Etiket: şükrü aslan

  • GADEV Alevi Akademisi’nde, ‘Adıyaman’ konuşuldu

    GADEV Alevi Akademisi’nde, ‘Adıyaman’ konuşuldu

    PİRHA-GADEV Alevi Akademisi, Alevi coğrafyalarını demografi, ritüel ve gelenekler üzerinden ele alan 2026/2027 eğitim programını başlattı. İlk konferansta Veli Büyükşahin tarafından Adıyaman başlığı ele alınırken, Ali Sizer’in deyiş ve kılamlar seslendirdi.

    Alevi toplumunun inançsal, kültürel ve tarihsel birikimini bilimsel bir perspektifle ele almayı hedefleyen GADEV Alevi Akademisi, 2026/2027 eğitim programını başlattı.

    Programın ilk etkinliğinde, “Bir Alevi Coğrafya Bulam / Adıyaman: Demografi, Ritüeller, Gelenekler ve Mekânlar” başlıklı konferansla başladı.

    Açılış konuşması yapan DEM Parti İstanbul Milletvekili Celal Fırat ve Prof. Dr. Şükrü Aslan, Alevilik ve eğitim programı hakkında konuştu.

    Sanatçı Ali Sizer, seslendirdiği deyişler ve kılamlar ile inanç ve kültürün sözlü aktarım geleneği hakkında bilgi paylaştı.

    Gazeteci Veli Büyükşahin de, “Bir Alevi Coğrafya Bulam / Adıyaman: Demografi, Ritüeller, Gelenekler ve Mekânlar” başlığıyla ilgili sunum yaptı.

    HABER MERKEZİ

  • Dersim’in Geyiksuyu köyünde inanç ve kültür buluşması gerçekleşti-VİDEO

    Dersim’in Geyiksuyu köyünde inanç ve kültür buluşması gerçekleşti-VİDEO

    PİRHA-Dersim’in Geyiksuyu köyünde, Geyiksuyu Çevre Köyleri Cem ve Kültür Evi’nde panel düzenlendi. Alevi topluluklarının her birinin diğerinden farklı olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Şükrü Aslan, “Ancak bu durum onların Alevi oldukları gerçeğini ortadan kaldıran bir şey değil. Türkiye’de bir barış ortamı tesis etmek istiyorsanız önce Alevi geleneğine bir bakın. Bu gelenek birinin ötekine zulmetmesini yasaklayan, onu çok büyük suç sayan bir gelenek” dedi.

    Dersim’in Geyiksuyu köyünde, Geyiksuyu Çevre Köyleri Cem ve Kültür Evi’nde ‘İnanç ve kültür buluşması’ şiarıyla panel düzenlendi. Panele konuşmacı olarak Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Başkanı Cuma Erçe, Prof. Dr. Şükrü Aslan, Baba Mansur Ocağı evladı Narin Gülçiçeği, Bischofsheim Belediye Meclis Üyesi Ali Kadir Tanrıverdi katıldı.

    Panele yerine kayyım atanan Dersim Belediyesi Eş Başkanı Cevdet Konak, Hozat Belediye Başkanı Aydın Kaya, Pülümür Belediye Başkanı Müslüm Tosun, siyasi parti ve demokratik kitle örgütlerinin temsilcileri ile çok sayıda yurttaş katıldı.

    “PİR SULTAN ABDAL BUGÜN YAŞASAYDI YİNE ZALİMİN KARŞISINDA OLURDU”

    Pir Sultan Abdal’ın Anadolu’nun yoksul köylülerini örgütleyen bir komutan olduğunu belirten PSAKD Genel Başkanı Cuma Erçe, “Pir Sultan Abdal, bugün yaşasaydı yeri zalimin karşısı mazlumun yanı olurdu. Pir Sultan Abdal bugün yaşasaydı, 1 Mayıs Meydanlarında işçi sınıfıyla beraber yürürdü. Pir Sultan Abdal bugün yaşasaydı, hakları ellerinden alınmış, dilleri yasaklanmış, kültürleri yasaklanmış halkların yanında mücadele ederdi. Pir Sultan Abdal bugün yaşasaydı eminim ki Alevi derneklerinde mücadele ederdi. Pir Sultan Abdal’ı sadece ders kitaplarına sıkıştırılmış küçücük ifadelerle anlatılmaya çalışılan sadece bir ozan olarak görmemek gerekir” dedi.

    “BARIŞ TESİS ETMEK İSTEYENLER ÖNCE ALEVİ İNANCINA BAKSIN”

    Alevi topluluklarının her birinin diğerinden farklı olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Şükrü Aslan, “Ancak bu durum onların Alevi oldukları gerçeğini ortadan kaldıran bir şey değil. Hep birbirine benzeyen aynı tür Alevilik yoktur. Türkiye’de bir barış ortamı tesis etmek istiyorsanız önce Alevi geleneğine bir bakın. Bu gelenek birinin ötekine zulmetmesini yasaklayan, onu çok büyük suç sayan bir gelenek” diye belirtti.

    “İNANCIMIZI VE KÜLTÜRÜMÜZÜ YAŞATALIM”

    İnançlarına sahip çıkma çağrısında bulunan Baba Mansur Ocağı evladı Narin Gülçiçeği, “Ben Avrupa ülkesinde yaşıyorum. İnanın ki evlatlarımız o kadar dardalar ki. Yani orda yaşanan durumu Dersim topraklarında da görüyorum. Yani bu güzel inancımızı, kültürümüzü yaşatalım. Dersim 38’de analarımızın, babalarımızın, dedelerimizin gördüğü o zulmü hepimiz çok iyi biliyoruz. Bu topraklar da buna şahittir” diye ifade etti.

    “DERSİM HALEN ZULÜM GÖRÜYOR”

    Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne kadar Dersim’in Türkiye coğrafyası içerisinde sayılmadığını dile getiren Bischofsheim Belediye Meclis Üyesi Ali Kadir Tanrıverdi, “Dersim’de halen insanlarımız zulüm görüyor, inancı ve dili inkâr ediliyor. Bugün dağlarımız maden projeleriyle deliniyor ama yine de Dersim toplumu mücadelesine devam ediyor” diye konuştu.

    Panel soru-cevap kısmının ardından sona erdi.

    PİRHA/DERSİM

  • Alevilerin Örgütlenme Manzarası – Sorunlar, İmkanlar ve Arayışlar Çalıştayı 2. gününde devam etti-VİDEO

    Alevilerin Örgütlenme Manzarası – Sorunlar, İmkanlar ve Arayışlar Çalıştayı 2. gününde devam etti-VİDEO

    PİRHA – Çok sayıda Alevi örgütü, “Alevilerin Örgütlenme Manzarası” başlıklı çalıştayda bir araya geldi. Akademisyenlerin yaptığı sunumlarda, kurumların önerilerine dair başlıklar paylaşıldı.

    Ülke genelindeki faaliyet yürüten çok sayıda Alevi dernek, vakıf, federasyon yöneticileri, İstanbul’da “Alevilerin Örgütlenme Manzarası – Sorunlar, İmkanlar ve Arayışlar Çalıştayı’nda bir araya geldi.

    Garip Dede Dergahı’nda düzenlenen çalıştay, 4 Ekim’de başlatılıp, basına kapalı şekilde yürütülmüştü. Çalıştayın ikinci günü, “Alevi Örgütlenmesinin Panoraması Toplumsal Yapı, Siyaset ve Değişim” başlığıyla açıldı.

    Çalıştayın açılışı, akademisyenlerin sunumlarıyla başladı. Çalıştayın ilk gününde kurulan masalarda öne sürülen başlıklar aktarıldı.

    “İNANÇSAL ANLAMDA BİR GERİYE GİDİŞ OLDUĞU TESPİT EDİLDİ”

    Çalıştayda ilk olarak Akademisyen Gözde Orhan söz aldı. Çalıştayın ilk gününde yapılan konuşmaların özetini paylaşan Orhan, Masa 1’in ele aldığı başlıklara değindi. Orhan, yapılan çalışma ile dezavantajlı olan Abdallar, Çepniler gibi Alevi gruplarına da yer verildiğini belirterek şunları aktardı:

    “Ankara’da kurulan Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’na dair konuşmalar, öneriler yapıldı. İnançsal anlamda bir geriye gidiş olduğu tespiti yapıldı. ‘Kurumların temel ihtiyaçları üzerinde somut, finansal çözümler üzerinde arayışa girmeliyiz’ denildi. ‘Örgüt içi yapıları daha demokratik hale nasıl getirebiliriz?’ bunu uzun uzun konuştuk.

    Öneriler içerisinde arşiv çalışmalarının kayıt altına alınması gerektiğinin önemine de değinildi. Kurumların bu tür çalışmalara destek vermesi gerektiği vurgulandı.”

    “ÇATI ÖRGÜTLENMESİ ÖNERİSİ ÜZERİNDE DURULDU”

    Doç. Dr. Cemal Salman da çalıştayın ilk gününde ele alınan başlıkları özetledi. Salman, Masa 2 olarak temel çalışmanın ‘örgütler ve örgütlenme üzerine’ olduğunu aktardı. Salman, şunları söyledi:

    “Örgütlerin kendi iç sorunları ve örgütlerle, dergahlar ile ocaklar arasındaki sorunlar üzerine konuştuk. Temel tespitlerden biri, Alevi örgütlenmesi, yüzyıllarca ocak sistem üzerinden yürüdü, modernleşme süreçleri ile beraber ocakların açtığı alanı dernekler ve vakıflar doldurdu. Gençlerin, kadın temsilinin örgütlerde az olması başlıkları da tartışıldı. Dışarıdan ‘Alevilerde çok başlılık, çok seslilik var’ deniliyor ancak burada farklı Alevi topluluklarını da içerisinde barındırmak üzere geniş kapsamlı bir buluşma var. Çepniler, Tahtacılar, Abdallar gibi birçok kesim burada. ‘Örgütler arası ilişkiler’ başlığı da çok önemliydi. Bütün örgüt temsilcileri ‘bir şekilde bir araya gelmemiz gereken bir zemin olmalı’ önerisi sunuldu. Çatı örgütlenmesi önerisi üzerinde duruldu.”

    “ÖRGÜTLERİN, TOPLUMU NE ORANDA TEMSİL ETTİĞİ KONUSU TARTIŞILDI”

    Doç. Dr. Mehmet Ertan da Masa 3’teki başlıkları aktardı. Ertan, Alevi kurumlarının, kamu kurumları, belediyeler ve siyasi yapılarla nasıl ilişki içerisinde olması gerektiğine dair bilgi paylaşıldığını söyleyerek şöyle devam etti:

    “Dergahların, Alevi kurumlarının denetimlerine değinildi. Kamu personeli alımında ayrımcılığın önlenmesi başlığı da öne çıktı.
    Belediyeleri ilgilendiren kısımda ise ‘temasa geçilebilir’ denilerek cemevlerinin kamusal alan olduğuna vurgu yapılıp, dolayısıyla bu belediyelerle ilişki içerisinde olunmasının son derece doğal olduğu belirtildi. Siyasi partilerle tabii ki de temas kurulmalı fikri oylandı ancak Alevi hareketinin oluşturacağı bir diplomasi komisyonunun, kamu kurumlarıyla, siyasi partilerle, belediyelerle temaslar yürütülebilir önerisi çıktı.

    Uzmanların olacağı bir diplomasi komisyonunun ilişki yürütebileceği konuşuldu. Şahsi ilişkiler üzerinden değil; Alevi kurum başkanının, bir temsilci ile değil, komisyon üzerinden görüşülmesi meselesi konuşuldu. Topluma ve kuruma şeffaflık sunulması meselesine de değinildi. Kurumlarla nasıl görüşülmesi gerekir konusu ön plana çıkarken, Alevi kurumlarının da bu konuda kendini dara çekmesi konusu belirdi. Örgütlerin, toplumu ne oranda temsil ettiği konusu da tartışıldı. Örgütler ile toplum arasındaki ilişkiyi kuvvetlendirmek konusu da ele alınan konulardandı.”

    “ALEVİLERE YÖNELİK GERÇEKLEŞTİRİLEN KIYIMARLA YÜZLEŞMENİN ÖNERİSİ DİLE GETİRİLDİ”

    Prof. Dr. Şükrü Aslan ise Masa 4’te yer alan isimlerin hem gençleri hem de ileri yaştaki grupları temsil ettiğini söyledi. Aslan, şunları aktardı:

    “Devletin, inanç kurumlarının yerine geçmek gibi bir amacının olduğu sorunu gündeme geldi. Alevileri tanımak yerine onlar adına bir şeyler yapmak amacı taşıdığına ve meşruiyet probleminin de buradan kaynaklandığı söylendi. Eğer devlet tarafından gerçekten Alevilere ilişkin bir şeyler yapılacaksa temsilcilerin muhatap alınması gerektiğini söylendi.

    Bir ortak tespit de ‘Alevi örgütlenmesinde tıkanma var’ şeklindeydi. Diğer yandan Alevilerin siyasi muhatabı olarak devletin, ilgili kurumlarıyla muhakkak bir şekilde temas kurulması gerektiği ifade edildi. İlgili kurumların Alevilere yönelik atacakları adımlara karşı hazırlıklı olunması gerektiği dile getirildi. Mevcut durumda cemevi örgütlenmesinin, cemevi dışında pek çok işlev içerisinde olduğuna değinildi. Alevi kurumlarının bir hukuk kurumu oluşturması gerektiği konusunda da bir ihtiyaç dile getirildi. Bütün avukatların orada buluşabileceğine değinildi. Eğer Türkiye’de yeni bir anayasa yapılacaksa tabii ki Alevi kurumlarının tamamı burada görüşlerini ifade etsin ama ondan önce Alevilere yönelik bugüne kadar gerçekleştirilen kıyımlarla yüzleşmenin önerisi de dile getirildi.

    Masa katılımcıları içinde 2002 doğumlu bir arkadaşımızın olması, 1995 doğumlu iki arkadaşımızın olması son derece değerli ve anlamlıydı.

    Masa sunumlarında yapılan tartışmalarda sadece mutabık kalınan hususlar burada sunulacaktır. Bunları da tematik başlıklar altında şöyle sıralayabiliriz:

    Alevi Örgütlenmesi Ya da Alevilerin Örgütlenme Manzarasına Dair: Alevi örgütlülüğü ile ilgili olarak yapılan tartışmaların özetini belki de bir katılımcının şu cümlesinde özetlemek mümkün: “Alevi örgütlenmesinde bir tıkanma var”.

    Alevi örgütlenmesinde devletle ilişki kurmak, kimlik inşasının, toplumsal mücadelenin vb. doğası gereğidir. Dolayısıyla devlet ya da ilgili kamu kurumlarıyla ilişki temas vb. bir bakıma kaçınılmazdır. Bu ilişkinin aleni ve Alevilerin taleplerine uygun olarak kurulması gerekir. Bunun için diplomasi de, müzakere de gereklidir. Bu müzakere ve temasın, Alevi kurumları temsil eden kurullar aracılığıyla yapılması uygun olur. Fakat bunun mümkün olmadığı durumlarda Alevi kurumların genel olarak bu müzakerelerde bulunması uygun olur. Kamu kurum yöneticilerinin tercihlerine göre bir temas ve müzakere kabul edilemez.

    Devletin ya da hükümetlerin inanç gruplarının taleplerine yanıt vermek, onlarla müzakere etmek ve onların özgürlük alanlarını açmak gibi görevleri dururken, kendini inanç gruplarının yerine koyup o kimliği kendisinin inşa etmesi kabul edilemez. Bu anlamda sistemin Diyanet İşleri Başkanlığı gibi Sunni Müslüman dünyayı kendi öngördüğü gibi kurma ve yönetme politikası uygulaması sorunlu olduğu gibi Kültür Bakanlığı bünyesinde Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kurması da aynı amaca matuftur ve makul değildir. Bu kurum, kaçınılmaz olarak kendine uygun bir Alevilik inşa etmektedir ve Alevi kurumlar tarafından kabul görmemesi de bundandır.

    Alevilerin yeni bir örgütsel kurum ve yapıya ihtiyacı olduğu, bu yeni kurumsallaşmada cemevi fonksiyonlarının yeniden tanımlanması gerektiği, Cemevinin inançla ve ibadetle ilgili olduğu ve bu sınırlar içinde işlemesi gerektiği, diğer tüm kamusal girişimler (eğitim, sağlık, hukuk, çevre vb.) için ayrı örgütlenmelere ihtiyaç olduğu dile getirildi.

