kavramların kendisi tarafından da ele alındığını ama bir şairi özgün kılanın bu temaları nasıl işlediği, bunları nasıl ifade ettiği, kendi macerasını nasıl kat ettiği olduğunu belirtiyor.

    “KENDİ KALBİMİZE DÖNMENİN VAKTİDİR”

    Son kitabı ‘Vaktidir’ üzerine şunları dile getiriyor Yanardağ “Kendimize dönmenin vaktidir, silkelenmenin vaktidir. Başka olanaklar çoğaltmanın, ortaya çıkarmanın vaktidir. Kendi kalbimize döneminin vaktidir. Daha özel anlamda söylersek kendi dilimize, kültürümüze, yaşam alanlarımıza da dönemin vaktidir.”

    Şiirle bağ kurup yazdığından beri pek çok şairden etkilendiğini, özellikle de ilk şiirlerini yazdığı dönemde Mehmet Çetin aracılığıyla Piya Kollektifi’yle tanışmasının kendi şiiri üzerinde etkisinin çok olduğunu söyleyen Yanardağ, “Tabi Piya Kolektifi’nin bende çok etkisi var. Şiirin poetik, estetik algılanışıyla ilgili, sanatın kimi alanları, durumlarıyla ilgili Piya’nın bende çok etkisi var. Bu çalışmalarımda da görünür. Benim özel olarak üstümde etki eden şairler ise başta Mehmet Çetin’dir. Mehmet Çetin sadece etkilendiğim değil aynı zamanda benim yazma sürecimi, yayınlama sürecimi, etik, estetik oluşumum da önemli rolü olan kişidir. Onun yanında Emir Ali Yağan var. İkisi de Dersimli” diyor.

    Ana dili Kırmancki lehçesinde de şiir yazan şair Yanardağ, “Kırmancki’nin tabi başka bir şeyi var, kapsayıcılığı var yani ruhu var, başka bir durumu var. Biraz da dille ilgili bir sürgünlük, gurbetlik durumu olduğu için ondan uzaklaştırıldığımız için Kırmancki daha önem kazanıyor aslında. Kendimizi ifade ederken aslında kırmanckide rahat, daha kendin olarak ifade ediyorsun ama beslenme kaynakları yine aynıdır. Yine yaşadığınız hayattır, geldiğiniz hayattır” diyor.

    “HAYAT DEVAM ETTİKÇE ŞİİR OLACAKTIR”

    Yanardağ, “Şiir bir ihtiyaçsa daha çok hayatın sıkıcılığına bir yanıt olduğu içindir. Dünya, hayat böyle devam ettikçe, şiir de olacaktır” diyor.

    Sanatın insan ve toplum üzerindeki etkisinin eşsiz olduğunu düşünen Yanardağ, “Sanatın, edebiyatın, kültürün kişinin kendi olmasında, kendi olma sürecini tamamlamasın da, kendini daha iyi ifade etmesin de, yoğunlaşmasın da, en azından kendine yoğunlaşmasında bir etkisi, katkısı vardır. Aynı şey, insanın içinde yaşadığı toplumu daha iyi anlayabilmesi için de sanatın rolü olukça önemli” diyor.

    HATIRLATMA VE BENLİK

    Şiirin genel Türkiye toplumundaki, insanındaki karşılığının hak ettiği gibi olmadığını, toplum olarak sanata, edebiyata ne kadar önem veriliyorsa şiire de o kadar önem verildiğini dile getiren şair Yanardağ, yine de şiirin, hayatın sıkıcı yanı dolayısıyla hep olacağının umudunu taşıyor.

    Sanatçıların, şairlerin insan olarak da sanatçı olarak da günlük hayatın ve ülkenin politik gidişinden elbette etkilendiklerini, sanatlarını ondan bağımsız oluşturmadıklarını ifade eden Yanardağ, ama sanatçıların sanatlarını kaba politik söyleme düşmeden, kendi sanat dallarının kendine özgür araçlarıyla ortaya koymaları gerektiğinin altını çiziyor.

    Şiirin yanı sıra öyküler de yazan Yanardağ, öykülerinin de şiire yakın bir üslupla yazdığını ve beslenme kaynaklarının ve temalarının şiirlerin de olduğu gibi daha çok ‘hatırlama’ ve ‘benlik’ üzerine olduğunu aktarıyor.

    Sevim KAHRAMAN/İsmet SEFER

    İSTANBUL

  • ‘Yaşadığımız acıları şiirler ile dile getirdim’

    ‘Yaşadığımız acıları şiirler ile dile getirdim’

    PİRHA- Sivas Katliamı’ndan etkilenerek şiir yazmaya başlayan Elbistanlı Ayşe Karagöz en büyük hayalinin maddi imkansızlıklar nedeniyle bastıramadığı şiir kitabını bastırmak olduğunu söyledi.

    1993 Sivas Katliamı sonrası şiir yazmaya başlayan Ayşe Karagöz köy evinde kalan öğretmenlerin getirdiği kitapları okur ve kendince şiir yazmaya başlar. Maraş ve Sivas Katliamı sonrası yaşanan acıları şiire dökmek istediğini dile getiren Karagöz, “Okuyan kadın güneşin ufuktan doğması gibidir. Okuyan kadın doğaya, kendine canlılık verir” diyerek sözlerine ekliyor.

    “MARAŞ, SİVAS BANA DERT OLDU”

    Elbistan’ın  Yapılıpınar köyünde doğan Karagöz okumamanın kendinde büyük bir ukde yarattığını vurgulayarak şunları söylüyor:

    “İlkokulu köyümde okudum. Şiir yazmayı seviyordum. Okumamak bende büyük ukde yarattı. Okumamanın en büyük nedeni törenidir. Kızları ve erkekleri aynı kefeye koymadık. Köyde lojman olmadığı için öğretmenler bizim evde kalırdı. Öğretmenlerin getirdiği kitaplarla kendimi geliştirdim. Kendimce şiirler yazıyordum. Ailemin kalabalık olması nedeniyle şiir yazmayı bırakarak anneme destek oldum. 20’li yaşlarda Adana’ya geldik. Şiirlerimin konusu güncel konulardır. Yaşadığımız acıları şiir ile dile getirdim. Maraş, Sivas olayları bana dert oldu. Bende derdimi şiire aktardım. Yolumuzun etkisi de oldu.”

