Etiket: şıx çoban ocağı

  • Zeynel Kete: Bir ritüel toplumsal barış üretmiyorsa ahlaki özü eksik kalır!

    Zeynel Kete: Bir ritüel toplumsal barış üretmiyorsa ahlaki özü eksik kalır!

    PİRHA- Kurban, insanlık tarihinin en eski ritüellerinden biri olduğunu dil getiren Pir Zeynel Kete, bugün kurbanın birçok cemaatin ve özellikle Diyanet İşleri Başkanlığı’nın denetiminde finans kapitalin hizmetine sunulmuş bir sermaye ritüeline dönüştürüldüğünü belirterek, ” Oysa kurban özü paylaşmak, yakınlaşmak, bencilliği aşmak, içindeki sahte putları kırmak, toplumsal dayanışmayı güçlendirmek ve zulme karşı durmaktır. Eğer bir ritüel toplumsal barış üretmiyorsa, zamanın zalimine karşı bir direniş hattı oluşturamıyorsa, sizi hakikate yakınlaştırmıyorsa, o zaman ahlaki özü eksik kalır” dedi.

     

    Şıx Çoban Ocağı’ndan Pir Zeynel Kete, Kurban Bayramı ve ‘Kurban’ ritüeline dair sorularımızı yanıtladı.

    “ÇOKLU SEMBOLÜ KENDİ İÇİNDE BARINDIRAN BİR RİTÜELDİR”

    Pirha: Kurban ritüelinin insanlık tarihindeki yeri nedir? Sizce neden bu kadar merkezi bir öneme sahip olmuştur?

    Zeynel Kete: Kurban, insanlık tarihinin en eski ritüellerinden biridir. Kurban ritüelinin geçirmiş olduğu evre aynı zamanda toplumun da ciddi sosyolojik ve düşünsel olarak değişim evrelerini de  içinde barındırır. Yani insanın Tanrı krallara kurban edilmesi demek iradesinin yok edilmesi, elinden alınması yok hükmünde olması anlamına gelir. O aşamadan nihayetinde canlı bir hayvanın kurban edilmesi sürecine girilmesi ciddi bir zihniyet değişimidir. Sadece dini bir ibadet değil; aynı zamanda toplumların korkularını, umutlarını, doğayla ve iktidarla kurduğu ilişkiyi yansıtan sembolik bir pratiktir. Kan, adanmışlık, bereket ve kutsallık gibi unsurların iç içe geçtiği bu ritüel; özellikle Mezopotamya ve Kürdistan coğrafyasında toplumsal hafızanın önemli bir parçası olmuştur. Çoklu sembolü kendi içinde barındıran bir ritüeldir diyebiliriz. En önemli özelliği de sınırlandırma fiilini barındırmasıdır. Tanrı krallara sunulan ve şiddet olan insanın öldürülmesini sınırlandırma o çok önemlidir.

    “TOPLUMUN EN DEĞERLİSİ EN KIYMETLİSİ TANRILARA KURBAN EDİLİYORDU”

    Kurbanın aslında “şiddeti sınırlandırma” arayışıyla bağlantılı olduğunu söylüyorsunuz. Bunu biraz açabilir misiniz?

    Zeynel Kete: Antropolojik açıdan bakıldığında kurban pratiği, insanlığın en temel meselelerinden biri olan şiddeti kontrol etme ihtiyacıyla ilişkilidir. Eski toplumlar doğa felaketlerini, savaşları ya da salgınları tanrıların öfkesi olarak yorumluyordu. İnsanlar bu korkuları yatıştırmak için en değerli olanı feda etmeye yöneldi. Dolayısıyla kurban, bir yönüyle toplumsal kaosu ve korkuyu denetleme çabasıydı. Bir nevi doğa ve toplumda meydana gelen ve kokusu oluşturan kurnaz Tanrı kralların elinde bu gücü almak, bir bütünün toplumun yok edilmesi etkisiz hale getirilmesini engellemek durumu da söz konusudur. Ve genellikle kurban edilenler de gençlerdir tanrı krallara kurban edilenler. Toplumun en değerlisi en kıymetlisi tanrılara kurban ediliyordu.

    “İKTİDARLAR KORKUYU KULLANARAK KENDİ YÖNETİMLERİNİ KUTSALLAŞTIRIYOR”

    İlk kurbanların çoğunun insan kurbanı olduğu yönündeki değerlendirmeler oldukça çarpıcı. Bu uygulamalar neden ortaya çıktı?

    Zeynel Kete: Çünkü eski toplumlarda kurbanın değeri, verilen şeyin kıymetiyle ölçülüyordu. En değerli olan ise çoğu zaman insandı. Ve aynı zamanda da en değerlisi olan genç insandır. Mezopotamya, Fenike ve bazı Anadolu toplumlarında kral çocuklarının, savaş esirlerinin ya da gençlerin tanrılara adandığına dair çok sayıda anlatı var. Bu yalnızca dini değil aynı zamanda siyasal bir işlev taşıyordu. İktidarlar korkuyu kullanarak kendi yönetimlerini kutsallaştırıyordu. Tıpkı günümüzde kapitalist modernist anlayışların en fazla gençlere yönelmesi gibi.

    “KASTİK BAĞLILIĞA” HAYIR DİYEN BİR DİRENİŞ ZİHNİYETİ SÖZ KONUSU

    Yani kurban ritüelleri aynı zamanda politik bir araç mıydı?

    Zeynel Kete: Kesinlikle. Tanrı-kral anlayışının egemen olduğu dönemlerde hükümdarlar kendi iktidarlarını “kutsal” göstermek için kurban ritüellerini kullandı. Tapınak düzeni, rahip sınıfı ve saray sistemi bu ritüeller üzerinden toplumsal itaati yeniden üretiyordu. İnsan kanı, iktidarın devamlılığının sembolüne dönüştürülmüştü. Kanın devamı ile kendi iktidarlarının devamı arasında paralel bir ilişki vardı. Tabii kendi çocuklarını Tanrı krallara kurban vermek aileler ve toplumlar tarafında da ciddi bir duygusal tepkilere de yol açıyordu. Bir aile nasıl isteyerek kendi çocuğunu kurban verir? Bir anne nasıl buna rızalık gösterir? Toplum hangi egemen zihniyetin düşünce kodlarıyla kendi çocuğunu öldürebilecek ve bunu isteyerek yapabilecek bir ortama gelmiştir? Başka bir ifade ile kastik katil avcı kültürünün toplumu nelere muhtaç ettiğini somut bir ifadesidir? Mutlaka bu anlayışa karşı da bir direniş gelişmiştir, özellikle annelerin bir itiraz mücadelesi olmuştur? Bu direniş damarı Ortadoğu ve Mezopotamya’da net olarak görülüyor? Özellikle yılın belirli aylarında yürekli gençlerin tandırları adanması öldürmesi sonucu itibariyle bir itiraza da yol açacaktır. Birer kast olan kutsal ve dokunulmaz olanlara dokunmak şeklinde bir sosyolojik bilinçlenme durumu mutlaka söz konusudur. Bu “kastik bağlılığa” hayır diyen bir direniş zihniyeti söz konusudur.

    “KANSIZ KURBAN ALEVİLİKTE ÖNEMLİ BİR YER TUTAR”

    Buna rağmen Mezopotamya kültürlerinde direniş damarının da geliştiğini söylüyorsunuz. Bunun en güçlü örneği nedir?

