Etiket: Tekke ve zaviyeler kanunu

  • Ali Baba Sultan Dergahı Postnişini Tahir Aslandaş: Yezidlik yapılıp dergahlarımıza el konuldu!-VİDEO

    Ali Baba Sultan Dergahı Postnişini Tahir Aslandaş: Yezidlik yapılıp dergahlarımıza el konuldu!-VİDEO

    PİRHA – Ali Baba Sultan Dergahı Postnişini Tahir Aslandaş, 100 yıl önce çıkarılan ve halen yürürlükte olan Tekke ve Zaviyeler Kanunu’nu eleştirdi. Gaspedilen dergahların yeniden Alevi toplumuna iade edilmesi gerektiğini söyleyen Aslandaş, “Darbe yoluyla dergahlarımıza çökülmüştür. Bir nevi yezidlik yapılmıştır” dedi. Dede Aslandaş, dergahlarının iadesi için 13 yıldır hukuki mücadele yürüttüklerini de belirtti.

    Tekke, zaviye ve türbelerin kapatılmasına yönelik 13 Aralık 1925’te yürürlüğe giren 677 sayılı kanun ile Alevi-Bektaşi inancı da adeta köklerinden koparılmış oldu. Kapatılan tekke ve dergahlarla birlikte pirlik, dedelik gibi makamlar yasaklı hale getirilirken, cem hizmetlerinin yapılması dahi “suç unsuru” olarak değerlendirildi.

    Tekke ve Zaviyeler Kanunu 100 yıldır yürürlükte ve Alevi inancını temsilen birçok mekan da halen devlet güdümünde. Ancak söz konusu mekanlar, devlet eliyle başka bir inancın temsili gibi de dönüştürülmekte.

    Söz konusu kanunun yürürlüğe girmesi ardından Alevi toplumuna ait her kutsal mekanın başına gelen öncelikli uygulama taşınmazlara yönelik yağma politikası oldu. Tekke ve dergahlardaki birçok eşya ya yakıldı ya da Etnografya Müzesi gibi alanlarda sergiye çıkarıldı. Üstüne üstük bu alanların içerisine bir de cami-mescit yapılarak, Alevi-Bektaşi inancı adeta başka bir dinin ardılıymış gibi lanse edildi.

    DERGAHIN İADESİ İÇİN 13 YILDIR CEVAP BEKLİYOR

    1925 yılında yasaklanıp ardından özünden koparılan mekanlardan birisi de Sivas’taki Ali Baba Sultan Dergahı oldu. Kültürel sürekliliğe adeta darbe indiren kanunla birlikte Ali Baba Sultan Ocağı da karanlığa büründü.

    Hacı Bektaş-ı Veli Dergâhı’ndan sonraki ikinci büyük Alevi dergâhı olarak kabul edilen Ali Baba Sultan’ın ayrıca Hubyar Sultan ile musahipliğinin olduğu da belirtilir. 16. yüzyılın ilk yarısında Sivas’ta yaşayan Ali Baba Sultan 1574 yılında Hakk’a yürür.

    Ali Baba Sultan Dergahı Postnişini Tahir Aslandaş ise dergahın yeniden kendilerine iade edilmesi için mücadele yürüten isimlerden birisi. 2012 Yılından buyana hukuksal girişimlerini sürdüren Aslandaş, Tekke ve Zaviyeler Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle Alevi inancının büyük tahribata uğradığının altını çizdi.

    “BU YAPILAN BİR TÜR YEZİTLİKTİR!”

    Aynı zamanda Ali Baba Sultan Ocağı Alevi Kültür ve Cemevi Derneği Başkanı olan Tahir Aslandaş, 100. yılında Tekke ve Zaviyeler Kanunu’na dair şu yorumda bulundu:

    “1925’te çıkan bu kanunla birlikte darbe yoluyla dergahlarımıza çökülmüştür. Bir nevi yezidlik yapılmıştır. Dergahımız 1931 yılında açık arttırmayla satılıyor ve sonrasında ‘mazbut vakıflar’ konumuna düşürülerek çökülüyor! Dergahın arazilerine, değirmenlerine, tuz ocaklarına; her yere çökülüyor. Yani bir hak gaspı yapılıyor. Bunu 100 yıldır Aleviler dile getiremiyordu. Niye? Korkuluyordu. Bu konuları konuştuğun zaman tekkelerimiz, dergahlarımız sözde laik, aydın insanlar tarafından ‘öcü’ gibi gösteriliyor. Halbuki aydınlık, değerlerine sahip çıkmakla, hak, hukuk gözetmekle olur. Bugün sürü terse dönmüş, aksakallı Alevi dedelerinin çocukları celladına aşık olur konumuna getirilmiş.