    “OKUYAN KADIN DOĞAYA, KENDİNE CANLILIK VERİR”

    “Bir kadının okumaması demek kadının kör olması demektir” diyen Karagöz, okuyan kadının kendini tanıdığını ve güç haline geldiğini ifade etti. Kadının bilinçlenerek toplumda var olmasının ancak kadının örgütlülüğü ile mümkün olduğunun altını çizen Karagöz şunları vurguladı:

    “Yaşamdan ve medeniyetten bağlarının koparılması demektir. Güncel konuları değerlendiremez. Yarını yetiştiremez. Okumayan kadın anne olamaz. Çevre edinemez. Okuyan kadın güneşin ufuktan doğması gibidir. Okuyan kadın doğaya, kendine canlılık verir. Bizim eksikliğimiz bizden kaynaklı değildir. Bizi bu hale koyanlardan kaynaklıdır. Büyük engel yoktu. Sadece benim çevremde benim ayarımda kimsenin olmamasıdır. Yanımdaki kadınların okur yazar olmaması en büyük engel oldu. Dar çemberin kırılmasıyla özgür olursun. Ben şiirlerimin bastırılmasını istiyorum. Ekonomik ve ailevi sorunlardan dolayı şiir kitabını bastıramıyorum. Her kadın günde 2 kez kendini sorgulamalıdır. Ben kimin ? Bir ders olarak kendine program yapsınlar”

    PİRHA / MERSİN 

  • Can Yücel Kültür Sanat Festivali 26, 27 ve 28 Nisan’da Datça’da

    Can Yücel Kültür Sanat Festivali 26, 27 ve 28 Nisan’da Datça’da

    Datça Kültür Sanat Dayanışması’nın organize ettiği Can Yücel Kültür Sanat Festivali 26, 27 ve 28 Nisan’da gerçekleşecek.

    Datça Kültür Sanat Dayanışması’nın organize ettiği Can Yücel Kültür Sanat Festivali 26, 27 ve 28 Nisan’da gerçekleşecek. Muğla Büyükşehir Belediyesi, Datça Belediyesi ve Datça halkının katkılarıyla yapılacak festivalde ticari amaç güdülmezken, tüm giderler imeceyle karşılanacak. Bu sayede yurttaşlar, konserler dahil tüm etkinliklere ücretsiz katılım sağlayabilecek.

    Üç gün sürecek olan etkinliklerde Nida Ateş, Luxus, Komik Günler ve Eskişehir Tepebaşı Belediyesi temizlik işçilerinin orkestrası imeceye destek vermek için karşılıksız sahne alacak.

    Müfide İnselel gibi Datça’nın tüm müzisyenleri ve gruplarının da konser vereceğini festivalde Türkiye’nin tanınmış şairleri, edebiyatçıları, ressamları, tiyatrocuları, fotoğraf sanatçıları, söyleşilerle, dinletilerle ve sergilerle konukları kültür ve sanata doyuracak.

    FESTİVALİN SON GÜNÜNDE PİKNİK

    Festivalin son günü Hızırşah’ta piknik düzenlenecek. Tüm Datçalılar festivale katılan konuklarla birlikte yeryüzü sofrası kuracak. Piknik alanında yöresel müzikler ve oyunlar eşliğinde kardeşlik, dostluk mesajları verilecek.

    “YAŞASIN HAYAT, YAŞASIN SANAT”

    Datça Kültür Sanat Dayanışması adına konuşan ressam İbrahim Çiftçioğlu, “Datça Antik Çağ’dan bu yana kültür sanatın merkezi oldu. Bu özelliğini bugün de sürdürüyor. Can Yücel Kültür Sanat Festivali bir festivalden öte bir etkinlik. Çünkü, tüm giderler imece usulüyle karşılanıyor. Datça halkı el ele vererek Can Yücel ismini yaşatıyor. Farklı görüşlerden, farklı kesimlerden, herkes  “kültür ve sanat” çatısı altında birleşiyor. Bu yüzden kültürel erozyona karşı durmak için hep birlikte yaşasın hayat, yaşasın sanat diyoruz” dedi. (HABER MERKEİ)

  • Okuma yazması yok ama üçüncü şiir kitabını yayınladı-VİDEO

    Okuma yazması yok ama üçüncü şiir kitabını yayınladı-VİDEO

    PİRHA– Okuma ve yazma bilmeyen Ozan Gülkız Aslaner, üçüncü şiir kitabını yayınladı. ‘Karanlıkta Açan Gül’ adlı eseri için yakınlarından destek alan Aslaner  “Önceden ben söylerdim eşim ise yazardı. Birkaç yıl önce onu kaybettim. Sonra komşularım yardımcı oldu. Onlar da taşınıp gitti. Şimdi yalnız kaldım. Şiirlerim aklımdan uçup gidiyor” dedi.

    Gülkız Aslaner, Çorum’un Alaca ilçesinde dünyaya gelip çocuk yaşta evlendirilerek bir yığın çilenin içerisine sürüklenmiş bir kadın ozan. Fakat zihnindekileri kağıda dökebilecek kadar dahi okuma yazması olmayan bir ozan.

    76 yaşında, tek başına Ankara’da bir evde yaşayan Aslaner, “Aslında ben ne ozanım ne de şair” diyor. Fakat gerisinde üç şiir kitabı biriktirmiş durumda. 13 Yaşında şiir üretmeye başladığını anlatan Aslaner, köyde okul olmaması sebebiyle hiç eğitim alamamış. Bu nedenle şiirlerin kaybolmaması için eşi Hasan Aslaner, Ozan Gülkız’ın bir anlamda hep kalemi olmuş.

