Etiket: sivil toplum kuruluşları

  • PSAKD Adıyaman Şubesi aşure lokması pay etti-VİDEO

    PSAKD Adıyaman Şubesi aşure lokması pay etti-VİDEO

    PİRHA-PSAKD Adıyaman Şubesi’nin aşure lokmasında konuşan şube başkanı Ali Sekman, “İnançlarımız, kimliklerimiz, yaşam biçimlerimiz farklı olabilir ama aynı tencerede pişirip aynı sofrada oturabiliyorsak, bu halkın mayasında umut vardır demektir” dedi.

    Muharrem orucunun son bulmasıyla Aleviler bulundukları yerlerde aşurelerini pişirip paylaşmaya devam ediyor.

    Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Adıyaman Şubesi sabahtan yaptığı aşure lokmalarını Adıyaman’da halkla paylaştı.

    Yapılan aşure lokmasına sivil toplum örgütleri, siyasi parti üyeleri, Alevi inanç kurumları ve çok sayıda insan katıldı.

    Yüzlerce yurttaşın katıldığı aşure etkinliğine Ağuçan ocağı evlatlarından Dede Hüseyin Güzel ve Mehmet Kureyşan ocağı evlatlarından Ali Tutak’ın verdiği gülbeng ile başladı.

    Yapılan konuşmaların ardından Sanatçı Ali Sizer ve Huriye Ahuzer deyişlerini seslendirdi.

    “AŞURE FARKLI TATLARIN BİR KAZANDA BİRLEŞMESİ GİBİDİR”

    Lokma pay edilmesinde konuşan PSAKD Adıyaman Şubesi Başkanı Ali Sekman, “Aşure, çok farklı tatların bir kazanda birleşmesi gibidir. Bu farklılıkların birlikte yarattığı güzellik, bize şunu anlatır: İnançlarımız, kimliklerimiz, yaşam biçimlerimiz farklı olabilir ama aynı tencerede pişip aynı sofrada oturabiliyorsak, bu halkın mayasında umut vardır demektir. Bu maya bin yıldır bu topraklarda tuttu ve bugün bizlere düşen görev; mayayı yaşatmak, ortak vicdanı büyütmektir” dedi.

     GÖREVDEN ALMALARA TEPKİ

    Sekman, görevden uzaklaştırılan Adıyaman Belediyesi Başkanı Abdurrahman Tutdere’ye verilen ev hapsine tepki göstererek şöyle devam etti:

    “Bugün ülke olarak zor bir dönemden geçiyoruz. Halkın iradesiyle seçilen belediye başkanlarının görevden alınması, ev hapsi gibi uygulamalarla karşı karşıya kalmaları sadece kişilere değil; demokrasimize, ortak yaşam kültürümüze ve halkın iradesine bir müdahaledir. Adıyaman Belediyesi Başkanı Abdurrahman Tutdere’nin de hukuki sürece saygı çerçevesinde ancak halkın seçme hakkı gözetilerek değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Bu mesele, yanlızca bir siyasi tartışma değil; halkın iradesine duyulan saygının sınandığı bir noktadır. Bizler Alevi inancı gereği her zaman mazlumlardan yana durur, haksızlığa karşı söz söyleriz.”

    ‘KİMLİĞİ YÜZÜNDEN ACI ÇEKEN HERKESİN YANINDAYIZ’

    Suriye’de Aleviler dönük saldırılara değinen Sekman, “Toplum olarak sadece ülkemizde değil, coğrafyamızda yaşanan adaletsizliklere duyarsız kalamayız. Komşu coğrafyamızda, özellikle Suriye’de Alevi toplumu uzun süredir savaşın ortasında kalmış çatışmaların ve mezhepsel ayrışmaların ortasında kalmış durumdadır. Suriye’deki canlarımızın yaşadığı güvenlik sorunları, ayrımcılık ve belirsizlik hali hepimizin yüreğini burkuyor. Bizler kim olursa olsun, inancı ya da kimliği yüzünden acı çeken herkesin yanında olmayı insanlık borcu sayarız. Bu acılar da bu coğrafyadaki barış arayışının ne kadar hayati olduğunu bizlere bir kez daha hatırlatıyor” diye konuştu.

    Yapılan konuşmalar ve nefeslerin ardından lokmalar pay edildi.

    PİRHA/ADIYAMAN

     

  • ‘Mafya ve sömürü düzeni halkın nefes almasını engelliyor’-VİDEO

    ‘Mafya ve sömürü düzeni halkın nefes almasını engelliyor’-VİDEO

    PİRHA- Ankara’da bir araya gelen sendikalar, sivil toplum kuruluşları ve siyasi partiler 15-16 Haziran İşçi Direnişi’ni andı ve ortaya çıkan mafya siyaset ilişkisine tepki gösterdi. Yapılan açıklamada, “İktidarın politik tercihleri adaletsizliği büyütüyor. Mafya, siyasetçi, bürokrat, sözde gazetecilerin kurduğu çıkar ilişkileri halkın ekmeğini çalıyor, nefes almasını engelliyor. Emekçiler eşit, özgür, demokratik ve insanca yaşayabilecekleri bir dünyayı mutlaka kendi elleri ile kuracaktır”denildi. 