    Zeynel Kete: Kürt halk anlatılarındaki Demirci Kawa miti bu açıdan çok önemlidir. Dehak’ın zulmüne karşı halkı örgütleyen Kawa, yalnızca mitolojik bir kahraman değil; kutsallaştırılmış iktidara karşı halk vicdanının sembolüdür. Buradaki ateş yalnızca isyanı değil, yeniden doğuşu da temsil eder. Yani kurban ve acı bazen teslimiyet değil, özgürlüğün bedeli olarak anlam kazanmıştır.

    Ayrıca Zerdüşt peygamberin tümüyle iktidarı endekslenen yönteme karşı rıza toplumunun eşitlikçi, özgürlükçü ve demokratik değerlerini esas alan sorgulayan, bilgeliğe ve ahlaka dayalı yaşam tarzını öne çıkarma felsefesi toplumun kurban edilmesine karşı bir direniştir. Zerdüşt peygamberde hayvanın kurban edilmesini kabul etmemiş ve “kansız kurban” olarak tanımlanan hala Reya Héq Alevi inancında “lokma” olarak tanımlanan, tarımsal ürünlerden elde edilen bir dayanışma kültürü “şiv” hala canlıdır. Kimse görmeden perşembe geceleri ihtiyacı olanın kapısına bırakılan yemek yada tarımsal ürün. Zerdüşti inançta Ahura Mazda’yı memnun etmenin yolunu ” bacası tüten içi tarım hayvanları ve çocuklarla dolu bir çiftçi evini seyretmek kadar Ahura Mazda’yı memnun eden sevindiren hiçbir şey yoktur” şeklinde dile getirilmiştir. Mezopotamya bilgelik geleneğinde bu yönüyle güçlü bir direniş söz konusudur. Bu direniş en son İbrahimi kıssadan net olarak ifade edilmiştir . İbrahim insan kurbanına karşı tarihi bir itirazda bulunmuştur. Bu çerçevede düşünüldüğünde krallara “hayır ” itiraz etmeyi bir ritüel haline getirmiştir.

    İBRAHİMİ DURUŞ!

    İbrahim kıssasını ise “insan kurbanına karşı tarihsel bir itiraz” olarak yorumluyorsunuz. Bu yaklaşımın temelinde ne var?

    Zeynel Kete: İbrahim anlatısı çoğu zaman bireysel bir iman sınavı olarak okunuyor. Oysa tarihsel bağlamda bakıldığında çok daha büyük bir kırılmayı temsil eder. İbrahim peygamberin kurban kıssası bireysel olarak bir babanın bireysel kurtuluş mücadelesi değildir. İbrahim’in oğlunu kurban etmeye yönelmesi fakat sonunda bir koçun kurban edilmesi, insan kurbanlarının yerine hayvan kurbanının geçirilmesini simgeler. Bu aslında şu mesajı verir: “İnsan hayatı kutsaldır ve tanrılara insan kanı gerekmez.” eylemi  teolojik düzeyde de burada bir zihinsel sıçrama söz konusudur. Burada bir İbrahimi duruştan bahsedebiliriz; zamanın  Tanrı krallarına, kastik katillere karşı ideolojik bir duruş söz konusudur, aynı zamanda bir sorgulama.

    “GÖSTERİ TOPLUMUNUN GÖSTERİ RİTÜELİ HALİNE GELMİŞ BİR DURUM SÖZ KONUSU”

    Bu durumda İbrahim anlatısını dönemin egemen düzenine karşı bir ahlaki çıkış olarak mı görüyorsunuz?

    Zeynel Kete: Evet. Çünkü tanrı-kral düzeni insanların ölümünü meşrulaştırıyordu. İbrahim anlatısı ise insanın yaşamasını merkeze koydu. Bu nedenle yalnızca dini değil, etik ve toplumsal bir dönüşümden söz ediyoruz. Burada asıl mesele, insan hayatının kutsallığının ilan edilmesidir. İbrahim’in oğlunu kurban etmesi bir eylemdir. Söz konusu hakikat olunca insanın en çok kıymet verdiği şeyi terk etmesidir, terkin sembolik ifadesidir. Burada sosyolojik bir bilinç durumu söz konusudur. Pasif bir ibadetten ve tanrıyı memnun etmekten çok insanı yaşatmaya yönelik bir bilinç eylemi olarak tanımlamak söz konusudur.

    Evladını kurban etme meselesi çoklu sembolü içinde barındırıyor. Bu anlatıyı sembolik okuduğumuzda, insanın en kıymetli olanı hakikat uğruna ortaya koymasını görüyoruz. Burada mutlak adanmışlık var; hakikate yakın olma durumu söz konusudur. Anlatının sonunda insan korunuyor. Dolayısıyla esas vurgu ölüm değil, yaşamın korunmasıdır. Bugün yaşanan sürece baktığımızda ölüm ve yaşam düalizmi çerçevesinde düşünüldüğünde hala insanlar ölüyor. Her gün can evinden vuruluyoruz, yaşam alanlarımız birer birer yok ediliyor. Modernizm hemen hemen bütün ritüelleri sosyolojik bilincinden uzaklaştırarak gösteri toplumunun kendi egosunu tatmin etme ritüeli haline getirmiştir. Gösteri toplumunun gösteri ritüeli haline gelmiş bir durum söz konusudur.

    “KURBAN RÜTÜELİ DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI’NIN DENETİMİNDE FİNANS KAPİTALİN HİZMETİNE SUNULMUŞ”

    Konuşmanızda modern dünyaya da güçlü bir eleştiri yöneltiyorsunuz. Bugün kurbanın anlamı sizce nasıl değişti?

    Zeynel Kete: Bugün modernizmin ya da Nehak kesimlerin bireyi, toplumu, doğayı, canlıyı korumadan çok “karşıt İslam, iktidar İslami, Emevi İslam anlayışı” esas alınarak birçok ibadetin sosyolojik bilinç çerçevesi karartılmıştır. Bugün kurban çoğu zaman yalnızca hayvan kesimine indirgenmiş, bireysel bir ibadet durumuna getirilmiştir. Kurban rütüeli birçok cemaatin ve özellikle Diyanet İşleri Başkanlığı’nın denetiminde finans kapitalin hizmetine sunulmuş bir sermaye ritüeline dönüşmüştür. Kurban fiyatlarının belirlenmesi, kurban olacak hayvanın satın alımı aşamasından başlanarak, kesilmesi, doğranması, dağıtılması ve uluslararası düzeyde de bunun gerçekleştirilmesi güçlü bir pazar ekonomisi oluşturmuştur.

    Oysa kurbanın özü paylaşmak, yakınlaşmak, bencilliği aşmak, içindeki sahte putları kırmak,toplumsal dayanışmayı güçlendirmek ve zulme karşı durmaktır. Eğer bir ritüel toplumsal barış üretmiyorsa, zamanın zalimine karşı bir direniş hattı oluşturamıyorsa, sizi hakikate yakınlaştırmıyorsa, özgürleştirmiyorsa, toplumla ruhsal, zihinsel ve bedensel olarak ikrarlaşmıyorsanız, insanların acısını azaltmıyorsa, o zaman ahlaki özü eksik kalır. Ritüelde güçlü bir ahlaki damar söz konusu değil ise zamanın “modern tanrılarına” hizmet eder. Modern Tanrı kralları memnun edersiniz onun ötesine gitmez.

