Etiket: siyasi tutsaklar

  • Milletvekili Ayten Kordu: Tutukluların yaşamını tehlikeye atan uygulamalara son verilsin- VİDEO

    Milletvekili Ayten Kordu: Tutukluların yaşamını tehlikeye atan uygulamalara son verilsin- VİDEO

    PİRHA- Erzincan Yüksek Güvenlikli Cezaevi önünde yapılan açıklamada tutukluların yaşamını tehlikeye atan uygulamalara derhal son verilmesi çağrısında bulunuldu. Burada konuşan Milletvekili Ayten Kordu, “Açlık grevinde olan arkadaşlarımızın sorunlarının bir an önce sorunlarının çözülmesi ve gözlem kurullarının siyasi saikiyle hareket etmesinin bir an önce önüne geçilmesi gerekiyor” dedi.

    Med Tutuklu ve Hükümlü Aileleri ile Yardımlaşma ve Dayanışma Dernekleri Federasyonu (MED TUHAD-FED), Özgürlük için Hukukçular Derneği (ÖHD) ve Amed Barosu, Erzincan Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nde yaşanan ihlallere dair Erzincan Yüksek Güvenlikli Cezaevi önünde açıklama yaptı. Açıklamaya çok sayıda siyasetçi, kurum ve kuruluş temsilcileri katıldı.

    “Tutsaklara özgürlük ve toplumsal barış ” pankartının açıldığı basın açıklamasında konuşan, MED TUHAD-FED Eşbaşkanı Pınar Sakık Tekin, çatışmaların olmadığı, sözlerin kurulduğu bir süreçten geçtiklerini söyledi. Herkesin süreç için elinden geleni yapmaya çalıştığını fakat cezaevlerinde yaşanan hak ihlalleri ve tecridin devam ettiğini hatırlattı.

    AYTEN KORDU: TUTSAKLARIN SORUNLARI DERHAL ÇÖZÜLMELİ

    DEM Parti Dersim Milletvekili Ayten Kordu ise cezaevlerinde yaşanan sorunlarından kaynaklı, hem ailelerin, hem cezaevi içerisinde tutsakların çok ciddi sorunlarla karşı karşıya kaldığını ifade etti. İdare ve Gözlem Kurulları’nın Erzincan’da ve pek çok cezaevinde siyasi saik ile hareket ettiğini belirten Ayten Kordu, “Dolayısıyla erteleme kararlarını esas alarak sordukları siyasi, ideolojik sorularla bunu gerçekleştiriyorlar” diyerek cezaevinde, adli tutukluların siyasi tutukların yanına getirilme, 30 yılın ardından infazı ertelenen tutsakların olduğunu söyledi.

    Ayten Kordu, tutukluların pazartesi gününden beri açlık grevine başladığını ifade ederek, “Açlık grevci bir insanın cezaevinde en son geleceği noktadır. Açlık grevinde olan arkadaşlarımızın da bir an önce sorunlarının çözülmesi, idarenin bu konuda daha doğru bir çözüm gerçekleştirmesi, sistemin bu konudaki gözlem kurullarının siyasi saikiyle hareket etmesinin bir an önce önüne geçilmesi gerekiyor” dedi.

    ÖHD Amed Hapishane Komisyonu üyesi Süleyman Zaman ise cezaevlerinde sürdürülen baskı, işkence ve tecrit politikalarının, demokratik barış sürecinin ruhuyla bağdaşmadığını ifade etti. Zaman, “Demokratik siyaseti, toplumsal muhalefeti ve barış özlemini bastırmaya dönük bu uygulamalar yalnızca mahpusları değil, toplumu da zihinsel, sosyal ve moral açısından zayıflatmayı hedeflemektedir. Hapishaneler, hem mahpusları hem de toplumu hedef alan bir tecrit politikasının mekânına dönüştürülmüştür” diye konuştu.

    Ayrıca DEM Parti Dersim Milletvekili Ayten Kordu, Erzincan’daki hapishanelerde yaşanan hak ihlallerinin ivedilikle incelenmesi, mahpusların yaşam ve sağlık hakkının korunması, kötü muamele ve işkence iddialarının araştırılması, İdare ve Gözlem Kurulu kararlarının denetime alınması ve açlık grevindeki mahpusların durumunun bağımsız heyetlerce izlenmesi için TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu’un acil olarak harekete geçmesi için başvuruda bulundu.

    PİRHA/ ERZİNCAN

  • İHD, hasta tutsak İsmail Tüzün’ün serbest bırakılmasını istedi -VİDEO

    İHD, hasta tutsak İsmail Tüzün’ün serbest bırakılmasını istedi -VİDEO

    PİRHA- İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi 651. oturmasında Kırşehir Yüksek Güvenlik Cezaevinde tutulan hasta mahpus İsmail Tüzün için toplandı. Yapılan açıklamada, hasta tutuklunun sağlık sorunları nedeniyle bakıma muhtaç olduğunu ve cezaevi koşullarında kalmasının uygun olmadığı ifade edilerek serbest bırakılması istendi.

    İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi her hafta gerçekleştirdiği oturmasında Kırşehir Yüksek Güvenlikli Cezaevinde tutulan İsmail Tüzün için bir araya geldi. Şube hasta olan Tüzün’ün serbest bırakılmasını talep etti.

    Açıklamayı okuyan İstanbul İHD Komisyon üyesi Meryem Bars, hasta tutuklunun sağlık sorunları nedeniyle bakıma muhtaç olduğunu ve cezaevi koşullarında kalmasının uygun olmadığını ifade ederek serbest bırakılmasını istedi.

    İHD binası önünde bir araya gelen hasta yakınları ve kitle hep bir ağızdan “Hasta mahpuslar serbest bırakılsın, tedavi haktır engellenemez, tecrit öldürür dayanışma yaşatır” diye slogan attı.

    HAK İHLALLERİNİN ARTIŞ GÖSTERMESİ

    Hapishanelerde giderek artan hak ihlallerinin olduğunu söyleyen Bars, derneklere gelen hak ihlallerin iki nedeni olduğunu belirterek şu açıklamayı yaptı:

    “Biri; ‘politik’ mahpusların maruz kaldığı ayrımcı ve düşmanca diye nitelenecek infaz uygulamalarının yoğunluğu, diğeri ve daha önemlisi; bu mahpusların hak arama ve seslerini duyurma çabasının yoğunluğu.  Nitekim, adli suçlar nedeniyle hapiste tutulan ve ‘adli mahpus’ olarak tanımlanan mahpuslara uygulanan hak ihlallerini de yine çoğunlukla ‘politik’ mahpusların anlatımlarından öğreniyoruz. Bu kadarıyla bile özellikle parası olmayan, yoksul ‘adli’ mahpuslara uygulanan hak ihlallerinin yoğunluğu ve mahpuslara yönelik başta gelen hak ihlalinin tedavi hakkına yönelik ihlaller olduğu görülmektedir.

    HASTA TUTSAK ÇIPLAK ARAMA DAYATMASINA MARUZ KALMIŞ

    21 yıldır cezaevinde tutulan İsmail Tüzün’ün hasta olduğu ve bakıma ihtiyaç duyulduğunu söylendi. Bars, hasta tutsak hastalığı hakkında konuşarak şunları söyledi: “Hasta mahpus İsmail Tüzün; ateşli silahla yaralanma nedeniyle vücudunun 13 farklı bölgesinde bulunan şarapnel parçaları nedeniyle yaşadığı şiddetli ağrılar yanında, uyku apnesi, yumurtalık kisti, mide ve bağırsak sorunları ve bu hastalıkları nedeniyle ayrıca beslenme ve yürüme güçlüğü yaşamakta olup, hapishane koşullarında tedavi ve bakımı sağlanamadığı gibi, günlük ihtiyaçlarının temini için destek ve bakıma ihtiyaç duyduğu halde tek başına tutulmaktadır” diye konuştu.

    “TUTUKLANDIĞI GÜNDEN BUGÜNE KADAR TEDAVİSİ YAPILMAMIŞ”

    Kardeşi tarafından aktarılan bilgiye göre; İsmail Tüzün 21 yıldır hapiste. Çeşitli hapishanelerde tutulmuş ve son olarak Kırşehir’e getirilmiş. Kırşehir Yüksek Güvenlikli Hapishanesi’nde girişte çıplak arama dayatılmış. Kabul etmediği için darp ve işkenceye maruz kalmış. Tüm çabasına rağmen revire çıkarılmamış, tedavisi ve rapor alması engellenmiş. Tutuklandığı günden bu yana düzenli ve sürekli hiçbir tetkik ve tedavisi yapılmamış. Hastalıkları nedeniyle vücudunda oluşan şiddetli ağrılar için ağrı kesici bile verilmemiş.  Bu nedenle her geçen gün sağlık durumu daha da ağırlaşmış ve yeni hastalıklar eklenmiş. Ayakta durması yürümesi bile zorlaşmış son günlerde”

    Bars, “2003 yılından bu yana hapiste tutulan ve hastalıklarının tedavisinde engellemelerle karşılaşan İsmail Tüzün’ün tedavisine yönelik engellerin kaldırılması ve yeterli bakım sağlanması konusundaki talepleri bugüne kadar karşılanmadığı için hastalıkları ilerlemekte, yaşamına tehdit oluşturmaktadır” dedi.

    PİRHA/İSTANBUL

     

  • İHD Dersim Şubesi’nden cezaevlerindeki infaz ertelemelerine teki: İptal edilsin-VİDEO

    İHD Dersim Şubesi’nden cezaevlerindeki infaz ertelemelerine teki: İptal edilsin-VİDEO

    PİRHA- İHD Dersim Şubesi, cezaevlerinde infaz ertelemeleriyle ilgili yaşanan hak ihlallerine tepki göstererek, “Mahpusların tahliyelerini engelleyen İdare ve Gözlem Kurulları iptal edilsin” talebinde bulundu.

    İHD Dersim Şubesi, cezaevlerinde infaz ertelemeleriyle ilgili yaşanan hak ihlallerine karşı, Sanat Sokağı’nda bir basın açıklaması yaptı. İHD Merkezi Hapishaneler Komisyonu’nun hazırladığı ve İHD Dersim Şube yöneticisi Hüseyin Yaşar Sezgin’in okuduğu açıklamada “Mahpusların tahliyelerini engelleyen İdare ve Gözlem Kurulları iptal edilsin” talebinde bulunuldu.

    “313 MAHPUSUN TAHLİYESİ BİRDEN FAZLA KEZ ENGELLENMİŞTİR”

    2021 yılı başında uygulanmaya başlanan yönetmelikle oluşturulan bu kurulların hem Anayasaya hem de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırı olduğunu belirten Sezgin,

    “2021 yılının başından bu yana en az 313 mahpusun tahliyesi birden fazla kez 6’şar ve 3’er aylık periyotlarla engellenmiştir. Yine tespit edebildiğimiz kadarıyla bu mahpuslardan 48’i bir veya birkaç kez infaz uzatma kararı akabinde tahliye edilmiştir. Yine tahliyesi engellenen mahpusların 88’inin hasta mahpus listemizde olduğunu 42’sinin ise ağır hasta mahpus statüsünde olduğunu vurgulamak isteriz. Yönetmeliğin uygulanmaya başladığı yıl ilk şartlı tahliye engellenen ağır hasta mahpuslardan olan Hayrettin Yılmaz ne yazık ki hastalıklarından kaynaklı olarak hapishanede yaşamını kaybetmiştir” dedi.

    “TAHLİYELER HUKUKEN GEÇERSİZ VE SOYUT GEREKÇELERLE ERTELENİYOR”

    Anayasada “kanunların geriye yürümezliği” ilkesi olmasına rağmen yapılan değişiklikle olağanüstü dönemlerde bile karşılaşmadıkları şekilde, kanunların mahpuslar için doğrudan geriye yürütüldüğünü ifade eden Sezgin, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Örneğin bir mahpusa kurul görevlileri tarafından yöneltilen politik bir soruya cevap vermediği için iyi halli olmadığı yönünde karar verilmiştir. Yine bir mahpus için “hükümlünün genel ve kısmi aramalarda sayımlarda idare ve kurum personelinin çalışmalarına zorluk çıkarmamış olsa da kolaylaştırmaya yönelik gayreti de olmamıştır” denilerek tahliyesi engellenmiştir. Elektik ve suyu tasarruflu kullanıp kullanmamak, kütüphaneden kitap almamak, psikoloğa çıkmamak gibi hukuken geçersiz ve soyut gerekçeler öne sürülerek mahpusların tahliyelerine engel olunmaktadır.”

