Etiket: travma

  • ‘Travmayla başa çıkmak önce travma yaratan bir dünya üretmekten vazgeçmeyle mümkün olacaktır’-VİDEO

    ‘Travmayla başa çıkmak önce travma yaratan bir dünya üretmekten vazgeçmeyle mümkün olacaktır’-VİDEO

    PİRHA-Almanya’nın NRW Eyaleti’nin desteğiyle Psychology Kurdî Psikoloji Dergisi, 10-14 Kasım 2025 tarihleri arasında Dersim’de eğitim programı düzenlendi. Eğitime ders veren uzmanlar, “Deprem bölgeleri ve afet riski olan bölgelerde ruh sağlığı profesyonellerinin ve alanda çalışacak ruh sağlığı elemanlarının bu bilgilere sahip olması, kişilere, afetzedelere zarar vermeden destek sunabilmesi için çok önemli bir eğitim olduğunu düşünüyoruz” dedi.

    Almanya’nın NRW Eyaleti’nin desteğiyle, Baden-Württemberg Eyaleti Kültürlerarası Sağlık Araştırmaları Enstitüsü, Almanya Baden-Württemberg Eyalet Üniversitesi, Psychology Kurdî Psikoloji Dergisi ve Sosyal Hizmet Uzmanları Derneği Diyarbakır Şubesi işbirliğiyle 2024 yılında Adıyaman, Hatay ve Malatya’da gerçekleştirilen eğitimler 10-14 Kasım 2025 tarihleri arasında Dersim’de düzenlendi.

    Verilen eğitim, deprem ve diğer afet durumlarında sahada çalışan ruh sağlığı profesyonellerine yönelik olarak tasarlandı. Amaç, ruh sağlığı uzmanlarının afet anlarında ve sonrasında insanlara profesyonel destek verebilme kapasitelerini artırmak.

    Dersim’de düzenlenen seminerde ders veren Dr. Azad Dildar Günderci, Prof. Dr. Tamer Akar, Prof. Dr. Burhanettin Kaya, Dr. Öğretim Üyesi Hozan Sağcıoğlu ve Prof. Dr. Arşaluys Kayır verilen eğitime ilişkin PİRHA’ya konuştu.

    “DERSİM, DEPREM BÖLGESİNDE YER ALMASINDAN DOLAYI EĞİTİM ÇALIŞMASINI BAŞLATTIK”

    Eğitim çalışmalarına 2024 yılında başladıklarını ifade eden Psychology Kurdî Dergisi editörlerinden ve yazarlarından psikiyatrist Dr. Azad Dildar Günderci, “2024 yılında Adıyaman’da, Hatay’da ve Malatya’da eğitimleri gerçekleştirdik. Bu eğitimler ruh sağlığı profesyonellerine yönelik alanda, afet bölgelerinde saha çalışmaları yaparken donanımlı ve eğitimli bir şekilde bu destekleri sunabilmeleri, psikososyal destek sunabilmeleri için önemli eğitimler. Deprem bölgeleri ve afet riski olan bölgelerde de bu çalışmaların devam edilmesinin faydalı olacağını düşündük. Dersim’de deprem fay hattı üzerinde bulunan ve büyükşehirlere göre biraz daha bu eğitimlerden mahrum kalabilen ya da ulaşma konusunda zorluklar yaşayabilen bir il olduğu için Dersim’de de böyle bir eğitim programı düzenlemeyi uygun gördük. Özellikle bu tür durumlarda ruh sağlığı profesyonellerinin ve alanda çalışacak ruh sağlığı elemanlarının bu bilgilere sahip olması, kişilere, afetzedelere zarar vermeden destek sunabilmesi için çok önemli bir eğitim olduğunu düşünüyoruz. Bu yüzden Dersim’de bu eğitim çalışmalarını başlattık” dedi.

    “TEMEL AMACIMIZ KAPASİTEYİ ARTIRMAK”

    Deprem bölgelerinde psikososyal destek çalışmalarının sürdüğünü belirten Psikiyatrist Prof. Dr. Tamer Akar, “Travmayı ve afetleri genel olarak ele almaya çalışıyorum. Temel amacımız da aslında kapasiteyi geliştirmek. Bu alanda çalışan nitelikli uzman sayısını artırabilmek ve ülke genelinde bu alanda sık karşılaştığımız özellikle travma ve afet alanında sık karşılaştığımız felaketler sonrası gelişebilecek psikososyal destek çalışmalarına yardımcı olabilecek, destek olabilecek uzmanlar yaratmak ya da üretmek olduğu kadar aynı zamanda bu afetlerin önüne nasıl geçilebilir, insanı nasıl koruyabiliriz, doğayı nasıl koruyabiliriz. Ülke genelinde bu tür yeterliliği geliştirme çalışmalarına çok önem veriyoruz. 1999’dan bu yana bu bizim bir gerçeğimiz ve bu gerçeğin peşinden de hem lisans üstü eğitim programlarıyla hem sertifika programlarıyla hem de alandaki eğitim çalışmalarıyla bu gerçeğin peşinde koşmaya devam ediyoruz” diye ifade etti.

