Etiket: tanık

  • Dersim Tertelesi’nin tanığı Yusuf Güder Hakk’a yürüdü!

    Dersim Tertelesi’nin tanığı Yusuf Güder Hakk’a yürüdü!

    PİRHA- Dersim 1938 Tertelesi sırasında henüz bebek olan ve ailesiyle birlikte sürgün edilen Yusuf Güder, yaşamını yitirdi. Tertelenin yaşayan tanıklarından olan Güder, ömrü boyunca Dersim’de yaşananların unutulmaması için mücadele etti.

    Dersim’in Ovacık ilçesine bağlı Bilgeç köyünde dünyaya gelen Yusuf Güder, 1937-38 Dersim Tertelesi sırasında henüz bebekti. Ailesiyle birlikte katliam ve sürgün politikalarının hedefi olan Güder, Nevşehir’in Ürgüp ilçesine bağlı Sinos köyüne sürgün edildi.

    Yaklaşık 10 yıl süren sürgün yaşamının ardından ailesiyle birlikte yeniden Dersim’e dönen Güder, yaşamını doğduğu topraklarda sürdürdü. Bir süre Adana’da çeşitli işlerde çalışan Güder, daha sonra yeniden Dersim’e yerleşti.

    Bir dönem siyasetle de ilgilenen Yusuf Güder, özellikle Dersim Tertelesi’ne ilişkin tanıklıkları ve hafızasıyla tanındı. 1938’de yaşanan katliam ve sürgünün izlerini yaşamı boyunca taşıyan Güder, Dersim soykırımından kurtulanların sesi olmaya çalıştı. Yaşananları anlatan, hafızasında taşıdığı acıları ve tanıklıkları sonraki kuşaklara aktaran isimlerden biri oldu.

    Dersim’de yaşananların unutulmaması ve hakikatlerin açığa çıkarılması gerektiğini savunan Güder, tertelenin yaşayan hafızalarından biri olarak kabul ediliyordu.

    Dersim Tertelesi’nden sağ kurtulan bir bebek olarak başladığı yaşam yolculuğunu, doğduğu köy olan Ovacık’ın Bilgeç köyünde tamamlayan Yusuf Güder ardında Dersim’in acı tarihine dair önemli tanıklıklar bıraktı.

    PİRHA/DERSİM

  • Maraş Katliamı tanığı Elif Tabak: Soykırım hala hafızalarda diri; 147 yılda geçse izini sürdürecek-VİDEO

    Maraş Katliamı tanığı Elif Tabak: Soykırım hala hafızalarda diri; 147 yılda geçse izini sürdürecek-VİDEO

    PİRHA- Maraş Katliamı’nın tanıklarından Elif Tabak aradan geçen 47 yıla rağmen katliamın izlerini hala üzerinde taşıyor. 34 yıl boyunca bir daha ayak basmadığı Maraş’a dönen Elif Tabak, katliamın insan hafızasında hala diri olduğunu ifade ediyor. Tabak, “Sadece zaman zaman kabuk bağlayan ve kanamaya devam eden bir yara. 47. yılda da hala Maraş’ta dolaşmamaya, hiçbir sokağa girmeme gibi bir endişem var. Değil 47 yıl 147 yılda geçse bu soykırım izini sürdürmeye devam edecek” diye konuştu.

    Türkiye tarihinin sayısız kara lekelerinden bir olan Maraş Katliamı’nın 47’inci yılına girdik. Ülkücü Gençlik Derneği tarafından izlenen “Güneş Ne zaman Doğacak” adlı film 16 Aralık 1978’de Çiçek Sineması’nda gösterime girer. 19 Aralık Günü 20.00 seansının sonuna doğru tesiri az bir patlayıcının patlamasıyla bir tahrik başlar. Salonda film sırasında sık sık, “Müslüman Türkiye”, “Milliyetçi Türkiye” “Komünistler Moskova’ya”, “Başbuğ Türkeş” gibi sloganlar atılır. Filmi izleyenler arasında bulunan bir grup Ülkü Ocağı mensubu, “Bunu solcular attı” söylemleriyle diğer izleyicileri de tahrik etmek suretiyle PTT binasına sloganlar atarak yönelir ve saldırılar başlar. Böylece tarihin kanlı raflarında yer alacak olan Maraş Katliamı’nın ilk saldırıları başlamış olur. Yedi gün süren ve 100’ün üzerinde Alevi yurttaşın katledilmesiyle sonuçlanan Maraş Katliamı ayrıca, 12 Eylül Darbesi’nin ilk katliamlarından sayılır.

    Failleri hala ortaya çıkarılmayan katliamdan sonra binlerce kişi sürgüne gönderilerek bölge insansızlaştırıldı. Doğanın talanıyla sürdürülen bu politikaya karşı göç yollarına düşenlerin; bölgede süren dil ve kültür asimilasyonu, ekolojik kıyım ve göçertme politikalarına karşı direnişi de sürüyor.

    Maraş’ın Afşin ilçesinin Örenli köyünde yaşayan ve henüz 13 yaşındayken katliama tanıklık eden ve kendi köyünden 17 kişiyi katliamda kaybeden Elif Tabak, hala ilk günkü gibi hatırladığı katliam günlerini PİRHA’ya anlattı.

    “YAZIN MARAŞ’A ÇALIŞMAYA GELİYORDUK VE YERLEŞTİK”

    – Sizin Maraş’a göçünüz nasıl gelişti? Alevilerin bu süreçte kent merkezindeki uğraşısı ve yerleşimi nasıldı? 

    Elif TABAK: Maraş’ın en uç köyü olan Afşin’in Örenli köyünde dünyaya geldim.  Ailemin ve köylülerimin Maraş’a gitme hikayesi ilk eğitim ile başladı. Ailelerde öğrencilerle birlikte Maraş’a yerleşir ve geçici işlerle geçimini sağlayarak yazın köye dönerdi. Bizim de babamız Hakk’a yürümüştü ve yaşamımızı idame edebilmek için Maraş’a gitmiştik. İlk taşındığımız sokak Ozan Emekçi’nin ailesinin oturduğu bir sokaktı ve Tekke Mahallesi diye geçiyordu. Yerleşen aileler ilkbaharda pamuk tarlalarına çalışmaya gider ve çadırlarda kalırlardı. Ben 7 yaşındaki iken bütün bu işçiliklere başladım. Erkekler de Maraş’ın çevre köylerinde halka tatlı satar, çerçilik yaparlardı. Alevilerin yaşamı bu idi.

    “MARAŞ’IN RENGİ DEĞİŞİYORDU”

    -Peki bu bahsettiğiniz Tekke Mahallesi’nde yaşamak nasıldı? Alevilerin gelmesi ile Maraş’ta neler değişiyordu?

    Tekke Mahallesi’nde 10 yaşında iken kara çarşaf giydim. Çünkü Maraş’ın içerisindeki bütün kadınlar kara çarşaf giyiyordu. Çok az bir insan modern kıyafetler giyinirdi. Öğretmenlerin saçları açıktı lakin onlar dahi okula gelince kapalı giyinmek zorunda kalırdı. Aleviler Yörükselim ve Karamaraş mahallesinde yoğunlukta yaşıyordu. 1976 yılında bizde Yörükselim Mahallesi’ne taşındık ve annem kara çarşaflarımızı keserek bize önlük dikti. O mahallede kendimizdik, o kıyafetlerle insanlar artık Maraş’ın merkezine inmeye başlamıştı. Bir anlamda Maraş’ın rengi değişmişti. Sosyalist gençler, kadınlar, gençler artık restoranlarda yemek yiyordu.

    MARAŞ’TA DEVRİMCİ HAREKETLER BÜYÜYOR

    – İnsan hafızasında katliamlar unutulmayan bir yerde. Siz katliamın tanığı ve mağdurusunuz. O dönem nasıl bir atmosfer vardı ve katliam nasıl bir ortamda gelişti? 13 yaşında bir çocuğun gözünden neler görünüyordu?

    Katliam olduğunda 13 yaşında bir çocuktum. Benden büyük 3 ağabeyim vardı ve o dönem sosyalist hareketlere tanışmıştık. Bize devrimciler gelirdi. Pek adını anmak istemesem de, İbrahim Kaypakkaya Dersim’de vurulduğunda yanın tek sağ kurtulan Ali Mercan o dönem bize Hüseyin ismi ile gelirdi. Maraş’ta sağ-sol sokak çatışması olarak hatırladığım tek şey 12 Şubat Maraş’ın kurtuluş günüydü. Bu kutlamalardan sonra sosyalist gençlerle Maraş’ın faşist düşünceli gençleri sokak aralarında birbirlerini kovalayıp döverdi. Hatırladığım ilk eylem 1975’de Narlı’da Toprak-iş sendikasının organize ettiği yürüyüştü ve bende katılmıştım. Ondan sonraki en görkemli eylem Antep’te 1977 yılındaki 1 Mayıs’tı. Çok görkemliydi ve inanılmaz derecede etkilemiştim. Bazı kareler gözümde halen çok canlı durur.

    “GIJIK DEDE GÖRKEMLİ BİR TÖRENLE TOPRAĞA SIRLANDI”

    Maraş’ta toplumsal en büyük eylem ise 4 Nisan 1978’de katledilen Gıjık Dede’nin cenaze töreniydi. Kıbrıs Caddesi denen ve Maraş’ı ikiye bölen caddeden Yörükselim Mahallesi’ne ve  Kara Maraş’taki mezarlığa adar çok görkemli, organizeli geldik ve toprağa sırladık. Bu kortej büyük sükunetle, sağduyuyla sloganları atarak valilik binası önünde oturma eylemi geçekleştirdi. Kimsenin burnu kanamadan mahalleye gittik. Aralık ayında aynı noktada diyebileceğimiz yerde Mustafa Yüzbaşıoğlu ile Hacı Çolak katledildiler. Katledilen bu devrimci öğretmenleri sahiplenme duygusu Maraş ile sınırlı kalmadı. Çevre köylerden, şehirlerden gelen insanlarla şehir adeta doldu. Bu öğretmenlerin cenazesi de Gıjık Dede’nin cenazesi gibi çok görkemliydi.

    CENAZEYE SALDIRI: SİLAHLAR VE TAŞLAR  EVLERE TAŞINMIŞTI

    Eski belediye önündeki Ulu Cami’den üzerime ateş edildi. Neredeyse bütün binalardan saldırılar başlamıştı. Silahlar ve ayrıca taşlar kasalarla evler özel olarak taşınmıştı. Taşlar üzerimize yağmur gibi yağıyordu. Cenazeler yerde kalmıştı ve insanlar yaralanmıştı. Birisi de benim ağabeyimdi. Adım atamıyorduk ve üst üste yığılmıştık. Abimi gördüm ve yanıma gidemiyordum. Yüzünü avuçları içerisine almıştı ve kanlar içerisindeydi. Çığlık atıyordum. Polisler duvar kenarına dizilmişti. O hışımla giderek bir polisin yakasından tuttum ve yakasına yapışarak salladım ‘bu silahı kullanamıyorsan ver biz kullanalım’ dedim.  Sonradan birisi beni çekti ve ‘ o pol-derli bir polis’ dedi. O poliste benimle birlikte ağlıyordu. Bütün saldırılar içerişinde mahalleye döndük. Ağabeyimi bulabilir miyim diye hastaneye girdim ve içerisi tam bir vahşetti. Odalarda, koridorda, yerlerde insanların çığlıkları dayanılmazdı. Ağabeyimin öldüğünü düşünüyordum.  Herkes içeriye giremiyordu ve camdan dışarıya yaralılarla ilgi bilgi veriyordum. Derken ağabeyim içeri girdi ve inanılmaz bir duyguydu benim için. O katliamın, çığlıkların arasında duyabileceğim en güzel duyguydu.

