Etiket: türkmen

  • DEM Parti Halklar ve İnançlar Komisyonu, ‘Barış ve Demokratik Toplum Buluşmaları’na başladı!

    DEM Parti Halklar ve İnançlar Komisyonu, ‘Barış ve Demokratik Toplum Buluşmaları’na başladı!

    PİRHA – DEM Parti Halklar ve İnançlar Komisyonu, ‘Barış ve Demokratik Toplum Buluşmaları’ kapsamında birçok ilde farklı toplumlarla bir araya geliyor.

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM PARTİ) Halklar ve İnançlar Komisyonu, 27 Şubat’ta açıklanan “Asrın Çağrısı” ardından yeni sürece dair birçok kesimle bir araya geliyor.

    11 Haziran’da Urfa’da Türkmen topluluklarla bir araya gelen Halklar ve İnançlar Komisyonu, ardından Halfeti’deki Türkmenlerle de görüşmeler yapacak.

    Halklar ve İnançlar Komisyonu, 15 Haziran’da ise Türkiye’de yaşamını idame eden Suriyelilerle buluşacak.

    Halklar ve İnançlar Komisyonundan Sorumlu Eş Genel Başkan Yardımcısı Yüksel Mutlu, Barış ve Demokratik Toplum Buluşması kapsamında 24 Haziran’da İstanbul’da Çerkezlerle, 29 Haziran’da ise İzmir’de Romanlarla buluşacaklarının bilgisini paylaştı. Mutlu, Süryanilerle de görüşmek üzere planlama içinde olduklarını söyledi.

    Yüksel Mutlu, kırsal bölgelerde özellikle köy meydanlarında ve yurttaşların evlerinde buluşmalar gerçekleştirdiklerini belirterek, yeni sürece dair toplumun öneri ve taleplerini dinlediklerini aktardı.

    (HABER MERKEZİ)

  • Mehmet Ali Ayyıldız: Alevi mitolojisi edebiyata girmeli-VİDEO

    Mehmet Ali Ayyıldız: Alevi mitolojisi edebiyata girmeli-VİDEO

    PİRHA – Ayyıldız Yayıncılık, dördüncü nesil üyesi Mehmet Ali Ayyıldız tarafından yayın camiasında mücadelesini sürdürüyor. Alevi kültürüne dair 1940’lı yıllarda basılan kitaplarla ismini duyuran Ayyıldız Yayınları, günümüzde halen bu yönlü çalışmalarıyla biliniyor. Mehmet Ali Ayyıldız, Hz. Ali karakteri üzerinden yeni bir mitoloji dizisi hazırlanması ve Alevi Kütüphanesi kurulması gerektiğini vurguladı. 

    Ayyıldız Yayınları’nın Adana’da başlayan yayıncılık serüveni şimdi ise Ankara’da devam ediyor. 200 bin civarında kitap ile hizmet veren yayınevi, özellikle üçüncü kuşak olan ‘Bektaş Ayyıldız’ ismiyle tanınıyor.

    Alevi inancının yasaklı olduğu dönemlerde de Alevi mitolojileri ve Aleviliğe dair çok sayıda kitap Ayyıldız yayınları sayesinde okuyucuya ulaştırılmış. Günümüzde halen Alevilik üzerine çalışma yapanların uğrayacağı birkaç adresten birisi de Ayyıldız yayınları olarak ifade ediliyor.

    KIYIMLARDAN KURTULMAK İÇİN HORASAN’DAN ADIYAMAN’A GÖÇ…

    Dört nesildir yayıncılık yapan ailenin, okurlar için çabasını Mehmet Ali Ayyıldız’dan dinledik. İnanç kimliklerini yaşatmak adına ailesinin vermiş olduğu mücadeleyle sohbete başlayan Mehmet Ali Ayyıldız, şu bilgileri paylaştı:

    “Anlatacaklarımı amcalarımdan dinlemiştim; Türkmen olduğumuzu biliyorum. Horasan’dan ilk olarak Malatya’ya geldiğimizi, daha sonra Malatya’da Yavuz Sultan Selim kıyımları döneminde bizimkiler Adıyaman’ın bir köyüne kaçıyor. Daha sonra o köyde ‘Biz Kürt’üz, Müslümanız, namaz kılıyoruz’ gibi ritüeller yaparak kendilerini gizlemeye çalışmışlar. Hatta ben çocukken ilk kez köye gittiğimde Türkçe bilen çocuk yoktu. ‘Biz Kürt müyüz?’ diye aileme sormuştum. Sonra yaptığım araştırmalarda ailenin Türkmen olduğu ve o dönem kıyımlardan kurtulmak için Kürt kimliğine büründüğümüz ortaya çıktı.”

    “BÜYÜK DEDEM, KÖY KÖY DOLAŞIP KİTAP SATARMIŞ”

    Ayyıldız Yayınları’nın kuruluşu ise Adana’da gerçekleşiyor. Kitap basımının bir hayli karşılık gördüğü o yıllara dair Mehmet Ali Ayyıldız, şunları söyledi:

    “Tahminen 1943 yılında dedem Abuzer Ayyıldız, Adana’ya geliyor ve ticaretle uğraşıyor. O dönemde para da kazanıyor ama dedemin babası o zamanlar fakir birisiymiş. İstanbul’a gidip kitap alır, gelip köy köy dolaşarak satarmış. Hatta anlatılan hikayeye göre eşeği dahi yokmuş ve köylere yürüyerek gidermiş. Nenem, kendisine bezden sırtına raf gibi bir şey dikmiş. Dedem onu sırtına bağlar ve dolaşıp kitap satarmış. O dönemler insanların yoklukla uğraştığı dönemler olduğu için bir köyde kitabı kime satabilirsin ki? Ya bir ağa vardır ya bir muhtar vardır, bir veya iki kitap satabilmek için dedem kilometrelerce yol yürürmüş. Gittikleri köyde de kitabı anlatıp üzerine konuşuyorlarmış. O dönem köylere kitap gittiği zaman bir heyecan da oluşurmuş. Mesela köyün muhtarı bir kitap aldığında o gece tüm köy ahalisi kitabı görmeye muhtarın ya da ağanın evine gidermiş.

