PİRHA- İnsan Hakları Derneği ile Türkiye İnsan Hakları Vakfı İstanbul Şubesi, 10-17 Aralık İnsan Hakları Haftası açılışı dolayısıyla Sultanahmet Meydanında basın açıklaması yaparak, barış sürecine katkı sunacaklarını belirtti.
İnsan Hakları Derneği ile Türkiye İnsan Hakları Vakfı İstanbul Şubesi, 10-17 Aralık İnsan Hakları Haftası sebebiyle Sultanahmet Meydanı’nda basın açıklaması yaptı.
İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 77. yıldönümünde yapılan eylemde “Herkes için eşitlik, herkes için barış” yazılı pankart açıldı.
Türkiye İnsan Hakları Vakfı İstanbul Şube Yöneticisi Ümit Efe, açılış konuşmasında “77. Yıl basın açıklamasını yaparken kaybettiğimiz mücadele arkadaslarımızı anıyoruz. Hüsnü Öndül abiyi de insan hakları mücaledesine girerken anıyorum” dedi.
İHD Eş Genel Başkanı Oya Ersoy ise konuşmasunda barış vurgusu yaparak, Kürt sorununun çözümü konusunda yürütülen sürece değindi. Ersoy, “Türkiye devleti son 10 yıldır demokrasinin kırıntılarını bırakmayacak şekilde insan hakları değerlerinden uzaklaşmış durumda. Önümüzdeki dönem, özellikle bir fırsata çevireceğimiz süreç açısından Kürt meselesinin demokratik çözümü ve barış konusunda ısrarla, inatla mücadele edeceğimizi buradan açıklıyoruz. İHD olarak, bütün birikimimizi barış için kullanacağımızı belirtiyoruz” dedi.
Oya Ersoy, konuşmasında tutuklu insan hakkı savunucusu Hatice Onaran’ı da anarak “Sırf mahpuslara para yatırdığı için cezaevinde olan Hatice Onaran arkadaşımıza buradan hep birlikte selam gönderelin istiyorum” diye konuştu.
Basın açıklamasını İHD İstanbul Şube Başkanı Jiyan Tosun okudu. Jiyan Tosun, bugün tüm dünyada yaşanan bu ağır kriz karşısında insan haklarını savunmak ve kurucu rolünü yeniden etkin kılmak en asli görevleri olduğunu belirterek, “Hep vurguladığımız gibi, var oluş nedenleri hak ihlallerinin son bulduğu, adalet, barış ve demokrasinin tesis edildiği bir ülke ve dünyaya ulaşmak olan bizler, dün olduğu gibi bundan sonra da tüm zorluklara karşın ihlalleri belgeleyip, raporlayarak görünür kılmaya, böylelikle önlemeye, cezasızlıkla mücadele etmeye ve insan haklarının kurucu değerlerine kararlılıkla sahip çıkmaya devam edeceğiz” dedi.
PİRHA-TTB, TİHV, İHD, ÖHD, ÇHD, TAYAD, MED TUHAD-FED ile SES ‘Kuyu Tipi Hapishanelerde’ yaşanan hak ihlallerine dikkat çekmek için basın toplantısı düzenledi. Yapılan açıklamada, “Sağlık, hukuk ve insan hakları örgütleri olarak kuyu tipi hapishanelerin yapımının durdurulmasını ve açılmış olanların kapatılmasını talep ediyoruz” denildi.
Türk Tabipleri Birliği (TTB), TTB İnsan Hakları Kolu, Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV), İnsan Hakları Derneği (İHD), Özgürlük İçin Hukukçular Derneği (ÖHD), Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD), Tutuklu ve Hükümlü Aileleri ile Dayanışma Derneği (TAYAD), Med Tutuklu ve Hükümlü Aileleri Hukuki ve Dayanışma Dernekleri Federasyonu (MED TUHAD-FED) ile Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES); S tipi, Y tipi ve yüksek güvenlikli olarak adlandırılan hapishanelerde yaşanan hak ihlallerine dikkat çekmek ve Türkiye’nin uluslararası yükümlülükleri doğrultusunda bu hapishanelerin kapatılması çağrısını yinelemek amacıyla basın toplantısı düzenledi.
Basın toplantısında ortak açıklamayı TTB Merkez Konseyi Başkanı Dr. Alpay Azap okudu.
“KUYU TİPİ HAPİSHANELERİN KAPATILMASINI TALEP EDİYORUZ”
Sağlık, hukuk ve insan hakları örgütleri olarak kuyu tipi hapishanelerin yapımının durdurulmasını ve açılmış olanların kapatılmasını talep ettiklerini belirten Dr. Alpay Azap, “Bu tip hapishaneler yalnızca mahpusların ruhsal, bedensel, sosyal sağlıklarını bozmakla kalmayıp, siyasal erkin tüm toplumsal dinamikleri kontrol, yönetme ve bir cezalandırma biçimi olarak kullanılmaktadır. Öte yandan mahpusların iyilik halini ortadan kaldıran bu hapishaneler, ısrarlı itirazlara karşın ellerinde bedenleri dışında seslerini duyurabilecekleri bir araç kalmadığı düşüncesiyle açlık grevlerine kapı aralaması ve toplumu yaşam hakkı ihlaline varan ihlaller karşı karşıya bırakması sonucunu da doğurmaktadır. Özellikle siyasi mahpuslar olmak üzere; kuyu tipi olmayan bir cezaevine sevk ya da kuyu tipi hapishanelerin kapatılması talebiyle süresiz açlık grevinde olan ve sağlık durumları kritik olan birçok mahpusun olduğu da bilinmektedir. İnsan haklarının hukukun üstünlüğü ilkesi ile güvence altına alındığı, adil yargılamanın sağlandığı demokratik bir ülkede ve siyasal bir iyilik halinde yaşamamız durumunda hapsetmenin bir yönetim tekniği olmaktan çıkacağını, herhangi bir hapishaneye dahi gerek kalmayacağını belirtmek istiyoruz” diye konuştu.
“KUYU TİPİ HAPİSHANELER YILLARDIR SÜREN HAK İHLALLERİNİ DAHA DA ARTIRDI”
İHD Eş Genel Başkanı Hüseyin Küçükbalaban, “Kuyu tipi hapishaneler yıllardır süren hak ihlallerini daha da artırdı. Açlık grevindeki mahpusların taleplerinin karşılanması ve bu hapishanelerin kapatılması çağrısı yaptı.
ÖHD Yönetim Kurulu üyesi Avukat Şevin Kaya, “yüksek güvenlikli” olarak adlandırılan hapishanelerde mahpusların günde sadece bir saat açık havaya erişebilmesi gibi uygulamaların tecrit sistemini derinleştirdiğine dikkat çekti ve bu yeni tip tecrit hapishanelerin kapatılması çağrısına destek verdi.
“AÇLIK GREVİ VE ÖLÜM ORUCUNDAKİ MAHPUSLARIN TALEPLERİ KARŞILANMALIDIR”
ÇHD Ankara Şube Başkanı Avukat Murat Yılmaz, “ağırlaştırılmış tecrit sistemi” olarak nitelediği bu hapishanelere her geçen gün yenilerinin eklendiğine dikkat çekerek “Kuyu tipi hapishaneler kapatılmalı, yenilerinin yapılması durdurulmalı, tecrit içindeki mahpuslar diğer hapishanelere sevk edilmeli, açlık grevindeki ve ölüm orucundaki mahpusların talepleri karşılanmalıdır” dedi.
TAYAD adına Ferdi Sarıkaya, kuyu tipi hapishanelerde açlık grevi ve ölüm orucunda olan mahpuslar hakkında bilgi verdi. Tecrit sorununun sadece mahpuslar ve ailelerini değil, tüm toplumu ilgilendirdiğini kaydeden Sarıkaya, siyasal iktidarın kendisi gibi düşünmeyen herkesi gönderebilecek bu yapıların kapatılması gerektiğini dile getirdi.
“BU HAPİSHANELER DÜŞÜNCEYE TECRİT UYGULAMA MERKEZLERİDİR”
MED TUHAD-FED adına Şirin Altay da kuyu tipi hapishaneler bir an önce kamuoyunun gündem başlıklarından biri haline dönüştürülmediği takdirde insanların hayatlarını kaybettiği günlerin yaklaştığını ifade etti. Altay, ayrıca ceza infaz kurulları eliyle yaratılan hak ihlallerini de vurguladı.
SES Eş Genel Başkanı Sıddık Akın, Türkiye ile benzer nüfuslara sahip Almanya’da 60 bin ve Fransa’da 80 bin mahpus olmasının başlı başına bir gösterge olduğunu belirtti. Hasta mahpusların ve hapishanelerdeki sağlık emekçilerinin yaşadığı hak ihlallerinden de söz eden Akın, “Bu hapishaneler düşünceye tecrit uygulama merkezleridir. Yapılan, mahpuslarla birlikte toplumun düşüncelerinin tecrit edilmesidir. Yapılması gereken ise toplumsal sağlık ve iyilik halini geliştirecek adımlar atılmasıdır” dedi.
PİRHA-İHD İstanbul Şubesi, 20. Olağan Genel Kurulu’nu tamamlarken, kongrede Hakk’a yürüyen Sırrı Süreyya Önder unutulmadı.
İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi, 20. Olağan Genel Kurulu’nu gerçekleştirdi. İstanbul Tabip Odası’nda yapılan toplantıya siyasi parti, demokratik kitle örgütü temsilcileri ve yurttaşlar katıldı.
Saygı duruşuyla başlayan kongrede, şubenin faileyetlerini içeren sinevizyon gösterimi yapıldı.
İHD Eş Genel Başkanı Eren Keskin, İHD İstanbul Şube Başkanı Gülseren Yoleri ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Temsilcisi Ümit Efe, yaptıkları konuşmalarda, insan hakları mücadelesinin önemine dikkat çekerken, kongrede Hakk’a yürüyen Sırrı Süreyya Önder unutulmadı.
Tek listeyle gidilen kongre, hatıra fotoğrafının çekilmesiyle sona erdi.
PİRHA – İHD İstanbul Şubesi ve TİHV, Şişhane Meydanı’nda, İnsan Hakları Haftasının kapanış açıklamasını yaptı. Açıklamada konuşan İHD Şube Başkanı Gülseren Yoleri, “Bizler insan hakları için mücadele edeceğiz. Karanlığa karşı ışık yakıyoruz. İnsan hakları mücadelesi ne bir gün ne bir hafta her zaman her yerde. Ayrımsız herkes için insan haklarının esas alındığı bir düzen istiyoruz” dedi.
Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) ile İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi, Şişhane Meydanı’nda, İnsan Hakları Haftasının kapanış açıklamasını yaptı.
“Savaş öldürür barış yaşatır” pankartının açıldığı açıklamada, “İnsan haklarıyla insandır”, “tecrit öldürür dayanışma yaşatır”, “susma sustukça sıra sana gelecek” sloganları atıldı. Açıklamada karanlığa karşı mücadeleyi simgeleyen fenerler taşındı.
“KARANLIĞA KARŞI IŞIK YAKIYORUZ”
Açıklamada ilk olarak konuşan İHD İstanbul Şubesi Başkanı Gülseren Yoleri, yaşanan savaşlarda insanların katledildiğini, hak ihlallerine maruz kaldığını ifade ederek hak savunucuları olarak savaşa karşı barış ve demokrasi için mücadele yürüttüklerini vurguladı. Yoleri, devamında şunları söyledi:
“İnsan haklarına karşı suçlarla mücadele ediyoruz. Hiçbir suçun karanlıkta kalmasına izin vermeyeceğiz. İnsan hakları mücadelesinin büyümesi için dayanışmaya ve mücadeleye devam edeceğiz. Savaşlara karşıyız barışı istiyoruz. İnsan haklarının ancak barışta mümkün olacağını biliyoruz. Nerede barış talep ediliyorsa bir oradayız. Bizler insan hakları için mücadele edeceğiz. Karanlığa karşı ışık yakıyoruz. İnsan hakları mücadelesi ne bir gün ne bir hafta her zaman her yerde. Ayrımsız herkes için insan haklarının esas alındığı düzen istiyoruz. Devletin sorumluluğunu hatırlatmaya, toplumu hak ihlaline maruz bırakıyorsanız hesap vermeye mecbursunuz demeye devam edeceğiz. Sesimiz buradan Filistin’e Suriye’ye hapishanelere, sesleri duyulmayan herkese ulaşsın.”
