Etiket: siyasi mahpuslar

  • Devrimci Parti: Kuyu tipleri kapatılsın! – VİDEO

    Devrimci Parti: Kuyu tipleri kapatılsın! – VİDEO

    PİRHA- Devrimci Parti, S, Y, R tipi ve Yüksek Güvenlikli cezaevlerinin fiziksel ve psikolojik işkence merkezlerine dönüştüğünü belirterek, “Tecrit içinde tecrit uygulanıyor” dedi. 300. günü aşan açlık grevlerine dikkat çekilen açıklamada, kuyu tipi cezaevlerinin kapatılması çağrısı yapıldı.

    Devrimci Parti Mersin İl Örgütü, S, Y, R Tipi ve Yüksek Güvenlikli hapishanelerde uygulanan tecrit politikalarına karşı direnişte olan siyasi tutsaklara ilişkin İnsan Hakları Derneği şube binasında basın toplantısı yaptı. Açıklamaya siyasi parti ve sivil toplum kuruluşu temsilcileri ile DEM Parti Mersin Milletvekili Ali Bozan katıldı.

    “HAPİSHANELER İŞKENCE MERKEZLERİNE DÖNÜŞMÜŞ DURUMDA”

    Basın metnini okuyan Devrimci Parti İl Başkanı İsmet Akdağ, kuyu tipi olarak adlandırılan bu cezaevlerinin fiziksel ve psikolojik işkence merkezlerine dönüştüğünü vurguladı.

    S, Y, R tipi ve Yüksek Güvenlikli hapishanelerin, F tiplerinden daha ağır tecridin dayatıldığı işkence merkezleri olduğunu söyleyen İsmet Akdağ, “ S, Y, R Tipi ve Yüksek Güvenlikli hapishaneler; kuyu gibi tasarlanmış, üç katlı, dar hücrelerden oluşan, havalandırması kısıtlı, gün ışığından mahrum bırakılan mekânlar. Burada kalan tutsakların zamanla ciddi sağlık sorunları yaşadığı, ilerleyen süreçte ise psikolojik olarak ağır yaralar alacağı açıktır. Bu yüzden tutsaklar kuyu tiplerine karşı direnişte. Direnişleri, hapishane idareleri tarafından disiplin cezaları ve infaz yakma tehditleriyle bastırılmak isteniyor” dedi.

    “TUTSAKLAR ÖLÜMLE BURUN BURUNA”

    Akdağ, Çorlu Yüksek Güvenlikli Hapishanesi’nde tutulan Fergil Fırat ve Celal Punar’ın sürgün edildikleri kuyu tipi hapishaneye karşı kapı dövme ve slogan atma gibi eylemlerle tecrit koşullarını teşhir ettiklerini kaydetti. Hapishane idaresinin ise bu eylemlere disiplin soruşturmalarıyla karşılık verdiğini belirten Akdağ, kuyu tipi hapishanelerde bulunan Serkan Onur Yılmaz ve Ayberk Demirören’in süresiz açlık grevlerinin 300’lü günlerinde olduğu hatırlattı ve tutsakların taleplerinin “kuyu tipi hapishanelerin kapatılması” ve “daha insani koşullara sahip cezaevlerine sevk edilme” olduğunu belirtti.

    ALİ BOZAN: MAHPUSLARIN YAŞAM HAKKI TEHDİT ALTINDA

    Konuya ilişkin değerlendirmede bulunan Milletvekili Ali Bozan da Türkiye’deki cezaevlerinde yaşanan hak ihlallerinin sadece mahpusları değil, dolaylı olarak milyonlarca yurttaşı etkilediğini söyledi. Bozan, şöyle konuştu:

    “Türkiye cezaevlerinin kapasitesi 300 bin kişi olmasına rağmen şu anda 420 bin mahpus tutuluyor. Bu sayı, aileleriyle birlikte düşünüldüğünde yaklaşık 7-8 milyon yurttaşı doğrudan etkileyen bir tabloya işaret ediyor. AKP döneminde cezaevleri hızla çoğaltıldı; alfabede harf kalmayacak şekilde yeni cezaevi tipleri inşa edildi. S ve Y tipi cezaevleri, yüksek güvenlikli yapılar olarak planlandı. Bu yapılar öyle bir şekilde dizayn edildi ki, yalnızca ağırlaştırılmış müebbet cezası almış kişiler için öngörülüyordu. Bugün ise bu cezaevlerinde hem süreli hapis cezası almış mahpuslar hem de tutuklular tutuluyor.

