Etiket: sosyal antropolog

  • Sınırlar kıskacı ve Taliban gölgesinde Afganistan Kızılbaşları-VİDEO

    Sınırlar kıskacı ve Taliban gölgesinde Afganistan Kızılbaşları-VİDEO

    PİRHA- Sosyal Antropolog Hasan Harmancı, ‘Horasan’ın devamı-bütünü’ olarak tanımladığı Afganistan’da Kızılbaşların tüm baskılara rağmen yolu sürdürmeye yönelik tarihsel hafızasının kendisini koruduğunu söyledi. Tek yaşam şansları olan ‘Kızılbaş olmama’ şartına karşı Afganistan’daki Kızılbaşların hala direndiğini kaydeden Harmancı, mevcut durumu Afganistan Kızılbaşlarının, “Bizim elimizde Kızılbaşlılara dair hiçbir şey kalmadı. Ancak büyüklerimizle bir araya gelme şansımız olmadığı ve çoğu da tutuklandığı için bir erkan yürütme konusunda da çok sınırlıyız. Gittikçe unutuyoruz” cümleleriyle aktardı.

    2017 yılından bu yana İran ve Irak’a giderek saha çalışmaları yapan, çeşitli diyaloglar geliştiren ve karşılaştırmalar yapan Sosyal Antropolog Hasan Harmancı’nın son durağı ‘Horasan’ın devamı/bütünü’ olarak ifade ettiği Afganistan oldu.

    Konuya sosyolojik pencereden bakıldığında da özellikle aynı coğrafyada yaşayan ancak aralarına resmi devlet sınırları çekilen Alevilerin inanç ritüelleri arasında şaşırtıcı derecede birbirine yakın ‘benzerlikler’ ile ‘farklılıklar’ taşıdığını gördüğünü belirten Harmancı, Afganistan Kızılbaşlarının Taliban baskılarına rağmen yolu sürdürmekte ısrar kıldığını kaydetti.

    Yine bununla birlikte Aleviler için tarihsel toplumsal ve inançsal yönden güçlü yaşam alanlarına resmi ideolojinin yeni kimlik kazandırma ve dönüştürme girişimlerinin bir gömleğini de Afganistan’daki Kızılbaşlara giydirme çabasına (Afganistan’da sadece Türkmen Kızılbaşlar olduğu ve onların da Şia kökenli olduğu tezi) da bir cevap olan Hasan Harmancı bölgede özellikle Özbek ve Kürt Kızılbaşların varlığına işaret etti.

    Afganistan’daki Kızılbaşların cemlerini yaptıklarını, adaklarını adadığı, lokmalarını paylaştığı, özel günlerinin öncesinde gittikleri ziyaretlerinin Talibam kuşatması altında olduğunu kaydeden Harmancı, Kızılbaşların buna rağmen ziyaretlerini terk etmediğini söyledi.

    Afganistan Kızılbaşlarının Çarşamba günü ibadet ettiğine işaret eden Hasan Harmancı, “Öyleyse Aleviler bugün dışında ibadet olmaz diye dayatmamalılar. Ya da bununla ilgili bir şey sunduğumuzda,” Böyle bir şey yok Alevilikte’ gibi kesin retler olmamalı. Peki biz hangisiyiz?” sorusunu yöneltti.

    Afganistan Kızılbaşları için en önemli günün Newroz olduğu bilgisini paylaşan Harmancı, bu günün ise Hızır’ı karşılama olarak anlam bulduğunu elirterek,, “Bizler nasıl ki Hızır döneminde belli bir ritüel, belli bir ilişki yürütüyor ve hepimiz Hızır günlerinde aktif oluyorsak onların da ise en aktif oldukları, neredeyse toplumun bütünüyle bir araya geldikleri dönem Newroz” ifadelerini kullandı.

    Saha araştırmalarını daha öncede, “Antropolog eğer gidip alanı görmemiş ise o alan ile ilgili susması gerekiyor. Benim de konuşabilmek, yazabilmek ve karşılaştırma yapabilmek için gitmem gerekiyordu ve gittim” sözleriyle tarif eden Sosyal Antropolog Hasan Harmancı, Afganistan’da bulunan Kızılbaşlara (Özbek ve Kürtler) dair temaslarını, izlenimlerini PİRHA’yla paylaştı, sorularımızı yanıtladı.

    “AFGANİSTAN, HORASAN’IN BİR BÜTÜNÜ GİBİ”

    Türkiye İran sınırına yakın Yaresanları, sonrasında ise Özbekistan, Türkistan ve Afganistan sınırlarında olan Horasan’da alan çalışmaları yaptınız. Afganistan saha çalışması için Horasan’ın devamı yada bütünü diyebilir miyiz?

    Evet aslında Horasan’ın bir bütünü tabi ki. İran’dan sonra Afganistan önemli bir bölümdü parçaydı. Biraz zorlansam da Afganistan kısmını da bir kısmını tamamlayabildim. Çünkü Afganistan birbirini takip eden şehirlerden çok birbirini takip eden dağlar var. O dağların arkasına geçmek, doğal koşullara üzerinden atlamak ve aynı zamanda bir de toplum çok dağınık. Bu nedenle biraz zor oldu tamamına ulaşmak ama zaten tamamına ulaşmadım.

    Özellikle bu bölgede de Horasan’da Kürt Kızılbaşlarla çalışmaları yürüttüm. Burada da izini sürdüğümde rehberlerimle ancak Özbek olan Kızılbaşlara ulaşmış oldum. Ama Kürt Kızılbaşlar da var bölgede. Gelenekleri hemen hemen birbirine de yakın. Bölgede Özbek Kızılbaşları çalıştığını söyleyebilirim bu seferde.

    “SAVAŞ SÜRECİNDE İNANÇLARINI, SOSYAL YAPILARINI DÜŞÜNECEK DURUMDA DEĞİLLER”

    45 yıllık bir işgal ve Taliban sonrası Alevilerin durumu nedir? Ülke potansiyelinin kaçına sahipler? Kendilerini nasıl tarif ediyorlar?

    Kendilerini Kızılbaş ifadesi kullanıyorlar. Kızılbaş olmaktan büyük bir onur duyuyorlar. Kendilerini saklamayı hiç istemiyorlar. Onların cumhuriyet dönemi dedikleri bir dönem var. Yani Taliban öncesi. Cumhuriyet döneminde birazcık daha özgürlüklere sahipler. Tabii 45 yıllık bir savaşın içinden geçiyorlar. Bu savaş sürecinde inançlarını, sosyal yapılarını düşünecek durumda değiller.

    Sürekli olarak dış güçlerle mücadele etmek ve aynı zamanda içeride de yine farklı kesimler, gruplarla bir çatışma ve iç savaş toplamı var. Bu nedenle Kızılbaşlar da orada kiminle yakın olacaklar, ne yapacaklar? Bu konu hep karıştı. Fakat cumhuriyet dönemini kendileri için parlak bir dönem olarak görüyorlar.

    Geri bir dönem olmakla beraber Taliban’ın yönetimi 3-4 kez işgal etmesi ve geri durması söz konusu. Bu süreçte Taliban şimdi ülkenin neredeyse bütünü ele geçirmiş ve Kızılbaşlara kesin ve net yasaklarla gitmiş durumda. Bölgede Kızılbaşlar doğal olarak şimdi çok büyük sorunlar yaşıyorlar. Çünkü Taliban geldiğinde öncelikle dergâhlarına, cemhanelerine, tekkelerine saldırdı. İbadet yerlerine saldırdığı gibi ibadet günlerinde ev toplantılarına dahil olmak üzere haber aldığı an ki takip etti, izledi. Ona bile izin vermedi.

    “CEMLERİ BASILARAK TUTUKLANIYORLAR, TEK KOŞUL CEME KATILMAMAK!”

    Ve görüştüklerimin bazıları cem sırasında gözaltına alındıklarında tutuklandıklarını ve hiçbir gerekçe olmadan bir yıl, iki yıl, üç yıl gibi cezaevlerinde kaldıklarını, sonra da bir daha ceme katılmamak koşuluyla serbest bırakıldıklarını söylediler. Ama buna rağmen Kızılbaş topluluk bütün baskılarına, farklı irade koymalara ve sindirme çabasına rağmen geleneklerini yürütmeye, inançlarını devam ettirmeye çalışıyorlar.

    Aleviler günümüz Türkiye gibi demokrasiden, laiklikten dem vuran ülkelerde baskı altında iken Irak’ta Ezidiler daha yeni yaşam haklarına yaşam hakkına kavuşmuşken, Suriye’de yaşam hakkı mücadelesi verilirken İran’da da keza durum öyle. Hala tam bir tanınma yok.

    Ve Yaresan kesimi özellikle çok büyük çatışmalar ve her an soğuk savaş pozisyonundaymış gibi yaşıyorlar. Horasan bölgesi de öyle. Şiilik adı altında kendini gösteriyor. Ama öbür türlü Alevi gelenekleriyle ibadetlerini yapmaları mümkün değil ve Türkiye’de gerçekte öyle. Türkiye devlet olarak bunu yapıyorum gibi gösterdiği yerde bu sefer biz Avrupa’daki demokrasi anlayışıyla ve Avrupa’daki Alevilerle karşılaştırmak durumunda kalırız.

    Ve bu durumda Türkiye’nin de büyük eksiklerinin olduğunu görmüş oluruz ama Afganistan ve günümüzde de Suriye ölçü kabul etmeyecek kadar baskı altında bir toplumsal yaşam sürdürüyor.

    “KIZILBAŞ İSMİNİ KULLANMAK YASAK”

    Peki nasıl karşılandınız orada?

    Burada yaşadığım yerde Afgan olan insanlar vardı. Kendi alanımdan yola çıkarak bunlarla onların sosyal sorunları, mülteci olmaktan sorunları, kimliksiz olmaktan kaynaklı sorunları üzerine aslında çalışıyordum.

    Fakat bir yandan da benim asıl çalışma alanım olan Kızılbaşlarla ilgili. Afganistan’da Kızılbaşlara ulaşır mıyım diye bir yandan tabii onlarla bu görüşmeleri yapıyorum. Biraz cesaret oldu. Onlara yani güven vermekle ilgili. Oradaki Kızılbaşları da tanıdıklarını falan söylediler. Sonradan hakikaten çok sevdiğim, değer verdiğim insanlarla tanışmamı ve bana rehberlik etmelerini sağladılar.

    Onlarla biraz yolculuk yaptık. Benden önce de onlar hazırlık yaptılar. Hakikaten baskı altındalar. Gerçek anlamda baskı altındalar. Kızılbaş ismini kullanmak mümkün değil. Kızılbaşların bir araya geldiği düşüncesi olursa işler yine karışıyor. Bu kadar baskı altında. Rehberlerim önceden görüşme yaptıkları için onlarla böyle küçük küçük bir araya gelmeleri nasıl yapacağız diye konuştuk ve onlar da cesurlar.

    Benim de Kızılbaş, Alevi olduğumu tabii bilmiş olmaları, duymuş olmaları onların ilgilerini çekti. Türkiye’den gidiyor olmak başka bir ilgilerini çekti, Çünkü Türkiye onlar için mülteci olarak geldikleri göç verdikleri bir ülke konumunda. Yani bizim Almanya’mız gibi, Almanya nasıl biz göç ediyoruz, oraya nasıl özeniyoruz ve merak ediyoruz ve gidebilir miyiz diye koşullarımızı zorluyoruz yani. Onlar da buraya Türkiye’ye böyle bakıyorlar.

    Tabii onların da çok soruları oldu. Benim de çok sorularım oldu. Karşılıklı konuşmuş olduk. Onların da öğrenmek istedikleri, sormak istedikleri Türkiye’deki Alevilerle, Kızılbaşlarla ilgili hem de kendileri ile bilgileri karşılıklı böyle bir araya getirmiş olduk. Öyle bir yapı.

    KIZILBAŞ VE ZERDÜŞTİ MEZARLAR

    Sanal medya hesabınızdan Kızılbaşlara ait olduğu söylenen bir mezarlık görüntüsü paylaştınız? Bir yanında da bir mescit tarzında bir yapı vardı. Gerçekten böyle miydi? Bu mezarlıklarda Alevilere ait olduğunu düşündüğünüz simgeler vs. bulabildiniz mi?

    Ben bir alan çalışan biriyim. Kestirmeden gidemem. Toplumların da kendilerine ait gibi gösterdiği şeyin ana kaynağına doğru yolculuk yapmam lazım. Biri bu bize ait dediğinde tamam kabul diyerek bir yere koymam mümkün değil. Bu mezarlık bizim gezi yolumuz üzerindeydi, yani bizim ana yol üzerindeydi. Tamamen tesadüf oldu. Öncesinden gideriz, görürüz ve bakar İlgileniriz diye bir durum yoktu. Alevi ya da Kızılbaş mezarlığı diye söylemedikleri için benim rehberlerim de bunu bilmiyorlardı.

    Meraktan indik. Toprak evler vesaire var. Mezarlık kısmı ilgimi çekince ve üzerinde alemler var. Yani bizim bayrak dediğimiz, filama dediğimiz şeyler. Onları görünce o tarafa doğru gittik. Sonra tesadüfen biriyle karşılaştık. Ona çeşitli sorular sorduk. O da, “Burası Kızılbaşların mezarlığı aslında. Burası da Kızılbaş yerleşimi” dedi. Eski bir Alevi yerleşimi. Tabii daha fazla sormalar yapıyoruz. “Emin misiniz?” dedim. “Ben buraya 30-40 yıldır geldim. Bizden önce burada Kızılbaşlar vardı, Aleviler vardı. Benim büyüklerim de böyle söylüyorlar” cevabını verdi. Ben de evlerde simgeler arıyorum doğal olarak. “İleride bir tane cami var, yanında minaresi var” o kişi de  “Mescide mi diyorsun? Çok eski değil. Ama Kızılbaş ibadet yeri duruyor, fakat şimdi biz kullanıyoruz” cevabını verdi.

    Önce orayı ziyaret ettik. Gezip simge arıyorum bakıyorum falan. Tabii Taliban dönemi olduğu için yasağın da yasağı var. Örneğin Taliban döneminde müzik yasak, müzik aleti yasak. Bu durumda herhangi bir topluma ait bir işaret daha da yasak. Gittiler Budist tapınaklara ve Buda’nın ellerine saldırdılar biliyorsunuz.

    Bunun kapatılabileceği şeylerine bakıyorum. Hakikaten küçük böyle şeyler kalmış ama o da Alevilere ya da Kızılbaşlara doğrudan ait simgeler olarak karşılaşmadım. Sonra daha fazla konuştu da ben mezarlık sordum. Ben mezarlığı gördüğümde daha çok hani yerel bir mezarlık ve Zerdüşt bir mezarlık olarak baştan koymuştum. Çünkü tarz biraz uyuşuyor aslında.

    Zerdüştler de açıklanan bir mezarı yok ama yakın dönemlerde Zerdüştler yaklaşık 100 yıldır yerel topluluklara, İrani topluluklara uyarak mezar taşı koymaya ve mezar yapmaya başladılar. Normalde orada yakarlar, emikleri götürürler ve sırlarlar. Bu kadar. Böyle bakarlardı. Fakat modern dünyaya uyumla beraber bunu yapmışlar. Öyle düşündüm.

    MEZAR TAŞINDA ANA FATMA’NIN ELLERİ 

    Doğal olarak kullandıkları toprak yapısı da bölgeye uygun toprak yapısı olunca gidip baktığımda ve Kızılbaş mezarlığı deyince “Emin misiniz?” diye soruyorum. “Evet, evet. Bunlar Kızılbaş mezarlığı.” Ve üzerinde simgeler arıyorum. Tabii bir âlem gördüm. Âlem başlıkları gördüm. Ve yanında da Fatma Ana’nın eli olarak beşli iki tane eller görmeye başladım. Sonra mezarların üzerine kadınlar olmak üzere özellikle bileziklerini atmışlar.

