Etiket: tbmm

  • DEM Parti Eş Genel Başkanı Bakırhan: Şimdi barış zamanı, şimdi yasa zamanı!-VİDEO

    DEM Parti Eş Genel Başkanı Bakırhan: Şimdi barış zamanı, şimdi yasa zamanı!-VİDEO

    PİRHA- DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, partisinin TBMM’deki grup toplantısında konuştu.

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, partisinin Meclis grup toplantısında güncel gelişmelere dair konuştu.

    Bakırhan, konuşmasının başında yaşamını yitiren sanatçı Kadir İnanır ile Barış Annesi Behiye Sevim’i andı.

    Bakırhan, Ankara’da yapılacak NATO toplantısına dikkat çekerek, “Dünyada kurallara dayalı sistem artık çözülüyor, çöküyor. Kural dinleyen yok, dünyada neredeyse herkesin gücü oranında söz kullandığı, yetki kullandığı, kendisine göre davrandığı bir süreci yaşıyoruz. İnsanlığın birlikte yaratmış olduğu ortak değerler gittikçe kayboluyor. Herkesin uyacağını söylediği kurallar çöküyor. Bunun yerine gücü yeten yetene mantığı dünyada egemen. Kuralsızlık büyüdükçe diplomasi geri çekiliyor, savaş dili normalleşiyor. Savaş çığırtkanlığı yapanlara insanlar artık normalmiş gibi bakacak durumda yaşıyor. İşte tam böyle bir kırılma anında NATO’nun ne işe yaradığını bir sormak gerekiyor. NATO, halkın bütçesini güvenlik gerekçesiyle silaha aktarıyor. Hepsinden önemlisi bütün bunlar halkların gözünden uzakta yapılıyor. Hiçbir denetim yok. Ne olup bittiğini bilen yok, şeffaflık yok, hesap verme yok. Neyin nereye harcandığını bilen zaten yok” dedi.

    “YENİ SAVAŞLAR YAPILMASINA İTİRAZ EDİYORUZ”

    2026 NATO Zirvesi Ankara’da yapılacak olmasının tesadüf olmadığını vurgulayan Bakırhan, “Çünkü küresel siyasetin hayat düğümü Ortadoğu’dadır. Bütün büyük kararların test edildiği coğrafya neredeyse Ortadoğu olmuş durumda. Biz bu zirveyi daha önce karar altına alınan NATO 2030 konseptinin devamı olarak okuyoruz. Yeni savaş ve güvenlik mimarisinin yeni halkası olarak görüyoruz. Ankara’da yeni cepheler çizenlerin zirvesi kurulurken biz bugün burada ezilenlerin, emekçilerin, kadınların, gençlerin, savaştan bıkmışların, barışı hak edenlerin sesi olarak bir aradayız ve o devam edeceğiz. Yeni cepheler açılmasına, yeni savaşlar yapılmasına itiraz ediyoruz. İtiraz edeceğiz ve kabul etmiyoruz” diye belirtti.

    NATO Zirvesi öncesi gözaltı ve tutuklamalara tepki gösteren Bakırhan, “Ne yapalım? Dünyada yeni savaş kararları alacak bir zirveyi alkışlayalım mı?” diye sordu.

    Bakırhan’ın konuşmasının devamında şunları ifade etti:

    “Türkiye’de hanelerin yüzde 51.8’i yoksullukla mücadele ediyor. Sosyal yardıma muhtaç aile sayısı 30 milyona yaklaştı. Bu acı veriler iktidarın gözünde bir askeri zirvede kadar, bir askeri anlaşma kadar değer görmüyor. Bu ülkede gerçek kriz mutfaktadır. Gerçek güvenlik sorunu halkın açlığıdır. Kalıcı barışın yolu, bölge halklarının, demokratik güçlerin, kadınların, emekçilerin ve inanç topluluklarının söz sahibi olduğu müzakere zemininden geçer.

    Atılan adımların üzerine kalıcı barışı kurmak istiyoruz. 10 yıllık bir meseleyi şiddet zemininden hukuk zeminine çekmek kolay değil ama başarmalıyız. Çerçeve yasa mutlaka yapılmalı. Halkın gözü bu yasadadır. Bu yasa özlemini duyduğumuz barışın zemini olacaktır.

    Çerçeve yasa dar tutulmamalı, belirsiz olmamalı. Halka güven vermeli.

    Bu yasa eğer gerçekten doğru ve cesur bir şekilde geçerse, belki bugüne kadar özlemini duymuş olduğumuz bir demokratik zemine giriş yapmış olacağız. Onun için çerçeve yasa dar tutulmamalı, belirsiz olmamalıdır. Güvenlikçi yorumlara kapalı olmalı ve topluma güven veren bir yasa olmalıdır diyoruz. Hukuk yoksa güven olmaz. Güven yoksa dönüş olmaz. Dönüş yoksa barış kalıcılaşmaz. Dönenler arasında ayrım yapılmamalı. Bazı yetkililerden duyuyoruz; ‘şunu kapsar, bunu daha az kapsar’ denilmemeli. Böyle bir şey olmaz. Barışın kapısına girmek isteyen herkese o kapı açık olmalıdır. Yasa da buna uygun yapılmalıdır. İnsanların geleceğini bir memurun, bir savcının, bir mahkemenin keyfine teslim edemezsiniz. İstinaf Mahkemesi’ni görüyoruz işte, diğerlerinin de böyle davranmayacağının bir garantisi var mı? Dönüş varsa güvence olmalıdır. Hukuk varsa herkes için aynı açıklıkta olmalıdır. Şu yararlanır, bu yararlanmaz, şu daha az yararlanır. Böyle bir barış mı olur? Onun için tekrar sesleniyorum. Kapsayıcı, cesur, muğlak olmayan, insanları bir savcının hakimin insafına bırakmayan bir açıklıkta bir yasa yapılmalıdır.

    HUKUKA BAĞLAMALIDIR

    Bu yasa dönmek isteyenlerin onuruyla dönebileceği gerçekçi bir yasa olmalıdır. İnsanların onurunu kıracak bir yorumlama olmamalıdır. Mesele sadece birkaç maddelik teknik bir düzenleme değildir. Mesele bu ülkenin birlikte yaşama iradesinin hukuka bağlanmasıdır. Birlikte yaşayacaksak bunu hukuka bağlamamız lazım. Söz ile başlayan yasayla mühürlenmek zorundadır. Herkes gayet güzel sözler söyledi; Şimdi hadi bunu hukukla yasayla mühürleyelim. Biz önemsiyoruz. Çünkü bu yasa aynı zamanda bir geleceği açma yasasıdır. Doğru, samimi ve cesur kurulursa 100 yıllık bir düğümün çözüldüğü ilk haklı halka olabilir. Altını önemle çizmek istiyorum; Bu yasa kim kazandı, kim kaybetti sorusuna göre ele alınamaz. Barış yapılıyorsa kimin kazandığı, kaybettiği burada önemli değil. Asıl soru şudur; Bu ülke artık birlikte nasıl yaşayacak? Kürtler, Aleviler, bütün halklar ve inançlar eşit, özgür, onurlu bir geleceği nasıl kuracak? Bu yüzden Meclise, iktidara,  muhalefete ve bütün siyasi partilere sesleniyoruz; Bu mesele günlük hesaplara kurban edilemez. Barış bekletilecek bir dosya değildir. İyi ve hayırlı işlerde acele etmek gerekir.

    Barış gibi hayati bir işte gecikmek kötülüğe alan açmaktır. Çünkü barıştan korkanlar var. Çünkü onlar için savaş bir kazançtır. Kavga bir koltuktur. Düşmanlık bir sermayedir. Halklar yan yana geldiğinde bu sermayelerin biteceğini çok iyi biliyorlar. İşte bu yüzden her gecikilen gün barışı boğmak isteyenlere verilmiş bir fırsattır. Hukuki düzenleme yapılmadıkça eski ezberler, güvenlikçi normlar, çözüm karşıtı odaklar kendisine zemin bulurlar. Bu nedenle çerçeve yasa ertelenemez. Öyle sonbahara falan bırakılamaz. Bırakılan her adım barışın önüne konulmuş yeni bir taş ve engel olur. Tarihin kapısı bugün açıktır. O kapı açıkken içeri girmek gerekir. Kapı her zaman açılmıyor çünkü. Çerçeve yasa gecikmeden, korkmadan, açık ve güven veren bir içerikle artık meclise gelmelidir. Bu ülkenin umudu daha fazla yorulmayı değil, çatışmayı değil, acı biriktirmeyi değil, artık hukuka kavuşmayı bekliyor. Bu yüzden bir kez daha söylüyoruz. Yasa hemen şimdi, barış hemen şimdi.

    Bu halkın ne istediğini görmek isteyenler hafta sonu yaptığımız dört mitinge baksın. İstanbul, Amed, Mersin ve Van’da özgürlük mitingleri yaptık. Ben de İstanbul’da katıldım. Büyük bir coşku, büyük bir sahiplenme vardı. Sahiplenen herkesin emeğine sağlık. Saygı, sevgilerimi sunuyorum. Dört mitingde de temel bir talep göz ile görülür şekilde öne çıktı. Katılan bütün halklar dedi ki: ‘Sayın Öcalan’la artık buluşmak istiyoruz.’ Bu sahiplenme bize şunu gösterdi. Toplum barışın ağırdan alınmasını istemiyor. İzmir’deki annenin söylediği gibi 18 yıldır cezaevinde dünya kadar hastalıkla boğuşuyor. Doğru düzgün tedavi edilmiyor. Ayıptır. Bir an önce çıkarın. Ya insanlar artık cezaevinde yaşamı yitirmesin. Toplum bu süreçte Sayın Öcalan’a daha fazla alan açılmasını istiyor. Muhatapsa alanını aç o halde. Hem muhatap hem 12 metrekarelik hücrede hem haftalardır görüşülmüyor. Tekrar ediyoruz; Sayın Öcalan iletişim, yaşam ve çalışma şartları artık bu sürece uygun bir şekilde kavuşmak zorundadır.

    Halk sürecin ciddiyetle ilerlemesini istiyor. Demokratikleşme adımlarının gecikmeden atılmasını istiyor. Yerel demokrasinin önünün açılmasını istiyor. İki yıldır bir masada oturuyoruz. Hala kayyımlar yerinde duruyor. Van’da esnaf odaları yöneticisi arkadaşlarımız da burada. Belediyenin olanaklarını AK Partili yetkililerinin özel işleri için kullanılıyor. İşte kayyımcılık böyle bir şeydir. Halkın olanaklarını, imkanlarını gidiyor bireysel işler için kendi AKP’ye yakın insanların işlerinde kullanılıyor.

    Yerel demokrasinin önü açılmalı. İnsanlar, kayyım siyasetinin son bulmasını istiyor. Eşit yurttaşlığın hayatta karşılık bulmasını istiyoruz.

    100 yıllık bir yarayı sarmaya çalışıyoruz. Dünya silaha yatırım yaparken, biz birlikte yaşama yatırım yapalım diyoruz. Dünya yeni savaşların hesabını yaparken biz yeni bir barışın hukukunu kurmaya çalışıyoruz. Dünya çatışmaları büyütürken Türkiye yarım asırlık bir çatışma sarmalını bitirebilir. Eğer bu topraklarda kalıcı bir barış kurulursa emin olun bunun yankısı sadece Türkiye’de değil, savaşın gölgesinde bütün coğrafyalarda hissedilecektir. Bunu elbirliğiyle başaracağız. Kadir Abi’nin de dediği gibi ‘büyük barış er ya da geç bu topraklara mutlaka gelecektir.’

    Umudumuzu yitirmeyeceğiz, mücadele edeceğiz, barış yolunda yürümeye devam edeceğiz. İnşallah bir gün en kısa sürede bu ülkede herkesin eşit ve onurlu yaşadığı bir demokratik cumhuriyet kuracağız.”

    PİRHA/ANKARA

  • Bakırhan: Türkiye’nin çıkış yolu demokratikleşme ve toplumsal barıştır- VİDEO

    Bakırhan: Türkiye’nin çıkış yolu demokratikleşme ve toplumsal barıştır- VİDEO

    PİRHA- DEM Parti Eş Genel Başkanı Bakırhan, süreçte somut adımlar atılması gerektiğini belirterek Meclis’e çerçeve yasa çağrısı yaptı. Kalıcı çözüm için dört temel yasal düzenlemenin gerekli olduğunu söyleyen Bakırhan, “Meclis kapanmadan çerçeve yasa kesinlikle çıkarılmalıdır. Bu Meclis önümüzdeki günlerde çerçeve yasayı çıkararak tarih yazmalıdır” dedi.

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, partisinin Meclis Grup Toplantısı’nda gündeme ilişkin açıklamalarda bulundu.

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) İzmir İl Örgütü binasına dönük 17 Haziran 2021 tarihinde gerçekleştirilen silahlı saldırıda yaşamını yitiren Deniz Poyraz’ı anarak konuşmasına başlayan Bakırhan, sadece katilin yargılanmasını değil arkadaki güçlerin açığa çıkartılarak yargılanması çağrısı yaptı.

    Bakırhan ayrıca 30 yıllık tutsaklığın ardından tahliye olan ve grup toplantısına katılan Necati Keklik ile cezaevlerinde bulunan siyasi tutsakları selamladı. Muharrem Orucu’nun başladığını ifade eden Bakırhan, “Muharrem Kerbela’dan bugüne kadar zulme karşı direnenlerin hakikati savunanların mazlumdan yana olanların bir simgesi olarak günümüze kadar geldi.” dedi.

    Tuncer Bakırhan’ın konuşmasında satırbaşları şöyle:

    MUHARREM ORUCU MESAJI

    “Alevi canlarımızın 12 gün sürecek Muharrem Orucu başladı. Muharrem, Kerbela’dan bugüne, zulme karşı direnenlerin ve mazlumdan yana olanların simgesi haline geldi. Bu vesileyle oruç tutan tüm canların lokmalarının ve ibadetlerinin kabul olmasını diliyor; Muharrem Ayı’nın toplumsal barışa, kardeşliğe ve birlikte yaşam umuduna vesile olmasını temenni ediyorum. ”

    İRAN-ABD-İSRAİL ANLAŞMASI VE BÖLGESEL BARIŞ

    “28 Şubat 2026’da başlayan ABD-İsrail ile İran arasındaki savaşta anlaşmaya varıldı. Anlaşmanın hayata geçirilmesi bekleniyor. DEM Parti olarak öncelikle ölüme ve savaşa son veren bu anlaşmayı olumlu karşılıyoruz. Anlaşmanın kalıcı olmasını ve yapıcı gelişmelerle devam etmesini umut ediyoruz. Bölgesel gerilimlerin bu denli yüksek olduğu bir ortamda, toplumsal barışı inşa etmek her ülkenin öncelikli görevidir. Dışarıda silahları susturan bir devlet, içeride kendi halklarıyla savaş halinde kaldığı sürece gerçek anlamda barışa ulaşmış sayılmaz. Bu nedenle bizim için en güçlü barış, toplumsal barıştır.”