    Bazı cezaevlerinde mahpuslar, kelepçeli muayene ya da ağız içi arama dayatması nedeniyle 2-3 yıldır tedavi olamıyor. Bu uygulamalar doğrudan insan hakları ihlalleridir. Mahpuslara reva görülen bu uygulamalar, yaşam hakkını tehdit eden, keyfi ve işkence niteliğinde uygulamalardır. Bu kurullar ilk kurulduğunda daha çok siyasi mahpuslara yönelik baskı aracı olarak işliyordu. Bugün geldiğimiz noktada, cezaevlerinde tutulan 420 bin kişinin tamamına yönelik keyfi ve hukuksuz uygulamalara imza atan bir yapıya dönüştüler. Bu nedenle bu kurullara karşı da herkesin sesini yükseltmesi, itiraz hakkını kullanması gerekiyor.”

    PİRHA/ MERSİN

     

  • Hapishanelerden mektuplar: Adalet beklentisi, sansür ve direnç

    Hapishanelerden mektuplar: Adalet beklentisi, sansür ve direnç

    PİRHA- Burdur’dan Bakırköy’e, Sincan’dan Tarsus’a dek cezaevlerinden gelen mektuplar, mahpusların adalet, sağlık, iletişim ve yaşam koşullarına dair karşı karşıya oldukları hak ihlallerini ortaya koyuyor. Görülmüştür.org aracılığıyla kamuoyuna ulaşan bu mektuplar, içeride devam eden sessiz çığlığın sesi olmayı sürdürüyor.

    Türkiye cezaevlerinden yükselen sesler, yaşanan hak ihlallerini, keyfi uygulamaları ve toplumsal adalet talebini gözler önüne seriyor. Son iki ayda Görülmüştür.org aracılığıyla yayımlanan mahpus mektupları, tahliyelerin keyfi biçimde engellenmesinden sağlık hizmetlerine erişim sorunlarına, sansürden kültürel üretim alanlarının kısıtlanmasına kadar pek çok başlıkta ciddi ihlalleri belgeliyor. Kadın mahpusların kişisel mahremiyete dair aktardıkları ise cezaevlerinde yaşanan yapısal sorunların derinliğini bir kez daha ortaya koyuyor.

    32 BİN SAYFALIK GEREKÇELİ KARAR

    Ankara Sincan 2 No’lu F Tipi Cezaevi’nden Bülent Parmaksız, hakkında verilen kararın gerekçesinin tam 32 bin sayfa olduğunu aktararak, Türkiye yargı tarihine geçtiğini düşündüğü bu hacmi “Henüz karar bize tebliğ edilmedi” diyerek paylaşıyor. Gerekçenin uzunluğu, yargının işleyişine dair soru işaretlerini büyütüyor.
    Burdur Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nden Harun Kaya ise “10. Yargı Paketi”ne rağmen tahliyelerin keyfi biçimde ertelendiğini vurguluyor. 30 yılını doldurmuş arkadaşlarının tahliyelerinin infaz kurulu tarafından 8 ay daha uzatıldığını belirten Kaya, cezaevlerindeki otoriter yaklaşımın, toplumun diğer kesimlerine de yayıldığını şu sözlerle aktarıyor:
    “Kurulun böylesi keyfi tasarrufları yeni değil. Ülkedeki otoriterleşme eğilimleri arttıkça benzer hak gaspları cezaevlerinin dışına da taşıyor. Barıştan geçmeyen hiçbir demokratikleşme çabası başarıya ulaşamaz.”

    SANSÜR, SAĞLIK VE TECRİT UYGULAMALARI

    Antalya Döşemealtı S Tipi Cezaevi’nden Burhan Güneş, gönderdiği mektupların sansürlendiğini belirterek, iki sayfalık yazısının tamamının cezaevi idaresi tarafından kesildiğini bildiriyor. Kırşehir Cezaevi’nden Orhan Çaçan ise ağız içi araması dayatması nedeniyle sağlık hizmetlerine erişemediklerini ve hastaneye gitmeyi reddetmek zorunda kaldıklarını ifade ederek, “Normalde daha fazla yoğunlaşıp üretebileceğim bir yer ama en kısır dönemim oldu. İlk kez tek kalıyorum, bu da zorlayıcı” diyor.