    Onları görmeye başladım. Kimi bez bağlamış, onları görmeye başladım. Farklı bir benzer bir yapı var. Bu kadarla kaldım aslında. Tabii bütününe baktım. Bazı mezartaşlarını okumaya çalıştık. Farsça olanlar, Afganca olanlar var. Bunların üzerine konuştuk. Biraz birkaç şey daha soralım dedik. Daha fazla soramadık ama yerel kaynağımız bizim buranın Kızılbaş mezarlığı olarak ifade edince bu böyle de kaldı.

    Çünkü önceden bir çalışma yapmam olmadı. Sonrasında bu mezar tipini başka yerlerde de gördüm. Belh şehri Kızılbaşlıların yerleşim alanına yakın ve aynı zamanda Hızır makamının olduğu bir yer. Mevlana’nın da makamının orada da olduğu bir yer. Ali olarak yani Hazreti Ali demiyorlar.

    Mevlam Ali olarak ifade ettikleri Mezar-ı Şerif bölgesinin eski adını belki. Bu da orada olunca buna kani oldum. Kızılbaşların da böyle bir şehirde bu tarz mezarları kullanabileceğine dair. Yedi basamak sistemi Zerdüştlükte çok önemlidir öbür dünyaya gidiş için. O mezarların tarzında dörtlü, yedili diye görünce yani ortak bir kullanım. Çünkü bölge halkı hem Zerdüşt hem Kızılbaş.

    “ALEVİLİKTEKİ ORTAK SİMGELER VE UYGULAMALARI GÖRDÜM”

    Ve bu ikisini de birinden ayırıyoruz ama yerel halk açısından bunu ayıramayız. Hani Ezidilerle, Zerdüştler, Ezidilerle, Kızılbaşlar, Ezidilerle işte Müslümanlar ondan sonra Hristiyanlar nasıl bir arada yaşıyorsa orada da yaşama olasılığı olduğu için bu mezarların orada da yaygın olduğunu gördüm.

    Ve yakın döneme kadar da ziyaret edildiğini, adaklar adandığını, çocuk olması için çeşitli ip bağlamalar, bez bağlamalar olduğunu gördüm. Aynı zamanda bir araya gelip işte gülbanglar ya da onların deyimiyle dualar okumak ve mezarları sulamalar gerçekleştiğini ve aynı zamanda Alevi geleneğinde mezar ziyareti ya da ziyaretgâhın biçimiyle ortak simgeleri ve uygulamaları görünce bunun da Kızılbaşlara yakın bir uygulama olduğuna kanaat getirdim. Çünkü orada Müslümanlar bunu yapmıyorlar ve bu tür şeylerin tamamen karşısında davranış sergiliyorlar.

    Ve doğal olarak yerel etnik topluluklar, inançsal topluluklara ait mezarlar olduğu belli oluyordu.

    “TALİBAN, ELLERİNDEKİ BÜTÜN VERİLERİ YAKARAK YOK ETMİŞ”

    Alevi olduklarına veya ritüellerine dair ellerinde herhangi bir veri, kaynak var mı? Horasan’daki genel durum Afganistan’da da kendisini gösteriyor mu?

    Nasıl Türkiye’de 12 Eylül’de evlerde kitap arayıp herhangi bir broşür varsa onu alıp, kaset varsa onlara dahi el koyuluyorsa aynı durumu Taliban onu orada gerçekleştirmiş. Evlere girmiş, tek tek evleri taramış.

    Zaten bölge halkı birbirlerine karşı düşmanlaştırıldığı için Kızılbaş Alevi aşiretler olarak geçen ya da farklı etnik aşiretler geçen her yere doğrudan Taliban saldırıyor ve defalarca bunu yapıyor. Onların elindeki her şeyi ele geçirmiş yakmış, yok etmiş, paramparça etmiş, dağıtmış. Bu nedenle yaklaşık bir 10-15 yıldır ellerinde hiçbir veri yok. Bir araya gelip de erken yürütmek, cem yapmakta zorlandıkları için kendilerine ait verileri bulmakta bile zorlanıyorlar.

    KİMLİKLERİNDE KIZILBAŞ OLDUKLARI YAZIYOR

    Ancak ezberledikleri şiir, nefeslerin birkaç yerde kayıtlı olduklarını söylüyorlar. Dedelerin elinde bunların zor bela da olsa kayıtlarının olduğunu söylediklerini biliyorum. Ama istediğimde ise bunları bana veremediler. Fakat çok ilginçtir. Afganistan Cumhuriyet döneminden kaldığı halde sonrasında da devam eden bir şey var. Kimliklerde Kızılbaş yazıyor. Bu onların yeterince Kızılbaş olduklarına dair deliller.

    Ama kendilerine ait olan mekanlarda Kızılbaşlığa dair hiçbir şey bırakmamışlar. Ellerinde bir belge olmadığı için, benim Fransızcaya çevrilmiş ‘99 soruda Alevilik’ çalışmamı onlara teklifi yaptım. Farsça olacak şekilde. İsterseniz size de böyle bir çeviri yaparız dedim. Bundan çok mutlu oldular. “Bizim elimizde Kızılbaşlılara dair hiçbir şey kalmadı. Ancak büyüklerimiz de bir araya gelme şansımız olmadığı ve çoğu da tutuklandığı, gözaltına alındığı için bir erkan yürütme konusunda da çok sınırlıyız, bunu gerçekleştiremiyoruz. Gittikçe unutuyoruz. Bizim buna ihtiyacımız var” diye belirttiler. Ancak sorularla Aleviliği nasıl yaşadıklarını ya da bilgilerinin düzeyini görünce bu beni mutlu etti.

    “GENÇLERİN YOLA İLGİSİ SEVİNDİRİCİ”

    Peki gençlerin yola ilgisi ne durumda? Yolla ilgili neler biliyorlar?

    14-15 yaşındaki gençler dahil ikrar almaya, yola girmeye çaba harcıyorlar. İkrar alanlar da var ve yolu biraz olsun biliyorlar. Dedelerinden, pirlerinden; onlar pir diyorlar. Pirlerinden öğrenmişler. Bu çok ilginçti. Gençle konuştuğumda ön bilgiler, ön nüveler alabilmek için sorular sordum. Bana o genç anlatmaya başladı. “Bizde müsahiplik var ve ben müsahip de olmadım ama bekliyorum ve ben ben ikrarlıyım” dedi. Onlar erkanlarını çarşamba yapıyorlarmış bazen de perşembe.

    ‘Pirimiz bize orada yolla ilgili şeyler anlatıyor ve biz bir araya geliyoruz’ diyor. Bütün bunları anlatınca genç birisi bu şaşırtıcı ve güzel bir şey. Yani bir kişi bir kişidir çoğu zaman. Hani hiç yok duygusundansa bir kişi bile çok şey ifade edebiliyor bir toplumda. O genç yaşta olmuş olması da beni çok mutlu etti.

    Genç yaşta toplumuna ait bilgileri edinme çabasında. Hani yaşlılarla bu bilgi gitmeyecek ya da büyüklerle bilgi gitmeyecek duygusunu edinmek güzel. Çünkü gençler ilgileniyorlar. Yani bu baskı bazen ilgiyi daha da arttırıyor. Hani bizim toplumumuzda, Avrupa toplumunda gençlerin ilgisi düşük değil aslında ama ana beklediğimizden daha düşük. Fakat orada da düşük gibi görünmesine rağmen müthiş bir ilgi var ve çocuklar gizli biçimde ikrarlarını devam ettiriyorlar.

    Ve onlardan alıyorum. Hani yol sürüyor. Öyleyse yol Alevilikte sözlü gelenektir zaten. O nedenle sürüyor demek ki. Beklediğimden daha farklı bir toplumsal yapıyla karşılaştım. Önce bunu söylemeliyim.

    “EN ÖNEMLİ GÜNLERİ NEWROZ; HIZIR’I KARŞILAMA RİTÜELİ”

    Belli özel günleri var mı? Varsa nasıl karşılıyorlar?

    Horasan’da giderken Horasan’la ilgili çalışmalar yapılmıştı. Horasan’da aşiretler Kürt aşiretleriydi. Örneğin Selim Temo, Faik Bulut gibi alan araştırması yaparak güçlü veriler bize taşıyan araştırmacı arkadaşlarımız çalışma yapmışlardı. Başka çalışmalar da vardı. Ha Horasan’dan bizzat oranın yerellerinden de bilgiye ulaşmak mümkündü. Ama Afganistan’a dair bir çalışmak mümkün olmuyordu. Bu nedenle Afganistan benim için kapalı bir kutuydu. Giderken çeşitli hazırlıklar, çalışmalar yaptım. Ama gerçeğin ne olduğu konusu karışıktı.

    Afganistan’da rehberlerim Özbek’ti. Bu nedenle daha çok Özbek toplumuyla haşır neşir oldum. Oradaki Kızılbaşlarla ilgili çalışmaya haşır neşir oldum. Özbekistan’daki topluluğun en önemli günü Newroz. Newroz’a dair çalışmalar, ritüeller ve Newroz’a dair ortak hareket etme var.

    Bizler nasıl ki Hızır döneminde belli bir ritüel, belli bir ilişki yürütüyor ve hepimiz Hızır günlerinde aktif oluyorsak onların da ise en aktif oldukları, neredeyse toplumun bütünüyle bir araya geldikleri dönem Newroz.

    Ancak Newroz onlar için yeni yıl kutlamalarından daha çok Hızır’a gidiş, Hızır’la hazırlık ve ritüellerini yapmak, cemlerini, erkanlarını yapmak olarak gerçekleşiyor. Üç gün oruç tutuyorlar. Sonra Hızır’ın makamı, Mezarı Şerif bölgesine gidip ziyaret ediyorlar. Orada erkanlarını yürütüyorlar. Cemlerini kurup her pir kendi talipleri bir araya gelip erkanlar yürütülüyor.

    MEZAR-I ŞERİF’E GİDİP ERKANLARINI GERÇEKLEŞTİRİYORLAR

    Yani Hacı Bektaş Veli’ye gitmek gibi düşünelim. Ya da Munzur’a gitmek gibi düşünelim. Gidiyorlar ve erkanlarını gerçekleştiriyorlar. Bu erkanlarını gerçekleştirirken bir kısmı ikrarını oradan alıyor ya da müsahiplik erkanları yapıyorlar. Cem yürütüyorlar.

    Cemleri ve semahları ve bizim sazander yada zakir dediğimiz kişiler de orada bizzat bağlamaları, curalar elinde erkan yürütüyorlar. Ve bu hizmetleri onlar gerçekleştiriyorlar. Onlar için ritüel günü tamamen Hızır’ın makamının olduğu bölgeye gitmek. Ama Hızır makamı yakınında başka büyüklerin makamları da var. Bu da ilginç orada. Hızır dışında başka pirlerin de makamları var. Örneğin Mevlana’yı da kendi pirlerinden biri olarak görüyor. Ama orada bir karışıklık oldu. Onu söylemeliyim. Oradaki Mevlevilerle Kızılbaşlar sanki birbirlerine biraz karışmışlar. İç içe geçmişler gibi. Bu 45 yıllık sürecin 20 yılında baskıların artmasıyla beraber de bu olgunlaşmış olabilir. Böyle de bir yanları var.

    “TALİBAN BASKISI ÇOK YOĞUN; ZİYARETLERİNE PİKNİĞE GİDER GİBİ GİDİYORLAR”

    Güncelde bu ritüeller uygulanabiliyor mu bu mekanlarda?

    Maalesef. Ancak şöyle bir şey söylediler. Bu çok acı. Oraya piknik yapmak için zaten eskiden de biz giderdik günlerce kal alırdık. Doğal olarak yeme içmemizi orada gerçekleştirirdik. Ama şimdi kurban orada adakları oluyor ve kurban tığlıyorlar. Şimdi belli zamanlarda orada hafta sonları tatile gider gibi, piknik yapar gibi gidiyorlar.

    Yani ritüel gerçekleştirmeden sadece muhabbet olarak bir araya giriyor. Çünkü ellerinde silahı olan bizzat Taliban mensupları dolaşıyor. Öyle tahmin ettiği bir grubu orada bırakabileceğini, barındırabileceğini düşünmüyorum. Ama o bölge yerel halkın çok yüksek oranda gidip piknik yaptığı da bir bölge. Onlar da Hızır’a denk gelen dönemde gidiyorlar.

    Ancak Taliban’ın baskısını hissettiklerinde o gün değil de sonraki günlerde gitmek biçiminde yine de ibadetlerini, yine de ritüellerini, yine de ziyaretlerini ikrarı tamamlamak için, niyaz etmek için gidiyorlar.

    “EN ZOR BASKI ANLARINDA DAHİ YOLU SÜRDÜRÜYORLAR”

    Afganistan göründüğünden daha keskin bir inançsal forma sahip. Örneğin pirlerinin geldiğini söylüyorlar. Şu anda pirleri başka şehirden geliyor pirleri. Bunu Taliban anladığında sorun çıkarıyor. Baskı uyguluyor, yasaklıyor ve bir araya gelmelerini engelliyor. Ama geçmiş dönemlerde yani cumhuriyet döneminden bahsediyorlar. Taliban öncesi dönem.

    Yaklaşık 20-25 yıl önce kadınlarla beraber kadın erkek bir arada erken yürüttüklerini söylüyorlar. Ve çok daha eski olmamak üzere kadın pirlerinin olduğunu da söylüyorlar.  Bakın Afganistan gibi zorlu bir yerde kadın ve erkek bir arada yine erkanı yürütmek için mücadele ediyorlar. Böyle bir toplumsal yapı. Hafızamız var. Bu hafıza en zor baskı anlarında dahi sürdürülebiliyor ve sürdürülüyor. Hakikaten ben çalışmayı genişlettikçe şaşırıyorum gittikçe. Afganistan bu şaşırtmanın daha da çapraşık bir hale gitmesine neden oldu.

    “NEWROZ’DA 3, MUHARREM’DE 6 GÜN ORUÇ TUTUYORLAR”

    Belli oruçları var mıdır?

    Afganistan’da oruç günlerini sorduğumda Newroz’da 3 gün oruç tutuyorlar. Hızır bizim Türkiye’de Anadolu’da ya da genel olarak Mezopotamya’da Hızır Orucu biçiminde tuttuğumuz oruca benzer bir orucu Newroz’da tutuyorlar. 3 günlük bir oruç bu bir kere. Ve orucu Hızır makamı üzerinden tutuyorlar.

    Hızır orucu olarak tutuyorlar ve o makamın olduğu yere gidip niyaz ediyorlar. Erkanlarını, cemlerini gerçekleştiriyorlar. İkinci bir oruçta bizim Muharrem dediğimiz onların da aşure dediğimiz dedikleri bir oruç. Muharrem orucunu 6 gün tutuyorlar. Böyle gerçekleştiriyorlar. Bu Muharrem orucunun aşure kısmında ise yedi çeşit yiyecek katıyorlar. Ve buna da heşte olarak söylüyorlar. Çorbanın adını öyle veriyorlar.

    “12 İMAM ORUCU DİYE BİR ORUÇLARI YOK”

    Onların söylediği ifade yani aşurenin dahi 10 olmayacağını farklı bir yiyecek adıyla ifade ediyorlar. Aşura diyerek 10 adını kullanıyoruz ama 12’ye çevirmişiz. Yakında belki ona başka bir isim takmak zorundayız. Çünkü aşura adıyla 12 ürün uymuyor, oraya katılan katık olarak. Burada Muharrem’de 6 gün oruç tuttuklarını öğrenmek şaşırtıcıydı. Çünkü 12 imamlar adına tutulduğunu söyleyen bir toplumsal yapı ile karşılaşıyoruz, özellikle de Türkiye’de. Ama Afganistan’da 12 imam oruçları diye bir oruç adı yok.

    Orada 6 imam olarak da geçmiyor. Başka bir şey olarak da geçmiyor ve orucun adı orada 6 gün olarak geçiyor. 6 günlük bir oruç. Böyleyse Alevi toplumunun sıkı sıkı işte ‘bu 12 imamlara atfedilen bir oruçtur. Muharrem’e ait bir oruçtur’ demeleri biraz işi karıştırıyor. Bu toplumsal durumu biraz sorgulamamız gerekiyor. Her toplumumuz farklı bölgelerde birbirine başka şeyler taşıyabilir.