    1943 yılında dedem Adana’ya ilk matbaamızı açıyor. Bunun sebebi de babası gidip İstanbul’dan kitap alıp da uğraşmasın diye. Dedemin babasının İstanbul’dan alıp getirdiği kitaplar genelde Alevilikle ilgili eserlermiş. Hazreti Ali’nin cenk kitapları ve şu anda insanların bilmediği ama o dönem çokça meşhur olan Seyfüzülyezen Hikayesi, Battal Gazi gibi halk kahramanlarının hikayelerinin basıldığı bir matbaa oluyor.”

    ALEVİ KİTAPLARI NEDENİYLE ÖLÜM TEHDİTLERİ ALINDI!

    Mehmet Ali Ayyıldız, Adana’da yayın dünyasına girildiğinde Alevilik üzerinde baskının olduğunun da altını çizdi. “O dönem herkesin kimliğini sakladığı bir dönemdi” diyen Mehmet Ali Ayyıldız, babasının Alevilikle ilgili bastırdığı kitaplar nedeniyle dönemin İBDA-C isimli örgütü tarafından ölüm tehdidi aldığını da aktardı. Ayyıldız, “1940’lı yıllarda Alevilikle ilgili kitapları basıyor olmaları çok önemli ve cesaret isteyen bir durumdu. O dönemlerde Alevilikle ilgili kitap basan iki ya da üç yayınevinden birisi de bizimkiydi” diye belirtti.

    60 YIL BOYUNCA ALEVİLİĞE DAİR KİTAPLAR BASILDI!

    Günümüzde Aleviliğe dair okuma kültürünün pek olmadığını belirten Mehmet Ali Ayyıldız, şu sözlerle devam etti:

    “Türkiye’nin en çok kitap okunduğu 1960-1980’li yıllardaki Kemal Tahir’lerin, Orhan Kemal’ler’in, Fakir Baykurt’ların olduğu o meşhur dönemdeki önemli eserlerin yerini şimdi popüler aşk romanları alıyor. Yaklaşık 20 yıldır da bu böyle. Ama babam, yaklaşık 60 yıl boyunca hiç durmadan Alevilik üzerine kitap basıp yayınladı. Hatta bunları satabilmek için kendince yöntemleri vardı. Mesela her sene bir ay boyunca Hacıbektaş’a gider kalırdı. Dünyada bile bilinen bir isimdi, ‘Bektaş Ayyıldız’ denildiği zaman Alevi kitaplarını bulabileceğiniz en sağlam kaynak oydu. Yurtdışına da posta yöntemi ile kitaplar gönderirdi.

    “ALEVİ MİTOLOJİSİ, EDEBİYATA GİRMELİ”

    Maalesef ailemizde sağlam bir arşivcilik olmamış. Birçok değerli kitabı sahaflardan, kitapçılardan, antikacılardan halen topluyorum. Şu ana kadar belki 300 civarında kitap topladım ama bir bu kadar daha toparlayamadığım kitap var. Bu kitapları yeniden basmak gibi bir hayalim de var. Özellikle Hz. Ali’nin cenk kitaplarının yeniden basılması gerektiğini düşünüyorum. Yeni neslin okuması için mesela bir Alevi mitolojisi, kültürü, edebiyata girmeli bence ve bu Hz. Ali ile olmalı. Ancak bildiğimiz Hz. Ali değil de mitolojik bir kahraman olarak bu cenk kitapları, iyi bir yazar ile yeniden hazırlanıp mitolojik bir Hz. Ali figürü ile yeniden basılmalı. Günümüzde gençlerin, böylesi bir kitabı çok okuyacağını düşünüyorum.”

    ALEVİ KÜTÜPHANESİ OLUŞTURMAK!

    Mehmet Ali Ayyıldız, Aleviliğe dair yazılan tüm kitapların, oluşturulacak “Alevi Kütüphanesi” altında toplanması gerektiğini de vurguladı. Ayyıldız, şöyle devam etti:

    “Bazı kitaplar kimi dedelerin elinde, bunlar el yazmalarıyla oluşturulmuş. Başka bir örneği de yok. O kişiye de babasından kalmış. Mesela onun dijital kaydını alıp hem basılı hem de dijital bir kütüphane oluşturulması şart. Şu anda bu büyük bir eksiklik. Artık üniversitelerde yüksek lisans, doktora çalışmaları ciddi anlamda artmaya başladı ve kaynak da bulamıyorlar. Belki ileride dergahların ya da Alevi sivil toplum kuruluşlarının desteğiyle bu yönlü bir kütüphane kurulabilir. Ben ayrıca Alevi Vakıflar Federasyonu’nda yönetimdeyim. Bu konuyu da sık sık gündeme getiriyoruz. İnşallah İlerideki günlerde bu yönde bir gelişme olacak.”

    “DEVLETİN KÜLTÜR POLİTİKASI VAR MI?”