    “17 KİŞİ BİR BODRUM KATINA SIĞINDIK; SOKAKTAKİ ÇIĞLIKLAR HALA KULAĞIMDA”

    O gece eve geldik. Sabah ‘komünistler Moskova’ya’ sloganları atarak mahalleye girmişlerdi. Evden çıkamamışları ve artık katliam başlamıştı. Bodrum katı gibi bir evde oturuyorduk ve 17 kişi o eve sığınmıştık. Gece saat 3’e kadar sessiz, lambaları ve sobayı yakmadan katliam seslerini duyuyorduk. Mahalle bakkalımız Mahmut amca vardı Alevi olup olmadığını bilmiyorum. Onun evindeki katliam çığlıklarını çok rahat duyuyorduk. Bir helikopter sesi geliyordu ve havaya ateş açılıyordu. İkinci kez geldiğinde ise biz askeriyeye doğru gidiyorduk. Dar bir sokaktaydık ve o helikopterden üzerime ateş edildi. Etrafı tarıyordu. Şans eseri oradan kurtulduk. Sokakta olanlar ise öldürülmüştü. Köylümüz olan Kamil Ünver ailesinden tek bir kişi kalmayınca kadar katledilmişti. Kamil amcanın oğlunu görmüştüm ‘ağlama annen baban yaralı hastanede’ diye yalan söyledim. O ise’ hayır öldürdüler ben gördüm’ dedi.

    “KUNDAKTAKİ BEBEĞİN ANNESİNİ ÖLDÜRMÜŞLERDİ; EMZİREBİLECEK BİRİNİ ARIYORDUK”

    Askeriye içerisinden çıktıktan sonra yeniden mahalleye dönüşünüz nasıldı? Neyle karşılaştınız? 

    Askeriyenin yemekhanelerine yerleştirilmiştik. Tıklım tıklım dolu ve insanlar ayaktaydı. Yaralılar, yakınlarını kaybedenler. Lavabo ihtiyacı için sıraya dizilmiştik ve askerler silahlarını üzerimize doğrultmuştu. Namlular üzerimize doğrultulmuş şekilde götürülüp getiriliyorduk. Yaralı abimin diğer yemekhanede olduğunu gördüm. Perişan Güzel’in torunu daha yeni doğmuştu ve kundaktaydı, annesinin (Döne abla) öldürüldüğünü söylediler. Başka yemekhanelerde bebeği emzirebilecek bir anne arıyorduk. Televizyonlar kapalıydı ve bir asker önünde nöbet tutuyordu. Birkaç askerin gözyaşlarının aktığını gördüm.

    “YANMIŞ EVLER, ARABALAR VE CAMLARDAN SALLANAN PERDELER..”

    Ertesi gün askeriyeden çıktık ve mahalleye geldik. Savaş filmlerinin korkunç manzaraları vardır ya işte mahallemiz tamda öyleydi. Yanmış evler, arabalar, camlardan sallanan perdeler. 1.5 ay sonra Maraş’ı terk ettik ve köye geldik.

    “MARAŞ HEP BİR OLAY OLARAK ANILDI VE SENELERCE ÖYLE ANILDI; AMA BİR SOYKIRIMDI”

    O zamanlar katliam bizim için hep Maraş olayıydı. Herkesin kendi mahallesinde tanık olduğu bir olay gibiydi ve senelerce olay olarak anıldı. Ne zaman ki Alevi yayını basın yapmaya, Aziz Tunç tanıklarla görüşüp kitabını yazmaya başladığında bunun bir olay değil katliam olduğunu anlamlandırdı insanlar. Puzzleın parçalarının bir araya gelmesi gibi, ortaya çıkan bir katliamdı, soykırımdı.

    “147 YILDA GEÇSE BU SOYKIRIM İZİNİ SÜRDÜRMEYE DEVAM EDECEK”

    Yapmış olduğum röportajlarda, çekimlerde şunu çokça gördüm. Katliamın üzerinden 47 yıl geçmiş olmasına rağmen bu yara hale çok derin. Sadece zaman zaman kabuk bağlayan ve kanamaya devam eden bir yara. Hiç kimsenin hafızasından kesinlikle silinmeyen derin izleri var. Katliamı yaşamış, yakınlarını kaybetmiş birçok insanı hala konuşturamıyorum, konuşamıyorlar. Yine katliamda iki oğlunu ve gelinlerini kaybetmiş bir annenin torunlarını yetiştirme yurtlarında büyütmek zorunda kaldığını görünce katliamın boyutlarının ne kadar geniş olduğunu fark ettim. Değil 47 yıl 147 yılda geçse bu izini sürdürmeye devam edecek.

    “34 YIL BOYUNCA MARAŞ’A GELEMEDİM, KAFAMI KALDIRIP BAKAMADIM”

    – 34 yıl boyunca Maraş’a gelemediniz. İlk gelişinizin Maraş Katliamında yitirilenleri anmak için olduğunu biliyoruz. Ve anma yasaklanmıştı. Yeniden Maraş’a gelmek nasıl bir duygu haliydi?

    Katliamdan sonra Maraş’a hiç dönmedim. Sadece bir kere çevresinden geçtim ve kafamı kaldırıp etrafa bakmadan ve bir yeri tanır mıyız korkusuyla içinden geçtim. 25 yıldır Avrupa’da yaşıyorum. Barış Meclisi’nin  İngiltere’deki grubuna dahil oldum. 2 Temmuz günü Sivas Katliamı’nda yitirilenler için yapılan anmayı izledim. Her yıl orada anmaların yapılması değerli ve kıymetliydi. Bu neden Maraş’ta yapılamıyor dedim. Bunu da o dönem İngiltere Alevi Kültür Merkezi ve Cemevi ile görüştük. Cemevi Başkanı İsrafil Erbil, Maraş Valiliği’ne anma için bir başvuru yapmış ve cevap beklediklerini söyledi. Tabi başvuru reddedildi. Avrupa ve Türkiye’deki Alevi örgütlenmesi örgütler yasağa rağmen giderek katılmıştı. Bende gidecektim lakin, gidecek gücüm yoktu, o şehre dönemiyordum.

    “MARAŞTAYDIM VE TOPRAĞA BASAMIYORDUM”

    -Bir daha dönmemek üzere terk ettiğiniz topraklara yeniden dönmek ve katliamla yüzleşmeye dair nasıl güç buldunuz?

    33. yılında anmaya gittim. İstanbul Havalimanı’na 6 kişi gelmiştik. Maraş’a gidecek uçak iptal edilmişti. Arabalar ile Maraş’a yol aldık. Yoğun bir polis ablukası vardı. Araçlar içeri alınmıyordu. Arabadan çıkıp toprağa dahi basamıyordum. Minibüs, otobüsler ile gelen Alevi insanlar arabadan indiriliyordu. Araban çıkmıştım ve o meydana giderek çığlık çığlığa bütün duygularımı nasıl dile getirdiğimi ben bile tahmin edemedim.

    “MARAŞ’A GİRERKEN HALA ENDİŞELİYİM, KATLİAM HAFIZALARDA HALA ÇOK DİRİ”

    O yıl geri döndük. 34 yılında tekrardan döndüm ve uçakla Maraş’ın üstünden geçerken ürpermiştim. 47. yılda bile bir şekilde Maraş’ta dolaşmak, bir sokağa girmek gibi bir endişe var. Sokağa girersem o katliamı yeniden göreceğim gibi. İnsanların zihninde katliam hala çok diri. Katliamın tanıklarını yitirdik ve şu an çok az sayıda insan var. O zamanın çocukları bugünün ise yaşlıları olarak hayattayız. Bunlara ulaşılması kayıt altına alınması gerekiyor.”

    Ersin ÖZGÜL/İNGİLTERE

     

  • 1938 Katliamı tanığı Sılo Qız’ın Hakk’a yürümesinin 6. yılı

    1938 Katliamı tanığı Sılo Qız’ın Hakk’a yürümesinin 6. yılı

    PİRHA-1938 Dersim Katliamı’nda tüm yakınlarını kaybeden Sılo Qız’ın Hakk’a yürüyüşünün üzerinden 6 yıl geçti. Sılo Qız, Dersim’deki Alevi inancının ritüelleri ve 1938’de Dersim Katliamı’nda yaşanan acıları besteleyerek, ağıtlarını tüm bölgeye taşıyan kişi olarak biliniyor.

    Dersim 38 Katliamı’nda tüm yakınlarını kaybeden ve keman çaldığı için “Bizi eğlendirir bunu öldürmeyelim” diyerek katledilmeyen Sılo Qız’ın bugün Hakk’a yürümesinin 6. yılı.

    Son yıllarında Dersim Milli Köyü’nde tek başına yaşayan Sılo Qız’ın evi şu anda yıkılmış durumda. Dersim’deki Alevi inancının ritüelleri ve 1938’de Dersim Katliamı’nda yaşanan acıları besteleyerek, ağıtlarını tüm bölgeye taşıyan kişi olarak biliniyor. 104 yaşında Hakk’a yürüyen Sılo Qız, 2019 yılında Milli Köyü’nde toprağa sırlanmıştı.

    SILO QIZ KİMDİR?

    Sılo Qız, Dersim’de yaşayan, söz ve keman ustasıdır. Henüz beş yaşındayken babasından keman çalmayı öğrendi. Bir süre sonrada söylemeye başladı. Halkın yaşadığı acıları, sevinçleri, yaşanılan olayların hikâyelerinden yola çıkarak doğaçlama usulle müziğe aktardı. Müziğini genellikle köy düğünlerinde ve taziyelerde icra etti. 1938 Dersim isyanının canlı tanığı olan Sılo Qız direnişi ve sonrasında gelişen katliamı destansı ağıtlarla dile getirdi.

    PİRHA/ DERSİM

  • Dersim Katliamı tanığı Ali Koçak: Döndüğümüzde her taraf kan ve harabeydi-VİDEO

    Dersim Katliamı tanığı Ali Koçak: Döndüğümüzde her taraf kan ve harabeydi-VİDEO

    PİRHA – 1934 doğumlu Dersim Katliamı tanığı Ali Koçak, 1938’de yaşadıklarını PİRHA’ya anlattı. Henüz dört yaşındayken sürgün, açlık ve ölümle tanıştığını belirten Koçak, “O zaman aklım ermezdi ama bizi yakaladıkları günü hiç unutmuyorum. Annem beni kolumdan tuttu, çarıklarımı giydirdi. Evden çıkarken askerlerle milisler önümüzü kesti” dedi.

    Dersim’de 1937-38 yıllarında gerçekleştirilen askerî harekât, binlerce kişinin öldürülmesine ve on binlerce kişinin sürgün edilmesine yol açtı. Devletin “isyan bastırma” adı altında yürüttüğü operasyonlarda köyler yakıldı, insanlar açlık ve zorunlu göçle karşı karşıya bırakıldı. Katliamdan sağ kurtulanlar Kütahya, Çorum, Amasya, Nevşehir gibi Anadolu’nun farklı illerine sürgün edildi.

    O dönemde henüz dört yaşında olan Dersimli Ali Koçak, ailesinin katledildiğini, sürgün yollarında açlık ve yoklukla büyüdüğünü belirterek, “Devlet yanlışlık yaptı, çoluk çocuk öldürmeyecekti” dedi.

    “38’DE DÖRT YAŞINDAYDIM”

    Yaşadıklarını yıllar sonra ilk kez ayrıntılı biçimde anlatan Ali Koçak, çocuk yaşta tanıklık ettiği o günleri şöyle aktardı:

    “1934 yılında Alacık köyüne bağlı Küllük mezrasında doğmuşum. 38’de dört yaşındaydım. Pek aklım ermiyor, hatırlamıyorum. Yalnız bizi yakaladıkları günü hatırlıyorum. Tarlaları yakmışlar, açlık var. Bizde ‘Mezra’ diye bir köy var oraya gittik. Ben, annem, yengem ve iki abim beraber gittik. Bir abim o köyde vuruldu. Ablam evliydi, eniştemle yeğenim de vuruldu. Amcamın oğlu ile çocuğunu da öldürdüler. Daha sonra askerler etrafımızı sardılar. Bizi yakalamak için gelenler Areyiz aşiretinden milislerdi. Haydaranlar ile araları yoktu, birbirlerinden adam vurmuşlardı. Bu yüzden Areyizliler hep milis yazılmışlardı.