    “İNSANLAR HÂLÂ SİSTEM ADINA YOKSULLAŞTIRILIYOR, DİN ADINA SAVAŞLARDA ÖLÜYOR”

    “Modern tanrı kralları” ifadesiyle neyi kastediyorsunuz?

    Zeynel Kete: Bugünün dünyasında iktidar yalnızca siyasi baskıyla değil; kapitalizm, sömürü, kimlik inkârı ve kültürel yok sayma üzerinden de kuruluyor. İnsanlar hâlâ sistem adına yoksullaştırılıyor, din adına savaşlarda ölüyor, haklarından mahrum bırakılıyor. İnsanı insan olmaktan çıkaran her sistem aynı zamanda Modern Tanrı Krallar sistemidir. Dolayısıyla kurban meselesi bugün de güncel; sadece biçim değiştirmiş durumda. Günümüzde bu İbrahimi gelenek bu kültürel direniş damarı hala Kürtler içerisinde güçlü bir şekilde devam etmektedir.

    “İNSANI ÖZGÜRLEŞTİREN BİR BİLİNÇ EYLEMİ HALİNE GELMELİ”

    Kürt halk mücadelesiyle İbrahim anlatısı arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz?

    Zeynel Kete: Kürt halkının kolektif hafızasında özgürlük uğruna büyük bedeller verilmiştir. Gençlerin hakikat ve özgürlük için mücadeleye katılması, çoğu zaman “en kıymetliyi verme” düşüncesiyle ilişkilendirilmiştir. Bu yönüyle bazı toplumsal mücadeleler sembolik olarak İbrahim anlatısına benzetilebilir. Burada ölümün kutsanması değil, onurlu yaşam iradesi öne çıkar. Demirci Kawa’nın ateşinin söndürülmemesi bu direnişi, gençlerin yok edilmesi anlayışına karşı, özgür yaşamı inşa etme anlayışının ifadesidir. Kurban ritüellerinin gerçekleştirildi bir ayda olduğumuzdan dolayı şunu da belirteyim; ritüeller toplumu özgürleştirmezse, sosyolojik bir bilinç ortamı yaratmazsa, birey ve toplumun pasif bir ibadet çerçevesine sığdırırsa bir anlam ifade etmez. Asıl olan insanı özgürleştiren bir bilinç eylemi haline gelmesi lazımdır.

    “ALEVİLER ÖZGÜRLÜK ARAYIŞINI BİR İBADET RİTÜELİ HALİNE GETİRİRLER”

    Demirci Kawa’nın ateşiyle bugünün mücadeleleri arasında nasıl bir ilişki görüyorsunuz?

    Zeynel Kete: Kawa’nın ateşi zulme karşı halkların yeniden ayağa kalkmasının simgesidir. Bugün de esas mesele insanların insanca yaşayabildiği, adaletin ve özgürlüğün hâkim olduğu bir düzen kurabilmesidir. Ateş burada yıkımın değil, yeniden doğuşun sembolüdür. Yok edilen hafızanın, özgürlüğün,adaletin, komünalitenin yeniden varoluşunu simgeler. Bu bakımdan Aleviler cem ekranında çerağ (ışık, ateş, nur, güneş) uyandırırlar. Yani özgürlük arayışı bir ibadet ritüeli haline getirirler.

    “BİRLİK VE BERABERLİĞİN İNŞA EDİLDİĞİ RİTÜELLERDE ADAKLAR ADANIR”

    Alevi inancında kurban rütüeli ne anlama geliyor neyi ifade ediyor? Aynı zamanda bir ocak avladı ve bir pir olarak bu konuyu nasıl yorumlarsınız?

    Zeynel Kete: Doğrusunu sorarsanız belki de mevcut inançlar içerisinde kurban ritüelini en fazla yerine getiren inançlardan birisi Alevilik desek hiç de abartı olmaz. Alevi inancında sadece yılın belirli bir takviminde bu ritüel yerine getirilmez. Her ne kadar ki kadim Réya Hêq Alevi inancında kanlı kurbandan çok kansız kurban olarak tanımladığımız, daha çok tarımsal ürünlerden oluşan “lokma” kültürü belirleyici olsa da, günümüzde kurban rütbeli yapılmaktadır. Aleviler özellikle Xizir ayında, Sersal (yeni yıl), Gaxand ve Muharrem Orucu’ndan sonra kurbanlar kesilir. Ayrıca bahar aylarında mevsimin bereketlenmesi gibi çoklu zamanda kurbanlar tığlar. Yine Alevi toplumsal hafızasında toplumsal hafızayı temsil eden kişilerin (pir , mürşit, rayber) hanelere geldiğinde durumu iyi olanlar kurban keserler. Ayrıca ikrar tutma ( musahiplik ) kurbanı, çeşitli cem erkanlarında, birlik ve beraberliğin inşa edildiği ritüellerde adaklar adanır.

    Esasında Alevi süreklerinde kurban olmazsa olmaz bir ibadetten çok, kişinin imkanları doğrultusunda yerine getirmeye çalıştığı bir ritüeldir. Bu ritüel yerine getirildiğinde “kesmek” fiili kullanılmaz bunun yerine “tığlamak” kelimesi kullanılır. Tığlamak; kesmek fiilinin anlamına gelmez, kurban öncesi toplumun birlik içinde olması küskünlerin barışması, bir araya gelmeleri birbirleri ile niyazlaşmaları, duyguda ve ruhta birlik içinde olmalarını ifade eder. Halk için, hakikatten yana, iç barışı tesis etmek, paylaşmak, gönül almak manasına da gelir.

    Nefsi tığlamak, bencilliği, kini, kibri, egoyu, korkuyu, iktidarı yok etmektir. “Canım kurban tenim tercüman” diyerek Mansur darında direneceğine ikrar vermek ve ikrarında durmaktır.

    “KASTİK HUKUKA KARŞI ANA- KADININ KEMALETİNE İHTİYAÇ VARDIR”

    Son olarak, sizce bugün insanlığın en çok neye ihtiyacı var?

    Zeynel Kete: Bence insanlığın bugün yeni kurbanlara değil, ortak bir vicdana ihtiyacı var. İnsan hayatını, adaleti, özgürlüğü ve toplumsal barışı yeniden kutsal sayan bir ahlaki zemine ihtiyaç duyuyoruz. Kurban ancak yaşamı savunuyorsa anlamlıdır.  Nefsini tığlamak üryanlaşmaktır. İnsanı insan olmaktan çıkaran günümüzün Nehak sistemleri aynı zamanda anlamsal ve yapısal olarak da derin bir bunalım içindedirler. Derinlikli bir şekilde iflasın eşiğindedirler. Asalakça bir yaşamlarını sürdürmek için her gün toplumu kurban ediyorlar, doğayı kurban ediyorlar.

    Dünyamız bir değişim ve dönüşüm eşiğindedir. Bu değişim ve dönüşüm eşiği toplumu özgürlüğe, barışa ve demokratik topluma doğru götürecektir. Toplumun en fazla barışa ihtiyacı vardır diyebiliriz. Kastik hukuka karşı Ana- Kadının kemaletine ihtiyaç vardır.