    Aynı şekilde Alevi örgütlenmesinin ihtiyaç duyduğu yeni kurumsal inşanın sadece türkiye’de değil, dünyadaki tüm alevi kesimleri kapsayacak biçimde inşa edilmesi gerektiği belirtildi.

    Hukuk Alanı ve Alevilerin Geleneğine Uygunluk

    Alevi geleneğinin yüzyıllar boyu “Ocak” sistemi içinde kendini üretmesiyle birlikte, kentsel yeni hayatın getirdiği ortamda büyük ölçüde sendikal örgütlenmeye benzeyen yeni dernek sisteminin kurulması bir bakıma kaçınılmazdır. Bu durumu belki bir yönüyle geleneğin kurumsal yapısında bir savrulma olarak okumak mümkün ama aynı zamanda yeni ortamda yeni imkanlar olarak da düşünülebilir. Dolayısıyla bu alanı düzenleyen yeni bir hukuk sistemine ihtiyaç bulunmaktadır.

    Alevi kurumların hem kendi aralarında, hem de kendi içlerinde yeni hukuk alanları düzenlemek ve bu iki alanın hukukunu yeniden düşünerek inşa etmek. Alevi kurumların dışarıyla ilgili ilişkilerinde ve işlerinde bir “Hukuk Kurumu” olşuturmak ve ve tüm Alevi dünyası için ilgili adımları atmak, rapor oluşturmak ve süreçleri (Türkiye’de ve dünyada) takip etmek. Bir bakıma “Hukuk Raporları” geleneğini oluşturmak. Örneğin “Alevilere Yönelik Hak İhlalleri İzleme komitesi” gibi. Aynı kurul, Türkiye’nin anayasası ve hukuk sisteminin, kimlik dışlayıcılığı ve bilhassa Alevilere yönelik dışlayıcı düzenlemeler yönünden (677, Diyanet Kanunun, Köy Kanunu, nüfus Kanunu vb.) gözden geçiren ve bir çerçeve sunan metin önerileri hazırlamak. Ya da cemevlerini ibadethane olarak kabul eden yeni bir yasal düzenleme hazırlamak gibi. Masa sunum özetleri için bu konuda ilk taslak çalışmalar da sunuldu.

    Bu alanda son olarak Alevilerin talep listesinin güncellenmesi, bu taleplerin tüm Alevi kurumların ortak mücadelesi ve girişimlerinin metinleri olması gerektiği noktasında mutabık kalındı. Bu listeye eklenmek üzere yeni anayasa çalışmalarından önce, Alevi katliamlarıyla yüzleşmeyi esas alan vir “yüzleşme ve Hakikat komisyonu” kurulmasını talep etmek.”

    Masa 8’in oturum özetleri ise şöyle:

    “Bu masa ağırlıklı olarak akademisyenlerden oluştu. İletişim alanından iki, sosyoloji alanından iki, sanat alanından iki akademisyen vardı. Bugün Alevilerin ortaklaşalaştığı alanın teoloji değil, sosyolojik olduğu tespit edildi. Dolayısıyla teolojik alanda tüm Aleviler arasında bir birlik kurmaya çalışmanın makul, uygun, doğru olmayacağı vurgulandı. Sosyolojik alanın kuruluşunda devletin şimdiye kadarki yasakçı politikasının, bugün ABCB gibi bir kurumla sonuçlanmış olmasının hem bir kazanım hem de devletin kendini inanç gruplarının yerine koyması olarak sorunlu olduğu vurgulandı.

    Türkiye’de Alevilerin ilk derneklerinin “Köy Dernekleri” olduğu, kentleşme ve göçlerle birlikte “Ocak” sisteminin ağır şekilde çözülmeye başladığı ve sendikal tip bir örgütlenmenin öne çıktığı vurgulandı. Bu yeni örgütlenme tipinde “Dede” rolünün, dernek başkanına tabi olması bir gerilim olarak tespit edildi. Bu yeni modelde geleneksel Aleviliğe, Ali’ye saldırmak normalleşti. Bu durumun tüm Alevi topluluklarda (Tahtacı, Çepni, Arap Alevileri gibi) aynı şekilde devam ettiği tespit edildi ve vurgulandı.

    Alevifobinin inşasının Türkiye’de hemen her zaman canlı tutulduğu, inşa edildiği ve bugün de devam ettiği vurgulandı. Alevi örgütlenmesinde diasporanın özel bir alan olarak ele alınmasının gerekliliği vurgulandı. Özellikle iletişim alanında yeni bir politika gerekliliği tespit edildi. Dijital ortamda kimlik inşası ve örgütlenmenin çok daha özel bir uzmanlık ve biçim olarak kurulması gerektiği vurgulandı.

    Dikey örgütlenme modelleri yerine, yatay örgütlenme modellerinin geliştirilmesi gerektiği vurgulandı. Alevi hafızasının inşasının esas alan örgütlenme modelleri ve araçlarının inşasının önemi vurgulandı. Bu anlamda söz ve müziğin Alevi gelenek ve kimliğinin inşasındaki öneminin altı çizildi.

    Alevi kurumların demografik özellikleri ile ilgili kapsamlı araştırmalara ihtiyaç olduğu tespit edildi. Önce bu alanın manzarasını tespit etmek gerekir.

    Alevi Bektaşi kurumlarında kadınların görünmez oluşunun çok büyük bir sorun olduğu ve bunun Alevi geleneği ile uyuşmadığı tespit edildi.

    Türkiye’de ve dünyada Alevi mekanların bir envanterinin çıkarılması ve bunların korunması yönünde özel bir çalışmanın yapılması ihtiyacı dile getirildi.

    Alevilerin bir yol arayışında olduğu tespit edildi. Tüm gerilimlerin buradan kaynaklandığı vurgulandı. Bir Alevi Bektaşi Meclisi kurmanın çok daha uygun bir model olacağı vurgulandı. Tüm spesifik alanların (hukuk, eğitim vb.) bunun alt kurumları olması gerektiği tespit edildi. Bu meclisin alt kurumlarında “Eğitim”in ayrı bir başlık olarak incelenmesi gerektiği tespit edildi. Bu alanda enstitü gibi yeni kurumsal yapılara ihtiyaç dile getirildi. Alevi örgütlerin siyasete angaje olmaması gerektiği vurgulandı. Örgütlerde delegelik sistemini kaldırılması gerektiği vurgulandı. Örgütsel manzaranın tespiti, yeni kurumsal inşalar, alt başlıklar ve bilhassa eğitim.”

    PİRHA/İSTANBUL

  • GADEV Alevi Akademisi’nde Suriye’deki katliama vurgu yapıldı: Dayanışmadan başka yol yok!-VİDEO

    GADEV Alevi Akademisi’nde Suriye’deki katliama vurgu yapıldı: Dayanışmadan başka yol yok!-VİDEO

    PİRHA – GADEV Yönetim Kurulu Başkanı Celal Fırat, Alevi Akademisi’nin açılışında konuştu. Suriye’deki katliama değinen Fırat, “Suriye’de 5 milyona yakın Alevi var. Dürziler ise daha az nüfustalar ve Aleviler kadar zulüm görmüyorlar. İnsanlarımız bir araya gelemiyorsa demek ki bir sıkıntı var. Bizler, farklılıklarımızla bir araya gelmeli, hakikatimizi artık görmeliyiz” diye belirtti.

    Garip Dede Alevi Vakfı (GADEV) Alevi Akademisi 2025 yılı konferansı başladı. “Suriye’nin bugünü ve geleceğinde Aleviler” başlığı ile yapılan konferans Garip Dede Dergahında yapıldı.

    Programın açılışı Anıl Kaya ve Doğukan Kubat’ın seslendirdikleri deyişler ile yapıldı.

    “FARKLILIKLARIMIZLA BİR ARAYA GELMELİYİZ

    GADEV Yönetim Kurulu Başkanı Celal Fırat, programın açılış konuşmasını gerçekleştirdi. Suriye’de yaşanan katliama değinerek konuşmasına başlayan Fırat, şunları söyledi:

    “Bu katliama karşı yoğun tepki dillendirmemiz gerekiyor. Koçgiri’den bu yana çok ötekileştirildik ve halen bu durum devam ediyor. Ama maalesef bu acılardan ders alamadık. Halen insanlar cezaevlerine konuluyor, şu anda da çok acılar yaşıyoruz. Suriye’de kadınlar, kaçırılıp köle gibi satılıyor. Bu kadar acı yaşamış, ötekileştirilmiş topluluk, neden yan yana gelmez? Bizim hiç mi kabahatimiz yok? Kimse inancından, kimliğinden dolayı farklılaştırılmasın diyoruz. Suriye’de 5 milyona yakın Alevi var. Dürziler daha az nüfustalar ve Aleviler kadar zulüm görmüyorlar. İnsanlarımız bir araya gelemiyorsa demek ki bir sıkıntı var. Bizler, farklılıklarımızla bir araya gelmeliyiz. Hakikatimizi artık görmeliyiz. Türkiye’de de yeni bir süreç başlıyor. Maymunları oynamaya gerek yok. Şu an Suriye’de yaşananların yarın Türkiye’de yaşanmayacağının garantisini kimse veremez. Hepimizin üzerinde sorumluluk var. Gelin birbirimizin elinden tutalım, birbirimizin Hızır’ı olalım. Şu an cezaevinde olan binlerce dostumuz var. Zulüm nereden gelirse gelsin lanetleyelim. Hakk, hepimizin yoldaşı olsun.”

    “AMACIMIZ, ALEVİLİĞİ ANLAMAKTIR”

    GADEV Alevi Akademisinin kurucularından Akademisyen Şükrü Aslan da konferansın açılışında konuşma gerçekleştirdi. Alevi Akademisinin 4. yılına girmesi sebebiyle memnuniyetini paylaşan Şükrü Aslan şunları söyledi:

    “Bizler, Aleviliği tanımlama amacıyla yola çıkmıyoruz. Bizim amacımız, Aleviliği anlamaktır. Bu anlama çabası, hem kendi içerimizdeki farklılıklarımızı idrak etmeye hem de farklı süreklerin birbirini anlamaya olanak sağlıyor. Programımızın gidişatını hem güncel hem de tarihsel olarak görevleri düşünerek oluşturduk. Bugünkü konferans çok güncel meselelere işaret ediyor. Arap Alevilerinin öyküsünü dinleme imkanı buluyoruz.

    Bu sene üç programımız daha var. Bir sonraki programımız Haziran 15 gibi olacak. Konu olarak Alevilerin örgütlenme ilişkileri ele alınacak. Türkiye’de Aleviler çoğunlukla dernekler şeklinde örgütleniyor. Bunun ayrıca sorun üreten bir tarafı da var. Çok sayıda dernek olunca tartışma ihtiyaçları oluşuyor. Dernek örgütlenmesi ile ocak örgütlenmesi arasındaki ilişkilenememe durumu sorunlar oluşturabiliyor.

    Aleviler artık dünyada inanç kimliklerinden ötürü resmen tanınıyorlar. Ama Alevilerin anayurdu olan burada halen tanınma durumu bir türlü ilerleyemiyor. Bunu tartışmak için de bir konferans planladık. Yabancı akademisyenlerin ve İstanbul Barosunun da dahil olacağı bir konferans öngördük.”

    “VURGULUYORUM; BUGÜN BİR ALEVİ KATLİAMI VAR”

    Konferansın moderatörlüğünü Veli Büyükşahin yürüttü. Büyükşahin, konuşmasına akademi çalışmasının önemi ve gerekliliğine vurgu yaparak başladı. Suriye’de Arap Alevilerinin yaşadığı katliamın boyutunu özetleyen Büyükşahin, ilk sözü ASİ Der Başkanı Dr. Tevfik Usluoğlu’na verdi. Usluoğlu, “Suriye’nin demografik yapısı ve Alevilerin durumu” başlığını değerlendirdi. “Suriye’de bir Alevi soykırımı var” sözüyle sunumuna başlayan Usluoğlu, şunları söyledi:

    “Peki yarın kim soykırımdan geçirilecek? Dolayısıyla buraya gelen herkesin şunu düşünmesi gerekir; insanlık çürümüş, uygarlık tümden çürümüş. En çok da ahlak çürümüş. Bir kadın Ramazan’da tecavüze uğruyorsa her şey kaybedilmiştir. Herkesin bu meseleye duyarlılık gösterip gerekli çabayı göstermesi gerekiyor. Hiçbir şey insan yaşamından daha kutsal değildir. Vurguluyorum; bugün bir Alevi katliamı var! Suriye savaşı başladığında ‘Alevilerin sınavı olacak’ demiştik. Bu durum tüm coğrafyalardaki Aleviler için de geçerlidir.

    Bugün Türkiye’de sadece Alevi kurumları değil, herkes duyarlı olmak zorunda. Aleviler için değil, çocuklarınızın geleceği için duyarlı olun. Aksi halde bu ateş burayı da yakar. Çözüm İslam’da falan değil. Eğer öyle olsaydı halifesini kendisi öldürmezdi, Kerbela vakası yaşanmazdı. Suriye’de gerçekleşen tahakküm savaşıdır. Bugün Rusya, Mısır ‘Alevi katliamı var’ diyor ama bu örgütleri kendileri yaratmadı mı?

    Suriye’de insanlık merkezli olan her şey katlediliyor. Alevilerin onuruna da tecavüz ediliyor. Artık bir bütünlük oluşturalım. Katliamlar başladığında ‘Aleviler tabuta, Hristiyanlar Beyrut’a’ sloganları atıldı. Ancak bu katliamlar 2024 Aralık’ta başlamadı. İlk katliam 2011 yılında başladı. İnsanları katledip Asi Nehrine atıldı. 8 Aralık’a kadar 200 binin üzerinde Alevi katledildi. 6 Mart’tan sonra Suriye’de 50 binin üzerinde insan katledildi.

    “ÖZ SAVUNMA HAKKI SURİYE’DE MEŞRUDUR”

    Suriye’deki Alevilerin nüfus oranı yüzde 20’dir. Verilen rakamlar kasıtlı olarak saptırılıyor, düşük gösteriliyor. Dürzilerin nüfusu yaklaşık 650 bindir. Şii nüfusu 1 milyon civarındadır. Suriye’de Çerkezler, Arnavutlar, Aramiler vardır. Suriye’nin medeniyeti katledilmektedir. Daha kadının adı yokken kadınlar Suriye’de imparatoriçe olmuşlardır. Şu an tarihi silme operasyonu gerçekleştiriyorlar. Şu anki yönetimin, Suriye’de iktidarda kalma ihtimali yoktur. Muhtemelen bu Colani de katledilecektir. Terörist teröristtir.

    5 binin üzerinde kadın İdlib’e götürülüp cariye yapıldı. 300’ün üzerinde bilim insanı katledildi. Şu anki verilere göre HTŞ, kaleşnikof devleti olmaktan başka bir şey değildir. İsrail’e karşı söz söylemeyen HTŞ, Alevilere yönelik fetvalar verdi.

    Tüm diasporayı karşılayan bir Alevi örgütlenmesi gerekiyor. Tüm Alevi gruplarıyla diyalog kurulup ekip ruhunun oluşturulması gerekiyor. Öz savunma hakkı Suriye’de meşrudur. Muhtemelen Suriye’de dengeler değişecektir. Bugünkü koşullar devam ederse kıyıda Alevilerin özerklik hali söz konusudur. Kerbela’nın ruhu ile sizleri selamlıyorum.”

    “ALEVİLERİN, ESAD’A KARŞI CİDDİ KARŞI ÇIKIŞLARI DA OLDU”

    Dr. Seda Altuğ da konferansta sunum yapan bir diğer isim oldu. Altuğ, “Din, iktidar ve savaş arasında Suriye’de Aleviler” başlığını değerlendirdi. Altuğ, Türkiye’nin Suriye’deki iç savaşın bir parçası olduğunu belirterek şu konuşmayı yaptı:

    “Suriye’deki Esad rejimi, bir ‘Alevi diktatörü’ olarak Türkiye’de adlandırılıyor ancak öyle olmadığını söyleyebilirim. Yaşanan iç savaşla birlikte azınlıkların çoğu ülkeyi terk etti. 2011 Yılına dek Suriye toplumu, farklı kimliklere daha toleranslıydı. Lübnan’dan farklı olarak mezhepçilik dahi yasaktı. Herhangi bir dini ya da etnik kimliğe dayalı siyasi parti kurmak yasaktı. Aleviler de toplumsal bir grup olarak tanınıyordu ancak hukuki olarak Müslümanların altındaydı. Bir tek Dürziler, Müslümanlıktan farklı olarak tanınıyordu. Beşar Esad iktidardan düştükten sonra hapishanelerden çıkanlar arasında uzun yıllar yatan solcular, Aleviler de vardı.