    Tüfek sesleri geldi, annem beni aldı kolumdan tuttu ve çarıklarımı giydirdi. Biraz ceviz biraz da yanan tarlalardan telleri topladı getirdi. Elimi tuttu, nasıl ki kapıya çıktık milisler ve askerler önümüzü kapattı. Kimse yok birisinin evindeydik. Onlar boşaltmış gitmişlerdi. Ondan sonra nasıl asker önümüze dikildi, ben birisinin ayaklarına kapandım, ‘Annemi dövmeyin’ dedim. Annem dedi ki, ‘Babalar siz buralısınız, ben biliyorum. Ne olur bizi serbest bırakın, Allaha bağışlayın’ dedi. Ama bizi bırakmadılar, Nazimiye’ye götürdüler. Nazimiye’ye giderken annem beni sırtına alarak götürdü. Pülümür çayına vardığımızda bizi suyun içinden geçirdiler. Annem kendini suya attı. Yani su alıp bizi götürsün diye. Nasıl ki ben bağırdım askerler bizi sudan çıkardılar. Nazimiye’ye kadar gittiğimizi hatırlıyorum. Orada bir gün mü kaldık iki gün mü kaldık bilmiyorum.”

    “MEĞERSE BİZİ KÜTAHYA’YA SÜRGÜN ETMİŞLER”

    Katliamdan kurtulduktan sonra sürgün yollarına düşen Ali Koçak, Kütahya’ya gönderilişlerini şu sözlerle anlattı:

    “Meğerse bizi Kütahya’ya sürgün etmişler. Kütahya’nın Simav kazasının Kusurlar diye bir köyü vardı. Bizi o köye götürmüşlerdi. Annem ve babamın söylediğine göre o zaman ben dört yaşındaymışım. Babam bizimle değildi. Sonradan teslim olunca onu da Yozgat’a sürmüşlerdi. Nasıl ettiyse o yaşlı haliyle geldi bizi buldu. Büyük abim Ahmet’in eşi de yanımızdaydı. Abim o zaman askerdeydi. Tezkereyi aldıktan sonra o da geldi bizi buldu. Abimin sürgününü Nevşehir’in Derinkuyu ilçesine çıkartmışlardı. Bizimle bir ay kaldıktan sonra o da hanımıyla Derinkuyu’ya gitmek zorunda kaldı. Abim oraya gidince bizim de gelmemiz için müracaat etmişti. Bizi çağırdı, nasıl gittik hatırlamıyorum. Abim nüfus kaydımızı Nevşehir’e aldırdı. Ailemin konuştuğuna göre dört sene de orada kalmışız. Ben orada okula gittim, diplomamı aldım. Bize orada arazi vermişlerdi. Bizimkiler sağda solda çalışmaya başlamışlardı. İki ablam ile yengelerim de çalışmaya başladılar. O köyde nerede boş yer oluyordu bizi oraya yerleştiriyorlardı. Güzel bir köydü. O zamanlar 700 haneydi. Hayatlarını hayvancılık ve tarım yaparak sağlıyorlardı. Bize de çok iyi davrandılar, yardım ettiler, ekmeklerini paylaştılar.”

    “DEVLET NEREDE BOŞ ARAZİ VARSA SÜRGÜNLERİ ORALARA DAĞITTI”

    Yıllar sonra yeniden Dersim topraklarına dönen Ali Koçak, sürgün dönüşlerini de şu şekilde anlattı:

    “Sene 49’da bizi tekrardan Nazimiye’ye getirdiler. Herhâlde temmuz ayı olacaktı. Nazimiye sürgünden gelenlerle dolmuştu. Orada bir ay filan kaldık. Bizi bir türlü yerlerimize götürmediler. Devlet Nazimiye’ye getirdiği herkesi bir yerlere dağıttı. Bizi de Turuşmek’e götürdüler. Devlet nerde boş arazi varsa sürgünleri oralara dağıttı. Kimisini Akpazar’a kimisini Diyarbakır’a götürdü. Gidenlere arazi verdi. Bize de dediler ki, ‘Muş’ta yer var gidiyor musunuz?’; Abilerim ‘gideriz’ dediler. Gittik bir sene de orada kaldık. Adnan Menderes hükümeti kurduktan sonra köyümüze geri döndük. Döndüğümüzde her taraf kan harabeydi.”

    “KORKUYU ARTIK 38’DE GERİDE BIRAKMIŞTIK”

    Katliamın ardından halkın yaşadığı büyük travmayı ve hayatta kalmanın ağırlığını anlatan Ali Koçak, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Devlet yanlışlık yaptı. Çoluk çocuk öldürmeyecekti. Kimi nerede tuttuysa, elini kolunu bağlayıp yalın ayak, aç susuz götürüyordu. Götürdüklerini Mazgirt’te öldürüyordu, Düzgün Baba’nın orada öldürüyordu. Korkuyu artık 38’de geride bırakmıştık. Ölen öldü kalan kaldı. Korku kalmamıştı artık. Hükümetin de ne olduğunu öğrendi herkes. Yaşananları nereye gidersek anlatırlardı. Gittiğimiz köylerde o köylerin büyükleri olup biteni anlatıyorlardı.”

    PİRHA/DERSİM

     

     

  • Hatice Taybara 1938’i anlattı:  Biz yaşadığımızı yaşadık, gençler bu zulmü yaşamasın-VİDEO

    Hatice Taybara 1938’i anlattı: Biz yaşadığımızı yaşadık, gençler bu zulmü yaşamasın-VİDEO

    PİRHA-1938 Dersim Katliamı’nın yaşayan tanıklarından 97 yaşındaki Hatice Taybara, o karanlık günlerde yaşadıklarını anlattı. “Evler yakıldı, insanlar katledildi, ormanlarda saklandık” diyen Hatice Taybara, acının unutulmaması gerektiğini belirterek çağrıda bulundu: “Artık kötülükler, savaşlar ve ölümler son bulsun.”

    Tarihe kara bir leke olarak geçen Dersim Katliamı’nın üzerinden 88 yıl geçti. 4 Mayıs 1937’de Bakanlar Kurulu kararıyla çıkarılan “Tunceli Tenkil Harekâtı” kararnamesiyle başlatılan operasyon, binlerce insanın ölümüne, sürgününe ve hayatlarının altüst olmasına neden oldu.

    Dersim halkının “Tertele” olarak adlandırdığı katliamda, resmi rakamlara göre 1937’de 1.737, 1938’de ise 6.868 kişi öldürüldü. Ancak tarihçiler, araştırmacılar ve tanıklara göre bu sayı 70 bine kadar çıkıyor. On binlerce kişi sürgün edildi, ailelerinden koparılan kız çocukları askerlere verildi.

    O dönemi bizzat yaşamış isimlerden biri olan 97 yaşındaki Hatice Taybara, yaşadıklarını PİRHA’ya anlattı.

    “ASKERLER DEMİRKAPI’DAKİ BÜTÜN EVLERİ YAKTI”

    Hatice Taybara, askerlerin köylerine gelişiyle birlikte yaşanan kaosu şu sözlerle aktardı:

    “İnsanları kesiyorlar diye haber geldi, herkes ağlamaya başladı. Bizler de Sırze (Çılga) köyünde yaşayanlar olarak hepimiz dışarı çıktık. O esnada bir baktık ki Xeç (Demirkapı) köyündeki bütün evleri yaktılar. İnsanları köyün tepesine götürüyorlardı. Demirkapı köyünden Hıdır amca köyün tepesinden bize çağırarak, ‘Kaçın, saklanın, bunlar bizi götürüp öldürecekler’ dedi.”

    Taybara, askerlerin önce köydeki tüm silahları topladığını, ardından katliamın gerçekleştiğini söyledi. “Askerler herkesi Hopik’e götürüp katlettiler” dedi.

    “ORMANLARDA VE MAĞARALARDA SAKLANDIK”

    Katliamdan sağ kurtulmak isteyen köylülerin ormanlara kaçtığını belirten Taybara, yaşananları şöyle ifade etti:

    “Askerler evleri yaktığı için köylüler yiyeceklerini ormana sakladı. Çevredeki köylerin halkı toplanarak Çixeki (Çiçekli) köyüne doğru gitti. Hepimiz ormanda ve mağaralarda saklandık. Her tarafı ölüm sessizliği sarmıştı. O yüzden korktuk ve köylerde kalamadık.”

    Taybara, Demirkapı köyünden sağ kurtulanların kendi yanlarına geldiğini ve onlara ellerinden geldiğince yardımcı olduklarını da ekledi.

    “DERSİM’İN HER TARAFINDA KATLİAMLAR OLDU”

    Yaşanan acıların sadece bir köyle sınırlı kalmadığını vurgulayan Taybara, o günleri şu sözlerle anlattı:

    “O zaman sadece Demirkapı köyünde katliam olmadı, Dersim’in her tarafında katliamlar oldu. Jandarmayı görünce çok korkuyorduk, hemen saklanıyorduk. Herkes kendi yakınını toprağa gömmek zorunda kaldı. İşte o 38 böyle geçti.”

    Taybara, son olarak tanıklık ettiği acıların bir daha yaşanmaması temennisinde bulunarak sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Artık kötülükler, savaşlar ve ölümler son bulsun. Biz yaşadığımızı yaşadık. Artık gençlerimiz bu yaşadığımız zulmü, acıyı yaşamasın.”

    Nuray ATMACA/DERSİM

  • Gar Katliamı tanığı Evrim Ay: Katliamın yol göstericilerinin de hesap vermesi gerekiyor-VİDEO

    Gar Katliamı tanığı Evrim Ay: Katliamın yol göstericilerinin de hesap vermesi gerekiyor-VİDEO

    PİRHA- 10 Ekim Ankara Gar Katliamı tanığı Yapı-Yol Sen Elazığ Şube Başkanı Evrim Ay, “İnsanlarda öyle bir barış umudu vardı ki hiçbir eyleme katılmayan arkadaşlarımız bile mitinge katıldılar. Miting alanında eskisi gibi işportacılar, simitçiler ve bayrak satıcıları yoktu. Patlamadan sonra ellerimde kırmızı benekler olunca anladım ki korkunç bir katliam yaşanmış” dedi. 

    DİSK, KESK, Türk Tabipleri Birliği (TTB), TMMOB ve HDP’nin de aralarında bulunduğu pek çok sivil toplum örgütü ve siyasi partinin çağrısıyla 10 Ekim 2015 yılında Ankara Tren Garı önünde yapılmak istenen Emek, Barış, Demokrasi Mitingi’ne IŞİD tarafından yapılan canlı bombalı saldırıda 104 kişi hayatını kaybetti, yaklaşık 500 kişi de yaralandı.

    Katliam tanığı olan Yapı-Yol Sen Elazığ Şube Başkanı Evrim Ay, o gün yaşananları PİRHA’ya anlattı.

    “BÜYÜK BİR KATILIMLA DERSİM’DEN ANKARA’YA GİTTİK”

    Türkiye’deki savaş ortamından dolayı demokratik kitle örgütlerinin çağrısı üzerine Dersim KESK Şubeler Platformu olarak yoğun bir katılım sağlayarak Ankara’ya gittiklerini söyleyen Evrim Ay, “Barış müzakerelerinin sona ermesiyle başlayan süreçle beraber 5 Haziran’daki HDP’nin mitinginde yapılan bombalı saldırı, 20 Temmuz’da SGDF’li (Sosyalist) gençlerin katledilmesi gibi savaş çığırtkanlığı yapanlara karşı barıştan yana olan tüm kitleler Ankara’da Barış Mitingi planladı. Biz de o dönem büyük bir katılımla Dersim’den Ankara’ya yola çıktık. İnsanlarda öyle bir barış umudu vardı ki hiçbir eyleme katılmayan arkadaşlarımız bile mitinge katıldılar ve biz otobüslerle Ankara’ya gittik. Ankara’ya giderken polisin mitingi engelleyici bir tutumunu görmedik. Çok rahat gittik ve mola yerlerinde halaylar çektik” dedi.