    “ŞİİRLERİMİ KİMSEYE AÇIKLAYAMADIM”

    “Ben şiir okudum, eşim ise hep yazdı” diyen Gülkız Aslaner, geçmişine dair şunları anlattı:

    “Çorum’un Koçhisar köyünde doğdum. 14 Yaşını bitirip 15’e girdiğimde üç çocuklu bir adamla evlendirilip Yozgat’a gittim. Aile çok zengindi… 35 sene orada yaşadık. 5 çocukla ve evimle uğraştım. Köydeydim, bir zaman çok çalıştım ve sonra 1993’te Ankara’ya geldim. Ardından eşim vefat etti, yalnız kaldım. İlk şiirlerimi öksüz büyüdüğüm dönemde yazdım. Her şeye duygulanıyordum. Beni 5 yaşındayken teyzem alıp büyütmüş. Çok fakirlermiş. Ve ben her şeye duygulandım. Her şeyi kendime sorun yaptım. Söylediğim şiirleri kimseye açıklayamadım.”

     İLK ŞİİR, ATINI YİTİREN KÖYLÜYE 

    Okuma ve yazma bilmeden şiir üretmenin güç olduğunu anlatan Gülkız Aslaner, ilk şiirini nasıl oluşturduğunu da şu cümlelerle anlattı:

    “Köyümüzde at arabası şoförlüğü yapan biri vardı. Şehre gitmek isteyen onu çağırırdı. Birgün adamın atı öldü. Hasat zamanıydı ve o şoförün elde avuçta bir şeyi yoktu. Ne yapacağımızı şaşırdık. Kaynıma gelip yeni bir at alması için ‘bana biraz para ver’ dedi. O da ‘sana at alacak kadar param yok’ dedi. ‘Ne yapacak bu adam’ diye çok üzüldüm. Bunun üzerine bir şiir yazdım:

    Kendirdendir fakirlerin halısı
    Öküzü ölmüş yürümüyor kağnısı
    Ne hükümet duyar ne de valisi
    Ne olacak hali fakirin dedim

    “YAZAN OLMAZSA UNUTUYORUM”

    “Bu şiirle başladım. Fakat istediğim zaman şiir söyleyemiyordum” diyen Aslaner, yoksulun derdini kendi derdi görüp zorlu bir uğraşa girdiğinin altını çiziyor. “Aniden bir duygu geliyor, söylüyorum ama yazan olmazsa unutuyorum, yazan olursa kalıyor. Okumuşluğum yok ‘A’ derken ‘B’yi unutuyorum” diyen Aslaner, şiirleri nasıl bir araya getirdiğini ise şöyle anlatıyor:

    “Hiç kimse ‘bu harf şuraya olmamış’ diyen olmadı. Bu konuda destek olunmadı. Kendim söyledim, kendim ayarladım. İş görürken, düşünürken bir anda ilham geliyor. Hani ben âşık, şair falan da değilim. Sadece içimdekileri söyleyeceğim.

    Bir gün Sivas’tan dedemiz geldi. Çok bilgili insandı. Her söylediği yerine oturuyordu. O arada bir soru sorup ilk şiirimi de ona söylemek istedim. Fakat eskiden kadınlar, erkeğin yanında konuşamazlarmış ya… Aklımdakileri eve gelip akşam başladım söylemeye:

    Bir hazine gördün mücevher dolu
    Oradan payımı almak isterim.
    Kimler kurdu tarikatın yalana
    Ben onu pirimden sormak isterim
    Güzeldir pirimin sözleri güzel
    Muhabbet dağının düğümünü çözer
    Eline asayı kim aldı ezel
    Ben onu pirimden sormak isterim.

    Gökteki melekler ummana daldı
    Kimi yar eyleyip şeydaya saldı
    Süleyman’ın mührü kimlere kaldı
    Beni onu pirimden sormak isterim.

    Ozan Gülkız Aslaner, şiir üretimi için hep içindekilere kulak verdiğini anlatarak, çevresinde hiç şair olmadığına da dikkat çekti. Köylerine gelen dedenin deyişlerinden çokça etkilendiğini anlatan Aslaner’in anlatımları şöyle:

    “Beni yönlendiren kimse olmadı. Şiir içimden gelen bir şeydi.  Beni büyüten ocaktan gelen dede oldu. Onun her şeyine imrenirdim. Dede söylerken deyişlerini kalbimde tutardım. Sonrada onları eşim sayesinde yazıya dökerdim. Eşim yanımda olmadığı zamanlarda aklımdakiler uçup gidiyordu. Çok üzülüyordum. Cepte bir para yitirmiş gibi oluyordum.”

    İlk kitap yazma fikrinin nasıl ortaya çıktığını da anlatan Aslaner şöyle devam etti:

    “Dikmen’de yürürken inşaat halinde bir yerin cemevi yapılacağını öğrendim. Çok sevindim. Yani Ankara benim oldu. O anda şunları söyledim:

    Bir güneş yükseldi Dikmen üstünden
    Yükselip geliyor müminler için
    Bulutlar süzülmüş göklere ağır
    Rahmet yağacak müminler için
    Minnettarım bu temeli atana
    Hayırlı olsun memlekete vatana

    Bu şiiri söylediğimde bacımın oğlu beni aldı oraya götürdü. ‘Hala, şirin güzel olmuş gel cemevindekilere de söyle’ dedi. Ahmet Şahin isimli biri ‘Ablacığım çok güzel söylemişsin gel bir kitap bastıralım’ dedi. O önder oldu yani.”

    Aslaner, son kitabı ‘Karanlıkta Açan Gül’ için kızı ve yeğeninden destek aldığını da şu sözlerle anlattı:

    “Şurada iki kitabım var. Belki okuyan beni tanır. Değeri ne olacak bildiğim yok. Bu kitabın çıkmasına da kızım önder oldu. ‘Anne o kadar biriktirdin, bir kitap haline getirelim’ dedi. Diğer çocuklar karşı durdu ama ben yazdım. Hala şiir üretiyorum fakat hep unutuyorum. Yalnız kalınca komşum destek olup yazıyordu. O da taşındı gitti. Şimdi oturduğum bina hep iş yeri oldu, hiç kimse yok.”