    PİRHA/DERSİM

  • 1 Mayıs Mahallesi Kadınları: Yaşamın her alanında yok sayılıyoruz-VİDEO

    1 Mayıs Mahallesi Kadınları: Yaşamın her alanında yok sayılıyoruz-VİDEO

    PİRHA-Cinsiyetlerinden ötürü işyerlerinde mobbinge ve emek sömürüsüne maruz kaldıklarını söyleyen 1 Mayıs Mahallesi’nde Kadınları, “Ucuz iş gücü olarak görülen kadın emeği, küçülmeye giden iş yerlerinin ilk gözden çıkardığı oluyoruz. Sendikalı olmak isteyen ve “Eşit işe eşit ücret” diye haykıran kadınlar ise işverenlerin zulmü ile karşılaşıyor” dedi.

    1 Mayıs Mahallesi Kadınları; kadın cinayetleri, siyasi tutsaklar ve zorunlu din dersi konularına dair basın açıklaması yaptı. Yapılan açıklamada, ‘Yoksulluğa, işsizliğe, şiddete ve zamlara karşı bir olalım’ pankartı açıldı.

    “MOBBİNGE VE EMEK SÖMÜRÜSÜNE MARUZ KALIYORUZ”

    “Ekonomik krizden  en çok etkilenenlerinden olarak biz kadınların etkileniyoruz. Cinsiyetimizden ötürü işyerlerinde mobbinge ve emek sömürüsüne maruz kalıyoruz. Ucuz iş gücü olarak görülen kadın emeği, küçülmeye giden iş yerlerinin ilk gözden çıkardığı oluyoruz. Sendikalı olmak isteyen ve “Eşit işe eşit ücret” diye haykıran kadınlar ise işverenlerin zulmü ile karşılaşıyor. Evde, işte, markette, sokakta, okulda kısacası yaşamın her alanında yok sayılmaya çalışılan biz kadınlar; kadın cinayetleriyle tacizle ve tecavüzle, şiddetle mücadele ederken dahi yargılanan, suçlanan oluyoruz. Yargı her daim failleri aklarken biz kadınların payına yine mücadele ile hak aramak düşüyor. 2021 yılında 280 kadın cinayeti işlenirken 217 kadın da şüpheli bir şekilde ölü bulundu. Her yıl hatta her ay daha da artan kadın cinayetlerinin büyük bir kısmının evlerde işlenmiş olması bizlere gösteriyor ki kendimizi en güvenli hissetmemiz gereken alanlar bile bizler için birer şiddet ve cinayet mahallîne dönüşüyor.”

    “KADIN CİNAYETLERİNDE HALEN BİR ADALET SAĞLANAMADI”

    “Kamuoyunun gündemine giren kadın cinayetlerinde hâlâ bir adalet sağlanamamışken hemen her gün pek çok kadın “Ben de ölmek istemiyorum” feryatlarını sosyal medyadan takip eder olduk. Şule Çet, Pınar Gültekin, Deniz Poyraz, Emine Bulut, Aleyna Çakır, Dilara Yıldız ve İsmini sayamadığımız yüzlerce kadının katilleri yargı tarafından aklanmaya çalışılıyor. İpek Er’e tecavüz ederek intihara sürükleyen uzman çavuş Musa Orhan’a 10 yıl ceza veren mahkeme tutuksuz yargılamasına karar verirken Gülistan Doku’dan iki yılı aşkın bir süredir haber alınamıyor. Ailesi gözaltılarla, davalarla sindirilmeye çalışılarak susturulmaya çalışılırken, Gülistan’ın kaybolmasında baş şüpheli olan kişiler ise devlet eliyle korunuyor.”

    “BİRLİKTE MÜCADELEMİZİ SÜRDÜRECEĞİZ”

    “Son dönemde daha da artan siyasi tutsaklar Üzerindeki baskı ve işkenceden kadın tutsaklar da fazlasıyla payını alıyor. Yakın zamanda İntihar ettiği öne sürülen Garibe Gezer’in intihara sürüklendiğine dair iddialar yine üç maymunu oynayan yargı sisteminin duvarına çarpıyor. Aysel Tuğluk, hasta olmasına rağmen tedavisi engelleniyor. Kadın bedeni üzerine her gün bir fetva çıkaran diyanet, şimdi de 4-6 yaş arası çocuklara zorunlu din dersi vermeyi hedefliyor. Bizler zorunlu din derslerine karşı çıkarken şimdi 4-6 yaş grubu çocuklarımıza yapılan bu dayatmayı kabul etmiyoruz. Alevilerin yoğun olarak yaşadığı mahallemizde her sokak başında çocuklarımızı zehirleyen uyuşturucu ticareti yapanlara, buna sessiz kalanlara, çetelere karşı birlikte mücadelemizi sürdüreceğiz. Eşit yurttaşlık, cem evlerinin ibadethane statüsü talebi en temel yurttaş hakkıdır.”

    PİRHA/İSTANBUL

     

  • Kenanoğlu, 35 ağır hasta mahkumun serbest bırakılması için Cumhurbaşkanını göreve çağırdı

    Kenanoğlu, 35 ağır hasta mahkumun serbest bırakılması için Cumhurbaşkanını göreve çağırdı

    PİRHA – HDP İstanbul Milletvekili Ali Kenanoğlu, Anayasanın 104. maddesinde Cumhurbaşkanının görev ve yetkileri arasında “Sürekli hastalık, sakatlık ve kocama sebebiyle kişilerin cezalarını hafifletir veya kaldırır” hükmünün yer aldığını hatırlatarak, ağır hasta ve yaşı ilerlemiş 35 mahkumun serbest bırakılmasını istedi. 

    Halkların Demokratik Partisi(HDP) İstanbul Milletvekili, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’ın yanıtlaması istemiyle soru önergesi verdi. Kenanoğlu, Anayasanın 104. maddesinde Cumhurbaşkanının görev ve yetkileri arasında “Sürekli hastalık, sakatlık ve kocama sebebiyle kişilerin cezalarını hafifletir veya kaldırır” hükmünün yer aldığını hatırlatarak, ağır hasta ve yaşı ilerlemiş 35 mahkumun serbest bırakılmasını istedi.

    Dünya genelinde yayılan coronavirüs salgını karşısında halk sağlığının korunması için hükümet tarafından bir dizi önlemlerin alındığını belirten Kenanoğlu, Ancak hapishanelerde Adalet Bakanlığı tarafından açıklanan önlemlerin pandemi karşısında yetersiz kaldığına dikkat çekti.

    Adalet Bakanlığının açıkladığı önlemlerin mahpusların aileleriyle görüşme hakkını tamamen ortadan kaldırdığını ve avukatların görüşmelerini kısıtladığını söyleyen Kenanoğlu, İnfaz Yasası’nda “kısmi af” adı altında yapılan değişikliklerde siyasi mahpusların kapsam dışı bırakıldığının altını çizdi.

    Kenanoğlu, cezaevlerinde çok ciddi sıkıntıların yaşandığını belirterek, cezaevinde kalan ciddi sağlık sorunları yaşayanları şöyle sıraladı:

    • 66 yaşındaki İsmail Yılmaz’ın kalp rahatsızlığı, prostat, görme bozukluğu, yüksek tansiyon hastalıkları bulunmaktadır. 28 Nisan Salı günü sabah saatlerinde beyin damarlarında çatlama ve kanama teşhisiyle hastaneye kaldırılmasına rağmen serbest bırakılmamaktadır.
    • Kandıra 2 Nolu F Tipi Kapalı Hapishanesinde tutulan 72 yaşındaki Halil Aksoy tansiyon, prostat, romatizma ve alzheimer hastasıdır. Gözünde kornea yırtılması sonucu görme problemi ve kolunda ise his kaybı yaşamaktadır.
    • Şakran 1 Nolu T Kapalı Hapishanesinde tutulan Eser Morsümbül’ün beyninde tümör bulunmaktadır ve 1998 yılından bu yana kemoterapi tedavisi görmektedir. Ayrıca tek böbrekle yaşamını idame ettirmektedir.
    • Van Yüksek Güvenlikli Kapalı Hapishanende tutulan Hikmet Kara’nın kalp, şeker, astım rahatsızlıkları bulunmaktadır. Kara 4 kez mide kanaması geçirmiştir.
    • Urfa 2 nolu T Tipi Kapalı Hapishanesinde tutulan Emir Güler’in % 94 engelli raporu bulunmaktadır ve ayrıca Hepatit-C hastasıdır. Hastalıklarının tedavisi yapılmadığı için durumu ağırlaşmaktadır.
    • Kalp rahatsızlığı, yüksek tansiyon, zehirli guatr, kemik erimesi, böbrek ve bağırsak bozuklukları bulunan 81 yaşındaki Mehmet Emin Özkan % 87 vücut fonksiyon kaybının bulunduğuna ve hapishanede kalamayacağına dair raporuna rağmen serbest bırakılmamaktadır.
    • Aliağa (Şakran) kadın Kapalı Hapishanesinde tutulan Selma Altan 72 yaşında, dizlerde kemik erimesi bulunmaktadır ve hareket etmede zorlanmakta olan Altan tutuklu yargılanmaktadır.
    • Tarsus 2 Nolu T tipi Hapishanesinde tutulan Mehmet Bilici, kalp hastası ve 72 yaşında olup, serbest bırakılmamaktadır.
    • Aliağa (Şakran) 2 Nolu T Tipi Kapalı Hapishanesinde tutulan Sevkan Becerikli’nin bedeninin sol yarısı felçtir ve Becerikli tek başına ihtiyaçlarını karşılayamamaktadır ayrıca post travmatik epilepsi hastası olup, serbest bırakılmamaktadır.
    • Edirne F tipi Yüksek Güvenlikli kapalı Hapishanesinde tutulan Mahmut Bilgiçi’in bel fıtığı bulunmaktadır. Vücudunun yarısı felçli olan Bilgiç yatalak olarak yaşamını sürdürmektedir.
    • Muğla E Tipi Kapalı Hapishanesinde tutulan Özal Korkmaz, felç olmasına ve Adli Tıp Kurumu’nun verdiği ‘cezaevinde kalamaz’ raporuna rağmen serbest bırakılmamaktadır.
    • Rize Kalkandere L tipi Hapishanesinde tutulan M. Emin Ökten % 80 felç olmasına rağmen serbest bırakılmamaktadır.
    • Ümraniye Hapishanesinde tutulan Abdullah İşler 70 yaşında ve kalp hastasıdır.
    • Bolu F tipi Hapishanesinde tutulan Hayati Kaytan’ın % 60 engelli olduğuna dair raporu mevcuttur. Erzurum’da hapishanede kaldığı süreçte Devlet Hastanesi tarafından verilen ‘Hapishane koşullarında kalamaz’ raporuna rağmen serbest bırakılmıyor.
    • Şakran 4 Nolu T Tipi Kapalı Hapishanesinde tutulan Yılmaz Suncak tiroit bezi kanseridir, eklem romatizması, sinüzüt, kronik faranjit, ülser, astım, reflü, hemoroid, kallentrol, topuk dikeni ve gizli şeker hastalıkları bulunmaktadır.
    • Tarsus 3 Nolu T tipi Hapishanesinde tutulan Abdulaziz Özdemir prostat kanseridir ve böbrekte kist ve kronik iltihaplanma vardır. Ayrıca disk kayması ve omurgada kronik ağrıları olmasına rağmen serbest bırakılmıyor.
    • Elazığ 1 Nolu Yüksek Güvenlikli Kapalı Hapishanesinde tek başına tutulan Deniz Yıldırım kolon kanseridir ve tedavi görmesi gerekmesine rağmen serbest bırakılmıyor.
    • Dicle Bozan’ın bir bacağı kesilmiş ve protez kullanmaktadır. Karın bölgesinde parçalanma olan mahpusun bağırsakları dışarıdadır, kolostomi torbası takılıdır. Migren ve epilepsi hastalıklarından ötürü sürekli baygınlık geçirmesine rağmen serbest bırakılmıyor.
    • 28 yıldır hapishanede tutulan Şevket Bilici, mide ve bağırsak sorunu, içten kanamalı hemoroid, baş ağrıları, sinüzüt, tansiyon, gül dökümü ve alerji rahatsızlıkları bulunmasına ve diğer mahpusların yardımı ile yaşamasına rağmen serbest bırakılmıyor.
    • Sabri Kaya’nın kalbi % 25 oranında çalışmaktadır. İki kez kalp ameliyatı geçiren mahpusa protez kalp kapakçığı takılmıştır. Kalp yetmezliği ve ritim bozukluğu, şeker hastalığı, tansiyon, kemik erimesi ve Alzheimer’a rağmen Sabri Kaya serbest bırakılmıyor.
    • Hasan Alkış açık kalp ameliyatı olmuştur ancak kalp yetmezliği sorunu devam etmektedir. Hipertansiyon ve Behçet hastalıkları bulunmaktadır. İki ayrı zamanda felç geçirmiştir. % 43 engelli olduğuna dair raporu olmasına rağmen serbest bırakılmıyor.
    • Metris R Tipi Hapishanesinde tutulan 32 yaşındaki Ergin Aktaş iki elini kaybetmiştir. Ve Koah ile Tüberküloz hastalıkları bulunmaktadır. Adli Tıp Kurumu’nun verdiği ‘cezaevinde kalamaz’ yönündeki raporuna rağmen serbest bırakılmamaktadır.
    • Şakran 3 Nolu T Tipi Kapalı Hapishanesinde tutulan Mehmet Şirin Tekneduray gırtlak kanseridir. Sürekli kan akıntısı oluşmakta ve öksürük sorunu yaşamaktadır.
    • Silivri 5 Nolu L Tipi Hapishanesinde tutulan Cengiz Çelik mesane kanseridir. Aynı zamanda Epilepsi hastası olan Çelik’in vücudunda 22 şarapnel parçası bulunmaktadır. Bağışıklık sistemi zayıf olan mahpus tekerlekli sandalye ile yaşamaktadır.
    • Metris R Tipi Hapishanesinde tutulan ve boynundan aşağısı tutmayan, yatağa bağımlı olan Abdulah Turan Adli Tıp Kurumu’nun verdiği ‘cezaevinde kalamaz’ yönündeki raporuna rağmen serbest bırakılmıyor.
    • Metris R Tipi Hapishanesinde tutulan ve % 98 engelli raporu bulunan, trafik kazası sonucu belden aşağısı tutmayan Serdal Yıldırım Adli Tıp Kurumu’nun verdiği ‘cezaevinde kalamaz’ yönündeki raporuna rağmen serbest bırakılmıyor.
    • Diyarbakır D Tipi kapalı Hapishanesinde tutulan Hasan Aşa’nın % 90 Engelli Raporu bulunmaktadır ve mahpus haftada 3 gün diyalize girmektedir.
    • Silivri 9 Nolu Kapalı Hapishanesinde ağır tecritte tutulan Soydan Akay prostat kanseridir. Ayrıca Hepatit-B hastası olan Akay eklem romatizmasından dolayı da çok ağrı çekmektedir.
    • Kandıra 2 nolu F Tipi Kapalı Hapishanesinde tutulan Cemal Aydoğan’ın akciğer, astım, pnömokonyoz hastalıkları bulunmaktadır. Ayrıca daha önce hapishanede nefesi durma aşamasına gelmiş ve hastaneye son anda yetiştirilmiştir.
    • Şakran 3 nolu T Tipi Hapishanesinde tutulan Ali Kurban’ın kronik böbrek hastalığı vardır ve haftada 3 kez diyalize girmektedir. Akciğerlerinin yüzde 48’ini kullanamamaktadır ve tüberküloz hastasıdır. % 90 engelli raporu bulunmaktadır.
    • Gaziantep H Tipi Kapalı Hapishanesinde tutulan Adnan Yalçın kolon kanseridir ve yüksek tansiyon, kalp, bel ve boyun fıtığı ve Hepatit B hastalıkları da bulunmaktadır.
    • Bandırma 2 Nolu T tipi Hapishanesinde tutulan Cengiz Eker kalp hastasıdır. 3 damarı tıkalı olduğu için anjiyo olmuş ve 2 damarına stent takılmıştır. Reflü, gastrit rahatsızlıkları olan ve akciğerinde üç yara tespit edilen mahpus nefes almakta zorlanıyor.
    • Tarsus 3 Nolu Hapishanesinde tutulan Abdülaziz Özdemir prostat kanseridir ve böbreğinde kist ve kronik iltihaplanma vardır. Ayrıca disk kayması ve omurga kronik ağrıları mevcuttur.
    • Aliağa/Şakran 4 Nolu T tipi Kapalı Hapishanesinde tutulan Abdullah Batı kalp hastasıdır ve hapishanede kriz geçirmiştir. Açık kalp ameliyatı ile 4 kalp damarı değiştirilmiştir.
    • Metris R tipi Hapishanesinde tutulan Kemal Gömi ağırlaştırılmış müebbet hükümlüsüdür ve Adli Tıp Kurumu 11 kez hapishanede kalamayacağına dair rapor verdiği halde serbest bırakılmamaktadır.