    Ankara’da Ulus Meydanı’nda bir araya gelen sendikalar, sivil toplum kuruluşları ve siyasi partiler 15-16 Haziran İşçi Direnişi’ni anmak ve ortaya çıkan mafya siyaset ilişkisine tepki göstermek için eylem yaptı.

    Disk İç Anadolu Bölge Temsilciliği, Kesk Ankara Şubeler Platformu, TMMOB Ankara İl Koordinasyon Kurulu, Ankara Tabip Odası, Ankara Serbest Muhasebeci Ve Mali Müşavirler Odası’nın ortak yaptığı eylemde ‘Özgür ve eşit bir geleceği emekçiler kuracak!’ pankartı açılırken eylemcilerin açtığı ‘Mafya sömürü düzenine son!’ pankartı ise polis tarafından engellendi. Yapılan görüşmeler üzerine pankart kaldırılarak yerine ‘DİSK’ yazılı pankart açıldı.

    ‘Parasız eğitim, parasız sağlık’, ‘Sermayeye değil emekçiye bütçe’ sloganlarının atıldığı eylem 15-16 Haziran İşçi Direnişi’nde yaşamını yitirenlerin anısına 1 dakikalık saygı duruşuyla başladı.

    Saygı duruşunun ardından örgütler adına açıklamayı Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) İç Anadolu Bölge Temsilcisi Tayfun Görgün okudu.

    “BİR YANDAN YOKSULLUK, DİĞER YANDAN SERVETLER ARTIYOR”

    ‘Sağlıklı güvenceli ve insanca bir yaşam için bildiğimiz yoldan yürüyoruz’ diyerek sözlerine başlayan Görgün şunları dile getirdi:

    “Sürmekte olan ekonomik kriz ve salgın ile beraber işçiler başta olmak üzere geniş halk kesimleri ağır bedeller ödüyor. Hızla artan işsizlik, iğneden ipliğe gelen zamlar, eriyen ücretler ekmeğimizi küçültüyor, yaşamımızı çileye dönüştürüyor.  Bir yandan yoksulluk, diğer yandan servetler artıyor. İktidarın politik tercihleri adaletsizliği büyütüyor. Başta işçi sınıfı olmak üzere halkımız yaşam mücadelesi verirken az sayıda para ve iktidar sahibi servetlerinin, lükslerinin, ihalelerinin, karlarının, rantlarının bir kısmından bile vazgeçemiyorlar. Asgari ücretten tıkır tıkır vergi kesilirken, üç beş şirketin milyonluk vergileri sıfırlanıyor, devlet bankalarından geri ödemesiz krediler akıtılıyor.”

    “ÇARESİZ DEĞİLİZ”

    ‘Belli başlı birkaç şirketin payına ballı ihaleler, işçilerin payına ise Kod-29 ile tazminatsız işten atılmak, ücretsiz izin, asgari ücretin altında kalan ‘Kısa Çalışma Ödeneği’,  işçinin, köylünün, öğrencinin, dar gelirlinin payına da banka hacizleri düşüyor’ diyen Görgün şöyle devam etti:

    “Ülkeyi yönetenlerin tercihleri ve öncelikleri bizlere hizmet etmiyor, milyonlar için sağlıklı, güvenceli ve insanca bir yaşam vadetmiyor. Fakat çaresiz değiliz. Bu durumda işçiler ve emekçiler başta olmak üzere bu ülkenin tüm değer ve güzelliklerini üretenlerin, emeklilerin, işsizlerin omuz omuza yeni bir yol açması gerekiyor. Sağlıklı, güvenceli ve insanca bir yaşam için, haklarımızı almamız için bir olmamız, birliğimizin gücüyle haklarımızı savunmamız, engelleri kol kola aşmamız gerekiyor. Haklarımızı, yaşamlarımızı ve memleketimizi nasıl savunacağımızı tarihimizden biliyoruz. Bundan 51 yıl önce, 15-16 Haziran 1970’de ayağa kalkan işçi sınıfından, emekçi direnişinden dersler almamız gerekiyor.”

    “15-16 HAZİRAN DİRENİŞİ DİRENİŞİN SEMBOLÜDÜR”

    Görgün,15-16 Haziran’ın güdümlü sendikacılığa başkaldırıp, direnen işçi sınıfının gerçek sendikal haklarını savunduğu muazzam bir direniş olduğunu vurguladı.