    SEMAHA RAKS DİYORLAR

    Alevi toplumunun kendini bu anlamda bulmasında Afgan toplumunun bu 6 günlük orucu ve 7 ürün kullanması tartışmalı ve önüne daha fazla seçenek olarak koymalı. Neden 7? Bizde neden 10, neden 12 diye bunu sorgulamalıyız. Raksa semah diyorlar bunlar mesela. Biz sadece semah diyoruz. ‘Semah dansı demeyin buna’ denir ya bizde. Bu mesela bir tartışmalı. Raksa semah diyorlar. Farsça raks, raks-ı semah.

    Ve pirlerin huzurunda ateş başında dönüyorlar. Hani ateşin etrafında semah dönmek olarak yani. Bu Newroz’da gerçekleşen dansın semah olarak gerçekleşmesi oluyor. Örneğin eskiden düğünlerinde de semah dönüyorlarmış. Fakat sonra bunu durdurmuşlar. Sanırım hani bu Taliban’ın gelmesiyle ilgili daha çok.

    Kadın erkek katılımları ayrı onlarda şimdi. Belki bu da engel olmuş olabilir. Kadın erkek sabah dönmüyorsak o zaman semah dönülmemeli diye bakıyorlar. Çünkü onlar semahnın bir bütün olduğunu düşünüyorlar.

    BİLİNEN KIZILBAŞ PİRLERİNİN İSİMLERİ

    Bilinen pirlerinin isimleri nelerdir? 

    Pirleri ise Pir Seyit Cafer Nadiri, Pir Seyit Mensur Nadiri, Pir Seyit Giylan Nadiri, Piri Piran Seyidi Keyhan.Pir Seyit Nasir, Pir Seyda Nazar, Pir Hacı Abdullah ve bu pirlerin Hepsi Seyit Keyhan’a bağlı. Bizim Hacı Bektaş kimse Seyit Keyhan da aynı kimlik. Motifler aynı, isimler ve sıfatlar değişiyor. Burada dikkatimi çeken şey şu. Başlarında yine seyit var ama biz seyit değiliz diyorlar. Hiç öyle bir şeyimiz yok.

    Kendilerini Özbek olarak görüyorlar. Ve Nadir Şah’a da çok atıfta bulunuyor. Nadir Şah onlara o bölgede yer verdiği, desteklediği, güvenli alanlara taşıdığı için Kızılbaşlığın başladığını da ifade ediyorlar. Ve örneğin Mensur yani Mansur adını kullanmaları güzel. Seyit Giylan bu Geylani’den geliyor. Geylani’nin Kızılbaşlarla ilgisi yok ama Kürtlükle ilgisi var. Fakat Özbeklerle ne ilgisi var? Bunu merak ediyorum. Ben bu isimlerin olması tartışmanın derinlerini bize gösteriyor. Piri Piran kavramını kullanmaları çok önemli. Yani bölgede farklı olması gerekiyor. Yine Seyda Nazar, Seyit Nazar pazar yani bunu kullanıyor. Seyit olarak kullanıyor. Fakat böyle şeyleri var.

    “İBADETLERİ ÇARŞAMBA GÜNÜ; PEKİ NEDEN BİZLER PERŞEMBE DAYATMASINDA BULUNUYORUZ”

    Erkanlarını Çarşamba günleri gerçekleştirdiklerini söylediniz. Çarşamba gününün özelliği nedir?

    Kadınlar dışarı çıktıkları çarşamba günleri gidip kendi ziyaret yerlerini, tekkelerinin etrafında bulunan niyaz veya makamlara ediyorlar. Çarşamba günleri gidiyorlar. Öyleyse Alevilerde perşembe gidilir. Başka bir gün gidilmez. Bizim ibadet günümüz perşembedir diye, ya da cuma akşamıdır diye. İşte bunlar hepsi tartışmalı şeyler. Bölge bölge, topluluk topluluk ya da birbirlerine sınırlar ayrıldıkça bu karışıyor. Acaba işin aslında hangi gündü? Biz Müslümanlara uyup Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan gece mi ibadet etmeye başladık?

    Ezidiler gibi onlar da Çarşamba günü ibadet ediyor. Birbirinden binlerce kilometre uzakta ve bağlantıları dil açısından neredeyse ulaşılamaz durumda olan Ezidiler ve Afganistan’daki Özbek Kızılbaş birinin birbirlerini anlamaları düşük olasılık. Biri Özbekçe konuşuyor, birisi Kürtçe konuşuyor. İki topluluk Çarşamba günleri ibadet yapmayı tercih ediyor. Biz hangisiyiz? Aleviler bütün bunu kendi çeperinde bunu tartışmalılar. Bugün dışında ibadet olmaz diye dayatmamalılar. Ya da bununla ilgili bir şey sunduğumuzda ‘bu ibadette yok, kadimde bu yok. Bunu nasıl yapabiliriz? Böyle bir şey yok Alevilikte’ gibi kesin retler olmamalı.

    “NEWROZ ASLINDA BİR HIZIR KUTLAMASI”

    Newroz’da özel bir oruçları olduğunu ifade ettiniz? Neye atfediliyor bu oruç?

    Alevilik toplumsal yapısı buna farklı farklı boyutlar katıyor. Bu nedenle Alevilikte bu bizim için hakikaten birbirimizi, farklı toplumsal yapımızı anlamak açısından çok önemli. Bir motif farklılık ve ritüel değişimi yaratacaktır. Mesela Newroz ateşi orucunu kadimden beri tuttuklarını söylüyorlar ve 15 gün önceden başlıyorlar oruç tutmaya. 3 gün tutuluyor bu oruç. Ondan dolayı Newroz günü tutmuyorlar bunu mesela. Tutan da var ama Newroz’dan önce başlıyorlar. Ve Newroz’da toplamda 6 gün oruç tutanlar da var.

    Hani 3 öncesinde, 3 sonrasında böyle tamamlıyor. 6 gün yine tutuyor. Ve aynı zamanda Muharrem’de de 6 gün ayrı bir oruç tutuyor. Yani bu daha çok pirlerin uyguladığı bir şey. Muhtemelen böyle bir yol var ve yeni yıl başladığında bütün Alevi Kızılbaş topluluklarında olduğu gibi yine kutlama yapıyorlar ama bu Hızır kutlaması. Newroz kutlaması değil. Bu işin farklı bir boyutu.

    Ve bu kutlamada kadın erkek bir arada olmaya çok özen gösteriyorlar. Şimdi ‘biz kadınlar bir tarafa gidelim, erkekler bir tarafa gidelim. Yada kadın pir olmaz, erkek pir olmaz, o olmaz, bu olmaz ya da oluru böyleyi’ çok fazla tartışıyorlar. Ve cemde mesela onlar zakirlik yapana dumbaracı diyorlar. Dumbara diye bir alet var. O da dumbaracı oluyor. Bizim curaya yakın bağlama ile cura arası aleti çalan kişiye dumbaracı ismini vermişler.

    KIZILBAŞLARIN İBADET GİYSİLERİ

    Afganistan deyince Arap geleneğine uyan giysiler giyen bir toplumdan bahsediyoruz. Bu ama epeydir böyle. Fakat Kızılbaşların farklı bir takke tarzları var. Onu takıyorlar. Ve aynı zamanda giysileri de erkâna giderken farklı olabildiğince. Bir kızılbaş giysi kültürü var orada. Ancak onu görme şansım olmadı. İstedim de, sonraki bir zamanda bunu gerçekleştiririz diyorlar. Çünkü o elbiseleri saklı giyiyorlar. Saklıyorlar aynı zamanda. Bu onlar için bir farklı bir boyut.

    “2 EVLİLİK YAPANLAR HALA CEME ALINMIYOR”

    Örneğin bir kişiyle konuştum. Dedim ki ‘erkanları yürütüyor musun, ceme giriyor musun’ diye. İki kişi yan yana. Biri giriyor, erkan yürütüyor, cemi yürütüyor. Ve ikrarlı ikisi de aslında. Birisi, ‘cemlere girmiyorum artık’ dedi. Ben de birincisine sorularımı tamamladıktan sonra ona sordum. ‘Neden girmiyorsun?’ dedim. ‘Çünkü ben ikinci bir eş aldım kendime. O nedenle beni ceme sokmuyorlar. Ben de ceme giremiyorum’ dedi. Peki neden? Düşünün toplumsal hafıza tek eşliliği sürdürmek üzerine büyük bir direnç gösteriyor. Afganistan’da bu artık geleneksel çok kolay bir durum. Kaç eş aldığına kimse bakmıyor. Ama Alevi geleneği buna izin vermiyor. İkrar aldıktan sonra bu gerçekleşmiyor daha.

    AŞUREYE 7 ÇEŞİT MEYVE KOYUYORLAR”

    Biz ne diyoruz? Aşura. 10. günden kaynaklı. Acaba bu bize aşure dediğimiz bu çorbayı, bu ritüel yiyeceğini tartışmaya gerek getiriyor mu getirmiyor mu? Bunu sorgulamak lazım. Yani yedi ‘hefte’ meyve diyor ve meyve olarak koyuyor bunu. Yedili meyve ve bunları da hatta söylüyorlar. Bir kere badem kullanıyorlar, bölgede yaygın. Antep fıstığı koyuyorlar. Zerdali ya da kayısı dediğimiz şeyi koyuyorlar. Sincit dedikleri bir meyve çeşidi var, onu koyuyorlar. Kişmiş ya da üzüm dedikleri bir şey koyuyorlar. Bir de glas vealu. Alu bu alıç olabilir bilmiyorum. Böyle koyuyorlar ve bunlarla yapıyorlar. Bir de puder dedikleri bir şey var. Yani çok daha fazla bir arada kalamadığımız için bazı soruları daha fazla derinleştiremedim kavramları da. Ama bir sonraki süreçte olur ve bir araya gelebiliriz.

    “TEBERİK GELENEĞİ ÇOK YAYGIN”

    Örneğin onlarda teberek (ziyaretten alınan toprak, taş) geleneği çok yaygın. Niyaz ettikleri mezarlarına gidip oradan veya o mezarlık alanlarında toprak alıyorlar. Ve o toprak evlerine götürüyorlar. Çaylarına koyuyorlar. Belli dönemlerde hastalık zamanında da onu kullanıyorlar. Çocuklarına yediriyorlar. Ve çocuğu olmayan kadınlar da onun bereketi, onun gücü, niyaz gücüyle onu kullanıyorlar örneğin.

    Örneğin bazı bölgelerde, korularda bazı ağaçlardan hiçbir şekilde dal koparılmaz yada meyve. Orada da bir ağaç gördüm. Fıstık ağacıydı. Ondan hiçbir şekilde meyvesini yemiyorlar. Dalına hiçbir şekilde dokunmuyorlar. Sadece pirleri o o daldan meyve alıyor. Ve toplu o ağacın dallarına da dokunan pir. Yani bu hem bize yakın hem de sorgulanması gereken konular arasında bizim için. Bunlar hakikaten tartışmalı bölümler ve Aleviliğin de bunun üzerine kendini yeniden sorgulaması gerekiyor. Alevilik sadece bu deyip geçemeyiz.

    “ALEVİLİK SADECE BUDUR DİYEMEYİZ”

    Alevilik sadece bunun üzerine kurulur demek yerine bu toplumsal farklılıkları ‘sürek bir yol bin bir’ görüşümüzü daha geniş, daha anlaşılır biçimde bunu ortaya koymamız gerek. Örneğin Hakk’a yürüme erkanlarını damburayla yaptıklarını söylediler. Fakat bizde Hakk’a yürüme erkanını bazı insanlar tartışıyorlar. Şu anda çok değişti bu. Toplum bunu bilinç, hafıza olarak tekrarlıyor ve diyor ki niye bu doğru bir şey diyor. Ve damburayı kullanıyorlar erkanlarında ve mezarlıklarında. Örneğin Tahtacılar gider ve erkanların orada gerçekleştir cem yürütürler ya öyle. Onlar da bazı perşembeler gidip erkanlarını dambura olmak üzere, pirlerle bir araya gelip mezarlarında yapıyorlar. Çünkü onların mezarları, ataları onlar için önemli ve saygı duyulan kimlikler ve atalarla beraber o erkanları yürütüyorlar. Ataları, ruhları orada diye bakıyorlar. O canlılık, o bir toprakla bütünleşmişlik orada gerçekleşiyor onlarla. Böyle bir yanları var.

    “MUSAHİPE ‘TAAHHÜT’ DİYORLAR”

    Peki Kızılbaşlarda şehirleşme var mı? Varsa bunun genel yansımaları nedir? Kendilerini saklıyorlar mı?

    Bu Özbek topluluktan bahsediyorum. Pirler özellikle Bedehşan şehrindeler. Oradan kışın olmak üzere geliyorlar. Bunlar hep tanıdık değil mi? Kışın pirleri geliyor, evleri ya dolaşıyor ya da bazı evlerde ortak erkanlar, cemler yürütüyorlar. Bu tarzda bir araya geliyor ve yine bu dönemde oruç tuttukları da olabiliyor.

    Onlar musahipe ‘taahhüt’ diyorlar. Anlaşma diyoruz ya öyle.  Anlaştığım, anlaşma yaptığım kişi olarak ikrar aldığım anlamda müsahibe taahhüt oluyor. Onlarla bir araya geliyorlar. Ve şimdi gittikçe bu azalıyor doğal olarak.

    Çünkü Taliban dönemi onlar için zor ve Kızılbaşların önemli bir kısmı Mezar-ı Şerif ve diğer büyük şehirlere taşınmış durumdalar. Maalesef bu döneminde Kızılbaş köylere de baskı çok yüksek olduğu için Kızılbaşlar şehre taşınmayı tercih ediyorlar ve Kızılbaş görüntü vermeme çabasında davranıyorlar. Ancak bazılarının kimliğinde artık ortadalar.

    Kimliklerinde Kızılbaş yazdığı için de, buda ibadet yapmamak koşuluyla bir sorun değil. Kızılbaş ibadeti yapmayacaksın, camiye gideceksin, namaz kılacaksın. Hakikaten de bunu gerçekleştiriyor, çünkü yüksek oranda kontroller var. Birbirlerini şikayet var. Halk sanki bu doğal bir şeymiş gibi namaz kılmaya devam ediyor. Böyle bir toplumsal yapıyla karşı karşıyayız.

    Ersin ÖZGÜL/MUĞLA

  • ‘Ezidiler, Aleviler ve Yaresanlar arasında bir sınır yok, ortak çatı üzerinden yol almalılar’-VİDEO

    ‘Ezidiler, Aleviler ve Yaresanlar arasında bir sınır yok, ortak çatı üzerinden yol almalılar’-VİDEO

    PİRHA- Sosyal Antropolog Hasan Harmancı, Ezidilerin en önemli kutsal mekanlarından Laleş ve Şeyh Adi Dergahı’nı ziyaret etti. Harmancı, “Laleş Şeyh Adi’nin mekanı olmakla birlikte Ezidilerin de Rıza Şehri diyebiliriz. Alevilik ile karşılaştırıldığında da Yol, erkan ve pratikte aralarında şaşırtıcı düzeyde benzerliklerin olduğunu gördüm” dedi. Harmancı ekledi: Aslında Ezidiler, Yaresanlar ve Aleviler arasında bir sınır yok. Bu toplulukların bir araya gelmelerinin ortak örgütler, ortak çatılar, ortak güzellikler ve evrensel değerler üzerinden yol almasını çok isterim.”

    2017 yılından bu yana İran’ ve Irak’a giderek saha çalışmaları yapan, çeşitli diyaloglar geliştiren ve karşılaştırmalar yapan Sosyal Antropolog Hasan Harmancı’nın son durağı Ezidi toplumunun merkezi kutsal mekanlarından olan ve Irak Duhok’a bağlı Laleş Vadisi’nde bulunan Şeyh Adi Türbesi ve Dergahı’ydı.