    Mehmet Ali Ayyıldız, son olarak yayıncıların içerisinde olduğu zorluklara değindi. Kitap basımının artık büyük maliyetler getirdiğini söyleyen Ayyıldız, devletin bu sektörü sahiplenmediğini vurgulayarak şöyle devam etti:

    “Dünyada yayıncılık mesleği gerçekten çok prestijli ve ileri bir durumda. Türkiye’de ise pek o kadar değil. Bunun sebebi de devletin kültür politikasından kaynaklı. Bugün gelişmiş ülkelerin kültür yayıncılığı ile ilgili çok ciddi teşvik ve destekleri var. Türkiye’de ise ‘kültür politikası’ dediğimiz zaman, bilmiyorum hükümette böyle bir şey var mı? Bize bu yönüyle nasıl bir cevap verilir? Bir yayıncı olarak bunun olduğunu görmüyorum. Mesela yurt dışında bir yayınevi, yıllık yayınlayacağı kitap sayısı kadar devletten kağıt alır ve bu kağıt için vergilerden arındırılır. Çünkü kültür kitabı, yani insanların okuması gereken kitaplar basılacaktır. Ve o ülkedeki kültür bakanlığı, kütüphane sayısı kadar yayıncının kitabından, ne bastıysa incelemeden alır. Ama bizde iş şöyle yürüyor: Bizler Kültür Bakanlığı’nın kütüphanelerine teklif veriyoruz. Örneğin o yıl 20 kitap bastık, bunları değerlendirirken kimilerini siyaseten kendilerine göre uygun bulmazlar, kimi kitapların konusu beğenilmez derken o 20 kitaptan sadece 2 kitabı ancak alırlar. Bu nedenle o kütüphanelerde kütüphane olamıyor, yayıncılar da hayatta kalamıyor.”

    Eren GÜVEN/ANKARA

  • Yörük-Türkmen İl Hatunu Sibel Gezen: Yörüklerin sorunları çözülmeli, sahip çıkılmalı-VİDEO

    Yörük-Türkmen İl Hatunu Sibel Gezen: Yörüklerin sorunları çözülmeli, sahip çıkılmalı-VİDEO

    PİRHA-Yörük-Türkmen İl Hatunu Sibel Gezen, Yörüklerin yaşadığı sorunları, talepleri PİRHA’ya anlattı. Yaylaya çıkış yolculuğunda başlayan problemlerin ortadan kaldırılması çağrısında bulunan Gezen, “Yörüklerin sosyal güvencesi olmalıdır. Yörükler bu memleketin sigortasıdır. Yörüklere sahip çıkılmalıdır” dedi.

    ‘İl Hatunluğu’, Yörük-Türkmen kültüründe önemli bir yere sahip. Antalya’da yaşayan Sibel Gezen de Yörük-Türkmen İl Hatunu olarak yıllardır seçiliyor. Gezen ile Yörüklerin sorunlarını, beklentilerini konuştuk. Yörüklerin yayla yolculuğu sırasında başlayan sorunlarından bahseden Gezen, güvencesiz çalışma koşullarının yarattığı olumsuzluklardan da bahsetti.

    “28 OCAK’TA SORUNLARIMIZI KONUŞACAĞIMIZ BİR TOY YAPACAĞIZ”

    Konuşmasına “Yörüklerin yaşamı, yaşantısı zordur zahmetlidir” diyerek başlayan Gezen, oluşturulan Yörük-Türkmen masasına ilişkin şu bilgileri paylaştı:

    “Yörük Türkmen masasını oluşturmamızdaki asıl amacımız bu konudaki sorunlarımızın çözümü için Türkiye’nin dört bir tarafında Yörük-Türkmen dernek, vakıf, federasyon, konfederasyon başkanlarından oluşan bir Yörük masası kurmak. Bu Yörük masasının asıl amacı ve içeriği şudur ki; Yörüklerin sorunları, beklentileri, çözümleri ve Yörük yaşantısını geleceğe aktarmaktır.

    Bu nedenle bir yönetim kurulu ve bir icra kurulu oluşturuldu. Yönetim kurulu ve icra kurulundaki arkadaşlarımızla beraber biz de Cumhuriyet Halk Partisi genel merkezine giderek sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nu onur konuğu olarak davet ettik. 28 Ocak’ta Akşehir merkezinde Türkiye’nin dört bir tarafından gelecek olan Yörüklerle beraber sorunlarımızı ve beklentilerimizi konuşarak güzel bir toy yapmayı amaçlıyoruz.”

    “YAYLAYA ÇIKIŞ YOLCULUĞUNDA SORUNLARIMIZ BAŞLIYOR”

    Gezen, Yörüklerin yaşamlarına da değinirken, “Yörükler yaşam mücadelesi veren bir millettir. Hayvancılık temel geçim kaynağımız. Hayvancılık zaten günümüzde oldukça azaldı. Biliyorsunuz biz Yörükler göçeriz, yaylalara gideriz, oralarda konarız. Hayvanlarımıza bakarız, ekeriz, dikeriz, kılımız, çuvalımız bunları eğiririz ve kendi yaşamımızı idame ettiririz. Ama son günlerde bu oldukça büyük bir sorun” ifadelerini kullandı.

    Yaylaya çıkış sürecinde yaşanan sorunları aktaran Gezen, şunları söyledi:

    “Bir Yörük’ün göçmesi için gittiği alanda bile karşısına çıkan kaymakamlar ya da yerleşik bölgelerin muhtarları göç yoluna bile izin vermiyor. Bu bizim en büyük sorunumuz. Yörüklerin göçmesi yaylalara gidip gelmesi gerekiyor. Kışlığa geldiğimiz zaman sorun yok ama yaylaya giderken yol güzergahımız ciddi bir sorun oluyor. Orada yaşamak sorun oluyor. Bu noktada Yörüklerin yaşamlarını kolaylaştırmasını sağlamak amacıyla özel çalışmalarımız oluyor. Yerleşik bölgedeki insanlar “Ağacıma, tarlama, yoluma zarar veriyorlar” diye şikâyette bulununca onlar da ister istemez müdahale etmek zorunda kalıyorlar.”