    “TRAVMAYLA BAŞA ÇIKMAK, TRAVMA YARATAN BİR DÜNYA ÜRETMEKTEN VAZGEÇEREK MÜMKÜN OLACAKTIR”

    ‘Travma odaklı bir proje ve deprem, travmanın en önemli nedenlerinden biri’ diyen Psikiyatrist Prof. Dr. Burhanettin Kaya, “Ben daha çok depremden sonraki ilk zamanlarda kullanılabilecek bir yöntemin eğitimini anlatıyorum, travmayla başa çıkmayla ilgili. Göz hareketleriyle duyarsızlaştırma ve yeniden işleme denen bir terapi yaklaşımı var, bir yöntem var. O yöntemin üzerinden geliştirilmiş daha krize müdahalede, akut evrelerde, erken evrelerde ortaya çıkan o krizi çözmek üzere kullanılmasıyla ilgili bir çalışmayı burada yapıyoruz. Sadece travmaya uğramış olan birinin yaşadığı ruhsal tepkileri ortadan kaldırmak değil, travmasız bir dünya yaratmak için mücadele etmeyi de gerektiriyor açıkçası. Savaşın, şiddetin, sömürünün, baskının, kavganın, felaketlerin, depremlerin, sellerin insanı öldürmediği bir dünya yaratmak da bizim aslında travmayla başa çıkmak için kullanacağımız yollardan biri. Bugün doğal sayılan hiçbir felaket doğal değil. Deprem doğal bir felaket değildir. Afet insanın değdiği yerde oluşur. Travmayla başa çıkmak önce travma yaratan bir dünya üretmekten vazgeçmeyle mümkün olacaktır” şeklinde konuştu.

    “AMACIMIZ ÇOCUKLARDA YETERLİ FARKINDALIĞI YARATMAK”

    Dr. Öğretim Üyesi Hozan Saatçıoğlu, ise konuşmasında şunları dile getirdi:

    “Mardin Artuklu Üniversitesi’nde çocuk ve ergen psikiyatristi olarak çalışıyorum. Burada beş günlük bir deprem, travma ve terapi yöntemleriyle ilgili bir eğitim yapılacağını öğrendiğimde ben de katılmak istedim. Çünkü bununla ilgili yapmamız gereken çok şey var. Ülkemizde her yerde depremler oluyor. Ben de çocukların depremle ilişkisini, depremin çocukluk sağlığına etkisini ve bu konuda neler yapabiliriz, nasıl terapi yöntemleri uygulayabiliriz, bununla ilgili bir günlük eğitim veriyorum. Burada bizim amacımız hem öncesinde çocukların bu konuda yeterli farkındalığını artırmak. Çocukların ruh sağlığıyla ilgili neler yapabiliriz? Hangi müdahalelerde bulunabiliriz?”

    “EĞİTİMDE AFETLERDE RUHSAL SIKINTILARI ELE ALDIM”

    Verilen eğitimlerin çok önemli çalışmalar olduğunu vurgulayan Psikolog Prof. Dr. Arşaluys Kayır, “Ülkemizde doğal afet yetmiyormuş gibi her evde ayrı bir travma var o yüzden ülkemizde ne kadar çok böyle işler yapılsa o kadar yararlı. Benim verdiğim eğitimde her yaş grubuna dair afetlerde ruhsal sıkıntıları ele aldım. Uygulayacağım psikodrama eylem metodunun afetlerde iyileştirici yanı var” diye konuştu.

    PİRHA/DERSİM

    İLGİLİ HABERLER:
    -Dersim’de deprem sonrası ruh sağlığı eğitimi başlıyor-VİDEO

  • ‘Travmatik deneyimi olan toplumlarda gençleri koruyacak politikalar üretebilmemiz gerekiyor’-VİDEO

    ‘Travmatik deneyimi olan toplumlarda gençleri koruyacak politikalar üretebilmemiz gerekiyor’-VİDEO

    PİRHA-Travmatik deneyimi olan toplumlarda yapılan çalışmalar sonraki kuşaklarda yozlaşmanın ve kültürel kopuşun çok önemli bir sorun olduğunu belirten Prof. Dr. Gülnaz Karatay, “Yeni travmalar yaratabilecek yöntemlerden kaçınıp daha akılcı, içinde yaşadığımız sürecin dinamiklerine uygun yeni yol ve yöntemler geliştirilmesi çok önemli” dedi.

    1925 yılında çıkarılan Şark Islahat Planı ile 1936 tarihli Tunceli Vilayetinin İdaresi Hakkında Kanun, Şark Islahat Planı’na dayanılarak kurulan ve Dersim’in de içinde yer aldığı 4. Umumi Müfettişlik’in kurulması ile adım adım ‘ulus devlet’in inşası önünde engel olarak görülen Dersim’in, öncelikle kanaat önderlerinin yok edilmesi, halkın soykırımdan geçirilerek kalanların sürgüne tabi tutulması hedeflendi.