    Kenanoğlu, bu bağlamda Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’ın yanıtlaması istemiyle şu soruları yöneltti:

    -Cumhurbaşkanına tanınan bu yetki neden kullanılmamaktadır?

    -Hasta ve yaşı ilerlemiş tüm mahkumların serbest bırakılması için bir çalışmanız var mıdır? (HABER MERKEZİ)

  • Elazığ Hapishanesinde işkence Meclis gündeminde

    Elazığ Hapishanesinde işkence Meclis gündeminde

    Elazığ Hapishanesi’nde siyasi tutsaklara yönelik baskı, şiddet ve işkenceleri Meclis gündemine taşıyan HDP Milletvekili Alican Önlü, hapishane ve işkenceciler hakkında yapılan sayısız başvuruya rağmen neden işlem başlatılmadığını sordu. 

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) Dersim Milletvekili Alican Önlü, açıldığı günden bu yana siyasi tutsaklara yönelik hak ihlalleri, baskı ve işkence uygulamalarının merkezi olan Elazığ Hapishanesi’ni verdiği dilekçe ve soru önergesiyle Meclis gündemine taşıdı.

    Geçmiş yıllarda Elazığ 1 ve 2 Nolu hapishanelerinde yaşanan hak ihlalleri ve işkence uygulamalarına ilişkin sayısız önerge verildiğini, TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonuna partisi HDP tarafından çok defa dilekçeyle yapıldığını hatırlatan Önlü, buna rağmen ne hapishane yönetiminin ne de işkence uygulayıcıları hakkında tek bir soruşturma ya da işlem başlatılmadığını kaydetti.

    Pandemi nedeniyle tutsaklara tanınan telefon görüş haklarında, Elazığ 1 ve 2 Nolu hapishanede kalan siyasi tutsaklar yakınlarıyla yaptıkları telefon görüşmelerde yaşadıkları şiddeti dahi tarif etmekte zorlandıklarını dile getiren Önlü, “Siyasi tutsaklar yakınlarına, son aylarda koğuşlara düzenli bir biçimde baskınlar yapıldığını, bu baskınlar sırasında fırça sapları, sopalar, demir çubuklar ve coplarla tutsakların darp edildiklerini belirtmektedirler. Yine koğuşlara giren gardiyanların maske dahi takmadıklarını, tutsakların eşyalarını yerlere fırlattıkları, küfürler ettiklerini ve buna direnen tutsaklara hücre cezası verdiklerini belirttiler” dedi.

    Elazığ Yüksek Güvenlikli Kapalı Cezaevinde yaşanan işkence ve hak ihlalleri için HDP Örgütlemeden Sorumlu Eş Genel Başkan Yardımcısı ve Dersim Milletvekili Alican Önlü’nün Adalet Bakanı Abdülhamit Gül tarafından yanıtlanması istemiyle şu soruları sordu:

    • Elazığ Kapalı Hapishanesinde yaşanan sürekli baskı, şiddet ve hak ihlallerine ilişkin Adalet Bakanı olarak daha ne kadar sessiz kalacaksınız?
    • Elazığ 1 ve 2 Nolu Yüksek Güvenlikli Hapishanesinde yaşanan işkence uygulamalarına ilişkin soruşturma başlatmamanızın gerekçesi nedir? İşkencecileri koruyarak suça ortak olduğunuzun farkında mısınız?
    • Siyasi tutsaklara yönelik işkence uygulayan cezaevi yönetimi ve gardiyanlar hakkında bugüne kadar herhangi bir işlem yapılmış mıdır? Yapıldıysa bu işlemlen nelerdir?” (HABER MERKEZİ)
  • Özbudun: İnfaz düzenlemesi, adalet mi dediniz?

    Özbudun: İnfaz düzenlemesi, adalet mi dediniz?

    PİRHA – Akademisyen Sibel Özbudun infaz yasası ile ilgili bir yazı kaleme aldı. Özbudun, “Önümüzdeki günlerde cezaevlerinin fazlasıyla “ısınacağı”nı tahmin etmek için kâhin olmaya gerek yok. Siyasi tutsaklara karşı yürütülen düşman hukukunun 2000’de yaşadığımız benzeri bir “devlet çılgınlığı”na dönüşmemesi için biz dışarıdakilere, hepimize çok görev düşüyor” dedi. 

    İnfaz yasasına ilişkin bir yazı kaleme alan Akademisyen Sibel Özbudun yazısında, “Kamuoyunda “Af Yasası” olarak bilinen İnfaz Yasası’nda bir takım değişiklikler öngören yasa teklifi, Meclis’te 13 Nisan’ı 14 Nisan’a (2020) bağlayan gece 51’e karşı (AKP ve MHP milletvekillerinin) 279 “evet” oyuyla kabul edildi. İYİ Parti’yi hariçte bırakarak hesaplayacak olsak dahi, Meclis’te CHP ile HDP’nin oy toplamının 200’ü bulduğu bir durumda, yasa önerisine verilen “Hayır” oylarının sayısının neden bu kadar düşük olduğu sorusu, orta yerde duruyor. Kabul edilen yasanın “kurbanı” durumundaki siyasal tutuklu ve mahkûmlar ve/ ile yakınları açısından mutlaka sorulması gereken bir soru bu” ifadelerine yer verdi.

    Özbudun’un yazısında öne çıkan başlıklar şöyle:

    “YASA, AKP-MHP ARASINDAKİ MUTABAKATIN KEMALE ERDİĞİNİ ORTAYA KOYUYOR”

    “Bu muhasebeyi şimdilik erteleyerek devam edelim…

    Belirtmeye gerek var mı, bu bir “Af Yasası” değil. Meclis’in Af çıkarması, Anayasa hükmüyle yasaklandığı için, Meclis’te kabul edilen, bir takım yasalarda değişiklik, cezaların infazında indirim öngören bir düzenleme…

    Dikkat çekilmesi gereken bir başka nokta ise, bu düzenlemenin Mart 2020 itibariyle ülke gündemine yerleşen Covid-19 salgınıyla ilişkili olmaması. İnfaz yasasında bazı değişiklikler yapılması, uzun süredir “Cumhur ittifakını oluşturan partilerin gündeminde ve aralarında uzun pazarlıkların konusuydu.

    Pazarlık konularının ne olduğu bir yana, Cumhur İttifakı’nın her iki partisinin de başından beri mutabık olduğu husus, “Terör suçlarının infaz indirimlerinin dışında tutulmasıydı.

    Çıkan yasa, bu mutabakatın “kemale erdiğini ortaya koyuyor. İnfaz Yasası’nın yeni hâlinin tutuklu ve hükümlüler lehine getireceği düzenlemeler ne ise, “terör” suçları, ama daha doğru bir deyişle “siyasi suçlar” bu düzenlemelerin dışında tutuldu.

    Örneğin infaz hâkiminin yetkisindeki “cezanın evde çektirilmesi”, 10 yıldan az süre kalmış cezalarını açık cezaevinde geçirme, cezanın ½’sini tamamladıktan sonra koşullu salıverilme ya da denetimli serbestlikten yararlanma gibi hükümler siyasi tutsaklara uygulanmayacak.[2]

    O zaman sormak gerek, kim bu “terör suçluları”?

    Celalettin Can, Türkiye cezaevlerinde yatan 394 bin tutuklu ve hükümlünün 260 bininin “adli” olduğunu belirtiyor. Döküm ise şöyle: 80 bin kişi uyuşturucu ile ilgili suçlardan, 45 bin kişi hırsızlıktan, 10 bin kişi sahtecilik ve dolandırıcılıktan, 35 bin kişi cinayetten, 30 bin kişi yaralamaktan, 25 bin kişi gasptan, 5 bin kişi ise çıkar amaçlı çete üyeliğinden dolayı içeride.