    Görgün şunları kaydetti:

    “Sınıf ve kitle sendikacılığını bastırmak isteyen dönemin hükümeti ve patronların isteğine, hilelerine diz çökmeyen, boyun eğmeyen mücadele ve dayanışmanın adıdır. Sendikalar Kanunu’nda değişiklik yaparak DİSK’i fiilen ortadan kaldırmak isteyen dönemin Hükümeti, tüm tepkilere ve uyarılara rağmen Yasayı Meclis’e getirince, DİSK işçi sınıfının üretimden gelen gücünü devreye soktu ve direniş kararı aldı. İki gün boyunca İstanbul ve İzmit’te on binlerce işçinin iş bırakarak katıldığı genel direniş ve yürüyüşler yapıldı.

    Ne copları ne panzerler ne de barikatlar… Hiçbir şey durduramadı birleşen işçileri. Üç işçi yaşamını yitirdi, DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler’in de aralarında olduğu yüzlerce kişi tutuklandı, binlerce işçi işten atıldı. Ancak, DİSK’i ve üye sendikalarını yok etmek isteyen ve tek sendika dayatan Yasa, büyük işçi direnişinin etkisiyle Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildi. 15-16 Haziran 1970’teki onurlu direniş işçi sınıfının birliğinin, dayanışmasının ve mücadelesinin sembolü haline geldi.”

    “EMEKÇİLERİN TALEPLERİ YERİNE GETİRİLSİN”

    15-16 Haziran’ın yalnızca anılması gereken bir ‘tarih’ değil, işçi sınıfının elini kolunu bağlama girişimine karşı bir itiraz, sendikal hak ve özgürlükleri savunma direnişi olduğunu ifade eden Görgün daha sonra hükümetten yerine getirmesini istedikleri taleplerini aktardı:

    -Kod-29 ve ücretsiz izin zulmüne son verilsin!

    -Asgari ücret üzerindeki tüm vergi ve kesintiler sıfırlansın! Az kazanandan az, çok kazanandan çok vergi alınsın!

    -İşsizlik Sigortası Fonu kaynakları patronlara değil işçilere ve işsizlere harcansın. İşsizliğe karşı kamu istihdamı artırılsın, çalışma süreleri azaltılsın.

    -Kıdem tazminatı başta olmak üzere emeğin seksen yıllık kazanımlarına göz dikmekten vaz geçilsin.

    -Doğa katili projelere, Kanal İstanbul’a, betona değil; pandemide işini ve gelirini kaybedenlere kaynak ayrılsın.

    -Örgütlenme, özgür toplu sözleşme ve grev hakkı önündeki tüm engeller kaldırılsın!

    -Son günlerde ülkeyi sarsan yolsuzluk, hukuksuzluk, cinayet, yasa ve ahlak dışı karmaşık ilişkiler iddialarının üstü örtülerek değil; açık, şeffaf ve toplumun vicdanını rahatlatacak ölçüde üstüne gidilerek aydınlatılması, suçlulardan hesap sorulması hepimizin sorumluluğu ve görevidir.

    -Kısacası emeğin haklarını, demokrasinin genel ilkelerini, halkın iradesini hedef alan baskı ve zorbalıklardan vaz geçilmesi, başta sorumlu kurumlar olmak üzere bu karanlıkların aydınlatılması tüm toplumun boynunun borcudur. Bunun gereğini yerine getirmek için elimizden gelen tüm çabayı sarf edeceğimizi bir kez daha ilan ediyoruz.”

    “İNSANCA YAŞAYACAĞIMIZ DÜNYAYI EMEKÇİLER KURACAK”

    Mafya liderlerinin ve suç örgütlerinin gündemi belirlediği, çürümüşlüğün her yanı bir kanser hücresi gibi sardığı zamanlarda olduğumuzu belirten Görgün son olarak şunları söyledi:

    “Mafya, siyasetçi, bürokrat, sözde gazetecilerin kurduğu çıkar ilişkileri halkın ekmeğini çalıyor, nefes almasını engelliyor. Toplumun canını, malını, haklarını tehdit ediyor. Mafyaya, suç örgütlerine, çıkar çetelerine teslim edilmiş yaşamları bize dayatmaya kimsenin hakkı da yok, gücü de yetmez. Emekçiler eşit, özgür, demokratik ve insanca yaşayabilecekleri bir dünyayı mutlaka kendi elleri ile kuracaktır.

    Sağlıklı, güvenceli, insanca bir yaşam için başta sağlık, eğitim, gelir haklarımız olmak üzere tüm sendikal-demokratik haklarımız için birlik olalım, güçlü olalım, mücadeleyi büyütelim!”