    25.12.1935 tarih ve 2884 sayılı Tunceli Kanunu çerçevesinde 4 Mayıs 1937 tarihli Bakanlar Kurulu kararı ile Dersim’e yönelik askeri operasyonlar başlatıldı ve on binlerce Dersimli katledildi. Askeri operasyonlar 1938 yılı boyunca devam etti ve katliam ile birlikte sürgün politikası devreye konulup Dersim coğrafyası büyük oranda insansızlaştırıldı.

    15 Kasım 1937 yılında Dersim’in Kürt Alevi kanaat önderi Seyit Rıza, oğlu Resik Hüseyin ve Dersim’in 7 ileri geleni, Elâzığ Buğday Meydanı’nda idam edildi.

    1937-38’de yaşanan Dersim Soykırımı’nda ‘Dersim’in Kayıp Kızları’ olarak bilinen bir kuşağın ise ailelerinden koparılarak tanımadıkları, bilmedikleri ailelere evlatlık ve eş olarak verildiği gerçeği de soykırımın bir başka boyutunu oluşturuyor.

    Dersim Tertelesi’nin 88. yıldönümünde ajans olarak katliamın öncesini ve sonrasını ele aldık. Dosyamızın bugünkü konuğu Prof. Dr. Gülnaz Karatay oldu.

    Gülnaz Karatay, Dersim Soykırımı’nın öncesini ve sonrasında yaşananlar üzerinden travma etkisini Pir Haber Ajansı’na (PİRHA) anlattı.

    “KENTİN EN ÖNEMLİ SORUNLARINDAN BİR TANESİ DE İNTİHAR”

    -Dersim’de intihar ne kadar ciddi bir sorun?

    Dersim ile ilgili konuşurken öncelikle aktüel sorunlar üzerinden geçmişe doğru bir yolculuk yapmanın daha yararlı olacağını düşünüyorum. O yüzden toplum için bugün ile geçmiş arasındaki bağını kurmak daha ufuk açıcı olabilir. Toplumu en çok huzursuz eden sorunların başında kentteki suç oranlarındaki artış, intihar ve bağımlılık gelir.

    Gençlik araştırmalarına baktığımızda, ruh sağlığı sorunlarının giderek artmakta olduğunu görüyoruz. Artan sorunlar içerisinde ruh sağlığı sorunları yaklaşık yarısını oluşturuyor.

    Buna eşlik eden teknoloji bağımlılığı, madde bağımlılığı, sosyal izolasyon ve yalnızlaşma gibi problemler var. Bu sorunları yaşayanların önemli bir kısmı ne yazık ki yardımsız kalıyor. Özellikle de düşük orta gelir grubundaki ülkelerde ruh sağlığı hizmetlerine erişim güçlükleri var. Bizim kentimiz de bu sorunlar açısından riskli ve insanlar güçlü bir ruh sağlığı hizmeti alamıyor. Depresyon ve anksiyete bozukluklarından kaynaklı intiharlar gençler için bir problem haline geliyor. Zaten dikkat ederseniz son zamanlarda duyduğumuz vakaların büyük bir kısmı genç intiharları.

    “TRAVMA DENEYİMİ OLAN TOPLUMLARDA SONRAKİ KUŞAKLARDA YOZLAŞMA ÖNEMLİ BİR SORUN”

    -Geçmişte yaşanan travmatik olayların bağımlılık ve intihara olan etkisi nedir?

    Dersim’i risk altındaki toplum olarak tarif ediyoruz. Çünkü yaşadığımız sosyolojik olayların geçmişle muhakkak bağı var. Örneğin alkol bağımlılığının geçmişle bağı var. Alkol ikinci kuşaklarda acılarını dindirmek için ağrı kesici olarak kullanılmış. Fakat zamanla bu işlev alkol kullanıcılarında tersine dönmüş ve bu defa da intiharları, toplumsal meseleleri, boşanmaları, aile içi şiddeti, kadına şiddeti besleyen bir unsur haline geliyor.

    Örneğin benim kentte yürüttüğüm çalışmalarda muhakkak tamamlanmış intihar girişimi olan bireylerin hikâyelerinin sonunda alkolizm var. Çünkü alkol kullanımı intihar eylemini başlı başına çok kolaylaştıran bir faktör. Dolayısıyla bizim bu meseleye özgürlük meselesi olarak bakabilmemiz mümkün değil. Bununla yüzleşmemiz ve gençleri koruyacak birtakım politikaları hayata geçirmeyi başarmamız gerekiyor.