    Saha araştırmalarını, “Antropolog eğer gidip alanı görmemiş ise o alan ile ilgili susması gerekiyor. Benim de konuşabilmek, yazabilmek ve karşılaştırma yapabilmek için gitmem gerekiyordu ve gittim” sözleriyle anlatan Sosyal Antropolog Hasan Harmancı, Laleş’te bulunan Ezidi toplumu ve Şeyh Adi Dergahı’na dair temaslarını ve izlenimlerini PİRHA’yla paylaştı, sorularımızı yanıtladı.

    Ezidilerin, kendi yaşam alanlarında, öz değerleri olan ziyaret mekanlarında günlük yaşamlarına devam ettiğine dikkat çeken Harmancı, bu mekanların bir dergah mantığıyla halen işlevini koruduğunu söyledi.

    Alevi toplumunun cemlerini yaptıkları, adaklarını adadığı, lokmalarını paylaştığı, özel günlerinin öncesinde gittikleri ve güncel hali ile zayıflamış olan dergah, ocak kültürünün Ezidilerde çok daha güçlü olduğunu belirten Harmancı, Ezidi inancında kadının yolu yürüten, hizmet eden noktada olduğuna dair belirlemede bulundu. İbadetleri yürütmede kadınların daha belirleyici rolü olduğuna dair izlenimleri olduğunu belirten Harmancı, üzerlerindeki baskı sistemlerinin etkilediği yaşam tarzlarına bağlı olarak yazılı kültürden ziyade sözlü edebiyat, kültür ve geleneğin çok daha güçlü olduğuna işaret etti.

    Konuya sosyolojik pencereden bakıldığında da özellikle aynı coğrafyada yaşayan ancak aralarına resmi devlet sınırları çekilen Aleviler ve Ezidilerin kültürleri, felsefeleri, dergah işleyiş biçimi ve inanç ritüelleri arasında şaşırtıcı derecede birbirine yakın benzerlikler taşıdığını gördüğünü söyleyen Harmancı, Ezidi toplumunun tüm soykırım ve sürgüne rağmen hep yeniden ayağa kalktığını dile getirdi.

    “Aslında Ezidiler, Yaresanlar ve Aleviler arasında bir sınır yok” diyen Harmancı, dünyanın dördüncü toplulukları dediği sınırsız ve devletin dışında (resmi devlet dinlerinin) yaşayan Aleviler, Ezidiler ve Yaresanların bir araya gelmelerinin ortak örgütler, ortak çatılar, ortak güzellikler ve evrensel değerler üzerinden yol almasının çok değerli bir yerde olduğuna vurgu yaptı.

    İşte Hasan Harmancı’nın sorularımıza verdiği yanıtlar:

    “EZİDİLER, ALEVİLERDEN ÇOK DAHA FAZLA KATLEDİLMİŞ BİR TOPLUM”

    PİRHA- 2017 yılından bu yana çeşitli inançlar ve topluluklar üzerine saha çalışmaları yapıyorsunuz. En son durağınız ise Ezidiler oldu. Sizi yakın zamanda Ezidilere götüren ne oldu? 

    HASAN HARMANCI: Alevileri biz kendimiz yorumladığımızda başka, gözlemlediğimizde başka, dışarıdan başka biri yorumladığında bambaşka sonuçlar çıkıyor. Kendi aramızda dahi ayrı ayrı yanıtlar veriliyor. Bunu Yaresanlar üzerine çalışırken de gördüm. Ezidiler üzerinde ise bunu çok başka bir boyutta gördüm. Çünkü Ezidiler, Ortadoğu’da Alevilerden daha çok katledilmiş bir toplum. Ezidilik Ortadoğu’da İslam’ın, Hristiyanlığın her an gözüne batan bir topluluk. Yine İŞİD en çok Ezidilere, Kürtlere ve Alevilere saldırılar yaptı. Ezidi kadınları köle olarak kullandılar ve esir pazarlarında sattılar. Ezidilerin durumunu sorgulamak açısından önemli bir durumdu. Alevilikle ilgili çalışmalar yürütürken Ezidilerin varoluş tasarımı çokça ilgimi çekmişti. Çıkmak üzere olan bir çalışmamda Ezidilerin ölüm sonrası düşünceleri, felsefeleri, görüşleri ve ritüelleri üzerine çalıştım. Bu da tabi bende çok etkili oldu. Yaresanları ve Ezidileri bu nedenle çalışmak ve Alevi toplumu ile hem karşılaştırmak hem de bu toplulukların ortak noktaları, farklılıkları ve ritüel kayıplarını öğrenmek istedim.

    “HACI BEKTAŞ VELİ DERGAHI’NDA GİBİ HİSSETTİM, SANKİ TAŞLARI BİLE AYNI”

    -Beyta Laleş veya Laleşa Nurani denilen topraklarda bulunan Şeyh Adi’nin Dergahı’nı ziyaret edip niyaz oldunuz. Neyle karşılaştınız? Hacı Bektaş Veli, Düzgün Baba, Munzur gibi bir yerde midir?

    Duhok’a bağlı Laleş’te bulunan Şeyh Adi Türbesi’nin olduğu yer olağanüstü bir yer. Girdiğimde Hacı Bektaş Dergahı’ndan bir farkını görmedim. Sanki taşları bile aynıydı ve dokunduğumda onu hissettim. Simgeler de çok yakındı. Benzer bir duyguyu Yaresanlara ait bir dergahta daha hissettim. Üçü de birbirine çok benzeyen merkezler. Üçünde de su kutsal ve insanlar su neredeyse oraya niyaz ediyorlar. Simgeler de çok benzer ve üç dergahın da ortak özelliği ise niyaz edilerek girilmesi. Nasıl ki Munzur’dan veya Hacıbektaş Veli Dergahı’ndaki aslanlı çeşmeden suya niyaz edip içiyorsak, Şeyh Adi Türbesi’ndeki Kanîya Sipî de (Beyaz Çeşme) su da o anlama gelir ve içilerek niyaz edilir. Yine Yaresan piri Pir Yadigar’ın dergahında bununla karşılaştım ve oradaki suyun da Munzur gibi bir mitolojisi vardır ve kutsaldır, bir parça alınır. Laleş’te ise üstüne üstlük daha güçlü bir motif var.

    “LALEŞ, TOPLUMSAL YAPININ SÜRDÜRÜLDÜĞÜ BİR MERKEZ”

    -Şeyh Adi Dergahı’nın etrafında mekanların sonradan oluştuğunu sizin yaptığınız yayından izlemiştim. Şeyh Adi’nin bulunduğu mekanın nasıl bir özelliği var?

    Laleş bölüm bölüm kurulduğu anlaşılan bir bölge. Her inanç bir başka toplumsal yapının üzerine düşünsel ve felsefi olarak inşa edildiği gibi binalarda öyle yapılır. Laleş’in olduğu yeri ilk kez Ezidiler görmedi, ilk kez onlar yaşamadı. Oradan çokça toplumlar geçti ama şimdi Ezidi toplumunun inanç merkezi, kutsalı. Bu Hacıbektaş ya da Sultan Sahak’ın yeri için de geçerli. Laleş binalarıyla ve kurgusuyla artık toplumsal yapısının sürdürüldüğü ve yönetim organlarının olduğu bir merkez. Şeyh Adi’nin mezarı yaklaşık 40 metrelik bir mağaranın içerisinde. Bana daha çok bir Mithras Tapınağı hatırlattı. Mithras tapınakları Ortadoğu’da kurulur ve Ortadoğu’nun önemli bir figürüdür. Mitra’nın tapınak biçimine benzeyen bir yapıya sahip. Ama tabi bu yüzde yüz öyle olduğu anlamına gelmemeli.

    Aynı şey Yerasanların kurucu ikinci piri Şeyh Hoşin’de de var. Şeyh Hoşin ve yanında onun gibi düşünen mürşitler düşmanlarından kaçarken bir mağaraya sığınırlar. O mağara dipsiz ve sonsuz bir mağaradır. O mağarada sır olurlar. Düşmanları onları yakalamayınca, kurtulmalarına atfen 3 günlük bir bayram kutlalar ve bu Hızır orucuna benzer bir yerdedir. Şeyh Adi’de böyle bir durum yok ama kutsal bir mağaracılık söz konusu.

    “DERGAHA VE İÇ MEKANLARA NİYAZLAŞMALARI ALEVİLER İLE AYNI”

    -Ziyaret kültürleri nasıldı? Bu mekanlara ne atfediyorlar? Nasıl giderler, ne gibi hazırlıklar yaparlar? Bu mekanlardaki iletişimleri ne boyutta? Niyazlaşma ritüelleri Alevilere benziyor mu?

    Bunu konuşmanın bir bütünü konuşmak açısından çok yararlı ve doğru olduğunu düşünüyorum. Yaresanları ziyaret ettiğimde en dikkat çekici şey niyazlarıydı. Dergaha ve iç mekanlara girişteki niyazlaşma biçiminin Alevilikteki niyazlaşma biçimiyle zerre farkı yok. Önce yere sonrasında ise kapının her iki yanına niyaz ediyorlar. Sonra içeriye giriyorlar. Ezidi piri Şeyh Adi’nin türbesine insan boyunun yarısındaki bir kapıdan girerek niyaz ediyorsunuz. Yine Yaresanlarda da eşiğe basmadan geçilerek bir niyazlaşma var.

    Yine kendimi Hacı Bektaş’ta düşündüm. Onun sandukasının etrafında dolaşırken saat yönünün tersine yani Alevilikteki semah dönme biçiminde bir dönme var. Yine Yaresanlarda Pir Davud’un dergahında bir kadın canımızın saat yönünün tersine dönmesini de öyle gördüm. Belki de tesadüftür ama durum bu. Hacı Bektaş Dergahı’nda da böyle niyazlaşılır.

    “BU NİYAZLAŞMA BENİM İÇİN BELİRLEYİCİYDİ”

    -Yaşlı bir Ezidi piri ve ananın birbirine niyaz olma görüntüsünü paylaştınız, nasıl bir izlenimdi? 

    İki pir sanırsam o gün bir araya geliyorlardı. Niyazlaştılar ve birden dikkatimi çekti. Diğer pirin yanına geçerken bir ana ve pir niyazlaşıyordu. O an şaşkınlığım artıyordu. Alevilikte iki pir, iki mürşitin niyazlaşmasının aynısını görünce ben onlardan tekrar niyazlaşmalarını istedim. Bunları topluma sunmak çok önemli ve ikinci kez yakalayamayabilirim. Beni kırmadılar ve tekrar niyazlaştılar. Birbirlerinin omuzlarından, avuç içlerinden ya da ellerinin üstünden niyazlaşıyorlar. Bu dikkat çekici ve bu toplulukların birbirlerine yakınlıklarını gösteriyor. Bu niyazlaşma benim için belirleyiciydi.

    “ALEVİLER VE YARESANLARA GÖRE DAHA ÖNEMLİ KAST SİSTEMLERİ VAR”

    -Kast sistemi var mı kendi aralarındaki görev paylaşımı, hizmetler nasıl oluyor?

    Ezidilerde, Aleviler ve Yaresanlara göre daha önemli bir kast sistemi var ve bu işliyor. Ezidiler bu sistemi çift isimliler ve tek isimliler diye ikiye ayırmışlar. Emirler, prensler, mirler, peşiman, şemsettin şeyhleri ve pirler var. Birbirlerinin sorumluluk alanlarına girmezler ve bir zincirin halka biçimde birbirlerine bağlılar. Sonrasına hakka yürüme erkanlarından ilahiler okuyan kavallar geliyor. Sonrasında fakirler var ve bunlar çok zor bir grup. Oruç ve perhizden sorumlular. Fakirlerden sonra köçekler var ve bunlarda rüya yorumlayanlar oluyor.

    KADINLARIN PİR OLMA VASIFLARI VAR

    Fark ise sadece kadınlara ait kastlar olması. Ama bu kastta mücerret olma koşuluyla yer almış kadınlar vardır. Örneğin hiç evlenmemiş, eşi belli bir zaman sonra Hakk’a yürümüş kadınlar kendilerini dergaha adıyorlar ve burada yaşıyorlar. Kanîya Sipî ( Ak-beyaz su) için görüntü çekmemize izni duygudaşlık hissetmemizden sonra verdiler. Bu suyun aktığı yerin tamamını türbe biçiminde kapatmışlar. Gidip o sudan içebiliyorsunuz. Kanîya Sipî’deki sorumluluk ise kadın pire ait. Orada kadınların çok daha belirleyici bir özelliği olduğunu görüyoruz. Bir dönem Alevilikte kadın ana-erkil göstergeleri yüksek bir inanç görüyoruz. İşte ortak kaynakta Ezidiliği kaynak alırsak kadınların pir olma vasıflarının Alevilikte nasıl söndüğünü görmek açısından önemli bir başvuru olduğunu söyleyebilirim.

    “ALEVİLİK EZİDİLİKTEN KOPMA DEDİLER,  BU ÇOK KESKİN BİR İFADEYDİ”

    -Alevileri tanıyorlar mı? Sizin buna dair sorunuz oldu mu?

    Dergaha çıplak ayakla gitmek gerekiyor. Toplum günlük hayatta nasıl yol alıyorsa ben de öyle gezmeye başladım. Kendi içten duygularımla hareket ettim ve niyaz ederek gitmek çok önemliydi. Bu niyaz muhtemelen onların da dikkatini çekti. Yavaş yavaş sorular sormaya başladım. Yol içi sorular sormaya başladıkça bir yerde konu Alevilere geldi. ‘Türkiye’deki Alevileri, Kızılbaşları tanıyor musunuz’ diye sordum. Bu çok önemli bir başlık aslında; ‘Alevilik Ezidilikten kopma’ dediler. Tabi onlar konuşurken düşünüyordum ve bu çok keskin ifadeydi.

    ALEVİLER Mİ EZİDİ? EZİDİLER Mİ YARESAN? YARESANLAR MI ALEVİ?

    Laleş’e Ezidilere gitmeden önce şöyle bir başlık atmıştım. Bu çok eleştiri almıştı. Tabi ben tepkileri de ölçmeyi amaçlıyordum. ‘Aleviler Ezidi mi, Ezidiler Alevi mi? Yaresanlar Alevi mi, Aleviler Yaresan mı? Ezidiler Yaresan mı, Yaresanlar Ezidi mi?’ diye. Bilgi, dönüşüm, farklılıklar, bu topluluklarla iç içe geçenleri merak ettim. Gördüğüm ise Ezidiler Alevilerin kendilerinden koptuğunu söylüyorlar.

    “İLK KİM SORUSU YARGI DIŞI TARTIŞMAYI GEREKTİRİYOR”

    -Bu kopma biçimini nasıl anlatıyorlar?

    Ezidilerdeki kavaller (Alevilikte rehberleri karşılıyor) günlük yaşamda gidip Ezidiliği anlatırlar. Ezidilikle ilgili bilgi öğrenmek istersen kavallere gidersin. Bu alan onların hizmet alanı. Bu sorunun yanıtı ‘tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan’ çıkar sorusuyla aynı. Orada da bu cevabın buna yakın bir cevap olduğunu ifade ettim. Aleviler mi Ezidi, Ezidiler mi Alevi sorusunun cevabını sanırsam çokça tartışacağız. Belki de bunu ortak bir kabul ile hareket etmek lazım. Çünkü bu topluklar sanatı, mitolojisi, felsefesi, şiir ve gelenekleri iç içe geçmiş topluluklar. Böyle olunca burada ‘ilk kim’ sorusu anlamsız değil ama yargı dışı tartışmayı gerektiriyor.

    -Ezidilerde ahiret kardeşliği dediniz? Nasıl işliyor?

    Ezidilerde ahiret kardeşliği var. Bu ahiret kardeşliği Yaresanlar ile neredeyse bire bir aynı. Alevilikte de musahipliğin tam karşılığı. Yaresanlarda ahiret kardeşleri birbirleri ile evlenemezler ve aynı yaştakiler yol kardeşliğine birlikte girerler. Bu evlenememe durumu kuşaklar boyunca devam ediyor.  Bu erkanın toplumsal örgütlenmedeki yeri de çok önemli.