    Eren GÜVEN / Cebrail ARSLAN / ANKARA

  • Bahar Şenliği panel, şiir ve müzik dinletisiyle başladı – VİDEO

    Bahar Şenliği panel, şiir ve müzik dinletisiyle başladı – VİDEO

    PİRHA – Alibeyköy Cemevi’de iki gün sürecek ‘Bahar Şenliği’ söyleşiler, müzik ve şiir dinletileri ile bugün başladı.

    İstanbul Alibeyköy’de bulunan PSAKD Eyüp Şubesi’nde ‘Bahar Şenliği’ etkinliğinin birinci günü sabah saatlerinden itibaren cemevi bahçesinde stantların kurulması ile başladı.

    İlginin yoğun olduğu bahar şenlik alanındaki ağaçlara Mahzuni Şerif, Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, Yılmaz Güney, Aşık Veysel, Ahmet Arif’in fotoğrafları asıldı. ‘Güzel Günler Göreceğiz’ pankartının asıldığı şenlikte kitap, dergi, hediyelik eşyalar ve yöresel gıdaların yanı sıra Dersim’den gelen Jil sabunu stantları açıldı.

    Şenlik ilk olarak ‘Türkiye’de Kadın Olmak’ konulu panel düzenlendi. Panelde konuşmacı olarak Avukat Devrim Avcı, Eğitim-Sen 3 No’lu Şubeden Meral Gülşen yer aldı.

    “TÜRKİYE’DE HALA ÇOCUK EVLİLİKLERİ KONUŞULUYOR”

    Eğitim Sen 3 No’lu Eğitim Sekreteri Meral Gülşen, konunun oldukça zor ve kapsamlı olduğu vurgusunu yaparak konuşmasına başladı. Meral Gülşen,  bir cemevinde bunu konuşmanın oldukça anlamlı olduğunu, kadının Alevi camiasında çok değer gördüğü algısının yanında içine girince aynı sıkıntılarla karşılaşıldığını söyledi. Daha küçükken tarif edilen bir kadınlık kavramıyla yaşamaya başladıklarını söyleyen Gülşen, “Ne giyeceğimizin, nasıl konuşacağımızın, nasıl okuyacağımızın dahi” bu tarif etrafında şekillendiğini aktardı.  Meral Gülşen hala Türkiye’de çocuk evliliklerin konuşulduğunun; çalışma hayatında kadınların geri plana itildiğinin, erkekle eşit ücret altında çalıştırılmadığının; eşleri, babaları, erkek arkadaşları tarafından şiddete, taciz ve tecavüze maruz kaldığının; siyasete aktif bir şekilde katılamadığının altını çizdi. Eğitim hayatında da bu eşitsizliğin devam ettiğini söyleyen Güneş, “Getirilen 4+4+4 eğitim sistemiyle eğitimine devam etmeyen çocukların yüzde 80’i kız çocuklarımız. Bu kız çocuklarının evde tarif edilemeyen bir iş yüküne hazırlanması sonucu oluşuyor.” dedi.  Güneş “Bizim sorumluluğumuz bütün bu alanlardaki kadınlardan ortak bir kadın tasviri yaratmak ve ancak dayanışmayla var olur.” dedi.

    “HALA NİYE BUNU GİYDİN DİYE SORGULUYORLAR”

    Avukat Devrim Avcı ise çocukluktan itibaren kalıplaşmış bir şekilde karşılaşılan sorunlara dikkat çekti. 2002 yılında AKP’ nin iktidara gelmesiyle; kadınların eğitim, sağlık, hukuksal boyutta çok acımasız bir gerçeklikle yüzleştiğini söyleyen Avcı aynı zamanda kadına yönelik şiddete dikkat çekti. Kendisini “erkek” olarak ifade edenin kadını bir cinsel obje olarak görmesi sonucu ortaya çıkan taciz ve tecavüz olaylarının sürdüğünü aktaran Avcı, “Sıkıntı bu olaylara engel olması gereken adalet mekanizmasının gerekeni yapmaması. Bugün mahkemelerde sorgulanan sanık değil, kadın oluyor. ‘Niye oradaydın? Niye bunu giydin?” gibi sorular kadına yöneltiliyor” dedi.  Devrim Avcı “Hukukun bu denli aile içine girmesine yanlış diyorlar ancak hukuk zaten toplumsal noktalara değinen bir mekanizmayken aileyi bunun dışında tutamazsınız.” dedi.

    “SAVAŞTAN EN ÇOK KADINLAR ETKİLENİYOR”

    Hülya Zabun ise Ortadoğu’da süren bir savaşın varlığının ve bu savaşlarda en çok katledilenlerin kadınlar ve çocuklar olduğunun ayrıca göçmen kadınların ve mevsimlik işçi kadınların olayın görünmeyen kısmında olduğunun vurgusunu yaptı.

    Şiir dinletilerinin de yapıldığı şenlikte Soma da unutulmadı ve performans sergisi açıldı. Söyleşiden sonra şiir ve müzik dinletisi yapıldı.

    Şairler Nesimi Aday, Ahmet Can Akyol ve Özgün Enver Bulut’un şiirlerini seslendirdiği dinletide ezgileriyle sanatçı Doğan Çelik yer aldı.

    Dinletinin ardından,  ‘En güzel şarkı kitap’ söyleşisi gerçekleşti. Kitap söyleşisinde, Ankara Katliamı’ndan yaralı kurtulan Günay Karakuş ve Yazar Ercüment Akdeniz iş cinayeti, çocuk işçiler ve emek sömürüsüne ilişkin görsellerle anlatım yaptı. Söyleşinin ardından da kitaplarını imzaladılar.

    İlk günkü şenlik Tolga Sağ, Yılmaz Çelik, Taylan Yıldız, Cihan Çelik’in konseriyle sona erecek. (HABER MERKEZİ)

  • Yazar Süleyman Zaman, Derviş Kemal Özcan’ın yaşamını ve şiirlerini kitaplaştırdı-VİDEO

    Yazar Süleyman Zaman, Derviş Kemal Özcan’ın yaşamını ve şiirlerini kitaplaştırdı-VİDEO

    PİRHA – Araştırmacı -Yazar Süleyman Zaman, Alevi Bektaşi ozanlarından olan Derviş Kemal’in düşüncesini ve dizelerini ‘Derviş Kemal Özcan, yaşamı, şiirleri ve şiirlerinden örneklerle dünya görüşü ’ kitabında ele aldı. Zaman, “Derviş Kemal’i öğrenmek ve dizlerinin ne anlama geldiğini bilmek isteyenlere önerimdir” dedi. 