    Travmatik deneyimi olan toplumlarda yapılan çalışmalar sonraki kuşaklarda alkolizmin, madde bağımlılığının, yozlaşmanın, kültürel kopuşun çok önemli bir sorun olduğunu tarifliyor. Dolayısıyla bugünkü sorunlarımızı ortaya koyarken bunu geçmişten bağımsız bir şekilde değerlendirmek gerçeklere sırtımızı dönmek anlamına gelir. Bu yüzden bu bağlantıyı kurmak durumundayız. Ama burada mutlak bir ilişki yok. Her travmatik birey muhakkak alkol bağımlısı olacak diye bir koşul yok. Ama alkol kullananların intihar girişimi olanların altındaki sebebin büyük bir kısmı travmadan köken alıyor. Bu travmalar bireysel sebeplerle olabileceği gibi toplumsal sebeplerden de köken alır.

    “KENDİ KENDİSİNİ İMHA EDEN TOPLUM YAPISINA DOĞRU GİDİYORUZ”

    -Travmalı toplumların, düzelmek için ne yapması gerekiyor?

    Bağımlılıkla yüzleşmemiz, travmayla bağını doğru okumamız, reddetmek yerine kabul etmemiz ve gençleri koruyacak politikalar üretebilmemiz gerekiyor. Çünkü eğer travmalı toplumlar yeniden organize olmayı başaramazlarsa, politik stresle baş edemezlerse dolayısıyla bağımlılıkla da intiharla da baş edemeyecekler. İnançtan gelen çok kültürel güçlü taraflarımız var, dayanışma sistemleri gibi. Bir vakamızda şunu görmüştük, her şeyini müsahibine anlatmıştı, müsahip uyanık olsaydı o vakayı önleyebilirdi.

    İntiharlar açısından riskli bir döneme giriyoruz. Birbirimizden gelen sinyallere duyarlı olmamız gerekiyor. İntihar için genelde son zamanlarda bireyler sinyal verir. Yardım çığlığı atar aslında. Bu sinyalleri doğru okuyabilmek için biraz uyanık olmamız gerekiyor. Bizim artık heba edecek bir gencimiz bile yok. Çünkü kent demografisi çok hızlı bir şekilde değişiyor. Gençlerimiz göç ediyor ve geride bakıma muhtaç yaşlı bireyler bırakıyor. Dolayısıyla kalanları da bizim bir şekilde koruyabilmemiz gerekiyor.

    Aksi halde Yeni Zelanda’da bir topluluğun başına geldiği gibi kendi kendine imha eden bir toplum yapısına doğru gidiyoruz. Doğurmayarak, göç vererek ve mevcut olanı da korumayarak bir yerde kendi kendimizi imhaya doğru gidiyoruz. Ben böyle bir riski Dersim toplumunda görüyorum.

    “TRAVMA NESİLLER BOYU AKTARILIYOR”

    -Dersim Katliamı’nın insanların yaşamına etkisi nedir?

    Bilimsel kanıtlar bize travmanın kuşaklar arasında aktarılan bir şey olduğunu söylüyor. Tıpkı pasif içicilik gibi düşünelim. Pasif içicilik nasıl dumanı görmeden soluyorsak aslında travmada farkında olmadan absorbe ettiğimiz bir şey. Dersim ’38 ile ilgili ikinci kuşakların yaşadığı deneyimler çok ağır. Üçüncü kuşaklar, bunun sıcak etkileriyle hala yüzleşiyor, dördüncü kuşaklar da hala etkisinde. Yaptığım çalışmalarda ailelerin birinde herhangi bir yakınını 38’de kaybetmiş çocukların evlerinde daha çok boşanma olduğu ve bağımlılığa daha yatkın oldukları ortaya çıkmıştı.

    Bunu sadece spekülasyon olsun diye söylemiyoruz, travma aktarılan bir şey. Bu aktarımın Dersim’de daha fazla olmasının bir takım maddi gerçeklikleri var. Çünkü yeni nesillerimiz halen sıcak travma bölgeleriyle temas halinde. Örneğin 20 yaşındaki bir genç Dersim ’38 kayalıkları aslında yemyeşil ama ben baktığımda bana kupkuru geliyor. Bir başkası ise ben hayvan otlatırken kadınların boncuklu saçlarını gördüm. Bu travmanın doğrudan kanıtlarıyla yüzleşmek demek. Dolayısıyla bütün bu kanıtlar, gündelik yaşamda maruz kaldığımız şeyler aslında sonraki kuşaklarda da travmayı çok diri tutan unsurlar arasında. Dolayısıyla bir şekilde bu etkiler devam ediyor.

    “İÇERİDEN BİR ONARIM SÜRECİ GEREKLİ”

    -Travmanın, etkisinden çıkmak için nelerin yapılması gerekiyor?