    100 yıl geçilmesine rağmen konuşulamıyor. Konuşan hemen ötekileştiriliyor. Bu tekke ve zaviyeler kanununun kaldırılması lazım.

    Darbeci Kenan Evren, bu kanunu ‘devrim kanunları’ diye korumaya almış. Böyle ideolojik duygularla, sözde laiklikle, demokrasiyle, ırkçılıkla olmuyor bu iş. Birinci öncelik iade-i itibarın yapılıp dergahlarımızın tekrar bizlere verilmesi lazım. Hukuksal anlamda biz bunu başlattık.”

    “100 YILIN ALEVİ DAVASI”

    Tahir Aslandaş, 14 yıl önce vakıf evladı tespiti davası açtıklarını vurgulayarak “Bu dava 100 yılın Alevi davasıdır” ifadesini kullandı. Dede Aslandaş, “Geçmişi olmayanın geleceği olmaz. Tarihine, ecdadına önem vermeyen, izinden gitmeyen bir insandan hiçbir şey olmaz. Her ağaç kendi köküyle büyür. Dergahlarımızda aç olana, yetime, yoksula aş kaynatılmış, misafir edilmiş, Ehli-beyt sevgisi, inancı aşılanmış. Belirtmek gerekir ki vakıf malı, bakanlığın değildir. Vakıf malı vakfedenin malıdır. Bunlara karşılık şunu diyeyim ki öncelikle böyle bir dava açmak hem masraflı, hem yorucu, hem zor bir iş. Biz bu zoru omuzladık. Ecdadımızın vakıflarını tekrar geri alabilmek için, vakıf statüsünün tekrar kazandırılması için davamızı açtık. Birinci kademede davanın kararı verildi, bölge mahkemesi lehimize davayı bozdu. 7-8 dava bilirkişiye gitti döndü. Bilirkişiler, ilk raporlar, kök raporlar belgeler sonrasında vakfiyeler üzerine birinci aşamada evlatlık olayımız teyit edildi. Ancak tüm bunlara rağmen tekkemizi sattılar, savdılar. Türkiye Cumhuriyeti’nin kanunları birbiriyle çelişik bir vaziyette” diye konuştu.

    “MANİPÜLASYON YAPILIYOR”

    Tahir Aslandaş, yeni bir anayasa hazırlanması gerektiğini söyleyerek “Bu anayasada inançlar statüsü kurulmalı. Aleviliğin üstünden bu toz, duman kalkmalı” diye de ekledi. Aslandaş, Alevilerin hukuksal ve siyasi mücadelesini yükseltmesi gerektiğini de belirterek şunları aktardı:

    “Aleviler, Keloğlan masallarındaki gibi uyutuldu! Bugün halen öyle. Bıçak artık kemiğe işlemiş. Okuyanımızda da okumayanımızda da, profesörümüzde de dedelerimizde de bu çekingenlik var. Konuşamıyorlar. Artık biz olalım, kendimizi yaşayıp, inancımızı sürdürelim. O yüzden hukuksa hukuk, sokak mücadelesiyse sokak mücadelesi, ilimse ilim. Çünkü bu yol vazgeçilecek bir yol değil. Bu Yol ikrar, dergah, gönül yolu. Buralar kapatıldığı zaman Alevilik kapatılmıştır aslında. Bugün ‘Aleviler laiktir, çağdaştır, siz Aleviler akıllı insanlarsınız’ gibi vaziyetlerle Aleviler kandırılıyor. Algı yaratılıyor, manipülasyon yapılıyor. İyiysek, doğruysak, dürüstsek hakkımızı niye vermiyorsunuz? Bugün bir Alevi vali dahi yok. Devlet dairelerinde Aleviler çalıştırılmıyor. Aleviler bu ülkede azınlık değil. Aleviler özüne dönmeli, atasının, ecdadının o dergah vaziyetini tekrar canlandırmalıdır.”