Ardından konuşan TİHV İstanbul temsilcisi Ümit Efe, “Dünyanın zulüm ile yönetildiği dönemden geçiyoruz. Kadınların öldürülmediği, çocukların üzerine bomba yağmadığı, insanın insan gibi muamele gördüğü sistemin özlemcisi ve takipçisi bizler bu hafta boyu sesimizi duyurmaya çalıştık. İnsan hakları haftasının kapanışında aynı karanlıkla mücadelemize devam ederken kaybettiğimiz bütün insan hakları savunucularını anıyoruz.”
Son olarak söz alan İHD İstanbul Şubesi Üyesi Filiz Kerestecioğlu, “82, 83 diye plaka saymayı değil barış içinde yaşamayı hak ediyoruz. Haklarımız var. İfade özgürlüğümüz var. Polonez işçileri hakları için metal işçileri hakları için mücadele ediyor, Dina’nın katili beraat ederken kadınlar özgürce yaşamak için mücadele ediyor. İnsan haklarıyla insandır” dedi.
PİRHA – İHD İstanbul Şubesi ve TİHV, İnsan Hakları Haftası kapsamında hasta mahpusların sağlık ve tedaviye erişim sorunlarına dikkat çekmek amacıyla dernek binası önünde açıklama yaptı. İHD İstanbul Şube Başkanı Gülseren Yoleri, sesleri duyulmayan hasta mahpusların sesini duyurmak adına dayanışma kartları gönderdiklerini söyledi.
İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı, 10 -17 Aralık İnsan Hakları Haftası’nın son gününde İHD dernek binası önünde hasta mahpusların sağlık ve tedaviye erişim sorunlarına dikkat çekmek amacıyla açıklama yaptı. İnsan hakları savunucuları daha sonra Sıraselviler’deki PTT Şubesinden hasta mahpuslara kart gönderdi.
“TÜRKİYE, CEZAEVLERİ AÇISINDAN BİRİNCİ SIRADA”
İHD İstanbul Şubesi Başkanı Gülseren Yoleri, İnsan hakları haftası bağlamında bir haftadır etkinlikler düzenlediklerini dile getirerek, cezaevinde bulunan mahpusların karşı karşıya kaldıkları sorunların hala devam ettiğini vurguladı. Cezaevleri açısından Türkiye’nin birinci sırada olduğunu belirten Gülseren Yoleri, şunlara dikkat çekti:
“Biz insan hakları savunucuları olarak hapishanelerin boşaltılması ve tutuksuz yargılanması talebimizi yineliyoruz. Adalet Bakanı hapishanelerde yaşanan sorunlara ve yaşam hakkı ihlallerine dair bir veri açıkladı. Bu verilerde 378 bin 657 mahpus tutsak bulunuyor. Yine Adalet Bakanı, 5 Aralık 2024 tarihinde açıkladığı bir veride 709 mahpus yaşamını yitirdiğini belirtti. Ve yaşamını yitirenler sağlığa erişemeyerek, tecrit altında tutuldukları için yaşamlarını kaybettiler. Sağlığa ve yaşam hakkına erişim için bugüne kadar sorumluluklarını hep hatırlattık. Bizler hep mahpuslar için sağlıklı ve koruyucu önlemlerin alınması gerektiğini söyledik. F, Y ve S Tipi gibi uygulamalar tecridi giderek artırdı. Tecridin bir işkence yöntemi olduğunu ve bunun da tüm mahpusların yaşamının tehlikeye girmesine yol açtığını gösteriyor. Sesleri duyulmayan hapishanelerdeki hasta mahpusların sesini kamuoyunun gündemine getiriyoruz. Onların seslerini duyurmak adına onlara dayanışma kartları göndereceğiz” dedi.
PİRHA – İHD İstanbul Şubesi ve TİHV’in 10-17 Aralık İnsan Hakları Haftası dolayısıyla Sultanahmet Meydanı’nda yaptığı açıklamada, “Dün olduğu gibi bundan sonra da tüm zorluklara karşın ihlalleri belgeleyip, raporlayarak görünür kılmaya, böylelikle önlemeye, cezasızlıkla mücadele etmeye ve insan haklarının kurucu değerlerine kararlılıkla sahip çıkmaya devam edeceğiz” denildi.
İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV), 10-17 Aralık İnsan Hakları Haftası kapsamında Sultanahmet Meydanı’nda açıklama yaptı.
Açıklamaya, Türk Tabipleri Birliği (TTB) üyeleri, Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu(DİSK), HDK Eş Sözcüsü Ali Kenanoğlu, Cumartesi Anneleri/İnsanları ve çok sayıda kişi katıldı. “Savaş öldürür barış yaşatır” pankartının açıldığı açıklamada sık sık, “Savaşa hayır barış hemen şimdi”, “İnsan hakları ile insandır” ve “İnsanlık onuru işkenceyi yenecek” sloganları atıldı.
“2024 YILINDA DA ÜLKE GENELİNDE KAYGI VERİCİ BOYUTTA YAŞAM HAKKI İHLALİ YAŞANDI”
İHD İstanbul Şube Başkanı Gülseren Yoleri, siyasal iktidarın, insan hakları fikrini referans almaktan tümüyle vazgeçtiğini, ayrımcılığı ve ırkçılığı yaygınlaştırarak toplumu kutuplaştıran, ekonomiden toplum sağlığına kadar ülkenin tüm meselelerini güvenlik sorunu haline getiren, şiddeti esas alan, bilhassa da Kürt sorununun ve uluslararası sorunların çözümünde çatışma ve savaşı tek yöntem haline getiren politikaları sonucu 2024 yılında da ülke genelinde kaygı verici boyutta yaşam hakkı ihlalleri yaşandığına dikkat çekti.
Yoleri, yaşam hakkı ihlallerinin, sadece savaş ve silahlı çatışmalar ya da devletin güvenlik güçleri tarafından gerçekleştirilen ihlaller ile sınırlı olmadığını da belirterek, İnsan Hakları Derneği (İHD) ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Dokümantasyon Birimi/Merkezi verilerine göre 2024 yılının ilk 11 ayında yaşanan hak ihlallerini sıraladı.
Ortak basın metnini ise TİHV Aktivisti Gülnarin Demirel okudu.
“EVRENSEL BİLDİRGE 76. YILINDA İNSANLIĞIN YOLUNU AYDINLATMAYA DEVAM EDİYOR”
Gülnarin Demirel, ilk olarak kabul edilişinin 76. Yılında İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin insanlığın yolunu aydınlatmaya devam ettiğini belirtti. Demirel, 2024 yılının, 2023 yılı gibi toplantı ve gösteri yapma özgürlüğü açısından kısıtlama ve ihlallerin kural, özgürlüklerin kullanımının ise istisna olduğu bir yıl olduğuna vurgu yaparak “Yıl içinde her toplumsal kesimden kişi ve grup, bilhassa da seçtikleri belediye başkanlarının yerine iradelerini hiçe sayarak kayyım atanmasını protesto eden Kürt seçmenler, toplanma ve gösteri yapma özgürlüklerini mülki idare amirlerinin yasakları ve/veya kolluk güçlerinin fiili müdahaleleri sonucunda kullanamamışlardır” dedi.
“KAYYIM ATAMALARI ÖRGÜTLENME ÖZGÜRLÜĞÜNÜN DE AĞIR İHLALİDİR”
Demirel, 2024 yılında insan hakları örgütlerinin, dernek, vakıf, emek ve meslek örgütleri ile siyasi partilerin çok sayıda üye ve yöneticisinin gözaltına alınıp tutuklandığını, haklarında açılan davalar ile üzerlerinde baskı oluşturulmaya çalışıldığını hatırlatarak “Seçmen ve yurttaş iradesinin gaspına dayalı, hukukun üstünlüğü ilkesine, insan hakları ve demokrasi değerlerine tümüyle aykırı bir yerel yönetim rejiminin ifadesi olan kayyım atamaları aynı zamanda örgütlenme özgürlüğünün de ağır ihlalidir” diye kaydetti.
“KÜRT SORUNU DEMOKRATİKLEŞMENİN ÖNÜNDEKİ EN TEMEL ENGEL”
Kürt sorununun, Türkiye’nin demokratikleşmesinin önündeki en temel engellerden biri olarak varlığını koruduğunu da söyleyen Demirel, şöyle devam etti:
“Sorunun barışçıl, demokratik ve adil çözümüne yönelik esas olarak iktidar tarafından içtenlikli, bütünlüklü adımların atılmaması, yanı sıra Ortadoğu’daki gelişmelerin de etkisi ile 7 Haziran 2015 Genel Seçimlerinin hemen ardından başlayan silahlı çatışma ortamı halen sürmekte ve başta yaşam hakkı olmak üzere ağır ve ciddi insan hakları ihlallerine yol açmaktadır. Hak savunucuları olarak bizler, Kürt sorununun her zaman demokratik, barışçıl ve adil çözümünü savunduk. Bugün Ortadoğu’daki son gelişmeleri ve dalga dalga yayılan savaş tehdidini düşünürsek barış ve çözüm ısrarımız daha da güçlenmektedir. O nedenle, çatışmaların hemen şimdi durmasını istiyoruz. Çatışmasızlık ortamının tesisi ile birlikte çatışmasızlık halinin yaşanan olumsuzluklardan da hareketle tahkim edilmiş bir hale getirilerek güçlendirilmesi, izlenmesi ve toplumsal barışın sağlanabilmesi için tüm tarafların içtenlikli, etkin programlar geliştirmesi gerekmektedir.
“İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’NDEN ÇEKİLME KARARININ NE ANLAMA GELDİĞİNİ ANLADIK”
İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararının kadınlar ve LGBTİ+’lar için ne anlama geldiğini 2024 yılında yüzlerce kadının erkekler tarafından öldürülmesi; LGBTİ+’ların ayrımcı, fobik ve nefret içerikli saldırılara maruz kalması; kadın ve LGBTİ+ hakları için yapılan barışçıl toplantı ve gösterilerin yasaklanması, şiddet uygulanarak müdahale edilmesi; yüzlerce kadın ve LGBTİ+’nın işkence ve diğer kötü muamele ile gözaltına alınması; yetkililerin bizzat desteği ile LGBTİ+ karşıtı nefret mitinglerinin yapılması ve her bakımdan derinleşen ayrımcılık ile çok iyi anlamış olduk.
“IRKÇILIĞA VE NEFRETE MARUZ KALAN MÜLTECİLER YAŞAMLARINI YİTİRDİ”
Artık Türkiye toplumunun bir parçası, asli unsuru haline gelen mülteciler/sığınmacılar, hala her türlü ayrımcılığa ve istismara, nefret söylemine ve ekonomik sömürüye yoğun bir şekilde maruz kalıyorlar. 2024 yılında da, Kayseri örneğinde olduğu gibi ırkçı ve nefret içerikli şiddete maruz kalan mülteciler/sığınmacılar yaşamlarını yitirdiler. Ülkede yaşanmakta olan ağır krizin fiziksel, ruhsal, sosyal ve ekonomik tüm sonuçlarından en derin şekilde etkilenen ve mülteciler/sığınmacılar, ne yazık ki toplumumuz açısından görmezden gelinen, hatta gözden çıkarılan hayatlar oldular.