    İRAN’DAKİ İDAMLARA TEPKİ

    İran’da Kürtlere ve muhaliflere yönelik idamları hatırlatan Bakırhan şunları söyledi:

    “İran; Kürtlerin, Belucilerin, Azerilerin ve en başta kadınların doğal, meşru ve demokratik taleplerini karşılamalıdır. Kürtlere ve muhaliflere yönelik idamlara derhal son vermelidir. DEM Parti olarak temennimiz, bu anlaşmanın halkların iradesine dayanan, kimseyi dışlamayan, demokratik ve kalıcı bir barışın başlangıcı olmasıdır. Ortadoğu’nun gerçek huzuru ne büyük güçlerin vesayetiyle ne de içeride otoriterlikle sağlanabilir. Huzur, istikrar ve refah ancak bu toprakların bütün halklarının özgürlüğüyle mümkündür.”

    EKONOMİK KRİZ VE TÜRKİYE’NİN YÜZYILLIK SORUNLARI

    “Bugün bu kürsüde, gündelik siyasetin sığ çekişmelerinden ve anlık hesapların gürültüsünden biraz uzaklaşarak konuşmak istiyorum. Türkiye’nin yaşadığı krizler yalnızca bugünün krizleri değildir. Bu ülkenin sorunları yüzyıldır katman katman birikti. Ertelendi, bastırıldı, yok sayıldı. Üstü örtülen her mesele, gün geldi daha ağır bir fatura olarak toplumun karşısına çıktı. Bugün ödediğimiz fatura, adeta yüzyılın birikmiş faizidir.

    Bu fatura bazen ekonomik kriz olarak geldi, bazen adaletsizlik, bazen şiddet, bazen yoksulluk, bazen de siyasal meşruiyet sorunu olarak karşımıza çıktı. Türkiye bugün bunların hepsini aynı anda yaşıyor. Çünkü bu sistem, ürettiği gerilimi çözmek yerine yönetmeyi seçti. Sorunları iyileştirmek yerine dondurdu. Hakikate yüzünü dönmek yerine onu bastırdı. Ama hiçbir sorun yok olmadı. Derinde büyüdü, çürüttü ve sonunda bütün toplumu kuşattı.

    Bizler yıllardır bu ülkede aynı filmi farklı aktörlerle izliyoruz. Muktedir olan kendi hukukunu kuruyor, kendi ötekisini yaratıyor. Ötekine düşmanlık üzerinden iktidarını sağlamlaştırmaya çalışıyor. Bu döngüsel intikam makinesi ve rövanşist öfke, bu ülkede acı, yoksulluk ve korku üretti. 86 milyon devri sabıklardan bıktı, usandı. Artık zaman devri sabıkların değil, adaleti, eşitliği ve demokratik yaşamı sağlamanın zamanıdır.”

    YARGININ SİYASETE MÜDAHALESİ ELEŞTİRİSİ

    “Türkiye’nin siyasi tarihine bakın. Darbeler, muhtıralar, parti kapatmalar, siyaset yasakları, cezaevine konulan seçilmişler, görevden alınan belediye başkanları, kayyımlar ve yargı eliyle siyasete verilen ayarlarla dolu bir tarih görüyoruz. Her dönemin dili farklıydı ama refleksi aynıydı.

    Bu ülkede Kürtler, Aleviler ve sosyalistler hep tehdit sayıldı. Ermeniler, Rumlar, farklı inançlar ve kimlikler tehdit sayıldı. Bir dönem muhafazakârlar, başka bir dönem milliyetçiler dahi tehdit olarak görüldü. Devlet aklı, toplumu zenginliğiyle görmek yerine sürekli bir tehdit haritası çizdi. O haritada yurttaş hep şüpheliydi; hak değil güvenlik, çözüm değil bastırma vardı.

    En çok da demokratik siyaset hakkı tehdit sayıldı. Kürt siyasi hareketinin partileri birbiri ardına kapatıldı. HDP’ye yönelik kapatma davası ise hala sürüyor. Ama her kapatmanın ardından halk yeniden sözünü söyledi, yeniden örgütlendi ve yeniden siyaset sahnesine çıktı.

    Bugün CHP’ye yönelik mutlak butlan kararıyla karşı karşıyayız. Bugün muhatap CHP olabilir ama refleks tanıdıktır. Biz bu kararı bir partinin iç meselesi olarak okumadık. Bu karar, siyasi çoğulculuğa tahammülsüzlüğün yeni bir halkasıdır.

    Dün bu halkaya Kürtler kayyımlarla dahil edildi, bugün ana muhalefet yargı müdahalesiyle dahil ediliyor. Yarın bu halkaya kimin ekleneceği belli değildir. Biz o gün de söyledik: Hukuku sopaya çevirmeyin; bu yanlış bir gün herkesi sarar. Bugün yine söylüyoruz: Yargı, siyaseti dizayn etme laboratuvarı değildir. Mahkeme salonları, halk iradesinin yerine geçirilemez. Hukuk eğilip bükülemez. Adalet Kürt’e ve muhalife başka, iktidara başka işleyemez.”

    KORKU, ERTELEME VE TEKRAR SİYASETİ

    “Türkiye’yi bu hale getiren üç tarz-ı siyaset var: Korku siyaseti, erteleme siyaseti ve tekrar siyaseti. Topluma sürekli bir tehdit anlatıldı, sürekli bir beka meselesi sunuldu ve sürekli yeni düşmanlar üretildi.

    Cumhuriyetin ilk yıllarında parçalanma korkusuyla, Soğuk Savaş boyunca komünizm tehdidiyle, 1990’larda Kürt meselesiyle toplum baskı altında tutuldu. Sonrasında irtica, dış güçler, göçmenler ve toplumsal hareketler adı altında tehditler bir türlü bitmedi. Korku üzerine kurulan siyaset, bu ülkeye güven değil; daha fazla güvensizlik, sefalet ve hukuksuzluk getirdi.

    Erteleme siyaseti ise hep ‘Bugün değil, sonra’ dedi. Kürt meselesi ertelendi, yargı reformu ertelendi, yerel demokrasi ertelendi, emekçinin hakkı ertelendi. Ama ertelenen her hak, toplumsal maliyeti daha da artırdı.

    Korku ve erteleme siyasetlerinin kaçınılmaz sonucu ise tekrar siyasetidir. Aynı krizler, aynı yöntemlerle yeniden üretildi. Türkiye aynı sorunları tekrar tekrar yukarı taşımaya zorlandı.”

    DEMOKRATİK CUMHURİYET VE EŞİT YURTTAŞLIK VURGUSU

    “Korkuya, ertelemeye ve tekrara karşı kurucu demokratik siyaseti savunuyoruz. Bu ülkenin bir çıkış yolu vardır. O yolun adı güçlü demokrasi, bağımsız hukuk, eşit yurttaşlık, emeğin hakkı ve toplumsal barıştır.

    DEM Parti olarak ortaya bir öneri seti koyuyoruz. Türkiye gerçek bir çoğulculuğa ve demokratik bir düzene ihtiyaç duyuyor. Bu ihtiyacın adı demokratik cumhuriyettir. Demokratik cumhuriyet yalnızca bir yönetim modeli değil, aynı zamanda bir ortak yaşam sözleşmesidir. Zemin eşit yurttaşlık, çatı demokratik cumhuriyet, ortak ad Türkiyeliliktir.”

    EMEK HAKLARI VE KÜRT SORUNUNUN ÇÖZÜMÜ

    “Sendika hakkı, grev hakkı ve toplu sözleşme hakkı anayasal haklardır. Bu haklar kâğıt üzerinde değil, hayatın içinde güvence altına alınmalıdır.

    Bütün bu çözüm başlıklarının kilidi, Kürt meselesinin demokratik çözümündedir. Bunu açıkça söyleyelim: Kürt meselesi çözülmeden Türkiye’nin demokrasisi de ekonomisi de dış politikası da kalıcı istikrara kavuşamaz. Çünkü bu mesele yalnızca Kürtlerin meselesi değildir. Bu mesele, Cumhuriyetin demokrasiyle tamamlanma meselesidir. Bu mesele, hukukun bütün yurttaşlar için eşit işlemesi meselesidir. Bu mesele, Türkiye’nin kendi halkıyla barışma meselesidir.

    Yüz yıl boyunca bu düğüm baskı ve inkârla çözülmeye çalışıldı; düğüm her seferinde daha fazla dolandı. Oysa bu düğümü siyaset çözer. Hukuk çözer. Cesaret çözer.”

    ORTADOĞU’DAKİ DÖNÜŞÜM VE KÜRT SORUNU

    “Bugün dünya sarsılıyor. Ortadoğu yeniden şekilleniyor. Enerji yolları, ticaret koridorları, ittifaklar ve sınırlar yeniden tartışılıyor.

    Ortadoğu 100 yıldır durulmadı; ancak son birkaç yıldır bölgede çok büyük altüst oluşlar yaşanıyor. Bölge bir taraftan küresel rekabetlerin sahnesi oluyor. Diğer taraftan, yüz yıldır etnik ve dinsel gerilimlerle kaynayan kazan patlama noktasına yaklaşıyor. Böyle bir dönemde Kürt meselesini çözümsüz bırakmak, Türkiye’yi tarihsel bir riskin eşiğinde bekletmektir. İç barışını kuramamış, kendi yurttaşıyla kavgalı bir devlet, dışarıdan esen her rüzgârda savrulur.”

    ÇERÇEVE YASA ÇAĞRISI

    “Yaklaşık iki yıldır süren bu sürecin artık somut, hukuki ve demokratik bir zemine kavuşması gerekiyor. Bunun yolu çerçeve yasadır. Kürt meselesini çatışma zemininden çıkarıp siyaset ve hukuk zeminine taşıyacak bir çerçeve yasa artık ertelenemez.

    Biz dört temel düzenlemeyi zorunlu görüyoruz: Kalıcı çözüm için Çerçeve Yasa; demokratik bütünleşme ilkelerini güvence altına alacak Demokratik Toplum Yasası; yerel demokrasiyi, sivil toplumu ve siyasal katılımı güçlendirecek Genişletilmiş Yerel Demokrasi Yasası ve Özgür Yurttaş Yasası…

    Bu adımlar taviz değildir. Bunlar eşit yurttaşlığın gereğidir. Kimliklerin ve inançların anayasal güvence altına alınması birlikteliğimizi zayıflatmaz; aksine sağlamlaştırır. Yerel yönetimlerin güçlenmesi devleti küçültmez; demokrasiyi büyütür, merkezin yükünü azaltır. Kürtlerin kazanması Türklerin kaybetmesi değildir. Alevilerin kazanması Sünnilerin kaybetmesi değildir. İşçinin kazanması ülkenin kaybetmesi değildir. Bir halkın hakkı, başka bir halkın kaybı değildir.”

    MECLİS’E ÇERÇEVE YASA ÇAĞRISI

    Meclis’e çağrıda bulunan Bakırhan, şunları söyledi:

    “Bu nedenle çağrımız açıktır: Meclis kapanmadan çerçeve yasa çıkarılmalıdır. Oyalanmadan, yokuşa sürülmeden, yeni belirsizlikler yaratılmadan bu adım atılmalıdır. Çünkü barış geciktikçe güvensizlik büyür. Bunu sahada görüyoruz. Hukuk geciktikçe umut zayıflar. Demokrasi geciktikçe toplum yorulur.

    Biz bu Meclis’te bu iradenin sesi olmaya devam edeceğiz. Bu Meclis, önümüzdeki günlerde çerçeve yasayı çıkararak tarih yazmalıdır. İkinci yüzyıla güçlü bir damga vurmalıdır.”

    BARIŞ, DEMOKRASİ VE EŞİTLİK VURGUSU

    “Hepimizin ortak ihtiyacı; hukuka dayalı bir düzen, işleyen bir demokrasi, onurlu bir yaşam ve kalıcı bir barıştır. Birinci yüzyılın paslı sarkacını kırmanın zamanı geldi. İkinci yüzyılı yasaklarla, kayyımlarla, butlan kararlarıyla ve yoksullukla değil; barışla, eşitlikle ve emekle yazalım.

    Biz korku siyasetine karşı demokratik siyaseti savunmaya devam edeceğiz. Erteleme siyasetine karşı çözüm siyasetini büyütmeye devam edeceğiz. Tekrar siyasetine karşı dönüşüm siyasetini savunmaya devam edeceğiz. Çünkü bu ülkenin halkları bunu hak ediyor. Siz bunu hak ediyorsunuz.”

    HABER MERKEZİ

  • PSAKD Başkanı Cuma Erçe: Suriye’deki Alevi katliamını dünyanın gündeminde tutacağız-VİDEO

    PSAKD Başkanı Cuma Erçe: Suriye’deki Alevi katliamını dünyanın gündeminde tutacağız-VİDEO

    PİRHA – Suriye’de devam eden Alevi Katliamı’nda kadınların ve çocukların kaçırıldığına, cinsel tacize maruz kaldığına dikkat çeken PSAKD Genel Başkanı Cuma Erçe, 13 yıldır süren savaşın sonuçlarını yoksul Suriye halklarının çektiğini belirtti. Erçe, bu konuyla ilgili imza kampanyalarını TBMM’ne verdiklerini belirterek, bu konuyu dünyanın gündeminde tutmaya devam edeceklerini söyledi. 

    ABD ve işbirlikçisi İsrail’in destekleriyle cihadist HTŞ’nin Suriye’de katliam yaptığını söyleyen Pir Sultan Abdal Kültür Derneği(PSAKD) Genel Başkanı Cuma Erçe, bu katliamların daha çok Alevi halkı üzerinde yoğunlaştığını ve bir soykırıma dayandığına dikkat çekti.

    Soykırım tanımlanırken sadece ölen insan sayısı üzerinden değil yerinden, kültüründen, dilinden ve inancından ettirilmenin de soykırımı ifade ettiğini belirten Erçe, Suriye’de sadece Aleviler değil aynı zamanda Dürzüler, Hristiyanlar daha önceleri Süryaniler, Ezidiler ve Kürtler’in katledildiğini,  seküler düşünen Arapların da baskı ve şiddete maruz kaldığının altını çizdi.

    Suriye’de yaşayan Aleviler başta olmak üzere kadın ve çocukların kaçırıldığını, cinsel şiddete maruz kaldıklarını belirten Erçe, aynı zamanda kaçırılan insanların başka inançlara zorlanması gibi göç ettirilmeye mecbur bırakıldıkları bir sürecin işlediğini ifade etti.

    Bütün bunların dünyanın gözü önünde gerçekleştiğini ifade eden Cuma Erçe, “Düne kadar terör listelerinin başında yer alan kırmızı bültenle aranan bir örgütün lideri ikiyüzlü Avrupa ve  tabii dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti devleti tarafından kırmızı halılarla karşılanan bir şahsiyete dönüştü. Kendi ülkesinde asla meşru olmayan bu şahsiyet yani halkımın iradesine dayalı bir hükümet olmayan bir şahsiyet ne yazık ki kravat takarak sakallarını kırparak bir başka biçime dönüştürmek istendi” diye konuştu.