    Eren GÜVEN – Dilan Morsümbül/İSTANBUL

  • GADEV Konferansı: Tekke ve Zaviyeler Kanunu Alevi toplumunun hafızasını hedef aldı!-VİDEO

    GADEV Konferansı: Tekke ve Zaviyeler Kanunu Alevi toplumunun hafızasını hedef aldı!-VİDEO

    PİRHA- Garip Dede Vakfı (GADEV) Alevi Akademisi’nin düzenlediği Aleviler/Alevilik saha araştırma konferansları kapsamında gerçekleştirilen üçüncü etkinlik, “100. Yılında Tekke ve Zaviyeler Kanunu ve Aleviler” başlığıyla yapıldı. Konferansta konuşan GADEV Başkanı Celal Fırat, Tekke ve Zaviyeler Kanunu’nun Alevi toplumu üzerindeki tarihsel etkilerine dikkat çekerek, “1925 sonrası uygulamalara baktığımızda açıkça görüyoruz ki hedef yalnızca dini mekânların kapatılması değildir. Asıl hedef; Alevi toplumunun kuşaklar arası bağlarını koparmaktır” dedi.

    Konferans öncesinde Anıl Can Kaya tarafından deyişler seslendirildi. Ardından açılış konuşmasını yapan Celal Fırat, toplantının yalnızca akademik bir panel olmadığını vurguladı.

    Fırat, “Bugün burada yalnızca bir panel açmıyoruz; aynı zamanda yüz yılı aşkın bir süredir üzeri örtülen, bastırılan ve yok sayılan bir hafızayı birlikte konuşmak, birlikte hatırlamak için bir araya geliyoruz” ifadelerini kullandı.

    Tekke ve Zaviyeler Kanunu ve Takrir-i Sükûn sürecinin Alevi inancı üzerindeki etkilerini değerlendiren Fırat, konferansın başlığına da işaret ederek şunları söyledi:

    “Panelimizin başlığı, ‘Sükûn Reçetesi: Bir Ölçü Korku, İki Ölçü Yasak’, aslında Türkiye’nin yakın tarihine dair çok şey söylüyor. Çünkü 1925 yılında yürürlüğe sokulan Takrir-i Sükûn Kanunu, resmî tarih anlatısında çoğu zaman bir ‘güvenlik’ ve ‘asayiş’ tedbiri olarak sunulmuştur. Ancak bizler çok iyi biliyoruz ki, bu kanunun Alevi toplumu açısından karşılığı; güvenlik değil, susturma; huzur değil, tasfiye olmuştur.”

    Takrir-i Sükûn’un yalnızca dönemsel bir uygulama olmadığını belirten Fırat, bunun uzun vadeli bir devlet politikası olarak işletildiğini dile getirdi.

    “Takrir-i Sükûn, yalnızca bir isyan bastırma aracı değildir. Aynı zamanda Alevi-Bektaşi toplumunun tarihsel kurumlarını, inanç mekânlarını ve kuşaklar arası hafızasını hedef alan uzun vadeli bir devlet politikasıdır. Bu kanunla birlikte Alevilerin yüzyıllardır sürdürdüğü ocak–dergâh sistemi, manevi önderlik yapıları ve toplumsal örgütlenme biçimleri sistematik biçimde dağıtılmıştır.”

    Alevi dergâhlarının yalnızca fiziksel mekânlar olmadığını vurgulayan Fırat, dergâhların toplumsal hafızadaki yerine dikkat çekti.

    “Çünkü dergâh dediğimiz şey yalnızca bir yapı değildir. Dergâh; inancın aktarıldığı, ahlakın öğretildiği, yolun erkânla sürdürüldüğü, hafızanın kuşaktan kuşağa taşındığı bir yaşam alanıdır. Bir dergâhı kapatmak, aslında bir toplumu kendi köklerinden koparmaktır.”

    1925 sonrasında hayata geçirilen uygulamaların amacının açık olduğunu ifade eden Fırat, Alevi inancının kamusal alandan dışlandığını belirtti.

    “1925 sonrası uygulamalara baktığımızda açıkça görüyoruz ki hedef yalnızca dini mekânların kapatılması değildir. Asıl hedef; Alevi toplumunun kuşaklar arası bağlarını koparmak, dede–pir–rehber geleneğini dağıtmak, Aleviliğin kurumsal sürekliliğini kırmak, inancı kamusal alandan çekip bireysel ve görünmez bir alana hapsetmektir.”