    KADIN MAHPUSLAR: SANSÜR, HASTALIK VE BASKILAR İÇ İÇE

    Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevi’nden Meral Remziye Turmuş’un mektubu ise hapishanelerin başka sorununu gün yüzüne çıkarıyor: Kişisel mahremiyete yönelik ihlaller. Koridor duvarına açılan bir delikle, banyoların gözetlenmeye çalışıldığını aktaran Turmuş, bu uygulamayı “Röntgenciliğin gerekçesi olur mu?” diyerek eleştiriyor:
    Tarsus Kadın Kapalı Cezaevi’nden Fatima Aktaş ise, yakın zamanda hayatını kaybeden Sırrı Süreyya Önder’e duyduğu saygıyı ve bıraktığı mirasa sahip çıkma kararlılığını dile getiriyor.

    Aynı cezaevinden Faysal Encü, çölyak hastalığı başta olmak üzere ciddi sağlık sorunlarına rağmen tedaviye erişimlerinin engellendiğini belirtiyor.

    KÜLTÜREL ÜRETİME BASKI

    Birçok mahpus, mektuplarında sadece koşullardan değil, üretim alanlarına yönelik baskılardan da söz ediyor. Mahpuslar çizim ve yazılarına el konulmasından, resim malzemelerinin yasaklanmasından ve edebi faaliyetlerin engellenmesinden yakınıyor.
    Ayhan Kavak, “Sürgün sergisini birlikte açar mıyız bilinmez” diyerek yaşadığı belirsizlik içinde direnişin tek yolu olarak yazmayı gösteriyor. Aynı şekilde, diğer mektuplarda da kitap, kâğıt, kalem gibi temel üretim araçlarına yönelik kısıtlamalar öne çıkıyor.

    HAPİSHANLERDEN TOPLUMA UZANAN ÇAĞRI

    Tüm bu mektuplar, cezaevlerinin fiziksel sınırlarını aşarak kamuoyuna ulaşıyor. Ortak bir tema ise her satırda hissediliyor: adalet beklentisi, hak ihlallerine karşı direnç ve barışa duyulan ihtiyaç.
    Görülmüştür.org’un uzun süredir sürdürdüğü bu belgeleme çalışması, sadece bireysel tanıklıkları değil, aynı zamanda sistematikleşmiş sorunları da gözler önüne seriyor. Mektuplar, içerideki sessizliğin kalıcı suskunluğa dönüşmemesi için kamuoyunu tanıklık etmeye ve bu sesleri duymaya çağırıyor.

    (HABER MERKEZİ)

  • Türkdoğan: Tuğluk için umarız bu sefer tıp neyi gerektiriyorsa onun kararını verirler-VİDEO

    Türkdoğan: Tuğluk için umarız bu sefer tıp neyi gerektiriyorsa onun kararını verirler-VİDEO

    PİRHA-İnsan Hakları Derneği (İHD) Eş Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan, sağlık durumu kritik evrede olan Aysel Tuğluk’un derhal serbest bırakılması gerektiğini belirterek “Hak, adalet, hukuk nerede kaldı? Bütün meselelere siyasal bakarsanız devleti yönetemezsiniz. Nitekim Türkiye yönetilemez bir noktaya da geldi. Aysel Tuğluk’a yapılan muamele kesinlikle kabul edilemez” dedi.

    Tutuklu siyasetçi Aysel Tuğluk, son iki yıldır yaşadığı sağlık sorunları nedeniyle, kişisel ihtiyaçlarını dahi tek başına karşılayamaz hale geldi. Avukatların “serbest bırakın” çağrısına karşılıksız kalan Adalet Bakanlığı, uzmanların “Cezaevinde kalamaz” kararlarını da yok saydı.

    “DEMOKRASİ MÜCADELESİNİN KONUSU HALİNE GELMİŞTİR”

    İnsan Hakları Derneği de Aysel Tuğluk için kimi girişimlerde bulunan kurumlardan oldu. İHD Eş Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan, gelinen süreçte, bir grup aydın, sanatçı ve aktivist ile birlikte Aysel Tuğluk’un tedavi özgürlüğüne kavuşması için çalışma yürüttüklerini belirtti. Türkdoğan, uluslararası düzeyde kamuoyu oluşturma çabalarının da olduğuna vurgu yaparak konuya ilişkin şu açıklamayı yaptı:

    “Tabii Türkiye’deki siyasal iktidarın geldiği durum çok da iyi bir durum değil. Yargı yolu ile baskı politikasını izlediği gibi, özellikle siyasal kişilikleri hapiste tutarak bir nevi rehine politikası izliyor. Ama bu artık hiçbir şekilde katlanılamaz duruma gelmiş durumda. Hasta mahpusların siyasal kimliklerine göre maalesef karar veriliyor ve Aysel hanımın adli tıp kurumunda maruz kaldığı muameleyi böyle özetleyebiliriz. Halbuki, adli tıp kurumunun meseleye tamamen tıbbi yaklaşması gerekirdi. Ama siyasal iktidarın kontrolünde oldu için hatta ve hatta Adalet Bakanlığı da doğrudan siyasi iktidarın kontrolünde olduğu için böylesi kötü sonuçlarla karşılaşıyoruz. Ama tabii ki buna karşı mücadele edeceğiz.

    Aysel hanım gibi yüzlerce ağır hasta mahpus var. Onların tedavi olabilmesi için mutlaka tahliye edilmesi gerekiyor. Bu duyarsızlık nereye kadar sürdürülecek? Elbette ki herkes bunu görüyor. Sonuç itibarıyla de artık bu bir demokrasi mücadelesinin konusu haline gelmiştir ve gelmelidir de. Dolayısıyla sadece siyasi mahpusların hapiste tutulması değil bu, siyasi tutsaklar uzun süre hapiste kalınca hastalanıp ve ağır hale geliyorlar. Dolayısıyla sadece Meclisteki partilerin meseleye ‘tutukluluk’ olarak değil daha insani açıdan bakmaları gerekir. Biz de o duyarlılığın artması noktasındaki ki çabalarımızı sürdürüyoruz.”

    “ADALET, HUKUK, EŞİTLİK NEREDE KALDI?”

    Avukat Öztürk Türkdoğan, Cumhurbaşkanının özel af çıkarma yetkisine de değinerek “Bugüne kadar çok büyük oranda hep adli mahpuslar için özel af yetkisini kullandı. Siyasi mahpuslar bakımından bu yetki kullanılmamıştır” vurgusunu yaptı. Türkdoğan, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hasta mahpuslar konusunda ayrımcılık yaptığını söyleyen Türkdoğan, şöyle devam etti:

    “Elbette ki yeni siyasi aidiyetler burada belirleyici oluyor. Şimdi devleti yönetenler, hak, adalet, hukuk, eşitlik nerede kaldı? Bütün meselelere hep siyasal bakarsanız, devleti yönetemezsiniz. Nitekim Türkiye aslında yönetilemez bir noktaya geldi. Aysel hanıma yapılan muamele kesinlikle kabul edilemez ve mutlaka tedavisi için tahliye edilmesi gerekir.”

    Türkdoğan son olarak Aysel Tuğluk hakkında yeniden bir adli tıp sürecinin başlayacağını söyleyerek “Yeniden tetkik ve tahlillerinin yapıldığını biliyoruz. Avukatlarından aldığımız bilgi bu şekilde. Yeniden bir süreç başlamış durumda. Umarız bu sefer tıp, neyi gerektiriyorsa onun kararını verirler” dedi.

    EREN GÜVEN/ANKARA

     

  • Avukat Tuncer’den çağrı: Yargı paketine itiraz edelim; siyasi mahpuslar ölüme terk edilecek!

    Avukat Tuncer’den çağrı: Yargı paketine itiraz edelim; siyasi mahpuslar ölüme terk edilecek!

    PİRHA- Avukat Gülizar Tuncer hapishanelerdeki tehlikeye ve yeni yargı paketine ilişkin PİRHA’ya konuştu. Hapishanelerde siyasi mahpusların kendi kaderlerine terk edildiğini belirten Tuncer, keyfiyetle hazırlanan yeni yargı paketine itiraz edilmesi çağrısında bulundu. Tuncer, “Siyasi mahpuslar ya isyan edecekler ya da korona salgınında ölecekler” dedi. 

    Tüm dünyada hızla yayılan koronavirüs salgınından dolayı binlerce insan yaşamanı yitirdi. Türkiye’de de hızla yayılan ve can kayıplarına sebep olan koronavirüs hapishaneleri de tehdit ediyor.

    İnsan hakları savunucaları ve hukukçular mahpusların derhal serbest bırakılmasını talep ediyor. Türkiye genelindeki 355 cezaevinde 300 bin tutuklu ve hükümlü bulunuyor. Hapishanelerde  koronavirüs salgını hapishane çalışanlarıyla birlikte toplam 450 bin kişiyi tehdit ediyor.

