Etiket: thiv

  • TİHV Başkanı Bakkalcı: Müzakere Komisyonunun TBMM’ye irade beyanında bulunması gerekir-VİDEO

    TİHV Başkanı Bakkalcı: Müzakere Komisyonunun TBMM’ye irade beyanında bulunması gerekir-VİDEO

    PİRHA- THİV Başkanı Metin Bakkalcı, PKK lideri Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat’ta yaptığı ‘Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nın çok önemi olduğunu belirterek “Sembolik anlamda da olsa silah bırakma, kendi başına çok kıymetlidir. Amasız, fakatsız herkesin buna sahip çıkması gerekir” dedi. Bakkalcı, Ayrıca TBMM bünyesinde kurulan ‘Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi’ komisyonunun TBMM’ye irade beyanında bulunması gerektiğine dikkat çekmek için çağrıda bulunduklarını belirtti.

    Abdullah Öcalan tarafından 27 Şubat’ta yapılan Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nın ardından PKK, kendini fes ederek bir kısım silahları yaktı. Yeni sürece dair Meclis’te Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu kurularak çalışmalara başladı.

    Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Başkanı Metin Bakkalcı, Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne ilişkin PİRHA’ya konuştu.

    “MÜZAKERE KONUSU OLAMAYACAK KONULAR!”

    Metin Bakkalcı, sürece dair Meclis’te bir araya gelen komisyon üyelerinin, ilk toplantısında usul ve esasları belirlediklerini işaret ederek “Demokrasi, evrensel insan hakları değer ve ilkelerine dayalıdır. O temel ilkeleri dediğimiz bütün meseleler, bir müzakere konusu olamayacak konulardır” diye belirtti.

    TİHV Başkanı Metin Bakkalcı, konuşmasına şu cümlelerle devam etti:

    “Aslında bu komisyon, amacını özgürlük, demokrasi ve hukuk devleti alanlarında yapılacak olan çalışmaları değerlendirmek olarak kendileri tanımladı. Böyle tanımlamasına ancak mevcut durum üzerinden bakmak gerekir. Böyle tanımlayınca, bir insan hakları kurumu olarak bugüne kadar bütün raporlarımızda yer verdiğimiz Türkiye’nin üyesi olduğu Birleşmiş Milletler Avrupa Konseyi başta olmak üzere ilgili birimlerinin raporlarında da yer alan insan hakları durumumuzla ilgili çok kısa bir değerlendirmede bulunmak istiyorum.

    Türkiye’de insan haklarına dayalı rejim fikri önemli ölçüde terk edilmiştir. Bütün raporlarımızda söylediğimiz gibi kavramlar itibariyle özgürlükler, demokrasi ve hukuk devleti açısından ne yazık ki bu değerlerin tahrip olduğu bir dönemde yaşıyoruz.

    Bu yaşananlar sonucunda bir planlamanın zorunlu olduğu, bu noktada insan hakları kurumu olarak diyoruz ki demokrasi kendi başına bir değerdir. Dolayısıyla demokrasinin aslında evrensel insan hakları değer ve ilkelerine dayalı gerçekleşebilir olan demokrasinin o temel ilkeleri dediğimiz bütün meseleler, bir müzakere konusu olamayacak konulardır. Bunda anlaşmak gerekir. Çünkü kendi başına bir değerse evrensel insan hakları, değer ve ilkeleri esas alınacaksa, temel referans bu olacaksa, burada bir mutabakat arama, ‘şuna şu kadar, buna bu kadar’ diye kimsenin haddi değil. Kimse böyle bir girişimde bulunmasın. Bu bakımdan komisyona ilk önerimiz; bir irade beyanında bulunmasıdır. Evrensel insan hakları değer ve ilkeleri, müzakere edilemeyecek temel normlar olarak kabul edilmekte olup, komisyon çalışmalarında bu değer ve ilkelerin tartışma dışı bir konu olarak gözetileceğini açıklıkla beyan etmelidir. Neden bunu söylüyorum? Bu beyan, konuşmanın müzakere süreçlerinin çerçevesini de belirler.”

    “KONUŞMAK ÇOK GÜZEL AMA ÖNEMLİ OLAN BİR  YOLA GİRMEKTİR”

    Neye dayalı konuşacağız? Hangi referanslarla konuşacağız? Konuşmak kendi başına güzel ama bir yola gitmek için temel referanslarımızın olması gerekir. Bu irade beyanı aynı zamanda mevcut durumda ülkemizde mevcut anayasa ve yasaların yanı sıra Türkiye’nin üyesi bulunduğu Birleşmiş Milletler Avrupa Konseyi’nin ilgili sözleşmelerine mutlak anlamda uymak gerekir. Türkiye’de sonuç olarak fiili idari eylemlerle bunlar uygulanmıyor.”

    “ÖNEMLİ OLAN ÖLÜMLERİN DURMASIDIR”

    Metin Bakkalcı, Türkiye’nin, üyesi bulunduğu kurumların ilgili sözleşmelerine aykırı eylemlere derhal son vermesi gerektiğini de vurguladı. Bakkalcı, 27 Şubat çağrısının çok önemi olduğunu da işaret ederek “Sonuç olarak PKK, silahlı mücadeleyi sonlandırdığını, kendini feshedeceğini söz ettikten sonra silah imhasına ilişkin bir etkinlik düzenlendi. Sembolik anlamda da olsa silah bırakma, kendi başına çok kıymetlidir. Amasız, ancaksız herkes buna sahip çıkmalıdır” dedi.

    Bakkalcı, konuşmasının devamında şu konulara dikkat çekti:

    “Hangi koşuldaymış, ne pazarlık yapılmış gibi yaklaşımların hiçbir önemi yok. Silah bırakma demek, en azından bundan sonra ölümü engellemek demek. En azından bundan sonrası için bu ölme potansiyelini taşıyan her kesimden insanın yakınlarında bu kaygıların azaltılması demek.

    Benim gibi elinde silah olmayanlar, burada söz sahibi olanlar değiliz. Muhataplar ne koşulda konuşacaklarsa konuşurlar. Mesele silah bırakma meselesi. Ama biliyoruz ki dünyanın pek çok deneyiminden süzülmüş Birleşmiş Milletler’in de silahsızlanma, yeniden entegrasyon adı altında çok değerli bir programı var. Bu program, bu silah bırakmanın başarıyı ulaşması son derece kolaylaştırıcıdır.

    “YENİDEN ENTEGRASYON SAĞLANMASI ÖNEMLİ”

    Metin Bakkalcı, Meclis komisyonuna Birleşmiş Milletler’in silahsızlanma, terhis, yeniden entegrasyon, programının gereklerine uyması konusunda öneride bulunduklarını da söyleyerek şöyle devam etti:

    “Bu konuda bütün toplum olarak biz insan hakları kurumları olarak da tabii ki herkesin katkısına da ihtiyaç olduğu aşikardır. Bu sürece ilişkin meselenin özünde bir boyutuyla da bir Kürt meselesi, hangi kavram kullanılsa kullanılsın meselenin kendisinde yatmaktadır. Kürt meselesi, asli olarak ekonomik, sosyal, siyasi, kültürel, hukuki pek çok boyutu olan bir meseledir. Aslında çözümü insanı esas aldığınız zaman basit iken yaşanan bütün bu süreçler içerisinde ne yazık ki karmaşık hale gelmiştir. Bu mesele temel özü itibariyle hak ve özgürlüklerin güvence altına alınması meselesidir. Dolayısıyla bu kapsamlı programlar tabii ki bir komisyon çalışmasına sıkıştırılacak bir konu değildir. Ama komisyon, bu konuda bunun önünü açacak bir yaklaşım sergilemeli, gerekli hazırlıkları yapmalıdır.

    Tabii ki gelecek son derece önemli. Ama burada şu iki hususu hatırlatmak isterim. Türkiye’de yaşıyoruz. Geleceğe bakalım ama geleceğe bakabilmek için bilelim ki geçmişimiz çok ağır yüklerle yüklüdür. Bu ülke tamamlanamayan yasalar ülkesidir.