    Bu şiddet sarmalından, yeni travmalar yaratabilecek yöntemlerden kaçınıp daha akılcı içinde yaşadığımız sürecin dinamiklerine uygun yeni yol ve yöntemler geliştirmenin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bunun için de bir defa toplumun organize olması lazım. Bu parçalı yapıdan çıkıp bir ortak akıl üreterek, akılcı yaklaşımlarla ilerlemesi lazım. Ama bunu yaparken de bir rehabilitasyon süreci de çok gerekli. Ağlayarak, birilerinin bizi görmesini bekleyerek bunun olmayacağı ya da çok uzun süreceği açık. O yüzden toplumun kendi kendine organize olmayı başarması ve buradan çıkabilmesi gerektiği kanısındayım.

    Cihan BERK-Nuray ATMACA/DERSİM

  • Koçgiri’den Halepçe’ye, Madımak’dan ve Şengal’e göçler ve acıları resmetti-VİDEO

    Koçgiri’den Halepçe’ye, Madımak’dan ve Şengal’e göçler ve acıları resmetti-VİDEO

    PİRHA- 1921’de zorunlu göçe tabi tutulan Koçgirili bir ailenin çocuğu olan ve kendini ‘itirazları olan muhalif sanatçı’ olarak tanımlayan Ressam Gülizar Kılıç, savaşın ilk olarak kadın ve çocukları vurduğunu söyleyerek, “Biz bir hafızayı, derin acıları diri tutuyoruz. Çizerken dahi yüreğim ağrıyor, sıkıntı yaşıyorum. Sanatın bir yüzleşme, bir de iyileştirme gücü var. Yüzleşince iyileşiyorsun” diye konuştu.

    İzmir’de Halkların Köprüsü tarafından düzenlenen 3’üncü Mülteci Film Festivali başladı. Film festivali, 8 Ekim’e kadar sürecek. Festival kapsamında İzmir Sanat’ta düzenlenen “Bir acıdan bin acıya” adlı resim sergisinde Ressam Gülizar Kılıç’ın resimleri 15 Ekim gününe kadar sergilenecek.

    Gülizar Kılıç, 1921 Koçgiri İsyanı’nda Erzincan Refahiye’den Eskişehir’e ‘ölüm göçüne’ gönderilen ve büyük acılar yaşatılan bir ailenin mensubu olarak zorunlu göçten 27 yıl sonra dünyaya gelir. Alevi ve Kürt kimliklerinden kaynaklı büyük acılar yaşatılan ailenin en büyüğü ‘Koca Mustafa’ isimli dedesi köylülerce linç edilerek katledilir.

    Kolluk güçlerinin ‘cezasızlık politikası’ ile tek bir kişi dahi ceza almaz iken, Gülizar Kılıç‘ın dedesinin cenazesine el koyan devlet aileye bir ‘mezar taşını’ dahi çok görür. Dedesinin hala bir mezarı yoktur!

    Savaşlardan, çatışmalardan, katliamlardan kaçan ve trajediye dönüşen bu hikayenin kendisindeki etkisi üzerinden atamayan Gülizar Kılıç ile ailesinin göç hikayesi, Alevi Kürt bir ailenin travmalarını, kamu çalışanından ressamlığa uzanan yaşam öyküsünü, resim yaparken beslendiği-etkilendiği argümanları, muhalif sanatçı kimliğinin itiraz ve isteklerini konuştuk.

    SÜRGÜN, ZULÜM VE MEZARI DAHİ OLMAYANLAR..

    Koçgiri’den Eskişehir’e kadarki hüzünlü göçlerini büyüklerinden duyduğunu kaydeden Kılıç, “Ben Eskişehir’de doğdum. 1921’de genel bir Koçgiri sürgünü söz konusu olunca benim ailemi de Eskişehir’e göndermişler. Eskişehir’e gelen bir Kürt aile ancak tek bir mekana yerleştirilmişler. 2 ailenin yerleşmesine izin verilmemiş. Orada büyük acılar yaşamışlar. Dedemi linç ederek öldürmüşler. Devlet dedemin cenazesine el koyarak ailesine teslim etmemiş. Mezar yeri dahi bilinmiyor. Babam burada evlenmiş ve annem ise oranın yerlisi Türkmen Alevi bir yörük. İşte tüm hikayemiz kaba hali ile böyle” diye anlattı.

    “GECELERİ DERS ALDIM”

    Öğrencilik yıllarında resme ilgi duyan ve çalıştığı dönemlerde de dahi çocuklarının ihtiyaçlarını görerek resim dersleri aldığını aktaran Kılıç, “Ortaokul ve lise yıllarında merakım vardı ve resim yapıyordum. Kamuda yıllarca çalıştım. Resmi profesyonel olarak yapmıyordum. Çalışıyordum ve 2 çocuğum vardı. Onları doyurduktan sonra geceleri ders alıyordum. Halepçe Katliamı’ndan sonra çok yoğunlaştım ve bu katliam beni profesyonel resim yapmaya tetikledi” dedi.