Türkiye uzunca bir süredir Cumhuriyet tarihinin en ağır ekonomik krizini yaşıyor. Yıllardır uygulanan borçlanmaya dayalı neoliberal ekonomi politikalarının, savaş ve çatışma harcamalarının sebep olduğu ekonomik kriz ve derin yoksullaşma, yurttaşların hem biyolojik hem de sosyal yaşamlarını sürdürülebilmelerini tümüyle imkânsız kılan ağır insan hakları ihlalidir. Hayat pahalılığı, işsizlik, yoksulluk, güvencesizleşme ve örgütsüzleşme en çok kadınları, çocukları, mültecileri/sığınmacıları vurmaktadır. Bu koşullarda işçi ve emekçilerin kıdem tazminatı gibi kazanılmış haklarına dokunulmamalı, enflasyon rakamları manipüle edilmemeli ve iş cinayetleri önlenmelidir. İşçi ve emekçilerin hak arama eylemleri yasaklanmamalı, sendikalaşma, grev ve toplu eylem hakkı güvenceye alınmalıdır.
“İNSAN HAKLARININ KURUCU DEĞERLERİNE SAHİP ÇIKMAYA DEVAM EDECEĞİZ”
Son söz olarak; hep vurguladığımız gibi, var oluş nedenleri hak ihlallerinin son bulduğu, adalet, barış ve demokrasinin tesis edildiği bir ülke ve dünyaya ulaşmak olan bizler, dün olduğu gibi bundan sonra da tüm zorluklara karşın ihlalleri belgeleyip, raporlayarak görünür kılmaya, böylelikle önlemeye, cezasızlıkla mücadele etmeye ve insan haklarının kurucu değerlerine kararlılıkla sahip çıkmaya devam edeceğiz.”
PİRHA-Açlık grevinde bulunan tutuklu Grup Yorum üyeleri Rezzan Şengül ve Vedat Doğan’ın durumunun gittikçe ağırlaştığını ifade eden hak ve hukuk örgütleri, açlık grevindeki tutukluların taleplerinin karşılanmasını istedi.
Özgürlük İçin Hukukçular Derneği (ÖHD), Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD), İnsan Hakları Derneği (İHD) ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV), havalandırmanın olduğu bir hapishaneye nakledilme talebiyle Kırşehir Yüksek Güvenlikli Kapalı Hapishanesi’nde açlık grevine giren Grup Yorum üyeleri Rezzan Şengül ve Vedat Doğan’a ilişkin ortak bir açıklama yaptı.
“KRİTİK AŞAMADALAR”
Şengül’ün 140, Doğan’ın ise 135 gündür açlık grevinde olduğuna dikkat çekilen açıklamada, her ikisinin de vücut kitle endeksinin kritik değerlerin altına düştüğü belirtildi.
Tutukluların tıbbi bakım haklarının da ihlal edildiğine dair iddiaların olduğu vurgulanan açıklamada, “Açlık grevinde olanların yaşamlarının korunması için düzenli sağlık kontrollerinin yapılması son derece önemlidir. Açlık grevi yapan kişilerin günlük olarak minimum 5 büyük bardak su, 2 çay kaşığı tuz, 5 yemek kaşığı şeker, 1 tatlı kaşığı karbonat ve 500 mg B1 vitamini alması sağlanmalıdır. Açlık grevi sırasında, açlık grevi yapan kişilerin başka koşullardan kaynaklanan sağlık riskleri ortadan kaldırılmalıdır” denildi.
“TECRİT SON BULMALI”
Birleşmiş Milletler’in (BM) S ve Y tipi hapishaneleri tespitlerine de yer verilen açıklamada, şu ifadelere yer verildi:
“Duyusal ve sosyal uyaranlardan yoksunluk/kısıtlılık anlamına gelen ve bu nedenle insan sağlığına doğrudan zararlı olduğu tüm bilimsel çalışmalarda kanıtlanmış olan mahpuslara yönelik izolasyon/tecrit uygulamalarının sonlandırılması gereği, uzun yıllardır ülkemiz için temel bir gündem maddesi olmuştur. Bu olumsuz koşulların giderilmesi görevi öncelikle Adalet Bakanlığı’na aittir ve bu olumsuz koşulların Türkiye’nin taraf olduğu temel hak ve özgürlüklerle ilgili uluslararası sözleşmeler, İşkenceye Karşı Komite gibi uluslararası mekanizmaların tavsiyeleri ve dünya ölçeğinde hapishanelerde mahpuslara yönelik muameleye ilişkin standartları belirleyen temel belge olan ‘Mahpuslara Muameleye Dair Birleşmiş Milletler Asgari Standart Kuralları (Nelson Mandela Kuralları)’ uyarınca bir an önce sona erdirilmesi gerekmektedir.”
“YAŞAMA SES VERİN”
Tutukluların gelinen aşama nedeniyle ciddi bir yaşam tehdidi altında olduğuna vurgu yapılan açıklamada, “Geçmiş deneyimlerden çok iyi biliyoruz ki, bu aşamada açlık grevini sürdüren mahpuslar çok ağır ve ciddi bir yaşam tehdidi altındadır. Bir an önce insanı ve hukuku esas alan bir çözüm ortamı oluşturularak açlık grevlerinin sonlandırılması sağlanmalıdır. Bu nedenle, başta siyasal iktidar olmak üzere istisnasız herkese sesleniyoruz: İnsanın sahip olduğu onur ve değere saygı gösterin, yaşama ses verin… Hiçbir şey insan yaşamından daha değerli değildir” şeklinde bir çağrı yapıldı.
PİRHA-TİHV’in 2023 raporuna göre, işkence ve kötü muameleye uğradığını belirten 781 kişi vakfa başvurdu, gözaltı sürecinde ise bir yılda 6 kişi yaşamını yitirdi.
Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV), “2023 Tedavi ve Rehabilitasyon Merkezleri Raporu”nu yayınladı. Rapora göre; 2023 yılında 739 kişi kendisi, 42 kişi ise bir yakını işkence ve kötü muameleye maruz kaldığı için vakfın tedavi ve rehabilitasyon merkezlerine başvurdu. İşkence nedeniyle TİHV’e son 10 yılda yapılan başvuru sayısı 7 bin 548’e, vakfın kurulduğu 1990 yılından bu yana yapılan başvuru sayısı ise 21 bin 894’e ulaştı. Rapora göre, işkence görenlerin en küçüğü 7 yaşında.
“2023 YILINDA 6 KİŞİ GÖZALTINDA YAŞAMINI YİTİRDİ”
Rapora göre, geçtiğimiz yıl TİHV’e başvuran her 10 kişiden en az 7’si geçtiğimiz yıl, en az 9’u ise son 6 yıl içinde işkence ve kötü muamele gördü. 2023 yılında işkence ve kötü muameleye maruz kalan 6 kişinin gözaltı süreçlerinde ölümüyle birlikte “işkence uygulamalarının yaygınlığı ve ciddiyeti konusunda önemli bir gösterge” olduğuna vurgu yapıldı.
“HAZİRAN VE TEMMUZ AYLARINDA ARTIŞ YAŞANDIĞI GÖRÜLDÜ”
İşkenceye maruz kalanların 240’ı kendini kadın (yüzde 32,8), 428’i erkek (yüzde 58,5), 63’ü non-binary/queer olarak tanımladı. İstanbul, İzmir ve Ankara temsilciliklerine yapılan başvuruların aylara göre dağılımına bakıldığında ise Onur Haftası etkinliklerine yönelik engellemeler ve işkence fiillerinden kaynaklı Haziran ve Temmuz aylarında dikkate değer artış yaşandığı görüldü.
“BAŞVURANLARIN EN KÜÇÜĞÜ 7 EN BÜYÜĞÜ 77 YAŞINDA”
Vakfa işkence gördüğü için başvuranların en küçüğü 7 yaşında, en ileri yaşta olanı ise 77 yaşında. Başvuranların yarıya yakınını (yüzde 49,2) 19-35 yaş aralığındaki kişiler oluşturdu.
Raporda, TİHV’e işkence nedenli yapılan başvuruların 598’inde (yüzde 81,8) resmi gözaltı işlemi yapıldığı ifade edildi. 133 başvuran ise (yüzde 18,8) son yaşadıkları gözaltı sürecinin kayıt dışı olduğunu ve resmi bir işlem yapılmadığını belirtti. Resmi olmayan gözaltı işlemlerindeki bu yüksek oran raporda, toplumsal gösteri ve basın açıklamalarına yönelik polis müdahalelerinde işkenceye başvurulmasına karşın resmi gözaltı yapılmamasıyla ilişkilendirildi ve “işkencenin son yıllarda değişen yüzü” olarak tanımlandı.
“İSTANBUL EMNİYETİ ZİRVEDE”
2023 yılında işkence nedeniyle en çok başvuru vakfın İstanbul’daki tedavi ve rehabilitasyon merkezine yapıldı. İstanbul’daki merkeze 251 başvuru, İzmir’deki merkeze 172 başvuru, Van’dakine ise 161 başvuru yapıldı. TİHV Diyarbakır Temsilciliği’ne yapılan başvuru sayısı ise, Şubat 2023 depremleri nedeniyle 4 aya yakın hizmet verememiş olmasına rağmen 125’e ulaştı.
İstanbul Emniyet Müdürlüğü gözaltına alınanların işkence uygulamalarına maruz kaldıkları yerler arasında ilk sırada yer alırken, onu Diyarbakır, Ankara ve Van emniyet müdürlükleri takip etti.
“YÜZDE 67’SİNİN ANADİLİ KÜRTÇE”
Raporda son olarak, “TİHV’e yapılan başvurularda doğum yerleri ve anadili birlikte değerlendirildiğinde Kürt etnik kimliğinde olanların, diğer etnik kimliklere oranla işkenceye daha fazla maruz kaldığı ve bu durumun 2023 yılında da değişmediği anlaşılmaktadır” ifadeleri kullanıldı.
PİRHA – İnsan Hakları Savunucuları Dayanışma Ağı, Hakkari Belediyesi’ne kayyum ataması ardında bölgeye giden hak savunucularının engellenmesini kınadı. Yapılan açıklamada “İhlallerin önlenmesine yönelik çalışmalarımıza her koşulda devam edeceğimizi, bu ülkede savunuculuk ikliminin karartılmasına hiçbir şekilde izin vermeyeceğimizi kamuoyuna duyururuz” vurgusu yapıldı.
Hakkari Belediyesi’ne kayyum atanmasıyla başlayan süreçte yaşanan hak ihlallerini gözlemlemek için bölgeye giden insan hakları savunucularının incelemeleri polislerce engellendi. Hak temelli faaliyet yürüten kurumlar, yapılan engellemeyi kınayarak, konuyla ilgili yazılı basın açıklaması yaptı.
“HUKUK İHLALLERİ SÜRECİ DEVAM EDİYOR”
İnsan hakları savunucularının faaliyetlerine yönelik engelleme ve baskıların kabul edilemeyeceğine vurgu yapılan açıklamada “İnsan hakları savunucuları olarak çalışmalarımıza her koşulda devam edeceğiz!” denildi.
Açıklamanın devamında şu ifadelere yer verildi:
“Hakkari Belediyesi’ne kayyum atama kararıyla gelişen süreçte yaşanan insan hakları ve hukuk ihlallerini izlemeye, belgeleyip raporlamaya ve böylelikle kamuoyu tarafından görünür hale getirerek ihlallerin önlenmesine yönelik çalışmalarımıza her koşulda devam edeceğiz. Siyasal iktidarı hukukun üstünlüğü ilkesine, insan hakları ve demokrasi değerlerine saygı göstermeye davet ediyoruz.
İçişleri Bakanlığı’nın, 31 Mart 2024 Yerel Yönetim Seçimlerinde Hakkari’de seçmenin %48,92’sinin oylarını alarak Belediye Başkanı seçilen Mehmet Sıddık Akış’ı görevinden alarak yerine Hakkari Valisi Ali Çelik’i belediye başkan vekili (kayyum) olarak ataması, bu arada Mehmet Sıddık Akış’ın gözaltına alınarak dosya hakkında gizlilik kararı ve 24 saat avukat görüş kısıtlılığı kararı verilmesiyle başlayan insan hakları ve hukuk ihlalleri süreci devam ediyor.