    “KÜRT MESELESİ ÇÖZÜME KAVUŞMADIĞI İÇİN BU KADAR ACI YAŞANDI”

    Ne yazık ki Kürt meselesine, demokratik çözüme kavuşmadığı için büyük acılar ve travmalar yaşandı. Yaşanan ağır acılar ya da Kürt meselesinin dışında pek çok konu nedeniyle Alevilerle ya da başka kimliklerle ilgili pek çok konuda çok ağır travmalar yaşandı bu ülkede. Yaşanan bu travmalar nedeniyle bu yükten kurtulamadıkça bu yükle bizim kavramlarımızla baş etme programlarını etkin olarak uygulamadıkça geçmiş geçmişte kalamıyor. O travmatik belleğin ötesinde hep beraber, bir geleceğe, kolektif bir belleği yazabilmek açısından bu geçmişe yönelik travmatik etkilerden arınma programları gerekiyor.

    Onarım, her boyutuyla ve bir daha tekrarlanmayacak bir ortamın yaratılmasını birlikte konuşarak, birbirimizi bir öteki ile ancak  bu travmanın etkilerinden arınmak olanaklı. Bir öteki ile konuşarak, bunun ortamlarını yaratarak ama evrensel insan hakları değer ve ilkelerine esas alan, hürmet eden programlara gerek var. Dolayısıyla beşinci önerimiz de komisyona bu programlarda saf bir komisyon meselesi olamaz. Konunun bütün kesimlerinin katılımıyla bu süreçlerin planlanması gerekiyor.

    Bir müzakereden bahsediliyor. Bir müzakere demek aynı zamanda bir dilin, bir çoğunluğun, nispi çoğunluk, nitelikli çoğunluk ve benzeri gibi kavramlara sıkışacak bir şey değildir müzakere. Müzakere demek bir ötekiyle yürüyeceğimiz bu yolda konuşmaya başlarken kendi pozisyonumuzu zorlayarak onu kabul ettirme telaşından ziyade birlikte bir başka düzeye doğru çıkabilmeyi ön kabul olarak içselleştirmek gerekir. O yüzden bu tartışmalara da böyle bir not düşmek istiyorum.”

    “BİRLİKTE YAŞAMANIN YOLLARINI HER HALÜKARDA BULACAĞIZ”

    THİV Başkanı Metin Bakkalcı son olarak birlikte yaşamanın önemine değinerek “Her halükârda bu ülke, bu yaşanan acıları tabii ki etkili programları uygulayarak, barış içinde, eşit yurttaşlar olarak hiç kuşkusuz birlikte yaşamanın yollarını her hâlükârda bulacaktır. Bugüne kadar bulmalıydık. Kendi adımıza bu konuda, tabii ki bir tür özürlerimizle üzüntümüzü söylemek isteriz. Bugüne kadar başaramadık. Çok şey yapıldı ancak başaramadık, çok geç kalındı. Evrensel insan hakları değer ve ilkelerine dayalı, çok daha etkin bir çaba içerisinde olmalıyız” diye konuştu.

    Cebrail ARSLAN/ANKARA

     

  • 22. Ayşenur Zarakolu Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülü sahiplerine verildi!-VİDEO

    22. Ayşenur Zarakolu Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülü sahiplerine verildi!-VİDEO

    PİRHA – İnsan hakları savunucusu ve yayıncı Ayşenur Zarakolu anısına verilen ‘Ayşenur Zarakolu Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülü bu yıl gazeteciler Çiğdem Toker, Metin Cihan ve Şano Ar Tiyatroda Sanat Topluluğu’na verildi.

    İnsan hakları savunucusu ve yayıncı Ayşenur Zarakolu’nun yaşamını yitirmesi sonrasında, 2003 yılından bu yana verilen ‘Ayşenur Zarakolu Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülü’nün 22.si sahiplerini buldu.

    Türkiye İnsan Hakları Vakfı ve İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi tarafından oluşturulan seçici kurul, “İnsan hakları ve barış için mücadelede ısrar” teması ile bu yıl gazeteciler Çiğdem Toker, Metin Cihan ve Şano Ar Tiyatroda Sanat Topluluğu’na ödüllerini verdi.

    İnsan Hakları Derneği’nde yapılan törene katılım bir hayli yoğun oldu.

    Törenin yapıldığı salona Zarakolu’nun fotoğrafları asıldı. Programın sunuculuğunu ise Kerem Fırtına ile Jiyan Tosun yaptı.

    Hakkında yürütülen soruşturmalar nedeniyle ülkeyi terk eden Gazeteci Metin Cihan adına ödülü avukatı Özgür Urfa aldı.

    AYŞENUR ZARAKOLU HAKKINDA!

    Türkiye’de düşünce, ifade ve yayınlama özgürlüğünün genişlemesine yayıncılık yoluyla katkı vermek için mücadele etmiş; çalışmalarıyla uluslararası ödüllere değer görülmüştür. Ragıp Zarakolu ile birlikte Belge Yayınları’nın kurucu ortağıydı.

    1986 yılında kuruluşundan itibaren İnsan Hakları Derneği’nde aktif rol aldı. Zarakolu ayrıca İstanbul Hukuk Fakültesi’nde başladığı hukuk öğrenimini, anayasa hukukçusu Orhan Aldıkaçtı ile giriştiği, Türk Ceza Kanunu’nun 141 ve 142. maddelerine ilişkin bir tartışma nedeniyle bıraktı. Öğrenimini Edebiyat Fakültesi’nin Sosyoloji bölümünde tamamladı.

    Öğrencilik yıllarından itibaren siyasetin içinde aktif olarak yer aldı. Türkiye İşçi Partisi gençlik kollarında ve Yol-İş sendikasında çalıştı. Dev-Genç örgütlenmesinin öncülü olan Fikir Kulüpleri Federasyonu’nun kurulmasında rol aldı.

    1990-1997 yılları arasında hakkında açılan dava sayısı otuzu geçti. Fransız bir yazarın Ermeni Kırımı üzerine olan yazılarını yayımladığı için 1993 yılında iki yıl hapis cezasına çarptırıldı. 1994 ve 1996 yıllarında iki kez beşer ay hapis yattı ve siyasi hakları kaldırıldı. Siyasi hakları kaldırılmadan önce Demokrasi Partisi (DEP) ve Halkın Demokrasi Partisi (HADEP) Parti meclislerinde görev yaptı.

    1995 yılında Türkiye Yayıncılar Birliği’nin Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülü’ne değer görüldü. İnsan Hakları İzleme Örgütü’nden 1996 yılında “Hellman/Hammett”; Amerikan Pen’den 1997’de; Dünya Yayıncılar Birliği’nden “Düşünce, Yazma, Yayınlama Özgürlüğü” ödülünü 1998 yılında aldı. 1997’de The New York Times, Zarakolu’yu “Türkiye’nin sansür yasalarına meydan okuyanlardan biri” olarak tanımladı.

    “Mare Nostrum” adı altında Anadolu ve Akdeniz edebiyatına ait eserler yayınladı, Yunan edebiyatına geniş yer verişi nedeniyle, Yunanistan’daki Abdi İpekçi Komitesi tarafından 1999’da Türk-Yunan Barış ve Dostluk Ödülü’ne layık görüldü.

    Zarakolu, 28 Ocak 2002’de kanser nedeniyle İstanbul’da yaşamını yitirdi.

    PİRHA/İSTANBUL

  • ‘İşkenceyi deprem siyaseti haline getirmek insanlığa ve topluma karşı suçtur!’

    ‘İşkenceyi deprem siyaseti haline getirmek insanlığa ve topluma karşı suçtur!’

    PİRHA- TTB İnsan Hakları Kolu, TİHV ve İHD deprem bölgesinden gelen şiddet ve işkence iddialarıyla ilgili ortak bir açıklama yaparak, “Bizzat deprem mağduru sığınmacı ve mültecilere yönelik nefret suçlarının işlenmesi, somut kanıta ve bilgiye dayanmadan birtakım insanların yağmacı ilan edilmesi, hukukun işletilmeyip, işkence ve diğer kötü muamele boyutunda şiddete başvurulması hiçbir şekilde kabul edilemez” dedi.