    Çocuk yaşta evlendirmeyle ilgili hükümlülerin sayısı bin, taciz ve tecavüz hükümlülerinin sayısı ise 20 bin dolayında.

    İnfaz yasası değişikliklerinin “hedef kitlesi” bu adlilerin bir bölümü… Hangileri olduğu bu söyleşinin kapsamı dışında kalıyor. Bizi ilgilendiren, onların “terörist” dediği “siyasi suçlular”…

    Yine Celalettin Can’a göre bunların 30 bin kadarı, 10 bini doğrudan darbeye karışmaktan hüküm giymiş Gülen Cemaati mensupları. 10 bin kadar “siyasi” ise Kürt siyasetiyle ilgili “suçlardan dolayı içeride: HDP’li milletvekilleri, belediye başkanları, kitle örgütleri, sendikacılar, meslek kuruluşu yöneticileri, sosyal medya paylaşımcıları… Doğrudan “PKK üyeliğinden hüküm giymiş olanlar, bu 10 bin kişinin çok küçük bölümünü oluşturuyor. Diğer sol örgütlerin mensupları ise yaklaşık 3 bin kişi civarında.[3] Belirtmeye gerek var mı, bunların da büyük bölümü, “sosyal medya, gösteri yürüyüşü, Cumhurbaşkanı’na hakaret, pankart-afiş, slogan”vb. “terör örgütü mensubu olmamakla birlikte terör örgütü amaçları doğrultusunda faaliyet göstermek” gibi “ucube” bir hükümle, ya da “gizli tanık” ifadeleriyle içeride.

    Aslında nerede “kaybettik” biliyor musunuz?

    Hatırlayın, 1991 tarihli “Terörle Mücadele Kanunu’nda 2006’da yapılan değişikliklerle, “terör örgütünün… Yöntemlerini meşru gösterecek ya da övecek şekilde propaganda yapmak”, “örgüte ait amblem, resim ya da işaret taşımak, slogan atmak, ses cihazıyla yayın yapmak vb.” “suç” kapsamına alınarak “terör” kavramının kapsamı genişletildi, muğlaklaştırıldı. Ve toplumsal muhalefet, o gün bu düzenlemeyi geri püskürtemedi…

    Üzerinde uluslararasından geçtim, ulusal mutabakata varılmamış, herkesin kendine (ve konjonktüre: AKP ile PKK arasında “barış süreci” yürütülürken AKP çevrelerinin “PKK ve lideri Öcalan’ın “terörist” sayılmayacağına ilişkin kendilerini nasıl parçaladıklarını hatırlayın lütfen! Ya da bugün “FETÖ” mahkûmu onlarca eski hâkim ve savcıyı…) göre tanımladığı, bir “boş gösteren” olarak nitelenebilecek “terör” kavramı bu denli muğlak, bu denli konjonktürel iken, kapsamının daha da genişletilmesi, esnetilmesi, kestirme bir deyişle “devletlûlar”a muhalif her söz ve eylemin “terör suçu” sayılabileceği bir ortama böylelikle geçiş yapmıştık.

    Bugün cezaevlerinde genel kamuoyunda “terörist” yaftası yedikleri için içeride kırılsalar pek az insanın kılının kıpırdayacağı binlerce tutsak bulunuyor: siyasi parti yöneticisi olmaktan, yazı yazmaktan, mitinglere, basın açıklamalarına katılmaktan, toplantılarda konuşma yapmaktan, yerel yönetimlerle ilgili faaliyetlerden, sosyal medya paylaşımından, cumhurbaşkanına hakaretten, gazetecilik yapmaktan, slogan atmaktan, cezaevlerindeki tutsaklara para göndermekten, “gizli tanık” ifadelerinden, daha ne bileyim, halay çekmekten… binlerce kişi “terör suçlusu” damgasını yedi… Ve bu insanlar, yıllardır cezaevlerindeler. İşin çarpıcı yanı, şiddet içeren (bombalama, silahlı saldırı, soygun vb.) “terör” suçlarının adedi düşerken, cezaevlerindeki “terörle ilişkilendirilen” tutuklu ve hükümlülerin sayısının arttıkça artması.

    “CEZAEVLERİNDE SİYASİ TUTSAKLARA YER AÇMA GAYRETİ”

    Tekrar ediyorum, “terör/terörist” yaftası bugün muhalifler üzerinde yürütülen cadı avında kullanışlı bir “boş gösteren” olmayı sürdürüyor. Ve 2016 Fethullah Gülen darbe “girişiminin ardından, hele ki Başkanlık sistemine geçişle birlikte yargı kurumunun neredeyse tümüyle AKP’nin denetimi altına girmesiyle muhalifler hakkında hazırlanan emniyet fezlekeleri “kes-yapıştır” yöntemiyle önce savcılık iddianamesine, ardından da “mahkeme hükmü ”ne dönüştürülürken, hepimiz, ama hepimiz potansiyel “teröristler” konumundayız. Ve “suç”umuzun kapsamı “devlet sırlarını ifşa”, “yabancı devletlere bilgi verme”, “darbe teşebbüsü” gibi akla seza yeni eklemelerle sürekli genişletiliyor.

    Ülkenin totaliter gidişatında iktidarın adli suçluların irice bir bölümünü serbest bırakma girişimi, bugün tıklım tıklım durumdaki cezaevlerinde yeni siyasi tutsaklara yer açma gayretinden öte bir anlam taşımamaktadır.

    Malûm; Türkiye’deki 355 cezaevinin toplam kapasitesi 220 bin kişi[4] ama, şu an cezaevi mevcut sayısı 280 binin üzerinde. Bu doluluk oranı, Türkiye için bir ilk. (Ev hapsi ya da “denetimli serbestlik”ten yararlanan yaklaşık 700 bin kişi[5] de cabası: Bir başka deyişle 1 milyon kişi, yani kabaca 15 yaş üzeri her 62 yurttaştan biri, “tutuklu” ya da “mahkûm” konumunda!)

    Bu 280 küsur bin kişi 220 bin kişilik yere nasıl mı sığıyor? “Tek kişilik ranza yerine konulan iki katlı ranzalarda ve hatta yerlere serilen yataklarda yatıyorlar. Nöbetleşe uyunan yerler bile var,” diyor Hüseyin Aykol. “Yetersiz beslenme, ısıtılmayan ve havalandırılmayan koğuşlar, gün ışığından faydalanamama, yeterli hekim ve sağlık personelinin bulunmaması, muayene ve sevk sürelerindeki uzunluk, hijyen ürünlerinin parayla satılması, temiz ve sıcak suya erişememe, düzenli ve etkin bir sağlık hizmetinden faydalanamama, kötü muamele…”[6] diye uzayıp gidiyor 11 siyasi partinin ortaklaşa imzasıyla yayınlanan bildiri. “Cezaevlerinde dört metrekareye bir insan düşmesi gerekirken bir buçuk metrekareye bir insan düşüyor” diyor, HDP milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu. “Keskin Cezaevi’nde 8 kişilik koğuşlarda 28 kişinin kaldığını; bir koğuşta da 21 kadın ve 9 çocuğun kaldığını gördüm. Ceza ve Tevkif evleri Genel Müdürü’ne ‘Sekiz kişilik koğuşta 26 kişi kalıyor’ dedim. Genel Müdür, ‘Ne yapalım? Benim yapacağım bir şey yok. Haklısınız, kalabalık ama mahkemeden gönderiyorlar biz de içeri alıyoruz’ dedi. Cezaevlerinde kalan çocukların oyuncağı yok. Kreş sadece sözde var. Cezaevlerinde çok büyük dramlar yaşanıyor.”[7]

    “BU KOŞULLAR ALTINDA CEZAEVİNE SAĞLAM GİRENİN SAĞLIKLI ÇIKMASI MÜMKÜN MÜ?”

    Bu koşullar altında cezaevine sağlam girenin sağlıklı çıkması mümkün mü? Değil elbet. Nitekim cezaevi nüfusu kırılıyor. İHD’nin raporuna göre Türkiye cezaevlerinde 590’ı ağır olmak üzere 1564 hasta tutsak var. Sağlıklarından sorumlu devletin kayıtsız bakışları altında birer birer ölüyorlar.[8]

    “Kanser hastası olan bir mahpusun abisiyle görüşüyorum,” diye anlatıyor hukukçu Esra Erin. “Kardeşine, kanser teşhisi konulduktan aylar sonra tam ışın tedavisine başlanmışken tedaviye başlanan hastane pandemi hastanesi ilan ediliyor ve aylar sonra başlanan tedavi kesilerek kardeşi cezaevine geri götürülüyor…

    Başka bir mahpusun babasıyla görüşüyorum. Oğlunun boynundan aşağısı felç ve ATK’nın cezaevinde kalamaz raporuna rağmen hâlen daha hapishanede. Sebebi ise toplum için tehlikeli olduğu iddiası. Olayın absürtlüğü burada bitmiyor, boynundan aşağısı felçli olan mahpus; belden aşağısı felç olan başka bir mahpus ve iki eli olmayan bir mahpusla aynı odada kalıyor. Üçü de ağır hasta. Üçü de politik mahpus. Dolayısıyla infaz düzenlemesinden yararlanamayacaklar…”[9]

    Ve belki de en çarpıcısı: TUHAD-FED, cezaevlerindeki hak ihlallerine ilişkin raporunda Tarsus cezaevinde tutukluları muayene için koğuşlara giden bir doktorda koronavirüs tespit edildiğini kaydediyor![10]

    Kimse “Personel yetersiz,” “cezaevleri kalabalık” gibi mazeretlere sığınmasın; devletin güvencesi altında olması gereken tutsakların, özellikle de siyasi tutsakların sağlığı, bir çeşit idam cezasına dönüşmüştür: hasta tutsağın hastaneye cezaevi ring araçlarıyla sevk edilmesi, tutsakların bunu reddetmesi durumunda hastaneye gönderilmeme, kelepçeli muayene dayatması, cezaevi giriş-çıkışlarında tutsaklara çıplak arama yapılması, cezaevinde tedavi koşulları bulunmaması, ilaç almak için her seferinde doktor raporu istenmesi… Bunların hiçbiri “cezaevi nüfusunun aşırılığı” ya da “personel veya ekipman eksikliği” ile açıklanamaz.

    Kırıkkale F Tipi Cezaevi’nde tutuklu olan Mustafa Kocatürk, Yeni Yaşam’a gönderdiği mektupta şunları söylüyor: “Hastane sevkleri muayene ve tedavi süreçlerinde yaşadığımız sorunlar artarak devam ediyor. Tek hücreli ring araçlarıyla hastaneye ulaşmamız şansa bağlı. Biz ring araçlarına binmeyi ret ediyoruz. Bunun aşıldığı durumlarda ise doktorların çoğu kelepçeli muayeneyi dayatıyorlar. Talebimiz doğrultusunda kelepçelerin açılmasını isteyen doktorlara rastladığımızda ise jandarma kelepçeyi açtırmamak için doktorlara yönelik üstü kapalı bir şekilde gözdağı ile kelepçeler açtırılmadan muayene ediliyoruz. Kırıkkale Üniversite Hastanesi, Kırıkkale Yüksek İhtisas Hastanesi, Kırıkkale Diş Hastanesi sevklerinde bu sorunları yaşadığımız için muayene ve tedavi imkânsız hâle geldi. Aylardır diş ağrısı çeken ve hastaneye götürüldüğü zamanlarda her defasında kelepçeli muayene dayatması yapıldığı için tedavi olamayan arkadaşlarımız var.” [11]

    CEZAEVLERİNDE HAK İHLALLERİ

    Tekrar ediyorum, bunlar, “doluluk” oranlarıyla değil, siyasi tutsaklara yönelik “düşman hukuk(suzluğ)u” uygulanmasının örnekleridir. “Abartı” mı diyorsunuz? Alın size, cezaevi uygulamaları:

    -“ Bursa, Silivri ve Bakırköy Cezaevlerinde siyasi tutuklulara dönük ihlal haberleri geldi. Mezopotamya Ajansının haberine göre Silivri Cezaevinde birçok hak ihlali yaşandığını söyleyen Özgürlük için Hukukçular Derneği (ÖHD) Yöneticisi Vedat Ece, ailelerin tutuklulara gönderdiği kargoların ya hiç verilmediği ya da üç ay bekledikten sonra verildiğini bildirdi. Ece, ‘Aileler kargoyla kitap, dergi, elbise vs. gönderiyor ama verilmiyor. Cezaevinde elden verildiğinde ise bu sefer ‘Kargoyla gönderin’ diyorlar. Çok kötü bir yıldırma politikası uygulanıyor. Geçen gün tutuklularla görüştükten sonra cezaevi idaresiyle görüştük. Kitap vermeme gibi bir kararlarının olup olmadığını sorduk. Bize böyle bir kararın olmadığını söylediler. O yüzden mahpuslara söylenen ile aile ve avukatlara söylenen şey aynı değil’ dedi.”[12]

    – “Bandırma Cezaevi’nde 29 yıllık tutuklu Hamze Deniz, ailesiyle yaptığı telefon görüşmesinde yaşadıkları baskıları anlattı. Görüşmede cezaevinde şartların ağırlaştığını kaydeden Deniz, tutuklu arkadaşlarının istem dışı sevklerine karşı tepki gösterdikleri için gardiyanlar tarafından tek tek koğuştan çıkarılarak, koridorlarda darp edildiğini iletti. Koridorda tutukluların elbiselerinin üzerlerinden zorla çıkarıldığını ifade eden Deniz, yaşanan şiddetten kaynaklı birçok tutuklunun kaburgaları, el ve ayak bileklerinde kırıkların yaşandığını belirtti.”[13]

    – Özgürlük İçin Hukukçular Derneği (ÖHD) Ankara şubesi Cezaevi Komisyonu raporuna göre Afyon T1 Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’na Bandırma’dan sevk edilen, çoğu 25 yılı geçkin süredir cezaevinde bulunan mahkûmlar, çıplak aramaya tabi tutulmuş, bunu kabul etmeyenler hakaret, tehdit, kaba dayak ve falakaya tabi tutulmuştur. Mahkûmların bu konuda Savcılığa verdikleri şikâyet dilekçeleri işleme konulmamış, sevk sonrasında eşyaları kendilerine verilmemiş, FM bantlı radyolarına el konulmuştur.[14]

    – “Eskişehir H Tipi Kapalı Cezaevi’nde olan tutukluların koğuşlarda yapılan aramalara özel harekât polislerinin katıldığı belirtildi.”[15]

    – “Rize L Tipi Kapalı Hapishanesi’nde kalan Murat Şimşek, hapishane idaresinin ‘karıştır-barıştır uygulamasını devreye koyduğunu, adli tutukluların ölüm tehdidine maruz kaldıklarını aktardı.”[16]

    – “Van F Tipi’nde “Tutuklu Taner Korkmaz’ın abonesi olduğu Yeni Demokrasi Gazetesinin eylül ayından itibaren gelmemesi üzerine yaptığı başvurularla 8 Yeni Demokrasi Gazetesi ve 2 Partizan dergisinin verilmemesine dair Van Cumhuriyet Başsavcılığına 26 Aralık 2019 tarihinde suç duyurusunda bulundu. Suç duyurusu sonrasında aynı gün verilmeyen gazete ve dergiler için yasaklama kararı çıkarıldı. Tek bir kararla 10 ayrı gazete ve dergi için toptan yasaklama karan alındı. Tutuklu Akil Nergül’e ise 2018 yılı başında gelen Süreyya Karacabey’in ‘Gündelik Hayatta Direnmek’ isimli kitabı yazan KHK’lı olduğu gerekçesiyle keyfi bir şekilde yasaklandı. Yapılan itirazlar sonucunda İnfaz Hâkimliği 1.5 yıl sonra verdiği kararla kitabın yeniden cezaevi idaresi tarafından incelenmesini istedi. Cezaevi idaresi yaptığı incelemede kitapta sakınca olmadığı, verilebileceği yönünde bir karar verildi. Ancak İnfaz Hâkimliğinin verileceği yönündeki karara savcılık itirazı ardından Van 1. Ağır Ceza Mahkemesi 5 Aralık 2019 tarihinde kitabı yasakladı.”[17]

    Örnekleri uzatmaya gerek var mı? Bu ve benzeri vakaları sizler de cezaevine yolunuz düştüğünde yaşamamış, cezaevlerindeki yakınlarınızdan dinlememiş, ya da özgür basından izlememiş olamazsınız…

    “SİYASİ TUTSAKLARI KIRDIRMA NİYETİNE İŞARET ETMİYOR MU?”

    “Düşman hukuku” dedim; cezaevlerindeki yığılmayı önlemek, “Korona günleri”yle birlikte cezaevlerindeki riski azaltmak gerekçesiyle[18] hızlandırılan, sayıları 40 ila 90 bin arası mahkûmun serbest kalmasına yol açacak düzenlemeden muaf tutulan siyasi tutsakların karşı karşıya olduğu bu uygulamaları başka bir kavramla açıklamak mümkün mü? Ya da, HDP milletvekili Meral Danış Beştaş Meclis kürsüsünden vekillere seslenirken sorduğu, “Bütün kamuoyunun gözü önünde soruyorum: İdris Baluken cezaevinde ölsün mü? Figen Yüksekdağ ölsün mü? Selahattin Demirtaş ölsün mü?” sorusuna AKP sıralarından gelen “Ölsün” seslerini?[19] İnfaz düzenlemesindeki bu ayırımcılık, büyük bölümü cezaevi koşulları nedeniyle ciddi sağlık sorunları olan siyasi tutsakları Covid-19’la kırdırma niyet ve vebaline işaret etmiyor mu?

    “BU, DÜŞMAN HUKUKU YADA SINIF KİNİDİR”

    Bu “düşman hukuku” ya da “sınıf kini”dir ki, hırsızlar, katiller, çocuk istismarcıları, dolandırıcılara “devletin şefkatli eli”ni uzatırken, aynı kalemde, “Basın İlan Kurumu aracılığıyla resmi ilan ve reklam yayınlama hakkı bulunmayan gazetelerin, ceza infaz kurumuna kabul edilmeyeceği” düzenlemesini getirmekte. “Yabancı dilde” yayımlanmış gazete ve dergilerin ceza infaz kurumuna kabul edilmesinde Adalet Bakanlığı yetkili olacak.[20] “Basın İlan Kurumu aracılığıyla resmi ilan ve reklam yayınlama hakkı bulunmayan gazeteler”, yani Kurum’un sık sık “cezalandırmak” üzere resmi ilan vermeyi kestiği Evrensel, Birgün, Cumhuriyet, Yeni Yaşam gibi muhalif basın. “Yabancı dilde yayınlanmış gazeteler” yani Kürtçe gazete ve dergiler!

    Ve yine bu “düşman hukuku” ya da “sınıf kini”dir ki, hırsızlar, katiller, çocuk istismarcıları, dolandırıcılara “devletin şefkatli eli”ni uzatırken, aynı kalemde, savcıların yanısıra istihbarat birimlerinin, diledikleri zaman “terör ve örgüt faaliyetleri çerçevesinde işlenen ‘suç’larda” tutuklu ya da hükümlüleri cezaevinden sorguya alma yetkisini yasalaştırmakta![21]

    “HEPİMİZE ÇOK GÖREV DÜŞÜYOR”

    Önümüzdeki günlerde cezaevlerinin fazlasıyla “ısınacağı”nı tahmin etmek için kâhin olmaya gerek yok. Siyasi tutsaklara karşı yürütülen düşman hukukunun 2000’de yaşadığımız benzeri bir “devlet çılgınlığı”na dönüşmemesi için biz dışarıdakilere, hepimize çok görev düşüyor…

    Diyeceklerimi, iktidarın “düşman hukuku”na karşı bedenlerini barikata dönüştüren sevgili ÇHD’li kardeşlerimizi selamlayarak tamamlıyorum.”

    PİRHA/ANKARA

     

     

  • ‘Salgın sürecinde iktidarın ve patronların çıkarları öncelendi’

    ‘Salgın sürecinde iktidarın ve patronların çıkarları öncelendi’

    PİRHA – Koronavirüs salgını sürecine ilişkin PİRHA’ya konuşan Emek ve Özgürlük Cephesi Temsilcisi Gönül Sonbahar, “Siyasi iktidar koronavirüs mücadelesinde bilinçli olarak gecikti” dedi. Sonbahar, “İktidarın ekonomik kaygıları halkın sağlığından daha önemli bir yerde duruyor. Ezilen kesimler değil, büyük sermaye sahibi patronların ve kendi iktidarlarının çıkarları öncelendi” dedi. Sonbahar, kadına yönelik şiddetin de bu süreçte artacağına işaret etti ancak önlemler alınması gerektiğini vurguladı. 

    Emek Ve Özgürlük Cephesi Temsilcisi Gönül Sonbahar, koronavirüs sürecinde kadına yönelik şiddetin artışı, hapishaneler, kurumların süreçlere karşı mücadelesi ve daha birçok konuya dair PİRHA’ya değerlendirmelerde bulundu.

    Sonbahar, “Salgın krizi döneminde şiddetin görünür kılınmaması, caydırıcı ve önleyici tedbirlerin alınmaması, önümüze çığ gibi büyüyen bir tablo koyuyor. Bir de üstüne, biz bunu belli kesimlere uygulanan af diye okuyalım, “Yeni İnfaz Düzenlemesi” eklendi. Salıverilenler daha şimdiden tehditler savurmaya başladı. Bu durumda benim öngörüm kadına yönelik şiddetin ilerleyen süreçte ne yazık ki zirve yapacağı yönündedir” dedi.

    “TÜYLER ÜRPERTEN TABLO, KAMUOYUNDA GÖRÜNMEZ KILINDI”

    Gönül Sonbahar, kadına yönelik şiddetin artışına ilişkin şöyle konuştu:

    “Yaşamın her alanında ve her döneminde önümüzde duran en yakıcı meselelerden biridir kadına yönelik şiddet.

    Araştırma şirketlerinin ve haber sitelerinin verilerine baktığımızda yaşadığımız karantina (kapanma-kapatma) günlerinde kadına yönelik şiddet oranlarında çok ciddi artış görülmektedir. Şiddet biçimi olarak sözel, psikolojik, fiziki ve cinsel şiddet, artış göstermekte. Bu tablonun uygulayıcı dizininde eşler başta olmak üzere, kardeş ve çocuklar yer almakta.

    Salgın süreci ile birlikte ‘evde kal’ çağrılarının başladığı dönemde yanlış hatırlamıyorsam Mart ayı içinde Türkiye’de 20 günlük süreçte 21 kadın öldürüldü. Yine bu süreçte İngiltere’de üç haftalık süre zarfında en az 16 kadın aile içi şiddet sonucu yaşamını yitirdi. Fransa’da ise aile içi şiddet 5 kat artış gösterdi. Bu kadınların bazıları kendi hayatlarına dair almak istediği kararlardan dolayı, bazıları ekonomik ve bazıları ise tespit edilemeyen başka nedenlerden dolayı öldürüldüler, şiddet gördüler. Böylesi dudak uçurtan, tüyler ürperten, can yakan bir tablo koronavirüs günlerinde kamuoyunda görünmez kılındı.”

    “TAHAKKÜM KURMA, AŞAĞILAMA, SORGULAMA”

    Sonbahar, karantina sürecindeki ev içi çok yönlü şiddete dair izlenimlerini şöyle ifade etti:

    “Koronavirüs salgını sürecinde gözlemlerime ve ettiğim sohbetlere dayanarak şunu da eklemek isterim. Ortaya emekle konulan birçok şeyin erkekler tarafından beğenilmemesi… İzleyeceği programlar üzerinde tahakküm kurma… Sosyal medya ya da telefon görüşmelerini süresinden tutalım da, kiminle, ne ve nasıl konuştuğuna kadar sorgulama, aşağılama, küçümseme… Çocuk üzerinden yürütülen tartışmalar vb boyutlarıyla birlikte artış göstermekte. Yani tablo korkunç ve ürkütücü.