    PİRHA/ANKARA

  • Barış Vakfı: En temel haklar için yeniden müzakere süreci başlamalı- VİDEO

    Barış Vakfı: En temel haklar için yeniden müzakere süreci başlamalı- VİDEO

    PİRHA- Barış Vakfı’nın İzmir’de düzenlediği “Barış Açısını Savunmak ve STK’ları Güçlendirme/Geliştirme” toplantısında konuşan Barış Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Hakan Tahmaz, en temel hakların özgürce kullanılabilmesi için barışın ve yeniden müzakere sürecinin başlamasının gerekli olduğunu söyledi.

    HABERİN VİDEOSU

    Barış Vakfı, “Barış Açısını Savunmak ve STK’ları Güçlendirme/Geliştirme” projesi kapsamında Kaya Otel’de düzenlediği toplantıda çatışma çözümü üzerine çalışan 40’a yakın sivil toplum kurumu temsilcisi, akademisyen ve aktivisti bir araya getirdi.

    Moderatörlüğünü Dr. Zeki Gül’ün yaptığı çalışmada Doç. Dr Esra Elmas “Çatışma çözümünde STK’ların çalışma alanları”, Dr Kıvılcım Turanlı “Barış hakkının ulusal ve uluslararası hukukta yeri” ve Prof. Dr Fatma Ünsal Bostan da “Barış dili ve yeni çalışma yöntemleri” konularında sunumlarını gerçekleştirdi.

    “KÜRT SORUNUNA YAKLAŞIM DEĞİŞMEDİ”

    Açılış konuşmasını Barış Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Hakan Tahmaz gerçekleştirdi.

    Barış Vakfı’nın esas çalışma alanının beka sorununu öne süren devlete rağmen Kürt sorunun çatışmasız, demokratik çözümünün siyasi iktidarı zorlamanın yollarını aramak olduğunu belirten Tahmaz, ikincil önceliğe sahip olduğu öne sürülerek ötelenmesine rağmen 25 yıl sonra yine gelinen noktanın Kürt sorunu olduğunu dile getirdi. Faili meçhul cinayetlerin yaşandığı 1990’lı yıllardan daha ileri bir noktada olunduğu bir süreç yaşandığını iddia edilmesine karşı çıkan Tahmaz “Bugün failli meçhul cinayetleri yapanları aklayan yargı var. Kızıltepe davasında ‘Jitem diye bir şey yok’ dendi. Evet yargısız infazlar yok ama Musa Anter’in katledilmesi davasında bulunan yargıç ‘Jitem var demeyelim, Jitem yasadışı bir örgüt gibi göstermeyelim’ dedi. Diyarbakır Valisi AKP önünde eylem yapanlara bunun anayasada bir suç olduğunu söyledi. Hukuksuz şeyler yaşanıyor ve beynimize kazınıyor” dedi.

    “ÇÖZÜMÜ DİRİ TUTMAYA ÇALIŞIYORUZ”

    Süreç içinde Kürt varlığının inkarından Kürtlerin doğal haklarını kullanamaz noktasına gelindiğini söyleyen Tahmaz, en temel hakların özgürce kullanılabilmesi için barışın ve yeniden müzakere sürecinin başlamasının gerekli olduğunu söyledi. Müzakere için her iki tarafın ne yapması gerektiğini sivil toplum örgütleri olarak tartışılması gerektiğini söyleyen Tahmaz, “Kürt savaşı ülkenin dışına taştı. Suriye’de gelişme olursa Türkiye’de normalleşme olur. Dönüp dolaşıp yeniden müzakere masasında dolaylı dolaysız bir araya geleceğiz. Gördüğümüz tablo toplum yeteri kadar hazırlanmamış. Barışa STK’lar olarak hazır olmadığımızı ama hazırız sandığımız şeyin gerçek olmadığını saha çalışmaları sonucunda hazırlanan raporda gördük. Bunu gidermeye dönük ‘Kürt sorunun çözümünün çatışmasız nasıl sağlayabiliriz?’ sorusunu diri tutmaya çalışıyoruz” dedi.

    “ÇÖZÜM SÜRECİ İLE KÜRT SORUNUNU ÖĞRENDİK”

    ‘Çatışma çözümünde STK’ların çalışma alanları’ başlığı ile sunum yapan Doç. Dr Esra Elmas, 5 yıl önce yaşanan çözüm sürecinde çözüm bulunabileceği hatasının yaşandığını belirterek meselenin çözümü için yapılan girişimlerin başarılı olamamasına rağmen başbakanlık düzeyinde sorun tanınmasının ve barış fikrinin kamulaşmasının bir kazanım olduğunu dile getirdi. Yapılan anketlerde bile en milliyetçi kesimlerin sorunun müzakere ile çözüleceğine inandığını belirten Elmas, “Aslında son çözüm süreci ile Kürt sorununu öğrendik. Bu da kamusallaştı, çok büyük bir avantaj. Sivil toplumun en önemli yanı devlet sivil toplumdan daha hazırlıklıydı. Çözüm sürecinin bitiminden sonra geçen süre içinde sivil toplum çok daha fazla çalıştı zorluklara rağmen. Önümüzde çok daha fazla imkanlar oldu. Var olana az da olsa tutunmak gerekiyor. Umutsuzluk için zaten yeterince konu var” diye konuştu.