    Suriye’de Aleviler daha çok askerlik görevindeydiler. Günümüzde ise Aleviler Suriye’nin en örgütsüz, en savunmasız kesimi. Alevi Sünni çatışmasının tarihi 2011 yılı değil. 2011 yılına kadar hem Suriyeli Sünnilerin hem de Ortadoğu’daki cihatçıların artmasıyla birlikte Alevilere yönelimi söz konusu. Alevilerin, Esad’a karşı ciddi karşı çıkışları da oldu. Muhalifler, demokratik Suriye’yi savunarak Esad yönetiminin yolsuzluklarına da itiraz etmişlerdi.”

    “DAYANIŞMADAN BAŞKA BİR YOL GÖZÜKMÜYOR”

    Konferans konuşmacılarından Erhan Keleşoğlu ise “Suriye’de yeni iktidar ve siyasal dönüşüm” başlığını değerlendirdi. Suriye’deki iç savaş nedeniyle çok ciddi bir dönüşümden geçildiğini belirten Keleşoğlu’nun değerlendirmeleri şu yönde oldu:

    “Suriye’de 2011 itibariyle yüzbinlerce insan hayatını kaybetti, çok sayıda insan ülkeyi terk etti. Şu an ülkenin altyapısı tamamen yok olmuş durumda. Bu savaş esnasında yönetim ciddi zafiyet içerisine düştü ve sonrasında toparlandı. İran, Hizbullah ve Rusya’nın desteğiyle bu olmuştu. Emperyalist ülkelerin bir av sahası haline gelmişti Suriye. Türkiye’nin de bu savaşta etkisi var. Özelde Kuzey Suriye sahasında Kürtlerin, PKK çizgisinde bir oluşumu engelleme hedefi vardı. IŞİD, bir kara leke gibi bu coğrafyada büyüdü. Buna karşı Kürtlerin öz savunma güçlerini oluşturduklarını gördük. 2024’te 7 Ekim Gazze savaşı sonrasında Suriye’deki dengeler de değişti. Rusya’nın, Ukrayna ile büyük savaşa girişmesi ve kaynaklarının erimesi ardından Suriye’den çekilmesine yol açtı. 2020 yılının Şubat ayında ise Türkiye, Suriye ile savaşa girdi. Bu 5 sene içerisinde ise Türkiye’nin de desteklediği selefi cihatçı unsurlar, öz yönetim pratiklerini oluşturdular. İdlib bölgesinde bu yoğunlaşmanın olduğunu, HTŞ içerisinde bu unsurların çeşitli görevler aldıklarını gördük.

    Esad rejimi düştü ve gelinen noktada ne olacak? 8 Aralık’tan Mart 2025’e kadar Alevi katliamı yavaş yavaş tırmandı. İbrahim Kalın da ilk ziyarete giderek HTŞ’nin arkasında oldukları mesajını verdi. Buarada Şam’da laiklik için gösteri yapan kadınları, Güney’de Dürzilerin kutlamalarını, yeni Suriye’nin inşası için gösteriler gördük ama bu olumlu hava Mart ayında dağıldı. Kamu içerisinde on binlerce insanın işten çıkarıldıklarını gördük. Aleviler, Suriye’nin en yoksul kesimidir.

    Mart ayı başlarında paramiliter güçler, sahil kesimine üşüştü ve soykırım girişimi yaşandı. Bu saldırılar günlerce sürdü. Geldiğimiz noktada olaylar biraz hafiflemiş görünüyor. Şam’a ‘Eğer bu tür işler yaparsanız, kaynak vermeyiz’ diye belirtiliyor. Kaynak bulamadıkları için bu katliamlar kısıtlandı diyebiliriz.

    Yani Suriye’nin geleceğine ne yazık ki Suriyeliler karar veremeyecek. Çok kaygılı günlerden geçiyoruz. Özellikle Aleviler açısından… Aleviler dayanışmayı büyütmek durumunda. Herkesin resmi bir destekçisi var ama Alevilerin yok. Ne yazık ki dünya kötü bir dönemden geçiyor. Yeni bir uluslararası kamplaşmanın eşiğindeyiz. Aleviler için de dayanışmadan başka bir yol gözükmüyor.”

    “ALEVİLERİN BİRBİRLERİNDEN HABERİ YOK”

    Gazeteci Musa Özuğurlu da konferansta sunum yapan bir diğer isim oldu. “Alevilerin, Suriye’nin önceki siyasal rejimiyle ilintili algılanış biçimi, günümüz ve medyadaki manipülasyonlar” konularını yorumlayan Özuğurlu, şu konuşmayı yaptı:

    “Arap Alevileriyle ilgili insanların kafasındaki yanlışlardan bahsetmek istiyorum. Alevilerin birbirlerinden haberi yok. Bu durum devletin asimilasyonu nedeniyle oluştu. Daha yeni yeni kesimler, birbirleriyle tanışıyor.

    Arap Aleviler 1950’lerden itibaren toplum içerisinde birşeyleri kırmayı başardılar. Yanlış bilinen bir bilgi de şu; Arap Alevilerinin sanki sonradan Türkiye’nin güneyine gelip yerleştiği sanılır. Ancak Mersin’den Güney Lübnan’a kadar olan hatta Aleviler yaşar. Dolayısıyla bu coğrafya bizim için yabancı değil. Mersin’den çıkıp Lübnan’a giden birisi kültürel anlamda yabancılık çekmez.

    Hatırlarsanız bir zamanlar Öcalan nedeniyle Suriye’ye savaş açma durumuna gelinmişti. Recai Unakıtan ise bir konuşmasında “Nusayriler sapık” gibi bir söz kullanmıştı ve hemen ardından ‘Türkiye’de de bunlar var ama ben sadece Suriye’dekiler için söyledim’ diyerek ikiyüzlülük yapmıştı.

    Arap Alevilerine ‘Nusayri’ denilmesini iktidar, bilinçli olarak halka empoze etti. Peki neden ‘Nusayri’ deniliyor? Bunun hiçbir bilimsel temeli yok. Eğer birisi size bu kelimeyi kullanırsa bunu reddedin.

    Arap Alevilerinin felsefelerinde devlet kurmak diye bir şey yok. Hafız Esad’ın iktidara gelmesi ise bireysel bir gelişmedir. Aleviler, hiçbir zaman Suriye’nin efendisi falan olmadılar. Arap Alevilerinin köylerine gittiğinizde arazilerinin olmadığını görürsünüz. Alevilerin devletten faydalandıkları, insanlara zulmettikleri büyük bir yalandır. Aleviler için en büyük lüks, devlet memuru olabilmekti. Dolayısıyla Alevilerin, hiçbir zaman Baas rejimiyle bir birlikteliği olmadı. En sonlara doğru devlete bağlılık konusunda da Aleviler öndeydi. Aleviler hiçbir zaman Suriye’deki diyanet işlerine dahi girmedi. Siyasal birtakım hedefler sebebiyle Aleviler şimdi katlediliyor. Suriye’deki Aleviler, Türkiye’deki Alevilerin uzantısıdır. Dünya görüşleri de bu çerçeve içerisinde görülebilir.”

    Konferansın konuşmacıları arasında Avrupa Arap Alevi Federasyonu İkinci Başkanı Hasan Gökyıldız da vardı. Ancak Gökyıldız’ın, özel nedenlerden dolayı konferansa katılım gösteremediği bilgisi paylaşıldı.

    Konferansın sonunda Celal Fırat tarafından katılımcılara teşekkür belgesi takdim edildi.

    PİRHA/İSTANBUL

  • ‘Diyanetin sözü, devleti yönetenlerden daha fazla geçiyor!’-VİDEO

    ‘Diyanetin sözü, devleti yönetenlerden daha fazla geçiyor!’-VİDEO

    PİRHA –Prof. Dr. Şükrü Aslan, günümüz Diyanet İşleri Başkanlığı’nı “Bir tür imparatorluk” sözleriyle ifade ederek devlet üzerindeki yüküne işaret etti. Aslan, “Cumhuriyetin ilk yıllarındaki Diyanet ile bugünkü Diyanet’i aynı kategoride değerlendiremeyiz. Bugünkü Diyanet, herkesi kendisi gibi düşünmeye mecbur eden bir ikinci devlet gibi. Hatta belki de asıl devlet gibi” diye ekledi.

    Pir Haber Haber Ajansı (PİRHA) olarak yeni bir haber dizisiyle Diyanet İşleri Başkanlığı’nı masaya yatırıyoruz.

    Türkiye’de halkın en güvenmediği ikinci kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı her geçen yıl artan bütçesi, genişleyen yetkileri, yaptığı açıklamalarla, verdiği fetvalarla toplumsal yaşamın her alanında gittikçe daha çok söz sahibi oldu. Din işlerinden sorumlu, devlete bağlı bir kurum olarak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), kurulduğu 1924 yılından bu yana devlet içindeki varlığı, işlevleri, iktidar politikalarının hayata geçirilmesindeki etkin rolü, her geçen yıl artan bütçesi ve değişen siyasal konumu itibariyle her daim bir tartışma konusu oldu. Son yıllarda eğitim-öğretimde de etkin rol verilen Diyanet Milli Eğitim Bakanlığı ile çeşitli protokoller imzalayarak laiklik karşıtı eğitimin kalıcılaşması için çabalıyor.

    “Bütçesi büyük, varlığı tartışmalı kurum olan Diyanet‘in tarihsel ve güncel görevini, toplumdaki yerini, laiklik karşıtlığını, kadınlara bakışını, Alevi toplumu üzerindeki etkisini Akademisyen Prof. Dr. Şükrü Aslan ile konuştuk.

    SEKÜLER YAŞAMA KARŞI GELİŞTİRİLEN DİYANET!

    PİRHA: Diyanet’in kuruluş amacı nedir?

    Prof. Dr. Şükrü Aslan: Türkiye’de Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurulması cumhuriyetin hemen ardından gündeme gelen bir konu. Dolayısıyla cumhuriyet ve din ilişkisi bağlamında hep gerilimli tartışmalara konu olmuş bir mesele bu. Gerek DİB kuruluş yasasını incelediğimde, gerekse döneme ilişkin olarak yapılmış analizleri okuduğumda şunu görüyorum; cumhuriyet yeni bir rejim olarak, yani Osmanlı’nın geleneksel dini düzeni dışında daha seküler bir toplum kurma tahayyülü olan yeni bir rejim olarak, dini alanı da düzenlemek ihtiyacını duyuyor. DİB, aslında bu alanı düzenleme ihtiyacının bir ürünü.

    Peki dini hayat dediğimiz ne? Türkiye’de dini hayat, o koşullarda doğal olarak çok baskın. Yani geleneksel kültürler ki onların içerisinde dini kültürler çok baskın, belki de bütün toplumu bunlar yönetiyor. Ve belki de toplumun bütün kesimlerinin gündelik hayatının düzenlenmesinde yeni bu değerler baskın oluyor. Bu değerler gelenekten geldiği için çok güçlü. Dolayısıyla cumhuriyet, bütün diğer alanlara olduğu gibi bu alanı da yeni baştan tanzim etmek gibi bir politik görev belirliyor. Birçok farklı alanda bu yeni düzenlemeler yapılırken geleneksel olanı tasfiye etmek, yani yok saymak ya da yok etmek gibi bir politika izlerken, dini alanda bambaşka bir politika izliyor. Yani tasfiye etmek ve yok etmek değil; görünmez kılmak da değil, tam tersine görünür kılmak ama kontrol altına almak… Bence DİB’in kuruluşunu bize anlatacak anahtar cümle budur. Dini hayatı yeniden düzenlemek, fakat kontrol altına alarak düzenlemek. DİB, bunun aracı oluyor. Çünkü Türkiye’de ‘diyanet’ dediğimiz zaman aslında akla doğrudan Sünni İslam inancı geliyor. Cumhuriyetin de diyanete yüklediği anlam bu. Mesela cumhuriyetin 1924 yılında çıkardığı en uzun kanunlarından biri olan Köy Kanunu’nda, köylerdeki dini hayat tartışılıyor ve köylerde yaşayan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının yapmaları gereken mecburi işler arasında cami ya da mescit belirtiliyor. Yani başka bir inanç mekanı değil. Dolayısıyla cumhuriyet de Sünni İslam’ı kabul edip görünür kılıyor. Kendini de aslında onunla tanımlıyor. Çünkü devleti yönetenlerin pek çok konuşmalarında Sünni İslam’a gönderme yapan birçok açıklama bulabiliriz. Peki neden bu alanı düzenliyor? Kritik soru belki de budur. Dini hayatı hem dönüştürmeyi öngörüyor hem de zaman içerisinde seküler hayatı önündeki bir engel olmaktan çıkarmayı öngörüyor. Bunun için gerekiyorsa radikal biçimde kontrol etmesi gerekir ve biz bu kontrolün mekanizmasına baktığımızda da bu hedefi daha net görebiliyoruz. Kontrol ise şöyle; bütün camilerin bir görevlisi oluyor, bu görevliler hiyerarşik olarak bir üst birime bağlı oluyor ve en nihayetinde hepsi DİB’e bağlı oluyor. Dolayısıyla aşağıdan yukarıya tabi olunan bir ilişki. Yukarıdan aşağıya doğru emir ve talimatnamelerin hızla ulaştığı bir sistem kuruyor. Mesela bunu en net cuma hutbelerinde görebiliyoruz. Merkezden bir metin üretiliyor, bütün Türkiye’deki camilere gönderiliyor ve cuma namazlarında okutuluyor. Mesela ne tür şeyler okutuluyor diye baktığımızda, aslında denetim ve kontrol altına alma politikası daha net anlaşılabiliyor. Ama tabii rejimin, dini hayatı kontrol altına alma politikasının belki en çıplak örneği ezanın Türkçe okunması kararıdır. Bu da DİB’in hemen kurulduğu dönemde değil tabii 1932 yılında bu karar alındığında aslında modern ulus devlet kurma politikasının katı, hiyerarşik bir modern devlet kurma politikasının dini alandaki karşılığını görüyoruz.

    Buradan her şeyin Türkleştirildiği bir politik tahayyül var ve o tahayyül dini hayatın da Türkçeleştirilmesi, dolayısıyla aslında Türkleştirilmesi gerektiğini düşünüyor. 1930’ların Türkiye’sinde her ne kadar Türkiye, Müslümanlığın çok yoğun ve katı şekilde yaşandığı bir ülke olup her ne kadar nüfusun büyük bir çoğunluğu köylü ve adeta pür İslami ritüeller içerisinden geliyor olsa da gelenekler için devletle gerilim yaşayacak, karşı çıkacak halleri yok. O yüzden o kararlar toplumda kabul ediliyor. Ben bu kabulü biraz tırnak içine alıyorum. Çünkü bu uygulama, bir mecburi uygulama. Bir uygulama devlet tarafından mecburi hale getirildiğinde çok değişik grupların onunla karşılaşma biçimi genellikle itaat biçiminde oluyor. O yüzden ezanın Türkçe okunması gibi radikal bir karar bile 1932’nin Türkiye’sinde önemli bir direnişle karşılaşmıyor. Ama tabi kontrol altına almak bundan da ibaret değil. Aynı zamanda çizgiyi aşan, yani rejimin öngördüğü seviyede İslami düşünmeyi ve davranmayı aşan bireyler varsa onların takip edilmesi, yargılanması gibi eylemlere de başvuruyor ki bunun da çok ilginç örnekleri var. Bunların hepsini topladığımızda şöyle bir sonuca varıyorum; DİB, cumhuriyetin kurduğu bir kurum fakat cumhuriyetin bu kurumu inşa etme biçimi ve nedeni Türkiye’nin dini hayatını kontrol altına almaktır. Bu dini hayat Türkiye’de Sünni Müslümanların içinde olduğu bir dini hayattır.