    “ELLERİMDE KIRMIZI BENEKLER VARDI, ANLADIM Kİ KORKUNÇ BİR KATLİAM YAŞANMIŞ”

    Böyle büyük bir katliamın yapılacağını akıllarına bile getirmediklerini ifade eden Evrim Ay, “Miting alanında eskisi gibi işportacılar, simitçiler ve bayrak satıcıları yoktu. Biz kortejler halinde yürüyüşe başlamıştık saat 10.00 gibi miting alanına gelmiştik, tam o esnada bir ses geldi, ben ses bombası zannettim. Daha önceki eylemlerde ve mitinglerde ona benzer sesler olurdu. Ama öyle bir sesti ki arkamızdan bir rüzgâr esintisi geldi, daha sonra insanların bize doğru koştuğunu gördük. Tam o esnada aklıma büyüklerimizden dinlediğim 1977 1 Mayıs’ı geldi. İnsanların yüzündeki o korku dolu suretleri görünce çok kötü bir şey olduğunu anladım. Ellerimde ufak kırmızı benekler vardı. O an anladım ki korkunç bir katliam yaşanmış. Şu anda hatırlıyorum ayağımın önünde kemik tarzında kafatasına benzer bir insan uzvu vardı. Biz ambulans gelir diye beklerken polisler gelip koridor oluşturdu ve bizim gidişimize izin vermediler” diye belirtti.

    “20-25 DAKİKA SONRA AMBULANSLAR GELDİ”

    Alana 20-25 dakika sonra ambulansların geldiğini vurgulayan Ay, konuşmasının devamında şunları dile getirdi:

    “Alana girdiğimde korkunç bir tablo vardı. Et yığınları, insan cesetleri üzerindeki sendika ve siyasi parti bayrakları örtülmüştü. Türkiye’nin yakın tarihinin en büyük katliamı. Katliamı yapanların IŞİD militanları olduğu ve ellerini kollarını sallayarak Suriye sınırından Ankara’nın en güvenlikli yerine gelip Ankara Garı önünde büyük bir katliam yapması nedeniyle bu işin yol göstericilerinin de hesap vermesi gerektiğini söylüyoruz. O gün barış talebinde bulunan her kesimden insan oradaydı ama savaştan beslenen kesimler tarafından bu katliam planlandı.”

    Cihan BERK/DERSİM

  • Maraş Katliamı tanığı Şeyho Demir, Hakk’a uğurlandı – VİDEO

    Maraş Katliamı tanığı Şeyho Demir, Hakk’a uğurlandı – VİDEO

    PİRHA – İstanbul’da Hakk’a yürüyen Maraş Katliamı tanığı Şeyho Demir, Yenibosna Cemevi’nden Hakk’a uğurlandı. Şeyho Demir’in mücadele alanlarının her yerinde olduğunu belirten İHD İstanbul Şube Başkanı Gülseren Yoleri, “Bize mücadeleyi miras bıraktı. Bize bıraktığı mücadele mirasını hakkıyla taşıma sözü veriyoruz” dedi.

    Maraş Katliamı tanığı Şeyho Demir, Yenibosna Cemevi’nden Hakk’a uğurlandı.

    Hakk’a uğurlama erkanını Bağcılar Cemevi ve Yenibosna Cemevi dedeleri yürüttü. Hakk’a uğurlama erkanına DEM Parti Milletvekili Pervin Buldan, HDP eski milletvekili Musa Piroğlu, Avukat İbrahim Sinemillioğlu, CAN TV Yönetim Kurulu Üyeleri Veli Haydar Güleç ve Üryan Hızır Ocağı Pirlerinden Veli Büyükşahin, Demokratik Alevi Dernekleri Eş Genel Başkanı Kadriye Doğan, İHD İstanbul Şube Başkanı Gülseren Yoleri’nin yanı sıra çok sayıda kişi katıldı.

    BÜYÜKŞAHİN: HEM ALEVİLİĞE HEM DEMOKRASİ MÜCADELESİNE HİZMET ETTİ

    CAN TV Yönetim Kurulu Üyesi ve Üryan Hızır Ocağı Evladı Veli Büyükşahin, ilk sözü alarak, “Şeyho amcayı ben uzun yıllardır tanıyorum. Hem mücadelesiyle, topluma hizmetiyle, yine Maraş Katliamı’ndaki tanıklığıyla bunu sürekli topluma anlatmasıyla bilinen bir insandı. Hem Aleviliğe, hem demokrasi mücadelesine hizmet etti. Emek mücadelesine büyük bir katkısı var. Hakk kendisinden razı olsun bende razıyım kendisinden” diye konuştu.

    BULDAN: ONU YAŞATMAYA DEVAM EDECEĞİZ

    DEM Parti Van Milletvekili Pervin Buldan Hakk’a uğurlama erkanında yaptığı konuşmada şunları ifade etti:

    “Biz Şeyho abimizi hep güzel ve hep yüce anılarla anacağız. Onu hiçbir zaman unutmayacağımızı, onun mücadelesini sürdüreceğimizi bugün burada onun cenazesinde onun tabutunun başında ona söz vererek ifade ediyoruz. Şeyho abimiz, güzel değerli bir insandı. Onu yaşatmaya devam edeceğiz.”

    YOLERİ: BİZE MÜCADELEYİ MİRAS BIRAKTI

    İHD İstanbul Şube Başkanı Gülseren Yoleri, Hakk’a uğurlama erkanında konuşarak “Mücadele alanlarının her yerinde olmaya çalışıyordu. Bize mücadeleyi miras bıraktı. Bize bıraktığı mücadele mirasını hakkıyla taşıma sözü veriyoruz” dedi.

    GÜLEÇ: KÜRT HALKININ MÜCADELESİ ONUN YAŞAMININ BİR PARÇASIYDI

    Gazeteci Veli Haydar Güleç ise söz alarak “Bu mücadele onun için çok değerliydi. An geldi kendi oğlunu dahi sorgulayacak noktayı yaşadı. Halka karşı sorumluluğu gereği bunu yaptı. Bu mücadele, Şeyho abi ve onun gibileri hiçbir zaman unutmayacaktır. Onlar her zaman bizim anılarımızda yaşayacaktır. O bu halkın özgürlüğü için mücadele etti. İnanıyorum ki bir gün o özgürlük de bağımsızlık da mutlaka kazanılacaktır. Çünkü Kürt halkının mücadelesi onun yaşamının bir parçasıydı. Bizim de ona sözümüz olsun, bu mücadelede mutlaka kazanacağız” diye konuştu.

    Demir, Maraş Elbistan’a bağlı Yazıtopallı Köyü’nde toprağa sırlanacak.

    PİRHA/İSTANBUL

  • ’10 Ekim, bugünkü çatışmalı sürecin bir başlangıcıydı’

    ’10 Ekim, bugünkü çatışmalı sürecin bir başlangıcıydı’

    PİRHA-10 Ekim’de barış havasını karanlığa çeviren ve bugünün Türkiye’sinin temelini oluşturan iki patlama gerçekleştiğini belirten Hasan Basri Sucu, “Patlamaya çok yakın bir alandaydık, patlama olduğunda arkamıza baktığımızda arkadaşlarımızın bedenlerinin havaya sıçradığını gördük. Yaralı olan arkadaşlarınıza müdahale ederken polisler biber gazı sıkmaya başladı. O gün polis müdahale etmeseydi daha az insan hayatını kaybedebilirdi” dedi.

    DİSK, KESK, Türk Tabipleri Birliği, TMOBB ve siyasi partilerinde aralarında bulunduğu pek çok sivil toplum örgütü ve siyasi partinin çağrısıyla Ankara Tren Garı önünde düzenlenen Emek, Barış, Demokrasi Mitingi’ne düzenlenen saldırıda 103 kişi hayatını kaybetti. IŞİD’in iki canlı bomba ile gerçekleştirdiği saldırı, Türkiye tarihinde en çok insanın hayatını kaybettiği katliam olarak kayıtlara geçti.

    Ankara Katliamı’nda bulunan ve o zaman Eğitim-Sen Adıyaman Şube üyesi olan Hasan Basri Sucu, patlamadan önce ve sonra yaşadıklarını, dava sürecine ilişkin PİRHA’ya konuştu.

    “MİTİNG ALANINDA BARIŞ HAVASI VARDI”

    KESK, TMMOB, DİSK, HDP ve birçok sivil toplum örgütünün barış mitingi çağrısı olduğunu dile getiren Hasan Basri Sucu, “2015 yılında çözüm sürecinin bitmesi üzerine çatışmaların tırmanışı bir süreçti ve savaşın bitmesi adına barış mitingi düzenleme kararı alındı. Bende o süreçte Adıyaman Eğitim-Sen Şubesi üyesiydim. O zaman toplumda ciddi anlamda barışa olan bir inanç vardı, coşku vardı. Her zaman yapılan eylemlerden farklıydı, büyük bir coşku vardı. Barış mitingine gidilirken halaylarla, türkülerle Ankara’ya gittik. Miting alanına giderken bir bahar havası vardı ve insanlarda yeniden bir barış ortamının sağlanacağı yönünde bir inanç vardı” diye belirtti.

    “10 EKİM BUGÜNKÜ ÇATIŞMALI SÜRECİN BAŞLANGICIYDI”

    Miting alanında hiçbir polisin olmamasının dikkatlerini çektiğini belirten Sucu, “Ben Ankara’da Eğitim-Sen üyesi olarak gittiğim eylemlerde çok sayıda polis olurdu ve eyleme gelen kitleyi kameralarla çekerlerdi. Ama o gün alanda polislerin olmaması dikkatimi çekti. Alana doğru yürüyüşler başlarken 10.04′ te barış havasını karanlığa çeviren ve bugünün Türkiye’sinin temelini oluşturan üç saniye ile iki patlama gerçekleşti. Patlamaya çok yakın bir alandaydık, patlama olduğunda arkamıza baktığımızda arkadaşlarımızın bedenlerinin havaya sıçradığını gördük. Patlamanın ardından Ankara Gar’ının 500 metre ilerisinde bulunan Güven Park’ında polisler alandakilere saldırmaya başladı. Yaralı olan arkadaşlarımıza müdahale ederken polisler biber gazı sıkmaya başladı. O gün polis müdahale etmeseydi daha az insan hayatını kaybedebilirdi. İnsanlarda çok büyük bir panik vardı. Alanda başka canlı bombalarında olabileceği söylendi ve herkes kendi kitlelerine alandan çektiler. Bizim için kara bir gündü ve 10 Ekim bugünkü çatışmalı sürecin bir başlangıcıydı” dedi.

    “8 YILDIR HUKUKİ SÜREÇ TAMAMLANMADI”

    Katliamın üzerinden 8 yıl geçtiğini ancak işleyen bir hukuk sisteminin olmadığını vurgulayan Sucu, sözlerini şöyle bitirdi:

    “Her zaman dava karar aşamasına geldiği zaman mahkeme heyeti değişiyor. Yeni mahkeme heyeti ile birlikte yargılamalar yeniden başlıyor ve 8 yıldır süren bu davada hukuki süreç tamamlanmış değil. Bizler Ankara’ya gelirken kaç yerde polis gbt yapıyor ama Gaziantep’e çıkan İŞİD’liler ellerini, kollarını sallayarak Ankara’ya gelip kendilerini patlatıyorlar. Hukuki sürecin uzatılmasının bilinçli olduğunu düşünüyoruz.”