    “STK’LAR NE KADAR TOPLUMU TEMSİL EDİYOR?”

    Türkiye’de sivil toplum örgütlenmelerinin devlet eliyle kurulduğu ve dolayısıyla siyasetin yapısal alanın sivil topluma yansıdığını belirten Elmas, STK’ların sadece duyarlı alanları ile çalışma yaparken diğer kesimlere dokunmadığını ifade etti. STK’ların ne amaçla kurulduklarını beyan etmelerinin daha güvenilir olmalarını sağlayacağını belirten Elmas, “Türkiye’de STK sol kesimin doğal bir alnı gibi görülüyor. Ama bence bu bir dezavantaj. Toplumun büyük bir kısmı Müslüman diyor kendine. Oysa biz böyle bir topluma konuşuyoruz. Bu STK ne kadar toplumu temsil ediyor? Bizi anlayabilecek insanlarla toplanıp ağlaşıp evlere dağılıyoruz. Oysa bizi anlamayan insanlarla toplanmalıyız. Türkiye’de herkes Türkiye’yi çok konuşuyor ve kendi alanını yeniden belirlemek için konuşuyor” diye vurguladı.

    “TÜRKLÜK ASLINDA SİYASİ BİR KİMLİK”

    Barışı isteyen insanların çok olmasına rağmen kendilerini az sandığını dile getiren Elmas, bunun karşı tarafın dilini dinlememek ve kendi diline çevirmemekten, kaynaklandığını belirtti. Çok fazla siyasi dille konuşulduğunu, barıştan yana bir dil kullanmak gerektiğini dile getiren Elmas, şunlara dikkat çekti:

    “Dilinizi söyleminizi çok iyi çalışmanız gerekiyor. Bu neden gerekli? Bu işin doğası gereği yöntemimizi düşünmeliyiz. Çok aktörlü çok disiplinli alan. O kadar çok Kürt diyoruz ki, peki ya Türkler? Bu ülke göçmenlerin, travmatik toplumların oluşturduğu ülke. Türklük aslında siyasi bir kimlik. ‘Ne mutlu Türküm diyene’ derken milliyetlerimizi de biliyoruz. Lazız, Çerkeziz ve Türkler barış istiyor diyebilmek gerekir. STK’ların çalıştığı alanda da Kürt kamuoyu dışında kendine Türk diyen toplumla da nasıl konuşmak gerektiğini konuşmamız lazım. İnsan mal kaybının altını çizmek zorundayız. Yalnız bırakılan Türk sivil alandan devlet alanına kaçıyor.”

    “SAVAŞ ERKEK, BARIŞ İSE DİŞİL İLE ÖZDEŞLEŞİYOR”

    İhraç akademisyenlerden Dr. Kıvılcım Turalı ise barış hakkının ulusal ve uluslararası hukukta yerine ilişkin yaptığı konuşmasında Suriyelilere karşı linç girişiminin, köpek katliamının, kadın cinayetlerinin, hidroelektrik santrallerin, sağlık hizmetlerine ulaşılamaması, bireysel silahlanmanın artmasının barış hakkı ile ilişkili olduğunu belirtti. Turalı şunları dile getirdi:

    “Biz genelde çatışma halini görüyoruz. Onun dışında gündelik hayatımızda barışı ilişkilendiriyoruz. Barış devletler veya gruplar arasında olur gibi sanıyoruz. Oysa çok daha fazlası. Barış istemek naif bir talep değil kendimizle içimizdeki Türkçülükle, cinsiyetçilikle, ırkçılıkla ve bireysel silahlanmayla, ekonomi politikasıyla Ar-genin sağlığa eğitime değil silaha harcanmasıyla ilgili. Sadece barış istediler demek küçümsemek duygusal bir alana hapsedilemeyecek bir alandan bahsediyoruz. Tehlike buradan başlıyor. Savaş rasyonel olandır erkeklikle özdeşleştiriliyor. Barış ise naif ve dişil olarak tanımlanıyor. Bu toplumsal sıkıntıları dillendirmediğimiz sürece adı konmamış barış hakkını hak olarak da dillendiremiyoruz.”