    -Kirvelik yine Ezidilerde işleyen bir ritüel. Kimi Arap aşiretlerle de kirvelik geliştirme durumları var. Bu kendini bir nevi dışarıdan gelecek tehlikelere karşı korumadır da diyebilir miyiz? 

    Kirveliğin birbirine güven duyma, güven tazeleme amacı taşıdığını düşünüyoruz. Bir de toplumun birbirine yakınlaşması için güzel bir hareket. Bir yandan da farklı olanlarla evliliği engelliyor. Kirvelerde de musahiplik gibi bir süreç var ve birbirleri ile evlenmezler. Aynı zamanda erkek üzerinden kanla bir bağ kurmuş olurlar. Genel Kürt topluluklarında kirvelik çok önemlidir. Neredeyse Kürt toplulukların ortak simgesidir. Yine Tahtacılar ve Balkanlarda kirvelik simgesi bu kadar açık değildir. Kafkasya ve Azerbaycan’ın yüksek yerlerinde Türkmen topluluklarda da bu yok. İslam toplumları içinde Araplarda ritüele bağlı bir kirvelik yok. Örneğin Türkiye’deki Kürt Alevilerde kirvelik çok önemlidir ve belirleyici bir kimliktir. Birbirlerine musahipte olsalar kirveliklerini ifade etmeyi tercih ederler.

    “KENDİLERİNİ SÖZLÜ KÜLTÜR ÜZERİNE BİNA EDİYORLAR”

    -Peki Ezidilerde sözlü kültür nasıl bir yerde? 

    Alevilikte olduğu gibi Yaresanlar ve Ezidilikte de sözlü kültür çok önemli. Bu yüzyıla kadar neredeyse Ezidi taliplerin okuması da söz konusu değil. Ezidiler son 20-30 yılda eğitimin kendi oldukları topraklara gelmesi, okulların açılması, Avrupa’ya göç etmeleri biçiminde düşünürsek eğitimle karşı karşıya kalıp okuma yazma öğrenen bir toplum. Ondan önce talipler eğitime karşılardır ve eğitime izin verilmez. Burada toplum için yol ve erkanı bilmemekten bahsetmiyorum. Okuma yazmadan kastım. Ve sözlü geleneğe bağlı bir topluluk. İki önemli kitapları var ve kutsal olarak algılanır. Birisi Kürtçedir ama kendi lehçelerinde değil Hevraman dilinde, diğeri ise Arapçadır. Aslında o kitaplar gösterge ve gerçekte sözlü gelenek önemli. Ve kendilerini onun üzerine bina ederler. Anlıyoruz ki pirler, mürşitler, kavaller köylere giderek toplumunu sözlü gelenekle aydınlatıyor.

    “EZİDİLİKTE ÖLDÜRMEK, TOPLUM DIŞINDA KALMAKTIR”

    -Önemli gördükleri, asla aşılamayacak ve toplumsallığın dışında bırakacak kuralları var mıdır?

    Yine Ezidilerle üç önemli kural var. Bunlardan birisi Alevilerde de çokça belirgin olan öldürmemek. Ezidilerde de birini öldürmek toplumun dışında kalmak demektir. Düşkün olmanın da ötesinde topluma bir daha girmeme koşulu getirilir. O yüzden askere gitmek istemezler. Tahtacılarda askere giden birinin geldiğinde ne yaptığına çok iyi bakarlar. Bir ölüm, yaralama, zarar vermişse ona göre bakarlar ve Yola öyle alırlar. Osmanlı, Ezidileri asker olarak almak istediğinde en büyük sorunlarından biri öldürme sorununu nasıl çözecekler. Çünkü askere gidiyorsun, bir düşman yaratılmış ve onunla savaşmak zorundasın. Bütün sözleşmelerini, bağlantılarını bunun üzerine kurmuşlardır. İşte üç ana kuraldan biri olarak öldürmek düşkünlüğe neden olur. İkincisi ise zina. Eş dışındaki evliliğe karşı çıkıyorlar ve üçüncü kural ise yalan söylememek.

    “LALEŞ, EZİDİLERİN RIZA ŞEHRİ DİYEBİLİRİZ”

    -Laleş’i Ezidilerin Rıza Şehri olarak nitelendirdiniz. Biraz açar mısınız?

    Laleş Şeyh Adi’nin mekanı olmakla birlikte Ezidilerin de rıza şehri diyebiliriz. Oraya giren lokmanın kimden geldiğine bakılmaz, nasıl geldiğine bakılır. Oraya gelen lokma bir bölümü yaşlılara, çaresizlere, hastalara ayrılarak götürülür. Bir kısmı hizmette ve bir kısmı da toplumun ortak arenasında pay edilir. Bu Alevilik için de çok önemli bir şeydir. Rıza şehrini arıyoruz; öyleyse rıza şehrini toplumun yaşama biçiminde görebiliriz. Bizim köylerimizde de Hızır rıza şehrinin başlangıcıdır. Ekonomi, politiğin kurgusu nasıl önemli ve mitolojide anlatılıyorsa bu tür özellikleri bu topluluklarda gördükçe ortak nice özelliğin olduğunu kavrıyoruz.

    Ezidi toplumunu küçük bir topluluk olarak görüp asla küçümsemedim. Ama sanki Ortadoğu’nun dağılmış bir toplumu olarak algıladım hep. Çokça katliam yaşamış, devletler saldırmış sonrasında Saddam rejimi ve sonrasında saldırılar gelişmiş. Ama tarumar olmuyor bu toplum.  Elbette değişim var; ticaret yapıyorlar, Avrupa’da yaşıyorlar ve müthiş örgütlenmişler. Ama Laleş simgeden öte yaşam alanlarının neyin üzerine bina edileceğini biliyorlar. Sanatlarını icra edebiliyorlar, toplumsal düşüncelerini gerektiğinde yerine getirebiliyorlar.

    -Özgün bir sosyolojik dokusu olan, kendine özgü bir dizi değer ve norm içeren Ezidi toplumunun, tüm baskı ve asimilasyon politikalarına karşı kendisini öz değerleri ile savunduğunu görüyoruz. Resmi devlet dinlerinin dışında kalan, ona tabi olmadan yolunu yürüyen bu inançların birbirlerini tanımasına dair neler söyleyebilirsiniz? 

    Her ne kadar Laleş ve yaşadıkları köyler bizim köyümüzdür deseler de ben Ezidileri dördüncü dünyanın çocukları olarak algılıyorum. Bunlar topraksız topluluklar aslında ya da devletsiz/devlet dışında. Irak’tan, İran’a, İran’dan Türkiye’ye ve oradan Avrupa’ya ve 2. Dünya Savaşı’ndan sonra göçerek Kafkasya sınırları içerisinde yer almışlar. Dünyanın dördüncü toplulukları dediğimiz sınırsız ve devletsiz yaşayan topraksız topluluklar üzerine bir çalışma yapmak gerekiyor. Maalesef dünya biraz da bunu istemiyor. Çünkü bu topraksızlık ya da sınırsızlık düşüncesi Avrupa Birliği’nde bir yansıma bulmuş ama bundan daha ileri bir düzeydeler. O nedenle dünyanın dördüncü toplulukları üzerine zamanla belki bir araya gelen topluluklar olurlarsa güçlü olurlar. Aslında Ezidiler ile Yaresanlar ve Aleviler arasında bir sınır yok. Fakat bunların bir araya gelmesine engel olan düşünceler ve birbirlerini tanımaması söz konusu. Bu toplulukların bir araya gelmelerinin ortak örgütler, ortak çatılar, ortak güzellikler ve evrensel değerler üzerinden yol almasını çok isterim. Bunun için bir mücadele olduğunu düşünüyorum. Bu topluluklar dünyada huzurlu, barış içerisinde, saygın ve tanınmış olarak yaşamayı hak ediyorlar. Bu üç toplulukta bu çabayı yaratırsak daha büyük bir sinerji doğacağına inanıyorum.

    Ersin ÖZGÜL/MUĞLA

  • ‘Alamut’u işgal edilemez kılan şey merkezi devletlere karşı kurulan paylaşımcı sistemdir’ (3)-VİDEO

    ‘Alamut’u işgal edilemez kılan şey merkezi devletlere karşı kurulan paylaşımcı sistemdir’ (3)-VİDEO

    PİRHA- Alamut kalesini işgal edilemez kılan şeyin büyük bir alanda kurulan askeri garnizonlar yanında merkezi devlet sistemlerinin toplumu yönetmesinin önüne geçen paylaşımcı bir geleneğin olduğuna dikkat çeken Sosyal Antropolog Hasan Harmancı, “Hasan Sabbah’ın gücü askeri suikastlar yapan, haşhaş içirerek sahte cennetler icat eden şeyler asla değil. Koca bir bölgede paylaşımcı, bölüşümcü bir sistem inşasıdır” dedi.

    Sosyal Antropolog Hasan Harmancı İran’da bulunan Yaresan toplumuna (Alevilere) dair temaslarını PİRHA’yla paylaştığı dosya haberin üçüncü bölümünde Alamut kalesi izlenimlerini aktardı.

    Harmancı, resmi tarih anlayışının karalama, itibarsızlaştırma ve çirkinleştirme propagandası ile hakikatinden koparılmak istenen Alamut kalesinin aslında yüzlerce kilometrelik alana kurulan ve eşitlikçi düşü olan bir sistem olduğuna işaret etti.

    Yaklaşık bir kilometrelik alan üzerine kurulan Alamut kalesinin, işgal edilememesinin asıl sebebinin Elbruz dağlarında halkalar biçiminde kurulan gözetleme kuleleri, askeri garnizonlar ve paylaşımcı yaşam alanları olduğunu ifade Harmancı, 90 kilometrelik gibi bir alanda merkezi devlet sistemlerinin toplumu yönetmesinin önüne geçebilecek paylaşımcı, bölüşümcü bir sistemin inşa edildiğini belirtti.

    Harmancı, Hasan Sabbah’ın sahte cennet vaat ettiği söylemlerine karşı, tüm dijital dünyaların birleştirilmesiyle oluşturulan ve arsa, şirket alınabilen sanal dünyaya kimselerin ses çıkaramadığını belirtti.

    “BÜTÜN SİSTEMİN 1 KİLOMETRELİK ALANDA GİTTİĞİNİ SANIYORUZ”

    Harmancı, Alamut kalesinin bahsedilen efsanelerin aksine bir kilometrelik alanda kurulu olduğunu belirtti. Alamut ile bahsedilen devasa bir sistemin bu 1 kilometrelik alanda yaşandığına inanmanın yanılsama olacağını dile getiren Harmancı, “Alamut, İran’da çokça bilinen bir yapı. Ancak İran, inanç yerlerini, özellikle de Alamut gibi yerleri insanların dikkatinden uzak tutmaya çalışıyor. Kültür Bakanlığına benzer bir bakanlığın orada bir tabelası var. Çeşitli dönemler ziyaret edildiğini görüyoruz. Alamut kalesi, 80-90 kilometre boyunca dağlar arasından gidilerek ulaşılan bir yerde. Ben, en yüksek tepelerden birisi olarak biliyordum. Halbuki en yüksek tepelerden birisi değil de gözetlemesi en yüksek konumlardan biri. Alamut’u çevresindeki köyler, dağlar bir bütün oluşturuyor. Alamut kalesi yaklaşık bir dönüm bile olmayan bir yer olarak önümüze çıkıyor. Bütün sistemin de orada yürüdüğünü, gittiğini sanıyoruz. Bu bizim ufkumuzu daraltıyor” dedi.

    “90 KİLOMETRELİK ALANDA GÖZETLEME KULELERİ VE ASKERİ GARNİZONLAR KURULU”

    Alamut’un 90 kilometrelik alana yayılan gözetleme kuleleri, askeri garnizonlar ve inşa edilen yaşam alanlarıyla var olduğunu ifade eden Harmancı, cennet hikayesi ile anlatılan bölgenin aslında vahalar, dereler, tarıma elverişli alanlar, her çeşit meyve ağaçları ile bir cennet hissi verdiğini kaydederek şöyle konuştu:

    “O kadar küçük bir yerde koca Ortadoğu’yu sarsabiliyor? Etrafında halkalar biçiminde gözetleme kuleleri, askeri garnizonlar ve yaşam alanları kurulduğunu görüyoruz. Hemen yanı başlarında o yaşamı sürdüren köyler, kasabalar Hasan Sabbah’ın egemenliğinde olan bir silsile. Güçlü bir yönetim aygıtı olmasıyla birlikte her şey Alamut kalesi ile bağlantılı değil. 90 kilometrelik alanda kurduğu sistem burada asıl etken. Her şeyi bir kilometrelik alandaki kalede olan bitenle kurmaya çalışıyoruz. Ben, kütüphanenin hep orada olduğunu sanıyordum. Ama öyle değildi. Kocaman bir bölge ve bu bölgenin herhangi bir yeri, kütüphanesi, garnizonu, tarım alanları da olabilir. Alamut kalesinde tarım yapamazsınız, hayvan besleyemezsiniz. Peki nerede yapacaksınız? Cennet hikayesi diye anlatılır. Ve anlıyorum ki aslında bölgenin kendisi bir cennet. 90 kilometrelik alanda köy vahaları, güzel dereler, tarıma elverişli alanlar var. Buralar yaşamın iyi sürdürülebildiği yerler.”

    “DAĞ SİLSİLELERİ VE GÖZETLEME KULELERİ STRATEJİK ÖZELLİKLER”

    200-250 merdivenle çıkılan Alamut’un işgal edilememesinin gerekçelerinden birinin etrafındaki dağ silsileleri olduğuna işaret eden Harmancı, “Alamut kalesine yaklaşık 200-250 merdiven yürüyerek çıkıyorsunuz. İşgal edilememesinin gerekçesi olarak bizzat oranın konumundan daha fazla  etrafındaki dağ silsileleri. Alamut kalesine gelmeden gözetleme kuleleri ile yüzlerce kilometre öteden görünüyorsunuz. Çapraz kuleler ile Alamut kendi içerisinde haberleştiği için Alamut’a ulaşmanız mümkün olmuyor. Önemli bir özellik olarak bunu gördüm. Stratejik olarak Elbruz dağlarının göbeğinde kurulan bir bölge. Elbruz’u bütün olarak ele almak lazım. Sadece bir noktayı yani Alamut’u ele aldığınızda bu kale burada nasıl kurulmuş diyebilirsiniz. O alanda insanlar yaşıyor. Alamut’un kendisi 300 kişiyi alır veya almaz” diye konuştu.

    “HASAN SABBAH’IN KURDUĞU AT YETİŞTİRİCİLİĞİ ASKERİ STRAJİ İÇİN BÜYÜK GÜÇ”

    Harmancı, Alamut’a ulaşmayı engelleyen önemli sebeplerden birinin de bu 90 kilometrelik alanda kurulmuş gözetleme kuleleri ve askeri garnizonlar ile kurulmuş ağın olduğuna vurguda bulundu. Harmancı, ayrıca Hasan Sabbah’ın gücünü askeri stratejiyi hakim kılan at yetiştiriciliği ile kurduğuna değinerek şunları belirtti:

    “Sizin ulaşmanızı engelleyen ise onlarla kilometrelik çeperde kurulan askeri garnizon ve içeriye girmenizi engelleyen bir ağın kurulmasıdır. Alamut’un özelliği bence bu. Asasian (Haşhaşiler) denilen şeyi bizler hep Haşhaşiler olarak okuyoruz. Assasi kelimesi aynı zamanda eski dillerde at yetiştiriciliği ile ilişkili bir kelime. Hasan Sabbah’ın gücünün at yetiştiriciliğinden geldiğini düşünüyorum. Seyis terimi de oradan geliyor aslında. Bununla ilgili çeşitli delillerim ve göstergelerim de var ama üzerine çok gitmedim. Bunu kırmak artık kolay değil. Bu terminolojiden de görüyoruz ki; aslında Hasan Sabbah’ın kurduğu ordu at yetiştiriciliği ve büyük bir ekonomiye sahip olması ile de ilişkili. Bir ordunun silaha ihtiyacı varsa ve silahı senden temin edebiliyorsa o ordu güçlü olur. Askeri stratejiyi sürdürebileceğin güç at ve sen ve o atları temin edemezsen güçlü olamazsın.”