    Cumhuriyetin diğer dini hayatlara dair bir politikası neredeyse yoktur. Daha doğrusu vardır ama o kesimleri görünmez kılmak onlardan bahsetmemek ve yok saymak amacı taşınır. Dolayısıyla onlardan kalmış mekanları da yok etmek amaçlanmıştır ve Aleviler de bunun en tipik örneğidir. Cumhuriyetin Alevilerle ilişkisi onları yok saymak hatta mümkünse yok etmektir.

    “ŞİMDİKİ DİYANET ADETA BİR İMPARATORLUK GİBİ”

    -Tarihsel olarak faaliyetleri nasıl bir yol izledi?

    Dönemsel olarak bu değişiyor. Mesela Cumhuriyetin ilk yıllarındaki Diyanet ile bugünkü diyanet faaliyetlerinin çeşitliliği bakımından ve hükmedebilme gücü bakımından neredeyse kıyaslanamayacak kadar farklı. Şimdi mesela diyanet adeta bir imparatorluk gibi. Aslında adeta bir devlet gibi. Adeta bir ikinci devlet de denilebilir. Dolayısıyla Cumhuriyetin ilk yıllarındaki diyanet ile bugünkü diyaneti aynı kategoride değerlendiremeyiz. Bana sorarsanız Cumhuriyetin ilk yıllarındaki Diyanet devletin yeni rejimi yani cumhuriyetin dini hayatı kontrol altına alma amacını taşıyordu bugünkü Diyanet ise aslında dini hayatı bütün başka toplum kesimlerine dayatmayı esas alıyor. Bugünkü Diyanet, herkesi kendisi gibi düşünmeye mecbur eden bir ikinci devlet gibi. Hatta belki de asıl devlet gibi.

    “DEVLETİN SIRTINDA ÇOK BÜYÜK VE AĞIR BİR YÜK”

    -Sizce süreç içerisinde misyonunda bir değişiklik yaşandı mı?

    Evet. Aslında bunun da çok ilginç bir şekilde kırıldığı bir dönem var. O dönem, 1950’de Demokrat Parti’nin iktidara girişidir. Demokrat Parti’nin ilk icraatlarından bir tanesi ezanın tekrardan Arapça okutulmasıdır. 1950’li yıllardaki DİB’in arşivleri 1930’lu yıllardaki DİB arşivlerinden başka bir şey söylüyor. Bu kez Sünni İslam’a daha fazla gönderme yapan ve devlet yöneticilerinin kendini Sünni İslam şemsiyesi altında tanıtıma çabalarının çok daha baskın olduğu bir zaman. Şöyle söyleyeyim 1950’lerden Sonra Türkiye’de diyelim ki bir siyasi parti kurulacaksa veya popüler biri, siyasete atılacaksa yaptığı ilk iş bir cuma günü camiye gidip namaz kılmak ve her ne söyleyecekse onu namaz sonrasında söylemek… O gelenek 1950’lerden başlayarak günümüze kadar artarak geldi. O yüzden diyanetin bu iki dönemde radikal bir kırılması var. Fakat bunun ötesinde diyanet 1930’ların diyanetinden farklı olarak aslında bütün toplum kesimlerinin sırtında bir yük haline geldi. Çünkü diyanette istihdam edilen kamu personelinin sayısı, dolayısıyla diyanetin bütçesi pek çok devlet kurumlarının, bakanlıkların bütçesinden radikal bir şekilde fazla olduğu için, fakat bu alanda iktisadi hayatı sürdürmeyi mümkün kılacak bir üretim de yapılmadığından bu giderek bir yük haline geldi. Yani bugün DİB, aslında Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin sırtında çok büyük ve ağır bir yük gibidir. Onun için sırtından kaldırıp bir yere koyarsa çok rahatlayacaktır.

    “YEPYENİ BİR DİYANET BİÇİMİ ORTAYA ÇIKTI”

    -AKP’nin iktidar olduğu günden itibaren Diyanet’te nasıl bir değişim yaşandı?

    Yük, daha da çok arttı. Çünkü hemen hemen her dönemde kamu görevlileri, devleti yönetenler, bu alana daha fazla yatırım yaptılar. Çünkü bu alanı istismar edilebilir bir alan olarak gördüler ve istismar ettiler. Yani daima kitlelerin dini inançlarına hitap eden ve onu çok sahipleniyormuş gibi gören, öyle bir politika geliştiren bir tutum içerisinde oldular. Sonra o tutumun bir gereği olarak diyanetin kadrosunu şişirdiler, yeni mekanlar açtılar, hiç ihtiyaç olmadığı halde birçok yere cami yaptılar, oralara görevliler tahsis ettiler ve oraların giderleri kamuya büyük bir yük oldu. Ama bugünün diyanetinin ikinci bir özelliği daha var. Bugünün diyaneti, çeşitli İslami gruplar; yani gündelik dilde onlara tarikat deniliyor, o grupların, diyanetin herhangi bir birimini, camisini ya da mekanını bir tür kendi kontrolüne aldığı yepyeni bir diyanet biçimi ortaya çıktı.

    Cumhuriyetin kuruluşundaki dini hayatı kontrol altına almayı amaçlayan Diyanet, çok farklı İslami grupların kontrolü altına aldığı bir kuruma dönüştü. Şimdi artık onların sözü geçiyor. Hatta o kadar çok sözleri geçiyor ki birçok yerde onların sözü aslında devleti yönetenlerden daha fazla geçiyor.

    “DEVASA ŞİŞMİŞ BİÇİMİ İLE DİYANET”

    -Diyanet bir taraftan en güvenilmez ikinci kurum olurken, Meclis’e sunulan 2025 bütçesinden 130 milyar 119 milyon ₺  ile 6 bakanlığın bütçesini geride bırakarak bütçeden aslan payını almasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Diyanet için ‘yük’ dememin sebebi zaten bu. Bugün Türkiye, kamusal sürdürülebilirlik açısından ciddi handikaplar yaşıyor. Dikkat edin, tasarruf tedbirleri falan, vergiler arttırılarak bir şekilde bu süreci atlatmaya çalışıyorlar. Bu yük nereden kaynaklanıyor diye dönüp kamuya baktığınızda ilk gördüğünüz şey devasa şişmiş biçimi ile Diyanet oluyor. Üstelik bu artık bildiğimiz o klasik İslam inancındaki, mesela israftan kaçınmak gibi dediğimiz bütün dini söylemlerin de rafa kaldırıldığı, yok edildiği bir süreçte gerçekleşiyor. O yüzden bir devasa yük ortaya çıkmış durumda. Bu ülkenin yurttaşı ve sosyolog bir akademisyeni olarak bence bu durum Türkiye’nin taşıyabileceği bir yük olma seviyesini çoktan geçti. Bu, artık Diyanet’e karşı çıkmak ya da çıkmamak meselesi değil. Bu Türkiye’de kamunun bu yükü taşıma kapasitesi var mı yok mu böyle bir tartışmaya dönüştü. Türkiye bu yükü taşıyamıyor.

    Bu kadar caniyi de bu kadar dini görevliyi de, bu görevlilerin masraflarını da taşıyamıyor. Yani aslında devlet başka hiçbir iş yapmasa bile sadece bir Diyanet devleti olsa bile artık taşıyamıyor çünkü bunu yapabilmesi için bir gelir bulması gerekiyor. Mütemadiyen Diyanet dışı bir alandan gelir elde edip Diyanet alanına taşıyan bir devlet söz konusu. Ama bunu sürdürebilmesi artık çok zor. o yüzden benim kanaatim, önümüzdeki dönemde Diyanet’i, Türkiye’nin her kesimi, Müslümanlığa en üst seviyede vurgu yapan kesimleri de eğer bu ülkeyi yönetmeye adaylarsa Diyanet meselesini gündemlerine almak zorunda kalacaklar.

    “BU TARZ POLİTİKALARIN TUTABİLMESİ İMKANSIZDIR”

    -Diyanet ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın iç içe geçen faaliyetlerini nasıl okumak gerekir?

    Diyanet artık sadece kendi alanında kalan bir kurum değil. Bunu mesela ilk söylediğim cümle ile ilişkili düşünelim. Cumhuriyet, Diyanet’i dini hayatı kontrol etmek için bir araç olarak kurgulayıp inşa etti. Bugünün Diyanet’i, artık sadece kendi alanında çalışan bir kurum değil ve Milli Eğitim’e ya da başka alana sirayet eden bir kuruma dönüştü. Böyle baktığımızda hiçbir üretici dinamiği olmayan bir kurumun, belki de bütün üretici dinamikler üzerine bu kadar etkin söz sahibi olması, bahsettiğim Diyanet’in, kamunun üzerinde bir yük olma olgusunu iyice pekiştiriyor. Bu yük, sadece mali anlamda bir yük değil, kültürel anlamda da bir yük. Milli Eğitim Bakanlığı ile Diyanet’in işbirliği biçimleri; Diyanet bugün Sünni İslam’ın kurumu, bütün toplumu, Sünni İslam dairesi içerisinde biçimlendirmek ve yeni bir şeyler yapmak gibi… Bu politikaya dair sosyologca bir şey söyleyip iki özelliğinden bahsedeceğim.

    Bir; bu politika Diyanet’in ve dolayısıyla iktidarın, toplumu belli bir kültürel form içerisinde tutma, biçimlendirme ve eğitme amacını taşıyan bir şey yapıyor. Ama bir diğer tarafı da bu tarz politikaların tutabilmesi imkansızdır. Radikal bir şey söylüyorum, yani istediğiniz kadar elinizde devlet olsun ve istediğiniz kadar fikirlerinizi empoze etmeye çalışın, başarılı olamazsınız. Çünkü her birey belli bir kültür içinden geliyor. Yani her birey bir ailenin çocuğudur, her aile de bir kültürün çocuğudur. Her kültür, yüzyıllar, belki de bin yıllarca geçmişi olan köklü bir kurumdur. Siz istediğiniz kadar ona müdahale edin, dönüştüremezsiniz. Bir yere kadar dönüştürüyormuşsunuz gibi görünür ama dönüştürmeniz mümkün değil. Bunun örneğini tam da diyanetin kuruluşundan söyleyebilirim. Cumhuriyetin, Diyanet’i kurması dini hayatı kontrol altına alma amaçlıydı, peki yapabildi mi? Yapamadı. Cumhuriyet de bunun için çok masraf etti, yani öyle bir şey taahhüt etti ki ‘biz böyle kontrol altına alırsak zaman içerisinde sönümlenecektir’ falan… Ama tam aksi bir şey oldu. Siz hele ki devlet eliyle sönümlendirmeye çalışırsanız herkes size itaat eder gibi görünür ama o itaatin arkasında sessiz bir itiraz vardır. O nedenle tutmaz. O yüzden bu politikaların tutabilmesi mümkün değil. ÇEDES, muhalefette büyük bir tedirginlik yaratmıştı, bunu anlayışla karşılıyorum ama tutabilmesi mümkün değil. Şöyle bir şey olur; Diyanet görevlileri gelir, çocuklara anlatır ve kendi inanışlarını empoze eder, çocuklar buna uyar dua, namaz öğrenir falan ama neticede o çocuk tekrar kendi geleneğine, köküne ailesine döner. Döndüğünde bunların hepsi onun için sadece tarihindeki tuhaf bir anıya dönüşür. Bu sosyolojik olarak böyledir. O yüzden şu cümleyi söylememe müsaade edin; Türkiye’de siyasi iktidar ‘kuramadık’ dediği kültürel iktidarını gerçekten de kuramadı ama zaten o yolla, devlet baskısıyla kuramaz.

    “İNANÇLARI YOK SAYDIĞINIZ BİR LAİKLİK OLMAZ”

    -Diyanet ve laiklik bir arada olabilir mi?

    “Laikliğin kısa tanımı, aslında dini olmayan bir kamusal hayat kurmak. Bu durum, dinin hiç olmadığı anlamına gelen bir şey değil tabii. Ama inançlar üzerinden bir kamusal hayat kurmamak… Laikliğin klasik tanımı bu. Fransız aydınlanmasının ortaya çıkardığı bütün o seküler model hayat kurma büyük tahayyülünün bir parçası bu. Bu anlamda baktığımızda Diyanet’in olduğu böyle bir rejimin laik olarak tanımlanması zaten imkansız, çelişkili bir şey. Hele böylesine devasa bütçesi olan ve adeta ikinci bir devlet olan bir devlette laiklikten söz etmek gerçekten çok tuhaf. Türkiye, bana sorarsanız hiçbir zaman laik olmadı. Söz gelimi cumhuriyet, Alevileri yok saydığı gibi İslam’ı da yok saysaydı mesela ne olurdu? Kağıt üzerinde belki olurdu ama yine de laik olamazdı. Çünkü yok saymak onun yok olması anlamına gelen bir şey değil. Dolayısıyla o modern anlamdaki laiklik Türkiye’de hiç yaşanmadı. Bugün zaten öyle bir laiklik tahayyülü doğru bir sosyolojik tahayyül de değil. Bütün inançları yok saydığınız bir laiklik zaten olmaz. İnsanlar, inandığı gibi yaşayacak ama siz o inançlardan bir tanesinin devleti olmayacaksınız. Türkiye’nin durumu tam olarak bu. Bütün sorun da buradan çıkıyor.

    Eren GÜVEN – Devrim FINDIK/İSTANBUL

  • Mersin Cemevi’nden ÇEDES konferansı: Kime ve neye hizmet ediyor?-VİDEO

    Mersin Cemevi’nden ÇEDES konferansı: Kime ve neye hizmet ediyor?-VİDEO

    PİRHA- Mersin Cemevi tarafından düzenlenen konferansta ‘Değerler Eğitimi Nedir? ÇEDES kime ve neye hizmet ediyor’ konuları tartışmaya açıldı.

    Mersin Cemevi, ‘değerler eğitimi’ adı altında okullara imam ve din görevlilerinin atanmasını sağlayan Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum (ÇEDES) protokolüne karşı kamuoyunu bilgilendirmek amacıyla konferans düzenledi. Konferansa Mezitli ve Toroslar Cemevi yöneticileri, Alevi Kültür Dernekleri (AKD) Genel Başkanı Seher Şengünlü Yılmaz, kentteki emek ve demokrasi kurum temsilcileri, çok sayıda öğretmen ve yurttaş katıldı.

    “ÇEDES’İN TEHLİKELERİ BİLİNMELİ”

    Açılış konuşmasını yapan Mersin Cemevi Başkanı Pir Hasan Kılavuz, ÇEDES’in içeriğini birçok velinin ve hatta eğitimcilerin dahi bilmediğini, bu nedenle kamuoyunu bilgilendirmek amacıyla böyle bir konferansı düzenlediklerini söyledi. Kılavuz, ÇEDES ile birlikte tek din ve tek mezhebin öğrencilere dayatıldığını belirterek, laik eğitimin tehlike altında olduğunu vurguladı.

    Seher Şengünlü Yılmaz ise, “Bizler bu memlekette yaşayan Aleviler olarak eşit yurttaşlık haklarımızı istiyoruz. ÇEDES ve Maarif Modeli gibi geleceği dinselleştiren modellerde yer almayacağız” dedi.

    “DÜŞÜK ÜCRETLE KUR’AN ANAOKULLARI TEŞVİK EDİLİYOR”

    2 oturumda gerçekleşen konferansta ilk olarak Prof. Dr. Fatma Gök, Doç. Yılmaz Kahraman, Dr. Ece Cihan Ertem ve Prof. Dr. Adnan Gümüş konuşmacı olarak yer aldı.

    Fatma Gök, Köy Enstitülerinin örnek model olabileceğini ve eğitim üzerindeki etkilerine dair konuştu. Yılmaz Kahraman, Almanya’daki dernekler üzerinden dini eğitim örgütlenmesinin yapıldığına da dikkat çekti. Kahraman, Almanya’da bazı okullarda Alevi inancının ders olarak müfredata girdiğini ve bunun bir kazanım olduğunun altını çizdi.

    Prof. Dr. Adnan Gümüş ise AKP’nin eğitim alanında yıllar boyu stratejik olarak kullandığı jargon ve söylemler üzerine bir sunum yaptı.

    Dr. Ece Cihan Ertem ise, Kur’an anaokulları yönetmelikleri ve yapısına ilişkin saha araştırmasından bilgiler verdi. Ertem, Kur’an anaokullarının devlet anaokullarından çok daha düşük bir ücrette olması sebebiyle ailelerin çoğunun buralara yönlendiğine işaret etti. Ertem, “Milli Eğitim’in bu okullar üzerinde herhangi bir tasarrufu yok. Tamamen Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yürütülüyor. Ülkede anaokulu eksikliği olduğundan dolayı veliler tarafından önemli bir merkez” diye konuştu.