    “İMZA KAMPANYALARINI TBMM’NE İLLETİK”

    Suriye’de yaşanan katliamı; Dünyada faaliyet yürüten insan hakları örgütleri, Alevi kurumları ve sosyalist yapıların desteğiyle gündemde tutuklarını belirten Erçe,  İngiltere Avancam Kamerasına,  Avrupa Parlamentosu’na ve Birleşmiş Milletler’e yapılan müracaatlar ve imza kampanyalarının sonuçlarının da Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne ilettiklerini söyledi.

    Bu konuda partilerin grup başkanlarıyla da görüştüklerini belirten Erçe, Suriye’de yaşanan soykırımı dünyanın gündemine çekmeye çalıştıklarını ve bunun mücadelesine devam edeceklerini söyledi. 

    13 yıldır süren savaşın sonuçlarını yoksul Suriye halklarının çektiğinin altını çizen Erçe, savaştan etkilenenlerin kadınlar ve çocuklar olduğuna dikkat çekerek, yaşadıkları yerlerden göç edenlerin geri dönmeyi beklediğini ifade etti. 

    PİRHA-İZMİR

  • Celal Fırat: Kerbela bir tarih değil, her çağda verilen vicdan sınavıdır-VİDEO

    Celal Fırat: Kerbela bir tarih değil, her çağda verilen vicdan sınavıdır-VİDEO

    PİRHA- DEM Parti İstanbul Milletvekili Celal Fırat, TBMM Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada Kerbelâ’nın yalnızca geçmişte yaşanmış bir olay olarak görülmemesi gerektiğini belirterek, “Kerbelâ bir tarih değil, her çağda zalimlere karşı yeniden verilen bir vicdan sınavıdır” dedi. Muharrem orucunun aç kalmanın ötesinde bir hatırlayış olduğunu vurgulayan Fırat, “Kerbelâ’nın bize bıraktığı en büyük miras acıyı kutsamak değil, adaleti savunmaktır” diye konuştu.

    DEM Parti İstanbul Milletvekili Celal Fırat, Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada Kerbelâ’nın anlamına, Muharrem orucuna ve Alevi inancındaki yerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

    Konuşmasına Genel Kurulu selamlayarak başlayan Fırat, Kerbelâ’nın üzerinden yüzyıllar geçmiş olmasına rağmen insanlığın hala aynı soruyla yüzleştiğini söyledi.

    “İnsanların sorusu hala aynıdır; gücün yanında mı duracağız, yoksa hakikatin ve hakkın yanında mı duracağız?” diyen Fırat, Kerbelâ’nın bu nedenle yalnızca tarihsel bir olay değil, her dönemde yeniden yaşanan bir vicdan sınavı olduğunu ifade etti.

    “KERBELÂ HER ÇAĞDA YENİDEN KARŞIMIZA ÇIKIYOR”

    Şah Hüseyin’in büyüklüğünün sonucu değiştiremeyeceğini bilmesine rağmen adaletin yanında yer almasından kaynaklandığını belirten Fırat, Kerbelâ’da verilen mücadelenin bir iktidar mücadelesi değil, insanın inancına, hakikatine ve vicdanına sahip çıkma mücadelesi olduğunu söyledi.

    İnsanlık tarihi boyunca birçok halkın ve topluluğun kendi Kerbelâ’sını yaşadığını ifade eden Fırat, insanların kimi zaman inançlarından, kimi zaman kimliklerinden dolayı dışlandığını, kimi zaman da adalet talep ettikleri için cezalandırıldığını dile getirdi.

    Kerbelâ’nın bugün de gücün hukukun önüne geçip geçemeyeceğinin, devletin vicdandan kopup kopamayacağının ve insanın doğrularından vazgeçip geçmeyeceğinin sorgulandığı bir simge olduğunu belirten Fırat, “Kerbelâ yalnızca İslam tarihinin değil, insanlık tarihinin en önemli ahlaki kırılma noktalarından biridir. Biz Alevi toplumuna göre adalet Kerbelâ’da yitirildi” dedi.

    “MEŞRUİYET GÜÇTEN DEĞİL, VİCDANDAN DOĞAR”

    O gün sorulan soruların bugün de geçerliliğini koruduğunu vurgulayan Fırat, yönetimlerin gücünü korkudan mı yoksa adaletten mi aldığı sorusunun hala önemini koruduğunu söyledi.

    Bir tarafta gücün meşruiyet ürettiğine inananların, diğer tarafta ise meşruiyetin vicdandan ve adaletten doğduğunu savunanların bulunduğunu belirten Fırat, Şah Hüseyin’in insanlığa suskunluğa karşı itiraz etmeyi öğrettiğini ifade etti.

    Fırat, “Herkes sustuğunda susmayacaksın, herkesin biat ettiği yerde itiraz edeceksin. Kerbelâ yalnızca bir matem değil, insan onurunun sınandığı ahlaki bir sınavdır” diye konuştu.

    “MUHARREM ORUCU AÇ KALMAK DEĞİL, HATIRLAMAKTIR”

    Muharrem ayının Aleviler açısından taşıdığı anlamı da anlatan Fırat, 14 Haziran’da üç günlük Masum-u Paklar Orucu’nun, 17 Haziran’da ise Muharrem Yas-ı Matem ve On İki İmamlar Orucu’nun başlayacağını hatırlattı.

    Alevi inancında orucun başlangıç ve bitişini belirleyen katı kurallar bulunmadığını belirten Fırat, “Oruç güneşle başlar, güneşle biter. Gün boyunca hissedilen açlık ve susuzluk yalnızca bedene ait değildir. Her lokmada, her yudumda Kerbelâ’nın hüznü yaşanır” dedi.

    Muharrem orucunun aç kalmaktan öte bir anlam taşıdığını ifade eden Fırat, bunun insanın vicdanına dönmesi, mazlumun acısını yüreğinde hissetmesi ve insanlığı diri tutması olduğunu söyledi.

    “AŞURE PAYLAŞMANIN VE RIZANIN LOKMASIDIR”

    Muharrem orucunun ardından paylaşılan aşurenin yalnızca bir yiyecek ya da tatlı olmadığını belirten Fırat, aşurenin farklılıkların aynı kazanda birbirine üstünlük kurmadan var olabilmesinin sembolü olduğunu ifade etti.

    Aşurenin paylaşmanın, dayanışmanın, rızanın ve kardeşliğin lokması olduğunu söyleyen Fırat, Kerbelâ’nın anılmasının amacının acıyı büyütmek değil, adaleti çoğaltmak olduğunu vurguladı.

    Fırat, konuşmasını şu sözlerle tamamladı:

    “Paylaşacağımız her lokma insanın insana kıymadığı, inançların ve kimliklerin ötekileştirilmediği, çocukların savaşlarda susuz kalmadığı bir dünyanın niyetine olsun. Muharrem mateminde süzülen hakikat bizlere yalnızca yas tutmayı değil, vicdanı, merhameti ve birlikte yaşamayı da öğretsin. Hak-Muhammed-Ali aşkına tuttuğumuz oruçlar, paylaştığımız lokmalar kabul olsun. Birliğimiz daim, yolumuz Şah Hüseyin yolu olsun.”

    HABER MERKEZİ

  • Özgür Özel’den hükümete ekonomi yüklü eleştiri: Alım gücü eriyor!-VİDEO

    Özgür Özel’den hükümete ekonomi yüklü eleştiri: Alım gücü eriyor!-VİDEO

    PİRHA- CHP Genel Başkanı Özgür Özel, TBMM’deki grup toplantısında enflasyon, alım gücü ve vergi politikaları üzerinden hükümeti hedef aldı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a yönelik sert ifadeler kullanan Özel, 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanması çağrısını yineledi ve yeni bir dijital platformu duyurdu.

    CHP Genel Başkanı Özgür Özel,TBMM’de düzenlenen partisinin grup toplantısında konuştu. Ekonomik verilerden siyasi eleştirilere kadar değerlendirmelerde bulunan Özel, özellikle enflasyon ve hayat pahalılığı üzerinden hükümete yüklendi. Konuşmada hem ekonomik tabloya ilişkin veriler hem de siyasi mesajlar dikkat çekti.

    EKONOMİ VE ENFLASYON ELEŞTİRİSİ:

    Özel, Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) açıkladığı son enflasyon verilerine işaret ederek, resmi hedeflerle gerçekleşen oranlar arasındaki farkın büyüdüğünü söyledi. Aylık enflasyonun yüksekliğine dikkat çeken Özel, bu seviyenin birçok ülkede yıllık enflasyona denk geldiğini savundu.

    Vatandaşın alım gücündeki düşüşün giderek derinleştiğini belirten Özel, özellikle sabit gelirli kesimlerin ağır bir ekonomik baskı altında olduğunu ifade etti. Asgari ücret ve emekli maaşlarının enflasyon karşısında eridiğini dile getiren CHP lideri, yılın ilk aylarından itibaren ciddi kayıplar yaşandığını söyledi.

    VERGİ SİSTEMİNE ELEŞTİRİ:

    Konuşmanın önemli başlıklarından biri de vergi politikaları oldu. Türkiye’de dolaylı vergilerin yüksekliğini eleştiren Özel, bu durumun gelir dağılımını bozduğunu savundu.

    Bir otomobil üzerinden örnek veren Özel, vergiler nedeniyle fiyatların neredeyse iki katına çıktığını belirterek, mevcut sistemin yükü doğrudan vatandaşa yıktığını ifade etti. Vergi adaletinin sağlanması gerektiğini vurgulayan Özel, düşük gelir gruplarının daha fazla korunması gerektiğini söyledi.

    ERDOĞAN’A YÖNELİK SÖZLER

    Özel’in konuşmasında en dikkat çeken bölümlerden biri Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a yönelik ifadeleri oldu. İktidarın halktan koptuğunu savunan Özel, yönetim anlayışını sert sözlerle eleştirdi.

    Konuşmasında, “Bu millet beddua etmiyor; senden kurtulmak için dua ediyor” ifadelerini kullanan Özel, iktidarın toplumun geniş kesimlerinin sorunlarına çözüm üretemediğini öne sürdü.

    1 MAYIS VE TAKSİM MESAJI

    CHP lideri, konuşmasında emek ve sendika gündemine de yer verdi. 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü’nün Taksim Meydanı’nda kutlanması gerektiğini vurgulayan Özel, gelecek yıl için açık bir çağrı yaptı.

    Özel, “Gelecek 1 Mayıs’ta Taksim’de olacağız” diyerek, bu konudaki siyasi ve sembolik duruşlarını sürdüreceklerini ifade etti.

    AKPDEN.COM” DUYURUSU

    Konuşmada dikkat çeken bir diğer başlık ise dijital bir girişim oldu. Özel, “akpden.com” adlı internet sitesini duyurarak, kamu varlıklarının satışlarının bu platform üzerinden takip edileceğini söyledi.

    Özelleştirme politikalarını eleştiren Özel, köprüler, otoyollar ve çeşitli kamu işletmelerinin satış süreçlerinin şeffaf biçimde izlenmesi gerektiğini savundu.

    SAHA ÇALIŞMASI VE SİYASİ STRATEJİ:

    Özel, partisinin saha çalışmalarına da değindi. Türkiye genelinde geniş kapsamlı bir organizasyon yürüttüklerini belirten CHP lideri, 81 il ve yüzlerce ilçede aktif çalışma içinde olduklarını söyledi.

    Bu sürecin bir “iktidar yürüyüşü” olduğunu ifade eden Özel, seçmenle doğrudan temas kurmaya devam edeceklerini vurguladı.

    HABER MERKEZİ

  • Ayten Kordu’dan Meclis’e Munzur Üniversitesi sorusu: Kampüs neden adliyeye dönüştürüldü?

    Ayten Kordu’dan Meclis’e Munzur Üniversitesi sorusu: Kampüs neden adliyeye dönüştürüldü?

    PİRHA- DEM Parti Dersim Milletvekili Ayten Kordu, Munzur Üniversitesi’nde kütüphane ve fakülte alanlarının hükümet konağı ve adliye binasına tahsis edilmesine yönelik öğrenci protestolarına soruşturma açılmasını Meclis gündemine taşıdı.

    DEM Parti Dersim Milletvekili Ayten Kordu, Munzur Üniversitesi kampüsünde “deprem hazırlığı” gerekçesiyle kütüphane ve bazı fakülte alanlarının hükümet konağı ve adliye binası olarak kullanılmasına yönelik öğrencilerin protestolarına soruşturma açılmasına ilişkin yazılı soru önergesi verdi. Kordu, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na sunduğu önergesinde sorularının Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin tarafından yanıtlanmasını istedi.

    “ÖĞRENCİLERİN HAKLI PROTESTOLARI SORUŞTURMALARLA SUSTURULAMAZ”

    Kordu, söz konusu kararın ardından kampüste barışçıl bir şekilde basın açıklaması yapmak ve yürüyüş düzenlemek isteyen öğrencilerin hem güvenlik güçlerinin müdahalesine maruz kaldığını hem de haklarında savcılık ve rektörlük tarafından disiplin soruşturmaları başlatıldığını belirtti. “Üniversiteler, yalnızca eğitim-öğretim mekânları değil; eleştirel düşüncenin geliştiği, ifade özgürlüğünün güvence altına alındığı ve demokratik tartışmaların sürdürülebildiği alanlar olmalıdır” diyen Kordu, üniversite alanlarının asli işlevinden uzaklaştırılmasının hem akademik özgürlükleri hem de öğrencilerin eğitim hakkını zedelediğine dikkat çekti.

    Kordu’nun, Yusuf Tekin’in yanıtlaması istemiyle sorduğu sorular şöyle:

    1. Munzur Üniversitesi kampüsü içerisinde kütüphane ve fakülte alanlarının hükümet konağı ve adliye binası olarak kullanılmasına yönelik karar hangi gerekçelere dayanmaktadır? Bu karar alınırken başta öğrenciler olmak üzere üniversite bileşenlerinden neden herhangi bir görüş alınmamıştır?
    2. Barışçıl basın açıklaması ve yürüyüş yapmak isteyen öğrencilere yönelik güvenlik müdahalesinin hukuki dayanağı nedir?
    3. Kampüs içerisinde silahlı kamu görevlilerinin bulunması ve öğrencilerle temas kurmasına ilişkin iddialar hakkında Bakanlığınızın bilgisi var mıdır? Bu konuda herhangi bir inceleme başlatılmış mıdır?
    4. Söz konusu olay kapsamında sekiz öğrenci hakkında başlatılan disiplin soruşturmalarının gerekçeleri nelerdir? Bu soruşturmalar hangi mevzuata dayanılarak yürütülmektedir?
    5. Öğrencilerin ifade özgürlüğü, toplantı ve gösteri hakkı gibi anayasal haklarının korunmasına yönelik Bakanlığınızın politikaları nelerdir? Bu tür olayların tekrar yaşanmaması adına herhangi bir düzenleme yapılması planlanmakta mıdır?
    6. Üniversite kampüslerinin akademik faaliyetleri sürdüren öğretim elemanlarıyla bütünlüklü bir eğitim ortamı olduğu dikkate alındığında; adliye ve benzeri güvenlik ve yargı kurumlarının kampüs içerisine taşınmasının, akademik özgürlükler ve bilimsel üretim üzerindeki etkilerine dair herhangi bir inceleme yapılmış mıdır?