Bu süreçte seçme ve seçilme, masumiyet karinesinden yararlanma, kişi özgürlüğü ve güvenliği hakları ağır biçimde ihlal edilmiştir.
Kayyum atamasının hemen akabinde Hakkari Valiliği, 3 Haziran 2024 tarihinde yaptığı açıklamayla Anayasa’da güvence altına alınmış gösteri ve toplantı yapma özgürlüğü kapsamındaki her türlü eylem ve etkinliği 10 gün süreyle yasakladığını duyurdu. Böylelikle yeni bir ihlaller dizisi başlatılmış oldu.
Yurttaşların barışçıl toplantı ve gösteriler yoluyla karar vericilerin eylem ve icraatlarının denetleme, eleştirme ve bunların değiştirilmesi yönünde kanaat ve irade oluşturma süreçlerine etkide bulunma özgürlüğü, ifade ve örgütlenme özgürlükleriyle birlikte demokratik bir toplumun temelini oluşturur.
Oysa söz konusu valilik yasaklaması sonucu, seçmenin neredeyse yarısının sandıkta tecelli eden iradesini tanımayan, saygı duymayan kayyum atamasına karşı Hakkari halkı demokratik itirazını nasıl dile getirecek, kamusal alanda yer alarak ortak kanaat ve irade oluşturma süreçlerine nasıl etkide bulunabilecektir?
Hak ve hukuk ihlalleri bu şekilde devam ederken, yaşanan ihlalleri izlemek, belgelemek, yanı sıra iradesi ve yurttaşlık hakları yok sayılan Hakkari halkıyla dayanışma içinde olmak amacıyla Hakkari’ye giden, aralarında İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) Eş Genel Başkanı Hüseyin Küçükbalaban ve MYK üyelerinin de olduğu insan hakları savunucuları iki gündür yukarıda sözü edilen valilik yasağı beraberinde, maruz kaldıkları engellemeler ve idari tacizler sonucu savunuculuk faaliyetlerini yerine getirememektedirler.
Nitekim insan hakları savunucuları, İçişleri Bakanlığı’nın atama kararına gerekçe olarak öne sürülen Mehmet Sıddık Akış hakkında devam eden davanın Hakkari adliyesinde görülen duruşmasına, adil yargılanma ve aleniyet ilkeleri hiçe sayılarak alınmamış, hatta adliye binasına dahi sokulmamışlardır.
“KABUL EDİLEMEZ!”
Anayasa ve Türkiye’nin altına imza attığı uluslararası belgelerde güvence altına alınan insan hakları savunucularının faaliyetlerine yönelik bu tür engelleme ve baskılar hiçbir şekilde kabul edilemez.
Hakkari Belediyesi’ne kayyum atama kararıyla gelişen bu süreçte yaşanan insan hakları ve hukuk ihlallerini izlemeye, belgeleyip raporlamaya ve böylelikle kamuoyu tarafından görünür hale getirerek ihlallerin önlenmesine yönelik çalışmalarımıza her koşulda devam edeceğimizi, bu ülkede savunuculuk ikliminin karartılmasına hiçbir şekilde izin vermeyeceğimizi kamuoyuna duyururuz.
Haklılığımızı insan hakları ve demokrasi değerlerine olan inancımızdan, gücümüzü dayanışmadan alıyoruz…
İnsan Hakları Savunucuları Dayanışma Ağı içerisinde yer alan kurumlar:
Civil Rights Defenders, Düşünce Suçu(?!)’na Karşı Girişim, Eşit Haklar İçin İzleme Derneği, Hakikat Adalet Hafıza Merkezi, İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi, İnsan Hakları Gündemi Derneği, Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği (MLSA), Kadının İnsan Hakları Derneği, Kadın Kültür Sanat ve Edebiyat Derneği (KASED), Kadın Zamanı Derneği, Research Institute on Turkey (RIT), Sivil Alan Araştırmaları Derneği, Sosyal Politika Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim Çalışmaları Derneği (SPoD LGBTİ+), Özgürlük İçin Hukukçular Derneği, Türkiye İnsan Hakları Davalarına Destek Projesi (TLSP), Türkiye İnsan Hakları Vakfı, Yaşam Bellek Özgürlük Derneği
PİRHA – Gayrettepe’deki yıkılan İl Emniyet Müdürlüğü binasının bulunduğu yerde açıklama yapan İHD ve TİHV yüzleşme çağrısı yaparak, “Yıkılan Gayrettepe 1’inci Şube binası yerine bir ‘utanç müzesi’ yapılmasını ve bu alanda gözaltında kaybedilenler ve işkence görenler için bir anıt yapılmasını istiyoruz” dedi.
İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV), Uluslararası Gözaltında Kayıplara Karşı Mücadele Haftası kapsamında, eski Gayrettepe Emniyet Müdürlüğü binasının bulunduğu yerde basın açıklaması gerçekleştirdi. Açıklamada, “Gayrettepe 1’inci şube işkencede ölümlerin, gözaltında kayıpların simgesidir. Unutmayacağız” pankartı açıldı.
Açıklamayı İHD İstanbul Şube Başkanı Gülseren Yoleri okudu.
1994 yılı sonlarına kadar hizmet veren Gayrettepe’deki İl Emniyet Müdürlüğü binasının bir “işkence merkezi” olduğunu belirten Yoleri, “Bina çekilen acıların hesabı verilmeden, adalet sağlanmadan öylece yıkılıverdi. ‘Tarihi bina bütün yaşananlarla beraber yıkıldı, enkaza dönüştü’ diyenler var, ancak yüzlerce devrimcinin, hak savunucusunun, aydının, yazarın kanı var karanlık bir tarihin simgesi olan bu binada. Yüzleşmeden, hesaplaşmadan, ne yaşanan vahşi işkenceleri, ne gözaltında kayıpları unutmak da, unutturmak da mümkün değil. Hafızanın, hakikat ve adalet arayışı yanında, geleceğimizin biçimlendirilmesindeki göz ardı edilemez rolü üzerinden, bir daha bu suçlar işlenmesin, çekilen acılar son bulsun diye; yıkılan bina yerine bir ‘utanç müzesi’ ve yaşanan insanlığa karşı suçları simgeleyen bir anıt yapılmasını istiyoruz” şeklinde konuştu.
Gayrettepe’de yaşanan işkence, ölüm ve gözaltında kayıpları hatırlatan Yoleri, “Sadece İstanbul değil, bütün coğrafya insanlığa karşı suçlarla karartıldı. Kars Göle’de gözaltına alınan Cemil Kırbayır kaybedildi, 12 Eylül sonrası idam edilen Veysel Güney’in mezarı kaybedildi, 2018 yılından bu yana Yusuf Bilge Tunç kayıp ve gerçekler ‘devlet sırrı’ denilerek saklanırken, bütün failler cezasızlık zırhıyla korunuyor” diye belirtti.
“UTANÇ MÜZESİ YAPILSIN”
Bu politikaların son bulması için gerçek bir “yüzleşme” ve “hesaplaşmanın” gerçekleşmesi gerektiğine vurgu yapan Yoleri, şu ifadeleri kullandı:
“Bunun için de; hafızanın korunması, gelecek kuşaklara aktarılması bir zorunluluk. Yıkılarak otel yapılan Sansaryan Han (2’nci Şube), Sultanahmet ve Bayrampaşa Hapishanesi gibi Gayrettepe 1’inci Şube’de yaşananların da unutturulmasına izin vermeyeceğiz. Bu mekanlarda yaşanan işkence ve gözaltında kayıpları hatırlatmaya devam edeceğiz. Yıkılan Gayrettepe 1’inci Şube binası yerine bir ‘utanç müzesi’ yapılmasını ve bu alana gözaltında kaybedilenler ve işkence görenler için bir anıt yapılmasını istiyoruz.”
PİRHA-Cumartesi Anneleri, eylemlerinin 996.haftasında gözaltında kaybedilen Nurettin Yedigöl ve diğer yakınlarının akıbetini sormak için Galatasaray Meydanı’nda bir araya geldi.
Cumartesi Anneleri, 1995 yılından bu yana gözaltında kaybedilen yakınlarının akıbetini sormak ve faillerin yargılanması talebiyle Galatasaray Meydanı’nda bir araya geliyor.
Cumartesi Anneleri eyleminin 996.haftasında yapılan açıklamayı İnsan Hakları Derneği (İHD) Gözaltında Kayıplara Karşı Komisyon adına TİHV Genel Başkanı Ümit Efe okudu. Efe’nin okuduğu açıklamada şu ifadeler yer aldı:
“AYM KARARLARINA RAĞMEN ENGELLENİYORUZ”
996. haftamızda bizi buluşma mekânımız Galatasaray’dan ayıran polis bariyerlerinin önündeyiz. Bizimle özdeşleşmiş, bizimle bir hafıza mekânına dönüşmüş meydana girişimiz Anayasa Mahkemesi kararlarına rağmen hala engelleniyor.
“OĞLUMA İŞKENCE YAPILDI”
996. haftamızda son nefeslerine kadar oğullarını arayan mücadele arkadaşlarımız İsmail ve Zeycan Yedigöl’ün bıraktıkları yerden soruyoruz: Nurettin Yedigöl nerede? Nurettin Yedigöl, 70’li yıllarda üniversite eğitimi için İstanbul’a geldi. İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi’nden mezun oldu. Öğrenciliği dönemi ve sonrasında sosyalist gençlik hareketinin içinde yer aldı. 12 Eylül Askeri Darbesi’nin ardından hakkında yakalama kararı çıkartıldı. 10 Nisan 1981 tarihinde İstanbul/ İdealtepe’de bir eve yapılan baskında gözaltına alındı. Dönemin ünlü işkence merkezi Gayrettepe Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldü. Tayyar Sever yönetimindeki 1. Şube’de Honduras’ta işkence eğitimi alan K Gurubu tarafından sorgulandı. İfade vermeyi reddettiği için Mete Altan’ın başında bulunduğu işkence timinin en ağır işkencelerine maruz kaldı.
En son şubede sorgulanan diğer arkadaşları tarafından görüldüğünde; kanlar içindeydi, konuşamıyordu, bilinci yerinde değildi. O günden sonra Nurettin’i gören olmadı. İsmail Yedigöl İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığına yazdığı dilekçede “Oğluma işkence yapılmıştır. Onu son görenler komada olduğunu söylemektedir. Oğlumun hayatından, resmî makamlardaki suskunluk nedeniyle endişelenmekteyim.” dedi.
Tüm mercilere başvuran İsmail Yedigöl, Kenan Evren’e kadar ulaştı. Ancak resmî makamların suskunluğu devam etti. Başvurulara Nurettin’in hiç gözaltına alınmadığı cevabı verildi. 10 kişi Nurettin’i siyasi şubede gördüklerine dair tanıklık etti. “Şahidiz, işkencede öldürüldü” diye ifade verdiler ama savcılık “böyle şey olmaz, devlete iftira atmayın” dedi.
“DOSYA ZAMAN AŞIMINA UĞRATILDI”
Nurettin Yedigöl’ün gözaltında kaybedilmesi ve faillerin yargılanması ile ilgili İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından üç ayrı soruşturma yürütüldü. Ancak soruşturmalarda zaman aşımı gerekçesiyle kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildi. Anne Zeycan Yedigöl son olarak, 15 Şubat 2013 tarihinde Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. 10 Aralık 2015 tarihinde Anayasa Mahkemesi, evrensel hukuka ve teamüllere aykırı bir biçimde başvuruyu diğer kabul edilebilirlik şartları yönünden incelemedi ve zaman bakımından yetkisizlik nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar karar verdi. (Başvuru Numarası: 2013/1566) Aile AİHM’e başvurdu. Gayrettepe Siyasi Şube’de kaybedilen Nurettin Yedigöl’ün akıbetini açığa çıkarmak ve bilinen faillerini yargılamak adli makamların sorumluluğundadır. Kaç yıl geçerse geçsin, Nurettin Yedigöl için, tüm kayıplarımız için adalet istemekten, devletin evrensel hukuk normları içinde hareket etmek zorunda olduğunu hatırlatmaktan vazgeçmeyeceğiz.”