    Günümüzde birey, toplum ve doğanın baskı altına alındığı, bireyin ve toplumun iradesinin yok sayıldığı, her türlü şiddet yönteminin kullanıldığı, kastik katil anlayışından algoritmik tahakküme edilen bir sürecin yaşandığı çok kapsayıcı, çok katmanlı bir  biyoiktidar durumu söz konusudur. Belki kadim dönemlerindeki gibi iktidar anlayışları eskide olduğu gibi “öldürme hakkı”nı rahat bir şekilde kullanmayabilirler ama toplumu yönetme, kontrol etme, denetim altına alma, üretme, düzenleme şeklinde bir işleyiş üzerinden kendini var ediyorlar.

    Günümüzde toplumsal yapı sadece savaşlarla, klasik soykırım yöntemleri ve şiddetleri ile değil; psikolojik, sosyal kültürel ahlaki bir biçimde toplum kuşatılmış ve çökertiliyor. Bütün bu yaşanan algoritmik şiddete karşı ancak barış ve demokratik toplum inşası ile karşı durulur. Bütün bu yaşananlara karşı demokratik, komünal ve özgürlükçü bir yaşamın inşası toplumu kurtaracaktır.

    Toplumsal doğadaki eğilimler özgürlükten yanadır. Bütün evrenin semah dönmesi özgürlük arayışını ifade eder.

    Başta kurban ritüeli olmak üzere bütün inançlara ait ritüeller sosyolojik bir bilinçle ve toplumu özgürleştirir pasif hale getirmediği zaman kendi tarihsel hakikatiyle bütünleşir. Bu duygularımla ibadetlerini ve kurban ritüellerini pasif bir ibadet haline getirmeyip hakikati ile bütünleştiren bütün kesimlerin bu bilinçli eylemlerini kutlar saygılar duyarım. Ben de kurbanla ilgili kadimden bugüne kadar yapmış olduğunuz bu tarihsel sosyolojik röpotajdan dolayı teşekkür ediyorum. Nefsini kurban edenlerin kurbanları hak kadında kabul ola.

    Diren KESER/ADANA

  • Pir Zeynel Kete: Yol pirsiz, pir talipsiz ise Yol’da birlik mümkün olmaz

    Pir Zeynel Kete: Yol pirsiz, pir talipsiz ise Yol’da birlik mümkün olmaz

    PİRHA – Alevi toplumu belki de tarihinin en sancılı dönemlerinden birini yaşıyor. Kendi içinde yaşadığı tıkanmayı aşmak için son zamanlarda yürüttüğü “Yolda Birlik” tartışmaları çeşitli düzey ve zeminlerde devam ediyor. Demokratik Alevi Dernekleri Adana şube Başkanı Pir Zeynel Kete kendi cephesinde bu tartışmalara katkı sunmak isteyenlerden biri. “Yolda birlik nasıl olmalıdır?” sorusuna cevap arayan Kete “Özümüz darda, yüzümüz yerde, hak divanında, pir huzurunda dara duracak mıyız?” diye soruyor.   

    Alevi toplumu belki de tarihinin en sancılı dönemlerinden birini yaşıyor. Yakın tarihe kadar ağırlıklı olarak fiziki katliamlar ile karşı karşıya kalan Aleviler günümüzde sadece fiziki değil aynı zamanda kültürel soykırım ile de karşı karşıya.

    Büyük kentlere göç ile birlikte bir ihtiyaç olarak ortaya çıkan örgütlenme modelleri Alevi toplumuna günümüze kadar belli bir yol aldırtsa da artık ihtiyaçlara cevap verebilecek durumda değil. Bir tıkanma, bir kaos hali sürüp gitmektedir.

    Üretimden, toplumsallıktan, paylaşım ve dayanışma kültüründen uzaklaşan ve kendi iç sorunlarıyla boğuşarak yorgun düşen Alevi örgütleri tabandan uzaklaşmış, tabela örgütler durumuna, dahası dış müdahalelere, yönlendirmelere açık hale gelmiştir.

    İç karartan bu mevcut durum bir yandan bölünmelere geri çekilmelere ve kan kaybetmelere yol açsa da diğer yandan da bir çıkış arayışına vesile olmaktadır.

    Son aylarda çok sayıda birlik toplantısına, kurultay ve foruma tanıklık ettik. Yolda birlik tartışmaları oldukça yoğunlaştı. Hakikate uygun bir çıkış bulunmadığı müddetçe de bu tartışmalar devam edeceğe benziyor.

    Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Adana şube Başkanı ve Şıx Çoban Ocağı Pirlerinden Zeynel Kete de bu tartışmalara bulunduğu her ortamda katkı sunmaya çalışanlardan biri.

    Tartışmalara derinlik kazandırmak isteyen Pir Zeynel Kete kaleme aldığı bir yazıyı PİRHA ile paylaştı.

    “Yolda Birlik Nasıl Olmalıdır? Zamanın Ruhu!/Hakikatin Dili Bizden Neler İstiyor?” ana başlığı altında kaleme aldığı yazıyı öneminden dolayı kısaltmadan yayınlıyoruz.

    “HINZIRA SED HEZAR LANET”

    Heq tüm Hak yol Süreklerin omuzuna Boz Atlı Xızır’ın kutsal sorumluluğunu yüklemiştir. Ya bu Xızırlı Yol’dan ikrar birliğine, ya da Hınzırlı Yol’dan ikrarsız, pirsiz, ocax’sız birliğe, yürüyeceğimizi göstermiş olur. Yolumuz Xızır heq yolu olduğuna göre; Hınzıra sed hezar lanet okuyup gerçeğe hu diyeceğiz.!

    Xızır dar günün dostudur. Dostunun olmadığı bir dünya karanlıktır. Karanlık bir dünyada yaşam olmaz. İnsanlık yaşamsal bir dar boğazdan geçiyor.  Xızır tüm insanlara yardımcı olsun!

    “DİLİMİZ HIZIRIN DİLİDİR”

    Kendine doğru sözü ibadet kabul etmiş bir inancın içinde, hemen her gün yalan yanlış sözlerin, Alevilik adına sarf edenlere karşı; ya Xızır demenin zamanı tezden geldi hatta geçmiştir. Tüm kadim sözlerimiz heq Xızır sözleridir. Heqi bilen kendini bilmiştir. Bu kendini bilmeyenlere Xızır delil olsun. Yol ulularımız diyorlardıki – zimanê me zimane xizirê-” Dilimiz Xızırın dilidir”

    Alevi sürekleri bundan kırk- eli yıl önce, “yol ’da birlik” diye bir amaçları olmamıştır. Son eli yıldan sonra böylesi bir noktaya geldilerse dönüp bir geçmişe bakmakta fayda var. Özellikle heq coğrafyasında pir talibinin, talip pirinin yolunu gözler, cem cıvat olup, heq-Xızır-jiyar ve diyarlarıyla niyaz olup, önce kendi hanesiyle, sonra komşuları ile toplumu ile ve kainatla yâr olurlardı. Ne hikmetse, “Kent-şehir” gerçekliği adı altında bu hakikat “modern yaşam” denilerek, geçmişin tümü olmasa da perdelenerek unutturulmaya çalışmaya başlandı. Kent bir gerçeklik, ancak yaşanmış kadim yaşam ise bir hakikatın kendisi olmaktadır.