    Kordu, üniversite kampüslerinin güvenlik eksenli yapılara dönüştürülmesinin öğrenciler ve akademisyenler üzerinde baskı yarattığını vurgulayarak, bu uygulamaların demokratik toplum ve hukuk devleti ilkeleriyle bağdaşmadığını ifade etti.

    PİRHA/ANKARA

  • Dersim Milletvekili Ayten Kordu’dan Alev Koç cinayetine ilişkin soru önergesi!

    Dersim Milletvekili Ayten Kordu’dan Alev Koç cinayetine ilişkin soru önergesi!

    PİRHA- DEM Parti Dersim Milletvekili Ayten Kordu, Maraş’ın Pazarcık ilçesi Narlı Mahallesi’nde 39 yaşındaki Alev Koç’un öldürülmesine ilişkin bir soru önergesi verdi. Kordu, Adalet Bakanı Akın Gürlek tarafından yanıtlanması istemiyle Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunduğu önergesinde, dosyaya konulan gizlilik kararının mağdur yakınlarının adalete erişimini zorlaştırdığını vurguladı.

    Maraş’ın Pazarcık ilçesi Narlı Mahallesi’nde yaşayan 39 yaşındaki Alev Koç, ayrılmak istediği Hasan Hüseyin Subaşı tarafından 9 Şubat’ta katledildi. Koç’un cansız bedeni 11 Şubat’ta bulunurken, failin daha önce de Koç’u tehdit ettiği ortaya çıktı. Aile, ölüm nedeni ve soruşturmanın seyri hakkında net bilgi alamadıklarını, dosyaya gizlilik kararı konulduğunu ve “Mahkemede öğreneceksiniz” yanıtıyla karşılaştıklarını ifade etti.

    Pazarcık Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından dosyaya gizlilik kararı getirilmesine rağmen ailenin ve avukatlarının dosyaya erişimde zorlandığı, kamera kayıtlarının varlığına rağmen içerik hakkında bilgi verilmediği belirtildi. Alev Koç’a ait olduğu belirtilen kayıp telefonun henüz bulunmadığı iddia edilirken, cinayetin planlı şekilde işlendiğine dair aile şüphelerinin sürdüğü aktarıldı. Gizlilik kararının mağdur yakınlarının bilgiye erişimini tamamen kısıtlayacak şekilde uygulanması ise eleştirilere neden oldu.

    “KADIN CİNAYETLERİNDE SORUŞTURMALAR ŞEFFAF BİR ŞEKİLDE YÜRÜTÜLMELİDİR”

    DEM Parti Dersim Milletvekili Ayten Kordu, konuyu Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne taşıdı. Kordu, Adalet Bakanı Akın Gürlek tarafından yanıtlanması istemiyle verdiği soru önergesinde, kadın cinayetlerinde etkin soruşturma, şeffaflık ve mağdur yakınlarının sürece katılımının sağlanması gerektiğini vurguladı. Soru önergesinde şu sorulara yanıt arandı:

    1. Soruşturmada verilen gizlilik kararının kapsamı nedir ve mağdur yakınlarının dosyaya erişimi ne ölçüde kısıtlanmaktadır?
    2. CMK 234. maddesi uyarınca mağdur vekiline tanınan dosya inceleme hakkı neden fiilen kullanılamamaktadır? Bu konuda yeni bir düzenleme planı var mıdır?
    3. Olay yerindeki tüm kamera kayıtlarına ulaşılmış mıdır, kayıtların incelenmesinde eksiklik veya gecikme söz konusu mudur?
    4. Kayıp telefonun bulunması için hangi adli ve teknik çalışmalar yürütülmüştür, bilirkişi incelemesi yapılmış mıdır?
    5. Kadın cinayetlerinde etkin soruşturma ve şeffaflığı güvence altına alacak, cezasızlık algısını ortadan kaldıracak özel bir izleme veya denetim mekanizması mevcut mudur?

    Kordu, kadın cinayetlerinde cezasızlık algısının ortadan kaldırılması ve mağdur yakınlarının adalete erişiminin engellenmemesi gerektiğinin altını çizdi.

    PİRHA/ANKARA

  • 8 Mart’ta Dersim’de kadınlara soruşturma: Dövizler ‘suç’ sayıldı, Meclis’e taşındı!

    8 Mart’ta Dersim’de kadınlara soruşturma: Dövizler ‘suç’ sayıldı, Meclis’e taşındı!

    PİRHA – Dersim Milletvekili Ayten Kordu, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde kentte gerçekleştirilen mitingde kadınların taşıdığı dövizlere yönelik güvenlik güçlerinin engellemelerini ve sonrasında başlatılan soruşturmaları Türkiye Büyük Millet Meclisi gündemine taşıdı. Kordu, İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi’nin yanıtlaması istemiyle yazılı soru önergesi verdi.

    Kordu, önergesinde 8 Mart mitingi sırasında güvenlik güçlerinin bazı dövizleri alana keyfi şekilde sokmadığını, hiçbir hukuki gerekçe gösterilmeden dövizlerin zorla ellerinden alınmaya çalışıldığını belirtti. Milletvekili, aynı dövizlerin basına yansıdığı üzere daha sonra soruşturma konusu yapıldığını ve aralarında 72 yaşında bir kadının da olduğu 7 kadının “örgüt propagandası” iddiasıyla ifadeye çağrıldığını hatırlattı.

    Önergede, soruşturmanın gerekçesi olarak dövizlerde DEM Kadın, DBP Kadın Meclisi ve TJA (Tevgera Jinên Azad) isimlerinin ve logolarının yer almasının gösterildiği kaydedildi. Kordu, Kirmanckî dilinde “Eve Xoverestiye Ra Ozadiye Bena Qome Demokratik Muneme” – Türkçesiyle “Direnişle Özgürleşiyor, Demokratik Toplumu Örüyoruz” yazan dövizlerin keyfi biçimde engellendiğini ifade etti.

    Kordu, 8 Mart’ta birçok ilde benzer slogan ve dövizlerin taşınmasına rağmen sadece Dersim’de kadınlar hakkında soruşturma başlatılmasının, kolluk kuvvetlerinin uygulamalarında eşitlik ilkesine aykırı ve siyasi saiklerle hareket edildiğini gösterdiğini vurguladı.

    Milletvekili Kordu, İçişleri Bakanlığı’na şu soruları yöneltti:

    1. Dersim’de 8 Mart etkinliğinde taşınan dövizler gerekçe gösterilerek kaç kadın hakkında soruşturma açılmıştır?
    2. Aynı dövizlerin başka illerde taşınmasına rağmen neden yalnızca Dersim’de soruşturma başlatılmıştır?
    3. Dövizlerde yer alan TJA ifadesi hangi hukuki gerekçeyle suç unsuru sayılmıştır? Bu değerlendirme hangi mevzuata dayanmaktadır?
    4. 8 Mart miting alanına girişte bazı dövizlerin alana alınmaması talimatını kim vermiştir?
    5. Kırmancki yazılı dövizlerin güvenlik güçlerince zorla alınmaya çalışılmasıyla ilgili herhangi bir idari inceleme başlatılmış mıdır? Başlatıldıysa sonucu nedir?

    Kordu, kadınların demokratik ve meşru örgütlenme faaliyetlerinin keyfi biçimde kriminalize edilmesine karşı kamuoyunun bilgilendirilmesini istedi.

    PİRHA/ANKARA

  • Özel: İmamoğlu ve arkadaşlarımız bu milletin vicdanında beraat edecektir-VİDEO

    Özel: İmamoğlu ve arkadaşlarımız bu milletin vicdanında beraat edecektir-VİDEO

    PİRHA- CHP, grup toplantısını İBB davasının görüldüğü Silivri’de yaptı. CHP Genel Başkanı Özgür Özel, yargının siyasallaştırıldığını savunarak iktidarı sert sözlerle eleştirdi ve “Ekrem İmamoğlu ve arkadaşlarımız bu milletin vicdanında beraat edecektir” dedi.

    CHP, bu haftaki grup toplantısını İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı ve CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu dahil 106 kişinin tutuklu olduğu 402 sanıklı, İBB davasının görüldüğü Marmara Kapalı Ceza İnfaz Kurumları’nın bulunduğu Silivri’de yaptı.

    “İKTİDARIN KİŞİSELLEŞMİŞ DÜZENİNE SON VERECEĞİZ”

    CHP Silivri Dayanışma Merkezi’nde gerçekleştirilen toplantıda konuşan Özgür Özel, iktidarı yargıyı siyasallaştırmakla suçlayarak “iktidarın kişiselleşmiş düzenine son vereceklerini” söyledi.

    Toplantının Silivri’de yapılma nedenine değinen Özel, Türkiye’nin geçmişte Ergenekon ve Balyoz davaları sırasında da aynı cezaeviyle gündeme geldiğini hatırlattı. O dönem davalarda askerlerin, gazetecilerin, aydınların ve siyasetçilerin yargılandığını belirten Özel, söz konusu süreçte iktidarın bu davaları desteklediğini ifade etti.

    “ZAMAN GEÇTİ TARİH İKİ TARAFTAN BİRİNİ HAKLI ÇIKARDI”

    Özel, “O dönem bu yapılanların tamamını büyük bir kararlılıkla sahiplenmiştir. Zaman geçti tarih iki taraftan birini haklı çıkardı. O gün yargılananlar cezaevinden alnı açık başı dik olarak çıktılar. Kimi iki kez üç kez hapis cezasına çarptırıldı. Yani idam kaldırılmamış olsa AK Parti’nin kara düzeni Fetullahçı Terör örgütüyle birlikte ülkenin genel kurmayını iki kere asacaktı” dedi.

    Konuşmasında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın geçmişte Ergenekon davasıyla ilgili söylediği “Ben bu davanın savcısıyım” sözlerini de hatırlatan Özel, “O davanın savcısına kendi zırhlı Mercedes’ini veriyordu. Birlikte futbol oynuyorlardı. Tayyip Erdoğan’ın hukukunu o temsil ediyordu. Elleriyle şımarttıkları o güç zehirlenmesiyle kendisine karşı da darbeye girişti. O gün güya aklı başına erişti. Ellerini FETÖ sabunuyla yıkadı. Bir kenara geçti ‘Rabbin ve milletim beni affetsin’ Affetmek Allah’a mahsustur. Bu affa layık olmak için uslanman lazım. Akıllanman lazım, tekrarından kaçman lazım” diye konuştu.

    “EKREM İMAMOĞLU VE ARKADAŞLARIMIZ BU MİLLETİN VİCDANINDA BERAAT EDECEKTİR”

    CHP’li belediyelere yönelik yürütülen soruşturmalarda bazı hakimlerin verdikleri kararlar nedeniyle görev yerlerinin değiştirildiğini de savunan Özel, tutuksuz yargılama veya ev hapsi yönünde karar veren bazı hakimlerin ağır ceza mahkemelerinden icra-iflas mahkemelerine görevlendirildiğini söyledi.

    Özel, bazı davalarda kararların üç hakimden oluşan heyetler tarafından alındığını belirterek, “Üç hakimden oluşan bir heyette karar 2’ye 1 çıkıyor. İktidarın istemediği yönde oy kullanan hakimlerin Gaziantep, Samsun ve Kahramanmaraş gibi farklı illere gönderildiğini görüyoruz” dedi.

    İBB davasına da değinen Özel, iddianamenin ve tanık beyanlarının tartışmalı olduğunu söyledi. Davanın nasıl ilerleyeceğinin mahkeme sürecinde ortaya çıkacağını belirten Özel, “Savcı ne isteyecek, hakim ne karar verecek hep birlikte göreceğiz” ifadelerini kullandı. Özel, Ekrem İmamoğlu ve diğer sanıkların kamuoyu nezdinde suçsuz olduklarını düşündüğünü ifade ederek, “Ekrem İmamoğlu ve arkadaşlarımız bu milletin vicdanında beraat edecektir” dedi.

    Özel, “Buradan söylüyorum, büyük bir özgüvenle söylüyorum. Bugün için değil, iki sene sonrası için söylüyorum. Ekrem İmamoğlu buradan çıkacak, bu ülkeye cumhurbaşkanı olacaktır. O gün yayınlarsınız. Bizim hikayemiz, bu salondakilerin hikayesi, yan salonda yargılananların hikayesi, 2023 yılında 28 Mayıs günü, son seçimi kaybedip de bir daha seçim kaybetmemeye ant içenlerin iktidara yürüyüş hikayesidir” ifadelerini kullandı.

    HABER MERKEZİ

  • DEM Parti Dersim Milletvekili Ayten Kordu, 8 Mart’ın resmi tatil olması için Meclis’e kanun teklifi sundu!

    DEM Parti Dersim Milletvekili Ayten Kordu, 8 Mart’ın resmi tatil olması için Meclis’e kanun teklifi sundu!

    PİRHA- Dersim Milletvekili Ayten Kordu, 2429 sayılı Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkında Kanun’da değişiklik yapılmasına dair kanun teklifini Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na sundu. Teklif, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nün resmi tatil ilan edilmesini öngörüyor.

    DEM Parti Dersim Milletvekili Ayten Kordu, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nün resmî tatil ilan edilmesi için TBMM’ye kanun teklifi sundu; teklif, kadınların eşitlik ve özgürlük mücadelesine kurumsal destek sağlamayı hedefliyor.

    KADIN MÜCADELESİ VE EŞİTLİK VURGUSU

    Kanun teklifinin genel gerekçesinde, 8 Mart’ın kadınların hak, eşitlik ve özgürlük mücadelesinin uluslararası sembolü olduğu vurgulandı. Tarihsel olarak 1857’de ABD’de tekstil işçisi kadınların başlattığı grevle temelleri atılan bu günün, 1910’da Clara Zetkin’in önerisiyle uluslararası nitelik kazandığı ve 1977’de Birleşmiş Milletler tarafından tanındığı hatırlatıldı.

    Kordu, kadın emeğinin tarih boyunca değersizleştirildiğine, düşük ücretli ve güvencesiz işlerde yoğunlaştığına, ev içi emeğin ise görünmez kılındığına dikkat çekti. 8 Mart’ın resmî tatil ilan edilmesinin toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda farkındalık yaratacağını ve kadın mücadelesini güçlendireceğini belirtti.

    KANUN TEKLİFİNİN AYRINTILARI

    Teklife göre, Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkında Kanun’un 2. maddesinde değişiklik yapılarak 8 Mart, 1 Ocak ve 1 Mayıs’la birlikte resmî tatil günleri arasına eklenecek. Böylece 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü, yılbaşı ve 1 Mayıs gibi çalışma hayatında tatil günü olarak kabul edilecek.