996.hafta eylemi Galatasaray Meydanı’na karanfillerin bırakılmasının ardından son buldu.
PİRHA – Çok sayıda ilin barosu ve sivil toplum örgütleri, İmralı adasına yönelik uygulanan tecride dair Ankara’da basın toplantısı yaptı. İHD Eş Genel Başkanı Hüseyin Küçükbalaban, İmralı adasına dönük sorunun ivedilikle çözülmesi gerektiğini ifade etti.
İnsan Hakları Derneği (İHD) 12 Ocak 2024’te çok sayıda kurumun ortak imzası ile Avrupa İşkencenin Önlenmesi Komitesi’ne (CPT) mektup göndermiş, CPT ise sonrasında Türkiye’ye ziyaret düzenlemişti.
İHD, yapılan ziyaret üzerine Genel Merkezde imzacı kurumlarla ortak basın açıklaması yaptı. “İmralı F Tipi Yüksek Güvenlikli Hapishanesi’nde tecrit ve mutlak iletişimsizlik devam ediyor” denilen açıklamada, CPT’nin 13-22 Şubat tarihlerinde Türkiye’ye özel amaçlı bir ziyaret gerçekleştirdiğini ancak İmralı’nın ziyaret edilmediğini aktardı.
“İMRALIYA DAİR CPT’YE MEKTUP İLETMİŞTİK”
İHD Genel Başkanı Hüseyin Küçükbalaban, Abdullah Öcalan’dan halen haber alınamadığını vurgulayarak, sorunun bir an önce çözüme kavuşturulması gerektiğini söyledi. Balaban açıklamasında şu ifadelere yer verdi:
“CPT, söz konusu açıklamasında ziyaretin temel amacının yüksek güvenlikli hapishanelerde tutulan kişilere yönelik muameleyi incelemek olduğunu ifade ederek, ziyaret edilen hapishanelerin adlarına yer vermiştir. Ayrıca açıklamada, ziyaret edilen hapishaneler arasında her ne kadar İmralı F Tipi Yüksek Güvenlikli Hapishanesi bulunmamakla birlikte, ziyaret vesilesiyle ilgili makamlarla yapılan görüşmeler sırasında İmralı F Tipi Yüksek Güvenlikli Hapishanesi’nde halen tutulmakta olan mahpusların durumuyla, bilhassa da onların dış dünya ile temaslarıyla ilgili konuların da gündeme getirildiği belirtilmiştir.
Bu vesileyle İmralı F Tipi Yüksek Güvenlikli Hapishanesi ile ilgili görüşlerimizi kamuoyu ile bir kez daha paylaşmak isteriz.
Yukarıda sözü edilen ziyaretten kısa bir süre önce, 12 Ocak 2024 tarihinde, ÇHD, İHD, ÖHD, TİHV, TOHAV, CİSST, Batman Barosu, Diyarbakır Barosu, Hakkari Barosu, Mardin Barosu, Muş Barosu, Şanlıurfa Barosu, Şırnak Barosu ve Van Barosu olarak İmralı F Tipi Yüksek Güvenlikli Hapishanesi’nde tutulmakta bulunan Abdullah Öcalan, Ömer Hayri Konar, Hamili Yıldırım ve Veysi Aktaş’ın aileleri ve avukatları ile görüş yapma haklarının çok uzun yıllardır insan hakları hukukuna bütünüyle aykırı bir şekilde ihlal edilmesi konusunda CPT’ye bir mektup iletmiş idik.
Mektubumuzda, hapishanelerdeki insanların fiziksel ve ruhsal bütünlüklerinin ciddi şekilde zarar görmesine neden olan tecrit/izolasyon uygulamasının özel ve ayrımcı bir biçiminin İmralı Hapishanesi’nde yaşandığı; avukatlarının müvekkilleri Abdullah Öcalan ile görüşme yapma taleplerine 7 Ağustos 2019 tarihinden bu yana hiçbir şekilde olumlu yanıt verilmediği; Veysi Aktaş, Hamili Yıldırım ve Ömer Hayri Konar’ın ise İmralı Hapishanesi’ne nakledildikleri 2015 yılından bu yana avukatları ile bir kez dahi görüşme imkânı bulamadıkları; aileler ile yüz yüze son görüşmenin 3 Mart 2020, son telefon görüşmesinin ise 25 Mart 2021 tarihinde gerçekleştiği bilgisine yer vermiştik.
“SORUNUN ÇÖZÜMÜ İÇİN İVEDİLİKLE ADIM ATILMALI”
CPT, İmralı Hapishanesi’ne, 1999 yılından bu yana; sonuncusu 21-29 Eylül 2022 tarihlerindeki yapılan ziyaret olmak üzere toplam 11 ayrı ziyaret gerçekleştirmiştir. CPT, kamuoyuna açıklanan çeşitli yıllardaki ziyaret raporlarında bu ağır izolasyon/tecrit hali ile ilgili kapsamlı tespitlerde bulunmuş, durumun iyileştirilmesi için tavsiye ve önerilerini defalarca yinelemiştir.
Kısacası, imzası olan insan hakları ve hukuk kuruluşları olarak evrensel hukuk normları ve insan hakları değer ve ilkeleri açısından bu kabul edilemez sorunun bir an önce çözümüne yönelik adımların ivedilikle atılması gereğini ve bu sürecin takipçisi olacağımızı kamuoyu ile paylaşmak isteriz.”
PİRHA – TİHV, İstanbul’daki Newroz kutlamalarında gözaltına alınan Gazeteci Eylül Deniz Yaşar’ın polis işkencesinde maruz kalması nedeniyle açıklama yaptı. TİHV, “İşkence ve kötü muameleyi meşrulaştıran söylem ve eylemlerden vazgeçin, işkenceyi cezasız bırakmayın” ifadelerini kullandı.
Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV), İstanbul Newrozunu takip ederken gözaltına alınan AFP muhabiri Eylül Deniz Yaşar’ın “soykırım” hatırlatması yapılarak tehdit edilmesine tepki gösterdi. Vakıf, sosyal medya hesabından konuyla ilgili paylaştığı mesajında “Bir kamu görevlisinin insanlığa karşı işlenmiş bir suç olan soykırımı açıkça övebilmesinin altında, bugüne kadar işkence ve kötü muameleyi görmezden gelen, cezasız bırakan ve söylemleriyle meşrulaştıran, hatta teşvik eden siyaset anlayışının yattığı çok açıktır” dedi.
“DERHAL SORUŞTURMA BAŞLATILMALIDIR”
Söz konusu paylaşımda şu ifadelere yer verildi:
“İstanbul’da Yenikapı’da 17 Mart 2024 tarihinde gerçekleştirilen Newroz etkinliğini takip eden gazetecilerin polisin fiziksel ve sözlü şiddetine maruz kalması hem basın özgürlüğünün hem de işkence ve diğer kötü muamele yasağının açık ihlalidir.
Ancak daha vahimi, AFP Muhabiri Eylül Deniz Yaşar’ın gözaltına alınırken polisler tarafından Yahudi soykırımı hatırlatılarak tehdit edildiği, ırkçı ve ayrımcı hakaretlere maruz bırakıldığı iddia edilmektedir.
Söz konusu iddialarla ilgili derhal ve etkin bir soruşturma başlatılmalıdır.
Bir kamu görevlisinin insanlığa karşı işlenmiş bir suç olan soykırımı açıkça övebilmesinin altında, bugüne kadar işkence ve kötü muameleyi görmezden gelen, cezasız bırakan ve söylemleriyle meşrulaştıran, hatta teşvik eden siyaset anlayışının yattığı çok açıktır.
Bu vesileyle bir kez daha yetkililere hatırlatıyoruz:
İşkence, istisnası olmayan bir suçtur.
İşkence ve diğer kötü muameleyi meşrulaştıran söylem ve eylemlerden vazgeçin, işkenceyi cezasız bırakmayın.”
NE OLMUŞTU?
İstanbul’da Newroz kutlamalarında gözaltına alınan gazeteci AFP Muhabiri Eylül Deniz Yaşar, polislerin kendisine fiziksel şiddet uygulayarak “Sizi Yahudiler gibi sabun yapmadığımıza dua edin. Ben senin dilini keserim” denildiğini açıklamıştı.
PİRHA – İnsan Hakları Derneği (İHD), 10-17 Aralık İnsan Hakları Haftası kapsamında İHD İstanbul Şubesi’nde resepsiyon verdi. Etkinlikte konuşan İHD Eş Genel Başkanı Eren Keskin, 10 Aralık İnsan Hakları Günü’nü kutlayarak, “Biz sokakta kurulmuş bir derneğiz, sokakta mücadelemize devam edeceğiz” dedi.
İnsan Hakları Derneği (İHD) 10-17 Aralık İnsan Hakları Haftası kapsamında İstanbul Şubesi’nde resepsiyon verdi.
Etkinliğe KESK Eş Genel Başkanı Mehmet Bozgeyik, Eğitim Sen, Munzur Çevre Derneği, Halkların Demokratik Kongresi (HDK), Hafıza Merkezi, Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV), Partizan, Demokratik Bölgeler Partisi (DBP), Alevi Düşünce Derneği, Barış Vakfı, Wernicke Corsakoff ve Dayanışma Ağı, Cumartesi Anneleri, LGBTİ+ Aileleri ve Yakınları Derneği (LİSTAG) katıldı.
“SOKAKTA MÜCADELEMİZE DEVAM EDECEĞİZ”
Açılış konuşmasını İHD Eş Genel Başkanı Eren Keskin yaptı. Keskin, şunları söyledi:
“Bizim konuşmamız gereken 3 temel mesele var. 1915 Ermeni ve diğer Hristiyan halklara yönelik soykırım, 1938 Kürt ve Alevilere yönelik soykırım, Kıbrıs’taki askeri varlık. Hiçbir zaman gerçek anlamda laik olmamış bir coğrafyada Kemalistler ve İslamcılar, bizim insan hakları alanında yol almamızı engellemek için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. Bu coğrafyada biatsız bir yüzde 15 var. Kürtler, Hristiyan halklarımız, kadınlar, LGBTİ+’lar, bunlar o kadar önemli bir mücadele veriyorlar ki bu biatsız mücadelenin yüzü suyu hürmetine hala devam ediyoruz. Hala geri adım attırabiliyoruz. İşte Cumartesi Anneleri bu coğrafyada bize yasaklanan meydanı direnişleriyle tekrar açtılar. Biz sokakta kurulmuş bir derneğiz, sokakta mücadelemize devam edeceğiz.”
“BÜTÜN KAZANILMIŞ HAKLARI GERİ ALMAK İÇİN UĞRAŞIYORUZ”
Bütün kazanılmış hakları yeniden almak için uğraştıklarını ifade eden TİHV İstanbul Temsilcisi Ümit Efe, “Şimdi insan hakları mücadelesinde yitirdiğimiz sevgili mücadele arkadaşlarımız, cezaevi önünde direnen cezaevi anneleri, cumartesi anneleri, yıllardır insan hakları derneğinin kapısını açık tutan bütün aktivistler, bize şunu öğretti ki biz isteyince kazanırız. Bu ülkede bu kadar kapatılan alana rağmen kadınlar, LGBTİ+ örgütleri, Cumartesi Anneleri ve yoksullaşan, açlığa mahkum edilen emekçiler direnişleriyle bir muştu vaat ediyor bize” diye konuştu.
“KAYBEDİLEN MÜCADELE TERK EDİLEN MÜCADELEDİR”
İHD İstanbul Şube Başkanı Gülseren Yoleri, 10 Aralık İnsan Hakları Günü’nü kutlayarak şunları ifade etti:
“10 Aralık İnsan Hakları Günü’ndeyiz. Evrensel Bildirge’nin en azından servis ediliş biçimiyle dahi mücadeleyle kazanabileceğimiz bir hedef üzerinden mücadelenin nasıl güçlendirileceğini, buradan umudu nasıl büyütebileceğimiz meselesini daha kuvvetle konuşacağımız günler olacak. O yüzden ben İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 75. yılında bir kere daha mücadeleye devam diyorum. ‘Kaybedilen mücadele, vazgeçilen, terk edilen mücadeledir’ diyerek 10 Aralık İnsan Hakları Günümüz kutlu olsun diyorum.”