    “HAPİSHANELERDEKİ KADINLAR VE LGBTİ+ BİREYLER İÇİN MÜCADELE AĞI”

    Hapishanelerdeki kadın ve LGBTİ+ bireylerin durumuna dikkat çeken Sonbahar, “Kapatılma durumu her zaman kısa, orta ve uzun vadede değişik olumsuz çeşitli sonuçlara sebep olur zaten. Kapatılma deyince Türkiye’de ilk aklımıza gelen mekanlar nerelerdir,  hapishanelerdir değil mi?  Bakalım hapishanelere, ne görüyoruz? Saymakla bitiremeyeceğimiz birçok hastalık çeşidi, kamuoyunun geneline yansımayan- yansıtılmayan ya da inkar edilen fiziki ve psikolojik işkenceler… Bu fiziki ve psikolojik işkence ya da işkenceye dönüştürülen hak ihlalleri, gaspları kimler tarafından uygulanıyor, elbette devletin kolluk güçleri tarafından. Biz buna devlet şiddeti diyoruz. Sadece dışarıdaki kadınlar için değil, hapishanelerdeki kadınlar ve LGBTİ+ bireyler için de bir mücadele ağı oluşturmamız gerekiyor. Özcesi, hapishaneleri bu salgın sürecinde çok daha fazla gündeme almak gerekir” diye konuştu.

    “KADINA YÖNELİK ŞİDDET, İLERLEYEN SÜREÇTE NE YAZIK Kİ ZİRVE YAPACAK”

    Sonbahar, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Bana göre yine bu süreçte özel olarak hapishanelerde ve dışarıda incelenmesi, araştırılması gereken LGBTİ+ bireyler üzerinde bu sürecin olumsuz etkileri nelerdir? Buna ciddi ciddi bakmak gerekir. Erkek, aile ve devlet şiddetiyle karşı karşıya kalan LGBTİ+ bireylerin durumunu görmezden gelmek ya da duyarsız kalmak şiddeti onaylamaktır esasen, ben böyle düşünüyorum.

    Özetle diyebilirim ki; salgın krizi döneminde şiddetin görünür kılınmaması, caydırıcı ve önleyici tedbirlerin alınmaması, önümüze çığ gibi büyüyen bir tablo koyuyor. Bir de üstüne, biz bunu belli kesimlere uygulanan af diye okuyalım, “Yeni İnfaz Düzenlemesi” eklendi. Salıverilenler daha şimdiden tehditler savurmaya başladı. Bu durumda benim öngörüm kadına yönelik şiddetin ilerleyen süreçte ne yazık ki zirve yapacağı yönündedir.”

    “KAPALI KALMA DURUMU, ARTAN BİR SEYİRDE ŞİDDET ÜRETMEYE BAŞLAR”

    Henüz yaşlı bakım mekanlarında, çocuk yurtlarında, mülteci kamplarında bu süreçte şiddetin boyutları ve artışının ne durumda olduğunun bilinmediğini belirten Sonbahar, “Yine dışarıda olanlara dönecek olursak; kapalı kalma hali sosyal aktiviteleri ve ilişkileri sınırlar. Bu süre zarfında er ya da geç üstü örtülmüş, geçiştirilmiş, ertelenmiş birçok konu ve sorun su yüzüne çıkmaya başlar. Bu durumda da, yani kapalı kalma durumu artık artan bir seyirde şiddet üretmeye başlar. İfade etmek lazım, sadece evde kadınlar değil, çocuklar, kadın – erkek yaşlılar da şiddete maruz kalıyor” dedi.

    “ŞİDDETİ GEREKÇELENDİRME YAKLAŞIMI KABUL EDİLEMEZ”

    Şiddeti gerekçelendirme yaklaşımının kabul edilemez olduğunun altını çizen Sonbahar, “Esasta şiddeti gerekçelendirme yaklaşımı kabul edilebilir bir şey değildir, olmamalı diyerek şunları kaydetti:

    “Düne kadar sosyo-ekonomik açıdan gelişkin kesimlerde kadına yönelik şiddetin daha az görüldüğü yönünde bir algı, algı diyorum, “işi, mesleği, parası, eğitim düzeyi yüksek olan kişiler mutsuz olmaz bu yüzden pek şiddet uygulamaz”, toplum insanına böyle empoze ediliyordu. Oysa son yıllarda boşanma sebepleri, yapılan araştırma sonuçları bize bunun böyle olmadığını gösterdi. Yani sosyo ekonomik durumun gelişmiş seviyede olmasının şiddetle ilişkisi her zaman ters orantılı olmaz ya da tersinden bakarsak gelişmemiş olması aynı paralel doğrultuda ilerlediğini göstermez.”

    “KADINA YÖNELİK ŞİDDET EVDE, İŞ YERİNDE, HER YERDE”

    “Göç, geçiş kültürü, kalabalık aile ve eğitim seviyesi gibi sosyo-kültürel durumlara ekonomik sıkıntılar, yoksulluk da eklenince herhangi bir konuda yaşanan çatışma durumu şiddeti de beraberinde getiriyor genellikle” diye belirten Sonbahar, kadına şiddeti arttıran” noktalara şöyle değindi:

    “Yine ev içinde ekonomiyi kontrol etme, kadının ekonomik özgürlüğüne sahip olmaması ya da daha az gelir getiren olması, toplumsal cinsiyet rol dayatması vb birçok durum kadına şiddeti doğurabiliyor.

    Şunu da ayrıca belirtmek istiyorum; cinsel yaşamda ki beklenti ve tarzda şiddet nedeni olabiliyor. Bunun da sosyokültürel ve ekonomik durumla ilişkisi bulunduğunu düşünüyorum. Bu konu başlı başına ele alınması gereken bir konu. Bunda çevrenin, dini perspektif ile bakışın, partnerlerin ya da eşlerin ailelerinin kimi zaman dolaylı kim zaman direkt etkileyen bir ilişkisi var.

    Kadın şiddete sadece ev içinde uğramıyor… İş yerinde de sistemin kültürel yapısından ve ona göre şekillenen politikalarından dolayı patron, müdür, idari amirleri tarafından mobbinge daha sık ve daha kolay maruz kalıyor.

    “TV ŞİDDETİ, SENARYOLAR, DİNİ FETVALAR”

    Televizyonlarda pompalanan şiddet, ayrımcı, nefret, ırkçı söylem ve içerikli diziler, dini programlar, yine kadının cinsel obje olarak kullanıldığı reklamların hepsi bir şiddet döngüsü aslında. Bu şiddet topluma izlettirerek adeta bir psikolojik işkence uygulanıyor. Ne yazık ki ekonomik durumu iyi olmayan, eğitim- öğrenim seviyesi düşük olan kadınlar başka uğraşlara yönelemediğinde birçoğu farkında olmadan TV şiddetine daha çok maruz kalıyor… Bir kısmı kendine uygulanan şiddeti bu senaryolar, dini fetvalar ve saikler üzerinden meşru ve haklı görebiliyor ya da bunun şiddet olduğunun farkında dahi olmuyor. Böyle olunca da şiddete itirazı olmuyor ne yazık ki.

    İşte hem sosyoekonomik hem kültürel hem de politik açıdan, bütün bunların toplamı sonucunda kadın sevgilisinden, kardeşlerinden, eşinden, çocuğundan, babasından, patronundan, bir bütün eril sistem anlayışından beslenen kesimler tarafından şiddetin birçok çeşidiyle karşılaşıyor.

    “ŞİDDET, EVE KAPATMA-KAPANMA SÜRECİNDEN BESLENİYOR”

    Özel olarak koronavirüs salgın süreci açısından, insan hareketsiz kaldığında, bir meşgalesi ve üretimi olmadığında kendini dinlemeye başlar, mutsuz, keyifsiz olur. Eve kapatma- kapanma sürecinde artan şiddet biraz da buradan beslenir. Aşama aşama, zincirin halkası gibi birbirine bağlı birçok sebep şiddeti körükler… Şiddet döngüsü bu şekilde işler.

    Esas olarak; ekonomik sıkıntılara, açmazlara iktidarın krizi kendi lehine devşirme yönünde ki politikaları da eklenince toplum depresyona girer, şiddet kaçınılmaz olur.

    “TTB, SENDİKALAR PANDEMİ KURULU’NA BİLİNÇLİ OLARAK DAHİL EDİLMEDİ”

    Devletin kadına yönelik şiddet konusunda da salgın krizini fırsata çevirme, siyaseten lehlerine devşirme niyeti ve çabası içinde olduklarının altını çizen Sonbahar, şunları söyledi:

    “Çok somut örneklerle ifade edeyim; muhalif belediyelerin tüm plan ve çabalarını engelleme, boşa düşürme vs… Bunun yanı sıra Pandemi Bilim Kurulu’na TTB, sendikalar, insan hakları örgütlerinden temsilcilerin bilinçli olarak dahil edilmemesi.

    Yine açıklanan ekonomik paketi gördük ki çalışan, işsiz, küçük ve orta esnaf, gündelik ve mevsimlik işçi, emekli, hiçbir geliri olmayan sınıf ve kesimlerini değil, büyük ve orta ölçekli sermaye sahiplerini gözeterek hazırlanmış. İş yaşamında ki düzenlemeler de yetersiz ve sıkıntılı bir yerde duruyor.

    “İKTİDARIN EKONOMİK KAYGILARI, HALKIN SAĞLIĞINDAN ÖNEMLİ BİR YERDE TUTULDU”

    Mevcut siyasi iktidar koronavirüs pandemi mücadelesinde bilinçli olarak gecikti. Çünkü ekonomik kaygıları her zaman olduğu gibi halkın sağlığından ve çıkarından daha önemli bir yerde duruyordu. Ezilen kesimler değil, büyük sermaye sahibi patronların ve kendi iktidarlarının çıkarları öncelendi. Ülkede ekonomik sistemin çökme ihtimali korkusunu yoğun yaşadılar bence… Bu endişe ve kaygı üzerinden planlama yaptılar. Buna karşı bizler, insan merkezli düşünmelerini her şeye rağmen isteyebilir, ısrar edebiliriz.. Ama kesin bir şey söyleyeyim, oturduğumuz yerden bunu onlardan beklemeyelim, yapmazlar. Çünkü bu sistemin doğasına aykırı. Israrın metodolojisi, araçları doğru oluşturulmazsa ezilenlerin cephesinde pek değişen bir şey olmaz, onlar ise bu süreçten daha güçlenerek çıkma şansına sahip olurlar. Burada en büyük görev sendikalara, meslek odalarına, insan hakları ve kadın örgütlerine düşüyor.

    Bilincinde olalım, biz de bu krizi fırsata çevirebiliriz. Bu sürecin toplumun büyük bir kesiminde fazlasıyla bir sorgulamaya yol açtığını ve bunun olumlu bir şey olduğunun da altını çizmek gerekir. Kadına yönelik şiddeti bu genel tablodan koparamayacağımız için bu süreci topyekün bir mücadele perspektifiyle örmeliyiz.

    “KOLEKTİF BİR AKILLA ORTAK BİR AĞ KURULMALI”

    Sonbahar, ‘Kadınların salgın sürecinde nasıl bir mücadele tarzı geliştirmesi gerekir?’ sorusuna işe şöyle yanıt verdi:

    “Bu süreçte tüm kadın platformları ortak bir ağ kurarak dayanışma ve destek çalışmalarını hızla hayata geçirmeli. Platformlar arası ve içi siyasi çıkarları bir yana bırakarak ortak ve kolektif bir akılla, duyguyla hareket etmemiz gerekir. Şiddetin tespitine ve bilgisine ulaşmak, şiddetin önüne geçmek için farklı araç ve yöntemler kullanılabilir. Sunacağım öneriler sosyal, psikolojik, ekonomik, kültürel birçok başlığa tekabül eden öneriler olacak.

    TELEFON HATLARI VE ONLİNE SİSTEM

    Her ilde ki kadın platformları şikayet ve başvurular için kolay erişimi sağlayacak –bu sabit ve cep telefon hatları ve online sistem olabilir-  şekilde bir organizasyon planlamalı. Bu çalışma yerel yönetimlerin desteği ve işbirliği ile de yapılmalı.

    Şayet şiddet gören kişi telefon, internet gibi olanaklara sahip değilse 3’ncü kişilerin şikayetleri, başvurusunu da esas alarak bir inceleme yürütülmeli.

    MAHALLE KADIN MECLİSLERİ, MOBİLİZE TESPİTLER

    Şiddet gören kadınlar pencere ya da balkonlarına siyah bir bez parçası, kumaş asarak şiddet gördüğünün işareti olarak yardım, destek istemeli. Bunun için geçici de olsa mahalle kadın meclisleri oluşturularak, zaman zaman mobilize olarak tespitlerde bulunulmalı.

    Tespit edilen her şiddet olayı için ilgili ilin barosu ile irtibat kurulmalı, hukuki destek alınmalı.