    Kanun teklifinde, 8 Mart’ın resmî tatil ilan edilmesinin kadına yönelik şiddet, iş yaşamında ayrımcılık ve eşit işe eşit ücret gibi sorunların çözümü yönünde devlete güçlü bir irade beyanı anlamına geleceği ifade edildi.

    BİRÇOK ÜLKEDE ÖRNEK UYGULAMA

    Gerekçede, dünyanın pek çok ülkesinde 8 Mart’ın resmî tatil olduğu hatırlatılırken, benzer bir uygulamanın Türkiye’de de kadın emeğinin görünürlüğüne ve kadın hareketinin güçlenmesine önemli katkılar sağlayacağı belirtildi.

    Teklifin Meclis’te görüşülerek yasalaşması halinde, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü artık resmî tatil olarak kutlanacak.

    PİRHA/ANKARA

  • Ayten Kordu, ‘Kadın Bakanlığı’nın kurulması için Meclis’e kanun teklifi verdi!

    Ayten Kordu, ‘Kadın Bakanlığı’nın kurulması için Meclis’e kanun teklifi verdi!

    PİRHA- DEM Parti Dersim Milletvekili Ayten Kordu, toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması ve kadınlara yönelik çok boyutlu ayrımcılıkla mücadele amacıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne “Kadın Bakanlığı Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Teklifi”ni sundu.

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Dersim Milletvekili Ayten Kordu, Türkiye’de kadınlara yönelik eşitsizlik ve şiddetle mücadele amacıyla “Kadın Bakanlığı Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Teklifi”ni Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sundu. Teklif, gerekçesiyle birlikte TBMM Başkanlığı’na iletildi.

    Kordu’nun sunduğu teklife göre, kadınların yaşamın tüm alanlarında eşit, güvenli ve özgür biçimde var olabilmesi için yalnızca kadın sorunlarına odaklanacak bir Kadın Bakanlığı’nın kurulması öngörülüyor. Kordu, Türkiye’de kadınların maruz kaldığı cinsiyet temelli şiddet, ayrımcılık ve hak ihlallerini hatırlatarak, “Gerçek ve güçlü bir demokrasinin ancak cinsiyet eşitliği ile mümkün olabileceğini” vurguladı.

    “KADINA YÖNELİK EŞİTSİZLİK, TEMEL BİR DEMOKRASİ SORUNUDUR”

    Kordu, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin kadınları yaşamın her alanında sistematik biçimde dışladığını ve Türkiye’nin kadın cinayetlerinin en fazla yaşandığı ülkeler arasında olduğunu vurguladı. Kanun teklifinin genel gerekçesinde, kadınların sosyal hayat, istihdam, eğitim ve sağlık gibi temel alanlarda çok katmanlı ayrımcılığa uğradığına dikkat çekildi.

    Gerekçede, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin yalnızca kadın-erkek ilişkilerini değil, demokrasi standartlarını da doğrudan etkilediği belirtildi. Kordu, gerçek ve güçlü bir demokrasinin ancak cinsiyet eşitliği ile mümkün olabileceğini kaydederek, şunları ifade etti:

    “Kadınlar çalışma, eğitim ve yaşam haklarından yeterince yararlanamıyor. Türkiye’de cinsiyet temelli ayrımcılığın en yoğun hissedildiği alanların başında istihdam geliyor. Kadınlar ya işgücü piyasasından dışlanıyor ya da güvencesiz ve düşük ücretli işlerde çalışıyor” denildi.

    KADIN BAKANLIĞI ÖNERİSİ

    Teklifte, kadına yönelik şiddetin önlenmesi, yaşam hakkının korunması ve eşitlikçi politikaların hayata geçirilmesi için yalnızca kadın sorunlarına odaklanan bir bakanlığın kurulması gerektiği savunuldu. Kordu, İsveç, Norveç, Fransa ve İspanya örneklerini hatırlatarak, Türkiye’de de benzer bir yapının zorunlu olduğunu belirtti.

    Teklifte, kurulacak bakanlığın görevleri arasında şunlar yer alıyor:

    – Kadınlara yönelik her türlü şiddet ve ayrımcılıkla etkin mücadele etmek,
    – Toplumsal cinsiyet eşitliğini devlet politikası haline getirmek,
    – Kadınların kamusal alanda güvenli ve eşit ücretli istihdamını artırmak,
    – Ücretsiz kreş hizmetleri sunarak kadın istihdamını desteklemek,
    – Kadın dostu kentler ve danışma merkezleri oluşturmak,
    – Kadının siyasete ve karar alma mekanizmalarına etkin katılımını sağlamak,
    – Kadına karşı şiddet ve istismar vakalarına sosyal, psikolojik ve maddi destek sunmak.

    “KADIN BAKANLIĞI SADECE KADIN KADROLARLA ÇALIŞACAK”

    Kanun teklifine göre, Kadın Bakanlığı’nda görev alacak tüm kadrolar kadınlardan oluşacak. Bakanlık bünyesinde, Kadının Statüsü Kurulu da dahil olmak üzere, kadınların statüsünü güçlendirecek ve politika üretecek birimler kurulacak.

    Kordu’nun sunduğu teklif, kadınların yaşam hakkının korunması ve eşit yurttaşlık temelinde, toplumsal cinsiyet eşitliğinin sürdürülebilir politikalarla hayata geçirilmesini hedefliyor.

    Kanun teklifinin TBMM komisyonlarına gelmesi ve görüşmelerin ardından Genel Kurul’a taşınması bekleniyor.

    PİRHA/ANKARA

  • DEM Parti Dersim Milletvekili Ayten Kordu’dan Pertek’teki GES projesine ilişkin soru önergesi!

    DEM Parti Dersim Milletvekili Ayten Kordu’dan Pertek’teki GES projesine ilişkin soru önergesi!

    PİRHA- DEM Parti Dersim Milletvekili Ayten Kordu, Pertek ilçesinde yerleşim alanlarının hemen yanı başında planlanan Güneş Enerjisi Santrali (GES) projesine ilişkin olarak Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum’un yanıtlaması istemiyle Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne (TBMM) yazılı soru önergesi verdi.

    Önergede, Pertek Belediyesi’nin Soğukpınar Mahallesi’nde 57 ada 1 parsel ile 58 ada 1, 2, 3, 4, 5, 7, 54, 57, 96 ve 105 numaralı parsellerin bulunduğu yaklaşık 350 dönümlük belediye arazisini özel bir şirkete (ACM Mühendislik İnşaat) 49 yıllığına GES kurulması amacıyla kiraladığı hatırlatıldı. Kordu, yerel halkın ve çevre örgütlerinin tüm itirazlarına rağmen belediye meclisinde oy çokluğuyla alınan bu kararın, ilçe için geçerli bir imar planı bulunmadan hayata geçirildiğini belirtti.

    ”PERTEK HALKI KAÇAK OLARAK İNŞA EDİLEN BU PROJEYİ İSTEMİYOR”

    Ayten Kordu, söz konusu alanın ekolojik olarak hassas bir bölgede, hayvancılık yapılan meralara ve yaşam alanlarına komşu olduğunu vurgulayarak, GES projelerinin çevresel ve sağlık boyutlarına dikkat çekti. Panellerde kullanılan kadmiyum telürid, kurşun ve silikon tetraklorür gibi maddelerin çevreye olası etkilerini, panel kırılması ve bertaraf sürecindeki riskleri, 20–25 yıl sonra ortaya çıkabilecek atık panel sorununu ve ekosistem üzerindeki olumsuz etkileri hatırlattı.

    Önergede şu sorular yöneltildi:

    1. Pertek’te planlanan 350 dönümlük GES projesi için ÇED süreci başlatılmış mıdır?
    2. İlçede geçerli bir imar planı bulunmadan, şirket tarafından hazırlanan proje taslağı ile bu tür bir enerji yatırımına izin verilmesi mevzuata uygun mudur?
    3. Panellerde kullanılan kadmiyum ve kurşun gibi maddelerin çevresel riskleri konusunda Bakanlığınızın özel bir düzenlemesi var mıdır?
    4. Muhtemel ömrü itibariyle 20–25 yıl sonra sökülecek panellerin bertarafı ve toprağın rehabilitasyonu için zorunlu teminat mekanizması mevcut mudur?
    5. Tarım ve hayvancılık yapılan alanlarda büyük ölçekli GES kurulmasına ilişkin özel kısıtlamalar bulunmakta mıdır?
    6. Yerleşim alanları içerisinde veya konutlara bitişik bölgelerde GES kurulmasına ilişkin açık bir mevzuat sınırlaması bulunmakta mıdır? Söz konusu proje, şehircilik ilkeleri, halk sağlığı ve çevresel güvenlik açısından Bakanlığınız tarafından ayrıca incelenecek midir?

    Kordu, bu projenin şehircilik ilkeleri, halk sağlığı ve çevresel güvenlik açısından dikkatle değerlendirilmesi gerektiğini vurguladı.

    PİRHA/ANKARA

  • Ayten Kordu’dan Hakan Tosun önergesi: Soruşturma etkin biçimde yürütülsün!

    Ayten Kordu’dan Hakan Tosun önergesi: Soruşturma etkin biçimde yürütülsün!

    PİRHA- DEM Parti Dersim Milletvekili Ayten Kordu, Hakan Tosun’un öldürülmesiyle ilgili Adalet Bakanı Gürlek’e soru sorarak, Tosun’un yaşamını yitirdiği olayda, soruşturmanın şeffaf, tarafsız ve etkin biçimde yürütülmesi çağrısında bulundu.

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Dersim Milletvekili Ayten Kordu, gazeteci ve çevre aktivisti Hakan Tosun’un Esenyurt’ta uğradığı saldırı sonucu yaşamını yitirmesi üzerine, Adalet Bakanı Akın Gürlek’in yanıtlaması istemiyle Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne (TBMM) yazılı soru önergesi verdi.

    Kordu, önergesinde Hakan Tosun’un; maden sahaları, baraj projeleri, orman tahribatı ve çevre yıkımı üzerine hazırladığı belgesellerle tanınan, kamu yararını savunan ve bu nedenle rant projelerinin hedefi haline gelen bir gazeteci olduğunu hatırlatarak, 10 Ekim’de uğradığı saldırı sonucu 13 Ekim’de hayatını kaybetmesinin ardından yaşanan hukuki sürecin ciddi soru işaretleri taşıdığını vurguladı.

    “AĞIR YARALAMA” DEĞERLENDİRMESİ VE TAHRİK İNDİRİMİ TARTIŞMASI

    Kordu, Büyükçekmece Cumhuriyet Savcılığı’nın hazırladığı fezlekenin Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderildiğini, ancak dosyanın “ağır yaralama” kapsamında ele alındığını belirtti. Fezlekede ayrıca katillerin eylemlerinin, “maktulün ilk haksız fiilinin doğurduğu öfke veya şiddetli elemin etkisiyle işlendiği” yönünde bir değerlendirme bulunduğunu ifade eden Kordu, bu yaklaşımın olası bir tahrik indirimi tartışmasını gündeme getirdiğine dikkat çekti.

    KAMERA KAYITLARI VE DELİL GÜVENLİĞİ

    Soru önergesinde, olayın gerçekleştiği bölgedeki en net kamera görüntülerinin şüpheli ailesi tarafından elde edildiği, bazı kayıtların silinmiş olabileceğine dair iddiaların ciddi olduğunu belirten Kordu, delillerin korunmasının ceza muhakemesinin temel ilkesi olduğunu vurguladı. Ayrıca müşteki avukatlarının, görüntülerin tamamına ulaşamadıklarını beyan ettiği aktarıldı.

    Esenyurt Mevlana Karakolu’nda görevli polislerin HTS kayıtlarının incelenmesi ve şüphelilerle olası iletişim bağının araştırılması talebinin reddedildiğine dikkat çeken Kordu, Hakan Tosun’un kimliksiz şekilde defnedilmeye çalışıldığı ve ailesine 27 saat boyunca haber verilmediği iddialarının da kamu vicdanında ciddi soru işaretleri yarattığını dile getirdi.

    Kordu’nun Bakan Gürlek’e Yönelttiği Sorular:

    1. Hakan Tosun’un ölümüyle ilgili soruşturmada eylemin “ağır yaralama” kapsamında değerlendirilmesinin hukuki gerekçesi nedir? Olası kastla öldürme veya kasten öldürme suç tipleri yönünden değerlendirme yapılmış mıdır?
    2. Fezlekede yer aldığı belirtilen “haksız fiilin doğurduğu öfke” değerlendirmesi hangi somut delillere dayandırılmıştır?
    3. Olay anına ilişkin kamera görüntülerinin bir kısmının silindiği iddiası araştırılmış mıdır? Görüntülerin tamamına savcılık makamınca el konulmuş mudur?
    4. Şüpheli yakınlarının kamera kayıtlarına eriştiği iddiası doğru mudur? Delil güvenliği açısından bu konuda herhangi bir soruşturma yürütülmekte midir?
    5. Esenyurt Mevlana Karakolu’nda görevli polislerin şüphelilerle öncesinde görüşme yapıp yapmadıklarının anlaşılması için HTS kayıtlarının incelenmesi talebi neden reddedilmiştir? Şüpheliler ile kamu görevlileri arasında herhangi bir iletişim bağı araştırılmış mıdır?
    6. Maktulün kimliksiz şekilde defnedilmeye çalışıldığı ve ailesine geç haber verildiği iddiaları hakkında idari veya adli inceleme başlatılmış mıdır?
    7. Müşteki avukatlarının soruşturma aşamasında sunduğu taleplerden kaç tanesi kabul edilmiş, kaç tanesi hangi gerekçeyle reddedilmiştir?
    8. Soruşturmanın tarafsız, bağımsız ve etkin yürütülmesini sağlamak amacıyla Bakanlığınızca herhangi bir denetim veya teftiş mekanizması işletilmiş midir?

    Ayten Kordu, önergesinde, “Basın ve ifade özgürlüğü kapsamında faaliyet yürüten bir gazetecinin yaşamını yitirdiği bu olayda, soruşturmanın şeffaf, tarafsız ve etkin biçimde yürütülmesi, hem adil yargılanma hakkının hem de yaşam hakkının korunması bakımından zorunludur” ifadelerini kullandı.

    PİRHA/ANKARA

  • Milletvekili Fırat: Cemre önce toprağa, ardından da Adalet Bakanı’nın vicdanına düşsün!-VİDEO

    Milletvekili Fırat: Cemre önce toprağa, ardından da Adalet Bakanı’nın vicdanına düşsün!-VİDEO

    PİRHA – Milletvekili Celal Fırat, Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun hazırladığı raporu değerlendirdi. Fırat, Alevi sorununun “bu toprakların can meselesi” olduğunu vurgulayarak “Kürt meselesi demokratik yollarla çözülür, haklar tanınırsa Alevi meselesine de yoğunlaşılacaktır. Kısa süre içerisinde Alevi sorununa dair bazı adımların atılacağını da görüyorum” dedi. 