    Bu sürecin olağanüstü yetkilerle yürütüldüğünü söyleyen Fırat, Alevi öğretisinin ciddi bir kırılma yaşadığını dile getirdi.

    “Tekke ve Zaviyeler Kanunu ile Takrir-i Sükûn’un olağanüstü yetkileri, bu dönüşümü hayata geçirmek için kullanılmıştır. Bu süreçte Alevi dergâhları ve ocakları kapatılmış, inanç önderleri ya takibe alınmış ya da ‘şahsi din adamı’ konumuna indirgenmiştir. Cem ritüelleri kamusal görünürlüğünü yitirmiş, talip–rehber–pir zinciri zayıflatılmış, yazılı olmayan Alevi öğretisi ciddi bir aktarım kırılması yaşamıştır.”

    Fırat, yaşananların bir güvenlik politikası olarak sunulamayacağını vurgulayarak sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Bu tablo, bir güvenlik politikası değil; bilinçli, planlı ve uzun vadeli bir asimilasyon politikasının sonucudur.”

    “ALEVİLERE GELİNCE HALA YASAKÇI BİR DİL KULLANILIYOR”

    Günümüzde gelinen noktada devletin din politikalarında çifte standart uygulandığını ifade eden Celal Fırat, Alevi inancının hâlâ tanınmadığını söyledi.

    “Tekke ve Zaviyeler Kanunu resmî olarak yürürlükte olmasına rağmen, devletin din politikası seçici ve çifte standartlı biçimde uygulanmaktadır. Tarikatlar fiilen serbesttir, türbeler devlet eliyle restore edilmekte, şeyhler medya ve siyasetle iç içe yaşamaktadır. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bütçesi her yıl katlanarak artmaktadır. Ancak aynı devlet, Alevilere gelince hâlâ yasakçı bir dil kullanmaktadır.”

    Alevi inancının kurumsal olarak korunmasız bırakıldığını vurgulayan Fırat, mevcut duruma dikkat çekti.

    “Alevi dergâhları tanınmamakta, cem evleri ibadethane olarak kabul edilmemekte, Alevi dedelerine kendi din kimliğini dayatmaktadır. Yani Alevi inancının hafızası hâlâ kurumsal olarak korunmasızdır.”

    Konferansın amacını da özetleyen Fırat, şu ifadelerle konuşmasını tamamladı:

    “İşte bu panel, tam da bu çelişkileri konuşmak, bu tarihsel adaletsizliği görünür kılmak ve Alevi toplumunun inanç özgürlüğü mücadelesini bilimsel, tarihsel ve toplumsal boyutlarıyla ele almak için düzenlenmiştir.”

    Konferans, konuşmacıların sunumlarıyla devam ediyor.

    PİRHA/İSTANBUL

     

    PİRHA/İSTANBUL

  • Mersin’de Tekke ve Zaviyeler Kanunu paneli: Aleviliği görünmez kılmak hedeflendi- VİDEO

    Mersin’de Tekke ve Zaviyeler Kanunu paneli: Aleviliği görünmez kılmak hedeflendi- VİDEO

    PİRHA- Mersin Cemevi’nde düzenlenen panelde akademisyenler, Tekke ve Zaviyeler Kanunu’nun 100 yıldır Aleviliği görünmez kılan, kurumsal yapısını dağıtan ve toplumu siyasi alandan dışlayan en sert uygulamalardan biri olduğunu vurguladı.

     

    Mersin Cemevi, ‘100. yılında Tekke ve Zaviyeler Kanunu’nun Aleviler İçin Anlamı’ konulu panel düzenledi. Moderatörlüğünü Mustafa Güler’in yaptığı panelde Mimar Sinan Üniversitesi’nden Prof.Dr. Şükrü Aslan ve Altınbaş Üniversitesi’nden Dr. Gözde Orhan konuşmacı olarak yer aldı. Panele çok sayıda Alevi kurum temsilcileri ve demokratik kitle örgütleri temsilcisi katıldı.