    Türk Tabipler Birliği (TTB) İnsan Hakları Kolu, Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) ve İnsan Hakları Derneği (İHD) deprem bölgesinden gelen şiddet ve işkence iddialarıyla ilgili ortak bir açıklama yaptı.

    İşkencenin evrensel insan hakları hukukuna göre istisnasız bir yasak olduğu hatırlatılan açıklamada,  “Ağır bir insanlık dramı yaşadığımız şu günlerde insanlık suçunu normalleştirmeyi ve acıyı araçsallaştırarak acı çektirmeyi deprem siyaseti haline getirmenin kendisi, bizzat insanlığa ve topluma karşı suç niteliğindedir” denildi.

    Yetkililerin işkenceyi derhal kamuoyu önünde net ve kesin bir şekilde kınaması ve işkence iddialarıyla ilgili etkin ve tarafsız bir soruşturma başlatması talep edildi.

     “DEPREMİN YIKICI ETKİSİYLE İNSAN HAKLARI İLKE VE DEĞERLERİNE SAHİP ÇIKARAK BAŞ ETMELİYİZ”

    Açıklamada şunlar ifade edildi:

    Geçtiğimiz günlerde kurumlarımız tarafından yapılan çeşitli açıklamalarda arama kurtarma çalışmalarında, sağ kalanlara verilen sağlık hizmetleri ve yardımlarda yaşanan ciddi sorunlara ve felaketin boyutlarıyla orantılı bir koordinasyonun sağlanamadığına değinmiş, yaşanan insan hakları ihlallerine dikkat çekmiştik. Özellikle de depremin yol açtığı ağır acı ve yıkımla ancak insan hakları ilke ve değerlerine sahip çıkarak ve toplumsal dayanışmayı büyüterek baş edilebileceğini, altını çizerek ifade etmiştik. Kendimizi tekrar etme pahasına vurgulamak isteriz ki, depremlere hazırlıklı olmanın bilimsel gereklerinin yerine getirilmemesi, öncesinde ve sonrasında yapılan ciddi hatalar, ihmaller ve suiistimaller/yolsuzluklar nedeniyle depremin yol açtığı yıkımda insan faktörünün etkisi çok büyüktür. Bu nedenle yaşanan depremi kendi başına ağır insan hakları ihlali olarak değerlendirmek gerekmektedir. Dolayısıyla da depremin yol açtığı tüm sorunlarla mücadele ederken sadece siyasal iktidarın değil toplumun da yol gösterici kılavuzu insan hakları bakış açısı olmalıdır.

    “DEPREM BÖLGESİNDEN DEHŞET VERİCİ İNSAN HAKLARI İHLALLERİ HABERLERİ GELMEYE BAŞLADI”

    Maalesef son birkaç gündür deprem bölgesinden dehşet verici insan hakları ihlalleri haberleri gelmeye başladı. Özellikle de sosyal medyada paylaşılan, teyit edilmeye muhtaç birtakım şiddet ve işkence görüntülerini dehşet içinde izliyoruz. Bilhassa siyasal otoritenin OHAL ilanını “fitne fesat grupları”na ve “yağmacılar”a engel olma gerekçesiyle savunan ifadelerinden sonra bu tür ihlal iddia ve haberlerinde görülen artış, oldukça düşündürücüdür. Her toplumda böylesi büyük kaosa yol açan olağanüstü durumlarda, koşullardan yararlanarak çıkar sağlamaya çalışan kötü niyetli kişi ve gruplar var olabilir. Elbette bunlarla mücadele edilmeli, verdikleri zararı en aza indirmeye yönelik tedbirler alınmalıdır. Ancak tedbirler alınırken yukarıda da belirttiğimiz gibi herkesin kılavuzu insan hakları ilke ve değerleri olmalıdır.

    “HUKUKUN İŞLETİLMEYİP, İŞKENCE VE ŞİDDETE BAŞVURULMASI HİÇBİR ŞEKİLDE KABUL EDİLEMEZ”

    Ne var ki, geliştirilen güvenlik tedbirlerinin ve özensiz suçlama dilinin hızla ayrımcılığa, nefret söylemine işkence ve diğer kötü muameleye varan şiddete dönüştüğünü endişe ile izliyoruz. Bu gelişmeler bugün en fazla ihtiyaç duyduğumuz şeyi, yaraları sarmanın tek çaresi olan toplumsal dayanışmayı doğrudan tahrip etmektedir. Tüm gösterişli ve iddialı söylemlere karşın kamusal gücün yetersiz kalması nedeniyle destek ve yardım çalışmalarının gecikmesi, bunun da can kaybını arttırması sonucu toplumda oluşan haklı öfkenin yanlış hedeflere yöneltilerek, bizzat deprem mağduru sığınmacı ve mültecilere yönelik nefret suçlarının işlenmesi, somut kanıta ve bilgiye dayanmadan birtakım insanların yağmacı ilan edilmesi, hukukun işletilmeyip, işkence ve diğer kötü muamele boyutunda şiddete başvurulması hiçbir şekilde kabul edilemez.

    TALEPLER SIRALANDI

    Öncelikle;

    -Her düzeyde yetkililer işkenceyi ve işkenceciyi öven, teşvik eden söylemlerden vazgeçmeli, uluslararası mekanizmaların tavsiyeleri doğrultusunda işkence uygulamaları en üst düzeyde siyasi otorite tarafından derhalkamu önünde net ve kesin bir şekilde kınanmalı, bu tür fiillerin cezasız bırakılmayacağı güvencesini verilmelidir.

    -İşkencenin belgelenmesi ve raporlandırılması bir BM belgesi olan ‘İstanbul Protokolü’ ilkelerine göre yapılmalıdır.

    -İşkenceye ilişkin iddialar hızlı, etkin, tarafsız bir şekilde soruşturulmalı, bağımsız heyetlerce araştırılmalı, adli yargılama süreçlerinin her aşamasında uluslararası etik ve hukuk kurallarına uygun davranılmalıdır.

    -Gözaltı koşullarında usul güvenceleri eksiksiz olarak uygulanmalıdır.

    -Olağanüstü hal ilan edilen yerlerde gözaltı süresini dört günden yedi güne uzatılmasını sağlayan 11 Şubat 2023 tarihli Cumhurbaşkanı Kararnamesi derhal geri çekilmelidir.

    -OHAL ilanından derhal vazgeçilmelidir.

    Sonuç olarak, yaşanan işkence ve diğer kötü muamelelerin tespit ve belgelenmesi, onarım ve hukuki süreçlerinde etkin görevimizi kararlılıkla sürdüreceğimizi bir kez daha yineliyor, işkence ve kötü muameleye maruz kalanların kurumlarımıza başvurabileceklerini hatırlatmak istiyoruz.”

    (HABER MERKEZİ)

  • İHD ve TİHV’den 26 Haziran açıklaması: İşkence, halen Türkiye’nin en başat insan hakları sorunu!

    İHD ve TİHV’den 26 Haziran açıklaması: İşkence, halen Türkiye’nin en başat insan hakları sorunu!

    PİRHA – Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) ve İnsan Hakları Derneği (İHD), 26 Haziran BM İşkence Görenlerle Dayanışma Günü nedeniyle açıklama yayınladı. Hak savunucuları, işkencenin hâlen Türkiye’nin en başat insan hakları sorunu olduğu vurgusunu yaptı.

    İHD ve TİHV, 26 Haziran İşkence Görenlerle Dayanışma Günü nedeniyle yaptıkları açıklamada, sokak ve açık alanlarda işkence ve kötü muamelenin görülmemiş boyuta ulaştığına dikkat çekti.