“HAK İHLALLERİNE KARŞI MÜCADELE ETMEMİZ GEREKİYOR”
KESK Eş Genel Başkanı Mehmet Bozgeyik ise şunları dile getirdi:
“Temel İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde güvence altına alınan haklara yönelik bir hak ihlali varsa amasız, fakatsız buna karşı mücadele etmemiz gerekiyor. Galatasaray Meydanı’nın açılması bizim açımızdan bir kazanım. Ben Cumartesi Anneleri şahsında tüm adalet mücadelesi yürüten Şenyaşar annemizi, Can Atalay’ın karşı karşıya kaldığı hukuksuzlukla mücadele eden tüm Türkiye halklarını, cezaevlerinde tecride karşı açlık grevine devam eden tutsakların mücadelesini buradan selamlayarak daha özgür daha demokratik günlerde bir araya geleceğimiz bir insan hakları haftası diliyorum.”
“GÜÇ BİRLİĞİ YAPARSAK BU MÜCADELEYİ KAZANIRIZ”
Cumartesi Anneleri adına konuşan Hasan Karakoç, “Çok kişi ‘siz Cumartesi İnsanları bizlerin soluk almasına vesilesiniz, dolayısıyla sizden güç alıyoruz’ diye cümleler kurdu. Dolayısıyla hep birlikte güç birliği yaparsak biz bu mücadeleyi kazanırız. Biz bulunduğumuz dünyayı torunlarımızdan ödünç aldık. Bizden sonraki nesile de yaşanabilir bir dünya bırakmak bizim boynumuzun borcu” dedi.
PİRHA- İnsan Hakları Günü dolayısı ile birçok yerde yapılan açıklamalarda hak ihlallerine dikkat çekilerek, demokratikleşmenin önündeki en temel engel olarak gösterilen Kürt sorununun çözümü için çağrılar yapıldı.
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin kabul edilişinin 75’inci yıl dönümü dolayısıyla İstanbul, İzmir, Mersin, Ankara gibi birçok kentte açıklama yapıldı.
İSTANBUL
İstanbul Sultanahmet’te İHD ve TİHV öncülüğünde açıklama yapıldı. Türk Tabipleri Birliği (TTB) üyeleri ile hak örgütlerinden isimler de açıklamaya katıldı. “İşkence insanlık suçtur”, “Failler belli kayıplar nerede?” ve “Tıbbın görevi öldürmek değil yaşatmaktır” dövizleri taşındı. Açıklamada sık sık, “Savaşa hayır barışa hemen şimdi”, “İnsan hakları ile insandır” ve “İnsanlık onuru işkenceyi yenecek” sloganları atıldı.
İHD Şube Başkanı Gülseren Yoleri, Türkiye’nin 2016 yılından bu yana OHAL ile yönetildiğini belirtti. Yoleri, “Hak savunucuları olarak; Kürt sorununun her zaman demokratik, barışçıl ve adil çözümünü savunduk. Bunda ısrarlıyız. O nedenle, çatışmaların hemen şimdi durmasını istiyoruz. Çatışmasızlık ortamının tesisi ile birlikte çatışmasızlık halinin yaşanan olumsuzluklardan da hareketle tahkim edilmiş bir hale getirilerek güçlendirilmesi, izlenmesi ve toplumsal barışın sağlanabilmesi için tüm tarafların içtenlikli, etkin programlar geliştirmesi gerekmektedir” çağrısı yaptı.
İZMİR
Kentteki insan hakları örgütleri, 10 Ekim Şehitleri Anıtı önünde açıklama yaptı. “İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 75’inci yılında ekonomik kriz ve yoksulluğa karşı ekonomik ve sosyal haklarımızı, savaşa karşı barış hakkımızı, baskılara karşı insan hakları değerlerini ve demokrasiyi savunuyoruz” pankartının açıldığı açıklamada, “Zindanlar boşalsın tutsaklara özgürlük”, “İnsan haklarıyla insandır”, “Haklar kullandıkça vardır” ve “İnsanlık onuru işkenceyi yenecek” sloganları atıldı.
Açıklamada konuşan Türkiye İnsan Hakları Vakfı Genel Sekreteri Coşkun Üsterci, Birleşmiş Milletler’in varoluş gerekçesiyle çelişir biçimde hak ihlallerinin başlıca sebebi olan savaş ve iç savaşları sonlandırmada yeterince etkin olamadığını belirtti. Güçlü devletlerin çıkar ilişkilerine dayalı bir birliktelik oluştuğunu dile getiren Üsterci, “Bu kriz hali Türkiye’de de tüm yoğunluğu ve ağırlığı ile yaşanmaktadır. Ülke, 2016 yılından bu yana önce doğrudan, 19 Temmuz 2018 tarihinden itibaren de resmen kaldırıldığı söylense de bir OHAL rejimi ile yönetilmektedir. Böylelikle keyfilik ve belirsizlik kamusal ve siyasal alanın asli unsurları haline gelmiştir. Özellikle bir yönetim tekniği olarak başvurduğu belirsizlik yaratma gücü, siyasal iktidar erkini daha da merkezileştirip toplum üzerindeki baskı ve kontrolünü arttırma olanağı sağlamaktadır” dedi.
ANKARA
İHD ve TİHV, Ankara Kızılay’da yer alan İnsan Hakları Anıtı önünde açıklama yaptı. Açıklamada anıta karanfiller bırakıldı. İHD Ankara Şubesi Eşbaşkanı Aslı Saraç, Kürt sorununa dair çatışma ve savaşın tek yöntem olarak kullanılması sonucunda 2023 yılında yaşam hakkı ihlallerinde artış olduğunu kaydetti. İnsan hakkı ihlallerinin en yoğun yaşandığı cezaevlerine değinen Saraç, İmralı Cezaevi’nde tecrit uygulamalarının kronik soruna dönüştüğünü vurguladı.
Hak ihlallerinin son bulduğu, barış ve demokrasinin tesis edildiği bir ülke için mücadele edeceklerinin altını çizen Saraç, “Dün olduğu gibi bundan sonra da tüm zorluklara karşı ihlalleri belgeleyip, raporlayarak görünür kılmaya, böylelikle önlemeye, cezasızlıkla mücadele etmeye ve insan haklarının kurucu değerlerine kararlılıkla sahip çıkmaya devam edeceğiz. İnsan, haklarıyla insandır” diye konuştu.
MERSİN
İHD Mersin Şubesi, Özgür Çocuk Parkı’nda açıklama gerçekleştirdi. “İfade ve örgütlenme özgürlüğümüz engellenemez” pankartının açıldığı açıklamada, “Herkes için insan hakları” dövizi taşındı.
Çok sayıda hak savunucusunun katıldığı açıklamada, sık sık “İnsan haklarıyla insandır” sloganı atıldı. Açıklamayı yapan İHD Mersin Şube yöneticisi Hakkı Demir, ülkede insan haklarının rafa kaldırılarak, birçok ihlalin devam ettiğini söyledi. Tüm toplumun tecrit altına alındığını belirten Demir, tecrit politikalarının son bulması için mücadele edeceklerini ifade etti. Ülkenin demokratikleşmesi için Kürt sorunun çözülmesi gerektiğinin altını çizen Demir, şöyle dedi: “Kürt sorununun çözümsüz bırakılması, Türkiye’nin demokratikleşmesinin önündeki en temel engellerden bir olarak varlığını korumaktadır.”
PİRHA-Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) ve İnsan Hakları Derneği (İHD), Gezi Davası’nda Osman Kavala, Can Atalay, Çiğdem Mater, Tayfun Kahraman ve Mine Özerden’e verilen cezaların Yargıtay tarafından onanmasına tepki gösterdi. İnsan hakları örgütleri, iktidarı yargı üzerinde sürdürdüğü baskıya derhal son vermeye, anayasaya, AİHS’ye ve AİHM kararlarına uymaya çağırdı.
Türk Ceza Kanunu’nun 312/1 maddesi gereğince, ‘Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüs’ suçlamasıyla ağırlaştırılmış müebbet hapse çarptırılan Kavala hakkındaki hüküm onandı.
Can Atalay, Tayfun Kahraman, Mine Özerden ve Çiğdem Mater Utku hakkındaki ‘Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüse yardım’ suçlamasıyla 18’er yıl hapis cezası onandı.
Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) ve İnsan Hakları Derneği (İHD) ortak açıklamalarında cezaların onanmasını kınadı.
“HAK SİYASETİ YAPMAKTA ISRAR ETMELİYİZ”
TİHV ve İHD yaptıkları yazılı açıklamada kararı, “Türkiye’de yargının artık sadece siyasi bir cezalandırma mekanizması olarak işlediğinin ve tüm hukuki zeminlerini terk ettiğinin ilanı” diye niteledi.
Kararın sadece Gezi Davası’nda yargılananları değil hak ihlallerine ve doğanın yıkımına karşı sorumluluk üstlenen herkesi cezalandırılmaya yönelik olduğu belirtilen açıklamada, “Yurttaşların yaşam dünyalarına ilişkin bağımsız karar verme kapasitesi, yurttaş iradesi ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır. Buna karşın, şimdi acil görev ve sorumluluğumuz, böylesi bir hukuksuzluğun ve baskı ortamının bizleri teslim almasına izin vermemektir. Topluma reva görülen bu adaletsizliğin karşısında kayıtsız ve sessiz kalmamalıyız. Aksine insan hakları ve demokrasi ilkelerine sahip çıkmakta, hak siyaseti yapmakta ısrar etmeliyiz” ifadelerine yer verildi.
“ANAYASA’YA, AİHS’E VE AİHM KARARLARINA UYUN!”
TİHV ve İHD, Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Savunucuları Bildirgesi’ne göre devletin insan hakları savunucularını korumakla yükümlü olduğunu hatırlatarak, “Siyasal iktidarı yargı üzerinde sürdürdüğü baskıya derhal son vermeye, Anayasa’ya ve başta Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) olmak üzere altına imza atılan uluslararası sözleşmelere ve bu bağlamda oluşan yükümlülükler gereği AİHM kararlarına uymaya davet ediyoruz. Hak savunuculuğu cezalandırılamaz. Hak savunucuları üzerindeki baskı ve yargısal tacizlere derhal son verilsin!” çağrısı yaptı.
“YARGININ TÜM HUKUKİ ZEMİNLERİ TERK ETTİĞİNİN İLANIDIR”
Yapılan açıklamada şunlar ifade edildi:
“Baştan beri yargı aracılığıyla siyasal bir intikam davası olduğunu bildiğimiz Gezi Davası’nda Osman Kavala, Can Atalay, Çiğdem Mater, Tayfun Kahraman ve Mine Özerden’e verilen cezaların dün Yargıtay tarafından onaylanması, Türkiye’de yargının artık sadece siyasi bir cezalandırma mekanizması olarak işlediğinin ve tüm hukuki zeminlerini terk ettiğinin ilanıdır.
Bu kabul edilemez onama kararıyla sadece yaşadığımız ülke için değil tüm yeryüzü için adalet talep eden insan hakları savunucularına yargı eliyle bir kez daha zulmedilmiştir. İnsan haklarını savunmanın esasının adaletsizliği görme kapasitesi olduğu bilinciyle, bu kararla sabitlenen adaletsizliğe karşı adaleti savunma inadımızı sürdüreceğiz. İtiraz etmenin, haksızlığı ilan etmenin bu ağır suçlulaştırılmasına karşı itiraz etmekten, haksızlığı, adaletsizliği dile getirme sorumluluğumuzdan vazgeçmeyeceğiz.