    Haberin Videosu

    Araştırmacı-Yazar Süleyman Zaman, Alevi Bektaşi Ozanlarından Derviş Kemal’in düşüncelerini ve dizelerini işlediği ‘Derviş Kemal Özcan, yaşamı, şiirleri ve şiirlerinden örneklerle dünya görüşü ’ adlı kitabını Pir Haber Ajansı’na değerlendirdi.

    “MAHSUNİ’NİN ŞİİRLERİ BENİ ALEVİLİĞE ÇEKTİ”

    Alevilikle ilk tanışmasının ozanları incelemeye başlamakla olduğunu belirten Zaman, “İlk kitabım Mahsuni Şerif ile ilgilidir. İkinci kitabım Mahsuni Felsefesi’dir. Mahsun’in şiirlerini incelediğimde o şiirler, o dizeler beni Aleviliğin içine çekti. Daha sonra Muhlis Akarsu’yu, Aşık Daimi’yi, Yedi Ulu Ozanı ve Alevi Bektaşi ozanlarını inceleyerek ‘Dört Kapı Kırk Makam’ kitabını yazdım” dedi.

    İstanbul’da Şahkulu Dergahı’nda ders verdiğini ve ‘Alevilik Temel Eğitim Dersleri’ diye 2 cilt kitabının olduğunu dile getiren Zaman, “Son olarak  ‘Derviş Kemal Ozan yaşamı, şiirleri ve şiirlerinden örneklerle dünya görüşü,’ kitabımı çıkardım” diye konuştu.

    Zaman, “Derviş Kemal çok önemli bir Bektaşi ozanıdır. Kendisi 1930’larda Balkanlardan Trakya’ya gelmiş. Daha 1 yaşındayken Edirne Uzunköprü’ye gelip çocukluğunu orada geçirmiş. Babası tütün toplama işlerinde çalışmış. Ve çok zor koşullarda yaşamış. 1955’ten itibaren yani 15 yaşlarında şiirler yazmaya başlamış. Ozanlarımızdan Feyzullah Çınar, Derviş Kemal’i keşfetmiş onun şiirlerini okumuş. Feyzullah Çınar’ın ve Derviş Kemal’in şiirlerini dinlediğimde beni bu şiirlerin dizeleri çekti” diye konuştu.

    “DERVİŞ KEMAL ÖZCAN’I TANIMAK İSTEYENLERE ÖNERİMDİR” 

    Derviş Kemal’in şiirlerinden, dizelerinden hareket ile neler düşündüğünü ve Alevi Bektaşiliğe katkılarına yönelik ‘Derviş Kemal Özcan, yaşamı, şiirleri ve şiirlerinden örneklerle dünya görüşü ’ kitabını yazdığını belirten Araştırmacı-Yazar Süleyman Zaman, “Onun toplumsal algısını, Alevi Bektaşiliğe bakışını, nefeslerini ve dizelerini ‘Derviş Kemal Özcan, yaşamı, şiirleri ve şiirlerinden örneklerle dünya görüşü’ kitabımda ele aldım. Derviş Kemal’i öğrenmek ve dizlerinin ne anlama geldiğini bilmek isteyenlere önerimdir. (HABER MERKEZİ)

  • Mustafa Deprem’e kardeşinden şiir: Sen benim canımsın, bırakıp nere gidersin!

    Mustafa Deprem’e kardeşinden şiir: Sen benim canımsın, bırakıp nere gidersin!

    PİRHA- Bugün Hakka yürüyen Kantarma Pirlerinden Mustafa Deprem’e kardeşi Süleyman Deprem şiir yazdı. ‘Gardaş’ adlı şiirde Süleyman Deprem, “Sen benim canımsın, bırakıp nere gidersin” dedi.  

    Geçen yıldan bu yana pankreas kanseri tedavisi gören Kantarma Pirlerinden Mustafa Deprem Hakka yürüdü. Deprem son olarak KHK ile kapatılan TV10’da hazırlayıp sunduğu “Yol Erkân” programında tarihten günümüze Alevi inancı ve toplumuna dair konular ele alıyordu.  70’lerin başından itibaren Türkiye Sosyalist İşçi Partisi (TSİP) ile başlayan siyasi mücadelesini bunun yanı sıra meslek örgütü olan dönemin etkin sendika hareketi TÖB-DER’de de yönetici olarak sürdürdü. Özellikle 1980 Askeri Cunta döneminde, bütün diğer devrimci ve ilericilerle birlikte çok yoğun ve uzun süreli işkence ve hapis cezalarına çarptırılmıştı.

    Pir Mustafa Deprem’in kardeşi Süleyman Deprem, “Gardaşımı, yoldaşımı, sırdaşımı kaybettim” diyerek, Gardaş başlıklı bir şiir yazdı.

    İşte; Süleyman Deprem’in sosyal medya hesabı facebook üzerinden paylaştığı o şiir:

    GARDAŞ!
    Sen benim canımsın
    Bırakıp nere gidersin
    Dinimsin imanımsın
    Bırakıp nere gidersin.

    Özümüz bir sözümüz bir
    Derdimiz bir nazımız bir
    Kışımız bir yazımız bir
    Bırakıp nere gidersin.

    Birlikte direndik zulüme
    Çok meydan okuduk ölüme
    Beni tek başıma zalime
    Bırakıp nere gidersin.

    Sen Hakkın halkın aşığısın
    Doğruluğun beşiğisin
    İki gözümün ışığısın
    Bırakıp nere gidersin.

    Yeksaniyi elem sardı
    Hasretinle zora girdi
    Daha görecek günler vardı
    Bırakıp nere gidersin.