    “TARİH İNSANDA İNSAN TARİHTE GİZLİDİR”

    Bu hakikat arayışı içinde olan binlerce yıl önce yaşanmış ve yaşatılmıştır. Bu kadim yaşam için, yola serini koyup, şahadet şerbetini içip, dondan dona, deryadan derya delil oldular yol pirleri, evliyaları, enbiyaları, anaları ve liderleri. Geçmişten bugüne, bugünü geçmiş ile buluşturmadıkça, her çaba amacına ve ruhuna ulaşmış olsa bile eksik, parçalı, takatını, maneviyatını ve anlamını yitirerek ulaşmayacaktır. Çünkü “Tarih insanda insan tarihte gizlidir” kelamı kendimize rehber etmiş bir kadim inançtan bundan dolayı Mansur e Hallaç katledilirken “Ben ezelî ve ebedî anda birlestirdim” demiştir.

    “XIZIR KERAMETİNDEN GEÇMEYEN SÖZ ÇİĞDİR”

    Ancak kendisini bilmeyenlerin her gün dahada sesleri yükselmekte, “söz adına”, heq adına, Xızır adına sarf ettikleri sözler; yol adına üzücü olduğu kadar, yüz kızartıcıdır. Heq Xızır kerametinde geçmeyen söz kelam, çiğ sözler olmaktadır. Sözlerimiz kelamlarımız dahi, keramet yüklüdürler ve yücelik doludurlar. Tüm Peygamberle ve kadim insanlığa yol göstermiş Xızır kelamlarımız, bir bir anlam ve yüceliğine gölge düşürmek için de ne kadar bizim olmayan “söz varsa” hepsi yol ve inanç sözleriymiş gibi, “ahlak” bilmektedirler. Biz Xızır olmadığı, güne gün demiyorsak, Xızırın kelamından ve kerametinde pirin himmetinde ve “kırık kap kırk makam”da pişmemiş söz çiğ sözdür diyoruz. Söze tarihi değer biçiyor ve önemsiyoruz. Bunun içinde yol sözü özü pak olmalıdır. Sözü aklı, zihni, dili paklanmadan “Yolda birlik”de, zor olacak yolun önü öncelikle paklanmaktan geçecektir. Yunus Emre boşuna” söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı/söz ola bal ile yağ ede ağulu aşı” dememiştir.

     “PİR DERYASINDAN KOPAN TALİP ÇÜRÜR”

    Kendini bilende, bilmeyende konuşuyor. Eskiden böyle miydik? Sözün söylendiği yerde, cümle can Kaf dağının arkasında olsa da o söz ona iman olup, Xızır gibi hissederdi ve yaşardı. Sözü söyleyenin, gözü pirinin yolunu arzulardı. Şimdi talip Böyle midir? Pir deryasından, kelamından kopan talip, ikrarsız, pirsiz kaldıkça, söylenen sözler, mekansız, zamansız kalmıştır. Söz nerdeyse hükmünü yitirmiş, hatta çürür noktasına gelmiştir.

     “KUTSAL SÖZÜ ÇÜRÜTEN NEFİSTİR”

    Kutsal söz bile can çekişir hale gelmiş ise, dönüp kendi nefsimize dönüp bakacağız. İyinin yollunu da, kötünün yolunu da nefsimizi bilmekle olacak. Kötünün ve iyinin yolu burdan geçiyor. Kutsal sözü çürüten nefistir. Bu nefs dar ve didardan geçmedikçe, yol dardadır? Günümüzde söz çürümüş desek, hakikatı doğru dillendirmiş olacağız. Ruh beden, söz ve kelamsız, pirsiz kalınca sözün de bir ağırlığı ve kutsallığı kalmamıştır. Biz biliriz ki insanın sözü yüzünün cemalidir. Söz ağızdan söylenir ama kalpten gelir. Söylenen söz kalbinin rengidir.

    Söz kelam, manasız, pirsiz, talipsiz kalınca, derelerimiz, ırmaklarımız, sularımız, taşlarımız, jiyarlarımız, kutsal börtü böceğimiz, coğrafyamız feryat-figanları yaşamaktadır. Çünkü coğrafya anadır. Bugün bu ana coğrafyamızın tüm ruhu-bedeni, yüreği, vicdanı çarmıha gerilmiştir. Çarmıha tabi tutulan, kadim insanlığa analık etmiş kutsal heq coğrafyasıdır. Bu hakikatı görmeden, yol almak zor olacaktır. Yol almak yola ikrar vermek, her şeyden önce, hakikat arayışını sürdürebilmişlerdir. Bu arayış sahipleri olanlar; bilgeler, pirler, arifler, keramet sahibi olanlar, melek donunda olanlar, bir deryadan bir deryaya yol alanlar olmuştur.

     “YOL DERYADA DAMLA OLMAKTIR”

    Dilimiz Xızır dilidir. Bu keramet ile sınanmayan, her söz bizden değildir. Söz tarihin geçmiş hafızandan süzülüp gelen kutsal kelimelerdir. Kelimelerin Heq’de karşılığı ise, Pir deryasında dar- didar olup kendini bilmiş sözlerdir. Pir sesinin olmadığı gün, Zulümat günü olmuştur. Bu sesin kelamında ‘piro “Veng dê” demişiz. Pir deryası, heq Xızır deryasında söz, özü bir olan bir olmuştur. Bu söz deryasıdır. Söz deryasında damlada ‘birimiz kırk, kırkımız bir’ isek; Yol bir sürek binbir, diyebiliriz. Yol deryada damla olmaktır. Damla olabilmiş miyiz? Deryaya nasıl yol alabiliriz?

    Pirin kutsal nefesi kavlubeladan aldıkları nefesleri talibe yar, fam-guman olmuştur. Bir kez daha Pir Xızırın fam-u, guman-andan rıza alıp ya Xızır ya heq ya ‘homet’deyip, yola revanız.

    ‘Heq ve Xızır’ın gücü ve kerameti, her şeye yeter, dara düşmüşlerin yardımına yetişir’ inancı olsa da kutsalın sesi olan Pir ve diğer yol erenlerince çağrılmadan, bu kutsalların imdada gelmedikleri görülmüştür.

    “YOL PİRSİZ, PİR TALİPSİZ İSE YOLDA BİRLİK MÜMKÜN OLMAZ” 

    Yola nerden başlamalıyız, kelamı ve sözüne cevap bulamasak, “birlik” kavramı amacına ulaşmayacaktır. Yol ulu ise, peki ulu yapan nedir? Bu kutsal sesin demine kim hu demiştir. Bu gerçeğin adını veren kimdir? Ad koymak kutsallık ister. Her kutsalın bir adı bir mekânı varolmuştur. İşte bu yolu ulu yapanın ses ise, Pir Xızır olmuştur. Nasıl ki her Peygamberde tanrısının ‘vahyiyi’ yaşam bulmuş ise; aynı hakikat Alevi inancında Pirler’de yaşam bulmuş ve yaşamak zorundadır. Yol pirsiz, Pir talipsiz kalmışsa; “Yolda birlik” çağrıları nasıl yaşam bulacak, yolda nasıl birlik kurulacaktır?