    Salgının tehdit ettiği en riskli grupların başında hasta tutuklular geliyor. İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) 2019 raporuna göre cezaevlerinde 458’i ağır olmak üzere 1334 hasta tutuklu var. Hak İnisiyatifi’ne göre cezaevinde anneleriyle kalan çocukların sayısı ise Kasım 2019 itibarıyla 780’e ulaştı.

    Avukat Gülizar Tuncer hapishanelerdeki tehlikeye ve yargı paketine ilişkin PİRHA’ya konuştu.

    Tuncer, Koronavirüs salgını ve hapishanede alınması gereken tedbirlere ilişkin, “Hepimiz biliyoruz ki Türkiye’de koronavirüs hızlı bir şekilde yayılmaktadır ve toplumun geneli açısından büyük bir tehlike söz konusuyken, özellikle hapishanelerdeki tutuklu ve hükümlüler açısından büyük bir risk oluşturmaktadır” dedi.

    Mevcut durumda hapishanelerde koğuş ve hücre bazında kapasitelerinin çok üzerinde tutuklu ve hükümlü bulunduğunu belirten Tuncer, “Koğuşların ve ortak kullanım alanlarının havasız ve hijyenden yoksun olduğu; sıcak su, temizlik ürünleri ile diğer dezenfektanlara erişimin çok kısıtlı olması nedeniyle salgının hızlı yayılma ihtimali yüksek olduğu bilinmektedir. Beslenme ve barınma koşulları açısından son derece olumsuz koşullar içinde bulunan mahpusların bağışıklık sistemlerinin dayanıksız olduğu, özellikle uzun yıllar içerde kalanların daha riskli grupta olduğu da bir gerçek” diye konuştu.

    “MAHPUSLAR KENDİ KADERLERİNE TERKEDİLİYOR”

    Avukat Gülizar Tuncer sözlerini öyle sürdürdü:

    “Bütün bunların yanında zaten normal koşullarda da aile hekimliği uygulamasıyla sağlık hizmetine erişim, teşhis ve tedavi olanaklarından yoksun bulunan mahpusların, revir imkanlarının yetersiz olduğu, acil durumlarda dahi ölüme terkedildiği bir hapishane gerçekliğinde, bu salgın hastalığa karşı devletin etkili önlemler alacağını düşünmek hiç gerçekçi bir yaklaşım değildir. Dolayısıyla normal şartlarda dahi rahatsızlanan mahpusların muayene edilmesi ve gerekli teşhisin konulması oldukça uzun bir sürece yayılmaktayken, yakında dışarıdaki vatandaşlara dahi yetmeyecek durumdaki hastanelerin personel ve yatak kapasitesinin mahpuslar için kullanılabileceğini düşünmek aşırı iyimserlik olacaktır.

    Zaten bugüne kadarki süreçte de devlet tüm hapishanelerde açık ve kapalı görüş yasağı getirilmesi ile tutuklu ve hükümlülerin görüş, sohbet, spor ve diğer faaliyet haklarının gasp edilmesi dışında hiçbir girişimde bulunmamıştır ki bütün bunlar kabul edilebilir ve amaca uygun bir tedbirler değildir. Bugünkü haliyle 300 bine yakın mahpusun ve 150 bin çalışanın olduğu hapishanelerde infaz koruma memurları ve sağlık çalışanları aracılığıyla da hastalığın yayılma ihtimali yüksektir ve böylesi bir durumda mahpusların kendi kaderlerine terkedileceği açıktır.”

    “BÜYÜK BİR KEYFİYETLE HAZIRLANAN YENİ YARGI PAKETİNE İTİRAZ EDİLMELİ”

    Tuncer, yeni yargı paketinin keyfi insiyatifler kullanılarak hazılandığını ve ayrımcılık yapıldığını vurgulayarak, “Uzunca bir süredir hazırlığı yapılmakta olan bu paketin böylesi bir dönemde dahi büyük bir ayrımcılık ve keyfiyetle hazırlanıp kamuoyuna sunuluş biçimine itiraz etmek gerekiyor öncelikle. Bütün insanlığı tehdit eden bir salgın hastalık konusunda dahi ayrımcılık yapan toplumsal koşulları dikkate almayan bu paket, bu ülkede tüm erklerin başı konumundaki Erdoğan’ın muhalefeti, hukuk ve insan hakları örgütlerini dışarda tutarak, Çankaya köşkünde İçişleri ve Adalet bakanlarının katılımıyla ve kendi parti kurmaylarıyla birlikte yaptığı hazırlık sonucu ortaya çıkıyor ki biz zamanında ve etkili biçimde karşı koymazsak bunu uygulamaya koymaktan çekinmeyecektir. Sonuçta MHP’nin önerilerini dikkate alarak hazırlanan bu tasarı, CHP’nin de desteğini alarak biran önce yasallaşacak ve cezaevleri boşaltılırken devletin kendisi için “tehlikeli” gördüğü siyasi mahpuslar içeride ölüme terkedilecektir” ifadelerini kullandı.