     

  • ‘AKP iktidarından sonra inancımı sorgulamaya başladım’-VİDEO

    ‘AKP iktidarından sonra inancımı sorgulamaya başladım’-VİDEO

    PİRHA-Sürgün, istifa, gözaltı, tutuklama… Ülkenin bir gerçeğini de yansıtan yaşamı ile Anti Kapitalist Müslüman Mehmet Dalkanat. Önce öğretmenlik yaşamını 12 Eylül iktidarında devam ettiremeyeceğini düşünerek sonlandıran Dalkanat, ardından memurluk hayatındaki sürgünler, tutuklama, gözaltı, baskı ile sürdürdü. Şimdilerde ülkenin sorunlarını kendi kaleminden şiirlere döken Dalkanat, 15 Temmuz sonrası yaşananları, 12 Eylül’den de korkunç, hukuktan mahrum bir süreç olarak değerlendirdi. Ve AKP iktidarından sonra inancını sorgulama gereği duyduğunu da ekledi.  

    Haberin Videosu

    12 Eylül döneminde öğretmenliği bırakan Anti Kapitalist Müslüman Mehmet Dalkanat, yaşadığı sürgünleri ve darbe süreçlerini PİRHA’ya değerlendirdi.

    12 Mart Muhtırası’nda öğretmen okulunda öğrenci olan Dalkanat, “Bir cumartesi günü dağlara piknik yapmaya gitmiştik. O zaman bizi köylüler tutukladılar ve muhtar kendi evini nezarethane gibi kullanarak bizi hapsetti. Koca Hamza diye bir köydü galiba. Dediler ki ‘sizden önce bir uçak geçti Rus uçağıydı o. Muhtemelen siz Rus ajanısınız. Biz sizi karakoldan jandarmalar gelinceye kadar tutacağız’ dediler. Biz jandarmalar gelene kadar muhtarın evinde Rus ajanı olarak tutuklu kaldık. O köyden öğretmen okulunda okuyan bir çocuk varmış. O bizi tanıdı da bizim arkadaşlarımız diye bir gece misafir ettiler. Öylece kurtulduk. Türkiye’deki halkın nasıl bilinçlendirildiğini, nasıl eğitildiğini ve nasıl haberdar edildiğini anlamanız açısından bir anıdır bu” dedi.

    “SÜRGÜN GEREKÇEM İKİTİDAR DEĞİŞMESİYDİ”

    Dalkanat’ın ilk tayin yeri Gümüşhane’nin Kelkit İlçesi’nde Erzincan’a yakın bir Alevi köyüydü. 3 yıl da Elbistan’ın İncecik Köyü’nde öğretmenlik yapan Dalkanat, ilk burada Dersim Katliamı’nı duymuş. Dalkanat, “Büyük bir hezeyan. Sizlere gaz, tuz vereceğiz denilerek köyün gençleri götürülüp geri getirilmemiş. Dersim’le ilgili soru işareti, 15-16 yaşlarda öğretmen olduğum zaman o köyde başlamıştı diyebilirim” dedi.

    5 yıl öğretmenlik yaptıktan sonra 3 yıl da Eskişehir’de bir kamu iktisadi teşebbüste fabrikada çalışırken Van’a kamu iktisadi teşebbüste sürgün edilen Dalkanat, “Sürgün gerekçem iktidar değişmesiydi. Bir önceki iktidar tarafından tayin edilmem yeterliydi. Ne düşündüğünüz, adınız, soyadınız, kimliğiniz çok önemli değildi. Bir önceki iktidar tarafından orada istihdam edilmeniz oradan sürgün edilmeniz için yeterlidir” ifadelerini kullandı.

    “YAŞAMAK SORUNU ORTAYA ÇIKMIŞTI”

    12 Eylül döneminde Milli Eğitim Bakanlığı’nın akıl almaz şartlar koştuğunu söyleyen Dalkanat sözlerini şöyle sürdürdü:

    “12 Eylül’den kaynaklı uzaklaştırma veya ihraç söz konusu değildi ama özgürlük yoktu. Rahat hareket edemiyordunuz. Sosyal hayatınıza, aile hayatınıza, düşünce hayatınıza müdahale ediliyordu. Öyle bir ortamdı o günler. Dolayısıyla böyle bir öğretmenlik yapmanın bana bir zulüm olacağını düşündüm. O zamanlar sürekli iktidarlar değişiyordu. Siyasi kadrolar, kaymakamlar, valiler, okul yöneticileri hep değişiyordu. Solcu öğrenciler, yöneticiler geliyor. Öbür iktidar geliyor, solcu öğrenciler, yöneticiler gidiyor. Kadro değişiyor. Ben memurdum zaten. Bir Van’a sürgün, bir Diyarbakır’a sürgün, Diyarbakır’dan iktidar değişti yerine gel. Böyle bir ortamda yaşamak ciddi bir problem. Yaşamak sorunu ortaya çıkmıştı yani. 12 Eylül’den sonra baskılar karşısında ben öğretmenliği kendime yediremedim, yapamadım. Serbest ticarete atıldım ”dedi.

    28 ŞUBAT CEZAEVİ SÜRECİ

    Dalkanat, 28 Şubat sürecinde o zamanın yasal olmayan gerekçesiyle 6 ay tutuklu kaldı. Daha sonra herhangi bir örgüt bağlantısı veya eylemde bulunmadığı için serbest bırakılan Dalkanat, 28 Şubat sürecinin nasıl geliştiğiyle ilgili şu sözlerle anlattı:

    “Gelişen İslamcı düşüncenin terbiye edilmesi gerekiyordu. 28 Şubat’ta da sisteme karşı yeni örgütlenmeler geliştiren parti veya siyasi örgütlenmelerin dışında toplumsal hayatın içerisinde farklı bir takım uçlar oluşuyor. İslamcı düşünce kendine bir boşluk buldu ve o boşluktan istifade ederek değişik dallara, fraksiyonlara ayrıldı. O zamanki ANAP iktidarının da açtığı bir alan, bir ortamdan istifade ederek İslamcı hareket artık bir şekilde tehlike görülmeye başlandı. Kurulan hükümete askeriye müdahale ederek postmodern bir darbe olarak 28 Şubat’ı yaşattılar.”