    “MEDYA SİMSARLIĞI O DÖNEMDE GEZGİNLER ÜZERİNDEN YAPILIYOR”

    Hasan Sabbah’ın kurduğu bu güçlü sistemin, o dönemin gezgincilerinin medya simsarlığı ile çarpıtılmak istendiğini dile getiren Harmancı, “Hasan Sabbah’ın gücü sadece askeri suikastlar yapan, haşhaş içirerek sahte cennetler icat eden şeyler asla değil. Bu da tarihin bizde bıraktığı yanılgılar. Elbruz dağlarının olduğu bölgede güçlü bir iktisadi yapı kurulmuş. Güçlü bir askeri yapılanma oluşturulmuş ve yabancıların girmesi tamamen engellenmiş. Dönem sadece atlar veya develer ile Alamut’a girilebilecek bir dönem. Girebilmek için de ticaret yapman gerekiyor ve ilk gözetleme kulesinde atlarını teslim etmen gerekiyor. Zaten Alamut’un çevresinde bir sürü dere, tarım yapılan araziler, meyvelerin bol olduğu yediveren denebilecek bir bölge gördük. Bunlara birebir şahit oldum. Medya simsarlığının o dönemde gezginciler üzerinden yapıldığını görüyorum” şeklinde konuştu.

    “HASAN SABBAH’IN DÜŞÜ PAYLAŞIMCI, BÖLÜŞÜMCÜ BİR SİSTEM”

    Harmancı son olarak Hasan Sabbah’ın merkezi devlet sistemlerinin toplumu yönetmesinin önüne geçebilecek paylaşımcı ve ihtiyaç temelli bir istem kurduğunun altını çizerek, “Bir de şöyle bir metafor eklemek istiyorum. İkinci bir yaşam alanı kurmak için metavers yani sanal dünya denen bir şey var. Aslında Hasan Sabbah buna inandırmanın öncüsü.  Metavars üzerinden bizlere sanal olarak araziler, binalar, şirketler satmıyorlar mı? Satıyorlar. Şimdi buna ses çıkarmıyoruz ama Hasan Sabbah böyle bir dünya olduğuna dair insanları inandırdığı için ‘sahte cennet’ diyoruz. Sahte cennet hala sürüyor. Bütün dinler sahte cennet satıyorlar. Hristiyanlık bizzat cennet anahtarı sattı. Müslümanlar ise cennette birbirlerine yer ayırıyorlar. Bu, bizzat o sistemin devamı olarak sürüyor. O dönemde de bunu Hasan Sabbah’a yakıştırmak o kadar kolay ki. Hasan Sabbah’ın, sanal dünya denen şeyi orada kurduğunu düşünmüyorum. Ama bir düşü vardı. O düşte de, merkezi devlet sistemlerinin toplumu yönetmesinin önüne geçebilecek bir sistem kurduğunu görüyoruz. Paylaşımcı, bölüşümcü ve vergi almak yerine ihtiyaç temelli bir sistem. Hangi köyün neye ihtiyacı var ise ana sistem içerisinde besleniyor. Ama Hasan Sabbah’ın sistemini bilmem hangi devletlere suikast yapan bir kimlik olarak görüyoruz. Oysa Hasan Sabbah’ın düşü insanlık düşü olarak devam ediyor. Yaresanlar da o düşü devam ettiren topluluklardan birisi” ifadelerini kullandı.

    Ersin ÖZGÜL/MUĞLA

    İLGİLİ HABERLER:

    > ‘Yaresanlarda dergah sistemi çok güçlü ve canlı; öz değerleri ile kendilerini koruyorlar’ (1)-VİDEO
    > ‘Yaresanlar Şia simgeleri kabul etmiyor; Alevilerle ritüelleri müthiş benzerlik gösteriyor’ (2)-VİDEO

     

  • ‘Yaresanlar Şia simgeleri kabul etmiyor; Alevilerle ritüelleri müthiş benzerlik gösteriyor’ (2)-VİDEO

    ‘Yaresanlar Şia simgeleri kabul etmiyor; Alevilerle ritüelleri müthiş benzerlik gösteriyor’ (2)-VİDEO

    PİRHA- Sosyal Antropolog Hasan Harmancı, Muharrem Orucu, 12 İmam, Ehlibeyt gibi sembollere Yaresanlarda rastlamadığını dile getirdi. Harmancı, “Dergahta, günlük sohbetlerde konuştuğumuzda Muharrem’e dair hiç bir şey göremedim. Ehlibeyt, 12 İmam gibi kavramlar da yoktu ve bu bana inanılmaz şaşırtıcı geldi. Bunları Şia simgeler olarak kabul ediyorlar ve kendilerinde olmadığını söylüyorlar” diye belirtti.

    Sosyal Antropolog Hasan Harmancı‘nın İran’da bulunan Yaresan toplumuna dair temaslarını ve izlenimleri PİRHA’yla paylaştığı dosya haberin ikinci bölümünde Yaresan inancında kadının yeri,  kadın ziyaretleri, Yaresanlık-Alevilik inancının ritüelleri arasındaki benzerlikler-farklılıklar, Şia yoğunluklu sembollerin Yaresanlığa yansımalarının ne boyutta olduğu izlenimlerini aktardı.

    Yaresanların anadili olan Goranice’nin (Kürtçenin lehçesi) yol dili olarak çok belirleyici bir yerde olduğuna işaret eden Harmancı, kitapların, nefeslerin ve yol gösterici şiirlerin Goranice olarak icra edildiğini dile getirdi.

    Harmancı, Yaresan inancında kadının yolu yürüten, hizmet eden noktada olduğuna dair belirlemede bulundu. İbadetleri daha çok kadınların yürüttüğüne dair izlenimleri olduğunu belirten Harmancı, “Hem hizmet ediyorlar, hem de ibadetleri yürütüyorlar; ama bunu sessizce yapıyorlar” ifadelerini kullandı.

    Harmancı, Muharrem Orucu, 12 İmam, Ehlibeyt gibi sembollerin Yaresanlarda da olduğunu sandığını ancak aksine Yaresanlarda bu sembollere hiç bir şekilde rastlamamasını şaşkınlıkla karşıladığını dile getirdi. Harmancı, bu sembollerin neden olmadığını sorduğu Yaresanlardan, “Bunların bizimle bir ilgisi yok. Bizim pirlerimiz, mürşitlerimiz belli’ cevabını aldığını aktardı.

    Yaresanlarda pirlik makamının ocaklara bağlanan bir zorunluluğunun olmadığını kaydeden Harmancı, dergahta veya ziyarette hizmet eden kişinin yolda yetkinleşmesi bu makama  erişebildiğini ve toplumun kendi pirini yarattığını aktardı.

    Harmancı ayrıca dışarıdan yabancıların Ehl-i Hakk yani Yaresan olabilmesinin mümkün olup olmayacağına dair sohbet ettiklerini ve isteyenin aile veya aşiret olarak belli ritüeller eşliğinde Yaresanlığa geçebilmesinin mümkün olduğunu belirttiklerini vurguladı.

    Hasan Harmancı’nın Yaresanlara dair temaslarını ve izlenimlerini aktardığı röportajın 2. bölümü şöyle:

    “GORANİCE YOL DİLLERİ, ÇOK RENKLİ VE GÜÇLÜ”

    PİRHA- Yaresanlar, Şiaların yanı başında olmalarına rağmen kendilerini korumayı başarabilmişler. Goranice’nin (Kürtçenin lehçesi) yol dili olmasının bunda etkisi nedir? Siz nasıl gördünüz?

    HASAN HARMANCI: Kırmanşah ( Yaresanlar Kırmanşan diye belirtiyor) bir eyalet ve kendisine yetebilecek bir geliri var. Ayrıca büyük bir bölümü Ehli Hak (Yaresan) topluluğundan oluşuyor. Bölgede kendilerini korumak açısından önemli bir özellikleri var. İbadet dilleri Kürtçe’nin Gorani lehçesinde ve bu da çok belirleyici. Ben Goranice’nin bu kadar renkli ve güçlü bir olduğunu bilmiyordum. Goranice’yi anlamak için birkaç dilin terminolojiyi karşılaştırmak gerekiyor. Bu da, o dilin gücünü gösteriyor.

    15-16. yüzyıldan kalan Goranice yazılan kitaplarını gösterdiler. Tabi kitapları yasaklı olduğu için bunu fotokopi biçiminde çoğaltıyorlar. Dili bilirsen ancak ibadeti ve cemi çözüyorsun. Goranice yolun dili olmuş durumda. Bu Türkiye’de de yaşanıyor ve yol dilimiz Türkçe’dir, deniyor. Hayır, yolun dili tek bir değildir. Yolun dili Türkçe ise Hacı Bektaş’ın eserlerini neden Arapça’dan, Farsça’dan çeviriyorsun? Neden Nesimi’yi, Yunus Emre’yi anlamak için ikinci dili kullanıyorsunuz? Yolun dilinde Türkçe, Kürtçe, Farsa ve Arapça terminolojisi var.

    “KİTAPLARI, NEFESLERİ VE ŞİİRLERİ GORANİCE “

    Yine Yaresanlarda Goranice belirleyici bir dil. Mesela; terimler ile ilgili sorun yaşadığımızda Goranice’den Farsça’ya, Farsçadan Türkçe’ye çevirmek gibi bir süreci izlemek zorunda kaldık. Ana kitapları, ana nefesleri ve yol gösterici şiirleri Goranice. Bizler, ana sürekleyici dilin Türkçe olduğunu sanıyoruz ama değil; asıl sürükleyici dilin Goranice olduğunu görüyorum. Türkçe’de ne yazık ki çok daha az kavramlaştırması söz konusu. Bunu geçtiğimiz yıllarda araştırma yapan arkadaşlarımızla tartışırken niteliği anlamak açısından Alevi toplumu içerisinde Kürt toplulukların (Yarsan, Kakai, Şabak) genel nüfusunun çok fazla olduğunu gördük. Burada Türkçe bilmek yetmiyor ama orada Goranice bilirseniz inancınızı yürütürsünüz. Yine dergahın etrafında ve kendi içerisinde Goranice anadil olarak önümüze çıkıyor.

    “KADIN YAŞAMIN VE İNANCIN BİR PARÇASI DURUMUNDA”

    -Kadın, inancın neresinde? Yaşamın her alanında olan kadın inançta da varlığını hissettiriyor mu? Cem erkanlarına nasıl yansıyor?

    Erkanlarını kadın-erkek dışında bağımsız yaptıkları da oluyor. Hakk’a yürüme erkanlarının birkaçını izlediğimde erkekler önde kadınlar geride ya da kadın-erkek birlikte ayrımsız bir biçimde yürütüyorlar. Muhabbet cemi dedikleri cem ise bizlerin cemlerindeki unsurların hemen hemen hepsine sahip. Kadınlar geride gibi görünüyor ama hiçte öyle olmadığını gördüm. Günlük yaşamda kadın erkek bir aradalardı ve bu hayatın bir parçası olmuş durumda.

    Ayrılmak için bir dergahta yanlarına gittiğimde niyazlaştık. Cem yaptıkları odaya gittiğimde kadın-erkek dizilmişlerdi. Belki de ibadetin tam ortasındaydı ve bizler için kısa bir ara verdiler. Yani ibadetlerini ayrı yaptıkları, kadınları almadıklarına dair bir ayrım görmedim. Hep bir aradalardı.

    “YARESANLARDA YOLU YÜRÜTEN KADINLAR, AKTİFLER”

    -Alevilerdeki Ana Fatma, Kadıncık Ana gibi kadınlara özgü bir ziyaretleri var mı?

    Alevi toplumunda kadın nasıl ki bir kat daha öncü ise Yaresanlar’da da gördüm ki yolu yürütenler kadınlardır. Dergahlarda günlük işleyiş, gece nöbetleri ve sürekli kalarak hizmet etmeyi aileler biçiminde yapıyorlar. Ama ben ibadetleri daha çok kadınların yaptığını gördüm. Hem hizmet ediyorlar, hem de ibadetleri yürütüyorlar; ama bunu sessizce yapıyorlar. Türkiye’de de 90’lı yıllara kadar köylere gittiğinizde bir yabancıyı nasıl ki erkekler karşılar, var olan aktivite kadınları geri planda görürseniz burada da muhtemelen böyledir. Ama Yaresan kadınlar bu konuda aktifler.

    Kadınlara ait bir açıktan bir ziyaret görmedim. Ama kadınlara ait makamlar var. Yaresanlar’da çok önemli 7 pirden birisi kadındır. Bunun üzerine de kadınların yoldaki yerini konuştuk. Onu da bu anlamda önemsiyor. Yoldaki bütün hizmetler kadın üzerinden gidiyor ama kadın simgeleri, dervişleri çok az.

    “MUHARREM, 12 İMAM, EHLİBEYT SİMGELERİNİ KULLANMIYORLAR”

    -Alevilerdeki Muharrem Oruçları’nın Yaresanlarda yansıması ne durumda? 12 İmam ve Ehlibeyt gibi simgeler, kavramlar Yaresanların riteüllerinde kendini hissettiriyor mu?

    Muharrem Orucu’nun Yaresanlar’da da yansıması olduğunu düşünüyordum. Dergahta, günlük sohbetlerde ise konuştuğumuzda Muharrem’e dair hiç bir şey göremedim. Ehlibeyt, 12 İmam gibi kavramlar da yoktu ve buna bana inanılmaz şaşırtıcı geldi. Ali ve Hüseyin makamına ise Şah Sahak’tan (Sultan Sahak) önceki kimlikler olarak bakıyorlar. Yaresanlar dünyayı ilkçağ, Yaresan önceki çağ ve Yaresan çağı olarak yorumluyorlar. Yaresan çağı Sultan Sahak ile birlikte sistemleşiyor ve asıl çağına dönüyor. Pir Bünyamin’i en üstteki pirleri olarak görüyorlar. Ama pirleri bu anlamda eşit görüyorlar. Bizdeki gibi Muharrem, Ehlibeyt, 12 İmamlar ve Hüseyin’in kendisi dahi simge olarak kullanılmıyor. Bunları Şii simgeler olarak kabul ediyorlar. Genel tahammüllerini, ‘Bunların bizimle bir ilgisi yok. Bizim pirlerimiz, mürşitlerimiz belli’ diyerek bunun üzerine kuruyorlar.

    “7 ULU PİRLERİ VAR VE ALİ ASIL 7 PİRİN DIŞINDA KALIYOR”

    -7 ulu pirlerinden bahsetmiştiniz, açabilir misiniz?

    Tanrı arayışları çok önemli ve benim de üzerinde çokça durduğum bir konu. Onlar devirlere inanıyorlar. Bu devirlerde pirler gelirler, Tanrının zatı olarak insanlık için mücadele ederler ve yine bir mürşidin donunda tanrı yeniden gelir. Yüce zatlar bu kimlikler üzerinedir ve bunlar 7 kişidir. Bunların yansıması olan ‘Heftewanan’ diye bir yapı var. Ali, asıl 7 pirin arasında değil. 7 pirler var ve yedilerin altı veya devamı olan pirler var. Ali, bu yedilerin devamı olan pirlerden birisi. O kadar büyük bir rolü yok. Ben, ‘Ali’yi Hakk biliyoruz’ dediğimde, ‘O donemin zatlarından biridir, gelmiş ve gitmiştir’ diyerek ifade ettiler. Elbette çok ilginç. Bu, Alevi toplumunun asimilasyona ne kadar kucak açtığını, ne kadar Şiilik ile üst üste kendini örtüştüğünü gösteriyor.

    “12 İMAMLAR İLE İLGİLİ KAST YOK”

    Muharrem ve Hüseyin ile ilgili büyük bir antropolojik çalışma yaptım. İyi bir karşılaştırmaydı. Yaresan toplumunun ritüellerini görmemiştim. Başka kitaplarımda Yaresan toplumunun bize yakın veya karşıt ritüellerine yer vermekle beraber Muharrem kısmında onlarla ilgili bir belge bulamamıştım. Sanki ulaşamıyor gibi düşündüm. Meğerse toplumda Muharrem ile ilgili herhangi bir oruç ve uygulama yok. 12 İmamlar ile ilgili kast yok. Bizden farkları Muharrem, Ehlibeyt ve 12 İmamla ilgili hiçbir göstergelerinin olmaması. Bundan bağımsız bir pirlik, mürşitlik makamı var ve bu silsile işliyor.