    “YÖRÜKLERİN HİÇBİR SOSYAL GÜVENCESİ YOK”

    Gezen, Yörüklerin sosyal güvenceden uzak çalışma koşullarının yarattığı problemleri de anlatırken, şöyle konuştu:

    “Göçen bir Yörük’ün hiçbir şekilde sosyal güvencesi yok. Yörük yaşamı çok zor olduğu için bizler çocuklarımızı artık Yörüklük yaşantısını sürdürsün diye değil; okumaları, sosyal güvencesi olan bir işleri olması için yönlendiriyoruz. Bu çocuklar okusunlar ama Yörük kültüründen de uzaklaşmasınlar. Göçtüğümüz yerde su, elektrik yok. Kara çadırı kurduk. Şu anda teknoloji çok gelişti. Elektrik panellerinden hem sıcak su hem elektrik üretebilir, internetten faydalanabiliriz. Dolayısıyla çocuklarımız da güncel hayattan kopmamış olur.

    Göçtüğümüz yerde çocuklarımız hem işlevini görür hem Yörük gelenekleriyle hayvanına bakar, ekinini eker, biçer, kılını eğirir, hem de elektriğini, sıcak suyunu kullanır, internetine bağlanabilir. Yörük olarak yaşamak çok zor olduğu için biz de çocuklarımızın eğitim almasını daha çok uyguluyoruz. Böyle de bir açmaz var tabii.”

    “YAŞAYAN YÖRÜKLERE SAHİP ÇIKILMALI”

    Yörüklerin yoğun olarak Mersin’de yaşadığını ifade eden Gezen, “Yaşayan Yörükler Mersin’de ama o da çok azaldı. Aslında Yörüklüye bakarsanız Bilecik’ten başlar, Kütahya, İzmir, Konya, Adana, Mersin, Antalya, Muğla, hatta Diyarbakır’da, Urfa’da Maraş’ta bile yaşayan Yörüklerimiz ve Yörük derneklerimiz var. Ama şu anda yoğun diyebileceğim Yörük yaşantısı Mersin’de var. Artık bu Yörüklüyü yaşatan değil de yaşayan Yörüklere sahip çıkılmalı yoksa kültürümüz kaybolacak” dedi.

    “YÖRÜKLER BU MEMLEKETİN SİGORTASIDIR”

    Gezen son olarak devletten beklentilerini şöyle sıraladı:

    “Devlet, Yörüklerin göç yolunu belirlemeli. Yörük o yoldan yaylasına çıkabilmeli. Çadırını kurduğu zaman güneş panelleriyle beraber elektriğine, suyuna, internetine ulaşabilmeli. Yörüklerin konduğu yerde taş ocağı, mermer ocağı yapılmamalı. Hayvanların su içebilmesi için belli kanalların yapılması lazım. Bu bir devlet politikası olmalıdır. Yörüklerin sosyal güvencesi olmalıdır. Sosyal güvencesi olmadığı için ölünceye kadar garantisiz yaşıyoruz. İnsanız, hastalandığımız olabiliyor. Bugün üretebiliyoruz ama yarın hastalanırsak, üretemezsek nasıl geçineceğiz? Birilerine bağımlı olmamak için bunun devlet politikası olarak hayata geçirilmesi gerekiyor. Yörükler bu memleketin sigortasıdır. Yörüklere sahip çıkılmalıdır.”

    CEBRAİL ARSLAN/ANTALYA

  • ‘Devlet asimilasyon sürecini farklı bir boyutta yürütmek istiyor, mücadele şart’-VİDEO

    ‘Devlet asimilasyon sürecini farklı bir boyutta yürütmek istiyor, mücadele şart’-VİDEO

    PİRHA – İHD Eş Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan, cemevlerini Kültür Bakanlığı’na bağlayan yasaya ilişkin “Osmanlı’nın devamı noktasında yürüyen bir süreç var. Buna karşı da toplumsal mücadele gerekir. Dünyada İnsan Hakları Hukuku anlamında gelinen nokta şudur; hangi inanç grubu kendisinin nasıl tanınmasını istiyorsa siz onu öyle tanımak zorundasınız” yorumunda bulundu.

    Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile cemevlerini Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlama girişimi, tartışmaları da beraberinde getirdi. Hukukçular, yasayı inanç özgürlüğüne aykırı olarak değerlendirirken, Alevi toplumunun da itirazları süre gidiyor.

    “HUKUKİ GİRİŞİM KONUSUNDA UMUTLU DEĞİLİM”

    İnsan Hakları Derneği (İHD) Eş Genel Başkanı Av. Öztürk Türkdoğan da cemevlerini Kültür Bakanlığı bünyesine alan yasayı eleştirenler arasında. Türkdoğan, mevcut Anayasa’daki cumhurbaşkanının yetkilerine işaret ederek yasal boyutuyla Cemevi Başkanlığı hakkında şu değerlendirmeyi yaptı:

    “Yasal boyutu ile birkaç noktadan yaklaşmak gerekir. Birincisi, biliyorsunuz yasa Meclis’te görüşülürken Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Alevi Bektaşi kültür ve Cemevi Başkanlığı kuruldu. Yeni anayasada cumhurbaşkanının bu tarz yetkileri var. Cumhurbaşkanı idari teşkilatla ilgili kararname ile düzenleme yapabiliyor. Bu kanun hükmünde ve dolayısıyla kararnameye karşı ancak ve ancak ana muhalefet partisi, Anayasa Mahkemesi’nde bir dava açabilir teknik olarak. Yine o kararname ile bağlantılı olarak sözleşmeli personel çalıştırılmasına dair esaslar da yönetmelikte mevcut. Orada da çeşitli yeni pozisyonlar ihsas edildi. Buna karşı doğrudan doğruya Danıştay üzerinden bir Anayasa’ya aykırılık iddiasıyla dava açılabilir. Dolayısıyla şu anda Alevi örgütleri sadece ana maalesef partisinin Anayasa Mahkemesi’nde açacağı dava değil, sözleşmeli personel çalıştırılmasına dair usul ve esaslardaki değişiklik üzerinden de Danıştay üzerinden bir dava açabilirler.