    Oysaki toplumsal gerçeklikte iş yapan ve her zaman geçerli olan kanun, büyük manevi gücü harekete geçiren kişilerin varlığıdır. Bu kişiler o büyük kutsal manevi ışığın ve gücün bir parçası oldukları iddiasıyla ortaya çıktıkları ve beklenen işaretleri topluma sundukları zaman, cümle canı ve her varlık o güç ile harekete geçmiş olur. Bu tür kutsal kişilikler kitabı elinde tutan bilge gibidirler. Bu bilgeler olmaz ise, bu hak ve kelam kitabı açılıp okunmaz. Pir gerçekliğine bir de böyle bir can gözüyle bakmamızın zamanıdır.

    “OCAKLAR VE PİRLER ALEVİLİĞİN ÖRGÜTLÜ GÜCÜDÜR”

    Kutsal olan yol ise; o zaman bu geleneğin sürdürülmesi ve kutsalların ahlaki anlam deryasını ile var olmaya devam etmesinde, Pirlik ve ocax olmazsa olmaz kurumlarıdır.  Ocaxlar ve pirler Aleviliğin örgütlü gücüdür. Pir hem inançsal hem tarihsel hafızasını temsil etme anlamında Alevi inancının ve dolasıyla toplumun lideridir. Toplum lidersiz yol almamıştır tarihte. Pirler ve Ocaxlara saldırmanın asıl amacı Aleviliğin ve toplumun dağıtılmak istenmesidir. Ocaxlarımız toplumsal hafızamız, pirlerimiz de yaşayan canlı tarihimizdir.

    Alevilik bugün dardaysa, zorda kalmışsa, yol da dardadır. Neden? Aleviliğe yöneltilen saldırıların ilk hedefi neden doğrudan Pirlik ve Ocaxlar olmuştur? Bu hakikate doğru ve yerinde bakamasak, yapacağımız ve temsil edeceğimiz her şey yanlış eksik ve manasız kalacaktır. Bugün her şeyin yıkılışında kutsal mananın yitirilişi bütün evren semah dönerken manaya varmak ister, çarkı pervazdaki aşkın anlamı manaya varmaktır. Hakikat ve özgürlük aşkı olmadan manaya varılmaz.

     “MANEVİYATIN OLMADIĞI YERDE TOPLUM DA OLMAZ”

    Her çalışmanın piri olmak kolay olmamıştır. Bu yolun piri olmak demek, bozulanı, dağılanı, parçalananı, rengi solanı, tümünü bir araya getirip, ruh vermek olmalıdır. Bugün tüm sözlerin cansız, etkisiz, mana gücü olmadığı gibi, manevi gücüde kalmamıştır. Maneviyatın olmadığı bir yerde toplumda toplumsallıkta olmayacaktır. Bunun içinde inancımızın merkezi maneviyat ve ahlaki ilkeleridir. Bunun inancını ve ruhu ise Pirdir. Yolun kutsal kanunu “ne devletli ne dinselleşmiş dogmatik tarikatçılıkla” ayakta tutulmayacağıdır. Toplumsallığı ve birliği ‘diriliği, iriliği’nin doğal ve kadim özü ise, ahlaki ilkeler oluşturulmuştur. Ahlak varsa toplum ve toplumsallık vardır. İnsanlığın tarihsel hafızası ahlak ile maddi ve manevi kültürel değerlerle yaşam haline gelmiştir.

    “RENKLİLİĞİMİZ EVRENSEL DEĞERLERİN BİR SONUCUDUR”

    Toplum ahlaksızlığı kabul etmemiş ve buna rızalık vermemiştir. Bugün biz Alevi halk toplumuna dayatılan, “ahlaksız” olana zorlanmaktır. Nahak zülamatın tekçi, aklı bize biçtikleri don tekçi aklın donu olmaktadır. Bu tekçi akla karşı, “yol bir sürek binbir” diyor ve hakikatın yanında semaha duruyoruz. Toplumsallık inşa edilmeden, ikrarlaşmadan saflaşmadan nasıl semaha dururuz. Semaha duran canlara Gulbank verilirken boşuna mı “semahlar saf ola” denilir. Renkliliğimizle, kadim binbir çeşitliğimizle, evrensel değerlerin bir sonucudur ki; Kendimizi, Rêya heq, Çepni, Yarasan, Tahtacı, Hubyar, Arap, Bektaşi, Ehli heq, Kakailer, Türkmen vb. birçok sürek ile toplumsal kadim küttür ile toplumsal tarihsel varlığımızı korumuş ve insanlığa değer katmış ve almış bir yaşam felsefesi ve inanç kültürleriyiz.

    “PİRİN CEMALİ KIBLEGAHIM”

    Yol ve hakikat arayışın en görünür tezahürleri, Pir ve kutsal ocax-larımızdır. Biz bu iki kurumu Alevi inanç talipleri olarak, göz nurumuz gibi sahiplenmedikçe, nahak zülmatın saldırıları, inkarın önüne geçemeyeceğiz. Yolu savunmak ve yaşatmak istiyorsak, ancak bu iki kutsal kurumu yaşatmakla başlatmalıyız. Pir ve Ocax Alevi inancının kıblegahlarıdır. Bu kıblegahlarda nur sönmüşse, ışık yoksa, mazlum çaresiz kaldığı zamandır. Zamanın ruhu pir ve ocaklarımıza dönelim ve ikrarımızı tazeleyelim. Boşuna mı diyoruz “pirin eşiği secdegahım, cemali ise kıblegâhımdır”

    “YÖNTEM VE HAKİKAT ARAYIŞIMIZ”

    Sorunların çözümünde yöntem ve hakikat arayışımız:

    Yaşadığınız her an bir tarihin zuhurunu içinde barındırmaktadır. Evren dönerken hak aşkı Hızır hikmetini bilenler çarkı pervaz halindedir. Bu çarkı pervaz büyük bir gayretle bizi yeni bir yaşamın eşiğine getirecektir, Yeter ki hak aşkı ve Hızır gayreti olsun. Zamanın çarkı bize durmayı değil Kemalet ile gayret etmeyi, nahak zihniyete karşı Hızır aklında kom olmayı uygun görür. Başta Ortadoğu olmak üzere birçok coğrafyada zulüm katmerleşerek devam etmektedir. İktidara bulaşmayan, hakkın emri rızasına göre yaşayan, ahlaki politik olan Rıza toplumunun bütün komları, klanları, kabileleri, halklar, inançlar, mezhepler, mazlumlar, mağdurlar, rızkını hak aşkı Hızır gayretiyle kazanıp pay edenler, Nahak zihniyetin zulmü ile karşı karşıya kaldıklarını bilmekteyiz. Bizler cümle canı hakkın varlığının delili olarak kabul ettiğimize göre; yaşanan sürece karşı sorumluluğumuzun olduğunu bilmeliyiz.