    “ÖLÜM SONRASI CAN KAVRAMI ÜZERİNDE DURUYORLAR”

    -Ölüm sonrasına nasıl yaklaşıyorlar, Yaresanlar için ne ifade ediyor?

    Aleviler gibi Yaresanlar’da da ölüm sonrası olayı çok belirgin. Bizler ölünce nasıl ki can ölmez diyor isek Yaresanlar da reenkarnasyona yaklaşmış durumdalar. Ruh göçünün yeniden bedenlenmesi değil de can kavramı üzerinde duruyorlar. Öyle de ifade ediyorlar. Ölüm Yaresanlar için cennet veya cehenneme gitmek gibi bir şey değil. Yine Müslümanlığın yaratılış tasarımının Yaresanları da etkilediğini düşünmüştüm. Ama hiçte öyle olmadığını gördüm.

    Kullandıkları kavram, ‘Padişah bir inci tanesiydi’ oldu. Bu Alevilikte de öyleydi. Bir inci tanesi vardır ve bu inci tanesi ikiye bölünerek bir yanı ay diğer yanı gün oldu. Biz buna bir yanı Ali diğer yanı Muhammed oldu diyoruz. Yaresanlar bunu hiç kullanmıyorlar. Yaresanlar’daki padişah yani Hakk bir inci tanesiydi ve bu güzelliğini görmek istedi. Güzelliğini görünce de evreni yarattı. Bunu böyle kullanıyorlar.

    “ALEVİLER İLE ORTAK UYGULAMALARI FAZLACA VAR”

    -Şeriat, tarikat, marifet, hakikat kapısı dediğimiz aşamalar Yaresanlarda da var mı?

    Yaresanlar için dört şey olmazsa olmazdır. Bunlar iç temizliği (hem ruhsal hem bedensel temizlik), dürüstlük (yalan söylememek, bencil olmamak, üstte görmemek), alçak gönüllü olmak ve bir de iyi iş yapmak. Bu dört kavram üzerinden yola giriyorsun ve bunun üzerine bina ediyorsun. Biz Alevilerin şeriat, tarikat, marifet, hakikat kapısı dediğimiz aşamayı Yaresanlar böyle görüyorlar. 4 kapı 40 makam gibi açık bir sistemleri yok. Ama buna benzer yolda yürüme, yükselme gitme-gelme, hak zatı kamil insan olabilme gibi kurguları var. Alevi toplumu ile ortak uygulamalar diyebiliriz.

    “DIŞARIDAN BİRİSİNİN YARESAN YOLUNA GİRMESİ MÜMKÜN”

    -Yola girme nasıl oluyor? Dışarıdan birinin Yaresan yoluna girebilmesi mümkün müdür?

    Yaresanlar yine bizim toplumumuzdan farklı olarak çok küçük yaşlarda bir amca veya rehber üzerinden çocuklarını yola sokabiliyorlar. Çocuklar yolun içerisinde büyümüş oluyor.  Yabancıların Ehl-i Hakk yani Yaresan olması mümkün müdür diye konuştuk. Evet mümkün. Bizdeki, ‘Alevilik doğuştan olur, sonradan olunmaz’ ifadesinde bir yanlışlık olduğunu anlıyoruz. Alevilikte Kürt, Türk, Arap, Roman, Ermeni vs. topluluklardan insanlar var. Böyle ise demek ki farklı topluluklardan gelmemize rağmen Alevi olabiliyoruz. Yaresanlar’da daha sonradan aşiret, aile veya birey olarak katılıyor. Tek farkı uygulanan ritüel. İçerden veya dışardan katılan birine farklı ritüeller uygulanabiliyor. Alevi toplumu ile uygulamaları inanılmaz benzer ve birbirine yakın.

    “HADEN (HİZMETLİ) BİRÇOK HİZMETİ GÖREBİLİYOR”

    -12 hizmet gibi hizmetleri var mı? Var ise hangi kavramlar ile yürütüyorlar?

    Yine 12 hizmet üzerine konuştuk. Yaresanlar’da hadenler (hizmetli) birden fazla kişi olabiliyor ve 7-8 hizmeti yürütebiliyorlar. En büyük hizmet ise gözcülük diyebilirim. Onun dışındaki herkes kurban da tığlayabiliyor, çerağ uyandırabiliyor, peyik oluyor. Bütün bu roller haden aldı altında toplanıyor. Hemen hemen herkes zakir olabiliyor. Yolun öne çıkan nefeslerini özel biçimde söyleyen zakirler de söz konusu. Temburu alan herkes yolun nefesini okuyabiliyor ve bu kadın-erkek ayrımsız oluyor. Kadınlar hizmette ediyor, eline temburu alıp nefes de okuyabiliyor. Bunu Alevi toplumu ile karşılaştırdığımızda sistemlerin farklılığına rağmen bir ortaklık söz konusu.

    “TOPLUM KENDİ PİRİNİ YARATIYOR”

    -Pirlik, Yaresanlar’da nasıl işliyor? Bir ocak sahibi olması gibi zorunluluk var mı?

    Yaresanlar’da pirler özel bir statüye sahip olmakla beraber baskın bir pir ailesi diye bir şey yok. Kendini ocaklara, bağlayan bir zorunluluk yok. Pirler, birbirlerine geçişken olabiliyor. Dergahta ve ziyarette hizmet yürüterek ya da yolu bilerek bu pirlik makamına taşınabiliyor. Yine bunu Musa-i Kazım’ a bağlayan ve böyle düşünlerde var, tabi çok azınlıkta. Toplum kendi pirini yaratıyor. Bizim toplumumuzun 12 İmamcı düsturu, Ehlibeyt bağlılığı ve ocakların zorunlu olarak İmam Musa Kazım’a bağlanması gibi bir şey söz konusu değil. Bu da kendi özgünlüğünü koruduğunu gösteriyor. Eğer bunları söyler iseler zaten Şialarla aynı kapıyı açmış oluyorlar. Ama Türkiye’de Şialık bu kadar baskın olmadığı halde bizler azınlık durumundaki Şiilere yakın olmakta beis görmemişiz.

    “ŞAH HATAYİ, YARESANLARDA KARİZMATİK BİR KİMLİK DEĞİL”

    Yaresan toplumunda böyle bir etki yok. Bu kendimizi kandırmaktır. Yaresanların nefesleri, divanları içerisinde ne 12 İmamı, ne Hüseyin’i ne de Ehlibeyti görüyorsunuz. Ama bizlerin içine sızdığı için de sanıyoruz ki bir süreden sonra inançsal bir değişim oldu. Hayır, böyle bir şey yok. Yine Şah Hatayi onlarda büyük bir simge, kimlik değil. Halbuki çok yakınlar ve 300 kilometrelik alan içerisindeler. ‘Evet Şah Hatayi’nin nefeslerinin bazılarına yer veriyoruz, ama onun nefesleri bizlere yol gösterici değil’  diyorlar. Onlara yol gösterici olan nefesler sistematiği daha farklı. Alevilere Şah Hatayi dendiğinde buradan kalkarak yollarına düştüğümüz bir toplumsal ve karizmatik kimlik olarak önümüze konuluyor. Hacı Bektaş’ı, Nesimi’yi biliyorlar, saygı gösteriyorlar. İran coğrafyasından çıkan ve bizim çok değer verdiğimiz kimlikler Yaresanlar’da değerli olamayabiliyor. Kerbela yine Yaresanlara çok yakın. Ama Kerbela’ya gitmiyorlar. Hac merkezleri kendi pirlerinin makamları oluyor.

    “MEZAR TAŞLARINDA KENDİ PİRLERİNİN İSMİ VAR”

    Sadece erkanları değil, mezar taşlarında da kendi pirlerinin isimleri oluyor. Birkaç mezar taşını okuduğumda doğrudan pirlerinin ismi olduğu anlaşılacaktır:

    Huvaye Ya Ali
    Merhum Almaz Hüseyin (Ya da Hüseyin Almaz)
    Rıza’nın kızı, Kırmanşan Goranlı
    1981 (Hakk’a yürüdüğü tarih)….

    …..

    Ne kadar cefa çekmişsem de bu dünyada
    Tüm dünya benim olsa da bir gün göç edeceğim
    Rehberim hazreti (pir)  Davut, pirim Bünyamin
    Delilim cemim, padişahım baştacım
    Serverim Pir Muhsin
    Evvel ahir yar…

    Görülüyor ki mezar taşlarında pirlerinin ismi var. Yine diğer bir mezar taşında yazanlar ise şöyle:

    Ya Hu!
    Evvel yar, ahir yar
    Delilim Davut, Pirim Yadigar..

    “AMACIM, ‘BİZ KİMİZ, ONLAR KİM’ SORUSUNA CEVAPTI”

    Buradan görüyoruz ki Alevi toplumu kendi unsurlarını unutmuş. Mezar taşlarında belli simgelerin, ifadelerin olması gerektiğini söylüyoruz. Mezar taşlarına fatiha yazılmadan kendilerini var edemiyorlar. Dersimlilerin atalarının mezar taşlarındaki simgeler ve üzerlerindeki yazılar orada duruyor. Yan tarafa yapılan mermer mezarlara veya eski mezar taşlarının önüne fatiha konduruluyor. Yaresanlar’da böyle bir şey yok. İran’a giderek Yaresanlara dair çalışma yapmamda asıl sebeplerden birisi karşılaştırma yaparak, ‘Biz kimiz, onlar kim’ öğrenmekti. Bunu öğrenmek kadar geçmişte nasıl olduğumuzu görmek, seçmek için bir olanak oldu. Bundan çokta yararlandım. Gelecek dönemlerde bununla ilgili daha fazla çalışma yapmakla kendi açımdan hem bakış açımız hem de şaşkınlıklarımız artacak.

    Ersin ÖZGÜL / MUĞLA

    İLGİLİ HABERLER:

    ‘Yaresanlarda dergah sistemi çok güçlü ve canlı; öz değerleri ile kendilerini koruyorlar’ (1)-VİDEO

     

     

  • ‘Yaresanlarda dergah sistemi çok güçlü ve canlı; öz değerleri ile kendilerini koruyorlar’ (1)-VİDEO

    ‘Yaresanlarda dergah sistemi çok güçlü ve canlı; öz değerleri ile kendilerini koruyorlar’ (1)-VİDEO

    PİRHA- Yakın zamanda temaslarda bulunduğu Yaresanlara dair izlenimlerini aktaran Sosyal Antropolog Hasan Harmancı, özgün bir sosyolojik dokusu olan, kendine özgü bir dizi değer ve norm içeren Yaresan toplumunun, tüm baskı ve asimilasyon politikalarına karşı kendisini öz değerleri ile savunduğunu kaydetti. Harmancı, “Devlet destekli Şialar büyük baskılar uygulama çabasında. Ama müthiş bir güç olarak Yaresanlar da kendilerini koruyorlar” dedi. 

    İran’a gidişini, “Antropolog eğer gidip alanı görmemiş ise o alan ile ilgili susması gerekiyor. Benim de konuşabilmek, yazabilmek ve karşılaştırma yapabilmek için gitmem gerekiyordu ve gittim” sözleriyle anlatan Sosyal Antropolog Hasan Harmancı, İran’da bulunan Yaresan toplumuna dair temaslarını ve izlenimleri PİRHA’yla paylaştı.

    Yaresanların, kendi yaşam alanlarında, öz değerleri olan ziyaret mekanlarında günlük yaşamlarına devam ettiğine dikkat çeken Harmancı, bu mekanların mürşit ve pir makamları olduğunu kaydetti.

    Harmancı, Aleviler gibi Yaresanların olduğu bölgelerde özel mezarlıklar ve mezar taşları olduğunu kaydederek, Hakk anlayışının bu mezar taşları üzerindeki figür ve yazılarda kendini hayli güçlü olarak hissettirdiğini vurguladı.

    Alevi toplumunun cemlerini yaptıklarını, adaklarını adadığı, lokmalarını paylaştığı, özel günlerinin öncesinde gittikleri  ve güncel hali ile zayıflamış olan ziyaret kültürünün Yaresanlarda aksi yönde çok daha güçlü olduğunu belirten Harmancı, bu ziyaretlerin Yaresanlar için yaşam alanı olduğunu ifade etti.

    Yaresanların doğal yaşam alanları olan dergahlarında günlük ritürellerini gerçekleştirdiklerini ve dışarıdan dergahlarına yönelik hiçbir müdahalenin gerçekleşemediğinin altını çizen Harmancı, Türkiye’deki Alevi dergahların işgal edilerek müze niteliğinde işletildiği gerçekliğine dikkat çekti.

    3 bölüm olarak yayınlanacak Hasan Harmancı röportajının ilk bölümü şöyle:

    “KONUŞABİLMEK VE KARŞILAŞTIRMA YAPABİLMEK İÇİN GİTMEM GEREKİYORDU”

    PİRHA- Sosyal antropolog olarak dönem dönem coğrafyanın farklı bölgelerini dolaşarak tarihsel ve güncel olarak toplumları inceliyorsunuz ve kayıt altına alıyorsunuz. Sizi İran’a götüren arayış neydi?

    HASAN HARMANCI: Türkiye’de özellikle Alevi toplumunda ölüm sonrası kavramlarını çalışmaya başladım. Bununla ilgili epey bir çalışma yaptık. Türkiye ve Avrupa’da Hakk’a yürüme erkanları üzerine çalışmalar yürüttük. Hacı Bektaş Veli Dergahı’nda bir kitapçık çıktı. Daha sonrasında Almanya’da bulunan ‘Pişmeden Pişirilmez’ adlı bir grup ve Alevi Eğitim Enstitüsü bir çalışma yaptı. Bunların hepsinde yer aldım. Sonrasında, ‘Sadece Türkiye’deki Aleviler mi bu konuda sorun yaşıyor’ diye sordum. Aynı zamanda Alevilerde tanrı nedir, can nedir, ölüm sonrası algıları nedir gibi soruları karşılaştırmak istedim. Yollara düştüm ve İran’a gidişimin bir gerekçesi de bu idi. Ehli Hak yani Yaresan toplumunu tanımıyorum. Okudukça tanıyoruz ve çok az nefeslerini biliyoruz. Antropolog eğer gidip alanı görmemiş ise o alan ile ilgili susması gerekiyor. Benim de konuşabilmek, yazabilmek ve karşılaştırma yapabilmek için gitmem gerekiyordu ve gittim. Bu gitmelerim devam da edecek.

    “HALK DEMOKRASİ VE İNANÇ ÖZGÜRLÜĞÜ İÇİN DİRENİYOR”

    -İran’da genel hava nasıldı? İnançlar ve kültürlerin bu yönlü bir baskı ve zora maruz kaldığı biliniyor. Sizin izlenimleriniz nasıldı?

    İran’da inançlar büyük baskı altında. Biz bunu buradan görüyoruz. Dikkatimi çeken şey ise; İran’da herkesin çarşafın içinde olduğu düşüncesi. Elbette Türkiye’de de belli bölgeleri esas aldığımızda bu izlenimler vardır. Ama Türkiye’den daha özgür ve gerçekçi bir toplumla karşılaştım. Kadınların sokakta yürürken, giysileriyle, tutumlarıyla direnen tarafını görebiliyoruz ve kapalı bir toplumdan bahsedemeyiz. Hep bir yanılgı içerisindeyiz. Medyanın bize gösterdiği ile bizler toplum budur diyebiliyoruz. Halbuki aramızdaki ayrımı, uçurumu arttırmak veya örnekleme yaparak, ‘Bakın bu olursunuz’ biçiminde bir noktaya taşınıyor. Halk orada da demokrasi, insan hakları, inanç özgürlüğü için direniyor ve direnmeye devam ediyor.