    Peki bu davanın karşılığı ne olacak? Şimdi Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bir resmi ideolojisi var. Bu ideoloji Anayasa’nın başlangıç kısmında tanımlanmış ve özellikle de Diyanet İşleri Başkanlığı’nı Anayasal güvence altına almış. Yani Anayasa Mahkeme’sinin yapacağı yorum Anayasa 90. Madde’ye göre mi olacak? Yoksa ‘Anayasa 90’ın usulüne uygun olarak yürürlüğe konulmuş uluslararası insan hakları sözleşmeleri kanun hükmündedir. Anayasa’ya aykırılıkları ileri sürülemez’ hükmüne mi dayanacak yoksa doğrudan doğruya uluslararası hukuku bir kenara bırakıp mevcut Anayasa ve kanunlara mı dayanacak?
    Bunu göreceğiz ama anlaşılan o ki Anayasa Mahkemesi’nin birleşimine baktığımızda yani atanan yargıçların atanma dönemlerine baktığımızda çok kuvvetle muhtemel bu siyasal iktidarın gerçekleştirdiği kanunlar çok bariz olarak Anayasaya aykırı değilse hep reddedildiklerini görüyoruz. Dolayısıyla bu noktada açıkçası umutlu olmadığımı belirtmek isterim.”

    “BÜTÜN UMUDUN HUKUKSAL BAŞVURUYA BAĞLANMASINI DOĞRU BULMUYORUM”

    Öztürk Türkdoğan, geçmiş yıllarda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Alevi toplumunun talepleri konusunda aldığı kararlara da işaret etti. Türkdoğan, Türkiye’deki hukuk işleyişinin zayıfladığını ifade ederek şöyle devam etti:

    “Çünkü aynı Türkiye, cemevlerinin ibadethane sayılması ile ilgili Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararına uymadı. Yeni aynı Türkiye din derslerinin zorunlu olmaktan çıkarılması ile ilgili Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne uymadı. Ve bugün Türkiye bu noktada Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi izlemesi altında. Dolayısıyla bütün umudun hukuksal bir başvuruya bağlanmasını doğru bulmuyorum. Bu bir süreçtir. Meseleye biraz siyasal biraz inançsal biraz da toplumsal mücadele dinamikleri bakımından bakmak gerekir. Türkiye’deki Alevi Bektaşi toplumu ne istiyor ve istekleri ne kadar karşılandı ne kadar karşılanmadı?
    Şimdi bu isteklerin bazı kısımları karşılanmış gibi gözüküyor. Maddi anlamdaki hususları kastediyorum… Fakat en önemli kısmı karşılanmadı. Neydi o? Tanınma konusu. Yani Alevi Bektaşi inancı kendisinin bir inanç, cemevlerinin ibadethane olarak tanınmasını istiyordu. Aslında istekleri çok basit. Hatta bütün bunlara da gerek yoktu. Mevcut kanunlarda ‘ibadethane’ olarak sayılan cami, kilise, sinagog gibi yerlere sadece ‘cemevleri’ yazılması yeterliydi. Yani bitişik yazılırsa tek kelime, ayrı yazılırsa iki kelimelik bir değişiklik yeterliydi aslında. Talebin özü tanınmaydı. Bu noktada hukuksal bakımdan elbette ki mücadele sonuna kadar yürütülmelidir. Yani Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesinin din ve inanç özgürlüğü ile ilgili genel yorum ve karar beyanları vardır. Bir topluluk kendi inancını nasıl tanımlıyorsa devlet olarak o tanımı kabul etmek zorundasınız.”

    “ASİMİLASYON SÜRECİNİ FARKLI BİR BOYUTTA YÜRÜTMEK İSTİYOR”
    İHD Eş Genel Başkanı Türkdoğan, tüm itirazlara rağmen AKP iktidarının Alevilik tanımlamasının da kabul edilemez olduğunun altını çizdi. Türkdoğan, Alevi inancına doğrudan devlet müdahalesi söz konusu olduğunun altını çizerek şöyle devam etti:

    “Kendinize göre bir tanım yapamazsınız. Yani Sünni İslam anlayışına göre bir tanım yapamazsınız. Kaldı ki farz edelim ki Sünni İslam anlayışının bir alt mezhebi veya bir alt tarikatı gibi değerlendirdiniz. Böyle mi olmalıydı? O mantıkla bakarsak da yine böyle olmamalıydı. Eğer bu şekilde bakıyorsanız o zaman bir ibadethane olarak cemevlerini tanımanız gerekirdi. Bunu bile yapmadınız. Yani aslında burada doğrudan doğruya bir devlet müdahalesi var. Devlet, resmi ideolojisine uygun bir müdahalede bulunuyor.

    Uzun yıllar Alevi toplumu asimile edilemedi. Bu asimilasyonun kırılmasında cemevlerinin çok önemli bir rolü olduğunu saptamak gerekiyor. Çünkü birçok insan, cemevlerindeki pirlerinin inancı öğretmesi sayesinde Aleviliğin ne olduğunu öğrendi ve asimile olmaktan kurtuldu. Şimdi devlet bunu gördü ve cemevlerini bir kültür merkezi haline getirerek doğrudan doğruya kendi bakanlığına bağlayıp aslında bu asimilasyon sürecini farklı bir boyutta yürütmek istiyor. Bunun Osmanlı döneminde ve Cumhuriyet döneminde yapılan uygulamaları var.
    Osmanlı padişahı Yavuz’un Türkmen Alevileri katletmesi sürecinden tutalım, bütün bu katliamlara baktığınız zaman bunun Osmanlı’nın devamı noktasında yürüyen bir süreç olduğunu kabul etmek gerekir. Bu da toplumsal mücadeleyi gerektirir. Bir inanç mücadelesi, bir siyasal mücadele gerektirir. Ama dünyada İnsan Hakları Hukuku anlamında gelinen nokta şudur; hangi inanç grubu, hangi topluluk, kendisinin nasıl tanınmasını istiyorsa siz onu öyle tanımak zorundasınız.”