    DEM Parti İstanbul Milletvekili Celal Fırat, Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne dair Meclis komisyonunun hazırladığı raporu değerlendirdi. Fırat, söz konusu rapora dair eleştirileri gördüklerini belirterek ““Yoğun bir tartışma var. Komisyon eleştiriliyor. Fakat burayı, maksimum düzeyde kurumların, partilerin üzerine anlaştığı bir platform olarak görmek gerekiyor” dedi.

    Her partinin, tüm isteklerine raporda yer verilemediğinin altını çizen Fırat, “Uzlaşma var ise her iki tarafın da ‘benim her istediğim olacak’ mantığını gütmemeli” diye konuştu. Fırat, asıl odaklanılması gerekenin bundan sonraki süreç olduğunu söyleyerek, “Bu koşullar içerisinde ancak bu olur. Bence 6. 7. maddeye yoğunlaşmak lazım. Onun üzerinde büyük bir baskı oluşturmak gerekiyor” dedi.

    “HER CANIMIZIN BARIŞA DAİR SÖZ KURMASI GEREK”

    “Artık bütün yurttaşlara büyük bir sorumluluk düşüyor” diyen Celal Fırat, sürecin daha da yoğunlaşacağına işaret etti.

    “Ülkedeki ayrımcılıkları hepimiz çok acı bir şekilde hissediyor, görüyoruz. Hepimizin yüreği yanıyor. 51 yaşındayım, şu an şu sürece baktığımda bazen ‘böyle bir dönemde keşke dünyaya gelmeseydim’ diyorum. Bu coğrafyada her gün adeta satranç oynuyoruz. Böyle bir süreç içerisinde olmamak gerekiyordu. Ama maalesef omuzlarımızda büyük bir yükümlülük var. Her canımızın, bu konularla ilgili; barışa, kardeşliğe dair söz kurması gereken bir süreci yaşıyoruz.

    Türkiye’nin hali meydanda. Cezaevlerinde şu an 10 bin siyasi tutuklu var. Adalet peşinde koşan insanlar var. Zamanında belki etkin bir söz kurulabilseydi, birbirimizin elinden tutsaydık bu sorunlar meydana gelmezdi. Bu sorunları ortadan kaldıracak da bu ülkenin aydınları, emekçileri, siyasi partileri, inanç gruplarıdır. Herkesin üzerinde büyük bir sorumluluk var.”

    GÖZLER 27 ŞUBAT’TA YAPILACAK AÇIKLAMADA!

    27 Şubat itibariyle Barış ve Demokratik Toplum Süreci bir yılını dolduracak. Celal Fırat, DEM Parti’den sürecin yıldönümünde yeni bir açıklama geleceğini de aktardı. Fırat, sürecin baş aktörünün Abdullah Öcalan olduğunun altını çizerek şunları söyledi:

    “Sayın Abdullah Öcalan’ın geçtiğimiz günlerde ‘Birinci evre bitti, ikinci evreye şu an yoğunlaşmamız gerekiyor’ açıklaması olmuştu. Cuma günü de Ankara’da bir toplantı olacak. Barışı, kardeşlik hukukunu daha pekiştirebilecek, bütün kimliklerin birbirine saygı gösterdikleri mekanizmaların oluşması lazım. Sayın Öcalan bu konuda gerçekten çok büyük sorumluluk aldı. Meclis komisyonu her tıkandığında sayın Öcalan’ın olumlu anlamda bir müdahalesi oldu denilebilir. Süreç birinci yılını doldurduğunda umut ediyorum ki tüm halkların, inançların, kimliklerin, kendini özgürce ifade edebilecekleri bir Türkiye oluşsun. Açıkçası umutsuz olmak istemiyorum ama yaratılanlardan dolayı kaygılarımız da çok büyük. Ama bu kaygıların da arkasına sığınmamak lazım. Düşmanlık üzerinden bu sürece bakmamak lazım. Bugünlerde toprağa cemreler düşüyor. Gönüllerimize de sevgi tohumları düşsün diyorum. Bu coğrafyanın umuda, barışa, kardeşliğe ihtiyacı var. İnanıyorum ki 27 Şubat’ta yapılacak açıklamalar da buna vesile olacaktır.”

    KOMİSYONUN ORTAKLAŞTIĞI KONULARDAN BİRİSİ DE TUTUKLU SİYASETÇİLER!

    Celal Fırat, komisyon raporunda üzerine mutabık kalınan maddelerin başında AİHM ve Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kararlar olduğunu da sözlerine ekledi. Figen Yüksekdağ, Selahattin Demirtaş ve tutuklu belediye başkanlarının durumuna işaret eden Fırat, “Bu mağduriyetlerin giderilmesi için komisyon raporuna imza atan siyasi partilerin büyük bir sorumluluk alması lazım. Nitekim başka bir yere gidemeyeceğimize göre birbirimizin elinden tutup, gönüllerimizi birbirimize açabilmeliyiz. Birbirimize inanmamız lazım. Birbirimize sahip çıkmamız gereken bir süreci yaşıyoruz” dedi.

    “ALEVİ SORUNUNA DAİR ADIMLARIN ATILACAĞINI GÖRÜYORUM”

    Alevi kesiminin, komisyonda dinlenmemesi meselesine de değinen Fırat, konuyla ilgili yürütülen sürecin detaylarını da paylaştı. “Meseleye ‘Celal Fırat meselesi’ olarak bakan Alevi kurumları oldu diyen Fırat, şunları aktardı:

    “Esasında komisyonun ilk günlerinde Alevi kurumlarının isimlerini Meclis Başkanlığına önerdik. Bireysel anlamda bazı kurumlarla görüşmeler yapıldı. Alevi örgütlerimizin birçoğu ‘Biz gelip orada Alevi örgütlerinin meselesini dillendirmek istemiyoruz. Gelip, Kürt sorununa dair düşüncelerimizi ifade etmek istiyoruz’ dediler.  Hatta benim komisyonda olmam münasebetiyle meseleye ‘Celal Fırat meselesi’ üzerinden bakan kurumlarımız oldu. Yanlış bir düşünceydi. Kişiler üzerinden yarınlarımızın belirleyicisi olmamamız lazım. Türkiye’nin bütün problemlerini dillendiren bir masa oluşturuldu. Bunun devam edeceğine de inanıyorum. Mecliste hiç alışık olmadığımız bir ortam oluştu. Bütün siyasi partilerin birbirini dinleyebilecekleri, empati ile birbirine yaklaştıkları bir süreci gördük. Alevi meselesi gerçekten bu toprakların can meselesidir. Türkiye’de Kürt meselesi demokratik yollarla çözülür, haklar tanınırsa inanıyorum ki Alevi meselesine de yoğunlaşılacaktır. Kısa süre içerisinde Alevi sorununa dair bazı adımların atılacağını da görüyorum.”

    DEVLETİN ATACAĞI İLK ADIM NE OLACAK?

    “İlerleyen süreçte ilk hangi yasal düzenlemeleri görürüz?” sorusuna karşılık Fırat, cezaevlerindeki tutukluları işaret etti. Kayyum politikalarına da derhal son verilmesi gerektiğini söyleyen Fırat, bundan sonraki adımın Adalet Bakanlığında olduğunu ifade etti.

    “Selahattin ve Figen başkan ile birlikte Cumhuriyet Halk Partisi’nde tutuklu olan belediye başkanları var. Herhangi bir hükümlülük almamışlar! Bunlar, insanların vicdanını kanatan konular. Van Büyükşehir Belediye Başkanı kaç senedir tutuklu! Eş başkanlarımızın da Numan Bey’e ilettikleri oldu; artık işte önümüzde bir bayram ve Newroz var. Herhangi bir yasal süreç işletilmeden bile bu adımlar atılabilir. Herhangi bir kanun çıkartılmadan kayyum politikalarından vazgeçilebilinir cezaevindeki insanlar çıkartılabilir.

    Cemre işte şu an toprağa düşüyor. Cemre Adalet Bakanı’nın gönlüne, vicdanına da düşsün. Artık bu kadar zulüm yeter diyorum. Hepimizin yüreği yanık. İnfaz düzenlemeleri, terörle mücadele kanunları ve dağdan inecek gerillalara dair hızlı bir şekilde adımların atılması gerekiyor. Mecliste nitekim anlaşmalar yapıldı.”

    “BU NASIL KARDEŞLİK?”

    Celal Fırat, demokratikleşmenin konuşulduğu bir dönemde okullarda yürürlüğe konulan tartışmalı uygulamalara da değindi. Alevi ve Kürt çocuklarının maruz kaldığı asimilasyona değinen Fırat şöyle devam etti:

    “Ramazan etkinliklerinin, farklı şenliklerin yapılması ile ilgili okullara bir talimat var. Bunun yanlış olduğunu, laiklik ilkesine de aykırı olmakla beraber bunun kaldırılması gerektiği ile ilgili Mecliste söz kurdum. Birkaç gündür linç kampanyası yürütülüyor. ‘Siz camiye, Ramazan’a karşı mısınız?’ diyorlar. Empatiden bahsediyorum. Bu insanlarla nasıl uzlaşacağız, bunun da kaygısı var içimizde. Sünni bir çocuğa, Alevilerin ya da Hristiyanların itikat ve inancını dayatma hakkınız olabilir mi? Okullarımızın ilim yuvaları olması gerekiyor. Aynı şekilde işte Kürt çocukları… Şu an onlarca eğitim dili mevcut. İngilizce, Arapça, Almanca, Rusça eğitim veriliyor ama Kürtçe mesele olduğunda birileri hemen ‘milli güvenlik sorunu’ olarak görüyor. ‘Vay efendim ülke bölünecek!’ Böyle bir kardeşlik olabilir mi? Efendim işte biz Çanakkale’de beraberdik. Evet beraberdik. Adalette de eğitimde de beraber olalım. ‘Et ve tırnak gibiyiz’ diyorlar ama her gün parmaklarımızı kesiyorsunuz! Seçimlere doğru gidiyoruz. Muhtemeldir ki bir gerginlik de çıkartacaklar. Milli Eğitim Bakanı’nın da böyle bir hakkı yok. Madem öyle okullara ne gerek duyalım? Bütün çocukları camilere gönderelim, orada eğitim verilsin! Bu yaklaşım kesinlikle doğru değil. Esasında en büyük tepki göstermesi gereken de Sünni canlarımız olmalıydı. Meclis binası içinde Alevi, Sünni, Türk, Kürt var. Her partili mevcut. Bir sıkıntı da yaşamıyoruz. İşte aynı okullarda çocuklarımız okuyor ama şu an sıkıntı olacak. Çocuklarımızı okula göndermeme kararı mı alalım? İktidarın, bu mantıktan geri adım atması gerekiyor. Umut ediyorum ki vicdan sahibi insanlar bu dayatmadan vazgeçer.”

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

  • Ramazan etkinlikleri Meclis’te: Ayten Kordu’dan MEB’e laiklik ve eşitlik uyarısı!

    Ramazan etkinlikleri Meclis’te: Ayten Kordu’dan MEB’e laiklik ve eşitlik uyarısı!

    PİRHA- Dersim Milletvekili Ayten Kordu, Milli Eğitim Bakanlığı’nın “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli Kapsamında Ramazan Ayı Etkinlikleri” başlıklı uygulamasını Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne taşıdı. Kordu, Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in yanıtlaması istemiyle verdiği önergede, söz konusu etkinliklerin laiklik, eşitlik ve din-vicdan özgürlüğü ilkeleriyle çeliştiğini vurguladı.

    Kordu, önergesinde Anayasa’nın 2, 10, 24 ve 42. maddelerine dikkat çekerek devletin tüm inançlar karşısında tarafsız olması gerektiğini hatırlattı. “Belirli bir dini dönemin sembollerinin, ritüellerinin ve anlatılarının merkezî planlamayla okullarda uygulanması; farklı kimliklere sahip çocukları görünmez kılma, dışlanma ve akran baskısına maruz bırakma riski taşımaktadır” dedi.

    “ALEVİ ÖĞRENCİLER VE FARKLI İNANÇ GRUPLARI AÇISINDAN SORUNLU BİR DURUM”

    Kordu, özellikle Dersim’de İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nün 3–6 Mart tarihleri arasında Atatürk Anadolu Lisesi Kapalı Spor Salonu’nda düzenleyeceği Ramazan etkinliklerine dikkat çekti. Etkinlik kapsamında davul ve manilerle karşılama, Ramazan anlatıları, şarkılar, rozet ve hediye takdimi yer alacak. Kordu, bunun yalnızca kültürel değil, belirli bir dini döneme dayalı kurumsal bir etkinlik niteliğinde olduğunu belirtti.

    Önergesinde, özellikle okul öncesi ve ilkokul düzeyindeki öğrencilerin Ramazan etkinlikleri adı altında belirli bir dini içerikle yönlendirilmesinin pedagojik ve hukuki sakıncalarına işaret eden Kordu, şunları kaydetti:

    “Henüz eleştirel düşünme kapasitesi gelişmemiş çocukların tek yönlü dini içeriklere maruz bırakılması, farklı inançlara sahip çocukların dışlanmasına, görünmez kılınmasına ve akran baskısına yol açabilir. Velilerin açık rızası olmaksızın öğrencilerin bu etkinliklere yönlendirilmesi hukuki sorunlar doğuracaktır” dedi.

    Kordu’nun Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’e yönelttiği sorular ise şu şekilde:

    1. Ramazan etkinlikleri genelgesi hazırlanırken laiklik, eşitlik ve din-vicdan özgürlüğü bakımından hukuki uygunluk değerlendirmesi yapıldı mı?
    2. Türkiye’nin çok inançlı yapısında, farklı inanç gruplarına mensup öğrencilerin haklarının korunması için hangi önlemler alındı?
    3. 4–6 yaş grubu çocukların dini içerikli etkinliklere yönlendirilmesinin pedagojik uygunluğu konusunda hangi uzman görüşüne başvuruldu?
    4. Dersim’de 3–6 Mart’ta planlanan etkinlikler, Bakanlığın merkezî talimatı kapsamında mı yapılıyor?
    5. İl Milli Eğitim Müdürlüklerinin dini içerikli programları merkezî planlama ile organize etmesi, kamusal eğitimin tarafsızlığına uygun mu?
    6. Etkinliklere katılım zorunlu mu? Katılmak istemeyen öğrenciler için alternatif program öngörüldü mü?
    7. Velilerin yazılı onayı olmadan öğrencilerin bu etkinliklere dahil edilmesi hukuken mümkün mü?
    8. Etkinliklerin merkezî genelgelerle planlanması, öğretmenler üzerinde uyum baskısı yaratmıyor mu?
    9. Katılım göstermeyen öğretmen ve yöneticiler için mesleki risk ya da örtük baskı söz konusu değil mi?
    10. Dersim gibi farklı inanç kimliklerinin yoğun yaşadığı bölgelerde bu uygulamaların toplumsal etkileri için özel bir analiz yapıldı mı?