    Birleşmiş Milletler (BM), “İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı ya da Onur Kırıcı Muamele ya da Cezaya Karşı Sözleşme”nin yürürlüğe girdiği 26 Haziran gününü, 1997 yılında “İşkence Görenlerle Dayanışma Günü” olarak ilan etti. Gün dolayısıyla İHD ve TİHV ortak açıklama yayınladı.

    EN BAŞAT İNSAN HAKLARI SORUNU OLAN ÜLKE!

    Türkiye’nin de altına imza attığı BM İşkenceye Karşı Sözleşme’nin insanın sahip olduğu onur ve değeri korumak için işkenceyi mutlak olarak yasakladığına dikkat çekilen açıklamada, işkencenin hâlen Türkiye’nin en başat insan hakları sorunu olduğu vurgulandı.

    Açıklanan bilgi notuna göre, 2021 yılında 984, 2022 yılının ilk 5 ayında ise 380 kişi, işkence ve kötü muameleye maruz kaldığı gerekçesiyle TİHV’e başvurdu.

    İHD Dokümantasyon Birimi’nin tespitlerine göre, geçtiğimiz yıl resmi gözaltı yerlerinde 531 kişi işkence ve diğer kötü muameleye maruz kaldı. TİHV Dokümantasyon Merkezi’nin tespitlerine göre 2021 yılında resmi gözaltı yerlerinde en az 142 kişi işkence ve diğer kötü muameleye maruz kaldı.

    2021 yılında İHD Dokümantasyon Birimi’nin tespitlerine göre 2 kişi gözaltında şüpheli şekilde yaşamını yitirdi, 1 kişi yaralandı.

    İŞKENCENİN ARTMASINDAKİ NEDEN CEZASIZLIK KÜLTÜRÜ!

    Açıklamada, sokak ve açık alanlarda, resmi olmayan gözaltı yerlerinde ve gözaltı dışındaki ortamlarda yaşanan işkence ve diğer kötü uygulamaların önceki yıllara kıyasla arttığı vurgusu da yapıldı.

    İşkenceyi önleme ve durdurma yükümlülüğünün öncelikle devletlere ait olduğu belirtilen açıklamada, şu konularda hızla adım atılması çağrısı yapıldı:

    “İşkencenin ülkemizde bu boyutta olmasının en temel nedeni işkence yasağının mutlak niteliği ile bağdaşmayan çok ciddi bir cezasızlık kültürünün varlığıdır. Her şeyden önce sıradan bir kural haline getirilmeye çalışılan cezasızlık politikalarına son verilmelidir.

    Her düzeyde yetkililer işkenceyi ve işkenceciyi öven, teşvik eden söylemlerden vazgeçmeli, uluslararası mekanizmaların tavsiyeleri doğrultusunda işkence uygulamaları kamuya açık bir şekilde kesin olarak kınanmalıdır.

    Gözaltı koşullarında usul güvenceleri eksiksiz olarak uygulanmalıdır.

    Gözaltı süreleri kısaltılmalıdır.

    Mevcut Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu (TİHEK) kaldırılmalı, BM İşkenceye Karşı Sözleşmeye ek Protokol (OPCAT) ve BM Paris Prensiplerine uygun tümüyle bağımsız yeni bir ulusal önleme mekanizması oluşturulmalıdır.

    Kolluk Gözetim Komisyonu tarafsız ve bağımsız hale getirilmelidir.

    İşkencenin belgelenmesi ve raporlandırılması bir BM belgesi olan ‘İstanbul Protokolü’ ilkelerine göre yapılmalıdır.

    İşkenceye ilişkin iddialar hızlı, etkin, tarafsız bir şekilde soruşturulmalı, bağımsız heyetlerce araştırılmalı, adli yargılama süreçlerinin her aşamasında uluslararası etik ve hukuk kurallarına uygun davranılmalıdır.

    Hapishaneler insan hakları ve hukuk örgütlerinin denetimine açılmalıdır.

    CPT raporlarının tümü açıklanmalı ve tüm tavsiyelere uyulmalıdır.”

    PİRHA/ANKARA

  • THİV ve İHD’den ortak açıklama: Savaş, ekranlarda gösterilenlerden ibaret değildir! -VİDEO

    THİV ve İHD’den ortak açıklama: Savaş, ekranlarda gösterilenlerden ibaret değildir! -VİDEO

    PİRHA – Türkiye İnsan Hakları Vakfı (THİV) ile İnsan Hakları Derneği (İHD), Rusya’nın Ukrayna’ya açtığı savaşa ilişkin açıklama yaparak “Rusya, Ukrayna’ya yönelik saldırı ve işgalini derhal sonlandırmalıdır. Sorunların halkların doğrudan katılımıyla, barışçıl yöntemlerle çözüme kavuşturulması sağlanmalıdır” dedi.

    Rusya’nın Ukrayna işgaline ilişkin bir tepki de TİHV ve İHD’den geldi. “Rusya, Ukrayna İşgaline Derhal Son Vermelidir!” çağrısı ile Sakarya Caddesinde açıklama yapan kurumlar, “Yaşamı Ateşe Vermeyin!” mesajını verdi.

    İki kurum adına ortak basın açıklamasını İHD Eş Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan okudu. Rusya ordusunun işgalini “Tüm insanlık için endişe verici” olarak yorumlayan Türkdoğan, savaşla birlikte yaşanacak felaketin boyutlarına dikkat çekti.

    “YAŞAMI ATEŞE VERMEYİN”

    Öztürk Türkdoğan, savaşların ağır insan hakları ihlallerine yol açtığının altını çizerek şu çağrıda bulundu:

    “Savaş, ekranlarda gösterilen haritalardan ve patlama görüntülerinden ibaret değildir. Savaş; ölümdür, göçtür, açlıktır, işkence ve zulümdür. Temel hak ve özgürlüklerin rafa kaldırılması, kentlerin, kültürlerin ve ekolojinin tahribatıdır.

    Savaş, sadece saldırıya uğrayan ülkede yaşayanlar için değil saldırıyı gerçekleştiren devlette yaşayanlar için de bir baskı ve şiddet aracıdır. Barıştan yana söz söylemenin bile suç sayılması, hukukun, insan haklarının rafa kaldırılmasıdır.

    Biz insan hakları savunucuları, dünya üzerinde yaşayan milyonlarca insanın da bizimle aynı duyguları paylaştığına olan inancımızla, ‘Savaşa hayır, barış hemen şimdi’ diyoruz. Geçtiğimiz yüzyılda yaşanan savaş ve yıkımlardan alınan derslerle oluşturulan uluslararası mekanizmaların gelişmeler karşısındaki suskunluğuna mahkum olmadığımızı haykırıyor ve şu çağrıda bulunuyoruz:

    Rusya, Ukrayna’ya yönelik saldırı ve işgalini derhal sonlandırmalıdır.

    Sorunların halkların doğrudan katılımıyla, barışçıl yöntemlerle çözüme kavuşturulması sağlanmalıdır.

    NATO ve diğer üçüncü taraf devlet ve kurumlar, Ukrayna’da yaşanan acıları istismar ederek, çatışma ve gerilim iklimini tırmandıracak, silahlanma yarışına hız kazandıracak adımlar atmaya yeltenmemelidir.

    Başta Birleşmiş Milletler (BM) olmak üzere uluslararası mekanizmalar, varlık sebeplerine ve değerlerine uygun şekilde harekete geçip, yeni trajediler yaşanmasına engel olmalıdır.

    Çatışmalar devam ettiği sürece tarafların, sivillerin yaşam haklarına, barınma haklarına ve altyapı ve temel ihtiyaçlara erişim hakkına özel hassasiyet gösterilmelidir.

    Çatışma koşullarında yaşanan hak ihlallerinin izlenmesi için çaba gösteren insan hakları savunucuları ve yaşananları aktaran gazeteciler tüm taraflarca korunmalıdır.

    Taraflar barış ve diyalog talebini dile getirenlere yönelik baskı ve şiddetten vazgeçmelidir.