    Eren GÜVEN/ANKARA

  • HDP’li Bülbül Arguvan’da: Arguvanlı olmak çok kültürlülüğü gerektiriyor-VİDEO

    HDP’li Bülbül Arguvan’da: Arguvanlı olmak çok kültürlülüğü gerektiriyor-VİDEO

    PİRHA-“Alevilerin eşit yurttaşlık hakkı” kampanyası kapsamında Malatya’nın Arguvan ilçesini ziyaret eden HDP Antalya Milletvekili Kemal Bülbül, “Arguvanlı olmak çok kültürlülüğü gerektiriyor. Kürt kimliğine de, Türkmen halkının sorunlarına da, Alevi kimliğinize de, Arguvan’da azınlıkta olan Sünnilerin haklarına da sahip çıkacaksınız. Çünkü demokrasi kültürü bunu gerektirir” dedi. 

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) Halklar ve İnançlar Komisyonu Alevi Masası tarafından başlatılan “Alevilerin eşit yurttaşlık hakkı” kampanyası çerçevesinde ziyaretler sürüyor. HDP Antalya Milletvekili Kemal Bülbül ile HDP PM üyesi ve Alevi Masası Eş Sözcüsü Songül Tunçdemir, Malatya’nın Arguvan ilçesinde Alevi yurttaşlar ile bir araya geldi. Bülbül ve Tunçdemir yürütülen kampanyaya ilişkin açıklamalarda bulundu.

    “HERKESİN ÖZGÜRCE VE KENDİ RENKLERİYLE YAŞAMASI İÇİN MÜCADELE EDİYORUZ”

    Zorlu bir süreçten geçildiğini belirten Songül Tunçdemir, “Siyasi iktidar kendi bekasını güçlendirmek için halklara daha fazla baskı uygulamaktadır. Her geçen gün nefes alamaz duruma gelmekteyiz. Bu ülkede herkesin kardeşçe ve kendi renkleriyle yaşaması için mücadele ediyoruz” dedi. Arguvan’ın çok kimlikli kültürüne dikkat çeken Milletvekili Kemal Bülbül ise şunları söyledi:

    “Arguvan’ın siyaset, etnik ve inanç kültürü hem sisteme hem de AKP ve ondan önceki hükümetlere aykırıydı. Gelmiş geçmiş bütün hükümetler Arguvan tarihine, kültürüne, inancına ve etnik kimliğine karşı suç işlemişlerdir. Bu suçu Ermeni toplumuna, Kürt halkına, Alevi toplumuna karşı işlemişlerdir. Arguvan’ın Ermeni, Türkmen, Kürt, Alevi ve Sünni kimliği de var. Bu kadar geniş boyutlu kimlik ve inanca sahip olan Arguvan bir tür küçük Türkiye sayılabilir. Arguvan’ın ayrıca sazı, sözü, curası, bağlaması, kavalı, türküsü, stranları ve kılamları var.”

    “ARGUVANLI OLMAK ÇOK KÜLTÜRLÜLÜĞÜ GEREKTİRİYOR”

    Arguvan’ın bir tarım, emek ve hayvancılık kenti olduğunu belirten Bülbül, “AKP-MHP iktidarı ya da geçmiş bütün iktidarlar ne söylerse söylesinler hepsi sahtekar ve yalancıdır. Bu konuda bir tavır konulmalıdır. Öncelikle kendi kimliğine, kültürüne, toprağına, havasına, suyuna, geçmişine sahip çıkılmalıdır. Diyarbakır, Şırnak, Hakkari ile, İstanbul’daki emekçi ile, Trakya’daki Bektaşi ile, Ege’deki Tahtacı ile el ele olunmalıdır. Onlar ile ortak düşünceyi ve eylemi sergileyebilmek önemlidir. Arguvanlı olmak çok kültürlülüğü gerektiriyor. Kürt kimliğine de, Türkmen halkının sorunlarına da, Alevi kimliğinize de, Arguvan’da azınlıkta olan Sünnilerin haklarına da sahip çıkacaksınız. Çünkü demokrasi kültürü bunu gerektirir.”

    PİRHA / MALATYA

  • Kemal Bülbül’den İçişleri Bakanına ‘Sarıkız Türkmen Şenlikleri’ sorusu

    Kemal Bülbül’den İçişleri Bakanına ‘Sarıkız Türkmen Şenlikleri’ sorusu

    PİRHA- HDP Antalya Milletvekili Kemal Bülbül, “Sarıkız Türkmen Şenlikleri”nin yasaklanmasını İçişleri Bakanına sordu.

    Hakların Demokratik Partisi (HDP) Antalya Milletvekili Kemal Bülbül, Tahtacı, Çepni Türkmen Alevilerin, Yörüklerin ve göçle gelen Alevilerin 600 yıldır Balıkesir’in Edremit İlçesi’ndeki Milli Park sınırları içinde kalan Kaz Dağları’nda her yıl ağustos ayında düzenledikleri “Sarıkız Türkmen Şenlikleri”nin son iki yıl pandemi nedeniyle 2022’de de “Orman Yangını Tehlikesi’ gerekçe gösterilerek Balıkesir Valiliği tarafından engellenmesi veya ertelenmesini soru önergesiyle Meclis gündemine taşıdı.

    Her yılın Ağustos ayının 3. haftasında yapılan Sarıkız Türkmen Şenlikleri’nin son üç yıl pandemi ve “orman yangını tehlikesi” gerekçesi ile ya iptal edilmiş ya da engellendiğine dikkat çeken Bülbül, İçişleri Bakanlığı’nın tarafından yanıt verilmesi istemiyle, “Bakanlığınız Alevi inancının bir gereği olarak ve Alevi toplulukların kutsal yas ve oruç günleri olan Yas-ı Kerbela’da Sarıkız’a gidiş ile ilgili etkinliğin ağustos ayının 3. haftasında düzenlenmesi için yerel halkın talebini karşılamak amacıyla herhangi bir girişimde bulunacak mıdır?” sorusunu sordu.