    “SAVAŞ EN ÇOK KADINLARI VURUYOR”

    Kılıç, ‘erkek devletlerin’ savaşlarının en çok kadın ve çocuklarını vurduğunu kaydederek, “Savaş korkunç bir şey. Savaşlar en çok kadınları ve çocukları vuruyor. Kadınlar göçte açı çekiyor. Çocuğunu barındırmak, yıkamak, beslemek zorunda. Köyler boşaltıldı ve kadınlar elbise yıkayabilecek bir sabun dahi bulamadılar. Özgür bir dünyasında tarlası, koyunları var. Her türlü gereksinimini topraktan elde ediyor. Kente geliyor ve bir odaya sıkışık kalıyor. Erkek işe giderek para kazanıyor ama kadın bütün yükü çekiyor. Çok büyük bir travma. Kadınların emeği görülmüyor ve savaş ilk kadınları vuruyor. Eylül ayı içerisinde 38 kadın öldürüldü ve bu benim canımı acıtıyor. Çizerken dahi yüreğim ağrıyor, sıkıntı yaşıyorum. Sanatın bir yüzleşme, bir de iyileştirme gücü var. Yüzleşince iyileşiyorsun” şeklinde konuştu.

    “MADIMAK BÜYÜK BİR ACI, HİSSETMEK BANA AĞIR GELDİ”

    Sivas Katliamı gibi birçok toplumsal olaya sanatıyla eleştirel bakabilmenin örneklerini sergileyen ve bunu, “Çalışırken çok acı çektim, hissettim” diyerek tarif eden Kılıç şöyle devam etti:

    “Çalışırken çok acı çekiyorum, sanki yaşıyormuşum gibi. Madımak Katliamı döneminde ben çalışıyordum. Eşim Sivaslı ve akrabaları olan Menekşe ve Koray orada öldüler. Sanatçıları, düşünürleri kaybettik. Devletin gözü önünde o insanlar yakıldı. Sivas’ı yakınların davaları zaman aşımına uğratıldı. Orada büyük bir katliam ve canım acıyor. Devletin tercihi ve cumhuriyetin problemi. Bu sergiyi çoktan yapmak istiyordum. 6 aylık süreç vardı ve elimde az bir malzeme vardı. O acıları yaşadım ve hastalandım. Çok duygusal bir insanım ve bunun fiziken yansımaları oluyor.”

    “EN İYİ İTİRAZ VE İFADE ARACIM RESİM”

    Duyarlılığının yükseldiği ve itirazının kesiştiği noktada kendisini ifade edebilmesinin en iyi aracının resim olduğuna vurgu yapan Kılıç, “Bizler bu ülkede adil, özgür, eşit yurttaş olmak istiyoruz. Kürt, Türk, Çerkez, Ermeni, Sünni veya Alevi vs. ne olursak olalım tek bir istediğimiz var eşit yurttaş olmak. Devlet ve cumhuriyet bu fırsatı bize vermiyor. Aradan 100 yıl geçti ve halen aynı problemleri konuşuyor ve aynı şeyleri yaşıyoruz. Birazcık altını oyuyorsunuz ki altından tekçilik çıkıyor. Devlet, Anadolu’nun gerçeğini kabul etse biz birlikte barış içerisinde yaşayacağız. Politikacı değilim, kendimi kimseye ifade edemiyorum. Bunu nasıl yansıtabilirim; resimle yansıtabilirim. Sesim de iyi olmadığı için müzikle yansıtamam. Resme yoğunlaşmam da buradan oldu. Halepçe Katliamı, isyanımın en çok yükseldiği nokta oldu” diye belirtti.

    “MUHALİFİM, ÇÜNKÜ İTİRAZ VE İSTEKLERİM VAR”

    Muhalif sanatçı kimliği ile itirazlar geliştirdiğini sözlerine ekleyen Kılıç, Maraş merkezli deprem sonrasında göç yollarına düşen kadınları işleyeceğini bir çalışma alanı düşündüğünü belirterek, “Ben Türkiye koşullarında muhalif bir sanatçıyım. Çünkü itirazlarım ve isteklerim var. Dünya milletleri içerisinde ülkem bir yere gelsin, yurttaşlarım eşit ve adil yaşasın istiyorum. Ülkede her dakika bir olumsuzlukla karşılaşıyoruz. Bu ay içerisinde 38 kadın öldürülmüş ve ben kadınların katledilmesini istemiyorum. Adı cumhuriyet, laiklik, demokrasi ama ülke olarak başka bir ülkedeyiz. İfade özgürlüğünü kullananlar ise ya cezaevinde ya da susturuluyor. Ben yine de göç ve kadınları çalışacağım. Yakın zamanda deprem ve kadınları işleyen bir çalışma içerisinde olacağım” ifadelerini kullandı.