    Şairlerin diliyle;

    ‘cenge ve cengavere hayır, ölüm kusanlara, yeryüzünü karartanlara

    insan bitince başlar kavga

    yaşamı ateşe vermeyin

    insanlar barışa barışa…”

    PİRHA/ANKARA

  • THİV: 1220 insan hakları savunucusu baskı ve zorluklara maruz kaldı

    THİV: 1220 insan hakları savunucusu baskı ve zorluklara maruz kaldı

    PİRHA- TİHV’in açıkladığı verilere göre, 2021 yılının son dört ayında en az 1220 insan hakları savunucusu baskı ve zorluklarla karşı karşıya kaldı, 519 insan hakları savunucusuna ceza kovuşturması yapıldı.

    Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) tarafından Adana, Ankara, Diyarbakır, İstanbul, İzmir, Van ve çevre illerindeki insan hakları savunucularına yönelik baskı ve zorlukları tespit etmek ve savunucular ile dayanışmayı güçlendirmek amacıyla kurulan Bölgesel Dayanışma ve İş Birliği Grupları tarafından tespit edilen bilgilere dayanılarak hazırlanan “Türkiye’de İnsan Hakları Savunucularının Karşılaştığı Baskı, Engel ve Zorluklara İlişkin Bilgi Notu (1 Eylül – 31 Aralık 2021)” kamuoyuyla paylaşıldı.

    Paylaşılan verilerde, Türkiye’de insan hakları savunucuları ve sivil toplum aktörleri, insan hakları ihlallerini görünür kıldıkları ve yetkililerin insan haklarına aykırı politika ve uygulamalarına karşı yürüttükleri faaliyetleri nedeniyle baskı, engel ve zorluklarla karşı karşıya kaldığı belirtildi.

    “833 İNSAN HAKLARI SAVUNUCUSUNA YARGISAL TACİZ UYGULANDI”

    2021’in son dört ayında 1220 insan hakları savunucusuna yönelik olarak yargısal taciz, idari taciz, tehdit ve misilleme müdahalelerinden en az biri veya birkaçı birden uygulandı.

    İnsan hakları savunucularının haklarında açılan temelsiz ceza soruşturma ve kovuşturmalar, hukuka aykırı ve keyfi gözaltı ve tutukluluk işlemleri ve sivil toplum kurumlarına yapılan baskın ve aramalarla yargısal tacize uğradığı belirtilen verilerde, “İnsan hakları savunucularına yönelik uygulanan bu ceza hukuku tedbirlerinin caydırıcı etkisi, savunuculuk iklimini bütünüyle baskı altına almakta ve sivil alanı daraltmaktadır” denildi. 1 Eylül – 31 Aralık 2021 tarihleri arasında 833 insan hakları savunucusuna yargısal taciz uygulandı. 519 insan hakları savunucusuna karşı ceza kovuşturması yapılmıştır. 21 kişi hakkında mahkumiyet hükmü verilerek hapis cezasına veya adli para cezasına çarptırıldı.

    “TERÖRLE MÜCADELE MEVZUATI, İNSAN HAKLARI SAVUNUCULARINA KARŞI KULLANILIYOR”

    İnsan hakları savunucularına yönelik suçlamalar şu şekilde sıralandı:

    – 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na aykırı davranmak,

    – Görevi yaptırmamak için direnmek,

    – Halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek,

    – Suçu ve suçluyu övmek,

    – Suç işlemeye tahrik etmek,

    – Cumhurbaşkanına hakaret.

    Yine terörle mücadele mevzuatında düzenlenen çeşitli suçlar da insan hakları savunucularına karşı yaygın ve geniş şekilde kullanılıyor. Bu durum, insan hakları savunuculuğu faaliyetlerinin terör tanımı içinde değerlendirilerek meşruiyetinin ortadan kaldırılmasına neden oluyor.

    “TÜM BASKI VE ENGELLEMELERE SON VERİLMELİDİR”

    Bilgi notunda son olarak şu değerlendirme yer aldı:

    “Yukarıda tanımlanan tüm baskı ve engellemeler insan hakları savunucularına karşı şiddetin, nefretin, ayrımcılığın ve düşmanlığın beslendiği bir iklimin yaratılmasına sebep olmakta, insan haklarının toplum nezdinde meşruiyetinin zayıflamasına ve kriminalize edilmesine sebep olmaktadır. İnsan hakları değerlerini ve prensiplerini korumak için insan hakları savunucularına yönelik baskı ve engellemelere derhal son verilmelidir.”

    PİRHA/ANKARA

  • İnsan hakları örgütlerinden, tutuklu Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri için çağrı!

    İnsan hakları örgütlerinden, tutuklu Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri için çağrı!

    PİRHA-İnsan hakları örgütleri, üç ay önce tutuklanan Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri için çağrı yaptı. Yapılan açıklamada, “Türkiye yetkililerini, Ersin Berke Gök ve Caner Perit Özen’i derhal ve şartsız olarak serbest bırakmaya, bütün ‘Boğaziçi Direnişi’ protestocularını barışçıl ve meşru insan hakları faaliyetleri nedeniyle cezalandırmaktan başka bir amacı olmayan-yargı tacizi de dahil olmak üzere-bütün taciz fiillerine son vermeye çağırmaktadır” denildi.

    Boğaziçi Üniversitesi protestolarına katıldıkları gerekçesiyle 92 gündür tutuklu olan Ersin Berke Gök ve Caner Perit Özen hakkında açılan davanın ilk duruşması yarın (7 Ocak 2022) İstanbul 22. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülecek.

    Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) İnsan Hakları Derneği (İHD) İşkenceye Karşı Dünya Örgütü (OMCT) İnsan Hakları Savunucularının Korunması için Gözlemevi (OBS) Uluslararası İnsan Hakları Federasyonu (FIDH) İnsan Hakları Savunucularının Korunması için Gözlemevi (OBS) Türkiye yetkililerine çağrı yaparak “Gök ve Özen’i derhal ve şartsız olarak serbest bırakmaya ve barışçıl Boğaziçi Üniversitesi protestolarına katılanlar hakkındaki suçlamaları düşürmeye davet etmektedir” dedi.

    “GÖK VE ÖZEN’İN DURUMLARI HAKKINDA DERİN KAYGI DUYMAKTAYIZ”

    İnsan hakları örgütleri, 5 Ekim 2021’den bu yana tutuklu olan Gök ve Özen için şu çağrıyı yaptı:

    “Gök ve Özen, tutukluluklarının ilk 51 gününde tek kişilik hücrelerde tecrit edilmiştir. Halen İstanbul’da bulunan yüksek güvenlikli Silivri hapishanesinde tutulmakta olup uluslararası hukuka göre şüpheli veya sanıkların usuli haklarını ihlal eder şekilde yakınlarıyla görüşmelerine izin verilmemiş, eğitim hakları engellenerek üniversitedeki sınavlarına girememişlerdir. Ersin Berke Gök’e de tutuklanmasından bu yana beslenmesine uygun yiyecek verilmemiştir.

    Ersin Berke Gök, Caner Perit Özen ve Boğaziçi Üniversitesi öğrencisi sekiz kişilik bir grup 5 Ekim 2021 tarihinde Boğaziçi Üniversitesi rektörlük binası önünde açıklama yaptıkları sırada üniversitenin güvenlik görevlileri tarafından saldırıya uğramışlardır. Öğrenciler daha sonra karakola götürülmüş ve aynı gün Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan protestolara katılan öğrencileri ‘üniversitenin içindeki teröristler’ diyerek hedef almış, Rektör Naci İnci de öğrenciler hakkında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunmuştur.

    İstanbul 9. Sulh Ceza Hâkimliği 6 Ekim 2021’de Ersin Berke Gök ve Caner Perit Özen’in tutuklu yargılanmalarına, diğer öğrencilerin ise adli kontrol şartıyla serbest bırakılmalarına karar vermiştir.

    İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı 26 Ekim 2021 tarihinde Ersin Berke Gök ve Caner Perit Özen ve diğer 12 protestocu öğrenci hakkında 5 Ekim 2021’de Boğaziçi Üniversitesi rektörlüğü önünde düzenlenen barışçıl protestoya katıldıkları gerekçesiyle kanuna aykırı gösterilere katılarak ihtara rağmen dağılmama (2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu 32. madde), kişiyi hürriyetinden yoksun bırakma, kamu görevlisine görevini yaptırmamak için direnme ve ulaşım araçlarını kaçırma veya alıkoyma suçlamalarıyla (sırasıyla TCK 109., 265. ve 223. maddeler) iddianame düzenlemiştir. Ersin Berke Gök ve Caner Perit Özen hakkında 6 ila 32 yıl hapis cezası istenmektedir.

    Kurumlarımız Ersin Berke Gök ve Caner Perit Özen’in devam eden keyfi tutuklulukları ile Boğaziçi Üniversitesi protestolarına katılan diğer 12 öğrencinin maruz bırakıldığı yargı tacizini kuvvetle kınamaktadır. Bu protestolar Türkiye’de ifade özgürlüğü ve barışçıl toplantı özgürlüğü haklarına gittikçe artan şekilde yapılan baskılar karşısında gerçekleştirilmekte olup, bu durum Türkiye İnsan Hakları Vakfı, İnsan Hakları Savunucularının Korunması için Gözlemevi (OMCT-FIDH) ve İnsan Hakları Derneği tarafından da belgelenmiştir.

    Kurumlarımız ayrıca Türkiye’nin de taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 3. maddesi uyarınca yasaklanan işkenceye varan gözaltı öncesi kötü muamele ve insanlık dışı hapishane şartlarından dolayı Ersin Berke Gök ve Caner Perit Özen’in durumları hakkında derin kaygı duymaktadır.

    Kurumlarımız Türkiye yetkililerini, Ersin Berke Gök ve Caner Perit Özen’i derhal ve şartsız olarak serbest bırakmaya, fiziksel bütünlükleri ile ruhsal iyilik hallerini her koşulda güvence altına almaya, Gök ve Özen’in yanı sıra bütün ‘Boğaziçi Direnişi’ protestocularını barışçıl ve meşru insan hakları faaliyetleri nedeniyle cezalandırmaktan başka bir amacı olmayan -yargı tacizi de dahil olmak üzere- bütün taciz fiillerine son vermeye çağırmaktadır. Ayrıca yetkilileri Türkiye’deki insan hakları savunucularının meşru faaliyetlerini herhangi bir engelle karşılaşmaksızın ve misilleme kaygısı yaşamaksızın gerçekleştirebilmelerini her koşulda sağlama yönünde çağrıda bulunmaktayız.”

    PİRHA/ANKARA

  • Koronavirüs uyarısı: Cezaevlerini bir an önce boşaltılsın

    Koronavirüs uyarısı: Cezaevlerini bir an önce boşaltılsın

    PİRHA- İHD, TİHV, ÖHD, ÇHD, SES, CİSST, yayınladıkları ortak açıklamada, cezaevlerinin doluluk oranlarına dikkat çekerek, olası bir salgında acilen alınması gereken önlemleri sıraladı.

    İnsan Hakları Derneği (İHD), Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV), Özgürlük için Hukukçular Derneği (ÖHD), Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD), Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES), Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği(CİSST), “Covid-19 Salgını Ve Hapishanelerde Acilen Alınması Gereken Önlemler” başlık açıklama yayımladı.

    Açıklamada, “Hapishaneler kişisel alan ve hijyenin en az bulunduğu kapalı kurumlardır. Yoğun ve hareketli nüfus, hapishanelerin özellikleri ve organizasyonu bu tür salgınların yayılması için oldukça elverişli ortamlardır” denilerek şu görüşlere yer verildi:

    “Adalet Bakanlığı açıklamalarına göre Ocak 2020 itibariyle 355 hapishanede 294 bin mahpus olduğu açıklanmıştır. Bu da cezaevlerinin fiziksel koşullarının daha da kötüleşmesine ve hak mahrumiyetlerinde ciddi bir artışa yol açmaktadır. Bugün Türkiye cezaevlerinde İHD verilerine göre 2019 yılında tespit edilebilen 457’si ağır hastalığı bulunan toplamda 1333 hasta mahpus bulunmaktadır. Böylesi bir ortamda koronavirüs salgınından korunmak pek mümkün gözükmemektedir. Bu gibi kapalı kurumlarda virüsün yayılmasının ne kadar ciddi problemler yaratabileceği hali hazırda İtalya ve İran hapishanelerinde görülmektedir. Hapishanelerdeki mahpusların ve hapishane personelinin, mahpus yakınlarının ve avukatların sağlığı sorununun bir halk sağlığı sorunu olduğu göz önünde bulundurularak ilgili kamu kurum ve kuruluşların buralarda da gerekli önlemleri almaları gerekmektedir.”

    Açıklamada Adalet Bakanlığı’nın hapishaneler ile ilgili açıkladığı önlemlerin yetersiz olduğu belirtilerek, şunlar belirtildi:

    “Ağır hasta mahpusların salgın hastalık durumunda ciddi risk grubunda bulunması nedeniyle serbest bırakılarak infazlarının ertelenmesini, tutuklu olanların serbest bırakılmasını, virüsün özellikle 60 yaş üstü kişilerde ölümcül etkisi göz önünde bulundurularak 60 yaş üstü mahpusların tedbiren serbest bırakılarak infazlarının ertelenmesini, tutuklu olanların serbest bırakılmasını, hamile ve çocuklu kadınların (780 çocuk anneleri ile birlikte kalıyor), çocuğun üstün yararı ilkesi gözetilerek serbest bırakılmaları ve infazlarının ertelenmesini, çocuk tutukluların bir an önce serbest bırakılmasını, Terörle Mücadele Kanunu (TMK) kullanılarak suçlanan siyasi tutukluların bir an önce serbest bırakılmasını, son dönemde kamuoyu gündeminde olan infaz düzenlenmesine ilişkin yasa teklifi çalışmalarının infazda eşitlik ilkesi, infaz sürelerinin kısaltılması ve dezavantajlı mahpus grupların mağduriyetleri göz önünde bulundurularak derhal yasalaştırılmasını, tutuklamanın istisna olduğu gerçeğinden hareketle tüm tutukluların durumlarının dosya üzerinde incelenerek bir an önce tahliyelerinin sağlanmasını, mahpusların hak mahrumiyetine sebep olacak (şartla infaz süresinin uygulanması, görüş hakkı, sevk hakkı gibi) disiplin cezalarının uygulanmasından vazgeçilmesini savunuyoruz.

    Hapishanelerde mahpusların sağlıklarının korunabilmesi, bulundukları alan ve kendi kişisel temizliklerini sağlayabilmeleri için, acilen temizlik malzemelerinin kendilerine ücretsiz verilmesi ve parası olmayan mahpusların da temizlik ürünlerine erişimi sağlanmalıdır” denilerek, hapishanelerde de çevresel ve kişisel hijyenin sağlanması için gerekli önlemleri almanın, hastalığın yaygınlaşmasını önlemek için azami özen göstermenin hapishane idarelerinin ve devletin temel sorumluğu olduğuna işaret edildi.