    “KADINLAR BARIŞ SÜRECİNE AKTİF KATILDI”

    Özellikle 1990’lı yıllarda yönetim kavramının yönetişim kavramıyla değiştirildiğini söyleyen Barış Vakfı Yönetim Kurulu üyesi ve Prof. Dr Fatma Ünsal Bostan, yöneten ve yönetilen değil karşılıklı yönetmenin geliştiğini söyledi. Birleşmiş Milletler (BM) 1325 sayılı Güvenlik Konseyi Kararında kadınların barış sürecine aktif katılımının söz konusu olduğunu söyleyen Bostan, Türkiye’de CEDAW’ın (Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi) bilinmesine rağmen 1325 sayılı kararın bilinmediğini söyledi. Bostan, “Kuzey İrlanda barış sürecinde görüşme şansımız oldu. Katılan herkesin bu başarıda Hayırlı Cuma Anlaşmasının imzalanmasında en çok Kadın Koalisyonu Partisi’nin katkısı oldu. Gerçek bir parti olarak anlamamıştık. Seçimden 6 hafta önce kurulmuş ve kendi seslerini duyuramadıkları için seçimlere girmişlerdi. Kadınlar başka partilere de üye olabiliyordu. Hem Katolik hem Protestanlar vardı. Çatışma din kökenli olmasa da mezhep farklılığı çatışmayı besleyen bir unsurdu. Bu aşamada Kadın Partisi olmasaydı anlaşma imzalanamazdı” dedi.

    PİRHA/İZMİR

  • Sivil Toplum Kuruluşları 5 Eylül’de çocuklar için buluşuyor

    Sivil Toplum Kuruluşları 5 Eylül’de çocuklar için buluşuyor

    PİRHA – Sivil Toplum Kuruluşları, 5 Eylül’de çocuklar için buluşuyor. 

    Sivil Toplum Kuruluşları, 5 Eylül Perşembe günü saat 19.00’da çocuklar için buluşuyor. ‘Çocuklarımıza daha güvenli bir yaşam alanı inşa etmek için haydi el ele verelim’ sloganıyla Makine Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi Kartal Temsilciliği’nin ev sahipliği yaptığı buluşmada ‘Çocuklarda mahremiyet eğitimi ve çocuk eğitiminde tiyatronun önemi’ üzerine söyleşi gerçekleştirilecek. (HABER MERKEZİ)

     

  • Barış Vakfı’ndan “Çözüm Sürecinde STK’ler” Raporu- VİDEO

    Barış Vakfı’ndan “Çözüm Sürecinde STK’ler” Raporu- VİDEO

    PİRHA- Barış Vakfı, Kürt sorununa ilişkin çözüm sürecinde STK’lerin rollerinin incelendiği “2013-2015 Çözüm Süreci’nde Sivil Toplum Kuruluşları” raporunu yayımladı.

    Barış Vakfı’nın İstanbul’da düzenlediği ‘Çözüm Süreçleri ve STK’lar Çalıştayı’nda, sivil toplum kuruluşlarının çözüm sürecindeki rolü ve STK’lar arasında barış ağı kurma fikri tartışıldı.

    Barış Vakfı’nın İstanbul Beyoğlu’ndaki Nippon Hotel’de düzenlediği çalıştaya Hafıza Merkezi, Helsinki Yurttaşlar Derneği, Barış İçin Kadın Girişimi, Küresel BAK, Türkiye İnsan Hakları Vakfı, Gündem Çocuk, İnsan Hakları Derneği,  Mazlum-Der, Diyarbakır Barosu, Henrich Böll Vakfı ve Barış Bloku’nun aralarında bulunduğu Ankara, Diyarbakır ve İstanbul’dan 35’in üzerinde sivil toplum temsilcisi, farklı üniversitelerden çok sayıda akademisyen ve uzman katıldı. Çalıştayın ilk oturumunda araştırmacı Cuma Çiçek’in Barış Vakfı için hazırladığı  “2013-2015 Çözüm Sürecinde Sivil Toplum Kuruluşları” başlıklı raporun sunumu yapıldı. Basına kapalı gerçekleşen ikinci oturum ise siyasi aktörlerin, tarafların tutum, yaklaşım ve anlayışlarından bağımsız bir biçimde çatışma çözümü üzerine çalışan sivil toplum kurumları, akademisyenler ve aktivistlerin etkili, yetkin ve sonuç alıcı çalışmalara nasıl yoğunlaşacağı “Çözüme yeni bir yol arayışı ve STK’lar” başlığında gerçekleşti.

    “STK’LAR ÇÖZÜM SÜRECİNE KENDİNİ HAZIRLAMALI”

    Çalıştayın birinci oturumu, Vakıf Yönetim Kurulu Başkanı Hakan Tahmaz’ın açılış konuşmasıyla başladı. Savaşın, çatışmanın derinleşip yaygınlaştığı ve sınırların ötesine ulaştığı 2017 yılında Çözüm Süreci’nde sivil toplum kurumlarının kapasitesini analiz etmeye, yetersizliklerini ve sorunları belirlemeye yönelik bir çalışmaya ihtiyaç duyduklarını aktaran Tahmaz, çatışma çözümü üzerine çalışan sivil toplum kurumlarının muhasebelerini yapmalarını sağlayacak bir zemin oluşturmak istediklerini anlattı. Tahmaz, “Amacımız çözüm masasının yeniden kurulması sürecinde sivil toplum kurumlarının sorumluluklarını doğru ve etkin bir biçimde yerine getirmelerine katkı sunmak, bir anlamda çözüm sürecine kendimizi hazırlamak, siyasal taraflara gerçekleşebilir, ‘makulü mümkünde’ arayan önerilerde bulunmaktır.” dedi.