    “PROTEST YAZIYORUM, PROTEST YAŞIYORUM”

    Sürgün ve cezaevi süreçleri ile geçen yaşamını şiir ile var etti Dalkanat. Çok sayıda şiir ödülü ve “Antikapitalist olmadan olmaz” adlı şiir çalışması da olan Dalkanat, edebiyatın dayandığı bir zemin olması gerektiğini düşünüyor.

    Dalkanat, “Benim şiir ve edebiyat anlayışım çok farklı. Ben güzellikler, çiçekler, böcekler iyi uçsunlar. Havada bulut olmasın oh ne güzel bir dünya var diye bir edebiyat düşlemiyorum” diyor ve şöyle devam ediyor:

    “Ortam güllük gülistanlık değil. Böyle bir ortama oh oh ne güzel diye alkış mı tutalım yani. Hukuk hak getire, adalet yok. Adam kayırma, yalakalık almış gitmiş. Siyasete dahil değilseniz karnınızı bile zor doyuruyorsunuz. İş, aş bulamıyorsunuz. Memur, işçi olamıyorsunuz. Bence böyle bir ortamda bir edebiyatçının söyleyeceği protest bir söylemden başka bir şey kalmıyor. Onun için ben protest söylüyorum, protest yazıyorum, protest yaşıyorum. Günümüz insanının önce bir eleştirel akılla kendi inancını damıtması lazım. Saflaştırması lazım ki bundan sonraki dünyaya sağlıklı adımlar atalım. Burada Alevi veya Sünni olmanın önemi kalmıyor artık. Kendi inancımızı sorgulayarak insan olarak bizi doğruya, hakikate, gerçeğe, barışa ve kardeşliğe götürecekse onu sahiplenmemiz kalır.”

    “HUKUKTAN MAHRUM BİR SÜREÇ YAŞIYORUZ”

    12 Eylül ve 28 Şubat darbe süreçlerini değerlendiren ve bugünkü hukuk sisteminden bahseden Dalkanat: “O dönemde hukuk zaafa uğratılıyordu ama benim tutuklandığım 28 Şubat döneminde yasal bir gerekçe bulunamıyordu. Suçsuz olmadığımıza dair bir kanıt bulamadığınız için tutuklanıyordunuz. Böyle saçma bir şey olabilir mi yani. Şimdi makul şüphe diyorlar. O gün iyi kötü ben avukatımla görüşebiliyordum. Avukatım gelip bağırarak benim hakkımı savunabiliyordu. DGM’de yargılanmama rağmen ben bir şekilde savunma yapabiliyordum. Ama bugün onlardan mahrum bir hukuk süreci yaşıyoruz. Herhangi bir savunma, itiraz hakkınız o güne göre çok sınırlı.

    “SAĞIN KENDİ İÇERİSİNDEKİ PAYLAŞIM KAVGASI BİZİ 15 TEMMUZ’A TAŞIDI”

    Bugün yaşadığımız olay askeri vesayetin ortadan kaldırılması ve sağın kendi içerisinde paylaşım kavgası bizi 15 Temmuz’a kadar taşıdı. 15 Temmuz’dan sonra İslamcı zihniyetin dinci bir anlayışın gerçek yüzüyle karşı karşıya kaldık. 15 Temmuz’dan sonra siyasi yapının ortaya koyduğu davranış 40-50 yıldır mücadelesi verilen İslamcı düşüncenin dışa vurması, eyleme dönüşmesi ve bir davranış ortaya koymasından ibaret. Gördüğümüz itibariyle 12 Eylül’de yaşadığımız hukuksuzluğu 12 Mart Muhtırası’nda gördüğümüz müdahale ve darbeyi, 28 Şubat’taki müdahaleyi arar olduk. O günlerin çok ilerisinde müdahale ile karşı karşıyayız” dedi.

    “KENDİMİ ALEVİLİĞE DAHA YAKIN HİSSEDİYORUM”

    Sünni Türk bir aileden gelen Dalkanat, AKP iktidarından sonra inancını sorgulama gereğini duyduğunu söyleyerek, “Kendimi Aleviliğe daha yakın hissediyorum” dedi.

    “SÜNNİLİĞİN SORGULANMASI LAZIM”

    Dalkanat sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Bu inancın kaynağında, kökeninde ne var diye araştırdığımda Alevilikin Kur’an’ın özüne ve ruhuna daha yakın olduğunu gördüm. Belki bir tahribata uğramaması, zaman içinde birtakım sapmalarının olmaması mümkün değil ama bu Sünnilikte daha çok. Alevilik kendisini Kur’an’ın özü ve orijinalitesi açısından daha az bozmuş. Onun için kendimi Alevilere daha yakın hissediyorum. Çünkü dindeki temel doğrular, temel yanlışlar, temel yasaklar, temel özgürlükler Alevilikte daha muhafaza edilmiş. Türkiye’de ve diğer ülkelerde Aleviliğin bu manada İslam’a ve Kur’an’ın özüne daha yakın olduğunu düşünüyorum. Sünniliğin ise sorgulanması lazım. Tarihsel gelişimine baktığımızda Sünilik bir saltanat, bir saray dini olarak önümüze çıkıyor. Yani hep saltanatın, sarayın, iktidarın, gücün arkasında olmuş.”

    Semra ACAR/Sevim KAHRAMAN

    MARAŞ

  • Hasan Ferit Gedik babasının şiirine şiirle karşılık vermiş: Kavgayı sokaklarda gördüm ben

    Hasan Ferit Gedik babasının şiirine şiirle karşılık vermiş: Kavgayı sokaklarda gördüm ben

    PİRHA- İstanbul Gülsuyu Mahallesi’nde uyuşturucuya karşı mücadele verirken, uyuşturucu satan çeteler tarafından öldürülen Hasan Ferit Gedik’in babası İbrahim Gedik’le birbirlerine şiir yazdıkları ortaya çıktı. “Sen bir emekçi çocuğusun Hasan Ferit,
    Haklı davanda diren sende” diyen babaya Hasan Ferit de “Onurlu mücadelemizde
    Bende senin yanındayım babacığım” diyerek bir şiirle karşılık verdiği görülüyor. 