    Kordu, önergesinde Milli Eğitim Bakanlığı’nın anayasal yükümlülüklerini hatırlatarak, kamusal eğitimin tarafsızlığının korunması gerektiğini vurguladı.

    PİRHA/ANKARA

  • Komisyon raporu Aleviler için ne sundu; Zeynel Abidin Koç yorumladı!-VİDEO

    Komisyon raporu Aleviler için ne sundu; Zeynel Abidin Koç yorumladı!-VİDEO

    PİRHA – Türkiye Alevi Federasyonu Başkanı Zeynel Abidin Koç, Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun hazırladığı nihai raporu yorumladı. Koç, halkın beklediği sonuç odaklı bir rapor olmadığını belirterek “Alevilerin duygu ve düşüncelerinin hiçbiri, bu rapora yansımadı” dedi.

    Abdullah Öcalan tarafından 27 Şubat’ta başlatılan Barış ve Demokratik Toplum Süreci ardından Mecliste kurulan Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu, çalışmalarını tamamladı. Komisyon, oy çokluğuyla 83 sayfalık nihai raporunu da kamuoyu ile paylaştı.

    Türkiye Alevi Federasyonu (ADFE) Başkanı Zeynel Abidin Koç, Kürt sorununun çözümü konusunda Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun hazırladığı raporu yorumladı. Koç, halkın beklediği sonuç odaklı bir rapor olmadığının altını çizdi.

    “HALKIN BEKLEDİĞİ BİR RAPOR OLMAMIŞ”

    “Alevilerin duygu ve düşüncelerinin hiçbiri, bu rapora yansımadı” diyen Koç, “Toplumsal barışın kalıcı zeminini kuracak bir raporla mı karşılaştık?” sorusuna şu yanıtı verdi:

    “Net olarak söyleyeyim. Hayır. Yani, halkın beklediği sonuç odaklı bir rapor olmamış. Ama temelde baktığınız zaman Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bir araya gelip iyi veya kötü bir rapor çıkması da kıymetli. Kıymetli ama raporun içeriğinde hiçbir bir net sonuç yok, tamamen temennilerden oluşmuş bir rapor.”

    “NASIL BİR KARDEŞLİKTEN BAHSEDİYORLAR?”

    Söz konusu raporda, dinlenen birçok kesimin taleplerine yer verilmedi. Alevi kurumlarının, komisyona katılıp sorunlarını anlatma talebi ise karşılık bulmadı. Ancak buna rağmen raporda Alevilere dair “Bu coğrafyanın Türk, Kürt, Arap, Alevi, Sünni ve diğer tüm kesimleri 10 yıllar boyunca süregelen acıların ve çatışmaların tekrarına rıza göstermemektedir” ifadelerine yer verildi. “Aleviler bir kez daha yok sayıldı” diyen Koç, düşüncelerini şu cümlelerle paylaştı:

    “Türkiye’nin en büyük sorunlarından biri olan demokratikleşme sorunu içerisinde Alevilerin duygu ve düşünceleri hiçbir şekilde bu rapora yansımadı. Türkiye Büyük Millet Meclisi sonuçta ‘hepinizi dinlerim ama ben kendi bildiğimi okur, kendi bildiğimi yazarım’ dedi.

    Raporun 28. sayfasında zaten deniliyor ki ‘birinin acısının diğerinin huzur getirdiği bir anlayış bizim medeniyetimizde asla tutunamaz. Birlik ve bütünlük sağlanmadıkça bu huzur gelmez. Bu sebeple kardeşlik bağlarımız asli ilkemizdir’.

    Biz bunu, bugüne kadar görmedik. Biz bunu 1921’de Koçgiri’de, 1938’de Dersim’de, 1978’de Maraş’ta, 1993’te Sivas’ta görmedik. ‘Kardeşlik’ derken neyi kastediyorlar?

    Bu halk zaten hiçbir zaman birlikte yaşama kültüründen size rağmen; yani sizin baskıcı rejimlerinize rağmen vazgeçmedi. Cumhuriyeti örnek alsanız 7-8 defa katliamdan, soykırımdan geçmemize rağmen biz her zaman barışın yanında yer aldık. Ama raporun sadece bir yerinde ‘Alevi’ kelimesi geçmiş. O da çoğulculuğu içine katmak amacıyla… 82 sayfalık raporun içerisinde kesinlikle bir şey yok. Hiçbir talebimiz, rapora nokta kadar bile geçmemiş.”

    Komisyon raporunun en tartışmalı kısımlarından biri de “terörsüz Türkiye” vurgusu oldu. Bu söylem üzerinden sürece yaklaşmanın toplumda güvensizlik oluşturduğunu söyleyen Zeynel Abidin Koç, şunları söyledi:

    “Türkiye’de insanlar kendilerini tanımlayamıyor! Bu bir terör. İnsanlar istedikleri dili konuşamıyor, kendi dillerinde eğitim alamıyorlar. Bu bir terör. Türkiye’de insanlar, kendi inançlarını ifade edemiyor; işte Alevileri örnek alın. Kendi ibadethanelerine, cemevlerine ‘ibadethane’ denmiyor. Bu bir terör. Terör dediğiniz sadece silahla yapılan bir çatışma değil ki. Bu raporun tek bir hedefi var; Türkiye’de özellikle doğu coğrafyasında yaşanan silahlı çatışmasının bitmesi. Bunun da nasıl biteceğini de ifade etmeyen bir rapor.”

    “KOLAY BİR SÜREÇ DEĞİL”

    Zeynel Abidin Koç, sürecin ilerleyebilmesi için hangi adımların atılacağının kamuoyuna açıklanması gerektiğini vurguladı. “Atılacak adımların hiçbiri raporda yazmıyor” diyen Koç, demokratikleşmenin zorunluluk olduğunu anlattı.

    “Demokratikleşme adımının bir an önce atılması lazım. Türkiye’deki bütün sorunların temel kaynağı bu. Devletin, eşit yurttaşlığı bir an önce demokratikleşme paketiyle garanti altına alması gerekir. Aksi halde halk, sürece dair her zaman şüpheli kalacaktır. Ancak şunu da söylemek gerekir; kolay bir süreç değil. Bu mücadelenin içerisinde çeşitli siyasal görüşleri olan partiler var. Ve bunların gerçek anlamda bir araya gelip komisyon kurması, gerçi rapor bir hüsran ama bunun oluşturulmuş olması bile kıymetli. Ama bunun devamının gelmesi gerekir. Eğer gelecekse hangi tarihte gelecek? 2026’da mı 2027’de mi yoksa seçimlerden sonra mı? Yoksa ‘seçimlere kadar bu raporla gidelim. Tekrar seçilelim. Sonra bakarız’ mı denilecek. Çünkü net tarihler yok.”

    “DEMOKRATİKLEŞMEYİ SAĞLADIĞINIZDA ORTADA SORUN DA KALMIYOR”

    Sürecin, “Terörsüz Türkiye” söylemi üzerinden yürüyemeyeceğinin altını çizen Zeynel Abidin Koç, “Siz demokratikleşmeyi halkınız için mi yoksa başkasıyla girdiğiniz pazarlık üzerinden mi yapıyorsunuz?” diye sordu. Devletin yaklaşımının doğru olmadığını söyleyen Koç, şu görüşleri de paylaştı:

    “Bir pazarlık yapacak durumda değilsiniz. Yönümüzü demokratikleşmeye dönmek zorundayız. Orta Doğu’daki iktidarlar gibi krallıkla yönetilen bir ülke değiliz. O yüzden bu açıklama çok sakat, mantıksız bir açıklama. Siz, ülkenizdeki bütün demokratikleşme sürecini yerine getirdiğiniz zaman zaten kimse kendine yandaş ve taraf da bulamaz. Siz zaten halkınızın gerekli olan bütün demokratikleşme, özgürlük mücadelesindeki hakları tanıdığınız zaman ortada bir konu kalmıyor. Türkiye Cumhuriyeti Mahkemelerinde böyle bir yargı var. Mesela bir dava konusuz kalmışsa otomatikman dava kapanıyor. Çünkü konusuz kalmış. Burada da eğer mevcut Türkiye Büyük Millet Meclisi bu kararları bir an önce uygulayıp konuları konusuz bırakırsa otomatikman her şey yerine oturmuş olacak.”

    “BİZİ TANIMLAMAYIN!”

    Zeynel Abidin Koç, değerlendirmesinin sonunda AKP-MHP iktidarına “Bizi tanımlamayın, bizi tanıyın” uyarısında bulundu. Koç, “Bizim sözümüz dinlenmeden veya komisyona aktarılmadan Alevi sorununun çözüleceğini sanmaları şahsen bizim açımızdan doğru bir yaklaşım değil” diye konuştu.

    ErenGÜVEN/İSTANBUL

  • Özgür Özel: Partimiz tarihin en ağır saldırısı altında!-VİDEO

    Özgür Özel: Partimiz tarihin en ağır saldırısı altında!-VİDEO

    PİRHA- Partisinin grup toplantısında konuşan CHP lideri Özel, CHP’den istifa eden Keçiören Belediye Başkanı Mesut Özarslan’la aralarında geçtiği iddia edilen mesajları doğruladı. “Ne söylediysem kişilik tespitine yöneliktir” ifadelerini kullanan Özel, Özarslan’ın ailesine karşı herhangi bir ithamda bulunmadığını vurguladı. İktidara yürüdüklerini, bu yolda ‘çürüklerin ve sağlamların’ ayrılacağını söyleyen Özel, “İktidara bozuk tohum Mesut’la gidilmez ama Zeydan’la gidilir, Mansur Yavaş’la gidilir, Ekrem başkanla gidilir. Dürüst, cesur insanlarla gidilir” ifadelerini kullandı.

     

    CHP Genel Başkanı Özgür Özel, partisinin Meclis Grup Toplantısı’nda açıklamalarda bulundu.

    Özel, salona Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’la geldi. Yavaş’ın yanı sıra, Ankara’nın 15 ilçesindeki CHP’li belediye başkanları da grup toplantısına katılım gösterdi.

    “PARTİMİZ TARİHİNİN EN AĞIR SALDIRISI ALTINDA”

    Özel, partilerinin tarihin en ağır saldırısı altında olduğunu kaydederek şu ifadeleri kullandı:

    “Bugün burada Ankara Büyükşehir Belediye başkanımızı, Ankara’daki belediye başkanlarımızı, il örgütümüzü misafir ediyoruz. Çok kıymetli konuklarımıza hoş geldiniz diyorum. Partimiz tarihinin en ağır saldırısı altında, iftiralarla karşı karşıya, devlet bütün olanaklarıyla bir partiye hizmet eder halde, ama o saldırı altındaki ana muhalefet partisinin grup toplantısına bakın, bir bakın.

    Konuşmasının ilk bölümünde 6 Şubat depremlerinde hayatını kaybedenleri anarak başlayan Özel, bir kez daha hayatını kaybedenler için baş sağlığı diledi. Deprem bölgesinde devam eden sorunları kalem kalem anlatan Özel, AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın partisine yönelik suçlamalarına da tepki gösterdi.

    “Erdoğan orada döndü dolaştı şunu söyledi; ‘Deprem bölgesinde yoktular, enkazlarda yoktular. Buraya hiç yardım yapmadılar, bir tek eser bile kazandırmadılar’” diyen Özel, CHP’li belediyelerin deprem bölgelerinde yaptığı çalışmaları anlatan bir video yayınladı.

    “ÖZELLEŞTİRMELERİN YÜZDE 86’SI AKP DÖNEMİNDE”

    Özelleştirme kararlarına değinen Özel, “Cumhuriyet tarihinde yapılan özelleştirmelerin yüzde 86’sı AKP döneminde yapıldı. Şimdi iki boğaz köprüsü ve 7 otoyolu özelleştirmek istiyorlar” dedi.

    Devamla son yerel seçimlerde 47 yılın ardından partilerinin birinci parti konumuna yükseldiğini anımsatan Özel, şöyle konuştu:

    “Ankara’da 16 belediyeyi kazandıklarını vurguladı. CHP üç belediyeden yukarı çıkamaz denilen yerde 16 belediyeyi kazandık bunlardan bir tanesi de Keçiören Belediyesiydi. Hakkında pek çok iddia gündeme geldi, kendisini 3 kez genel merkeze çağırdık. Dedi ki; ‘söylenenlerin tamamı iftira, asla yolsuzluğa bulaşmadım.’ Büyük büyük yeminler ederek inkar etti. Sonra AKP’yle gizli görüşmeler yaptığına dair her taraftan bilgi geldi. Öğreniyoruz ki çarşamba günü AKP’ye katılacak. En yakınları ‘evet katılıyor’ diyorlar.”

    “TRİBÜN LİDERİNE ‘BANA DESTEK VER, SANA DAİRE ALAYIM’ DEMİŞ”

    Özarslan ile aralarında geçen mesajlaşmalara değinen Özel, “Ne söylediysem kişilik tespitine yöneliktir” ifadelerini kullandı. Özel ayrıca Özarslan’ın Ankaragücü’nün tribün liderine kendisine destek sağlaması için rüşvet teklif ettiğini söyledi.

    Özel, “Ankaragücü’nden kendine slogan atsınlar diye adam tutmaya çalışıyor. Tribün liderine Ankaragücü’nün tribün liderine ‘Bana destek ver, sana daire alayım’ demiş. Bu Tosuncuk, milletin helal oylarını almış kaçmaya çalışıyor” dedi.

    “İktidara yürüyen partinin doğrusu da olur yanlışı da olur” diyen Özel, şöyle devam etti: “Verilen bütün kararların sorumluluğunu alıyorum. Yüzde 65 belediyeyi alınca halaya duracaksın bir tane bozuk tohum parça kırınca öz eleştiri yapacaksın. İktidara yürüyen partinin doğrusu da olur yanlışı da olur. Bozuklar ayrılır, sağlamlarla iktidara yürünür. İktidara bozuk tohum Mesut’la gidilmez ama Zeydan’la gidilir, Mansur Yavaş’la gidilir, Ekrem başkanla gidilir. Dürüst, cesur insanlarla gidilir.”

    HABER MERKEZİ

  • Ayten Kordu: Gülistan Doku sadece bir kayıp değil, kamusal bir sorumluluktur!

    Ayten Kordu: Gülistan Doku sadece bir kayıp değil, kamusal bir sorumluluktur!

    PİRHA –  DEM Parti Milletvekili Ayten Kordu, 6 yıldır akıbetine ulaşılamayan Gülistan Doku için Meclis araştırması talep etti. Kordu, dosya kapsamında etkin bir soruşturma yapılmadığını savunarak “kaybettirilme olayında adı geçen kişilerin etkin biçimde sorgulanmaması, aileye yönelik baskıların artması ve dosyanın ilerlememesi, koruma ve cezasızlık şüphesini güçlendirmiştir” diye belirtti.