    “BARIŞ RİSK ALABİLENLERİN ESERİ OLMUŞTUR”

    Barışı savunmanın, savaşa karşı çıkmanın fiilen suç ve yargı konusu sayıldığına dikkat çeken Tahmaz, “Afrin’e yönelik askeri ve siyasi operasyonu, sosyal medyada eleştirdiği veya karşı çıktığı için tutuklanan, suçlanan insanların, aydınların, sivil toplum örgütlerinin olduğu bir ülke haline geldik. İki gün sonra 4 aydır tutuklu olan denetim kurulu üyemiz, gazeteci İshak Karakaş bu konuda yaptığı bir sosyal medya paylaşım nedeniyle Çağlayan adliyesinde hâkim karşısına çıkacak. Yine, kurucularımızda iş insanı Osman Kavala’nın, yanı sıra 78’liler girişimi sözcüsü Celalettin Can ve profesör Onur Hamzaoğlu gibi yüzlerce insanımız aylardır hukuksuz bir biçimde tutuklu bulunuyorlar. Barış konusunda toplumda ciddi bir düşünsel kırılma yaşanıyor. Kırılma karşısında barış fikrini canlı tutmak; barış arayışını sürdürmek ve çabalarımızı ortaklaştırmak için bu toplantıyı düzenledik. Siyasette ayrımcı, düşmanlaştırıcı söylem ve pratiklerin yaygınlaştığı bir dönemde barış konuşmak, çözüme yol aramak fazlasıyla önem ve risk arz ediyor. Fakat, barış her zaman risk alabilenlerin eseri olmuştur.” dedi. Tahmaz barış için çaba gösterenlerin 24 Haziran’da ki seçim sürecine son yıllarda yaşananların son bulması doğrultusunda müdahil olması gerektiğini kaydetti. Tahmaz, “Çatışmaya ve savaşa son veren, barışı inşa eden, toplumlardır. Toplumun rızasını alamamış hiçbir siyasi irade, savaşı ve çatışmayı sürdüremez.” diyerek konuşmasını sonlandırdı.

    “SİVİL TOPLUM KÜRT MESELESİNE MESAFELİ”

    Tahmaz’ın konuşmasının ardından “2013-2015 Çözüm Sürecinde Sivil Toplum Kuruluşları” raporunun sunumuna geçildi. Sunumu raporu hazırlayan araştırmacı Cuma Çiçek yaptı. Raporun 45 STK temsilcisi ve alanda çalışan 3 uzmanla yarı yapılandırılmış derinlemesine görüşme ile hazırlandığını aktaran Çiçek,  STK’ların toplumsal barışta önemli bir rol aldığını savundu. Çiçek  toplumsal uzlaşı inşasında STK’ların rolleri üzerine yapılan çalışmalar ve bu örgütlerin yedi işlevinin altını çizdi: “Vatandaşların korunması, izleme ve hesap verebilirlik, savunuculuk ve kamusal iletişim, grup içi sosyalleşme ve barış kültürü, çatışmaya duyarlı toplumsal birliktelik, arabuluculuk ve kolaylaştırıcılık ve doğrudan hizmet sağlama/sunma.” Çiçek Türkiye’de 100 binin üzerinde STK olduğunu ancak hak, hukuk, demokrasi alanında sahada çalışan STK sayısının bin 600 olduğunu kaydetti. Çiçek bu sayının çatışma çözümünde ve barış inşaasında ise 27 olduğunu söyledi. Çiçek, “Sivil toplumun Kürt meselesine mesafeli olması, ‘güçlü devlet, zayıf sivil toplum’ geleneği, STK’lar arası siyasi kutuplaşmalar ve sivil toplum gettoları, STK’lar arası bölgesel yarılma, kurumsal deneyim eksikliği, kurum içi demokratik değerlerin ve karar süreçlerinin yeterince gelişmemiş olması altı çizilen temel sorunlar.” dedi.