    “SÜREKLER, KÜLTÜREL VE FİZİKİ SOYKIRIM EŞİĞİNDE”

    Gelinen aşamada binlerce yıldır kom olarak bugüne kadar gelmiş Alevi sürekleri kültürel ve fiziki olarak soykırım eşiğine getirilmektedir. Farklı coğrafyalarda farklı isimlerle anılan Hak yol Alevi sürekleri bir bütün olarak çarmıha gerilmiş durumdadırlar. An yoktur ki herde devreş olan hakkın görünür olduğu topraklarımız, kutsal mekanlarımız, jiyarlarımız, dergahlarımız, nişangahlarımız, mezarlarımız, tarihsel değerlerimiz, Rêya heq Alevi arkeolojisi, Nemrudi zihniyetin tacizine tecavüzüne uğramasın. An yoktur ki masum i pak olan evlatlarımızın kanları toprağa düşmesin, mürşidi Kâmilullah olan analarımızın havarları Gök kubbeye ulaşmasın, hakikat ve özgürlük uğruna Yola revan olan yol ulularımız zindanlara atılmasın, yaşamına son verilmesin, darağaçlarında Serden geçmesin, taciz tecavüz edilmesin, sürgüne gönderilmesin.

    “HIZIR AKLI İLE ÇÖZÜM ARAMALIYIZ”

    Bütün bu yaşananlar bize tarihsel sorumluluklar yüklemektedir. Yaşanan olaylara, olgulara yüzeysel yaklaşmak, derinlikli kavrayamamak, Fam u Gûman sahibi olmamak, yolun Kemaleti ve Hızır aklı ile çözüm üretememek, dolaylı da olsa yaşatılan zülme ortak olmaktır. Bu gerçeklikten hareket edersek yol adına söz söyleyen her canın yola karşı darda olduğudur. Yol taşını yol kuşuna atmadan hak meydanında dara durup hak kelamını söylemek, tarihsel bir görevdir. Yaşanan sorunların karşısında “gelin canlar bir olalım /mazlumun ahını alalım.” “Bir olalım iri olalım diri olalım” demenin zamanıdır. Mevcut daralma, dağınıklık, çözüm üretememe, sorunların karşısında Hızır aklı ile çözüm aramama, yolumuzu pirsize, nursuza, arsıza, hırsıza uğratma, bilerek bilmeyerek buna ortak olma en büyük sorunlarımızdır. Bu yaşanmışlıkları bilipte Hüseyni duruşu göstermemek, zalimin zulmüne sessiz kalmak, doğal düşkün olmaktır.

    “YOLU KENDİMİZE DEĞİL KENDİMİZİ YOLA UYARLAYALIM”

    Bütün bu sorunların farkında olup yolda birlik çalışmalarını edep ve Erkan ile yürütme son derece önemlidir. Yaşanan sorunlara çözüm bulmanın tek yolu yola ikrar bent olmaktır. Yola talip olunursa yolu kendimize değil kendimizi yola uyarlarsak hal bilmez elinde kendimizi kurtarır ve yolda birliği inşa edebiliriz.

    CEVAP BEKLEYEN TEMEL SORULAR

    Yolda birlik nasıl olmalı? Yol ulularımız birliği nasıl başardılar?
    Yolda birlik deyince neyi anlamalıyız?
    Cem erkanında cemin birlenmesi, bütün canların birbirinin omuzuna niyaz olması, birlenmesi yol için ne anlama gelmektedir?
    Evde, işyerinde, sokakta, siyasette, politikada, kurumlarda birlemek ne demektir?
    Bütün cümle can ile yâr olmak bir olmak anlamına gelir mi?
    Birey, toplum ve doğa ile bir olmak, yâr olmak ne demektir?
    Gelinen aşamada yolda birlik için ne yapılmalıdır?
    Birlik çalışmalarının yöntemi ne olmalıdır?
    Yolda birlik çalışmaları sadece bazı kurumların gayreti ile olması yeterli midir?
    Daha önce yapılan Çalıştayları, birlik çalışmaları başarılı oldu mu olmadı mı?
    Başarılı olunmadı ise nedeni niçini tartışılacak mı?
    Başarılı olan yönler nelerdir?
    Sorunların çözümünün önündeki en büyük engel nedir, kimlerdir, hangi zihniyettir?
    Bu zihniyet hangi kaynaklardan besleniyor? gibi sorulara ilişkin derinlikli araştırmalar yapılıp yola uygun cevaplar oluşturulmalıdır.

    Özümüz darda, yüzümüz yerde, hak divanında, pir huzurunda dara duracak mıyız?
    “Alimler özünü yoklar, cahiller kendini paklar” diyebilecek miyiz?
    Xızır aklını kendimize rehber yapabilecek miyiz?
    O Hızır aklı ki Nuh’u Nebiye gemi yaptırdı, Musa’yı kelamullaha denizi ikiye ayırdı, Isa’ya köyü Meryem oldu, İbrahim’e oğlunun ikrarlı duruşu oldu ve koçu gönderdi, Muhammed Mustafa’ya Cebrail donunda Ali Nuru oldu, 124 bin Nebi bu akılla Kemalet kazandı. Bütün peygamberler Hızır aklına bulanmadan peygamber olmadılar.

    Darda ve zorda xelasın (kurtuluşun) aklıdır Xızır. Yolda birlik gayretlerinde birbirimizin Xızırı olabilecek miyiz? Sorunlara yaklaşım yöntemi hakikati inşa etmelidir. Hakikat binlerce yıllık bir arayıştır, bir yöntemdir.

    “BİRLİK OLMAZSAK NAHAKIN İŞİ KOLAYLAŞIR?”

    Yolda birlik nasıl olmalıdır? Zamanın ruhu bizden neler istiyor?

    ‘Yolda birlik nasıl olmalı?’ ile ilgili söyleyecek hak kelamının ve gayretin zamanıdır. Zamanın ruhu bunu bizden istemektedir. Bilinmelidir ki mekân rızasız zaman sahipsiz değildir. Birlik olmazsak Nahak zihniyetin işini kolay kılarız. Nefis deryaları bizleri parçalara ayırarak kendi işlerini kolay kılmışlardır. Ayrışmak, ayrıştırmak zulümattır, hakkın emri rızası değildir. Hak yol Alevi hakikati kalu beladan beri cem olarak, Kom olarak, edep erkan çerçevesinde, Nahaktan uzak, hakka yakın olarak, damla deryanın mayası olmuş, deryadan ısrar ederek bugüne kadar gelmiştir. Nasıl ki cümle can rahîm kapısında birlik içinde sır ise, cümle cana niyaz olan, çerağ uyandıran canlar, Kurumlarımızın yöneticileri, canlarımız bu manaya uygun davranmalıdır. Yolu kendimize değil, kendimizi yola uyarlamalıyız, bilinmelidir ki bizler yolun talibiyiz. Hakk bile yolu var ederken yola ikrar verip, yolun talibi olmuştur. Yolun bir eksiği yoktur. Eksiklik kendimizdendir. Yolda birlik çalışmaları esnasında bu hakikat rayber edilmelidir. Sorun olmak ya da olmamak meselesi midir? Tarihsel sorumluluklarımız nelerdir? Yaşadığımız demi Devranı fam etmek zorundayız famsız ve gümansız kalan nursuz kalır.

    “ASLOLAN XIZIR HAKİKATİNİ BİLİNCE ÇIKARMAKTIR”

    Ya Hêq ya Xızır diyen, Pirin darına duran, özünü dara alan, Erkan yürüten her can yaşananı fark etmek zorundadır, bunun sonucunda hak kelamını söylemelidir. Yola talip olan evlat, yaşananı bilmek zorundadır. Hak kelamını söylemeli doğru raha(yola) gelmelidir. Celladı bile yola davet eden hakikat doğru anlaşılmalıdır. Sorun zayıf ya da güçlü olmak değil, kurumlarda görev alıp almamak değil, cem evlerine, çeşitli kurumlara sahip olmak değil, paşa, Vali, kaymakam olup olmamak değil, Hak bilen ile Haktan cüda olma meselesidir. Aslolan Xızırı gayreti bilince çıkarmaktır. Demi devranda don değiştirip değiştirmeme meselesidir.