    Cihan BERK/ADIYAMAN

  • Dersim 38 tanığı Hıdır Güneş Hakk’a yürüdü-VİDEO

    Dersim 38 tanığı Hıdır Güneş Hakk’a yürüdü-VİDEO

    PİRHA-Dersim Soykırımı’nın tanığı ve mağdurlarından olan 92 yaşındaki Hıdır Güneş Hakk’a yürüdü. Gözleri önünde nenesi süngülerle katledilen Hıdır Güneş ve ailesi Manisa’da 9 yıl sürgünde kalmıştı.

    1938’de Dersim’de gerçekleştirilen soykırımdan tanığı ve mağdurlarından olan Hıdır Güneş, bu saba saatlerinde Dersim’de bulunan devlet hastanesinde Hakk’a yürüdü. Güneş, çeşitli hastalıklarından kaynaklı 10 gündür yoğunda bakımda tedavi görüyordu.

    Hıdır Güneş, Dersim’de 1937-38 yılları arasında gerçekleştirilen katliama 7 yaşında tanık olmuş, köyünden 12 kişi ağır makineli silahlarla kurşuna dizilerek katledilmişti. Ayrıca nenesi gözleri önünde katledilen Hıdır Güneş ve ailesi 3 ay boyunca ormanda kalarak saklanmıştı.

    Sürgün edildikleri Manisa’da 9 yıl kalan Güneş ailesi tekrardan dönerek Dersim’e yerleşmişti. Güneş, yarın Ovacık’a bağlı Kızık köyünde toprağa sırlanacak.

    “NENEMİ SÜNGÜLERLE ÖLDÜRDÜLER”

    Hıdır Güneş, PİRHA‘ya verdiği röportajında Dersim 38’e dair şunları söylemişti:

    “Eline geçirdikleri insanları katlettiler. Daha sonra köylülerin hepsini topladılar, iki tane ağır makineli silah kurdular bazı askerler ağlıyordu, daha sonra uçak geldi kâğıt attılar, ağlayan askerler sevindi ‘korkmayın sizi affettiler’ dedi. Aftan sonra Ovacık’ta Sırrı Yüzbaşı, Hozat’ta da Taci yüzbaşı vardı, bunlar keyfi insan öldürüyordu. Bu yüzden halk korkup dağlara kaçıyordu. Bu sefer de rapor yazıp ‘sürgüne gelmiyorlar, dağlara kaçıyorlar, isyan ediyorlar’ diyorlardı. Her şey operasyonu yapan subayın insafına kalıyordu. Yakaladıkları insanları öldürüyorlardı. Biz 3-4 ay ormanlarda kaldık. Kar yağmaya başladığında dağlardan inince yakaladılar, sürgüne götürdüler. Bizi sürgüne götürürlerken nenem beni vermek istemedi. Askerler 90 yaşındaki nenemi yolun altında gözümün önünde süngüyle öldürdüler. Bir asker beni de öldürmek istedi ama başka bir asker izin vermedi.”

  • Dersim Katliamı tanığı Eşliye Çiçe, 97 yaşında Hakk’a yürüdü-VİDEO

    Dersim Katliamı tanığı Eşliye Çiçe, 97 yaşında Hakk’a yürüdü-VİDEO

    PİRHA-1938 Dersim Katliamı tanığı Eşliye Çiçe (Fecire Erol), 97 yaşında Hakk’a yürüdü. Eşliye Çiçe, 38 katliamında yaşadıklarını şöyle anlatmıştı: “Bizleri Hopik’te (Beyaz Dağ) katlettiler, ölülerimizi kıyafetleriyle tanıyorduk. Askerliğini yapıp ‘bizi öldürmezler’ diyenleri de götürüp katlettiler.”

    Dersim Tertelesi’nde resmi açıklamalara göre 16 bin, resmi olmayan açıklamaya göre ise 72 bin insan katledildi, binlerce insan sürgün edilmiş ve binlerce Dersimli çocuk, özellikle kız çocukları evlatlık verilerek ailelerinden koparıldı.

    Dün Hakk’a yürüyen 97 yaşındaki 1938 Dersim Katliamı tanığı Eşliye Çiçe (Fecire Erol), bugün Dersim’in Hozat ilçesinin Zımek (Çığırlı) köyünde toprağa sırlandı.

    Eşliye Çiçe, 14 Kasım 2021 tarihinde PİRHA‘ya yaşadıklarını anlatmıştı.

    “ÖLÜLERİMİZİ KIYAFETLERİYLE TANIYORDUK”

    “Herkesi toplayıp harman yerine götürdüler” diyen Eşliye Çiçe, “Orada makineli silah kurulmuştu herkes bağırmaya başladı, kaçanlar oldu. Tanıdığım çocuklarını alıp saklanıp kurtuldular. Kadın ile erkekleri ayırarak dağa çıkartıp sizin resminizi çekeceğiz demişlerdi. Bizi dağa götürdüler çocuğuz ağlıyoruz açız, ekmek ve su istiyoruz bazı askerler yanımızdan geçerken ağlıyorlardı, bazıları gizli olarak bize su ve ekmek verdiler. Annem beni bacaklarını arasına koydu, kardeşimi de göğsüne koyup yüzüstü uzanarak bizi sakladı. Bir süngü sırtıma geldi onu elimle çıkardım, bir diğerini elimle çıkarınca elim hareketsiz kaldı onlarda benim öldüğümü sanıp gittiler. Akşam çöktüğünde bir genç kadın gelip askerler gitti kim yaşıyorsa kalksın diye bağırıyordu. Bizleri Hopik’te (Beyaz Dağ) katlettiler, ölülerimizi kıyafetleriyle tanıyorduk. Askerliğini yapıp ‘bizi öldürmezler’ diyenleri de götürüp katlettiler.”

    PİRHA/DERSİM

    İLGİLİ HABERLER
    -38 Katliamı tanığı Eşliye Çiçe: Ölülerimizi kıyafetleriyle tanıyorduk-VİDEO

     

  • Dersim Katliamı tanığı Necef Duman Hakk’a yürüdü

    Dersim Katliamı tanığı Necef Duman Hakk’a yürüdü

    PİRHA-Dersim 38 Tertelesi’nde yaralı kurtulanlardan biri olan 94 yaşındaki Necef Duman, dün Elazığ’da Hakk’a yürüdü.

    Dersim Tertelesi’nde resmi açıklamalara göre 16 bin, resmi olmayan açıklamaya göre ise 72 bin insan katledilmiş, binlerce insan sürgün edilmiş ve binlerce Dersimli çocuk, özellikle kız çocukları evlatlık verilerek ailelerinden koparılmıştı.

    1938 Dersim Katliamı’nda Zımeg Köyü’nün Hopik mezrasında kurşuna dizilen annesi Besi’nin cansız bedeninin altında kalarak hayatta kalan 94 yaşındaki Necef Duman, dün Elazığ’da Hakk’a yürüdü.

    Necef Duman, cumartesi günü Elazığ Yıldızbağları Cemevi’nde yürütülecek Hakk’a uğurlama erkanının ardından Zımeg Köyü’nde toprağa sırlanacak.

    PİRHA/DERSİM

     

  • 38 tanığı Kızılboğa: Laç deresinde çok insan öldürdüler, her yer kemik doluydu-VİDEO

    38 tanığı Kızılboğa: Laç deresinde çok insan öldürdüler, her yer kemik doluydu-VİDEO

    PİRHA- 4 Mayıs 1937’de Bakanlar Kurulu kararı ile başlatılan Dersim Katliamı’nın üzerinden tam 86 yıl geçti. ‘Dersim Katliamı’nda insanları kurşuna dizdiler’ diyen 38 tanığı Seydali Kızılboğa, “Laç deresinde çok insan öldürdüler, her taraf kemik doluydu” dedi.

    4 Mayıs Dersim 1937-1938 Tertelesi’nin üzerinden tam 86 yıl geçti. Dersim Tertelesi sıradan bir katliam değildi. Resmi rakamlara göre 16 bin, resmi olmayan rakamlara göre 72 bin kişi katledilmiş, binlerce insan sürgün edilmiş ve binlerce Dersimli çocuk, özellikle kız çocukları evlatlık verilerek ailelerinden koparılmıştır. Dersim’in kendine özgü yaşam tarzı, siyasi, sosyal ve kültürel kimliği ortadan kaldırılmak istenmiştir. Dersimlilerden ve Türkiye toplumundan resmi olarak özür dilenmesi talepler arasında bulunuyor.

    4 Mayıs 1937 Dersim Katliamı süreci 25 Aralık 1935 tarihli Tunceli vilayetinin hakkındaki raporla başlamış ve son olarak 4 Mayıs 1937 tarihli Bakanlar Kurulu kararıyla tedip ve tenkil içeren askeri operasyona dönüşmüştü.

    1938 Dersim Katliamı tanıklarından ve Bese Saye’nin oğlu Seydali Kızılboğa yaşadıklarını PİRHA’ya anlattı.

    “KADINLARI UÇURUMDAN ATTILAR”

    Öyle zamanlar vardı ki mağaradayken su istediğimde bana fesin içinde su verirlerdi’ diyerek o dönem yaşadığı zorlukları anlatan Seydali Kızılboğa, “Dersim Katliamı’nda insanları kurşuna dizdiler. Sinan bölgesinde kadınları uçurumdan attılar. Laç deresinde çok insan öldürdüler, her taraf kemik doluydu. Kadınlar çocuklarını öldürmesinler diye çocuklarını suya atıyorlardı. Dersim’den önce Koçgiri’yi katlettiler” dedi.

    Cihan BERK-Nuray ATMACA/DERSİM

  • Dersim Katliamı tanığı Mirali Çetin: Öyle bir vicdansızlıktı ki; tüm akrabalarım katledildi-VİDEO

    Dersim Katliamı tanığı Mirali Çetin: Öyle bir vicdansızlıktı ki; tüm akrabalarım katledildi-VİDEO

    PİRHA- 4 Mayıs 1937’de Bakanlar Kurulu kararı ile başlatılan Dersim Katliamı’nın üzerinden tam 86 yıl geçti. Dersim Katliamı tanığı Mirali Çetin, “Dersim’in her yerine muhtarlar aracılığıyla insanları topluyorlar ve hepsini toplu bir şekilde öldürüyorlar. Öyle bir vicdansızlıktı ki çocukların, kadınların, yaşlıların ellerini bağlıyorlardı, herkes ağlıyordu” dedi.

    4 Mayıs Dersim 1937-1938 Tertelesi’nin üzerinden tam 86 yıl geçti. Dersim Tertelesi sıradan bir katliam değildi. Resmi rakamlara göre 16 bin, resmi olmayan rakamlara göre 72 bin kişi katledilmiş, binlerce insan sürgün edilmiş ve binlerce Dersimli çocuk, özellikle kız çocukları evlatlık verilerek ailelerinden koparılmıştır. Dersim’in kendine özgü yaşam tarzı, siyasi, sosyal ve kültürel kimliği ortadan kaldırılmak istenmiştir. Dersimlilerden ve Türkiye toplumundan resmi olarak özür dilenmesi talepler arasında bulunuyor.

    4 Mayıs 1937 Dersim Katliamı süreci 25 Aralık 1935 tarihli Tunceli vilayetinin hakkındaki raporla başlamış ve son olarak 4 Mayıs 1937 tarihli Bakanlar Kurulu kararıyla tedip ve tenkil içeren askeri operasyona dönüşmüştü.

    1938 Dersim Katliamı’nda Hozat’ın Ağzunik köyünde olan ve 89 yaşında Hakk’a yürüyen Dersim Katliamı tanığı Mirali Çetin o dönem yaşadıklarını PİRHA’ya anlatmıştı.