    “REFERANS VE YOL DİLİNİ KULLANINCA İLETİŞİM GELİŞİYOR”

    -Yaresanlar ile nasıl iletişime geçtiniz? İletişimi nasıl sağlayabildiniz? Dışarıdan biri olarak nasıl karşılandınız?

    HASAN HARMANCI: Antropoloji çalışan biri için topluma ulaşmak meşakkatli olabilir ama onun mutlaka bir referans kanalı vardır. Onlara yakın ve onlardan olan insanlarla bir yolla diyalog kuruluyor. Tabi toplumda tanınmış olmak, belli kitapları olmak da bir etken. Karşılıklı referanslarımızı kullanıyoruz. Kolayca iletişim sağlayabiliyoruz.
    Her yabancı tabi tanımadığı birini dışında tutmaya çalışır. Misafirpervelikte asla taviz vermezler ve Alevi toplumunun konukseverliğine çok yakın bir konukseverlik var. O konukseverlik içerisinde kendini ve arayışını ifade etmeye başlayınca, bir de referanslarının yanında yol dilini kullanınca iletişim doğalında gelişiyor.

    “YARESANLARDA İNANÇ MERKEZLERİ ZİYARET BİÇİMİNDE”

    -Ziyaret kültürleri nasıldı? Bu mekanlara ne atfediyorlar? Özellikle Düzgün Baba, Hacı Bektaş gibi kutsallık atfettikleri makamları var mı?

    HASAN HARMANCI: Yaresan toplumunun bizden farkı bütün inanç merkezleri ziyaretler biçiminde oluşmuş. Onlardaki pirler ve mürşitlerin makamları ziyaret yerleri biçiminde. Dergahları ve ritüel bölgeleri tamamen belli bölgelere ve pirlere-mürşitlerin makamlarına adanmış biçimde yer almakta. Bu inanç merkezlerini kullanmaları bizden çok ileri bir düzeyde ve geleneklerini sürdürüyorlar. Bundan daha 20 yıl önce Alevi toplumu cemlerini, adaklarını, nikahlarını yapacaklarsa önce ziyaretlerine giderlerdi. Yaresanlar ise bu geleneklerini hala sürdürüyorlar.

    “KADIN-ERKEK AYRIMSIZ BİRBİRLERİNE NİYAZ İLE YAKLAŞIYORLAR”

    -Nasıl giderler, ne gibi hazırlıklar yaparlar? Bu mekanlardaki iletişimleri ne boyutta? Niyazlaşma ritüelleri Alevilere benziyor mu?

    HASAN HARMANCI: İran’da niyaz kültürü çok yüksek. Kadın-erkek ayrımsız birbirlerine niyaz ile yaklaşıyorlar. Erkekler arasında süren kültürel, inançsal bir yaklaşım gibi görülüyor ama öyle değil. İnanç merkezine girerken biz Aleviler gibi niyazlaşarak giriyorlar. Eşiğe niyaz etme, eşiğe girmeden önce Yaresanlarda da var. Benim gördüğüm örnekler ya da karşılaştığım kişiler, geleneğe daha bağlı olan atalarımız eşik dışından başlayarak sürünerek içeriye girmeyi niyazlaşma olarak yürütürlerdi. Yaresanlarda böyle birkaç niyazlaşma ile karşılaştım. Bu bir çeşitlilik içeriyor, tek bir tiplemesi yok.

    “SULTAN SAHAK’A ADANMIŞ 3 GÜNLÜK ORUÇLARI VAR”

    -Belli bayram, oruç, kutlama vs. denk geldiniz mi? İzlenimleriniz var mı?

    HASAN HARMANCI: Benden bir 10 gün kadar önce oruçları vardı ve ona yetişemedim. Alevi toplumunun Hızır, Newroz ve bir de Muharrem orucu var. Onların ise (Yaresan) Şah Sahak’a (Sultan Sahak) bağlanmış, onun başından geçen bir olaya istinaden tutulan 3 günlük bir oruçları var. Onun dışında herhangi bir oruçları söz konusu değil.

    Bizim gibi Newroz onlar için de çok önemli. 5 gün boyunca tatil ilan edilir ve Yaresan halkı da bundan yararlanır. Newroz önemli bir kutlama dönemidir ama orucu yoktur. Muharrem, İran’da çok belirleyici özelliğe sahip olmasına rağmen Yaresan toplumu Muharrem’i bilmiyorlar. Muharreme dair bir oruçları ve ritüelleri yok, hatta bunu konuştuğumda garipsediler.

    “MEZARLARINDA GEÇMİŞE BAĞLI KALMIŞ DURUMDALAR”

    -Taşlar, mezar taşları da dahil olmak üzere bu topraklarda yaşayan toplumların ve bölgelerin tarihi hafızasıdır. Geçmişe dair okumalar ve bilgiler hakkında bu taşlar ön açıcı olmakta. Alevilerin yaşam alanlarındaki mezar taşları üzerine işlenmiş kimi figürlerin, sembollerin ve öğütlerin olduğu biliniyor. Yaresanlarda da bu mezar taşı kültürü var mı? Var ise sembollerde ne ile karşılaştınız, okumalar yapabildiniz mi?

    HASAN HARMANCI: Son yıllarda Alevi toplumunun hafızasında yanılsama veya hızlı bir biçimde asimilasyon görüyorum. Kimileri buna entegrasyon diyorlar ama entegrasyondan da ağır bir asimilasyon ile karşı karşıyayız. Hele ki şehirleşme bizleri bir bataklığa çekmiş durumda. Bu nedenle Alevi toplumunun kimliğinin ve inancının önemli bir simgesi olan Hakk’a yürüme erkanları üzerine çalışmalar yürütüyorum. Hem Bektaşi mezar taşları hem de Alevi köylerindeki geçmiş döneme ait mezar taşlarındaki simgelerin, işlenme biçimlerini ve kullanılan taşa kadar hepsinin üzerinde durmaya çalışıyorum. İran’da bunu tabi ki önemsedim.

    Yaresanların olduğu bölgelerde özel mezarlıkları var. Orada hem dili , hem simgeleri okuyorsunuz, hem de felsefeyi görüyorsunuz. Bu üçlü yapıyı orada görmek mümkün oluyor. Yaresanlar geçmişe bağlı kalarak son dönemdeki simgelerini yenilemiş durumdalar. Bunu daha çok yazıda görüyorsunuz. Bazı mezarlarda keskin olmayan simgelerin kullanıldığını gördüm. Mezarların bizden bir farkı da mezar taşlarını yatay kullanıyorlar. Mezar alanları ziyaret alanları ile bir bütün ve ziyaret yerlerindeki mezar taşları üzerinde yürüyebiliyorsunuz. Bedenini toprağa sırladığımız can ile bir işimiz kalmıyor. Bizler ise mezarların arasında gezerken onların olduğu toprağa basmayı kendimize yediremiyoruz. Yaresanlar ise bunu yok sayıyor. ‘Onların bedenleri toprak oldu ve toprağa basılır’ diye düşünüyorlar. Biz Aleviler, Müslümanlar ile mezarlarımız yan ana olduğu için bu sorunu yaşıyoruz. Ehli Haklar Yaresanlar ise kendi ziyaret yerlerini veya dergahlarını mezarlık olarak ilan etmiş durumdalar.

    Böyle olunca, herkes yakın gördüğü pirinin, mürşidinin dergahının bulunduğu bölge aynı zamanda mezarlıkları olarak geçiyor. Böylece İran toplulukları ile mezarlıkları da karışmamış oluyor. İran’da Müslümanların veya Şiaların mezarlarının taşları dik iken Yaresanlarda mezar taşları yatay ve toprakla bir. Bir mermer; üzerinde yazı ve simgeler var.

    “TAŞLARDA GORANİCE NEFES VE BEYİTLER İLE KARŞILAŞIYORSUNUZ”

    -Mezar taşlarında İslam terminolojisi ile karşılaştınız mı?

    HASAN HARMANCI: Doğrusu bu konuda bir ön yargım vardı. İnanılmaz bir biçimde kendileri kültürel ve inançsal olarak koruma içerisine girmişler. Devletin baskı aygıtlarını yoğunlaştırdığı pir ve mürşit ziyaret yerlerinde bunun kendisini seçebiliyorsunuz. Devletin yazdığı yazı, astığı tabela ve Yaresanların yazıları ile astığı tabelalar çok farklı. Mezarlıklarda bu baskıyı çok görmedim. Bizzat mezarlarını kendileri organize ediyorlar, dışardan birinin müdahalesi olmuyor.
    Mezar taşlarının üstünde de kendi dillerinde (Kürtçe’nin Gorani lehçesi) nefesler olabiliyor veya gülbeng ile karşılaşıyorsunuz. Onların yol gösterici, yol açıcı olduğunu görüyorum.

    “ÇOK KİŞİ DE İKRAR ALARAK MUSAHİP OLUYOR”

    -Kendi içlerinde musahiplik, kirvelik gibi kurumlar var mı?

    HASAN HARMANCI: Kirvelik Ortadoğu’nun genel bir uygulaması ve bu Yaresanlarda da var. Biz musahipler diyoruz ama onlar yol kardeşliği, yol yoldaşlığı biçiminde bir kavram kullanıyorlar. Bizde musahiplikte evli dört can bir araya gelir ve bunun üzerine bir ritüel bina edilir. İkrardan sonraki aşama olarak kabul ediliyoruz. Yaresanlarda ise çok sayıda kişi birlikte ikrar aldıklarında bu ritüele musahiplik diyorlar. Her yıl da görgüden geçiyorlar. Bizler gibi çok açık ‘cemimiz, yolumuz var’ biçiminde konuşmayı tercih etmiyorlar. Bunu günlük yaşama katıldıkça ve onlarla konuştukça öğreniyorsunuz. Bu, dışardan kim olursa olsun ona karşı kendini gizleme, ifade etmeme ile ilişkili bir durum.

    “GÜÇLÜ BİR TOPLUM, CANLI BİR DERGAH HAYATI VAR”

    -Kendi dışındaki toplumlarla ile ilişkilenme durumları ne boyutta?

    HASAN HARMANCI: Maalesef çok açık değiller. Çokça biliniyorlar ve kendilerini saklamıyorlar. Ancak başka toplumlarla bir araya gelmiyorlar. Kırmanşah’a gittiğimizde bölgenin Yaresanlar açısından çok güçlü bir toplum olduğunu gördük. Ziyaretlere gittiğimizde kendileri bizzat derviş, hizmetli olarak yer alabiliyorlar. Günlük hayatlarının bir parçası gibi gelerek konaklıyorlar, ritüellerini gerçekleştirebiliyorlar. Canlı bir dergah hayatı sürüyor. Yabancılar ile ara ara çatışmalarını ifade ettiler. Benim gittiğim yerlerde çoğunlukla kendileri dışında kimse yaşamıyor. Yaresan köylerine ne Şiiler ne de Sünniler pek yaklaşmıyorlar. Birbirleri ile dayanışma duygusu içerisinde hareket ediyorlar. Devlet destekli Şialar da büyük baskılar uygulama çabasında. Ama müthiş bir güç olarak Yaresanlar da kendilerini koruyorlar. Evet yasaklar var ama Yaresanlar kendini korumaya devam ediyor.

    “YARESAN DERGAHLARI HALA İŞLİYOR, ALEVİLERİN İSE İŞGAL ALTINDA”

    -Dergah sistemlerinin işleyiş biçimi nasıl? Hala canlılığını koruyor mu?

    HASAN HARMANCI: Bölgede yine Duşima ziyaretine gittik. Duşima, anlam olarak iki dut ağacını karşılıyor ama iki şah, şahın merkezi diye de kullanıyor. Burası bir merkez ve o köyün günü birlik canlılığını görünce bana çok ilginç geldi. Dergaha ancak referanslar ile girebiliyorsunuz. Güvenliği ve kendi alanında korumaları var. Dergaha girince 15-16. yüzyıl binası ile karşılaşıyorsunuz. Kesme taşlarla yapılmış, özel dizayn edilmiş ve restore edilen bölümleri olan bir yapı vardı. İçeri girdiğinizde hizmet edilen, iş bölümü yapılan toplumsal bir aygıt var. Türkiye’de ise bizim dergahımız elimizden alınarak işgal edilmiş durumda. Devlet orayı bir güzel müze olarak işletiyor ve bizlerde ücret ödeyerek içeri giriyoruz. Bizler birkaç girişim yaptık ve içeride ancak cem tutabildik. Ama Yaresanların dergahının ve postnişinin (Yaresanlar ağa efendi olarak tanımlıyor) olduğu yer hala canlılığını koruyor. Toplum hafızası olarak orada işliyor. Çevre köyler oraya bağlılıklarını bizzat devam ettiriyorlar.

    “KENDİLERİNİ İFADE ETMEDE ÇOK İYİ GÖRDÜM”

    -Böyle olunca kendi aralarındaki ilişki ağı da güçlü oluyor öyle değil mi?

    HASAN HARMANCI: Bizleri misafir ettiklerinde nereleri gezebileceğimize, nasıl diyalog kurabileceğimize dair bizi yönlendirdiler. Bu hem sağlıklı yürüyebilmek hem de nereye gidebileceğimizi görmek için çok önemliydi. Hatta Yaresan rehberler eşliğinde birkaç yeri gezdik. Toplum olarak kendilerini anlatma ve ifade edebilmede kendilerini çok iyi gördüm. Bu çok yaratıcı bir şey. Hem örgütlülüğün sürmesi hem de toplumsal güç açısından bunları çok iyi okumak lazım. Türkiye’de bir dergaha girip çıktıktan sonra bütün ilişkilerin bitiyor.
    Kendileri ile ilgili bir çalışma yaptığımı söyleyince rehberleri ile nerelere gidebileceğimi, hangi ağları kurmamım doğru olabileceğini söylemeleri çok iyiydi. Bu Türkiye’de en çok tartıştığımız alanlardan birisi. Biri geldi mi biz kendimiz ile ilgili neler sunacağız? Bizzat mürşidin kendisi ile konuşma şansım oldu. İki gece boyunca bunları uzun uzun tartıştık.

    “ALEVİLERİ ÇOK İYİ TANIMIYORLAR, BİZLER İÇİN DE EKSİKLİK”

    -Alevileri biliyorlar mı, tanıyorlar mı?

    HASAN HARMANCI: Türkiye’deki Alevi toplumunu çok iyi tanımıyorlar. Tanımamaları bizler için de onlar için de büyük bir eksiklik. Bizler de onları tanımıyormuşuz. 20 yıldan fazladır alanda çalışan biri olarak gittiğimde bu tartışmaların içerisine girinceye kadar eksik olduğumu düşünmemiştim. Muhabbetlerin içeriğinden yiyeceklerine, dergahtaki odaların tasarımına kadar her şeyin geleneksel biçimde sürmüş olması çok önemliydi. Kadınların katılması, dergaha hizmet edenlerin günlük giysileri, bıyıklarının belirleyici olması ayrıca bu özgün duruma bir örnekti. Bizlere neden bıyıklarımız olmadığını sordular. Bende Aleviyim, aynı toplumsal kesimden geliyorum dememe rağmen bıyıklarım olmadığı için bir yabancılık hissettiklerini sezinledim. Bıyık, Yaresanlıkta belirleyici oluyor.

    “YARESAN ZİYARETLERİ ÇOK CANLI BİÇİMDE YAŞIYOR”

    Yine Yaresan ziyaretlerinin birçoğu çok canlı bir biçimde yaşıyor. Gün içerisinde rastgele bir yerden geçerken o ziyaretlerin bu canlılığını görmek bizleri müthiş etkiledi. Baba Hoşin’in (Yaresanlarda kutsallık atfedilen bir yol yürütücüsü) sır olduğu bir mağaraya gittiğimizde insanlar peş peşe gelerek çerağlarını uyandırıyorlar, orada oturuyorlardı. Hepsi bir arada canlı bir yaşam sürerek günlerini tamamlıyorlar. Bir toplumun hafızasını ve inancı nasıl yürüttüğünü görmek benim için çok yararlıydı.

    Ersin ÖZGÜL/MUĞLA