    İstanbul’da Maltepe Gülsuyu’nda 29 Eylül 2013 tarihinde uyuşturucuya karşı yapılan yürüyüş protestosu sırasında uyuşturucu satan çeteler tarafından öldürülen 21 yaşındaki Hasan Ferit Gedik ile babası İbrahim Gedik’in birbirine şiir yazdıkları ortaya çıktı.

    İlk şiir 1993 yılında Gebze Özel Tipi Cezaevi’nde tutuklu bulunan Baba İbrahim Gedik tarafından oğlu Hasan Ferit Gedik için yazılmış.

    6 Mayıs 1993’te yazdığı şiirde baba Gedik oğluna şöyle seslenmiş:

    Yüreğini severim çocuk
    Doğdun işte Hasan Ferit
    Sen de bil, inan buna
    Mücadelen başladı senin de…

    Sen bir emekçi çocuğusun Hasan Ferit
    Haklı davanda diren sende…
    Kararlı ve keskin ol,
    Onurlu mücadelende
    Sonuna kadar diren!

    Bir gün doğacaktır mutlaka
    Zafer ışıkları senin haklı davanda Hasan Ferit
    Emekçi halklar bekliyor seni
    Savaş zamanı yakındır
    Doğacak mutlaka bir gün
    Devrim meşaleleri senin güçlü ellerindedir
    Sende bil, inan buna Hasan Ferit…


    Baba İbrahim Gedik

    Oğul Hasan Ferit Gedik ise yıllar sonra babası İbrahim Gedik’in seslenişine şu şiirle yanıt vermiş:

    Doğdum işte babacığım
    Sarp yamaçları yollarında kara kışın,
    Doğdum işte onurumuzun kondusunda.
    Büyüdüm işte babacığım,
    Sen yüzümü göremesende,
    Ben sesini duyamasamda,
    Kavganın yollarında sırt sırta yürüyemesekte,
    Büyüdüm işte babacığım…
    Diyordun ya hani:
    “Doğdun işte Hasan Ferit
    Sen bir emekçi çocuğusun,
    Haklı davanda diren sende
    Kararlı ve keskin ol,
    Onurlu mücadelenle
    Sonuna kadar diren…”

    Doğdum büyüdüm ben,
    Kavgayı sokaklarda gördüm ben,
    Direndim yeri geldi düştüm ben,
    Onurlu mücadelemizde
    Bende senin yanındayım babacığım…

    Hasan Ferit Gedik de babası gibi haksızlığa karşı mücadele etmeyi seçmiş. Yaşadığı mahallede uyuşturucuya karşı mücadele eden Hasan Ferit, İstanbul Maltepe Gülsuyu’nda, 29 Eylül 2013’te  uyuşturucu çeteleri tarafından gerçekleştirilen silahlı saldırıda hayatını kaybetti.

    DEDESİ,’ACILARIMIZ ÇOK BÜYÜK, ONURLARIMIZ DAHA DA BÜYÜK’ DEMİŞTİ

    Geçtiğimiz hafta hayatını kaybeden Hasan Ferit’in dedesi Mustafa Meray, PİRHA mikrofonuna şöyle konuşmuştu:

    “Acılarımız çok büyük, onurlarımız daha da büyük. Benim için Hasan Ferit de aynı, Berkin Elvan da aynı. Tüm Gezi Şehitleri aynıdır bizim için. Çünkü onlar teslim olmadılar, onlar ölmediler öldürüldüler. Onun için onlar onurlu yiğitlerimiz. Onlar ölmedi öldürüldüler. Onurlu yiğitlerimizin davasının peşini bırakmayacağız.”

    NE OLMUŞTU?

    21 yaşındaki Hasan Ferit Gedik 29 Eylül 2013’te Gülsuyu’nda uyuşturucuya karşı yürüyüşte, protestocuların üzerine ateş açılması sonucu vurularak hayatını kaybetti.

    Cenazesi de polisin, Gedik’in yaşadığı Küçük Armutlu’nun girişini kesmesiyle üç gün boyunca defnedilemedi.

    Otopsi raporunda Gedik’in altı kurşunla vurulduğu ortaya çıktı. Vurulduğunda üstünde olan giysileri yani olayın delilleri ise kaybedildi.

    Soruşturmaya dair iddianame Mayıs 2014’te tamamlandı. Soruşturmayı İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başlatılıp Özel Yetkili Mahkemelerin kapatılmasıyla, soruşturmayı Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı Örgüt, Kaçakçılık ve Mali Suçlar Soruşturma Bürosu devralmıştı.

    Savcı Nihat Demir’in hazırladığı iddianamede 15’i tutuklu 35 sanığa “Kasten yaralama”, “Suç işlemek amacıyla örgüt kurma”, “Kasten öldürme”, “Suç işlemek amacıyla kurulan örgüte üye olma”, “Kasten öldürmeye teşebbüs”, “Nitelikli yağma”, “Kişiyi hürriyetinden yoksun kılma”, “Suç delillerini yok etme gizleme veya değiştirme suçluyu kayırma”, “Yargı görevini yapanı etkileme” ve “Mala zarar verme” suçlamaları yöneltildi.

    İddianamede, Gedik’in öldürülmesi olayında Mert Kazan, Ferhat Keleş, Adem Köşgen, Ümit Yeşilkaya, Doğukan Çep, Emrah Ok, Ekrem İnalkaç, Ercan Kütük, Mete Barış Durak, Murat Kesgin, Ercan Çiftçi, Hasan Taşhan, Şahin Eren, Yakup Dalkılıç, Zafer Turhan, Mesut Turhan ve Tarkan İmeçtemur’un “Kasten öldürme ve öldürmeye teşebbüs” eyleminde silah kullanan şüpheliler arasında olduğu, suç aletlerini gizlediği, kimi şüphelilerin ise suçluların kaçması eylemlerinden sorumlu oldukları belirtildi.

    Gedik’in öldürülmesinin de içinde yer aldığı Gülsuyu’ndaki saldırılarla ilgili yargılanan sanıklar hakkında, 11 yıl ile 269 yıl arasında değişen hapis ve müebbet hapis cezaları isteniyor.

    (HABER MERKEZİ)