    PİRHA/ANKARA 

  • Bacıyan-ı Rum Destanı İstanbul’da sahnelendi-VİDEO

    Bacıyan-ı Rum Destanı İstanbul’da sahnelendi-VİDEO

    PİRHA – M. Emin Taşdemir’in yazıp yönettiği Bacıyan-ı Rum Destanı oyunu İstanbul’da Erikli Baba Kültür ve Eğitim Vakfı’nda sergilendi. Yoğun beğeni alan oyunda, “Anadolu Bacıları” olarak da bilinen kadın örgütlülüğünün hikayesi anlatıldı.

    Osmanlı İmparatorluğu döneminde Türkmen topluluklarının öznelerinden biri olan Bacıyan-ı Rum; yani Anadolu Bacıları, sahneye uyarlandı.

    Osmanlı döneminin en çok bilinen kadın örgütü destanını Erikli Baba Kültür ve Eğitim Vakfı Anadolu Anaları Tiyatro Topluluğu sahneledi.

    Erikli Baba Kültür ve Eğitim Vakfı ile Zeytinburnu Halk Eğitim Merkezi’nin ortaklaşa gerçekleştirdikleri ve Anneler Günü nedeniyle sergilenen oyun, Zeytinburnu Evlendirme Dairesi’nde seyirciyle buluştu. Oyuna  ilgi bir hayli yoğun oldu.

    M. Emin Taşdemir’in yazıp yönettiği oyunda, Anadolu’nun zorlu tarihine ve Ahilik kültürüne de vurgu yapıldı.

    Oyunda, sosyal örgütlenme türü olarak da yorumlanan Ahilerin ve Kadıncık Ana’nın öldürülmesi gerektiğine ferman buyuran hikaye anlatıldı.

    Bacıyan-ı Rum Destanı oyununda ayrıca Anadolu’nun dirlik ve birlik destanının kahramanları olan kadınların, Selçuklu’nun son döneminde, Moğol işgali karşısında nasıl mücadele verdikleri de canlandırıldı.

    (HABER MERKEZİ)

     

  • Antalya Çatallar Köyünde birliği ve bereketi simgeleyen Pıngıdık kutlandı-VİDEO

    Antalya Çatallar Köyünde birliği ve bereketi simgeleyen Pıngıdık kutlandı-VİDEO

    PİRHA – Antalya Finike Çatallar Köyünde yaşayan Tahtacı Türkmen Alevileri her yıl geleneksel olarak kutladıkları dirliği, birliği, bereketi, bölüşmeyi simgelediği düşünülen ve nesillerdir sürdürülen Pıngıdık’ı kutladı.

    Tahtacı Türkmen Aleviler’in her yıl çoşku ile kutladıkları, baharı karşılamayı, dirliği, birliği, bereketi, bölüşmeyi simgelediği düşünülen ve nesillerdir sürdürülen Pıngıdık etkinliğini bu yıl da coşkulu bir şekilde kutladı.

    Antalya Finike Çatallar Köyünde yaşayan Tahtacı Türkmen Alevileri  ateşler yakarak, türküler söyledi.

    Pıngıdık geleneği her yıl 21 Mart’ta kutlanırken, son yıllarda köy nüfusunun çoğunluğunun dışarıda yaşaması dolayısıyla sömestr tatilinde gerçekleştiriliyor.

    Baharı karşılama, dirlik, birlik, bereket ve bölüşmeyi simgeleyen bu gelenek için tüm köylü görev paylaşımı yaparak sorumluluk alıyor.

    Pıngıdık etkinliğinin hazırlığı birkaç gün önceden başlıyor. Şehir dışında olan köy halkının ve özellikle gençlerin bugüne özel köye gelmesi ile birlikte  özellikle ergenlik çağına gelmiş erkekler toplanarak iş paylaşımı yapıyor.

    Sabah erken saatlerde kalkan genç erkekler ormanlardan topladıkları ve kamyonla getirdikleri odunları belli bir alana yığmaya başlıyor. Kule şeklinde dizilen odunlar gece boyu yanacak şekilde istifleniyor. Güneş batmadan yaklaşık bir saat önce köy halkının yerini bilmediği ve gidilmesi yasak olan bir yerde pıngıdık olacak genç hazırlanmaya başlıyor.

    Pıngıdık yapılan gence, siyah keçi postu giydiriliyor, yüzü siyaha boyanıyor. Pıngıdık olan gencin önünde ve omuzlarında bereketi simgeleyen çan takılı sopanın ucuna zil bağlanıyor. Böylece pıngıdık artık akşama hazır oluyor.

    PINGIDIK GECE EV HALKINDAN LOKMA TOPLUYOR

    Havanın kararması ile birlikte pıngıdık ve beraberinde gençler hazırlık yapılan yerden çıkarak yavaş yavaş evleri dolaşmayı başlıyor. Darbuka, teneke ve gençlerin sloganları ile başlayan etkinliğin sesinin duyulması ile köy halkı lambalarını kapatmaya başlıyor. Lamba kapatmanın katı bir kural olduğu köyde, pıngıdık olan genç lamba kapatılmadan asla kapıyı çalmıyor. Gençlerin çıkardığı sesler ile Pıngıdık’ın kendi evine yaklaştığını anlayan ev halkı ise bütçesi ve ekonomik durumuna göre Pıngıdık’a kuru yiyecek, odun, un veya bakliyat sunuyor. Pıngıdık’ın peşi sıra gelen gençler ise verilen lokmayı el arabaları içinde toplamaya başlıyor. Pıngıdık’ın ev halkı ile kısa oynayıp eğlenmesi ile sıra diğer eve geçiyor. Büyük heyacanla Pıngıdık’ı bekleyen ev halkı küçük, büyük demeden kapı önünde hazır bulunuyor.