    Ersin ÖZGÜL/İZMİR

     

  • ‘Zorunlu din dersleri bizde travmalara neden oldu’-VİDEO

    ‘Zorunlu din dersleri bizde travmalara neden oldu’-VİDEO

    PİRHA- Alevi gençler, zorunlu din derslerinde yaşadıkları ayrımcılığa ve nefret diline dikkat çekerek, “Alevileri soyutluyorlar, bizi yok sayıyorlar. Din dersinde olsun, çevrede olsun her yerde bizi yok sayıyorlar. Bu da bizim üzerimizde baskı oluşturup, travmaya yol açıyor” dedi. Gençler, cemevine gidip gelerek, kendilerine güvenin arttığını da eklediler. 

    Zorunlu din dersi dayatması ulusal ve uluslararası mahkemelerde alınan kararlara karşın artarak sürüyor. Yürütülen kampanyalar ve hak talepleri on yıllardır görmezlikten gelinirken, AKP döneminde ‘dinselleştirilmiş’ eğitim modeline geçildi. Bunun sonucu olarak da Alevi öğrenciler nefret diline ve ayrımcılığa maruz kaldı, kalmaya devam ediyor.

    Müfredatın bir bütünen dinselleştiği tepkisinde bulunan eğitimciler ve eğitim sendikalarının yanı sıra Alevi yurttaşlar da çocuklarının din derslerinin zorunlu olmasına karşı çıkıyorlar.

    Zorunlu din derslerine maruz kalan ve kalmaya devam eden Alevi gençler yaşadıklarını Can TV’ye anlattılar.

    Taner Bugi adlı lise öğrencisi, eğitim hayatı boyunca zorunlu din dersi dayatmasıyla karşı karşıya kaldığının altını çizerek, “Alevi veya ateist hiç düşünmeksiniz din dersini dayatıyorlar, bu da bizde travma yaratıyor ve üzerimizde bir baskı oluşturuyor. Çünkü ben Alevi inancına yönelik ibadetimi yapıyorum. Mesela ramazan ayında arkadaşım oruç tutuyor ben de arkamı dönüp yemek yemiştim gelip bana ‘sen dinsiz misin? Sen benim yanımda nasıl yemek yiyorsun?’ dedi. Ben de ‘ben sana arkamı döndüm saygı gösterdim. Lütfen sen de bana saygı göster’ dedim üstüme yürümeye başladı. Hatta orada biraz tartışma filan oldu. Bu durum müdüre kadar da gitti. Bunun gibi örnekleri çoğaltmak mümkün. Biz ne kadar saygı göstersek de karşı taraftan bu saygıyı göremiyoruz” dedi.

    “ARKADAŞLARIMA ALEVİ OLDUĞUMU SÖYLEMEYE ÇEKİNİYORUM”

    “Hep bizi bastırmaya çalışıyorlar, bizi diğer insanlardan soyutluyorlar” diyen Taner Bugi, “Üzerimde durmadan bir baskı var. Bazı zamanlar kendimi savunmaya güç bulamadım. Yeni tanıştığım arkadaşlarıma Alevi olduğumu söylemeye çekiniyorum. Çünkü söylemeden önce yakın, söyledikten sonra birkaç arkadaşım benden uzaklaşmaya başladı. Çünkü ailesinden farklı öğreniyorlar. Hep bizi kötüledikleri için, çocuk da annesinden, babasından öğrendiğini bize uyguluyor” diye konuştu.

    Dışlanmaktan korktuğu için Alevi olduğunu çoğu zaman söyleyemediğini ifade eden Taner Bugi, zorunlu din derslerinde öğretilen Alevilikle ilgili de şunları dile getirdi:

    “Din derslerinde öğretilen Aleviliğin Alevilikle alakası yok. Çünkü bizim burada ibadetlerimizi çok farklı bir anlamda gösteriyorlar, çok farklı anlatıyorlar. Ben de hocaya hocam böyle değil diye ikazda bulununca aramızda çatışma oluyor, beni susturmaya çalışıyor, kendi üstünlüğünü koruyor. Genelde Alevileri soyutluyorlar, bizi yok sayıyorlar. Din dersinde olsun, çevrede olsun her yerde bizi yok sayıyorlar.”

    “SINAV BASKISIYLA ZORLA CAMİYE GÖTÜRÜLDÜK”

    Mert Kısa da, din dersine giren öğretmeni tarafından sınav baskısıyla zorla camiye götürüldüğünü anlattı. Kısa, “Ben o zaman 18-19 yaşındaydım 19 yıl sonra ilk defa camiye adım attım, ilk defa abdest alıp namaz kıldım, namaz kılmayı öğrendim. Hocalarımız bize ben ne yapıyorsam siz de aynısını yapacaksınız diyordu. Sınıfta üç tane Alevi vardı. Karşı çıkmamıza rağmen hocamız bize ‘yazılıdan ve sözlüden sıfır veririm, sınıfta kalırsınız’ dedi. Biz de karşı koymamıştık” diye belirtti.