    “ÇEDES, ÖĞRENCİLERE SAHTE ÖZGÜRLEŞME ALANI YARATIYOR”

    2’nci oturumda ise Prof. Dr. Meral Atıcı, Prof. Dr. Binali Tunç, Prof. Dr. Nejla Kurul ve Prof. Dr. Şükrü Aslan, ÇEDES ve eğitim modellerine ilişkin aktarım yaptı.

    Prof. Dr. Nejla Kurul, ÇEDES’in okuldan kaçmak isteyen çocuklara yanılsamalı bir özgürlük alanı tanıma tehlikesi barındırdığını vurguladı. Kurul, “Çocukları gençlik merkezlerine götürüp bir takım oyun ve hediyelerle sahte bir özgürlük alanı tanınıyor. Eskiden bu tarz protokollerle arka kapıdan girerlerdi okullara. Şimdi ise üç bakanlığın imzaladığı protokolle okullara girebilecekler. Cemaat yapılanmasında olduğu gibi okulda koordinatör öğrenciler olacak ‘Abiler-ablalar’ biçiminde. O sahte özgürleşmelere dair öyle şeyler anlatacaklar ki belki 2. dönem 100 çocuk oralara gitmeye başlayacak” sözlerini kullandı.

    Şükrü Aslan ise, ÇEDES’e karşı neler yapılmalı sorusuna “Spesifik olarak uygulamanın yansımalarına dair muhakkak dava açılmalı. Aileler bu konuda iş birliği yaparak platformlar kurmalı ve itiraz mücadelesi vermeli” yanıtını verdi.

    Konferans, soru-cevap ve plaket töreninin ardından sona erdi.

    PİRHA/ MERSİN

  • Aslan: Alevilik tartışmalarına yeni kapılar, yeni anlama araçları geliştirmek istiyoruz -VİDEO

    Aslan: Alevilik tartışmalarına yeni kapılar, yeni anlama araçları geliştirmek istiyoruz -VİDEO

    PİRHA-“2024 Yılı GADEV Alevi Akademisi Aleviler/Alevilik Saha Araştırma Konferansları” Prof. Dr. Şükrü Aslan koordinatörlüğünde, 24 Şubat’ta başlayacak. 4 tane konferans yapmayı planladıklarını söyleyen Aslan, “Yapacağımız konferansların ilkini ‘Alevi topluluklar’ konu başlığıyla yapacağız. Alevi topluluklar diye bir başlık seçmemizin nedeni Aleviliği bambaşka pencerelerden anlama imkânı sağlaması. Aslında tek bir Alevi tarifi yapmaya çalışan kesimlere bunun hatalı bir iş olduğunu söylemek” dedi.

    “2024 Yılı GADEV Alevi Akademisi Aleviler/Alevilik Saha Araştırma Konferansları”, Prof. Dr. Şükrü Aslan koordinatörlüğünde, 24 Şubat Cumartesi günü saat 12.00’de ‘Alevi Topluluklar Konferansı’ konu başlığıyla Garip Dede Cemevi’nde başlayacak.

    Prof. Dr. Şükrü Aslan, 2024 Yılı GADEV Alevi Akademisi Aleviler/Alevilik Saha Araştırma Konferansları’na ilişkin PİRHA‘ya konuştu.

    “4 TANE KONFERANS PLANLADIK, İLKİ ‘ALEVİ TOPLULUKLAR’”

    Garip Dede Alevi Akademisi’nde 2022 ve 2023 yılında ‘Sosyal Bilimler Perspektifi’nden Aleviler ve Alevilik’ başlığı altında seminerler yaptıklarını ifade eden Şükrü Aslan, “Bizim Alevilik öğretmek gibi bir iddiamız yok ama Aleviliği anlamak için bilimsel alandan bakanlara yeni kapılar açmak ve yeni yerlerden bakmak gibi bir katkımız olur düşüncesiyle bu çalışmaları yaptık” dedi.

    24 Şubat’ta yapılacak programın önceden yapılan programdan farkının seminerler dizisi değil de konferanslar dizisi olarak örgütlenmiş olduğunu belirten Aslan, “Bu programı konferanslar dizisi olarak örgütlememizin sebebi bu konuda yapılmış saha çalışmalarının tematik olarak belli başlıklar altında bir araya getirmek ve bir alana derinleşmek. Bu konuda yapılmış saha çalışmalarının detaylarını hem dinlemek hem de aktarmak. 2024 yılında 4 tane konferans planladık. Yapacağımız konferansların ilkini 24 Şubat’ta Garip Dede Cemevi’nde ‘Alevi Topluluklar’ konu başlığıyla yapacağız” diye kaydetti.

    “HERKESİ KONFERANSLARI TAKİP ETMEYE DAVET EDİYORUZ”

    Aleviliği bambaşka pencerelerden anlama imkânı sağladığı için ‘Alevi toplulukla’ başlığını seçtiklerini söyleyen Aslan, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Tek bir Alevi tarifi yapmaya çalışan kesimlere bunun hatalı bir iş olduğunu söylemek istiyoruz. Çünkü farklı toplulukların Aleviliği çok farklı şekilde deneyimlediklerini ve bunların Alevilik başlığı altında bir araya geldiğini söyledik. Sosyal bilimciler olarak bu tartışmaya saha araştırmalarının bulgularını sunarak yepyeni bir kapı açmayı umuyoruz. Alevi topluluklar konusunda seçtiğimiz gruplar Tahtacılar, Arap Alevileri, Çepniler ve Abdallar olarak belirledik. Sonraki programlarımızda da 1920’de oluşturulan TBMM’nin Alevi milletvekillerini tartışmayı planladık. Üçüncü konferansımız ‘Aleviler ve Medya’ olacak. Bu programın son konferansı ise aralık ayında ‘Alevi katliamları’ konusu üzerine yapılacak. Türkiye’de ki Alevi katliamlarından örnekler seçerek ve saha çalışmaları yapan akademisyenleri davet ederek detaylı bir şekilde tartışmak istiyoruz. Her bir katliamın kendi öyküsüne odaklanan ve detaylarını anlatabileceğimiz bir organizasyon. GADEV Alevi Akademisi bünyesinde yapılan bu çalışmalar aslında akademik ortamda yapılması gereken çalışmalar ancak biz Alevi inanç kurumunda yapmaya çalışıyoruz. Sosyal Bilimlerin Alevilik tartışmalarına yeni kapılar, yeni anlama araçları geliştirmek istiyoruz. O yüzden herkesi bu konferansları takip etmeye davet ediyoruz.”

    PİRHA/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER:
    -GADEV Alevi Akademisi 24 Şubat’ta başlıyor

  • Prof. Dr. Aslan: Katliam yapan devletler kaydını tutar; raporlardaki bilgiler dehşet verici

    Prof. Dr. Aslan: Katliam yapan devletler kaydını tutar; raporlardaki bilgiler dehşet verici

    PİRHA- Prof. Dr. Şükrü Aslan, BirGün gazetesinde ‘Katliamlar ve kayıtları’ başlığıyla kaleme aldığı yazısında katliam yapan modern devletlerin bunu kayıt altına aldığını belirtti. Dersim Katliamı’nın da kayıt altına alındığını ifade eden Aslan, raporlardaki bilgilerin dehşet verici olduğunu ancak bundan Türkiye kamuoyunun haberinin olmamasının ise adeta başka tür bir kırımın öyküsü gibi olduğunu ifade etti. 

    Sosyolog, Prof. Dr. Şükrü Aslan, BirGün gazetesinde ‘Katliamlar ve kayıtları’ başlığıyla bir yazı kaleme aldı. Aslan, katliam yapan devletlerin yaptıkları işlerin kayıtlarını tuttuğunu belirterek Dersim Katliamı ile ilgili tutulan kayıtlardan örnekler verdi.

    Şükrü Aslan, verdiği örnekleri Reşat Hallı’nın Genelkurmay arşivlerinden yararlanarak yayınladığı Türkiye Cumhuriyetinde Ayaklanmalar adlı kitabında, 1924-38 yılları arasında aynı askeri birlikler tarafından yapılan harekatlarda insanların ve hayvanların nasıl katledildiğinin kayıtlarının tutulduğunun tarihe not düşüldüğünü belirtti.

    Katliamın detaylarının raporlardan okunmasının ürkütücü olduğunu Prof. Dr. Aslan, “Belki devletlerarası savaşlarda olabilecek kadar ayrıntılı askeri uygulamalarla onbinlerce insan ve hayvan katledilmesine rağmen, Türkiye kamuoyunun bundan habersiz olması ve gerçekdışı tarih anlatısının tekrarı ise adeta başka tür bir kırımın öyküsü gibi…” ifadesini kullandı.

    Sosyolog Prof. Dr. Şükrü Aslan’ın yazısı şöyle:

    “Katliam yapan sistemler bu vahşetin kaydını tutarlar mı? Evet, modern devletlerin önemli bir özelliği yaptıkları işlerin kaydını tutmalarıydı. Bu uygulama, alınan kararların uygulandığını ispat için de gerekliydi ve mesela fotoğraf bunun en önemli araçlarından biriydi. Kayıt altına alınan belgeleri kamuoyuna açmak ya da açmamak veya ne zaman açılacağını belirlemek de yine bu devletlerin bir özelliğiydi. Yani devletler bu kayıtları (şimdi olduğu gibi) kamu için değil, kendisi için tutuyorlardı.

    Türkiye’de gazete-radyo haberlerine pek konu olmasa da, Cumhuriyetin erken dönemi böyle deneyimlerle yüklüydü. Reşat Hallı tarafından Genelkurmay arşivlerinden istifade edilerek yayınlanan Türkiye Cumhuriyetinde Ayaklanmalar adlı kitapta 1924-38 yılları arasında hemen hemen aynı askeri birlikler tarafından gerçekleştirilen harekatlar detaylıca yer almıştı. Her yıl daha ‘tecrübeli’ hale gelen sözkonusu birliklerin imha ettiği binlerce insan ve hayvana dair tutulmuş kayıtlar tarihe düşülmüş notlar gibiydi. Şu sıralar değişik şehirlerde anmalara konu olan katliamlar, bahsekonu raporlarda, katliamı yapan askeri birliklerin adları bile belirtilerek yazılmıştı. Kayıtlar, o yıllar boyunca Ağrı, Zilan, Bitlis, Diyarbakır, Erzincan ve Dersim’de neler olduğuna dair ilginç detaylar içeriyordu.

    DERSİM KIRIMININ 10 GÜNE SIĞDIRILMASI

    Hallı’nın raporunda sadece Dersim’e ve sadece 10-20 Ağustos 1938’e bakmak bile diğerleri hakkında bir fikir vermesi bakımından oldukça ilginçtir. Büyük kırımın on güne sığdırılması için nasıl bir askeri faaliyet yürütüldüğünü okumak ise kendi başına dehşet verici. Rapora göre Bakanlar Kurulu’nun 6 Ağustos 1938’de aldığı karar gereğince Genelkurmay, Tunceli’yi kısa zamanda ve kesin şekilde tarama ve tedip etmeyi, girilmemiş yer bırakmamayı ve tarama sırasında kimsenin bölge haricine çıkmasına izin vermemeyi, muhitten dahile doğru kuşatıcı şekilde bölgeye girmeyi öngörmüştü. Taranacak coğrafya üç bölgeye, her bölge sevk ve idare bakımından yedi iç bölgeye ve her iç bölge de yine aşiretler gözönünde tutularak 3-5 küçük bölüme ayrılmıştı. 7.200 kilometrekarelik tarama bölgesinde 43 tabur, 6 Süvari Alayı konumlanmıştı. Bir taburun günde 20 kilometrekarelik bir alanı tarayabileceği esas kabul edilmiş ve toplam 7.5 günde işin tamamlanması öngörülmüştü. Buna ¼ ihtiyat da eklenerek toplam on günlük bir harekat planlanmıştı. Tarama harekatının 10 Ağustos sabah saat 05.00 de başlayıp 20 Ağustos’ta tamamlanması hedeflenmişti.

    RAPORLARDA DEHŞET VERİCİ BİLGİLER

    Adına tedip ve tarama denilen bu uygulama, gerçekte kitlesel imha harekatıydı ve toplanan herkes önceden belirlenen yerlere götürülerek silah, dinamit ve süngü ile ya da uçurumlardan atılmak suretiyle öldürülmekteydi. Kayıtlara göre mesela 7. Kolordu askerleri Kırmızıdağ’da 300 kişiyi imha etmiş ve hayvanlarını da ele geçirmişti. 14 Ağustos günü 62. Alay’ın 1. Taburu Ovacık Kackerekbaba’da 32 kişiyi imha etmiş, 16 kadını diri ele geçirmişti. 15 Ağustos günü 41. Tümen birlikleri Zimaqe, Xec ve Bornak köylerinden getirilen 395 kişiyi Hopik’te imha etmişlerdi. 17 Ağustos günü 36. Alay Sin’de, 3. Seyyar Jandarma Taburu Pulur’da, 41. Tümen Kalason ve Sin Bucağında binlerce kişiyi imha etmiş ve köylerini yakmışlardı. 12. Tümen kuvvetleri Tagar deresinde 13 erkek, 30 kadın ve çocuk yakalamıştı! Rapora göre çok sayıda büyükbaş ve küçükbaş hayvan imha edilmişti. İnsanların sığındıkları mağaralar top ve makineli tüfek ateşinden başka 25. Alay’ın istihkam müfrezesi tarafından tahrip kalıpları atılmak suretiyle dağıtılıp içindekiler öldürülmüş, can havli ile dışarı çıkanlar da ateşle imha edilmişti. Planda öngörüldüğü gibi 17 Ağustos 1938 günü yasak bölge içindeki bütün evler, tarlalar yakılmış, müsademelerde binlerce insan imha edilmiş, sığındıkları köyler, komlar hatta fundalık ve tarlaları yakılmıştı. Kitlesel imhaya dair bu dehşet verici bilgilerin tamamı, adı geçen raporda yer almıştı.

    “TÜRKİYE KAMUOYUNUN HABERSİZ OLMASI BAŞKA BİR TÜR KIRIMIN ÖYKÜSÜ GİBİ!”

    Türkiye’de her yıl Ağustos ayında çok yerde anma toplantılarına konu olan bu katliamların detaylarını resmi raporlardan okumak gerçekten ürkütücüdür. Belki devletlerarası savaşlarda olabilecek kadar ayrıntılı askeri uygulamalarla onbinlerce insan ve hayvan katledilmesine rağmen, Türkiye kamuoyunun bundan habersiz olması ve gerçekdışı tarih anlatısının tekrarı ise adeta başka tür bir kırımın öyküsü gibi…

    Şükrü Aslan’ın BirGün’deki yazısını buradan okuyabilirisniz.

    (HABER MERKEZİ)

     

  • Pertek’te ‘Doğamızın Büyüsü İle İnancımız’ paneli: Alevilik ekolojik bir inançtır-VİDEO

    Pertek’te ‘Doğamızın Büyüsü İle İnancımız’ paneli: Alevilik ekolojik bir inançtır-VİDEO

    PİRHA- “Doğamızın Büyüsü İle İnancımız” konulu panelde yapılan konuşmalarda, Alevi inancının doğayla kurduğu ilişkiye dikkat çekilerek, doğanın korunmasının inançla ilişkisine değinildi. Ayrıca Aleviliğin bir ekolojik inanç olduğu vurgulandı. 

    21’inci Munzur Kültür ve Doğa Festivali kapsamında Pertek Belediyesi önünde, “Doğamızın Büyüsü İle İnancımız” konulu panel yapıldı. Moderatörlüğünü Prof. Dr. Şükrü Aslan’ın yaptığı panele Araştırmacı-Yazar Pir Zeynel Kete, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı Cuma Erçe ve Şair, Araştırmacı-Yazar Nesimi Aday katıldı.