    PSİKOLOJİK DESTEK ÜNİTELERİ

    Psikolojik destek üniteleri, merkezi ve yerel yönetimlerin işbirliği oluşturulmalı.

    Ev içi işlerin artacağı ve yoruculuğundan dolayı kadınlara hoby tarzında yetenekleri doğrultusunda öneri ve destek sunulmalı. Ailenin diğer bireylerinin tamamının dahil olacağı, eğlenebilecekleri bir içerik de planlama yapılmalı.

    TAKAS FORMATINDA DAYANIŞMA

    Sahip oldukları ihtiyaç fazlası şeyler mahalle ölçekli bir takas formatında bir planlanarak bir dayanışma geliştirilmeli.

    Erkeklerin ikna (zorunlu kılacak bir kanun olmadığından dolayı) edilerek kadına ve çocuğa yönelik şiddet konusunda eğitime katılmaları sağlanmalı.

    “KÜLTÜR-SANAT ETKİNLİKLERİ DÜZENLENMELİ”

    Özellikle bu salgın sürecinde ev içinde kaliteli zaman geçirmeleri için her bireyin dahil olabileceği mahalleler bazında şiir, öykü, resim, el sanatları vb alanlarda üretim yapmaya teşvik ederek küçük yarışmalar düzenlenmeli. Sonrasında bu üretimler bir sergiye dönüştürülmeli, yerel bir yayın çıkartılarak edebiyat, karikatür, resim gibi üretimler burada yayınlanmalı.

    Hava ısısı artacağından mahallelerde akşamları balkon ve pencerelerden izlenecek şekilde kadın platformu ve yerel yönetim bünyesinde ki kültür-sanatla ilgili birim masal anlatıları, müzik dinletileri vb etkinlikler düzenlemeli.

    “TEDBİR VE CEZALAR OLMADIĞI SÜRECE ŞİDDET ÇEŞİTLİLİK GÖSTEREREK ARTACAKTIR”

    Sonbahar, “Kadın ne kimseye emanet ne de kimsenin emanetidir, yetkili kurumların eril zihinlerinde bir anlam, karşılık bulur mu bilmem ama önce bunu ifade edeyim. Eril sistem bilinçli olarak uyguladığı kadın politikalarını dini saiklerle, telkinlerle, fetvalarla de besleyerek şiddeti meşrulaştırıp, toplumu buna alıştırıyor. Öncelikle bu yaklaşım, anlayış ve uygulamaları hızla terk etmesi, bundan vazgeçmesi gerekir. Çünkü kadına yönelik şiddet aynı zamanda psikolojik travmalar açısından kadın, çocuk, erkek, genç, yaşlı 7’den 70’e tüm toplumun sağlığını yakından ilgilendiren ve etkileyen dolayısıyla bir toplum sağlığı konusudur” diye konuştu.

    Gönül Sonbahar şu çağrıyı yaptı:

    “Yetkili kurumların bir an evvel;

    • 6284 sayılı ailenin korunması ve kadına karşı şiddetin önlenmesine dair kanunu etkin bir şekilde uygulamak,
    • İlgili Bakanlığın yerel yönetimlerle işbirliği yaparak, kadına yönelik şiddete karşı mücadele için belediyelere özel bir bütçe sunmak,
    • Her ilde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği konusunda çalışmalar sürdüren, STK Dernek ve Kadın Platformlarından uzman kişilerinde içinde yer aldığı bir Kurul oluşturmak,
    • Psikolojik ve fiziki şiddet gören kadınların ilgili yerlere hızlı ulaşabilmesi için her evde en yakın karakol, belediye, il kurulu ile irtibata geçebileceği bulundurma zorunluluğu olan ve denetlenebilir bir teknik sistem düzeneği kurmak,
    • Erkeklerin katılma zorunluluğu olan eğitim çalışmaları düzenlenmeli, evli çiftlerin belli periyotlarda uzman psikologlarla görüşmeler yapacağı etkin çalışmaları hayata geçirmek
    • Sığınma evleri yerine kadın akademilerini yaygın bir şekilde hızla faaliyete geçirmek,
    • Hapishanelerdeki koronavirüs salgınının önüne geçecek tedbirler, önleyici mekanizmalar geliştirmek, koşulsuz tüm kadın, LGBTİ+ bireyleri, gazeteci, avukat, öğrenci ve siyasetçileri serbest bırakarak toplum vicdanında bir nebzede olsa rahat bir nefes alma olanağı yaratmak için adım atması gerekir.

    Ayrıca kadınlar herhangi bir kamu görevlisi veya resmi sıfatla hareket eden kişiler tarafından da işkence ve şiddet görebilmektedir. Bu yüzden İstanbul Protokolü’nün de uygulanması elzemdir.

    Önleyici tedbirler ve caydırıcı cezalar uygulanmadığı müddetçe bu süreçte kadına yönelik cinayetler ve şiddet çeşitlilik göstererek artan boyutta devam eder.”

    “DERSİM’DE YAŞANANLARA KARŞI ETKİN BİR MÜCADELE HATTI BELİRLEMEK ZORUNDAYIZ”

    Yereldeki duruma dikkat çeken Emek ve Özgürlük Cephesi Temsilcisi Gönül Sonbahar, şunları kaydetti:

    “Genel ifadeyle, bu sistem ve sistemi savunan iktidar, kadını erkeğe bağlı kılacak, ailenin güçlendirilmesi, karı-kocanın uzlaştırılması gibi politikalar ürettikleri için kadına şiddet ve kadın cinayetleri hızla artıyor. O yüzden biz kadın cinayetleri politiktir diyoruz. Ama Dersim’de yaşanan cinsel istismar, taciz ve kadın cinayetleri biraz daha özel bir yerde duruyor. Çünkü tüm bu kötülüğü yapanların, suçu işleyenlerin çoğunluğu görüldüğü kadarıyla devletin kolluk güçlerinden oluşuyor. Özellikle bu vahşete burada üniversite okumaya gelen ve çoğunluğu yoksul olan genç kadınlar maruz kalıyor. Biz bu hakikati, tespiti ıskalamadan daha özel ve etkin bir mücadele hattı belirlemek zorundayız.

    Prof. Dr.  Nilgün Toker bir konferansta şöyle demiş; ‘ hakikati görme kapasitesi korkuyla ortadan kalkar’.

    Düşünme ve muhakeme yetisinin düşük seviyelerde seyir etmesiyle, eş zamanlı olarak kötülük dediğimiz durum da sıradanlaşmaya başlıyor. Vicdan denilen şey salt bir duygu hali değildir, vicdan iyi ve kötü olanı ayırt etme kapasitemizdir. Bundan dolayı diyebiliriz ki herkes isteyerek, bilerek kötü olur.  Kötü olmayı tetikleyen belki de en etkin şeylerden biri korkudur. Bu iki tehlikeli K bir araya gelince insan da ahlaki kirliliğe sebep olur. Unutmayalım kötülüğe- kötüye sessiz kalan, onay veren herkes onun bir parçası, bileşenidir. Ve bu kötüye bir gün biz de maruz kalabiliriz. O yüzden İnsanların acısına sırt çevirmemeliyiz.

    “KORKU DUVARINI YIKIP MÜCADELEYİ BİR ÇIĞ GİBİ BÜYÜTMELİYİZ”

    Özelde Dersim genelde tüm dünyada cinsel istismar, saldırı, taciz, şiddetin her türlüsü yani bu yaşanılan, yaşatılan tüm saldırılar bizim, tüm kadınların ve ötesinde insanlığın hikayesidir. Yaşadığımız koşullar bizim bilincimizi belirliyor, biçimlendiriyor. Biz var gücümüzle bu kötü koşulları değiştirip, iyi olana evriltmek, değiştirmek için kadın-erkek- LGBTİ+ ayırmadan yan yana durarak korku duvarını yıkıp bir çığ gibi büyütmeliyiz mücadeleyi.

    Ulrike Meinhof ‘un sözüyle bitireyim. “Mücadeleye giriş, kazanmaya cesaret et.”

    Hüseyin Yaşar SEZGİN/DERSİM

  • Çelebi: İnfaz Yasası Bahçeli’nin ihtiyacının karşılandığı bir yasa-VİDEO

    Çelebi: İnfaz Yasası Bahçeli’nin ihtiyacının karşılandığı bir yasa-VİDEO

    PİRHA – Yerine kayyım atanan Peri Belediyesi Eş Başkanı Orhan Çelebi, Meclis’te kabul edilen İnfaz Yasası’na ilişkin PİRHA’ya konuştu. Çelebi, “Bu yasa koronadan dolayı çıkarılan bir yasa değil. Devlet, kendi ihtiyacını, ortağı Bahçeli’nin ihtiyacının karşılandığı bir yasadır “dedi. Çıkarılan yasanın ölümleri getireceğini belirten Çelebi “Ölümleri durduralım” çağrısı yaptı. 

    Yerine kayyım atanan HDP’li Peri Belediyesi Eş Başkanı Orhan Çelebi, Mecliste kabul edilen İnfaz Yasası’na tepki gösterdi. Çelebi, “Yasayı koronavirüse dayanarak çıkardıklarını iddia ediyorlar ancak işin gerçeğinin böyle olmadığı Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yaptığı açıklamaya da baktığımızda önceden hazırlandığı görülüyor” dedi.

    “MHP’NİN DAYATMASIYLA ÇETELER SALIVERİLMEYE BAŞLANDI”

    Erdoğan Bahçeli görüşmelerinde, MHP’nin dayattığı özellikle de çete organizasyonunda yer almış kimi eli kanlı çeteler, uyuşturucu, fuhuş, kadın cinayetleri işlemiş, çocuk istismarı yapmış binlerce tutuklu ve hükümlünün salıverilmeye başlandığını ifade eden Çelebi, şöyle devam etti:

    “Bunlar, toplum içerisine gelecekler. Kimi cinayet işlemeye devam edecek, kirli işlerini sürdürmeye devam edecek. Yasanın hiçbir yönünde siyasi tutsaklar yok, gazeteciler, öğrenciler yok. Suç işlemeden masum insanların cezaevinde yattığını biliyoruz. Bu infaz yasası koronadan dolayı çıkarılan bir yasa değil. Devlet, kendi ihtiyacını, ortağı Bahçeli’nin ihtiyacının karşılandığı bir yasadır.”

    “YASA, ÖLÜMLERİN ARTMASINA NEDEN OLACAKTIR”

    Siyasi mahpusların salgın sürecinde zor koşullarla yaşadıklarını belirten Çelebi, “Hiçbir önlemin alınmadığını biliyoruz. Cezaevlerinden gelen haberlere baktığımızda da gardiyanların yer yer siyasi tutsakları koronavirüs bulaştırırız tehditlerini savurduğunu biliyoruz. Yasa, yeni ölümlerin artmasına neden olacaktır. Adalet Bakanlığı açıkladı 3 kişinin yaşamını yitirdiğini. Daha fazla yaşanacağını görmemiz gerekiyor” dedi.

    “MERKEZİ YÖNETİMİN ÇIKARLARI GÖZETİLİYOR”

    Tutuklu belediye eş başkanlarının durumuna dikkat çeken Çelebi, şunları kaydetti:

    “Yasada propagandayı bile kapsayan bir şey çıkmaması görevden alınmış belediye eş başkanlarımız için de bir sorun teşkil ediyor. Birçok belediye eş başkanımız, propaganda suçlamasıyla cezaevlerinde. Kapsam dışında kaldılar. Kayyım atanan belediyelerin bugün yaptıklarını görüyoruz. Halka hiçbir hizmet verilmediğini, merkezi yönetim çıkarlarının gözetildiğini görüyoruz.

    Bizim talebimiz eşit infaz yasası olması yönlüydü. Ama eşit infaz yasası olmadığı için bu yasa, ölümleri getirecektir. Ölümleri durduralım.”

    PİRHA/DERSİM

  • Sanatçılardan mesaj: İnfaz adaleti, bir lütuf değil en temel haktır-VİDEO

    Sanatçılardan mesaj: İnfaz adaleti, bir lütuf değil en temel haktır-VİDEO

    PİRHA – İnfaz yasasına ilişkin açıklama yapan sanatçılar Ali Baran, Esmer Deniz ve Belgesel Yönetmeni Kerem Tekoğlu, “Adalet varsa eşitlik vardır. Düşünceyi ifade etmek suç değildir. Salgın sürecinde infaz adaleti uygulanmalıdır. Bu bir lütuf değil en temel haktır” diyerek hükümete çağrı yaptılar. 