    Munzur Üniversitesi Çocuk Gelişimi Bölümü öğrencisi Gülistan Doku’ya 5 Ocak 2020’den buyana ulaşılamıyor. Şüpheli bir şekilde kaybettirilen Doku’nun akıbeti için Dersim Milletvekili Ayten Kordu da Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına araştırma önergesi sundu.

    DEM Parti Milletvekili Ayten Kordu, aradan geçen altı yıla rağmen Gülistan Doku hakkında etkin bir soruşturma yürütülmediğine değindi. Gülistan Doku ile ilgili yargı mekanizmasının hızlı refleks göstermediğini savunan Milletvekili Kordu, “Bu dosyada kritik olan hususlardan biri, Gülistan Doku’nun, Dersim’de görev yapan bir emniyet mensubunun oğlu olan Zaynal Abakarov ile olan ilişkisidir. Gülistan’ın kaybettirilmeden önce Abakarov tarafından darp edilerek bir minibüse bindirildiğine dair beyanların bulunmasına rağmen, bu iddialar emniyet ve yargı makamlarınca etkin biçimde soruşturulmamıştır. Dahası, Gülistan için kayıp bildirimini yapan kişinin de aynı şahıs olması ve Abakarov’un yurt dışına çıkmış bulunması, dosyada araştırılması gereken son derece ciddi şüpheler doğurmaktadır” diye belirtti.

    “TÜM KADINLARIN MESELESİDİR”

    Milletvekili Ayten Kordu, kaybettirilmenin gerçekleştiği bölgedeki MOBESE ve HTS kayıtlarına ulaşılamamış olmasına da dikkat çekti. Kordu, bu hususu “Bu durum Dersim gibi yoğun güvenlik önlemlerinin bulunduğu bir ilde hayatın olağan akışına açıkça aykırıdır. Bu durum, delillerin toplanmamasına yönelik ihmal ya da kasıt ihtimallerini gündeme getirmektedir” sözleriyle eleştirdi.

    Kordu ayrıca, kayıp vakasının ilk 48 saatinin etkin kullanılmadığını da vurguladı. Karada arama faaliyetlerinin sistematik biçimde yapılmadığını belirten Kordu, araştırma önergesinin gerekçesinde şu ifadelere yer verdi:

    “Aradan geçen süre zarfında soruşturmayı yürüten savcıların sıkça değişmesi, dosyada uzun süreli bir gizlilik kararı bulunması ve kamuoyunun düzenli olarak bilgilendirilmemesi, adalete erişim hakkını zedelemiş; Gülistan Doku’nun ailesi başta olmak üzere toplumda derin bir adaletsizlik duygusu yaratmıştır. Ayrıca, dosyada soruşturmanın yönlendirilmiş olabileceğine, delillerin etkin biçimde değerlendirilmediğine ve üçüncü kişilerin, hatta kamu görevlilerinin olası örtbas girişimlerine ilişkin ciddi iddiaların bulunması, meselenin münferit bir olay olmaktan çıkıp kamusal sorumluluk alanına girdiğini göstermektedir.

    Gülistan Doku’nun ailesi, geçen yıllar boyunca oturma eylemleri ve barışçıl protestolarla adalet talebini dile getirmiş; ancak bu talepler çoğu zaman kolluk müdahalesi ve yargısal baskıyla karşılanmıştır. Buna karşılık, kaybettirilme olayında adı geçen kişilerin etkin biçimde sorgulanmaması, aileye yönelik baskıların artması ve dosyanın ilerlememesi, koruma ve cezasızlık şüphesini güçlendirmiştir.

    Bu tablo, sadece Gülistan Doku’nun değil; bu topraklarda yıllardır kaybettirilen, öldürülen ve adalete erişemeyen tüm kadınların meselesidir. Bu nedenle; kaybettirilme sürecinde yaşanan ihmallerin, kamu görevlilerinin sorumluluklarının, örtbas iddialarının, yargısal eksikliklerin ve gerçek faillerinin açığa çıkarılması için TBMM bünyesinde bir Araştırma Komisyonu kurulması zorunludur.”

    PİRHA/ANKARA

  • Barışçıl protestolara silahlı müdahale: Celal Fırat’tan Meclis’e araştırma önergesi!

    Barışçıl protestolara silahlı müdahale: Celal Fırat’tan Meclis’e araştırma önergesi!

    PİRHA-DEM Parti İstanbul Milletvekili Celal Fırat, Suriye’nin Lazkiye, Tartus ve Humus gibi Alevi nüfusun yoğun yaşadığı bölgelerde adil yönetim ve ademi merkeziyetçilik talebiyle gerçekleştirilen barışçıl protestolara yönelik silahlı müdahalelerin araştırılması için Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne (TBMM) Meclis Araştırması Önergesi sundu.

    Fırat, Meclis Başkanlığı’na sunduğu önergede, söz konusu bölgelerdeki barışçıl protestoların silahlı müdahalelerle bastırıldığını, bu müdahaleler sonucunda ağır hak ihlallerinin yaşandığını, çok sayıda sivilin hayatını kaybettiğini ve onlarca kişinin yaralandığını belirtti.

    Uluslararası basın ve insan hakları kaynaklarına yansıyan bilgilere dikkat çeken Fırat, Reuters, AFP, SANA ve Suriye İnsan Hakları Gözlemevi (SHOR) gibi kuruluşların, protestolara yönelik silahlı müdahalelerin ardından Alevilere ait ev, iş yeri ve araçların hedef alındığı organize saldırılar, yağma ve kundaklama olaylarının yaşandığını ve şiddetin halen devam ettiğini aktardığını ifade etti.

    “MEZHEP TEMELLİ VE SİSTEMATİK ŞİDDET”

    Önergenin gerekçe bölümünde, Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) kökenli silahlı unsurlar ile Suriye Geçici Şam Yönetimi’yle bağlantılı güvenlik güçlerinin Lazkiye ve çevresine konuşlandırılmasının ardından, özellikle kırsal bölgelerde yaşayan Alevi toplumunun can ve mal güvenliğinin fiilen ortadan kalktığına dair ciddi iddiaların bulunduğu vurgulandı.

    Yaşananların münferit olaylar olmadığına dikkat çeken Fırat, mezhep temelli, sistematik ve yaygın bir şiddet dalgasının söz konusu olduğunu, belirli bir toplumsal kesimi hedef alan bilinçli ve örgütlü saldırı iddialarının ise durumun “insanlığa karşı suçlar” kapsamında değerlendirilmesini zorunlu kıldığını ifade etti.

    “TÜRKİYE SORUMLULUK ALMAK ZORUNDA”

    Celal Fırat, Türkiye’nin hem bölgesel sorumluluğu hem de uluslararası insan hakları yükümlülükleri gereği, Suriye’de sivillerin korunmasına yönelik diplomatik ve siyasi girişimlerde bulunmakla yükümlü olduğunu belirtti. Önergede, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin Suriye Geçici Yönetimi nezdinde Alevi halkına yönelik saldırıların derhal durdurulması için açık ve etkili bir çağrıda bulunması gerektiği ifade edildi.

    Ayrıca Birleşmiş Milletler başta olmak üzere uluslararası kuruluşların harekete geçirilmesi için girişimlerde bulunulması, Alevi kurumlarının katılımıyla TBMM bünyesinde kurulacak bir komisyon aracılığıyla Suriye’ye gidilerek Alevilerin hedef alındığı bölgelerde yerinde inceleme yapılması talep edildi.

    Celal Fırat, Anayasa’nın 98’inci, TBMM İçtüzüğü’nün 104 ve 105’inci maddeleri gereğince bir Meclis Araştırma Komisyonu kurulmasının, yaşanan sivil ölümleri, saldırılar, ev ve iş yerlerinin yağmalanması ve yakılması iddialarının tüm yönleriyle açığa çıkarılması açısından hayati önem taşıdığını vurguladı.

    PİRHA/ANKARA

  • DEM Parti’den, TBMM’de cinsel şiddetin önlenmesine ilişkin araştırma önergesi!

    DEM Parti’den, TBMM’de cinsel şiddetin önlenmesine ilişkin araştırma önergesi!

    PİRHA – DEM Parti Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) bünyesinde kadınlara ve çocuklara yönelik cinsel şiddet, istismar ve ayrımcılığın önlenmesine ilişkin araştırma önergesi hazırladı. Koçyiğit, Meclis Başkanlığı’na sunulan önergeyle birlikte yaptığı açıklamada, yaşananların münferit olaylar olarak ele alınamayacağını vurguladı.

    Koçyiğit, cinsel şiddetin yalnızca bireysel suçlar üzerinden tartışılamayacağını belirterek, “Sorun, yalnızca ‘suç işleyen kişiler’, ‘sapıklar’ ya da ‘ahlaksız bireyler’ sorunu değildir; kurumun kendisini, kasıtlı ya da kasıtsız biçimde failden yana yeniden üreten yapısal eksiklikleri ve işleyiş biçimleri sorunudur” dedi.

    “MECLİS TOPLUMA ADALET ÜRETME İDDİASINI SÜRDÜREMEZ”

    DEM Parti Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, TBMM bünyesinde kadın ve çocuklara yönelik cinsel şiddet, istismar ve ayrımcılığın önlenmesine dair Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na araştırma önergesi verdi.

    Koçyiğit, konuyla ilgili açıklamasında Meclis’in sorumluluğuna dikkat çekerek, “Kadınları ve çocukları cinsel şiddet, istismar ve ayrımcılıktan koruyamayan, şiddetin üstünün örtülebildiği algısının yaygınlaştığı bir Meclis; topluma eşitlik, adalet ve hukuk üretme iddiasını sürdüremez” ifadelerini kullandı.

    Araştırma önergesinin gerekçe bölümünde uluslararası sözleşmelere de değinen Koçyiğit, Türkiye’nin Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) kurucu ve aktif bir üyesi olmasına rağmen, ILO’nun 190 sayılı “Çalışma Yaşamında Şiddet ve Tacizin Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi”ni hâlen imzalamadığını hatırlattı. Bunun bilinçli bir tercihe işaret ettiğini belirten Koçyiğit, şu ifadelere yer verdi:

    “Türkiye’nin bu sözleşmeye taraf olmaması, cinsel şiddetin önlenmesi konusunda uluslararası normların gerisinde kalındığını; TBMM dâhil kamusal kurumlarda cezasızlık ve sessizlik zeminini besleyen yapısal boşlukların sürdürüldüğünü ortaya koymaktadır. TBMM bünyesinde kadınlara ve çocuklara yönelik cinsel şiddet -cinsel istismar, cinsel taciz, cinsel saldırı, tehdit ve ayrımcılık- vakalarının ortaya çıkması, bu ihlallerin münferit ya da istisnai olmadığını; aksine kurumsal yapı içerisinde yeniden üretilen, süreklilik kazanan ve çoğu zaman sistematik biçimde görünmez kılınan bir şiddet rejiminin varlığını açıkça göstermektedir.”

    “SORUN AHLAK DEĞİL GÜÇ VE CEZASIZLIK MESELESİ”

    Koçyiğit, cinsel şiddetin bireysel ahlak meselesi olarak ele alınamayacağını vurgulayarak, yapısal eşitsizliklere dikkat çekti. Gerekçe metninde şu değerlendirmelere yer verildi:

    “Toplumsal alanın her kademesinde ortaya çıkan cinsel şiddet, bireylerle ilgili tekil ya da ahlaki sorunlar olarak değil; güç ilişkileri, hiyerarşik yapı, ataerkil normlar ve cezasızlık politikaları üzerinden ele alınmalıdır. Kadınlar ve stajyer öğrenci çocuklar, özellikle çalışma yaşamında ve kamusal alanda; yaş, cinsiyet, statü ve ekonomik bağımlılık gibi nedenlerle yapısal olarak eşitsiz bir güç konumunda bulunmaktadır. Bu eşitsizlik ortadan kaldırılmadan, yalnızca belli vakaların kamusallaşmasının ardından işletilen disiplin ya da ceza süreçleriyle cinsel şiddetin önlenmesi mümkün değildir.”

    “SESSİZLİĞE ZORLAYAN KURUMSAL DÜZEN”

    Yakın zamanda TBMM’de bir stajyer öğrenciye yönelik ortaya çıkan istismarı hatırlatan Koçyiğit, Meclis bünyesinde “Toplumsal Cinsiyet Temelli Şiddetle Mücadele ve Önleme Politika Belgesi” hazırlanması gerektiğini ifade etti.

    Koçyiğit, önergesinin gerekçesinde şiddete maruz kalanların neden susmak zorunda bırakıldığını şu sözlerle anlattı:

    “Başta stajyer öğrenci çocuklar, genç kadınlar, geçici personel ve hiyerarşik olarak daha aşağı konumda bulunanlar olmak üzere; üst kademelerde görev alan kadınlar dahi, şikâyet ettikleri takdirde işlerini, eğitimlerini, mesleki geleceklerini, itibarlarını ya da fiziksel güvenliklerini kaybetme korkusuyla sessizliğe zorlanmaktadır. Bu sessizlik hali, failin değil, şiddete maruz bırakılanın sorumluluk üstlendiği ve bedel ödemek zorunda bırakıldığı bir düzen yaratmakta; cinsel şiddet bu yolla kurumsal olarak tolere edilen, bastırılan ve yok sayılabilir bir olguya dönüşmektedir.”

    “SORUN KİŞİLER DEĞİL YAPININ KENDİSİ”

    Koçyiğit, cinsel şiddetin kaynağına dair net bir çerçeve çizerek şu ifadeleri kullandı:

    “Bu nedenle sorun, yalnızca ‘suç işleyen kişiler’, ‘sapıklar’ ya da ‘ahlaksız bireyler’ sorunu değildir; kurumun kendisini, kasıtlı ya da kasıtsız biçimde failden yana yeniden üreten yapısal eksiklikleri ve işleyiş biçimleri sorunudur.”

    Mevcut duruma ilişkin yapısal eksiklikleri sıralayan Koçyiğit, gerekçede şu tespitlere yer verdi:

    “Mevcut durumda TBMM bünyesinde; kadınlar ve çocuklar için önleyici risk değerlendirmeleri yapılmamakta, personelin toplumsal cinsiyet eşitliği ve çocuk hakları konusunda zorunlu, sürekli ve bağlayıcı bir eğitimi bulunmamakta, güvenli, bağımsız ve erişilebilir başvuru mekanizmaları işletilmemekte, şikâyet süreçleri çoğunlukla kurum içi hiyerarşi içerisinde, faille doğrudan ya da dolaylı ilişkisi bulunan kişiler eliyle yürütülmekte; süreçler şiddete maruz bırakılanın üstün yararı yerine kurumun itibarını ve idari konforunu merkeze alan bir yaklaşımla ele alınmaktadır. Bu durum, şiddete maruz bırakılanın korunması ve haklarının güvence altına alınması yerine; şiddetin bastırılması, ötelenmesi ya da sistematik biçimde görünmez kılınmasıyla sonuçlanmaktadır.”

    PİRHA/ANKARA