    Panelde açılış konuşması yapan Mersin Cemevi Başkanı Hasan Kılavuz, bu kanunun Aleviler açısından olumsuz etkilerine değindi. Ardından moderatör Mustafa Güler, Cumhuriyet’in ilk yıllarında kapatılan dini yapıların ardından Diyanet İşleri Başkanlığı’nın giderek güçlenen bir kurum haline getirildiğine dikkat çekerek, “Bugün altı bakanlıktan daha büyük bütçeye sahip bir kurumun devlet ve siyaset üzerinde etkili olmaması mümkün değildir” dedi.

    “BU KANUNLA ALEVİLER SİNDİRİLMİŞ HİSSETTİ”

    Panelde ilk olarak konuşan Dr. Gözde Orhan, 100. yılında Tekke ve Zaviyeler Kanunu- Cumhuriyet ve Aleviler başlıklı bir konuşma yaptı. Kanunun tarihçesine değinen Gözde Orhan, bunun ilk zamanlarda bir müjde havasında duyurulduğunu aktardı. Bütün inançların ‘büyü’ yapmakla aynı kefeye koyulduğunu ve o dönemde çok ciddi bir baskı olduğu için güçlü bir itiraz olmadığını aktaran Orhan, şunları söyledi:

    “1924 yılından sonra devletin Alevilere dönük sempatisi ortadan kalktı. Zamanla bir gevşeme oluyor ama hiçbir zaman Alevilere tahammül etme seviyesinde olmuyor. Bugün biliyoruz ki birçok tarikat çok rahat faaliyet yürütüyor ama Alevi Bektaşi toplulukları için 1960’lara kadar bir tahammül olduğunu söyleyemeyiz. Hacı Bektaş Dergahı açılıyor bir istisna olarak ama orası da bir müze olarak açılıyor. Bu süreç Alevi Bektaşi topluluklara çok ciddi bir sindirilmişlik, otokontrol duygusu yarattı. Öte yandan ibadetin evlere kaymış olması nesilden nesile aktarılması bir avantaj olarak düşünülebilir.”

    “KANUN, ALEVİLERİ GÖRÜNMEZ KILAN POLİTİKALARIN DEVAMI”

    Prof. Dr. Şükrü Aslan ise bu kanunun Türkiye’de Alevilerin tarihinin, kimliğinin, geleneğinin inşa edilememesi bağlamında en önemli konuların başında geldiğini belirtti. Alevilere dönük izlenen politikanın, Aleviliği siyasi alanını dışarıda tutan bir anlayışı yansıttığını dile getiren Aslan, “Alevilere dönük izlenen politikanın, Alevi siyasi alanını dışarıda tutan bir anlayış taşıdığını görüyoruz. Kanundaki bazı maddeler ise Alevilerin nasıl görünmez kılındığını açıkça ortaya koyuyor. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının zorunlu olarak yerine getirmesi gereken yükümlülükler arasında köylerde cami ve mescit yapımına bütün köy halkının katılma zorunluluğu getirilirken, yalnızca cami ve mescidin geçmesi; cemevinin yer almaması bunun en belirgin örneklerinden biri” dedi.

    Kanunun açık bir şekilde Aleviliği hedef aldığını vurgulayan Aslan, “Kanun hazırlanırken Konya Milletvekili Refik Bey tarafından sunulduğunu ve tekke ile zaviyelerin kapatılmasıyla birlikte babalık, çelebilik, seyitlik ve dedelik gibi unvanların da yasaklandığını görüyoruz. Kanun, isim koymadan Aleviliği yasaklıyor; sadece mekânları kapatmıyor, aynı zamanda bu geleneğin omurgasını oluşturan kurumsallaşmayı da kaldırıyor ve buna ceza getiriyor. Bu düzenleme, Alevilerin yalnızca görünmez bir alana itilmesi değil, tasfiye edilmesi amacıyla yapılmış bir kanun niteliği taşıyor. Dahası, kanun tekke ve zaviyelerin cami ve mescit gibi işlevleri varsa bunlara karışılmaması gerektiğini belirten bir madde de içeriyor. Bütün bu yönleriyle kanun, bariz bir şekilde Aleviliği hedef alan bir düzenleme olarak karşımıza çıkıyor” değerlendirmesinde bulundu.

    Panel, soru ve cevapların ardından Sanatçı Musa Eroğlu’nun deyiş dinletisi ile son buldu.