    “HAPİSHANELERDE CORONA VİRÜS SALGINI İLE İLGİLİ ALINAN/ALINACAK ÖNLEMLER KAMUOYU İLE PAYLAŞILMALI”

    Yapılan ortak açıklamada son olarak şu talepler dile getirildi:

    “Hapishanelerdeki banyo, tuvalet gibi ortak alanların her gün dezenfekte edilmesi, mahpusların yeterli, dengeli ve sağlıklı beslenmesinin sağlanması, vitamin takviyesi yapılması, risk grubunda ve kişisel hijyenlerini sağlamakta yetersiz olan kronik hasta, engelli, yaşlı, çocuklu, hamile mahpusların adli kontrol yoluyla cezalarının ertelenmesi sağlanana kadar, kalabalık koğuşlar yerine kapasitesi ve hijyen koşulları uygun ortamlarda tutulması,

    *Sağlık Bakanlığı ve Türk Tabipleri Birliği’nin önerileri ve uyarıları dikkate alınarak hapishanelerde görev yapan tüm personelin bilgilendirilmesi,

    *Atılması gerekli olan adımların ve uyulması gerekli olan kuralların belirlenmesi,

    *Mahpusların iletişim araçlarına erişimlerindeki kısıt dikkate alınarak ilgili personel tarafından bu bilgilerin paylaşılması,

    *Telefonla görüş hakkının her mahpusa haftada en az iki kere olacak şekilde uygulanması,

    *Hapishane içine girecek kişilerin salgını önlemek için uyması gereken hijyen kuralları ve alması gereken önlemler konusunda bilgilendirilmesi, mahpuslarla temasın söz konusu olduğu durumlarda bu önlemlerin yanı sıra uygun ortam ve koruyucu malzemeler sağlanması,

    *Sağlık çalışanları başta olmak üzere mahpuslarla temas eden tüm çalışanlara koruyucu giysi ve malzeme temin edilmesi, özellikle risk grubunda olan çalışanlar başta olmak üzere tüm hapishane çalışanları için çalışma koşullarını da kapsayacak şekilde gerekli önlemlerin alınması, kurumda düzenli ve yeterli sayıda sağlık personelinin bulunması (sayının arttırılması),

    *Tüm mahpus, hapishane çalışanı ve mahpus yakınlarından olası belirtiler gösteren kişilerin testlerinin hızlı ve güvenilir şekilde yapılabilmesi için gerekli önlemlerin alınması, görüşlerin yapıldığı alanlarda mahpusların görüş haklarını ihlal etmeyecek şekilde hızla önlemlerin artırılması ve alanların sıklıkla dezenfekte edilmesi, mahpusların yakınlarıyla haberleşebilmesi için imkanların arttırılması,

    *Hapishanelere yakın yerlerde bulunan hastanelerde ve mahpuslara sağlık hizmeti verilen sağlık kurumlarında uygun – yeterli sağlık hizmeti verilebilmesi için gerekli önlemlerin alınması, mahpusların sağlık kurumlarına ve hastanelere ring araçlarıyla değil; daha hijyenik ve sağlığa uygun araçlarla taşınması,

    *Sağlık gerekçesiyle alınacak önlemlerin mahpusların temel haklarını ihlal etmeyecek şekilde uygulanmasına  özen gösterilmesi, hapishanelerde corona virüs salgını ile ilgili alınan/alınacak önlemler, karantina uygulamaları ile mahpusların sağlık durumları konusunda başta mahpusların aile ve avukatları olmak üzere kamuoyunun düzenli olarak bilgilendirilmesi zorunludur.”

    PİRHA/ANKARA

     

     

     

  • ‘Devlet içinden özel bir ekip kaçırma vakalarını organize ediyor’

    ‘Devlet içinden özel bir ekip kaçırma vakalarını organize ediyor’

    PİRHA –  İHD, THİV, ATO ve Hak İnsiyatifi, 2019 yılı içerisinde çeşitli tarihlerde kaçırılan altı kişiden dördünün Ankara Emniyeti’nde bulunması üzerine basın açıklaması yaptı. İHD Başkanı Öztürk Türkdoğan, “Devlet içerisindeki bir ekip, kaçırma vakaları yapmakta ve bu ekibe dokunulmamakta” dedi.

    İnsan Hakları Derneği (İHD), Türkiye İnsan Hakları Vakfı (THİV), Ankara Tabip Odası (ATO) ile Hak İnisiyatifi,  2019 yılı içerisinde farklı tarihlerde kaçırılan Salim Zeybek, Erkan Irmak, Yasin Ugan ve Özgür Kaya’nın Ankara Emniyeti’nde ortaya çıkması üzerine İHD Genel Merkezi’nde basın toplantısı düzenledi.

    Toplantıya, kaçırılan ve halen akıbetleri hakkında bilgi sahibi olunmayan Mustafa Yılmaz ile Gökhan Türkmen’in yakınları da katıldı.

    İHD Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan, zorla kaçırmalara biran önce son verilmesi gerektiğini söylerken etkili bir soruşturmanın da acilen başlatılması gerektiğini belirtti.

    Türkdoğan, devlet içerisinde oluşturulan bir ekibin söz konusu kaçırma vakalarını organize ettiğini iddia ederek “Bu ekibe bilinçli olarak dokunulmuyor. Artık bu devlet içi yapıları tasfiye etmeliler. Bir devlet açık açık bu kadar kanunsuzluk yapmamalı” dedi

    İKİ KİŞİNİN AKIBETİ HALA BİLİNMİYOR

    Öztürk Türkdoğan, halen Mustafa Yılmaz ile Gökhan Türkmen’den haber alınamadığını hatırlatarak “Türkiye eğer kanun devletiyse kanunlara uymalı. Yaşananların takipçisi olacağız” diyerek şunları söyledi:

    “Kişi özgürlüğü ve güvenliğinden yoksun bırakacak bir şekilde tehdit, baskı ve zorla kaçırma eylemi işkence ve kötü muamele yasağının ihlal edildiği ciddi bir suçtur. İnsanlığın ortak kazanımları, insan hakları sözleşmeleri ve yasal düzenlemeler; yaşam hakkı başta olmak üzere insan hakları konusunda ortak birikimi yok sayan ve ihlal eden her türlü davranışın mutlak yasak kapsamında olduğunu, bu davranışlara başvurulmasının hiçbir şekilde kabul edilemeyeceğini ve devletlerin bu tür işlemleri gerçekleştiren kişiler hakkında etkili bir soruşturma yaparak hakikati ortaya çıkartmasını benimser. Mutlak yasak kapsamında olan ve ağır insan hakları ihlali anlamına gelen bu tür uygulamaların bir daha yaşanmaması için sorumlular hakkında yasal işlemleri başlatmalı ve bu ve benzeri eylemlere asla başvurulamayacağının altını çizmeli, yasadışı olan bu uygulamalara son verilmesi için gerekli çalışmaları yürütmelidir.

    Güvenlik ve istihbarat birimleri de bu kurallardan muaf değildir ve faaliyetlerini hukuka uygun bir biçimde sürdürmelidir. Kişilerden baskı ve tehdit yöntemleriyle delil elde etme yöntemi işkence anlamına geleceği gibi tüm yasal metinlerde mutlak yasak kapsamındadır. Kamuoyuna yansıyan iddialar nedeniyle TBMM Güvenlik ve İstihbarat Komisyonu, işkence ve insan hakları ihlaline yol açan bütün eylemleri ortaya çıkartmak amacıyla alt komisyon kurarak istihbarat örgütlerinin faaliyetleri konusunda araştırma yapmalıdır.

    Biz insan hakları ve sağlık kurumları olarak hakikatin ortaya çıkartılmasını, gözaltında olan kişilerle ilgili usuli güvencelerin yerine getirilmesini, kötü muamele ve işkence iddiaları nedeniyle İstanbul Protokolü’nde tanımlanan yasal, etik ve mesleki standartlara uyulmasını ve hala kendilerinden haber alınamayan Mustafa Yılmaz ile Gökhan Türkmen’in de bulunmalarını ve konunun takipçisi olacağımızı buradan duyuruyoruz.”

    “ŞÜPHE VE ENDİŞELERİMİZİ ONAYLADILAR”

    Konuşmacılar arasında yer alan Akademisyen Kerem Altıparmak ise dört kişinin farklı tarih ve mekanlarda kaybolup, aynı gün ve saatte ortaya çıkmasının mümkün olamayacağını söyledi. Altıparmak ayrıca “Dört kişinin bu şekilde ortaya çıkartılmasıyla şüphe ve endişelerimizi onayladılar. Dosyalarda gizlilik kararı mevcut. Kayıp vakalarında böylesi karar verilemez. Müdafi ile görüştürmeme durumu olamaz” yorumunu yaptı.