    “ALEVİLER DOĞAYA DA İNSANA DA ZARAR VERMEZ”

    Açılış konuşmasını yapan Prof. Dr. Şükrü Aslan, doğa-inanç ilişkisine değinerek, “Bu ilişkiyi birçok şeyde görebiliriz” diyerek sözlerine şöyle devam etti:

    “Alevilerin katliam yaptığına dair bir bilgi yoktur. Aleviler doğaya da insana da zarar vermezler, katletmezler. Tersine doğayı, insanı ve yaşamı koruyan bir inançtır. Biz kendi içimizde bilerek ya da bilmeyerek bazen pirlerimize, geleneğimize ağır sözler söyleriz. Eleştiri yapılabilir elbette ama bunu yaparken bazı şeyleri de es geçmemeliyiz. Mesela bu geleneğin doğanın korunması konusundaki duruşu unutulmamalıdır. Alevilik ekolojik bir inançtır.”

    “SUYU ATEŞE DÖKMÜYORUZ ÇÜNKÜ SUYUN CANI VAR”

    Şıx Çoban Ocağı pirlerinden Zeynel Kete, Alevilik’te doğa-inanç ilişkisini kutsallar üzerinden şöyle anlattı:

    “Bizde toprak mülk değildir. ‘Hardê Dewreşi’ diyerek bir kutsallık atfederiz. Biz suyu ateşe dökmüyoruz çünkü suyun canı var. Ateşe döktüğümüzde canı yanar. Su kutsaldır çünkü arınma getirir. Ateş kutsaldır, adaletle ilişkilendirilir. Canlı-cansız herşey kutsaldır ve kutsal gördüğünüz bir şeye zarar veremezsiniz. Kainatı var eden bu kutsallıktır. Bir toplumu zihinsel, bedensel, ruhsal olarak ayakta tutan da budur. Çünkü bizim toplumumuz binlerce yıldır iyi ve mutlu günlerinde de olumsuz günlerde de kutsal mekanlara giderek dar didar olmuştur. En olumsuz durumlarda bile ‘Ya Xızır’ diyerek direnmiştir, kötümser olmamıştır. Bu toplumun bir üst akla ihtiyacı yoktur. Kutsalları yeterlidir. Biz toplum olarak insanı merkeze koymuyoruz, cümle canı koyuyoruz.”

    Kete, doğa inanç ilişkisini, “Doğanın kutsallığı sadece Alevilere ait bir gelenek değildir. Bu kültür, bu kutsallık bugün hala iktidarlaşmamış, hala erilleşmemiş, sorunlarını üst akılla değil kendi geleneksel aklıyla çözen toplumların hepsinde vardır. Nil ve Ganj nehirleri de hala kutsaldır. Munzur da kutsaldır” sözleriyle değerlendirdi.

    “MUNZUR’U CANLI VARLIK STATÜSÜNE ALMAMIZ LAZIM”

    Araştırmacı-Yazar Nesimi Aday, insanın doğaya kötü davranması sonucu olarak küresel ısınmayla boyveren iklim sorunlarının yaşandığına dikkat çekerek, “Dünya küresel ısınmayı geçti, kaynıyor. Dünya kuruyor, yeni bir devri daim sürecine giriyor. Bizim de sularımızı korumamız, Munzur’u canlı varlık statüsüne almamız lazım” dedi.

    “BU SAVAŞI ENİNDE SONUNDA DOĞA KAZANACAK”

    Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı Cuma Erçe ise doğa talanına karşı verilen mücadeledeki eşitsizliklere değinerek, şunları söyledi:

    “Dersim dağları yanarken batıdaki çevreci dostlarımızın kıllarını kıpırdatmayışı gözümüzden kaçmadı. Kaz dağları, Antalya yanarken sesi çıkanlar, Cudi yanarken susuyorlar. Peki niçin batıda gösterilen duyarlılığın aynısı burada gösterilmiyor! Niçin bu derelerin, bu ırmakların kurutulmasına bu kadar göz yumuluyor! Biz acılar arasında köprü kurmalıyız. Birini diğerinden daha önemsiz saymadan ölçü kurmalıyız. Bizim inancımız da bunu diyor. Akbelen’de o ağaçlara sarılan, o ağaçlar kesilirken hüngür hüngür ağlayan, Rodos’ta bir orman yanarken üzerine su dökmeye giden herkesin çabasını kutsal buluyoruz. Ama Cudi yanarken oraya bir bardak su taşımayı da kutsal buluyoruz. Kürt anasının acısıyla, Türk anasının açsını birleştirmek zorundayız. Rodos’ta yanan ormanla Cudi’de yanan ormanın acısını birleştirmek zorundayız. Doğa ve inanç arasındaki ilişki konusunda, şunu belirtmek gerekiyor. Bu savaşı eninde sonunda doğa kazanacak.”

    Pertek Belediyesi önünde yapılan panelde konuşmaların ardından sorular yanıtlandı.

    Panelin sonunda söz alan bir köylü, “Hozat Boydaş köyü ormanları kesiliyor ve yakılıp kömür olarak satılıyor” dedi. Bu konunun hiç gündeme getirilmediğinden ve kimsenin ilgilenmediğinden şikayet etti.

    PİRHA/DERSİM

  • Tertelenin vahşeti: ‘Ne zaman uçak geçse Huriye abla masanın altına saklanıyordu’-VİDEO

    Tertelenin vahşeti: ‘Ne zaman uçak geçse Huriye abla masanın altına saklanıyordu’-VİDEO

    PİRHA – Dersim’in kayıp kızlarından Huriye Aslan’ın oğlu Prof. Dr. Şükrü Aslan, Can Tv’de Bu Sabah programında 4 Mayıs 1937-38 Dersim Katliamı’na dair konuştu. Aslan, annesini yıllar sonra çocukluğunu geçirdiği ailenin çocuğunun evine götürdüğünü ve sonrasında neler yaşadıklarını anlattı. Aslan, muhakkak arşivlerin açılması gerektiğini kaydetti. 

    4 Mayıs 1937 tarihinde TBMM’de Bakanlar Kurulu “Tunceli Tenkil Kararları” adında özel bir kararname çıkardı. Bu kararname Dersim Tertelesi’nin resmi başlangıç tarihi oldu. Bu karar Dersim Tertelesi’nin resmi belgesi olarak kabul ediliyor.

    Resmi verilere göre; 13 bin 160 kişinin öldürüldüğü, 11 bin 818 kişinin sürgün edildiği Dersim Katliamı 1938’in sonuna kadar sürdü. Binlerce sivilin hayatını kaybettiği, binlerce insanın sürgün edildiği, yüzlerce köyün boşaltılıp yakıldığı, yüzlerce kız çocuğunun kaybedildiği katliamın sonunda Seyit Rıza ve oğlunun da aralarında olduğu Dersim’in önde gelen aşiret liderleri idam edildi.

    Dersim’de katliamdan kaçıp ormana saklanan Huriye Aslan, askerler ormanı bastığı sırada yakalandı, Samsun’a bir asker ailesinin yanına gönderildi.

    1938 yılında henüz 8-9 yaşındayken Dersim’den koparılan Aslan, yıllarca köyüne, memleketine, akrabalarına, toprağına hasret yaşadı. Hayatını “Taş olsa çatlardı, toprak idim dayandım” sözleri ile anlatıyordu. Hayata gözlerini yumduğunda yıl 2019’du. Cenazesi İstanbul’da yapılan törenin ardından Dersim’de Pülümür’e bağlı Salördek Köyü’nde toprağa verildi.

    SON NEFESİNE KADAR YAŞADIKLARINI ANLATTI”

    Prof. Dr. Şükrü Aslan, Dersim’in kayıp kızlarından annesi Huriye Aslan‘ın hikayesini, çocukluğunda annesinden dinlediklerinden yola çıkarak CAN TV’de Bu Sabah programında anlattı.

    “Bütün hayatı boyunca memleket hasretinden bahsetti. Çok ağır bir şey. Bu hikayeleri dinleyerek büyüdük. 10 yaşındaki bir çocuğa bunları yapmak çok vahşi. Son nefesine kadar böyle söyleyerek gitti. ”

    “SAMSUN’DA NE ZAMAN BİR UÇAK GEÇSE HURİYE ABLA MASANIN ALTINA SAKLANIYORDU”

    Aslan, annesinin yaşadığı travmayı çocukluğunu geçirdiği ailenin çocuğundan dinlediğini aktardı.

    “Annemi bir gün çocukluğunda Samsun’da evinde kaldığı ailenin çocuklarından birinin evine götürdüm. Çok ilginç bir ortamdı. Bir taraftan ailesinden koparılmış bir çocuk var. Bir tarafta ailesine getirilmiş yabancı bir çocuğa tanıklık eden bir çocuk var. 70-80 yıl sonra ne oluyor izledim bir şey söyleyemedim… Çok ağır bir süreçti… Anlamaya çalıştım. Aile tanığı, “Samsun’da ne zaman bir uçak geçse Huriye abla masanın altına saklanıyordu.” dedi. Orada koptuk. Aslında bütün hikayeyi özetlemişti.”

    “ARŞİVLER MUHAKKAK AÇILMALIDIR”

    Aslan, Dersim Katliamı’nın kahramanlık olarak yorumlandığına dikkat çekerek; devletin arşivleri açması gerektiği söyledi.

    Aslan şöyle devam etti:

    “Türkiye’de birçok insan 1937 yılında Dersim’e atılan bombaları şöyle yorumluyor: Türk milletinin milli kahramanlığı… Dersim’e uçaklardan atılan bombalar Dersimliler için nedir derseniz annemin evinde çocukluğunu geçirdiği o çocuğun söylediği sözlerdir. Modern devlet yaptığı her şeyi kayıt altına aldığı devlettir. Türkiye Cumhuriyeti devletinin de bunları kayıt altına aldığını tahmin edebiliyorum. Dersim’in kayıp kızları konusunda da arşivlerin açıklanması gerekir. Herkesin kendi büyüğünün, atasının, annesinin, anneannesinin, babaannesinin nerede kimlerin elinde olduğuna dair hayatını nerede kaybettiğine dair bilgi sahibi olması en doğal hakkıdır. O yüzden bu arşivler muhakkak açılmalıdır. ”

    “DERSİM’İN KAYIP KIZLARINDAN BİRİYLE GÖRÜŞMEM ENGELLENDİ”

    Prof. Dr. Şükrü Aslan, İstanbul’da Dersim’in kayıp kızlarından biriyle görüşmesinin ailesi tarafından engellendiğini söyledi. Bu travmanın karşı tarafta da aynı travmaya yol açtığını belirterek yaşadığı olayı şöyle anlattı.

    “Bir akademisyen arkadaşım oturduğu apartmanda Dersim’in kayıp kızlardan biri olduğunu söyledi. Heyecanlandım görüşmek istedim. Anlaştık gittim. Apartmana girdiğimde orada olağanüstü bir durum vardı. Ve bu durumun benim gelmemle ilgili olduğunu anladım. Dersim’in kayıp çocuğunun çocukları, torunları ve ailesi benim görüşmemi engellemek için olağanüstü tedbir almıştı. Çok üzüldüm. Bu travmanın sadece biz de değil öteki tarafta da neye yol açtığını göstermek için çok çarpıcı bir deneyimdi. Görüşemedim ve sonrasında o ev kentsel dönüşümle yıkıldı. Benim meslektaşım yıkıntılar içerisinde teyzemizin pasaportunu, kimliğini, fotoğrafını bulup bana getirdi. Onlar şimdi Dersim’de saklanıyor. Bir gün bir bellek evi olursa bir müze olursa orada yerini bulacaktır. Ama o aile için sadece bu kadar önemliydi. Ama bizim için, tarih için son derece önemli belgeler.”

    Berfin YILDIZ / İSTANBUL

  • GADEV Alevi Akademisi’nin bu yılki ilk dersi başladı-VİDEO

    GADEV Alevi Akademisi’nin bu yılki ilk dersi başladı-VİDEO

    PİRHA-GADEV Alevi Akademisi’nin “Sosyal Bilimler perspektifinden Aleviler/Alevilik (2)” eğitim programı Prof. Dr. Şükrü Aslan’ın ilk dersi ile başladı. Küreselleşmeyle beraber dünyanın birçok ülkesinde Alevi sorunu ortaya çıktığını belirten Aslan, “Avrupa devletleri daha önce hiç bilmedikleri Aleviliği görüyor ve sorunu çözüyor. Ama Aleviler kendi anavatanlarında bir türlü Alevi olduklarını kabul ettiremediler. Türkiye’deki Aleviler burada Alevice yaşayamıyor” diye konuştu.

    Garip Dede Vakfı (GADEV) Alevi Akademisi “Sosyal Bilimler perspektifinden Aleviler/Alevilik (2)” eğitim programı bugün başladı. Garip Dede Cemevi’nin konferans salonunda başlayan programa Halkların Demokratik Partisi (HDP) İstanbul Milletvekili Musa Piroğlu, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul Milletvekili Turan Aydoğan, Avcılar Belediyesi Başkanı Turan Hançerli, İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Genel Sekreter Yardımcısı Mahir Polat, İBB İnanç Masası’ndan Vedat Kara, HDP İnanç Masası’ndan Nesimi Aday, Alevi Dernekleri Federasyonu (ADFE) Genel Başkanı Celal Fırat, Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Genel Başkan Yardımcısı İbrahim Karakaya ve sanatçı Erdal Erzincan‘ın yanı sıra yüzlerce kişi katıldı.

    “GADEV ALEVİ AKADEMİSİ KOLEKTİF BİR MÜCADELEDİR”

    Programın açılış konuşmasını yapan ADFE Genel Başkanı Celal Fırat, “Her şeyin dindar, kindar boyutta sürdürüldüğü bir süreci yaşıyoruz. Bundan çok rahatsızız. Daha çok bilimsel çalışmalara yönelmek istiyoruz.

    GADEV Alevi akademisi kolektif bir mücadeledir. İktidarın dayattığı din anlayışını reddetmeliyiz. İnancımız hangi noktadan çıkmışsa özü odur. Aleviliği korumak hepimizin sorumluluğudur. Bizler inancıyla çatışmayan bir gençlik yaratmalıyız. Akademi birinci yılını geride bıraktı. Akademideki dersler kitaplaştırıldı” ifadelerini kullandı.

    “ALEVİLİĞİN TEMELİNDE BİLGİ, ÜRETİM, AYDINLANMA VAR”

    Alevi kurumlarının işlevlerinin iktidar tarafından çok tartışıldığını söyleyen İBB Genel Sekreter Yardımcısı Mahir Polat, “Alevilerin akademi çalışmaları sosyolojiktir” dedi.

    Alevi inancının inkar edildiğini kaydeden HDP İstanbul Milletvekili Musa Piroğlu ise şöyle konuştu:

    “İnancımızın inkar edildiği bir dönemde korkunç bir boşluk dolduruluyor. Zor bir dönemin içinden geçiyoruz. Tekçi bir yapı kuruyorlar. Zorla dayatmada bulunuyorlar. Buna karşı birlikte ortak noktada durmalıyız. Bir arada durabilirsek bu süreci engelleyebiliriz. Tarihsel bir görev olarak karşımızda duruyor. Bizi herkesin kabul etmesi gerekiyor. Yan yana durmanın bütün koşulları uygun. İnanıyoruz ki bu gidiş duracak. Sonunda onlar kaybedecek. Saltanat çökecek, kazanan biz olacağız.

    CHP İstanbul Milletvekili Turan Aydoğan ise “Aleviliğin temelinde bilgi, üretim, aydınlanma var. Bu çalışmaların değerini bilmek lazım. Emek veren herkese çok teşekkür ederim” dedi.

    “AKADEMİDEKİ ALEVİLİK ÇALIŞMALARINDA PATLAMA YAŞANACAKTIR”

    Konuşmaların ardından eğitim programının ilk dersini ise Prof. Dr. Şükrü Aslan verdi. Akademiyle neyin amaçlandığını aktaran Aslan, şunları söyledi:

    “Farklı Alevi kurum ve geleneklerinin birbirleri ile ilişkileri ya da ilişkisizliği ile Alevilerin sistemle gerilimlerini anlamak için böyle bir programı yapmaya başladık. Sosyal bilim perspektifinden bu meseleye bakmak istedik. Aynı masanın etrafına gelmek istemeyen Alevi toplulukları var. Hedeflerimizden biri bunu tartışmaktır.

    Sistem bu geleneği hiçbir zaman tanımak istemiyor. Tanımamak için de baya direniyor. Bu geçmişten gelen gelenek sosyal perspektiften tartışıldığında nasıl bir sonuç çıkıyor? Başka disiplinlerden gelen arkadaşlar “Alevilik nedir?” sorusuna kendi cevaplarını verebiliyor. Aleviliği bir çeşit akademi olarak görüyorum. Akademik bir birikimimiz var.