    “LİSEDEN MEZUN OLDUKTAN SONRA TRAVMA YAŞADIM”

    Cemevine gidip gelmesiyle kendine güveninin arttığını belirten Mert Kısa, “Liseden mevzun olduktan sonra bir sene travma yaşadım. Aleviliğe biraz daha yakın olmasaydım büyük ihtimalle beni asimile edebilirlerdi. O kadar asimile ediyorlar ki özellikle cuma günleri öğrencileri cuma namazlarına götürüyordu, hocanın vaazlarını dinlettiriyorlardı” ifadelerine yer verdi.

    Rohat EMEKÇİ-Barış KOP-Cebrail ARSLAN/İSTANBUL

     

  • Katliamdan sonra oraya hiç gitmedi: Maraş vahşet, katliam yeri-VİDEO

    Katliamdan sonra oraya hiç gitmedi: Maraş vahşet, katliam yeri-VİDEO

    PİRHA – 41 yıl önce Maraş’ta yaşanan vahşi katliamın travmasını üzerinden atamayan Asef Çoban, “78’den bu yana  Maraş’a gitmiyorum. İçim el vermiyor oraya gitmeye. Vahşet, katliam yeri” diyerek katliam faallerinin de ödüllendirildiğini üzülerek söylüyor. 

    Haberin Videosu

    Maraş Katliamı, 19 Aralık ile 26 Aralık 1978’de faşist güçler tarafından gerçekleştirildi. Alevilere yönelik bir katliamdı. Resmi rakamlara göre, 7 gün süren olaylar sırasında 120 insan öldürüldü. Alevilere ait 200’ün üzerinde ev yakıldı, 100’e yakın işyeri tahrip edildi. 23 yıl süren davalar sonunda 22 kişi idam, 7 kişi müebbet hapis, 321 kişi de 1–24 yıl arasında ceza aldı. Katliamda önemli rol oynayan 68 kişiye ise ulaşılamadı.

    Maraş Elbistanlı Asef Çoban, katliamı askerlik yaparken televizyondan öğrenmiş. ‘Elimde olan her şey yere düştü’ diyen Çoban, Askerde olduğu için hiç kimseye birşey diyemediğini ama içinin kan ağladığını ekliyor konuşmasına. 78’den bu yana  Maraş’a gitmediğini söyleyen Çoban, “İçim el vermiyor oraya gitmeye. Vahşet, katliam yeri” diyor.

    “MARAŞ’TA BÜYÜK BİR VAHŞET YAŞANDI”

    1 Aralık’tan itibaren yoz, yobaz, faşistlerin Maraş’a doldurulduğuna dikkat çeken Çoban, “Bunları kandırıyorlar kızılbaş ve koministleri evlerini size tesis edeceğiz, Kızlarını sizlerle evlendireceğiz. Bu gibi yalanlarla ikna ediyorlar. Halbuki amaçları Maraş’ta ilerici demokrat insanları ve Alevileri ya şehirden göç ettirmeye ya da öldürme korkusu veriyorlardı” dedi.

    Katliamın 5-6 gün sürdüğünü söyleyen Çoban, o zaman orada bulunan garnizon komutanın Alevi ve solcu mahallelerinin üzerine askerlerle beraber yıldırma ve korkutma girişimleri yaptığını kaydetti.

    O zamanın hükumetini eleştiren Asef Çoban, “Siz nasıl bir hükmedesiniz ki oraya müdahale edemiyorsunuz. Günlerce sürüyor. Gerek iş yerlerinin yağmalanması, gerek hayatını kaybedenler açısından en fazla Alevi mahallelerinde kayıp yaşanıyor” dedi.

    Kadınların süngülerle katledildiğini söyleyen Çoban, yaşanan vahşeti Kerbela’da İmam Hüseyin’in çocuklarına yapılanlarla eş değerde olduğunu söylüyor. Çoban, “Hiçbir zaman Yezit ölmemiştir, Yezit her zaman var” diye konuştu.

    Maraş Katliamı’nın amacının orada yaşayan Alevileri ve solcuları göç ettirmek, tahrip ve tecrit etmek olduğunun altını çizen Asef Çoban, Maraş’tan metropol şehirlere ve Avrupa’ya ciddi bir göç yaşandığını kaydetti.

    “41 YILDIR YARA KANIYOR, KAYNIYOR”

    “12 Eylül bile şu an ki içinde bulunduğumuz iktidardan daha iyiydi” diyen Çoban, herşeyin daha kötüye gittiğini Türkiye’de laik cumhuriyetin kalmadığını, tek adam, tek iktidar 82 milyon nüfusun tek kişinin ağzına baktığını söyledi.

    Türkiye’de adalet ve hukukun olmadığını söyleyen Asef Çoban, katliam faillerinin cezalandırılmak yerine ödüllendirildiğini belirtti.

    Çoban, ” 41 yıldır yara kanıyor. Hala içim yanıyor. 41 Yıldır Maraş Katliamı devam ediyor biz yaşadığımız sürece unutmayacağız unutturmayacağız” dedi.

    PİRHA/İZMİR