    “HOZAT’IN BÜTÜN KÖYLERİ KATLİAMDAN GEÇTİ”

    “Atatürk 7 paşayı Dersim’e göndermiş, paşalardan birisi ‘ben 7 yılda Dersim’i hizaya getirim’ demiş. Atatürk de ‘sen git Dersim’i katliamdan geçir demiş’ diyen Mirali Çetin, “Bütün köyleri asker sarıyor Ağzunik köyünü kırımdan geçiriyor, insanları dereye götürüp hepsini kurşuna diziyorlar. O dönem Hozat’ın bütün köyleri katliamdan geçti. Benim bütün akrabalarım katliamdan geçti. Bütün köyler katliamdan geçerken Hozat’ta sadece Koçan aşireti kalıyor. O da devlete direnen silahlı bir aşiret olduğu için kırımdan geçmeyen tek aşiretti diyebilirim. Dersim’in her yerine muhtarlar aracılığıyla insanları topluyorlar ve hepsini toplu bir şekilde öldürüyorlar. Hozat’ın Tavuk köyünde kadın ve çocuk çok öldürülüyor ama orada Hüseyin Çavuş diye biri varmış sağ kalanların bir kısmını o gelip kurtarmış. Öyle bir vicdansızlıktı ki çocukların, kadınların, yaşlıların ellerini bağlıyorlardı, herkes ağlıyordu” dedi.

    Nuray ATMACA-Cihan BERK/DERSİM

  • Dersim Katliamı tanığı Hıdır Akar, Hakk’a yürüdü

    Dersim Katliamı tanığı Hıdır Akar, Hakk’a yürüdü

    PİRHA-1993 yılında faili meçhul bir şekilde katledilen İHD’nin kurucularından Cemal Akar’ın babası ve Dersim Katliamı tanıklarından Hıdır Akar, Elazığ’da Hakk’a yürüdü.

    1993 yılında faili meçhul bir şekilde katledilen İHD’nin kurucularından Cemal Akar’ın babası ve Dersim Katliamı tanıklarından Hıdır Akar Elazığ’da Hakk’a yürüdü. Hıdır Akar’ın oğlu Cemal Akar 1992 yılında kurulan ve 1993 yılında kapatılan Özgürlük ve Demokrasi Partisi’nin (ÖZDEP) Erzincan il başkanlığını görevini yürütmüştü.

    Ovacık’ın Tilek köyünde doğan Hıdır Akar yarın Elazığ Fevzi Çakmak Mahallesi’nde bulunan Ehli-Beyt Cemevi’nde Hakk’a uğurlandıktan sonra Ovacık’ın Torunoba köyünde toprağa sırlanacak.

    PİRHA/DERSİM

  • 38 Dersim Katliamı tanığı Hıdır Çakmak, Hakk’a yürüdü

    38 Dersim Katliamı tanığı Hıdır Çakmak, Hakk’a yürüdü

    PİRHA-Dersim 38 Tertelesi’nden yaralı kurtulanlardan biri olan 93 yaşındaki Hıdır Çakmak, Hakk’a yürüdü.

    Dersim Tertelesi’nde resmi açıklamalara göre 16 bin, resmi olmayan açıklamaya göre ise 72 bin insan katledilmiş, binlerce insan sürgün edilmiş ve binlerce Dersimli çocuk, özellikle kız çocukları evlatlık verilerek ailelerinden koparılmıştı. Dersim’in kendine özgü yaşam tarzı, siyasi, sosyal ve kültürel kimliği ortadan kaldırılmak istenmişti.

    Dersim 38 Tertelesi’nden yaralı kurtulanlardan biri olan 93 yaşındaki Hıdır Çakmak, Hakk’a yürüdü.

    PİRHA/DERSİM

     

  • 19 Aralık Cezaevi Katliamı tanığı Kurşun: Saldırıya karşı destansı bir direniş sergilendi

    19 Aralık Cezaevi Katliamı tanığı Kurşun: Saldırıya karşı destansı bir direniş sergilendi

    PİRHA-Muharrem Kurşun, 19 Aralık cezaevi operasyonları sırasında Çankırı Cezaevi’ndeydi. Kurşun, yaşananları anlatırken, “19 Aralık’ta saldırıya karşı destansı bir direniş sergilendi. Bu destansı direnişte biz ölüm orucu direnişçileri ölümüne korunmaya çalışıldı. 19 Aralık’ta kolektif bir direniş sergilendi” diyor.

    “Hayata Dönüş Operasyonu” adı verilen 19 Aralık Cezaevleri Katliamı’nın üzerinden 22 yıl geçti. F Tipi Cezaevlerine geçişi protesto etmek için açlık grevinde olan yüzlerce tutukluya karşı gerçekleştirilen saldırılara 10 binin üzerinde asker ve polis katıldı. 19-22 Aralık tarihleri arasında süren operasyonda gaz ve sinir bombaları kullanıldı. Operasyonlarda 30’u tutuklu olmak üzere 32 kişi katledildi, 600’den fazla kişi ise yaralandı.

    “Hayata Dönüş Operasyonu” adı verilen 19 Aralık Katliamı sırasında Çankırı Cezaevi’nde olan Muharrem Kurşun, yaşadıklarını PİRHA’ya anlattı.

    “19 ARALIK’TA KOLEKTİF BİR DİRENİŞ SERGİLENDİ”

    19 Aralık Katliamı’nda Hasan Güngörmez ve İrfan Ortakçı’nın yaşamını yitirdiği Çankırı Cezaevi’nde olduğunu belirten Muharrem Kurşun, “19 Aralık saldırısını hatırladığımda aklıma ilk gelen, ölüm orucu direnişinde olmayan siper yoldaşlarının, biz ölüm orucu direnişçilerini ölümüne korumaya çalışmalarıydı. İki anı bunu çok net gösteriyor; saldırının ilerleyen saatlerinde gazdan kaynaklı havalandırmaya çıkmıştık. Çatıda kiremit ve gaz bombaları yağıyordu. Benim ve bir başka ölüm orucu direnişçisinin üzerine ölüm orucu direnişçisi olmayan bir siper yoldaşı kapaklandı. Bedenini bize siper ederken “Kusura bakmayın yoldaşlar sizi yeterince koruyamadık” dedi.
    İkinci anı da şöyle; havalandırmadan yine koğuşa geçtik, koğuşun tuvalet kısmı gazdan biraz daha yalıtık olduğu için oraya geçtik. Yine de orası da gaz doluydu. Yanımda 96 ölüm orucu direnişçisi Eyüp Baş vardı. Eyüp’ün elinde bir bez vardı, bezin gazdan koruduğunu düşünemeyiz ama orada gazdan nispeten de olsa korunacak tek şeydi. Eyüp bezi benim ağzıma kapattı yani normal koşullarda refleks olarak kendi ağzına gitmesi gereken eli benim ağzımı kapatıyordu. Eyüp siper yoldaşını ölümüne korumaya çalışıyordu. Kısacası 19 Aralık’ta saldırıya karşı destansı bir direniş sergilendi. Bu destansı direnişte biz ölüm orucu direnişçileri ölümüne korunmaya çalışıldı. 19 Aralık’ta kolektif bir direniş sergilendi” dedi.

    “19 ARALIK VE SONRASINDA DEVRİMCİ TUTSAKLARI TESLİM ALAMADILAR”

    Şu anda cezaevlerinde insan hakları ihlalleri var demenin durumu anlatmaya yetmediğini ifade eden Muharrem Kurşun, şöyle devam etti:

    “Çünkü açık bir şekilde insanlık katlediliyor. Hapishaneden gelen her mektupta, başvuruda bu kadarı da olmaz dedirtecek hak ihlalleri ve saldırılar var. Pek çok hasta mahpusun tedavisi engellenerek katledilmeye çalışılıyor. Denizli T Tipinde Akromegali hastası Ekim Polat’ın ameliyat olması gerekiyor, annesi Songül İlker oğlunun tedavisi için oturma eylemi yapıyor ve hala Ekim Polat’ın tedavisi ısrarla engelleniyor. Mehmet Emin Özkan’a gelinen aşamada veda hakkı bile tanınmıyor. Ergin Aktaş, Adli Tıptan “hapiste kalamaz” raporu olmasına rağmen serbest bırakılmıyor. Öte yandan infaz süreleri dolan arkadaşların tahliyeleri, pişmanlık duymamaları gerekçesiyle erteleniyor. Sürgünler hem tutsağa, hem yakınına işkenceye dönüştürülüyor. Saymakla bitiremeyeceğimiz kadar saldırı devam ediyor. Çünkü hücre saldırısı ve tecrit ile devrimcileri teslim almayı hedefliyorlardı. 19 Aralık’ta ve sonrasında devrimci tutsakları teslim alamadılar, alamayacaklar da. Ama dışarıda onlarla güçlü bir dayanışma öremezsek, çok daha fazla bedel ödenecek. Bu yüzden 19 Aralık’ta yaşamını yitirenleri anmanın esas anlamı dışarıda tutsakların sesi olan dayanışmayı örmektir.”

    Cihan BERK/PİRHA

  • Dersim 38 tanığı Hıdır Güneş: Keyfi insan öldürüyorlardı, o kötü günler geri gelmesin-VİDEO

    Dersim 38 tanığı Hıdır Güneş: Keyfi insan öldürüyorlardı, o kötü günler geri gelmesin-VİDEO

    PİRHA-Dersim Katliamı’nın üzerinden tam 85 yıl geçti. 91 yaşındaki Dersim Katliamı tanığı Hıdır Güneş, “Bizim köyde 12 kişiyi aramızdan seçip götürüp öldürdüler. O zamanı düşündüğümde tiksiniyorum, biz bunları hak etmedik. Bir daha o kötü günler geri gelmesin” dedi.

    4 Mayıs Dersim 1937-1938 Tertelesi’nin üzerinden tam 85 yıl geçti. Dersim’in önde gelenlerinden Seyid Rıza, Wusênê Seydi, Aliye Mirzê Sili, Hesen Ağa, Findik Ağa, Resik Uşen ve Hesenê Ivraimê, Ankara’dan özel görevle gönderilen İhsan Sabri Çağlayangil’in denetiminde yapılan mahkeme neticesinde Elazığ Buğday Meydanı’nda idam edildi.

    Dersim Tertelesi sıradan bir katliam değildi. Resmi rakamlara göre 16 bin, resmi olmayan rakamlara göre 72 bin kişi katledilmiş, binlerce insan sürgün edilmiş ve binlerce Dersimli çocuk, özellikle kız çocukları evlatlık verilerek ailelerinden koparılmıştı. Dersim’in kendine özgü yaşam tarzı, siyasi, sosyal ve kültürel kimliği ortadan kaldırılmak istenmişti. Dersimlilerden ve Türkiye toplumundan resmi olarak özür dilenmesi isteniyor.

    4 Mayıs 1937 Dersim Katliamı süreci 25 Aralık 1935 tarihli Tunceli vilayetinin hakkındaki raporla başlamış ve son olarak 4 Mayıs 1937 tarihli Bakanlar Kurulu kararıyla tedip ve tenkil içeren askeri operasyona dönüşmüştü.

    1938 Dersim Katliamı’nda Ovacık’ın Kakper köyünde olan 91 yaşındaki Dersim Katliamı tanığı Hıdır Güneş, yaşadıklarını PİRHA’ya anlattı.