    İlk programda yer alan akademisyen arkadaşlar bu programda yok. Tamamen yeni arkadaşlar var. Akademide Alevilik çalışan arkadaşlar az değil. Akademideki Alevi çalışmalarının önümüzdeki süreçte patlama yapacağını söyleyebilirim. Ufak da olsa GADEV’in buna katkısı olacaktır.”

    “HERKESİN BİR ALEVİ MESELESİ VAR”

    Aslan, küreselleşmenin ardından Alevilerin dünyadaki birçok ülkeye yayılarak, o ülkelerin vatandaşı olduklarını belirtirken, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Küreselleşmeyle beraber bireyler zaman içerisinde başka ülkelerin vatandaşı oldu. Bugün dünyanın herhangi bir ülkesinde o ülkenin vatandaşı olan Aleviler var. Aleviler kendi kimliklerini orada kurmak istiyorlar. Yaşamak, yaşatmak istiyorlar. Dernekler kuruyorlar, cemevi açıyorlar, örgütleniyorlar. Bu kişilerin Türkiye Cumhuriyeti ile hukuki bir bağı yok. Alevice yaşamak istiyorlar. Dünyada böyle bir Alevilik var. Herkesin bir Alevi meselesi var. Yüzyıllar öncesinden gelen geleneklerini yeniden kurmaya, yaşatmaya çalışıyorlar. Taleplerini oluşturuyorlar. Müzakere ediliyor. Bir çözüm bulunuyor.

    “AVRUPA DEVLETLERİ SORUNU GÖRÜYOR VE ÇÖZÜYOR”

    Avrupa devletleri daha önce hiç bilmedikleri Aleviliği görüyor ve sorunu çözüyor. Ama Aleviler kendi anavatanlarında bir türlü Alevi olduklarını kabul ettiremediler. Dünya kabul etmesine rağmen hala bunu sağlayamadılar. Hala cemevinin Alevilerin inanç merkezi olduğu yasaya giremedi. Bir insanın bir dile, kültüre, inanca sahip olması, onu yaşaması son derece doğaldır. Bütün siyasi rejimlerin yapması gereken bunu sağlamaktır.

    “ALEVİLER TÜRKİYE’DE ALEVİCE YAŞAYAMIYOR”

    Hepimiz yasakçı kültür ile yetiştik. Ama içinde bulunduğumuz zamanda yasakların pek bir hükmü kalmadı. Aleviler kendilerini özgür hissedemiyor. Bugünün dünyasında Alevi olmak aslında son derece normal yaşamaktır. Ötekine ve toplumsal barışa zarar vermediği sürece herkes inandığı biçimde yaşayabilmeli. Küresel dünyada Aleviler pek çok ülkede Alevice yaşayabiliyor ama Türkiye’deki Aleviler bunu yaşayamıyor. Eğitim programının amacı bu sistemin, politikanın değişimine katkıda bulunmaktır.”

    Konuşmaların ardından sanatçı Erdal Erzincan konseri ile devam eden program, lokmaların pay edilmesi ile sona erdi.

    PİRHA / İSTANBUL

  • Prof. Dr. Şükrü Aslan: Aleviliği tanımayan geleneksel devlet politikası bir türlü değişmiyor

    Prof. Dr. Şükrü Aslan: Aleviliği tanımayan geleneksel devlet politikası bir türlü değişmiyor

    PİRHA-GADEV Alevi Akademisi “Sosyal Bilimler perspektifinden Aleviler/Alevilik (2)” eğitim programı yarın saat 15.00’te başlayacak. Programa ilişkin bilgi veren Prof. Dr. Şükrü Aslan, Alevilere ve inancına geleneksel devlet politikası veya çeşitli politik saiklerden çok, sosyal bilimlerin perspektifinden bakmayı önererek, hem farklı Alevi geleneklerini hem de sistemin Alevilerle kurduğu tasfiyeci, asimilatif ilişkiyi anlamanın mümkün olacağını söyledi.

     

    Garip Dede Vakfı (GADEV) Alevi Akademisi “Sosyal Bilimler perspektifinden Aleviler/Alevilik (2)” eğitim programı 28 Ocak 2023 Cumartesi günü saat 15.00’te Prof. Dr. Şükrü Aslan’ın açılış dersiyle başlayacak. Can Tv’de yayımlanan ‘Can Aktüel Bu Sabah’ programına konuk olan Prof. Dr. Şükrü Aslan akademiye ilişkin bilgiler verdi. 2022 yılında ilk kez yapılan program “Sosyal Bilimler perspektifinden Aleviler/Alevilik (1)” ismiyle kitaplaştırıldı. Bu yıl ikinci olarak gerçekleştirilecek program yirmi yeni akademisyen tarafından yürütülecek.

    “ALEVİ DÜNYASI İÇİNDE EPEY GERİLİMLERİN OLDUĞU BİR DÜNYA”

    Sözlerine “Alevi dünyası içinde epey gerilimlerin olduğu bir dünya” diyerek başlayan Aslan, programı gerçekleştirme sürecine ilişkin şunları kaydetti:

    “Bu gerilimlerin bir kısmı Alevi geleneğinin kendi içinde. Bir kısmı da Alevi geleneğiyle sistem arasındaki ilişkilerle ilgili. Kendi içindeki gerilimler farklı Aleviliklerin, algılarının, pratiklerinin, geleneklerinin birbirinden kopması. Söylem düzlemindeki kopuş bazı Alevi geleneklerinin gözünde ötekileri adeta bir çeşit düşman haline bile getirmiş. Böyle örnekler ne yazık ki var. Bu algılara daha çok politik angajmanlar eşlik ediyor. Bir Alevi toplumunu politik bağlam içerisinde değerlendirdiğinizde ister istemez köşeli bir şey söylüyorsunuz.

    “SOSYAL BİLİMİN GÖZÜNDEN BAKILIRSA ALGILAR DEĞİŞEBİLİR”

    Sosyal bilimin gözünden bakarsak, insanları buradan bakmaya davet edersek bu olumsuz ve dışlayıcı algılar değişebilir mi? Şahsen değişeceğine eminim. Alevilik gibi bütün tarihi boyunca yasaklanmış, ezilmiş, kırılmış, katledilmiş, saklanmaya zorlanmış, görünmez kılınmış bir kimlik için zaten farklılıklar kaçınılmaz. Hele ki iletişim imkanlarının olmadığı bir zamanda Kars’taki bir Aleviyle, Aydın’daki Alevinin farklılaşması son derece normal. Bilim gözüyle bakarsak bütün bu farklılıklar normalleşebilir mi?

    “GELENEKSEK DEVLET POLİTİKASI DEĞİŞMİYOR”

    Bütün tarihte Alevilerin anavatanı olan coğrafyada devletlerin Aleviler ile kurduğu ilişki her zaman bu kimliği tasfiye etme politikası üzerine olmuş. Küreselleşen dünyada Aleviler dünyanın birçok yerine dağıldı ve oraların vatandaşı oldu. Artık oralarda ‘Alevi sorunu’ diye bir şey var ve bu çözülüyor. Böyle bir zamana geldik ama bu memlekette hala kimliğin adını koymakta tereddüt eden, kimliğin resmi olarak tanınmasını ötelemeye çalışan, kimliği olduğu gibi kabul etmek yerine onu tanımlayıp, kendisine bağlamaya çalışan geleneksel devlet politikası bir türlü değişmiyor. Değişiyormuş gibi yapıyor ama değişmiyor. Acaba sosyal bilimler gözünden bakıldığında bu gerilime de bir alan açabilir mi, ışık tutabilir mi, yeni bir tartışmaya imkan sağlayabilir mi?”

    “PROGRAMI İZLEYENLERİN PERSPEKTİFİ DEĞİŞEBİLİR”

    Aslan, programın hedef kitlesinin yalnızca Aleviler olmadığını belirtirken, “Programı izleyen herkesin perspektifi değişebilir. İnsan bir dilin ve kültürün içinde doğuyor. O dil ve kültür onun için kıymetlidir çünkü onun geleneğini oluşturuyor. Bu herkesin hakkıdır. Buna bir politikacının söyleyeceği yoktur. Arzu ediyoruz ki bu mesele böyle tartışılsın. Akademik perspektiften bakmak aslında böyle bir alan açıyor. Bunu yapmaya çalışıyoruz. Bu sorunun temel insan haklarına uygun çözümü böyle olur. Bu sorunun çözümünü isteyen her kim varsa böyle bakmalı” ifadelerini kullandı.

    PİRHA / İSTANBUL

  • Ankaralılar için Ocak ayı kültür sanat programı!

    Ankaralılar için Ocak ayı kültür sanat programı!

    PİRHA – Ankaralılar, yeni yıla sergi, tiyatro, konser ve sempozyumlarla merhaba diyor.

    Ankaralılar için birbirinden değerli kültür sanat programları bu hafta görücüye çıkıyor. Sanatseverler 2023’e birbirinden güzel sergi, tiyatro, konser ve sempozyumlarla başlıyor.

    İKİ BÜYÜK SERGİ

    2023’in ilk etkinleri, 6 Ocak’ta Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezi ve Zülfü Livaneli Kültür Merkezi’ndeki iki büyük sergiyle başlıyor. İlk ayağı, “Buluşmalar” alt başlığıyla ile 2021’de gerçekleştirilen, ‘5 Sanatçı 5 Sergi’sinin devamı niteliğindeki “Müdahil” sergisi, 6 Ocak – 4 Şubat tarihleri arasında Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde Başkentlilerle buluşacak. Farklı türlerde eserler üreten beş sanatçı; Ahi Akkan, Şükrü Aslan, Nadir Baylan, Murat Fırat ve Hikmeti Tabiyeci Çağdaş Sanatlar Merkezinde birbirinden özel eserleriyle sanatseverlerle bir araya gelecek.

    Yeni yılın bir diğer önemli sergisinde ise grafik sanatının son dönemdeki en ünlü genç yeteneklerinden biri olan Ethem Onur Bilgiç konuk edilecek. Bilgiç’in sinema ve tiyatro posterleri, kitap kapakları ve iç çizimleri, plak kapakları, dergi kapakları ve kişisel illüstrasyonlarının yer aldığı “Retrospektif” sergisi, 6 -30 Ocak tarihleri arasında Zülfü Livaneli Kültür Merkezi’nde sanatseverlerin ilgisine sunulacak.

    NAZIM 121 YAŞINDA

    Çankaya Belediyesi, Dil Derneği işbirliği ile Nazım Hikmet’in 121. yaşını sempozyum ve açık oturumla kutlamaya hazırlanıyor. “Nazım Hikmet Niçin Ölümsüz” başlıklı etkinlik konserler ve şiir dinletileri ile birlikte 14 Ocak’ta Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde gerçekleştirilecek. Nazım’ın 15 Ocak doğum gününde ise RAN adlı oyun Yılmaz Güney Sahnesi’nde saat 19.30’da izleyici ile buluşacak.

    ADALET VE DEMOKRASİ HAFTASI

    Bu yıl 30’uncusu düzenlenecek Adalet ve Demokrasi Haftası’nın sloganı “Uğur Mumcu Sesleniyor” olacak.

    Adalet ve Demokrasi Haftası Gazeteci Yazar Uğur Mumcu’nun öldürüldüğü 24 Ocak’ta başlayıp Hukukçu ve Siyasetçi Muammer Aksoy’un öldürüldüğü 31 Ocak tarihinde sona erecek. Hafta, 24 Ocak günü Batıkent Uğur Mumcu Park’ında yer alan anıta çelenk bırakma ile başlayacak. Batıkent’teki etkinliğin ardından anma töreni Uğur Mumcu’nun Sokağı’nda devam edecek. Mumlar ve karanfiller ile evinin önünde düzenlenecek anma töreni sonrasında Levent Üzümcü Tiyatrosu’nun sahnelediği ve Uğur Mumcu’yu anlatan “Unutma Bizi” tiyatro oyununu Çankaya Belediyesi Yaşar Kemal Kültür Merkezi’nde Başkentlilerle buluşacak.

    Sabri Meral

  • Gadev Alevi Akademisi 29 Ocak’ta başlayacak

    Gadev Alevi Akademisi 29 Ocak’ta başlayacak

    PİRHA-Garip Dede Vakfı (GADEV) sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda GADEV Alevi Akademisi “Sosyal Bilimler perspektifinden Aleviler/Alevilik (2)” eğitim programının 29 Ocak 2023 tarihinde başlayacağını duyurdu. Akademinin açılış dersi ise Prof. Dr. Şükrü Aslan tarafından verilecek.

    Garip Dede Vakfı (GADEV) Alevi Akademisi “Sosyal Bilimler perspektifinden Aleviler/Alevilik (2)” eğitim programının 29 Ocak 2023 tarihinde Prof. Dr. Şükrü Aslan’ın açılış dersiyle başlayacağı duyuruldu.

    GADEV tarafından yapılan açıklamada “Program kayıtları bu yıl da web sitemiz üzerinden 15 Aralık’ta online olarak açılıyor. Tüm canlarımızı gelenek ve göreneklerimize sahip çıkmak adına akademimize kayıt olmaya davet ediyoruz” ifadelerine yer verildi.

    PİRHA / İSTANBUL

  • Alevi kurumları ve akademisyenler AKP’nin cemevleri ile ilgili torba yasa teklifini değerlendirdi

    Alevi kurumları ve akademisyenler AKP’nin cemevleri ile ilgili torba yasa teklifini değerlendirdi

    PİRHA-ADFE Genel Başkanı Celal Fırat, Alevi kurumları ve akademisyenleri olarak bir araya gelerek AKP’nin cemevlerine yönelik torba yasa teklifini değerlendirdiklerini duyurdu.

    Alevi Dernekleri Federasyonu (ADFE) Genel Başkanı Celal Fırat sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda AKP’nin cemevlerine dönük çalışmalarına ilişkin Garip Dede Cemevi’nde değerlendirme toplantısı yaptıklarını duyurdu.

    “EŞİT YURTTAŞLIK TALEBİMİZDEN VAZGEÇMEYECEĞİZ”

    Fırat paylaşımında “Alevi kurumları olarak akademisyenlerimizle ve örgüt temsilcilerimizle Garip Dede Dergahında bir araya gelerek, hükümetin politikalarını ve mecliste görüşülen cemevleri ile ilgili torba yasa teklifini değerlendirdik. Eşit yurttaşlık taleplerimizden asla vazgeçmeden, bir arada, birlikte mücadelemiz devam edecektir. Bir Olacağız, iri olacağız, diri olacağız. Aleviler vardır, Alevilik haktır” ifadelerine yer verdi.

    Toplantıya Fırat‘ın yanı sıra Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Genel Başkanı Mustafa Aslan, Alevi Kültür Dernekleri (AKD) Genel Başkanı İsmet Kurt, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) Genel Başkanı Ercan Geçmez, Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Eş Başkanları Kadriye Doğan, Musa Kulu, ABF Genel Başkan Yardımcıları İbrahim Karakaya, Aydın Deniz, Gazeteci Necdet Saraç, akademisyenler Ayhan Yalçınkaya, Şükrü Aslan, tarihçi-yazar Erdoğan Aydın, Baba Mansur Ocağı’ndan Eren Yıldırım, Üryan Hızır Ocağı’ndan Veli Büyükşahin, Derviş Cemal Ocağı’ndan Ali Şanlı, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Ataşehir Şubesi Başkanı Gülsev Kaya, Bağcılar Cemevi Başkanı Zeynel Abidin Koç ile Esenler Cemevi Başkanı Cemal Özdemir de katıldı.

    PİRHA / İSTANBUL

  • GADEV Alevi Akademisi’nin birinci eğitim programı sona erdi-VİDEO

    GADEV Alevi Akademisi’nin birinci eğitim programı sona erdi-VİDEO

    PİRHA-GADEV Alevi Akademisi’nin, “Sosyal Bilimler Perspektifinden Alevilik” başlıklı birinci eğitim programı, düzenlenen sertifika töreni ile sona erdi. Törende konuşan Prof. Dr. Şükrü Aslan, “Sosyal bilimciler olarak Aleviliği tanımlayan bir program yapmadık. Aleviliği anlamak ve anlatmak istedik. Devletlerin Aleviliği tanımlamasına karşıyız” dedi.