Tümüyle akla, vicdana ve hukuka aykırı bu kararla sadece insanı, çevreyi, doğayı savunan dostlarımız değil, hak ihlallerini, doğanın, çevrenin yıkımını engelleme sorumluluğunu yüklenen herkes cezalandırılmaya, yurttaşların yaşam dünyalarına ilişkin bağımsız karar verme kapasitesi, yurttaş iradesi ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır.
Buna karşın, şimdi acil görev ve sorumluluğumuz, böylesi bir hukuksuzluğun ve baskı ortamının bizleri teslim almasına izin vermemektir. Topluma reva görülen bu adaletsizliğin karşısında kayıtsız ve sessiz kalmamalıyız. Aksine insan hakları ve demokrasi ilkelerine sahip çıkmakta, hak siyaseti yapmakta ısrar etmeliyiz.”
PİRHA – İşkence ve kötü muamele gördüğü için 2022 yılında Türkiye İnsan Hakları Vakfı’na başvuranların sayısı bir önceki yıla göre yüzde 22 arttı. Başvuranların en küçüğü 3 yaşında, en büyüğü 76 yaşında.
Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) 2022 Yılı Tedavi Merkezleri Raporu Türkiye’de işkence gerçeğine bir kez daha dikkat çekti.
Rapora göre, TİHV’e 2022 yılında 1201 kişi kendisi ya da bir yakını işkence ve kötü muameleye maruz kaldığı için başvurdu. Böylece, 1990 yılından bu yana işkence görenler ve yakınları için tedavi ve rehabilitasyon çalışmaları yürüten TİHV’in tarihinde, 2001 yılındaki en yüksek başvuru sayısından sonraki en yüksek 2. başvuru sayısına ulaşılmış oldu.
TİHV Başkanı Metin Bakkalcı da raporun sunuş yazısında bu duruma dikkat çekti. Bakkalcı, 2022 yılı için 530 yeni başvuru beklerken, bunun iki mislinden fazla kişinin gördükleri işkence nedeniyle kendilerine başvurmasının, insan hakları konusundaki kötü gidişatın bir göstergesi olduğunu belirtti.
3 YAŞINDAN 76 YAŞINA…
Rapora göre, vakfa başvuran 1201 kişiden 1117’si kendisi, 84’ü ise bir yakını işkence ve diğer kötü muamele gördüğü için TİHV temsilciliklerine ulaştı. Başvuranların 1079’unun Türkiye içinde, 38’inin ise Türkiye dışında işkence ve kötü muamele gördüğü belirlendi. Bunların 756’sı 2022 yılı içinde, diğerleri ise önceki yıllarda işkence ve kötü muamele gördüğü için başvurdu.
Gördüğü işkence ve kötü muamele nedeniyle başvuranların en küçüğü 3 yaşında, en büyüğü 76 yaşında. Başvuranların yüzde 56,9’u erkek, yüzde 39,1’i kadın, yüzde 4’ü ise LGBTİ+ oldu.
TERS KELEPÇE, CİNSEL TACİZ, TECAVÜZ
Vakfa başvuranların yüzde 70,2’sinin fiziksel müdahaleye, yüzde 83,4’nün tehdit ve hakarete, yüzde 45,2’si pozisyonel işkenceye uğradı. 497 kişi ters kelepçeli halde bekletildi.
Başvuranların yüzde 43,5’i cinsel işkence gördüğü tespit edilirken, 3 kişinin tecavüze uğradığı aktarıldı. 80 kişi ise fiziksel, cinsel tacize uğradı.
SOKAKTA DA EMNİYETTE DE İŞKENCE HIZ KESMEDİ
Barışçıl toplantı ve gösterilere yönelik artan baskı ve engellemeler, bu yıl da TİHV Tedavi ve Rehabilitasyon Merkezleri raporuna da yansıdı. Gözaltı sürecinde işkence görenlerin yarısından fazlasının (yüzde 50,6’sı) sokakta ya da açık alanda işkence ve kötü muamele gördü.
Gözaltı sürecinde işkence gördüğünü belirten her iki kişiden birinin (50,7) götürüldüğü emniyet müdürlüklerinde işkenceye ve kötü muameleye maruz kaldığı tespit edildi. Vakfa başvuranlardan 131’i İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde, 103’ü Van Emniyet Müdürlüğü’nde işkence ve kötü muamele gördüğünü belirtti.
Karakollar, jandarma komutanlıkları/karakolları kadar gözaltı araçlarında da işkence ve kötü muamele sürdü. Gözaltı sürecinde işkence görenlerin yüzde 30,7’si araç içinde kolluk güçlerinin işkence ve kötü muamelesine maruz kaldı.
BAŞVURANLARIN %68,8’İ DOĞU VE GÜNEYDOĞU ANADOLU DOĞUMLU
Raporda Diyarbakır, Van ve Cizre’deki TİHV merkezlerine yapılan başvuruların her yıl giderek arttığının da altı çizildi. Bu durumun bölgede ifade özgürlüğü ile barışçıl toplantı ve gösteri özgürlüğüne yönelik yasaklamalarla birlikte ele alınması gerektiği vurgulandı.
Ayrıca raporda, gördüğü işkence ve kötü muamele nedeniyle vakfa başvuranların yüzde 68,8’nin Güneydoğu ve Doğu Anadolu bölgesi doğumlu kişiler olduğu aktarıldı.
KOLLUK EŞLİĞİNDE ADLİ MUAYENE
Gözaltında adli muayene süreçlerinde yaşanan hak ihlalleri de TİHV’in raporuna yansıdı. İşkence gördüğü için TİHV’e başvuranların çoğunluğu, gözaltı süreçlerinde adli muayeneleri yapılırken kolluk güçleri muayenehaneden çıkarılmadığını, yakınmalarının dinlenmediğini anlattı.
PİRHA – Anayasa Mahkemesi’nin kararına rağmen, Cumartesi Anneleri’nin, Galatasaray Meydanı’nda her hafta yapmak istediği buluşma, polis tarafından engelleniyor. Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) konuyla ilgili hazırladığı video ile Galatasaray Meydanı’nın Cumartesi Anneleri’ne açılması çağrısı yaptı.
Anayasa Mahkemesi, Cumartesi Anneleri’nin/İnsanları’nın Galatasaray Meydanı’nda her hafta gerçekleştirdikleri buluşmanın engellenmesini Anayasa’ya aykırı buldu. Kararın bir örneği Beyoğlu Kaymakamlığı’na gönderilse de kayıp yakınlarına yasak sürüyor. Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) konuyla ilgili hazırladığı video ile Galatasaray Meydanı’nın Cumartesi Anneleri’ne açılması çağrısı yaptı.
TİHV, konuya ilişkin bir de yazılı açıklama yaparak zorla kaybetmenin, “Bir kişinin devlet görevlileri veya devlet adına hareket eden kişi ya da gruplar tarafından zorla kaçırılıp, akıbetinin meçhul bırakılması” anlamına geldiğinin altını çizdi. Birleşmiş Milletler’e göre zorla kaybetmenin, insanlığa karşı bir suç olduğunu belirten TİHV, devletlerin zorla kayıp edilmeleri önleyecek tedbirleri almakla yükümlü olduğuna da işaret etti.
“28 YILDIR BİTMEYEN BİR MÜCADELE”
Türkiye’de 1990’lı yılların zorla kaybetmelerle anılan bir dönem olduğunu belirten TİHV, basına yaptığı açıklamanın devamında şu ifadelere yer verdi:
“Tam olarak kaç kişinin zorla kaybedildiği bilinmiyor. Ancak insan hakları örgütlerinin tespitlerine göre bu sayı yüzlerle ifade ediliyor. Zorla kaybetmelerin en yoğun yaşandığı dönem 1993-1997 yılları arası.
Tam bu dönemde, 27 Mayıs 1995’te yakınları kaybedilen bir grup insan İstanbul’da Galatasaray Meydanı’nda buluşup kayıplarının akıbetini sordu.
Her Cumartesi aynı yerde buluşan kayıp yakınları, Cumartesi Anneleri/İnsanları diye anıldılar. Adları Galatasaray Meydanı ile özdeşleşti.
Cumartesi Anneleri’nin 25 Ağustos 2018 tarihindeki 700. buluşmasına yapılan polis müdahalesinden bu yana, Galatasaray Meydanı’nda bir araya gelmeleri engelleniyor.
Anayasa Mahkemesi, Cumartesi İnsanları’nın 700. hafta buluşmasında gözaltına alınan Maside Ocak’ın başvurusu sonucu verdiği kararda, yapılanın barışçıl toplantı ve gösteri özgürlüğüne müdahale olduğuna hükmetti. Ayrıca AYM, kararın Beyoğlu Kaymakamlığı’na da gönderilmesine hükmederek, ihlalin tekrarının engellenmesini istedi. Kararın ardından Cumartesi Anneleri yeniden Galatasaray Meydanı’nda buluşmak istediklerinde yine engellendiler, gözaltına alındılar.”
TİHV’in konuyla ilgili hazırladığı videoda konuşan kayıp yakını Av. Jiyan Tosun, “Ne yazık ki Anayasa Mahkemesi’nin, yani devletin en üst mahkemesinin verdiği bir ihlal kararı, Kaymakamlığın, Valiliğin, alanda bulunan kolluk kuvvetlerinin, amirlerinin verdikleri kararların altında sayılıyor. Demokratik bir toplumda, bir hukuk devletinde asla olmaması gereken bir uygulamayla karşı karşıya Cumartesi Anneleri” dedi.
İHD İstanbul Şubesi Eş Başkanı Gülseren Yoleri de, AYM kararı karşısında mülki idarenin ve kolluk güçlerinin gösterdiği direncin iktidarın otoriterleşen yapısının bir göstergesi olduğunu dile getirdi.
TİHV Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Nilgün Toker ise “Onların seslerinin duyurulmasının engellenmesi aslında hakikatin gözlenmesi çabasından başka bir şey değildir” dedi.
TİHV Başkanı Metin Bakkalcı da, AYM’nin, Cumartesi İnsanları’nın onurlu duruşlarının katkısıyla bu baskıların aşılacağından emin olduklarını dile getirdi.
PİRHA-AYM, Cumartesi Anneleri’nin 700. haftasına yönelik gerçekleştirilen polis müdahalesi ile Galatasaray Meydanı’nın yasaklanmasına karşı yapılan başvuruda ‘hak ihlali’ kararı verdi. Cumartesi Anneleri, “Yarından itibaren kayıp yakınları ve İnsan Hakları Derneği olarak ilgili makamların AYM kararına kayıtsız şartsız uyma yükümlülüklerini yerine getirmeleri için girişimlerde bulunacağız. Keyfi yasağınıza son verin ve Galatasaray Meydanı’ndaki ablukayı kaldırın!” dedi.
Gözaltında kaybedilen yakınlarının akıbetini sormak, fail ve sorumluların cezalandırılması talebiyle başlattıkları adalet mücadelelerinin 700. haftasında polis müdahalesi ile karşılaşan ve darp edilerek gözaltına alınan Cumartesi Anneleri’nin konuya ilişkin Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) yaptığı başvuru ‘hak ihlali’ kararı ile sonuçlandı.
Cumartesi Anneleri, AYM’nin verdiği kararı İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi’nde gerçekleştirdiği bir basın açıklaması ile değerlendirdi. Açıklamaya İHD İstanbul Şubesi Başkanı Avukat Gülseren Yoleri, Cumartesi Anneleri/İnsanları, Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) İstanbul Temsilcisi Ümit Efe ile Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği (MLSA) ve Hafıza Merkezi temsilcileri de katıldı.
“GALATASARAY’DAN VAZGEÇMİYORUZ”
“Galatasaray bizim, Galatasaray hepimizin, vazgeçmiyoruz” başlıklı basın açıklamasını Cumartesi Anneleri adına Besna Tosun okurken, şu ifadeleri kullandı:
“Gözaltında kaybedilen insanlarımızın akıbetlerinin açıklanması ve suçun faillerinin yargı önüne çıkarılarak cezalandırılması talebiyle başlattığımız, Türkiye tarihinin en uzun soluklu adalet eylemi olan Galatasaray’daki buluşmalarımız 700. haftamızda ağır polis şiddeti ile engellendi ve kuşaktan kuşağa aktarılarak devam eden hakikat ve adalet mücadelemizle hafıza mekânına dönüştürdüğümüz Galatasaray Meydanı bize yasaklandı.