    “ELİNE GEÇİRDİKLERİ İNSANLARI KATLETTİLER”

    Köylerinden 12 kişiyi seçip götürüp öldürdüklerini söyleyen Güneş, “Eline geçirdikleri insanları katlettiler. Daha sonra köylülerin hepsini topladılar, iki tane ağır makineli silah kurdular bazı askerler ağlıyordu, daha sonra uçak geldi kâğıt attılar, ağlayan askerler sevindi ‘korkmayın sizi affettiler’ dedi. Aftan sonra Ovacık’ta Sırrı Yüzbaşı, Hozat’ta da Taci yüzbaşı vardı, bunlar keyfi insan öldürüyordu. Bu yüzden halk korkup dağlara kaçıyordu. Bu sefer de rapor yazıp ‘sürgüne gelmiyorlar, dağlara kaçıyorlar, isyan ediyorlar’ diyorlardı. Her şey operasyonu yapan subayın insafına kalıyordu. Yakaladıkları insanları öldürüyorlardı. Biz 3-4 ay ormanlarda kaldık. Kar yağmaya başladığında dağlardan inince yakaladılar, sürgüne götürdüler. Bizi sürgüne götürürlerken nenem beni vermek istemedi. Askerler 90 yaşındaki nenemi yolun altında gözümün önünde süngüyle öldürdüler. Bir asker beni de öldürmek istedi ama başka bir asker izin vermedi” dedi.

    “BİZ BUNLARI HAK ETMEDİK”

    İnsanların batı illerine sürgüne gönderildiğini ifade eden Güneş, şöyle devam etti:

    “Biz Manisa’da 9 yıl kaldık, bize 25 dönüm arazi vermişlerdi ama öküz, at olmadığı için tarlayı ekemiyorduk. Biz de bir köyün sığırını almıştık, çobanlık yaparak geçinmeye çalışıyorduk. Nasıl Dersim’de subayın insafına kaldıysak sürgünde de ilin valisinin insafına kalmıştık. ‘Bunlar isyankâr, devlete karşı geliyor’ diyorlardı Dersim Türkiye için kanayan bir yara. ‘Dersim bir çıban, sökülüp atılmazsa ülkeye huzur gelmez’ diyorlardı, gerisini siz düşünün. O zamanı düşündüğümde tiksiniyorum, biz bunları hak etmedik. Bir daha o kötü günler geri gelmesin.”

    PİRHA/DERSİM

  • Zini Gediği Katliamı tanığı Gökdemir: Askerler insanları kurşuna dizdiler; çok çile çektik-VİDEO

    Zini Gediği Katliamı tanığı Gökdemir: Askerler insanları kurşuna dizdiler; çok çile çektik-VİDEO

    PİRHA-8 Ağustos 1938’de yaklaşık 100 köylü, Zini Gediği’nde katledildi. Zini Gediği Katliamı tanığı Yadigâr Gökdemir, “Askerler insanları Zini Gediği’nde kurşuna dizerek öldürdüler. Bizi trenlere bindirdiler Balıkesir’e gönderdiler. Bu süreçte çok zor şartlarda yaşadık. Aç kaldık, susuz kaldık” dedi.

    8 Ağustos 1938’de Erzincan’ın Munzur’a bakan bir dağ köyünde, Surbahan ve çevre köylerden toplanan yaklaşık 100 köylü, saatlerce aç, susuz yürütülerek “yasak bölge” ilan edilen Erzincan Zini Gediği’nde kurşuna dizildiler. Mezarları hiç olmadı; kurda kuşa yem olmak üzere dağ başında toz ve toprak içerisinde öylece bırakıldılar.

    Uzun yıllar boyunca Zini Gediği bölgesine gidilmesi yasaklandı, geride kalanlar yakınlarının kemiklerine sahip çıkamadı, yas hep devam etti. Geride kalan aileler köyleri boşaltmak zorunda bırakıldı; Balıkesir ve Edirne başta olmak üzere hiç bilmedikleri, tanımadıkları illere 10 yıl geri dönmemek şartı ile sürgüne gönderildiler.

    92 yaşındaki Zini Gediği Katliamı tanığı Yadigâr Gökdemir, yaşananları PİRHA’ya anlattı.

    “O ZAMANLAR ÇOK ÇİLE ÇEKTİK”

    Zini Gediği Katliamı tanığı Yadigâr Gökdemir, “Askerler köydeki erkekleri toplayıp bir ahıra götürdüler. Daha sonra askerler insanları Zini Gediği’nde kurşuna dizerek öldürdüler. Katliamdan sonra Erzincan köprüsünde 15 gün kaldık, ondan sonra da bizi İliç köprüsüne sürdüler. 1 ay da orada kaldık. Bizi trenlere bindirip Balıkesir’e gönderdiler, herkesi bir tarafa dağıttılar. Bizi Susurluk’ta bir köye, ardından da bir Çerkez köyüne verdiler. Annemle birlikte 9 kişiydik. O zamanlar çok çile çektik. Bu süreçte çok zor şartlarda yaşadık, aç kaldık, susuz kaldık” dedi.

    Cihan BERK/ERZİNCAN

  • Dersim 38 tanığı Fatma Çiçek, Hakk’a uğurlandı-VİDEO

    Dersim 38 tanığı Fatma Çiçek, Hakk’a uğurlandı-VİDEO

    PİRHA-1938 Dersim Katliamı tanığı Fatma Çiçek, Tunceli Cemevindeki Hakk’a uğurlama erkanının ardından Belediye Mezarlığı’nda toprağa sırlandı.

    Eski HDP Dersim İl Başkanı Hıdır Çiçek’in annesi Fatma Çiçek Dersim’de Hakk’a uğurlandı.

    1938 Dersim Katliamı tanığı 101 yaşındaki Fatma Çiçek, Tunceli Cemevinde Hakk’a uğurlama erkanının ardından Belediye Mezarlığı’nda toprağa sırlandı.

    PİRHA/DERSİM

  • ‘Saldırganların “Öldürün bu Alevileri, bunlar dinsiz” sözlerini unutamıyorum’

    ‘Saldırganların “Öldürün bu Alevileri, bunlar dinsiz” sözlerini unutamıyorum’

    PİRHA- Maraş’ta 19 Aralık 1978’de bir insanlık suçu işlendi. Resmi rakamlara göre 111 can katledildi. Yüzlerce insan yaralandı. 70 kadar ev, işyeri yakıldı. Maraş Katliamı tanıklarından Selda Bilmez, yaşadıklarını PİRHA’ya anlattı. Saldıranlar komşularımızdı. Ev sahibimiz de onların arasındaydı” dedi. Saldırıda annesini ve iki ağabeyini kaybeden Bilmez, saldırganların “Öldürün bu Alevileri, bunlar dinsiz” diye bağırmalarını hiç unutamamış.

    19-26 Aralık 1978 yılında faşistler tarafından başlatılan ve bir hafta süren Maraş Katliamı başta Maraş Yörükselim’de olmak üzere Türkiye’nin bir çok yerinde lanetleniyor. Resmen Alevilerin bir kırıma uğradığı bu katliamın tanıkları hala o günlerin acısını yüreğinde taşıyor.

    Katliamın tanıklarından biri de Selda Bilmez. Katliamı en korkunç şekilde yaşayanlardan biri. Üstelik henüz çocuk yaştayken.
    İki ağabeyi ve annesi faşist güçler tarafından katledilmişler. Kirada oturdukları evleri talan edilmiş ve yakılmış.

    Selda Bilmez, tüm bu olanların ardından saldırganlar tarafından dağa kaçırılacakken, askerler tarafından alınarak kardeşi ile birlikte askeri kışlaya götürülüyor. Kendisi gibi annesiz, evsiz bırakılan; kimsesiz kalan küçücük bir çocuğa ve kardeşine ablalık ediyor. Orada geçen üç günün ardından evine ve köyüne dönüyor. Döndüğünde ise artık hiçbir şey eskisi gibi değil.

    Selda Bilmez, Maraş Katliamı’na ilişkin sorularımız yanıtladı.

     PİRHA-Olayların başladığı sabah, sizin evinize de saldırılar oldu mu?

    SELMA BİLMEZ- Ben 16 yaşındaydım. O sabah erken uyanmıştık. Annem, babam ve kardeşlerim Antep’teki bir düğüne gitmek için hazırlandılar. Saat 07.00’ye geldiği sırada, birkaç kişi evimize baskın yaptı. Yukarı çıkan saldırganlar; “Erkekleri alacağız, kadınları bırakacağız” dediler. Babam, “Biz ailemizi nasıl bırakırız!” diyerek tepki gösterdi. Saldırganlar cevaben kendilerine tebliğ edilen emri uygulamakla yükümlü olduklarını, evin etrafının çevrildiğini söylediler. Kendiliğinden gerçekleşmiş gibi gösterilmeye çalışılan bu müşkül vaziyetin arka planına tanıklık etmiştim.
    Sabah erken saatlerde pencereden baktığım sırada, karşıdan, “Bakın bakın birazdan size göstereceğiz, hepinizin canını alacağız dinsizler” diyerekten bağırıyorlardı. Karşı komşumuzun köylerden konvoylar halinde birilerini getirdiğini görmüştüm. Saldırıya uğradığımız zaman geliş nedenlerini anlamıştık. Saldırganlar “Erkekleri istiyoruz kadınlara dokunmayacağız. Alevileri, bu dinsizleri öldürelim!, Eliniz yeşil olacak!, Cennete gideceksiniz!, Bu kafirleri öldürelim!, Bu dinsizleri öldürelim!” diyerek birbirlerine bağırıyorlar, “Allahu ekber!, Allahu ekber!” diyerek nidalar atıyorlardı. Biz ne olduğunu anlamadık bile. Sonra evimize Molotof kokteyli attılar, bir tanesi odunluğa düştü ve odunluk alev almaya başladı. O sırada dışarıdakiler uyarıyı yinelediler: “Erkekler aşağıya gelirse kadınlara dokunmayacağız” dediler.

    Her gün gördüğünüz komşunuz mu size öyle bağırıyordu?

    Aynen aynen. Yapanların zaten çoğu komşumuzdu.

    Tanıyordunuz yani hepsini?

    Tabii. Yani adamları toplayan, onları getirenler komşularımızdı.

    Saldırganları görünce, komşularınız “Alevileri öldürün” diye bağırırken ne hissettiniz?

    O an hiç bir şey hissetmiyorsunuz. Zaten şoktasınız. Bizi öldürmeye gelenler ve öldürülmemizi izleyen insanlar, gece gündüz evimizden çıkmayan insanlardı. Neden böyle bir şey yapıyorlar, neden bize saldıranların önüne geçmiyorlar da onlara destek oluyorlar diye şaşırdık elbette. Mesela ev sahibimizin oğlu yukarı geldi ve “Erkekleri istiyorlar, bayanlara dokunmayacaklar, kendinizi bize teslim edin” dedi. Bu çok acı bir andı.

    Bunları diyen ev sahibinizin oğlu muydu?

    Oğluydu evet. Daha sonra babası ile geldiler. Bize ilk saldırı ev sahiplerimizden geldi. Bizim evden çıkmamızı istiyorlardı. Evlerine zarar gelmesini istemiyorlardı. Evimizi basıp, “Evden çıkın, sizi dışarıda öldürsünler” diyorlardı adeta. Babam “Saldırganları niye engellemiyorsunuz, niye onların önüne geçmiyorsunuz?” diye sorduğunda, “Bir şey yapamıyoruz, erkekleri bize versinler diyorlar” dedi. Sonra ev sahipleri inince, babam kalabalığa seslenerek; “Erkek mi istiyorsunuz? Erkek istiyorsanız ben geliyorum, kadınları bırakın! Evde benden başka erkek yok, çoluk çocuğuma kötülük yapmayın. Onlara, namusuma dokunmayın teslim olayım!” diyerek kendisini ikinci kattan aşağıya attı.

    O an öldüğünü zannettik ancak ayağından yaralanarak kurtulmuştu. Annem peşi sıra gelen silah seslerini duyunca paniğe kapılarak bağırmaya başladı. Ne olup bittiğini anlamak için hepimiz çatıya çıktık. Ali ağabeyim saf tabiatlı biriydi, gözleri iyi görmüyordu. Katiller, onun saflığından, iyi niyetinden yaralanmaya çalışıyorlardı. Çatıdakiler onu kandırmaya çalışarak, “Yanımıza gelirsen seni kurtarırız” dediler. İki kişi ellerinden tutup çatıya çıkartırken arkasından silah sıktılar. Yere düştü ve can çekişerek son nefesini verdi.