    GADEV Alevi Akademisi’nin birinci eğitim programı sona ererken, gerekli şartları yerine getiren 85 kişi, düzenlenen tören ile sertifikalarına kavuştu. “Sosyal Bilimler Perspektifinden Alevilik” başlıklı ilk programın sertifika töreni İstanbul Küçükçekmece’deki Garip Dede Cemevi bahçesinde yapıldı.

    Törende Alevi Dernekleri Federasyonu (ADFE) Genel Başkanı Celal Fırat, akademisyenler Çiğdem Boz ile Şükrü Aslan, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) Genel Başkanı Ercan Geçmez ile Halkların Demokratik Partisi (HDP) Ali Kenanoğlu söz aldı.

    “ALEVİLİĞİ ANLAMAK VE ANLATMAK İSTEDİK”

    Her cemevinin aslında akademik bir kurum olduğunu belirten Prof. Dr. Şükrü Aslan, “Bizim yaptığımız, özgünlüğü olan bir şeydi. Süreklilik vardı. Biz bu program ile Türkiye’deki Alevilere ve Alevilikle ilgili çalışma yapanlara bir şey söylüyoruz. Sosyal bilimciler olarak Aleviliği tanımlayan bir program yapmadık. Aleviliği anlamak ve anlatmak istedik. Devletlerin Aleviliği tanımlamasına karşıyız. Alevilik her ne ise ancak onu içinden gelenler söyler” diye konuştu.

    “ALEVİLER, AVRUPA DEVLETLERİNDEN ÖNCE BURADA TANINMALIYDI”

    “Bu program ile Türkiye’yi yönetmeye aday olanlara da bir şey söylüyoruz” diyen Aslan, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Bir kimliğin kendisiyle ve çevresiyle barışık yaşaması çok normaldir. Her insanın anadiliyle ve inancıyla yaşaması doğal bir haktır. Aleviler için de doğal bir haktır. Avrupa devletleri Alevileri tanımaya başladı ama en başta burada tanınması gerekiyordu. Çünkü Alevilerin anavatanı burası.”

    “PROGRAM KİTAP HALİNE GETİRİLECEK”

    Aslan son olarak eğitim programında işlenen derslerin kitap haline getirileceğini, çevrimiçi şekilde de erişime açılacağını duyurdu.

    Sertifikaların dağıtılmasının ardından program, sanatçılar Cengiz Özkan ile Tolga Sağ’ın müzik dinletisi ile sona erdi.

    PİRHA / İSTANBUL

  • GADEV Alevi Akademisi’nin ilk dersi başladı: Aleviliği yeniden tanımlamak gibi bir amacımız yok-VİDEO

    GADEV Alevi Akademisi’nin ilk dersi başladı: Aleviliği yeniden tanımlamak gibi bir amacımız yok-VİDEO

    PİRHA-Birçok akademisyenin katılacağı GADEV Alevi Akademisi’nin ilk dersi Garip Dede Cemevi’nde halka açık olarak başladı. Üryan Hızır Ocağı’ndan Veli Büyükşahin, akademinin 4-5 yıllık bir tartışmanın ürünü olduğunu belirtirken; “Aleviliği yeniden tanımlama gibi bir amacımız kesinlikle yok. Alevi inancını birçok kesimle buluşturmayı hedefliyoruz” dedi.

     

    GADEV Alevi Akademisi’nde Prof. Dr. Şükrü Aslan eğitmenliğindeki ilk ders başladı. Akademinin açılışına sanatçılar Arif Sağ, Tolga Sağ, Muharrem Temiz, Küçükçekmece Belediyesi Başkanı Kemal Çebi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Genel Sekreter Yardımcısı Mahir Polat ile İstanbul’daki birçok cemevinin başkanları ve çok sayıda yurttaş katıldı.

    “30 YILLIK MÜCADELENİN GELDİĞİ NOKTA”

    İlk olarak söz alan Garip Dede Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Celal Fırat, Alevilerin kendi inanç kaynaklarının oluşmasını sağlayacaklarını kaydetti.

    Program açılışında söz alan Sanatçı Arif Sağ ise son 30 yıl içerisindeki  Alevi mücadelesine değindi. Sağ, “Önceden birçok şeye izin verilmiyordu. Eskiden köylerde cem yaparlarken, köyün girişlerine bekçi koyarlardı. Uzun mücadele bizi bu noktaya getirdi. Sonumuz hayrola…” dedi.

    “ALEVİLİĞİ YENİDEN TANIMLAMA GİBİ BİR AMACIMIZ KESİNLİKLE YOK”

    Üryan Hızır Ocağı’ndan Veli Büyükşahin de akademinin 4-5 yıllık bir tartışmanın ürünü olduğunu belirtti. Araştırmacılar açısından bilgi ve belgelerden oluşan bir arşivin oluşturulacağını ifade etti.

    Büyükşahin, “Aleviliği yeniden tanımlama gibi bir amacımız kesinlikle yok. Alevi inancını birçok kesimle buluşturmayı hedefliyoruz” şeklinde konuştu.

    Küçükçekmece Belediyesi Başkanı Kemal Çebi ise “Önemli bir eğitim programı sunulacak. Eğitimi desteklememiz gerekiyor. Emek verenlere teşekkür ediyorum” dedi.

    İBB Genel Sekreter Yardımcısı Mahir Polat da akademinin, emek üzerine kurulu bir hizmet olduğunu vurgulayarak, “Bu tür çalışmalar hafıza tazeliyor” ifadelerini kullandı.

    “TÜRKİYE’NİN BARIŞINA KATKI VERECEKTİR”

    Akademisyen Nimet Altıntaş program ile akademik çalışmaların geniş kitlelere ulaştırılacağını vurguladı.

    Prof. Dr. Şükrü Aslan ise yaptığı konuşmada “Sosyal bilimlerin, Aleviliği nasıl tartıştığını göstermek istiyoruz. Türkiye akademisine çağrı yapıyoruz. Bu mesele birçok hoca tarafından çalışılıyor. Türkiye akademisi ve dolayısıyla Türkiye siyaseti Alevi kimliği ile ilgili bir karar vermek zorunda. Türkiye’nin barışına katkı verecektir.”

    Yapılan konuşmalar ardından sanatçılar Tolga Sağ ile Muharrem Temiz, sahne alarak deyişler okudu.

    PİRHA / İSTANBUL

  • GADEV Alevi Akademisi’nde ilk ders yarın halka açık şekilde başlayacak

    GADEV Alevi Akademisi’nde ilk ders yarın halka açık şekilde başlayacak

    PİRHA-Garip Dede Cemevi’nde yapılacak olan GADEV Alevi Akademisi’nin, Prof. Dr. Şükrü Aslan tarafından verilecek olan “Kimlik, Etnisite, İnanç ve Alevilik” başlıklı ilk dersi yarın saat 13.00’te başlayacak.

    GADEV Alevi Akademisi yarın saat 13.00’te İstanbul’daki Garip Dede Cemevi’nde başlıyor. Prof. Dr. Şükrü Aslan tarafından verilecek “Kimlik, Etnisite, İnanç ve Alevilik” başlıklı ilk ders ise halka açık olacak. Ders çerçevesinde, Alevilerin inanç alanından bir kimlik olarak etnisiteleri kesen boyutları ve nitelikleri vurgulanacak. Ayrıca Aleviliğin bir hak olarak neden kabul edilmediğinin nedenleri ve yansımaları ele alınacak.

    Eğitim, “Sosyal Bilim Perspektifinden Türkiye’de Alevilik” ve “Alevilikte Yol-Erkan, İnanç ve Ocaklar” başlıklı iki program halinde yürütülecek. Akademi programlarının müfredata, Tarih, Sosyoloji, Antropoloji, Psikoloji, Felsefe, Coğrafya, Edebiyat, Hukuk, Toplumsal Cinsiyet, Ekoloji, Medya, Siyaset ve İktisat ve Teoloji gibi disiplinler çerçevesinde Aleviliği ve Aleviliğin temel kaynaklarını, temel kavramlarını, ocaklar ve sürekleri, yol-erkan-inanç ile ilgili ritüeller, simgeler ve semboller gibi dersleri kapsayacak.

    AKADEMİ İLE ÜÇ TEMEL HEDEF BELİRLENDİ

    Birçok akademisyenin yer alacağı Alevi Akademisi’nde ise temel olarak belirlenen üç hedef şöyle:

    1-Aleviliğin tarihsel, kültürel, inançsal ve düşünsel dünyasına ilişkin bilgi, belge, belgesel film ve alan çalışmaları yaparak, süreli-süresiz kitap, dergi, bülten ile dijital yayınlar yapmak. Sempozyum, konferans, panel vb. etkinlikleri belirli ihtiyaçlar çerçevesinde gerçekleştirmek. Ayrıca araştırmalara kaynaklık edecek bilgi, belge arşivi ve kütüphane oluşturmak.

    2-Alevilik/Alevilere ilişkin alan çalışmaları yapmak, üniversitelerde Aleviliğe ilişkin tez hazırlayanları ve akademik çalışma yürütmek isteyenleri belirli koşullar çerçevesinde desteklemek, yurtiçi ve yurtdışından farklı kurum ve kuruluşlarla ortak çalışmalar yürütmek.

    3-Her yıl belirli tarih aralıklarında belli sayıda öğrenci kaydı alıp, bir ders müfredata uygulamak ve gerekli koşulları yerine getirenlere sertifika vermek.

    PİRHA / İSTANBUL

  • Prof. Dr. Şükrü Aslan: Alevi geleneği, akademi için hem anlama hem de öğrenme alanıdır

    Prof. Dr. Şükrü Aslan: Alevi geleneği, akademi için hem anlama hem de öğrenme alanıdır

    PİRHA-‘Alevi Akademisi’ 8 Ocak günü Garip Dede Cemevinde başlayacak. Prof. Dr. Şükrü Aslan, akademiye dair yazdığı yazıda, “Normal koşullarda Alevi geleneği, akademi için hem bir anlama hem de öğrenme alanıdır. Bu özgün girişimin Türkiye’de akademinin Aleviliğe dair dönüşüme bir ölçüde katkıda bulunacağını umuyorum” ifadelerini kullandı.

    Prof. Dr. Şükrü Aslan 8 Ocak Cumartesi günü İstanbul’da Garip Dede Cemevinde ilk dersi halka açık olarak başlayacak olan ‘Alevi Akademisi’ ile ilgili bir yazı kaleme aldı. “Alevilik ve akademi ya da ‘Alevi Akademisi’” başlığıyla BirGün gazetesinde yayımlanan yazıda Aslan, girişimin Türkiye’de akademinin Aleviliğe dair dönüşüme bir ölçüde katkıda bulunacağını ifade etti.

    Aslan‘ın yazısı şöyle:

    “‘Alevilik’ ve ‘akademi’ arasında pek çok özgün ilişkilenme biçiminden bahsedilebilir. Bunların başında ise bir inanç kimliği olarak Aleviliğin felsefi dünyasının akademiye, bilhassa sosyal bilimlere geleneksel alandan temas etmesi gelir. Dogmalarla kuşatılmamış olması, farklı kimlik ve geleneklere bir nazardan bakması ve yargılamaktan kaçınan tutumu, bu kimliğin akademiye yakınlık ve yatkınlığını büyük ölçüde etkilemiştir.

    “ALEVİLİĞİN TARİHSEL BİRİKİMİNDE MUAZZAM BİR EĞİTİM DENEYİMİ VAR”

    Bunun dışında Kızılbaş/Bektaşi/Alevi toplumsal coğrafyasının tarihsel birikimine doğru bir iz sürdüğümüzde muazzam bir “eğitim” deneyimi ile karşılaşırız. Hem bu deneyimin kendisi hem de ona eşlik eden ocak/dergâh geleneği bu sosyalitenin yüzyıllar boyu tutunabilmesine imkân vermiştir. Bu ocaklarda/dergâhlarda bir “düşman”ın değil de bir süreğin konuşulması kendi başına özgün ve kıymetlidir. Başka dini ve/veya politik odaklarda “düşman” olarak kodlanmış Alevilerin, kendi içindeki muhabbetlerde herhangi bir “düşman” gruptan bahsetmemesi ancak bu geleneğiyle anlaşılabilir.

    Başka bir deyişle bunca kitlesel kırımlara maruz kalmış bir topluluğun, başka bir kimliksel grubu kitlesel kırımdan geçirmek gibi bir girişiminin olmaması bu inançsal düşünüş haliyle ilgilidir. Oysa Yavuz’un Kızılbaş kırımı, II. Mahmut’un Bektaşi tekkelerini yıktırması veya Nakşibendi dergâhlarına dönüştürmesi ve Cumhuriyet dönemine nakleden dedeliğin, seyitliğin, çelebiliğin yasaklanması gibi pratikler, üzerinden yıllar/yüzyıllar geçse de her zaman Aleviler için sıcak yaralar olarak kalmıştır.

    Bir anlama imkân ve aracı olarak akademi ile Aleviliğin yolları metodolojik olarak birçok yerde kesişebilir. Akademisyenin de “düşman”ı yoktur, velev ki araştırmasını “düşman” bir sahada yapacak olsa bile. Araştırmacı bir “düşman” imgesinden arınmamışsa zaten akademisyen de olamamış demektir. Bu imgeden arındığında araştırma sahasındakilerle konuşma ve anlama imkânı artar. Fakat bilhassa araştırılan sahadaki topluluğun bir “düşman” imgesinden azade olması, bir araştırmacı için muazzam bir imkândır. Alevi toplulukları içinde saha çalışması yapan akademisyenlerin olumlu cümlelerle konuşmaya başlamasının nedeni de budur.

    “ALEVİ GELENEĞİ, AKADEMİ İÇİN ANLAMA VE ÖĞRENME ALANIDIR”

    Normal koşullarda Alevi geleneği, akademi için hem bir anlama hem de öğrenme alanıdır. Ya da böyle olması beklenir. Fakat akademinin Alevilikle kurduğu bağ çok büyük ölçüde siyasi otoritelerin politikalarından etkilendiği için Aleviler ve akademi ilişkisi, en iyi zamanlarında bile aslında dışarıdan okuma çabasının getirdiği gerilimlerle yüklü olmuştur.

    Bugün bir inanç kimliği olarak Aleviliği çalışan çok sayıda akademisyen bulunuyor. Son derece kıymetli tezler, makaleler, kitaplara erişmek de mümkün. Türkiye akademisi aslında zayıf da olsa Alevilikle ilişkili görünüyor. Ama Alevilik bir inanç kimliği olarak tanınmış olmadığı için akademik ortamda Alevilikle ilgili köklü kurumsallaşmalar gerçekleşemiyor.

    Akademinin Alevilikle zayıf ilişkisine karşın Alevi kurumların akademiyle ilgisi daha güçlü görünüyor. Mesela cemevlerinde genellikle bir konferans salonu bulunuyor. Mutlaka oraya akademi içinden veya dışından bilim insanları davet ediliyor, konferans ve seminerler veriliyor. Öte yandan cemevlerinin büyük bir bölümünün kütüphaneleri bulunuyor. Sürekli artan kitap sayısı ile gelen misafirlere okuma-araştırma hizmeti sunuluyor.

    “AKADEMİNİN ALEVİLİĞE DAİR DÖNÜŞÜMÜNE KATKIDA BULUNACAKTIR”

    Bütün bu deneyimler akademi ile Alevi inanç kurumları arasında doğrudan bir bağı gerekli kılıyor ve kuşkusuz bu öncelikle akademinin görevidir. Ne var ki akademi buna da mesafeli olduğu için bu tür akademik organizasyonlar da Alevi kurumlara kalmış görünüyor.

    Şu günlerde bu eğilimin görece büyük ve sistemli bir örneği İstanbul Küçükçekmece’de Garip Dede Cemevi bünyesinde kuruluyor. Alevi Akademisi adıyla gerçekleşen bu kurumsallaşma ilk bilimsel etkinlik olarak Sosyal Bilimler Perspektifinden Aleviler ve Alevilik başlıklı, 120 saate denk gelen 40 dersten oluşan bir eğitim programı planlamış bulunuyor. 8 Ocak 2022 Cumartesi günü kamuya açık ilk ders ile açılışı yapılacak bu girişim Alevilikle geleneksel, kültürel, kimliksel olarak ilgili herkese sosyal bilimler perspektifinden nasıl/niçin bakıldığını anlatmayı hedefliyor. Bu özgün girişimin Türkiye’de akademinin Aleviliğe dair dönüşüme bir ölçüde katkıda bulunacağını umuyorum.”

    (HABER MERKEZİ)