    “BEKLEMENİN ACISI ÇOK ZOR”

    Kaçırılan Mustafa Yılmaz’ın eşi Sümeyye Yılmaz ise 163 gündür bekleyiş içerisinde olduğunu söyleyerek “Eşimin yaşayıp yaşamadığını bilemiyorum. Ben de yaşayan ölü gibiyim. 4 Kişi ortaya çıktıktan sonra endişem daha çok arttı. Beklemenin acısı çok zor. Herkesi bu insanlık suçuna duyarlı olmaya çağırıyorum” dedi.

    PİRHA / ANKARA

  • İHD ve THİV 10 Aralık resepsiyonu düzenledi: Pes etmeyenlerin şarkısını söylüyoruz

    İHD ve THİV 10 Aralık resepsiyonu düzenledi: Pes etmeyenlerin şarkısını söylüyoruz

    PİRHA-İHD İstanbul Şubesi ve THİV, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 70’inci yıl dönümü dolayısıyla resepsiyon düzenledi. Resepsiyona HDP milletvekilleri, HDK eş başkanları ve insan hakları savunucuları katıldı.

    İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 70’inci yıl dönümü dolayısıyla İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı (THİV) resepsiyon düzenledi.

    Resepsiyona Hakların Demokratik Partisi (HDP) İstanbul Milletvekili Hüda Kaya, Hakların Demokratik Kongresi (HDK) Eş Başkanı Onur Hamzaoğlu, HDP Muş Milletvekili ve HDK Eş Sözcüsü Gülistan Kılıç Koçyiğit ile insan hakları savunucuları katıldı.

    MAHPUS İNSAN HAKLARI SAVUNUCULARI ANILDI

    Resepsiyonda konuşan İHD İstanbul Şube Başkanı Gülseren Yoleri, resepsiyonu Osman Kavala’nın işletmecisi olduğu Cezayir Restaurant’ta yaptıklarını hatırlatarak, Osman Kavala, İHD eski yöneticilerinden Hasan Ceylan ve İHD Malatya Şube Başkanı Gönül Öztürkoğlu’nu andı ve THİV Başkanı Şebnem Korur Fincancı’yı kürsiye davet etti.

    FİNCANCI: MÜCADELEMİZİ 70’Lİ YILLARDAN DEVRALDIK

    Fincancı konuşmasında, mücadelenin çeşitli zorluklar içerdiğini ama pes etmediklerini belirtti. Fincancı ayrıca, “Bugün zorluklarla birlikte mücadeleyi inadına güçlü kılmak gerekiyor” dedi. İHD’nin 1986’da, THİV’in 1990’da kurulduğunu hatırlatan Fincancı, İHD ve THİV’in mücadelesinin Cumartesi Anneleriyle, 70’li yıllarda gelişen mücadeleyle birlikte ele alınması gerektiğini vurguladı.

    “BİATSIZ GÜNLERDE GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE”

    İHD Eş Başkanı Eren Keskin, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni yetersiz bulduklarını söyleyerek konuşmasına başladı. Keskin konuşmasının devamında şunları söyledi:

    “Bize dayatılan, tüm dünyada ve özellikle Orta Doğu coğrafyasında kapitalist, emperyalist, faşist baskılara karşı, biat etmeden kendi sözümüzü söylemek üzere bir aradayız. Bize yasakladıkları her kelimeyi, her cümleyi kullanmaya devam ederek, buradayız. Biatsız günlerde bir arada olmak dileğiyle.”

    EFE: PES ETMİYORUZ DİYENLERİN ŞARKISINI SÖYLEYECEĞİZ

    THİV İstanbul Şube Başkanı Ümit Efe ise, konuşmasında Fransa’daki sarı yelekliler protestolarına değindi. “Dünyanın birçok yerinde asla pes etmiyoruz diyen bir şarkı yükseliyor” dedi ve sözlerine şöyle devam etti:

    “En yakınımızdaki sevgili arkadaşlarımızın tutuklanacaklarını, öldürüleceklerini bilmemize rağmen o şarkının ritmini yüreğimizden, beynimizden ve vücudumuzdan hiç eksik etmedik. Asla pes etmeyeceğiz diyorum.  Evrensel Beyanname’nin, 70’inci yıl dönümünde.”

    (HABER MERKEZİ)

  • Açlık grevi 108. gününde: Özakça duyamıyor, Gülmen ayağa kalkamıyor

    Açlık grevi 108. gününde: Özakça duyamıyor, Gülmen ayağa kalkamıyor

    Akademisyen Nuriye Gülmen ve Semih Özakça  KHK ile ihraç edilmelerinin ardından  işlerini geri almak için başlattıkları açlık grevi 108. gününe girdi. Semih Özakça’nın eşi Esra Özakça, “Semih’in artık duyamaz olduğunu belirtirken, Nuriye Gülmen’den de görüşe dahi çıkacak mecalinin kalmadığı haberleri gelmeye başladı” dedi.

    Açlık grevinde olan Nuriye Gülmen ve Semih Özakça için dün Kadıköy Süreyya Operası önünde  bir araya gelen yüzlerce kişi, Özakça ve Gülmen’in birçok sağlık sorunu yaşadığını belirtti. Özakça ve Gülmen’in avukatı Behiç Aşçı, Özakça ile Gülmen’in direnişine destek olmak için açlık grevine gireceklerini duyurdu.

    Aralarında Türkiye İnsan Hakları Vakfı (THİV), İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesinin de içinde bulunduğu çok sayıda sivil toplum kuruluşu işlerine geri dönme talebi ile 108 gündür açlık grevinde olan akademisyen Nuriye Gülmen ve öğretmen Semih Özakça’ya destek vermek için dün Kadıköy Süreyya Operası önünde bir araya gelerek yürüyüş düzenledi. Burada bir araya gelen yüzlerce kişi “Nuriye Semih’in talepleri kabul edilsin” ve “Nuriye Semih’e özgürlük” dövizleri taşıyarak zılgıt ve alkışlarla Khalkedon Meydanı’na yürüdü ve burada basın açıklması yapıldı.

    “GÜLMEN VE ÖZAKAÇA KALP YETMEZLİĞİ İLE KARŞI KARŞIYA”

    Ortak basın açıklamasını Kamu Emekçileri Sendikası (KESK) Üyesi Dursun Doğan yaptı. Açlık grevinin 107’inci gününe ulaştığına dikkat çeken Doğan, avukatların verdiği bilgiler dahilinde her ikisinin kalp yetmezliği ile karşı karşıya olduğunu bilgisini verdi. Doğan, “B1 vitamini almakta yaşadıkları sorunlardan kaynaklı unutkanlıklarının arttığı algı ve ifadeye dönük sorunların baş gösterdiği bir dizi sağlık kaybı mevcut” dedi. Doğan, son olarak, Özakça ve Gülmen’in yaşam ve direnme haklarının gasp edilmesine izin vermeyeceklerini dayanışmayı büyüteceklerini söyleyerek, “Nuriye ve Semih neden tutuklandı? Tüm direnen KHK mağdurlarının ‘işimi istiyorum’ talebini açlıkla ölüm ile mi terbiye edeceksiniz?” diye sordu.

    GÜLMEN VE ÖZAKÇA’NIN AVUKATLARI DA AÇLIK GREVİNE BAŞLIYOR

    Ardından söz alan Özakça ve Gülmen’in avukatı Behiç Aşçı ise, “Nuriye ve Semih sadece kendileri için değil hepimiz için direniyorlar. Biz de onların avukatları olarak onların direnişlerine katılacağız. Onların direnişlerinin bir parçası olacağız ve açlıklarını paylaşacağız” diyerek açlık grevine başlayacaklarını duyurdu.

    GÜLMEN’DEN MEKTUP: BAYRAMI ADALETİN DOYDUĞU YARINLARDA KUTLAYACAĞIZ

    Öte yandan Nuriye Gülmen, bayram öncesi bir mektup kaleme aldı. Gülmen mektubunda, “Bu bayram kutlayacağımız en güzel bayram olmayacak, en güzelini halkların adalete doyduğu yarınlarda kutlayacağız” dedi.