    Babanızın öldüğünü zannederken onun yaşadığını mı öğrendiniz?

    Babam düşerken vurulmuştu. Babama düşerken baya bir silah sıkılmıştı o yüzden babamı öldü biliyorduk ve ondan ümidi kesmiştik. Babam ise sürüne sürüne hastaneye gitmeye çalışırken orada birilerine ulaşmış ve onlara “Beni hastaneye yetiştirin” demiş. Onlar da babamı almış hastaneye götürmüşler. Babam hastaneye gittiğinde orada bir doktor varmış; gelen hastaya iğne vurup hastayı iğneyle öldürüyormuş. Babam bunu fark etmiş. O sırada askeriyeye sığınıyor. Babam; “Ailemi yok ediyorlar, yetişin kurtarın onları” diyor. Ama askeriyeye vur emri verilmediği için onlar da hiçbir şey yapamadı. Saldırganlar bize silah sıktıkça askerler bizi öylece seyretti.

    Bu olaylar tüm gün boyunca devam etti mi, neler yaşandı o gün?

    Tüm bu hadiseler sabahın erken saatlerinde başlayıp gün batımına kadar sürdü. Askerler bir köşeden seyredip müdahale etmiyordu. “Haydi Alevîleri öldürün! Bir Alevî dahi öldüren cennetliktir! Kıyamette elleri yeşerir!” dediğini duyuyorduk. Camilerden de benzer anonslar yapılıyordu. Gençlerin bazıları, “Bu kadarı yeter, insanların evi yanıyor, burada bitirelim!” diyerek tepki göstermeye başladı. Bu defa onlardan da birkaç kişiyi vurdular. Saldırıyı asla sonlandırmak istemiyorlardı. Dört yolda oturduğumuz için kaçacak hiçbir yerimiz yoktu. Küçük kardeşim Sertaç’ı bir şekilde balkondan aşağıya indirerek, “Koş bizim için yardım çağır” dedim. Bu esnada ağabeyim elindeki tüfekle bizi savunuyordu. Hâl böyle olunca evimize patlayıcı madde atmaya devam ettiler. Ben de evin içi yanmasın diye onları alıp dışarı atıyordum. Sonra arka taraftaki odalardan birine elektrik direğini dayadılar. Kamyonla söktükleri direği merdiven gibi kullanarak eşyalarımızı yağmalamaya başladılar. Bu sırada bir başka oda da tutuştu ve neredeyse evin tamamı alevler içerisinde kalmaya başladı.

    Yangın esnasında ve sonrasında neler yaşadınız?

    Sonra epey bir zaman geçti. Artık üstümüz başımız kan içindeydi. Ağabeyim öyle kanlar içinde, yaralıydı. Bir de daha 9 aylık bir kardeşim var, o da burnundan yaralanmıştı. Burnundan saçma girmiş çıkmıştı. Ben de yaralanmıştım. Kollarım saçma doluydu. Annem Fatma Bilmez ise; hem yaralı, hem de bitkin ve çaresiz bir durumda, oradan oraya koşturup duruyordu. Küçük kardeşlerimin çığlıkları Ağrı Dağı’nı inletiyordu. Ne acı ki yıllarca kardeş gibi yaşadığımız komşularımız ve askerler, duymuyordu bu çığlıkları! Annem oğlunun cesedinin başında ağıtlar yakarken bir yandan da son kez küçük kardeşimi emzirdi. Fark ediyordu belki de öleceğini ve son kez kardeşimi emzirmişti. Annem, yaralı olan ağabeyimi de kurtarma çabası içindeydi, onu hastaneye götürmek istiyordu. Oysa kendi yarası daha ağırdı ve çok acı çekiyordu. Sonra bizi çıkarttılar evden, ev tutuştu artık kalacak durumumuz kalmadı.

    Saldırganlar sizi evden çıkarttıktan sonra neler oldu?

    Bizim evimiz teras gibiydi. Önce terasa sonra bitişikteki dama çıkarttılar bizi. “Sizi kurtaracağız” dediler. Annem “Hayır öldüreceksiniz oğlumu” dedi onlara. “Yok” dediler, “Oğlunu hastaneye götüreceğiz, sizi de kurtaracağız”. Bizi o dama çıkarttılar, sonra baktık damda bir karartı var. Hava artık kararmak üzereydi. Damda saklanan Hasan amcayı fark ettiler. Ondan sonra dediler ki “Burada biri var yatıyor”, bana “Çık bak, silahı var mı” dediler. Ben de çıktım baktım. Bizim evdeki misafirlerin eşi (bizim evde o arada misafirler de vardı) ve iki tane komşumuz da bize koşup geldiler olaylar olunca. Ondan sonra dama çıkıp baktım ve “Hasan Amcaymış burada yatan” dedim. “Silahı var mı bak, hastaneye götüreceğiz yaralıysa” dediler. Bende bakıp “Yok, silahı yok” dedim. Ben de yardım edecekler zannediyorum. Geldiler; biri elinden tuttu, biri ayaklarından tuttu, gözümün önünde aşağı attılar Hasan Amcayı. Karısı da aşağıda çığlık çığlığa bağırıyor. Bunu görünce çığlık attım: “Siz bütün erkekleri öldüreceksiniz anladım, ağabeyimi size bırakmam” dedim.

     Annenizle birlikte abinizi korumak istediniz, peki abiniz kurtulmayı başarabildi mi?

    Ev yanıyordu, kardeşlerimi indirmişlerdi. En son biz kaldık. Yaralı olan annem, ağabeyim ve ben kaldık. Hasan ağabeyim, kendisi vurulduktan sonra geride kalanların kurtulmasını istiyordu. “Bacım beni bırakın, benim üstümü şu divanın minderiyle ört, siz gidin” diyordu yaralı haliyle. Hasan ağabeyim, kendi ölümünü düşünmüyor, bir an önce bizim kurtulmamızı düşünüyordu. Oysa biz de onu düşünüyorduk, et tırnaktan ayrılır mı? “Ben seni bırakmam gardaşım” dedim. Yarasını sarmaya çalıştık. Annemle ikimiz ağabeyime yapıştık “Biz seni vermeyiz” dedik. Evimiz artık tamamen ateşler içindeydi. Evden çıkmak zorunda kaldık. Ben önden indim, ağabeyimi tuttum. Arkadan annem indi. Ağabeyimi ortada götürüyoruz ki bir şey yapmasınlar diye. Daha ben merdivenlerden adımımı aşağı atar atmaz ağabeyimi kolundan çektiler. Annem ile ağabeyimi vermek istemiyorduk onlara. Boğuşmaya başladık. Bir anda kurşunları Hasan ağabeyimin üzerine boşalttılar. Annem de Hasan ağabeyimi korumak için sıkılan kurşunlara kendisini siper etmişti. Annem de orada can verdi.

    Siz olanları görüyor muydunuz?

    Evet, olanları görüyordum. Fakat, bir şey yapamıyordum. Annem son bir gayret ile Hasan ağabeyimi kendine doğru çevirmek için çaba harcıyordu. Hala kendini kurşunlara siper etmiş, ağabeyimi korumaya çalışıyor; yaşlı gözlerle Hasan ağabeyime bakıyordu.. Ben çığlık çığlığa annemin üstüne atıldım. Bir annemin bir ağabeyimin cesetlerine sarılıyor, çığlıklar atıyordum. Evimizin önü kan gölüne dönmüştü. Annem ve ağabeyimin öldüklerini bildiğim halde onları korumaya çalıyordum. Onları kaldırmaya çalıştım. Olmadı, kaldıramadım. Annem ve ağabeyime sarıldığım için üstüm başım kan içindeydi. Beni zorla, sürükleye sürükleye olay yerinden uzaklaştırmaya çalıştı katiller. Bir baktım ağabeyimin kafasına ucu çivili değneklerle durmadan vuruyor, “Kafiri öldürün!, Kafiri öldürün!”, “Hepimiz cennetliğiz, vurun bunlara!” diye bağırıyorlardı.

    Saldırganlar sizi gördüklerinde, size nasıl davrandılar?

    Bizi gördüklerinde, “Tamam sizi eve götüreceğiz” dediler. Bizi dağa çıkaracaklarını birilerine teslim edeceklerini söylediler. O sırada teyzemin kızının pijamasını indirmeye çalıştıklarını gördüm. 16 yaşındaydım ve henüz çocuk yaşta sayılsam da orada kalan yaşı en büyük fert bendim. Panik halinde bir ona bir kardeşlerime koşuyordum. Bir süre sonra askeriye evi bastı. Hepsi dağıldı ve asker bizi kışlaya götürdü. 

    Kardeşinizle beraber askeri kışlaya götürüldünüz, peki orada ne kadar süre kaldınız? Sonrasında evinize mi döndünüz?

    Üç gün orada kaldık. Orada bir çocuk gördüm. Hiç kimsesi kalmamıştı. Ailesindeki herkes katledilmiş, ölenlerin arasında birinin kucağında kalmış ağlar haldeyken bulunmuş, getirilmiş. O üç gün boyunca hem ona hem de küçük kardeşime baktım sonra onu komutana teslim ettim. Komutan,  “Sen merak etme kızım ben onu kendi çocuğum gibi büyüteceğim” dedi. Sonra evlerimize döndük, amcalarım geldi ve bizi köylerimize getirdiler. Ağabeyimin ve annemin cenazesini bulamadık. Bir hafta boyunca amcamın yaptığı araştırmalar sonucunda, annemle ağabeyimin naaşlarını bulabildik. Amcam tanık olduğu manzarayı şaşkınlıkla anlatıyordu. Katledilenleri bir bölgede üst üste yığıp bırakmışlar. Uzun süre beklemenin neticesinde oluşan koku sebebiyle kimlik tespiti yapıp naaşları almak çok zor olmuş. O halde cenazelerimizi bulup defnettik.

    Yani siz iki ağabeyinizi ve annenizi kaybettiniz Maraş Katliamı’nda.

    Üçü de vefat etti. Bir komşumuzun eşi, bir de başka bir köylümüz vardı onun eşi, beş kişi. Onu da odunluğa atmışlardı, yakmışlardı. Sonra bizi topladılar, camiye götürdüler, caminin hocası bize vaaz veriyor. “Bunları öldürdük, hepimiz cennetliğiz, cennette yerimiz hazır, elimiz yeşil oldu. Biz bu kalan kızları da rehin olarak alalım. Bizim adamımız vardır ellerinde, o taraftan alırız” diye konuşuyorlardı. Ondan sonra da askeriyeye vur emri gelmiş. Zaten, askeriye bastı, onlar da hepimizi, bizi bırakıp kaçtılar. Tabi bu arada teyzemin kızının pijamasını indiriyorlar, göğüslerini elliyorlar, taciz ediyorlardı.

    Peki daha sonra oraya gittiniz mi?

    Hiç gitmedim, gidemedim.

    O güne dair hiç unutamadığınız aklınızda kalan bir şey var mı?

    Hiç unutamadığım, aklımda kalan şey “Öldürün bu Alevileri, bunlar dinsiz” demeleri. Yani bir insanı dinsiz bile olsa katledemezsin sen. Ben bunu anlayamıyorum. Karşındaki bir insanın hiçbir suçu yok, bir şeye katılmamış, bir şey yapmamış size. Gece gündüz evindesiniz, yiyorsunuz içiyorsunuz. Nasıl yardımcı olmazsınız, nasıl kurtaramazsınız? Yani hep içimden geçen şuydu; bunlarla yüz yüze gelip “Hiç mi acımadınız, hiç mi vicdanınız sızlamadı, nasıl yıllarca kafanızı yastığa koyup yatıyorsunuz, nasıl yapıyorsunuz, Allah’ın verdiği bir canı nasıl alabiliyorsunuz?” diye sormak… Bunları düşündükçe, aklım almıyor.

    PİRHA/İSTANBUL