Dört yılı aşan bir süredir Galatasaray Meydanı tomalar, ağır silahlı polisler, çelik ve beton bariyerler ile kuşatıldı. Cumhurbaşkanlığı rejimi, adalet ve hukukun üstünlüğü talebimize sesimizi duyurduğumuz Galatasaray Meydanı’nı esir alarak cevap verdi. En başından beri bu yasaklamanın evrensel hukuka, Anayasa’ya ve ilgili yasalara aykırı olduğunu, keyfi olduğunu, haklarımızı ihlal ettiğini söyledik. Bu iddialarla yargı makamlarına başvurduk, maruz kaldığımız hak ihlalinin ortadan kaldırılmasını talep ettik. 23 Şubat 2023 günlü resmi Gazete’de yayınlanan 2019/21721 başvuru numaralı Anayasa Mahkemesi (AYM) kararına kadar bu haklı itiraz ve taleplerimiz görmezden gelindi.
“AYM, EYLEMİN HUKUKA UYGUN OLDUĞUNU BİLDİRDİ”
Maside Ocak’ın başvurusu üzerine verilen bu AYM kararıyla, Anayasa’nın 34. maddesinde düzenlenen toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkımızın ihlal edildiğine hükmedildi. Beyoğlu Kaymakamlığı’nın savunmasında Galatasaray’daki buluşmalarımızın yasaklanması ile ilgili ileri sürdüğü; “bildirimde bulunmadılar” ve “suç işlenmesinin engellenmesi, kamu düzenin bozulması, başkalarının haklarının korunması gibi zorlayıcı şartların varlığı nedeniyle” yasakladık şeklindeki gerekçelerinin hukuki geçerliliğini tartışan AYM, söz konusu kararı ile; idarenin buluşmalarımızın engellenmesine dayanak gösterdiği ‘bildirimde bulunulmadı’ gerekçesini; “yapılmak istenen etkinlik, yaklaşık yirmi dört yıl boyunca belirli zaman ve yerde yapılmakta olup idarenin bu etkinliğin yapılacağına ilişkin olarak önceden bilgisi olmadığı söylenemez” diyerek ve idarenin “zorlayıcı şartlar nedeniyle yasaklama yoluna gidildiği” iddiasını da; “idare, yasaklama kararında kamu düzeni bozulması, bozulma tehlikesi veya başkalarının haklarının korunması gerekliliği gibi zorlayıcı şartlar olduğunu ortaya koymamıştır. İzah edilen sebeplerle idarenin etkinliği yasaklama kararı için dayanak gerekçelerinin haklı ve ikna edici olduğu söylenemez” diyerek geçersiz kıldı.
Ayrıca AYM, “Diğer yandan başvurucunun da içinde yer aldığı grubun kaybolan yakınlarının bulunması ve kamuoyunda farkındalık yaratılması amacına yönelik oturma eylemi ve basın açıklaması yapmak istemesi demokratik bir toplumda saygı ile karşılanmalıdır.” diyerek Galatasaray’daki buluşmalarımızın demokrasinin gereği olduğuna vurgu yaptı. Kararın bir örneğinin yeni ihlallerin önlenmesi için Beyoğlu Kaymakamlığı’na gönderilmesine karar veren AYM, böylece Cumartesi Anneleri/ İnsanları’nın Galatasaray Meydanı’nda sürdürdüğü eylemin hukuka uygun olduğunu bildirerek, engellenmemesi konusunda Beyoğlu Kaymakamlığı’na açık bir ödev yükledi.
“KEYFİ YASAĞINIZA SON VERİN”
Anayasa’nın 153. Maddesi; “Anayasa Mahkemesi kararları kesindir.” “…Yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlar.” diyerek AYM kararlarının uygulanması konusunda hiçbir kuruma herhangi bir takdir yetkisi tanımamış veya bu konuda bir istisnaya yer vermemiştir. Dolayısıyla Anayasa Mahkemesi’nin anayasaya aykırılık konusunda verdiği karardan sonra idarenin Galatasaray yasağında ısrar etmesi Anayasa’yı kasten ihlâl etmek anlamı taşımaktadır.
Yarından itibaren kayıp yakınları ve İnsan Hakları Derneği olarak ilgili makamların AYM kararına kayıtsız şartsız uyma yükümlülüklerini yerine getirmeleri için girişimlerde bulunacağız. Ancak bugün buradan sesleniyoruz; keyfi yasağınıza son verin ve Galatasaray Meydanı’ndaki ablukayı kaldırın! Bütün engellemelere rağmen hakikati söylemeye devam edeceğiz. 28 yıllık pratiğimiz tanıktır; hakikati söyleme sorumluluğuna ve cesaretine sahibiz, bundan vazgeçmeyeceğiz! Kayıplarımızla buluşma mekânımız Galatasaray’dan vazgeçmeyeceğiz! Kayıplarımızı aramaya, akıbetlerini sormaya, faillerinin cezalandırılmasını istemeye, mevcut adaletsizliğe itiraz etmeye, hak ve özgürlük talep etmeye devam edeceğiz.”
PİRHA-Adil yargılanma ile cezaevlerinde yaşanan ağır hak ihlallerinin sona ermesi talebiyle ölüm orucunda olan Sibel Balaç ile Gökhan Yıldırım için basın toplantısı düzenleyen TTB, SES, TİHV, İHD, ÖHD ile ÇHD, “Cezaevlerinde yaşam ve sağlık hakkı mücadelesi toplumun her kesiminin sorumluluğudur. Sibel Balaç ile Gökhan Yıldırım’ın yaşamasını istiyoruz” dedi.
Türk Tabipleri Birliği (TTB), Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES), Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV), İnsan Hakları Derneği (İHD), Özgürlük İçin Hukukçular Derneği (ÖHD) ile Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) ölüm orucunda olan Sibel Balaç ile Gökhan Yıldırım için TTB Genel Merkezi’nde basın açıklaması düzenledi.
Ankara’daki Sincan Kadın Cezaevi’nde tutuklu bulunan Sibel Balaç ölüm orucunun 228’inci gününe girerken, 6 yılı aşkın süredir tutuklu olan Gökhan Yıldırım ise ölüm orucunun 222’nci gününde. Balaç ve Yıldırım’ın sağlık durumlarının gün geçtikçe kötüleştiğini belirten 6 kurum, taleplerin bir an önce yerine getirilmesini istedi. Kurumlar adına basın açıklamasını TTB Ankara Yönetim Kurulu üyesi Dr. Ayşe Uğurlu okudu.
“Cezaevlerinde yaşam ve sağlık hakkı mücadelesi toplumun her kesiminin sorumluluğudur. Sibel Balaç ile Gökhan Yıldırım’ın yaşamasını istiyoruz. Sibel Balaç adil yargılanma talebinin yanı sıra cezaevlerinde yaşanan ağır hak ihlallerinin sona ermesi talebiyle 19 Aralık 2021 tarihinde kendisi tarafından “ölüm orucu” olarak nitelendirilen açlık grevi eylemine başlamıştı. Hala Tekirdağ 1 Nolu F Tipi Cezaevi’nde bulunan Gökhan Yıldırım ise 25 Aralık 2021 tarihinde adil yargılanma talebi ve cezaevlerinde yaşanan ağır hak ihlallerinin sona ermesi talebiyle kendisi tarafından “ölüm orucu” olarak nitelendirilen açlık grevi eylemine başlamıştı.
Avukatı, Balaç’ın sağlık durumuna ilişkin olarak açlık grevine 85 kilo olarak başladığı, 24 Temmuz 2022 tarihinde tartıldığında 46 kilo olduğunu bildirmiştir. Sibel Balaç görüşmede, oturmakta güçlük çektiğini, baş dönmesi, çarpıntı, kulak çınlaması, sürekli mide bulantısı yaşadığını, ağız içi ve çenesinde yaralar çıktığını, el, ayak yanmaları ve uyuşmaları yaşadığını, TTB’den gelecek bağımsız bir heyet haricinde hekimler ile görüşmeyi kabul etmeyeceğini ifade etmiştir.
Gökhan Yıldırım’ın ise açlık grevine 62 kilo olarak başladığı, son ölçümde ise 42 kilo çıktığı bildirilmiştir. Yıldırım, görüşmede vücudunun birçok yerinde yanma hissettiğini ifade etmiştir. Her ikisinin de sağlık durumundaki bu olumsuzluklar bizleri endişelendirmektedir. Bu bulgular insan sağlığı için geri dönüşümsüz bir sürecin belirtisi olabilir. Sibel Balaç ile Gökhan Yıldırım’ın yaşam hakkının korunması için başta adil yargılanma olmak üzere taleplerinin bir an evvel karşılanarak, eylemlerini sonlandırmaları için gerekli koşulların acilen sağlanması gerektiğini vurguluyoruz.”
TTB Merkez Konseyi Başkanı Şebnem Korur Fincancı ise açlık grevlerine karşı Adalet Bakanlığı’nın refleks göstermediğini belirterek, “Aslında cezaevleri uzun zamandır sağlık sorunlarının yaşandığı ama bu sorunlara da özellikle Adalet Bakanlığı’nın kulak tıkadığı yerlere dönüşmüş durumda. Adil yargılanma hakkının ise ciddi şekilde ihlal edildiğini biliyoruz. Kelepçeli muayene ile muayene sırasında içeride kolluk bulundurulması ile ilgili yeni bir düzenleme yapılacağı ifade edilmişti. Bu yeni düzenleme ile de ayrımcılığı yeniden hayatımıza getirmek istediklerini gözlüyoruz. Adalet Bakanlığı açlık grevlerine ilişkin hiçbir refleks göstermiş değil. Açlık grevleri iletişim ile çözülebilecek süreçler. Eğer iletişim kurulmazsa olabilecekleri de son birkaç yıl içerisinde hep beraber yaşamış olduk” dedi.
“HASTA MAHPUSLAR SERBEST BIRAKILSIN”
Sibel Balaç ve Gökhan Yıldırım’ın talepleri ise şöyle:
Dijital delillerle gizli tanık ve itirafçı tanıklarla yürütülen yargılamalara son verilsin.
Keyfi disiplin cezalarına son verilsin.
Hasta mahpuslar serbest bırakılsın.
Hapishanedeki kitap, dergi kısıtlamalarına son verilsin.
Zihinsel engelliler öğretmenliği yapan Sibel Balaç, sürgün ve mobbinge uğradığını söyleyerek 2018 yılında görevinden istifa etti. Balaç, aynı yıl, Kanun Hükmü Kararname’yle (KHK) işinden ihraç edilen memur, öğretmen ve akademisyenlerin, Ankara’daki Yüksel Caddesi’nde gerçekleştirdikleri “işimi geri istiyorum” eylemlerine katıldı. Yüksel Caddesi’ndeki eylemcilerle birlikte 10 Aralık 2018’de gözaltına alınan Sibel Balaç, 18 Aralık’ta çıkarıldığı mahkemece tutuklandı. Sincan Cezaevi’nde tutuklu bulunan Balaç 8 yıl 1 ay 15 gün hapse mahkum edildi. Balaç, 228 gündür açlık grevinde.
35 yaşındaki Gökhan Yıldırım ise, İstanbul 22. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılandığı davanın gerekçeli kararına göre, “Örgüt üyeliği, ulaşım araçlarının alıkonulması, kasten yaralama, konut dokunulmazlığının ihlali, mala zarar verme, tehdit, kamu malına zarar verme, ruhsatsız ateşli silahlarla mermileri satın alma veya taşıma veya bulundurma, resmi belgede sahtecilik” suçlarından 46,5 yıl hapse ve 1800 lira adli para cezasına mahkum edildi. Yıldırım 222 gündür açlık grevinde.