    Sanatçı Ali Baran, Esmer Deniz ve Belgesel Yönetmeni Kerem Tekoğlu, infaz yasasına ilişkin açıklama yaptılar.

    ‘İnfazda eşitlik yaşatır’ çağrısı yapan sanatçılar, infaz yasasında eşitliğin en temek hak olduğunu belirttiler.

    Ali Baran, “Siyasi tutsaklar zindanda, onlar için af istiyoruz. Zindandan çıkarın, zindanın kapılarını açın. İnsanlar özgür olsun. Kürtler, dayanışma içerisinde olmalı. Bu virüsle mücadele edip zaferle çıkacağız” dedi.

    Esmer Deniz ise, “Adalet varsa eşitlik vardır. Muhalif olmak da düşünceyi ifade etmek de suç değildir. Ölümün dünyayı kuşattığı böylesi bir dönemde cezaevlerindeki tutsaklar için infaz adaleti uygulanmalıdır. Bu bir lütuf değildir. En temel haktır. İnfaz adaletinin uygulanmadığı bir af kamu vicdanında bir karşılık bulmayacaktır” diye konuştu.

    Kerem Tekoğlu da, “Biliyorsunuz koronavirüs salgını nedeniyle yaşam çok zor. Kürtler bu dönemde birlik olmalı. Dayanışma içerisinde olmalıyız. Bu zor dönemlerde hem cezaevlerindeki siyasi tutsaklarla hem de birbirimizle dayanışma içerisinde olmalıyız” diyerek çağrı yaptı.

    (HABER MERKEZİ)

  • Sanatçı Soyer’den Adalet Bakanı’na çağrı: Tüm siyasi mahpuslar serbest bırakılsın-VİDEO

    Sanatçı Soyer’den Adalet Bakanı’na çağrı: Tüm siyasi mahpuslar serbest bırakılsın-VİDEO

    PİRHA – Almanya’da yaşayan sanatçı Soner Soyer, koronavirüs salgını nedeniyle evlerine kapandığını belirterek, bu süreçte sosyal medyada canlı yayın yaparak yurttaşları bir araya getirdiklerini söyledi. Soyer, yeni çıkarılacak infaz yasasında cezaevinde bulunan düşünce suçlusu siyasi mahpusların bu süreçten muaf tutulduğunu belirterek tepki gösterdi.

    Koronavirüs salgınından korunmak için birçok yurttaş evlerine kapandı. Almanya’da yaşayan Kırmançki müziğinin önemli temsilcilerinden sanatçı Soner Soyer, tüm dünyada yaşanan koronavirüs krizi ile ilgili herkese geçmiş olsun dileklerini iletti ve evde kalarak bu salgından korunduklarına dikkat çekti.

    “ALMANYA DEVLETİ İNSANLARIN RAHAT OLMASI İÇİN TÜM TEDBİRLERİ ALMIŞ”

    Hayatın en faal ve sosyal alanında kendini konumlandırmış müzisyenler için bu sürecin daha zor olduğunu söyleyen Soyer, “Kendini dış dünyadan izole etmek, eve kapanmak dış dünyayla hiçbir şekilde teması kuramamak müzik yapamamak sahneye çıkamamak gerçekten dahası da her anı kaygıyla yaşamak çok kötü bir süreç. Ben bütün insanlığa ve bütün dünya hepimize tekrar bir kere daha geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum. Umarım en kısa zamanda bu sürecin başarıyla atılacağını ve gelecekteki sağlıklı günlere hep birlikte döneceğimizi umut ediyorum” dedi.

    Almanya’nın Başkenti Berlin’de yaşayan Soyer, Almanya’yla Türkiye’yi kıyaslayarak orada durumun normal olduğunu, devletin insanların hem panik olmaması için hem de rahat olmaları için bütün tedbirleri aldığına vurgu yaptı. Soyer, insanların da alınan tedbirlere ve kararlara son derece saygılı ve uyumlu bir davranışı sergilediğini kaydetti.

    “CANLI YAYINLARLA İNSANLARI BİR ARAYA GETİRİYORUZ”

    Müzisyenlerin bu süreçte sosyal medya hesaplarından canlı yayınlar yaparak hem insanları bir araya getirmek hem de moral bulmalarını sağladığını belirten Soyer, onların yalnız olmadıklarını hissettirmeye çalışarak bu süreci en asgari düzeyde atlatmaya çalıştıklarını kaydetti.

    Geçtiğimiz gün meclise gelen ve siyasi tutukluların kapsam dışında bırakılmak istenen yargı paketini de değerlendiren Soner Soyer, dünyanın birçok ülkesinde ki yetkililerin sürecin buraya evrileceğini gözeterek cezaevlerinde bulunan tüm tutuklu ve mahkumları ayrım gözetmeksizin ivedi bir şekilde tahliye ettilerini hatırlatttı. Soyer, Türkiye’de kapasitesinin çok üzerinde bir doluluğa ulaşmasına rağmen henüz hiçbir tahliyenin gerçekleştirilmediğine dikkat çekti.

    “TERÖR SUÇU ADI ALTINDA  SİYASİ TUTUKLULAR KAPSAM DIŞI BIRAKILIYOR”

    Soyer, “Yetkililer, yeni çıkaracakları infaz yasası ile ilgili olarak ‘terör suçu’ adı altında cezaevlerinde bulunan siyasi mahpusları bu süreçten muaf  tutarak onlara karşı besledikleri düşmanca duyguları açıkça bir kez daha ortaya koyuyorlar. Bu son derece endişe verici bir durum” dedi.

    “CEZAEVLERİNDE YAŞANAN TÜM ÖLÜMLERDEN DEVLET SORUMLU”

    Bu süreçte cezaevlerinde yaşanacak ölümlerden devletin sorumlu olduğunu belirten Soner Soyer, Adalet Bakanı’na şu çağrıyı yaptı:

    “Cezaevlerinde bulunan tüm mahpusların cezaevinde bulundukları sürece can güvenliğinden devlet ve Adalet Bakanı bizzat sorumludur. Yaşanabilecek en ufak bir ölümden ve yaşanacak bu felaketten yine Adalet Bakanı ve devlet sorumludur. Tüm sorumlulara ve Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’e buradan bir çağrıda bulunmak istiyorum. Şu an cezaevinde bulunan düşünce suçlusu  tüm siyasi mahpusları ayırt etmeksizin, özellikle aylardır açlık grevinde olan grup yorum üyelerinin tamamının hiçbir mazeret gösterilmeksizin derhal serbest bırakılmalarını istiyorum. Siyasi mahpusların cezalarının ertelenerek tahliye edilmelerini, Türkiye’deki tüm demokratik kamuoyu, hukuk, adalet ve insan hak ve özgürlüklerine saygılı tüm yurttaşlar adına talep ediyorum.”

    PİRHA/İSTANBUL

  • Pınar Aydınlar: Siyasi mahpusları af dışında tutmak, ölümlerine göz yummaktır-VİDEO

    Pınar Aydınlar: Siyasi mahpusları af dışında tutmak, ölümlerine göz yummaktır-VİDEO

    PİRHA – Sanatçı Pınar Aydınlar, binlerce siyasi mahpusun af kapsamının dışında tutulduğuna dikkat çekerek, “Virüs hapishanelerde, siyasi tutsakların ölümüne göz yummak demektir. Yani toplu infaz demektir. Lütfen hep beraber ses çıkartalım” dedi.

    Koronavirüs salgını nedeniyle risk altındaki cezaevlerinde bulunan tutuklu ve hükümlüler için TBMM’ye yargı paketi geldi. Ancak siyasi mahpusların kapsam dışında tutulmasına tepkiler gelmeye devam ediyor. Türkiye cezaevlerinde 300.000 civarında tutuklu-hükümlü ve 150.000 çalışan kamu görevlisi bulunuyor.

    Sanatçı Pınar Aydınlar, siyasi tutuklular için çağrı yaparak herkesin ses çıkarması gerektiğini söyledi. Aydınlar, “Hapishaneler bizim kırmızı çizgimiz. Bugün binlerce siyasi tutsak hapishanelerde ve çıkacak af kapsamında yoklar. Yani af kapsamı dışında bırakıldılar. Bu şu demek: Virüs hapishanelerde, siyasi tutsakların ölümüne göz yummak, demektir. Yani toplu infaz demektir. Lütfen hep beraber ses çıkartalım” dedi.

    “65 YAŞ ÜSTÜ BÜYÜKLER EVDE KALSINLAR, İHTİYAÇLARINI GENÇLER KARŞILASIN”

    Koronavirüsün tüm dünyayı etkisi altına aldığına dikkat çeken Aydınlar, virüsten dolayı binlerce insanın öldüğünü belirterek, ne kadar büyük bir tehlikeyle karşı karşıya olunduğunu hatırlattı. Öncelikle 65 yaş üstü büyüklerin evde kalması gerektiğini ifade eden Pınar Aydınlar, “Onların ihtiyaçlarının karşılanması adına gençlerin hem kendilerini koruyarak hem de bu ilişkilenme biçimini geliştirerek destek olunabileceğine inanıyorum” dedi.

    “EMEKÇİLER ÜCRETLİ İZNE AYRILMALI”

    Bu zor günlerde Türkiye’nin sağlık koşulları ve imkanlarının sınırlı olduğunu belirten Aydınlar, koronavirüs salgınında binlerce işçinin, emekçinin çalıştığına dikkat çekti. Aydınlar, “Bugün iktidarlar sadece sermaye sahiplerinin haklarını güçlendirirken işçiler ve emekçiler bir an önce ücretli izine ayırılmalı ve izinli sayılmalı. Yoksa tehlike daha çok büyümekte” ifadelerini kullandı.

    Sanatçı Pınar Aydınlar ayrıca, herkesin çevresindekileri düşünüp, kendini izole ederek evinde kalması için çağrı yaptı.

    PİRHA/İSTANBUL

     

     

     

  • Şakran Cezaevi’nde 15 gardiyana karantina iddiası

    Şakran Cezaevi’nde 15 gardiyana karantina iddiası

    PİRHA – Dünyada hızla yayılan koronavirüs salgını hapishaneleri de tehdit ediyor. Mahpus ailelerinin tedirginliği de artarak devam ediyor. İki kızı da hükümlü Zeynep Calıhan konuya ilişkin PİRHA’ya konuştu.

    Türkiye genelindeki 355 hapishanede 300 bin tutuklu ve hükümlü bulunuyor.  Hapishanelerde koronavirüs salgını hapishane çalışanlarıyla birlikte toplam 450 bin kişiyi tehdit ediyor. Zeynep Calıhan’ın kızlarından Hatice Calıhan İzmir Şakran Cezaevi’nde, diğer kızı Aslı Calıhan da Gebze Cezaevi’nde bulunuyor.

    “KIZLARIMI GÖREMİYORUM, AKLIM ONLARDA”
    Calıhan endişelerini belirterek, “Tabii ki kızlarım için endişeliyim ikisi de hapishanede hükümlü, ikisi de ayrı yerlerde. Zaten onlarla canlı görüşemiyorum, on dakika telefonla görüşüyoruz o kadar. Ben onları görmek istiyorum, aklım onlarda” dedi.

    “HAPİSHANELERİN BOŞALTILMASINI TALEP EDİYORUM”

    Yetkililerin henüz yeterli bir çalışma yapmadığını ifade eden Calıhan sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Adalet bakanından hapishanelerin boşaltılmasını talep ediyorum. Sesimiz duyulsun, bu virüs belası çocuklarımıza bulaşmadan tahliye olsunlar.”

    ŞAKRAN HAPİSHANESİNDE 15 GARDİYANA KARANTİNA İDDİASI

    Kimi hapishanelerden vaka haberlerinin geldiğini söyleyen Calıhan, “Şakran hapishanesindeki kızım Hatice’yle yaptığım telefon görüşmesinde 15 gardiyanın karantinaya alındığı iddiasını duydum. Bu bizim endişelerimizi daha çok arttırdı” dedi.

    Calıhan, “Hapishanelerdeki mahpusların, gardiyanların ve çalışanların hepsi risk altındadır, bunlara bir an önce çare bulunması gerekiyor, biz hepsi için endişeliyiz. Bir an önce hapishaneler boşaltılsın” diyerek sözlerini sonlandırdı.

    Eylem BABAYİĞİT