    “STK’LAR ÇÖZÜM SÜRECİNDE ETKİN OLAMADI”

    2013-2015 Çözüm Süreci’nde STK’ların sınırlı düzeyde yer aldıklarını belirten Çiçek, STK’ların Çözüm Süreci’nde esas olarak AKP ve ana-akım Kürt Hareketini merkeze alan lobicilik ve savunuculuk faaliyetlerine odaklandıklarını kaydetti. Çiçek şöyle devam etti: “STK’ların Çözüm Süreci’ne sınırlı katkısı konusunda STK temsilcileri bir yandan sürecin taraflarından kaynaklı sorunlarına işaret ederken, bir yandan da sivil toplumun kendisinden kaynaklı sorunların altını çiziyorlar. Tarafların STK’ları sürece katmaması, sivil toplumla kurulan temasların çoğu durumda ‘usulen’ yapılması, sürecin kamusal denetime olanak tanımayacak ölçüde kapalı olması, STK’ların taraf olmaya zorlanması devlet ve AK Parti hükümeti ile ana-akım Kürt Hareketinden kaynaklı temel sorunlar olarak not ediliyor. Öte yandan, sivil toplumun siyasal angajmanları ve tarafgirliği, güçlü toplumsal ilişkilerden ve destekten yoksunluk, çatışma çözümü ve toplumsal barış inşası için hazırlık yapmama, büyük ölçekli ve ülke genelinde etkin STK’ların sürece destek sunmaması, CHP ve etkisindeki STK’ların sürece mesafeli yaklaşması ve son olarak sürece zarar vermeme kaygısıyla inisiyatif geliştirmeme sivil toplumun kendisinden kaynaklı temel sorunları oluşturuyor. Saha araştırması bulguları dikkate alındığında STK-STK ilişkisine dair üç ana hususun altı çizilebilir. Bunlardan ilki, STK’lar arası siyasi/ideolojik ayrışmadır. İkinci olarak, STK’lar arası işbirliklerinin büyük oranda sektörel/konu bazlı olduğu, sektörler/konular arası, birbirini bütünleyen çalışmaların sınırlı olduğu görülüyor. Üçüncü olarak, STK’lar arası bölgesel bir ayrışmanın olduğu gözlemleniyor.”

    “MEDYA ÜZERİNDE DE İKTİDARIN HAKİMİYETİ VAR”

    Çiçek raporda, Kürt meselesinin siyasi çözümü ve toplumsal barış inşası konusunda STK-akademi ilişkisinin çok kritik roller oynayabileceği konusunda neredeyse tüm katılımcıların hemfikir olduklarını kaydetti. Çiçek, STK-medya ilişkileri alanında, katılımcıların çoğunun sivil toplum alanı üzerinde olduğu gibi medya alanı üzerinde de bir devlet ve siyasi iktidar hâkimiyeti olduğunu belirttiklerini aktardı. Çiçek, “Bu hakimiyet ilişkisinden dolayı sivil toplum gibi ana-akım medya da devlet-eksenli, devlet-merkezlidir. Dolayısıyla medya Kürt meselesi konusunda devletin aldığı pozisyona göre konumlanıyorlar. Çözüm Süreci boyunca AK Parti hükümeti meseleyi siyasi zemine çektiği ve ilk kez göreceli olarak kamuoyuna açık bir süreç izlediği için medya da bu süreci genel olarak destekledi. Çözüm Süreci’ni destekleyen ana-akım medya bu konuda çalışma yapan STK’lara da belli düzeyde alan açtı. Bununla birlikte AK Parti hükümetinin sürece dönük olumsuz bir tavır almasıyla birlikte medya da bu değişime ayak uydurarak konumunu yeniledi. Özellikle 15 Temmuz 2016 askeri darbe girişimi sonrası ana-akım medyanın büyük bir çoğunluğu hükümetin denetimine ve yörüngesine girdi.” dedi.

    “SEÇENEK MASA”

    Kürt meselesinin siyasi çözümüne dönük bir müzakere ve uzlaşı sürecinin yeniden başlayacağı konusunda STK’lar arasında genel bir kabul olduğunu aktaran Çiçek, “Çoğu katılımcı masa dışında bir seçeneğin olmadığının altını çiziyor. Bununla birlikte katılımcılar mevcut koşullar dikkate alındığında yeni bir müzakere ve uzlaşı sürecinin kısa vadede başlamasının zor olduğunu ileri sürüyorlar. Bu konuda sıklıkla hatırlatılan tarih ya da dönüm noktası 2019 seçimleri. Buna göre, seçimle birlikte Türkiye’de siyasi türbülans bitebilir. Kürt meselesi hem bu siyasi türbülansın sonlandırılmasında bir işlev görebilir hem de siyasi türbülansın sona ermesinden sonra tekrar müzakere ve uzlaşı bağlamında gündeme gelebilir. Bazı katılımcılar yeni bir süreç için esas olarak siyasi aktörlerin rolünün altını çizerken, bazıları ise siyasi aktörlerden ziyade sivil toplum aktörlerinin rol alması gerektiğini belirtiyor.” dedi. (HABER MERKEZİ)