    “SİYASİ MAHPUSLAR SALGINA MAHKUM EDİLEREK ÖLDÜRÜLMEK İSTENİYOR”

    Tuncer, siyasi mahkumların bu salgına mahkum edilerek öldürülmek istendiğini ifade ederek, şunları kaydetti:

    “Yıllardır gözaltı süreçlerinden infaz aşamasına kadar ayrımcı bir mevzuat ve uygulamayla karşı karşıya bırakılan, haksız- hukuksuz yargılamalarla son derece ağır cezalara mahkum edilen siyasi mahpusları gözden çıkarmak bu devlet açısından hiç de zor olmayacaktır. Daha önceki dönemlerde de bütün kısmi af veya infaz indirimi düzenlemelerinden yararlandırılmayan siyasi mahpuslar, bugün yine sistemin intikamcı anlayışıyla karşı karşıya. Siyasi iktidar her zaman ayrımcı mevzuat ve uygulamalarıyla insanlık dışı koşullara mahkum ettiği siyasi mahpusları bu sefer de doğrudan bu salgın hastalığa mahkum ederek hapishanelerde öldürmek istiyor.”

    “SAĞLIK RAPORU ALMAK ŞARTI KABUL EDİLEMEZ”

    Avukat Gülizar Tuncer,  “Yargı paketinde, başlangıçtan beri insan hakları örgütlerinin ve hukuk kurumlarının öncelikle serbest bırakılmasını önerdikleri ağır hasta mahpusların, yaşı ilerlemiş olanların, risk grubunda kronik hastalıkları bulunanların, 0-6 yaş grubundaki çocuklarıyla birlikte hapishanelerde yaşamak durumunda bırakılan annelerle ilgili bir düzenleme dahi olmaması da bu anlayışın sonucudur. Bunun dışında, infaz indiriminde siyasi mahpusların kesinlikle yer almayacağının belirtilmesi, denetimli serbestlik konusunda ise, 4 yıl süreyi evde kelepçeli biçimde geçirecek olma halini bile 60 yaş üstü olmak, örgüt lideri olmamak, kendine bakamaz durumda olmak ve sağlık raporu almak gibi şartlar dahilinde getirilmiş olması kabul edilemez bir durumdur.“

     “SİYASİ MAHPUSLAR YA İSYAN EDECEKLER YA DA KORONA SALGININDA ÖLECEKLER”

    Tuncer, muhalafet cephesinden herkesin bir sorumluluk üstlenerek bu duruma birlikte tepki vermeleri gerektiğini ifade ederek şunları dile getirdi:

    “Bugünkü haliyle baktığımızda, cezaevi koşulları ve infaz rejimi anlamında en katı uygulamaların olduğu İran’da bile adli siyasi ayrımı yapılmaksızın 85 bin mahpusun serbest bırakıldığı 10 bin mahpusa da af çıkarılacağı bir dönemde, Türkiye’nin hala siyasi mahpusları kapsam dışı bırakacak bir hazırlık içinde oluşu düşündürücüdür. Bugün koronavirüsü nedeniyle Brezilya’da, İtalya’da, Ürdün’de ve dünyanın daha pek çok ülkesinde cezaevi isyanlarının ve kanlı firarların yaşandığını biliyoruz. Bizim ülkemizde de dışarıdan yapmamız gerekenleri zamanında yapamazsak, hapishanedeki siyasi mahpuslar ya kendileri isyan edecek ya da korona salgını yüzünden öleceklerdir.”

    Avukat Gülizar Tuncer, “Bizim yani muhalefet cephesinde yer alanların kesin, net ve radikal çözümlerle yola çıkarak, “terör suçu” adı altında, siyasi mahpusların kapsam dışı bırakılmasına şiddetle karşı çıkmamız gerekiyor”çağrısında bulundu.

    Eylem BABAYİĞİT/İSTANBUL