    “TARİHSEL SORUMLULUKLARIMIZ BİZE KEMALET KAZANDIRMALI”

    Bilinmelidir ki Hak yola ikrar verip talip olmuş ise, cümle canda yola talip olmalıdır.

    Başka türlü yolda birlik nasıl sağlanır? Cümle canın sorumluluğu vardır omuzlarımızda. Talip ile kul arasındaki mana budur işte. Kul nefsinin peşi ile koşar, zalimin sofrasına oturur, Hızır Paşa olur. Talip ise don değiştirir, kemalet kazanır, dar didar olur, meydanda yerini bilir, gözü yoldadır, pirini arzular. Canların niyaz oldukları, hakkı dile getirdikleri her mekân hak meydandır. Yolda birlik gayretinde olan her canın söyleyecek kelamı vardır kelamını söylemelidir. Yol evlatları ikrar verenler durdukları yeri bilmelidir. Edep Erkan çarkında kelamı mızı söylemeliyiz. Hakkı bilen hak kelamını söyler. Hak meydanında ayağa Kalkan yerini bilir yerini bilen yer gösterir. Her can kelamını söyledi, ama ben bildiğimi söylerim pozisyonunun hak meydanında yeri yoktur. Hükmetmek nefis iktidarlarının işidir. Tarihsel gerçeklik bize göstermiştir ki hükmedenlerin sözü hak edenlerin sözü değildir. Yolda birlik gayretinde Hakikat açığa çıkmalıdır. Bu Hakikat yol evlatlarına kılavuz olmalı, rayberlik yapmalıdır. Tarihsel sorumluluklarımız bize Kemalet kazandırmalıdır.

    “BİRBİRİMİZİN HIZIRI OLMAK ZORUNDAYIZ”

    Mevcut Alevi kurumları, kurum yöneticileri, Alevi canlar, sadece yapılanlara değil yapılması gerekip de yapılmamış olana da bakmak zorundalar. Yaşadığımız demi devran, içinde bulunduğumuz zorluklar her canın kendi darını kurup didar olmasını gerektiriyor. Yol evlatlarının Rıza neferi olması gerektiği senelerden geçiyoruz. Hak meydanında pir huzurunda özünü dara çeken, eksiği kendinden gören, başkasını sorumlu tutmayan, özünü yoklayan, mazeretli, ayak kaydıran, her türlü Nahak aklı kullanan, sorumluluk almayan, hak kelamını söylemeyen, Cem u cıvat erkanında uzaklaşan, yolun hakikatini derneklere kurban eden, yol cümleden uludur hakikatini unutan, pirini, mürşidini, rayberini musahibini bilmeyen bir tarzla yol yürünmez, hakikat inşa edilemez, yolda birlik sağlanamaz.

    Her can özünü dara alıp yola ikrar bent olursa aynı zamanda kendi kendinin Xızırı olur. Zulmat deryasına karşı birbirimizin Xızırı olmak zorundayız. Zamanın ruhu bunu yola talip olandan istemektedir. Zalimin zulmü ne kadar artarsa artsın, şartlar ne olursa olsun, Nahak zihniyetine karşı; Heq aşkı Xızır gayreti ile çarka girmek zorundayız.

    Birbirimizin Xızırı olmak dileğiyle.

    PİRHA/İSTANBUL

     

  • DAD Eyüp Şubesi Xızır (Hızır) cemi yaparak lokmalar pay edecek

    DAD Eyüp Şubesi Xızır (Hızır) cemi yaparak lokmalar pay edecek

    PİRHA – Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Eyüp Şubesi Xızır (Hızır) ayı dolayısı ile İstanbul Gazi Cemevi’nde Xızır cemi yaparak lokma pay edecek.  

    DAD İstanbul Eyüp şubesi Pirler Meclisi ve zakirler ile İstanbul Gazi Cemevi’nde Xızır (Hızır) cemi yaparak Xızır (Hızır) lokması pay edecek.

    DAD Eyüp Şubesinin Gazi Cemevi’nde yapacağı Xızır (Hızır) cemine Hüseyin Gazi Metin Dede, Şıx Çoban Ocağı dedelerinden Zeynel Kete, Sanatçı Ayfer Düzdaş ve sanatçı Cengizhan Aslan katılacak.

    İstanbul Gazi Cemevi’nde düzenlenecek olan Xızır (Hızır) cemi 24 Şubat Pazar Günü saat 19:00’da gerçekleşecek.

    PİRHA/İSTANBUL

  • Şıx Çoban Ocağı evlatları: İnancımızı koruyalım, geliştirelim ve yaşayalım-VİDEO

    Şıx Çoban Ocağı evlatları: İnancımızı koruyalım, geliştirelim ve yaşayalım-VİDEO

    PİRHA- Adana’da yaşayan Şıx Çoban Ocağı evlatları ve talipleri Şakirpaşa Cemevi’nde yürütülen Muhabbet Ceminde bir araya geldi. Ayrıca gazeteci Can Kasapoğlu’nun annesi Makbule Kasapoğlu’nun sene lokmasının da pay edildi. Cem erkanına katılan Pir Zeynel Kete, Xızır ayına ve orucuna değinirken; Can Kasapoğlu ise “Güzel inancımızı korumalı, geliştirmeli ve yaşamalıyız” dedi.  

    Haberin videosu

    Şıx Çoban evlatları ve talipleri Adana Şakirpaşa Cemevi’nde bir araya geldi. İlk olarak gazeteci Can Kasapoğlu’nun annesi Makbule Kasapoğlu’nun sene lokmasının da pay edildi.

    “HER CAN KENDİ XIZIRI OLABİLMELİ”

    Ardından Pir İbrahim Kete, Muhabbet Cem erkanı yürüttü. Pir Zeynel Kete’nin Xızır ayı ile ilgili yaptığı konuşmada, Xızır aklının binlerce yıldır var olduğuna dikkat çekerek, “Bir toplum krize, kaosa girdiğinde o varolan kendi soyunu, kültürünü, özgürlüğünü, ahlakını ve politikliğini devam ettirecek yaratıcı aklın ismidir Xızır. Aslında her can kendi Xızırı olabilmelidir. Madem Xızır, darda, zorda olanın kurtuluş, kemalet, hakikat aklıysa o zaman her can kendi Xızırı da olmalıdır” dedi.

    “İNANCIMIZI KORUMALIYIZ” 

    Can Kasapoğlu ise “Güzel inancımızı korumalı, geliştirmeli ve yaşamalıyız. Çocuklarımıza, gençlerimize inancımızı vermeliyiz. Vermezsek bunun sorumlusu bizleriz. Bu gidişatta dur demez isek, bizden sonra geleceklerin böyle bir şansı olmayacak. Büyüklerimizin, annelerimizin, babalarımızın, pirlerimizin daha duyarlı olmaları gerekiyor ” dedi.

    Yürütülen hizmetlerin ardından lokmalar pay edildi.

    Diren KESER/ADANA