    PİRHA/ MERSİN

  • Alevi Bektaşi Federasyonu’ndan Tekke ve Zaviyeler Kanunu tepkisi: Dergahlarımızı iade edin ayrımcılığa son verin!

    Alevi Bektaşi Federasyonu’ndan Tekke ve Zaviyeler Kanunu tepkisi: Dergahlarımızı iade edin ayrımcılığa son verin!

    PİRHA- Alevi Bektaşi Federasyonu Yol Erkân Kurulu, Tekke ve Zaviyeler Kanunu’nun Aleviler için bir baskı mekanizmasına dönüştürüldüğünü belirterek “Hacıbektaş Dergâhı başta olmak üzere tüm dergâhlar Alevi toplumuna iade edilmelidir” çağrısı yaptı.

    Alevi Bektaşi Federasyonu Yol Erkân Kurulu, 30 Kasım 1925 tarihinde çıkarılan Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması Kanunu’nun, aradan geçen yüzyıla rağmen hâlâ Alevi toplumuna karşı bir baskı ve asimilasyon aracına dönüştürüldüğünü belirten kapsamlı bir açıklama yaptı.

    Açıklamada, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarındaki modernleşme politikalarının bir parçası olarak yürürlüğe giren yasanın, özellikle Alevi-Bektaşi toplumunun inanç yaşamında derin yaralar açtığı ifade edildi. Dergâhların kapatılmasıyla birlikte Alevi inancının merkezlerinin tekke ve zaviye kapsamında değerlendirilerek kamulaştırıldığı, vakıf mallarının devlet tarafından gasp edildiği vurgulandı.

    “CEMEVLERİNİN STATÜSÜZ BIRAKILMASI BİLİNÇLİ BİR AYRIMCILIKTIR”

    Kurul, Alevi-Bektaşi inancının Serçeşmesi olan Hacıbektaş Dergâhı’nın, toplumun iradesinden koparılarak devlet kontrolüne alınmasını ve 1964’te müze statüsüne dönüştürülmesini “inanç özgürlüğüne yönelik açık bir tehdit” olarak nitelendirdi.

    Açıklamada, “Hacı Bektaş Veli Dergâhı’nın bakanlık bünyesinde tutulması, Alevi toplumuna ait olan bir inanç mekânının devlet tarafından gasp edilmesinden başka bir anlam taşımamaktadır” denildi.

    Tekke ve Zaviyeler Kanunu’nun bugün gerçek işlevini yitirdiğini belirten Kurul, buna rağmen Cemevlerinin hâlâ yasal olarak ibadethane statüsüne alınmamasını “sistematik ayrımcılık” olarak değerlendirdi.

    Açıklamada, “Tarikat ve cemaatlerle ilgili hiçbir kısıtlama uygulanmazken, Alevilerin ibadethaneleri bilinçli şekilde statüsüz bırakılmaktadır. Bu durum laiklik ilkesinin devlet eliyle tekçi biçimde yorumlanmasının sonucudur” ifadeleri yer aldı.

    “DERGAHLARIMIZ İADE EDİLSİN CEMEVLERİ İBADETHANE SAYILSIN”

    Federasyon, laiklik ilkesinin Aleviler söz konusu olduğunda çifte standartla uygulandığını belirterek şu ifadeleri kullandı:

    “Laiklik ilkesine dayandırılan bu kanun yalnızca Aleviler için işletilmektedir. Eğitimden kültür-sanat alanına kadar laikliği yok sayan devlet, konu Alevilere gelince Tekke ve Zaviyeler Kanunu’nu hatırlamaktadır.”

    Alevi Bektaşi Federasyonu Yol Erkân Kurulu, taleplerini ise şu şekilde sıraladı:

    • Hacıbektaş Dergâhı başta olmak üzere kapatılan tüm Alevi-Bektaşi dergâhlarının Alevi toplumuna iade edilmesi,

    • Cemevlerinin yasal ve anayasal düzeyde ibadethane olarak tanınması,

    • Tekke ve Zaviyeler Kanunu’nun çağın gereklerine göre yeniden düzenlenmesi ve demokratik, çoğulcu bir çerçeveye kavuşturulması.

    Açıklamanın sonunda Federasyon, “Laik ve demokratik bir hukuk devleti için mücadelemizi kararlılıkla sürdüreceğiz” diyerek kamuoyuna çağrıda bulundu.

    HABER MERKEZİ