    GENÇ KIZLAR OCAK BAŞINA GEÇİYOR VE EKMEK ÇALINIYOR

    Pıngıdık’ın uğradığı ve lokmasını veren ev halkı, havanın kararması ile dirlik ateşinin yakıldığı yere geçiyor. Genç kızlar kırmızı eşarp takarak kendi ekmek ocaklarını yakarak sofranın başına geçiyor. Önceden yoğrulan ekmek hamuru pişirilmeye başlanıyor. Bu arada Pıngıdık, ellerindeki tenekeleri çalarak arkasından gelen gençlerle birlikte dolaşmaya devam ediyor. Köy yerindeki tüm evlerin dolaşılması ile birlikte Pıngıdık def çalarak ateşin yakıldığı alana geliyor. Burada kısa sürede köy halkı içinde sağa sola koşturan Pıngıdık daha sonra oradan uzaklaşıyor.

    GENÇ ERKEKLER EKMEK OCAĞI PEŞİNDE NÖBET TUTUYOR

    Genç kızların pişirdiği ekmekler, evli olanlar tarafından çalınmasın diye genç erkekler tarafından nöbet tutuluyor. Yetişkinler ekmek çalmaya kalktığında ise gençler harekete geçiyor ve ekmek çalan yetişkini alandan çıkmadan yakalamaya çalışıyor. Daha sonra ekmekler köy halkı ve dışardan gelen konuklara ikram ediliyor. Tahtacı Aleviler bu kültür içinde inanç kimliğini de bularak yaşlı, genç demeden semah dönmeye başlıyor.

    Gece yarısından sonra da artan malzeme ve ekmekler gençler tarafından ihtiyacı olan ailelerin kapısına gizlice bırakılıyor. İçerisinde bütün bu komünalite değerlerini barındıran bu gelenek bir diğer yılda gerçekleşmek üzere son buluyor.

    PİRHA/ANTALYA

  • Damal Bebeği ile kültürlerini yaşatıyorlar hem de ekonomiye katkı sunuyorlar-VİDEO

    Damal Bebeği ile kültürlerini yaşatıyorlar hem de ekonomiye katkı sunuyorlar-VİDEO

    PİRHA-Ardahan’ın Damal ilçesinde Damal Bebeği kursuna giden kadınlar hem kültürlerini yaşatıyor hem de ev ekonomisine katkıda bulunuyorlar. 

    Ardahan’ın Damal ilçesinde kadınlar kültürlerini yaşatmak ve gelecek kuşaklara aktarmak için el emeği göz nuru yaptıkları eski Türkmen kıyafetlerini plastik bebeklere giydiriyorlar. Kadınlar diktikleri her bir parçaya sevgilerini katıyor. Yöre halkı arasında Fadime Ana giysisi ve eski Türkmen giyimi gibi isimlerle biliniyor. Şimdilerde ise Damal Bebeği ismiyle patenti alınan bu yöresel kültür, verilen kurslarla yaşatılmaya çalışılıyor.

    Damal Kaymakamlığı’nın açtığı Damal Bebeği kursuna misafir oluyoruz. Kursta bebek yapan kadınların aralarında iş bölümü yaptıklarına ve her birinin bebeğin kıyafetinin farklı bir yerini yaptığına şahit oluyoruz. Tamamını kadınların oluşturduğu kursta usta çırak ilişkisi görmek de mümkün.

    TÜM ZORLUĞUNA RAĞMEN KÜLTÜRLERİNİ YAŞATMANIN SEVİNCİ VAR

    68 yaşındaki Hatice Dönder, 1995 yılından bu yana bebek kurslarında öğretmenlik yapıyor. Bebek yapmayı küçük yaşta babaannesinden öğrendiğini belirten Dönder, bu elbiseleri önceden ağaçlara, çalılara, bez bebeklere yaptıklarını ancak şimdilerde ise bunların yerini plastik bebeklerin aldığını ifade ediyor. Kurslar yaygınlaşmadan önce bebeklerini evlerinde yaptıklarını söyleyen Dönder, kendini öğretmen gibi değil hala işçi gibi hissediyor. Bir kişinin bir bebeği 5- 6 günde ancak yapabileceğini belirten Dönder, “Bunun çok işçiliği var. Hep ince boncukla, el emeği göz nuru yapılıyor. Bebeği ellerine alıp bakıyorlar ama bir de onun yapmasına baksalar iyi olur. Çok zor bir iş” diyor. Bütün zorluklarına rağmen bu işi severek yaptıklarını ifade eden Dönder, aynı zamanda kültürlerini yaşattıkları için de mutlu olduklarını dile getiriyor.

    HEM KÜLTÜRLERİNİ YAŞATIYOR HEM EV EKONOMİSİNE KATKI SUNUYORLAR

    Hatice Dönder’in gelini Hacer Dönder de 15-16 yıldır bebek yaptığını söylüyor. Kadınlarla iş birliği içinde dönüşümlü çalıştıklarını ifade eden Hacer Dönder, bu işi severek yaptıklarını ayrıca bundan para da kazandıklarını belirtiyor.

    2 çocuk annesi ev hanımı olan Aslı Us da 9 ay kursa geldikten sonra usta öğretici olmuş. Us’un kurstaki işi ise bebeğin başına bağlanan eşarbı yapmak. Eşarbın ince süslemelerini tek tek eliyle yapan Us, yaparken bu işten keyif aldığını söylüyor.

    2 yıldır kurslarda çalışan 3 çocuk annesi Aydanur Dinçer de ev hanımı. Dinçer’in kurstaki işi ise bebeğin döşüne takılan toru yani döşlüğü yapmak. Dinçer, bir günde 3-4 tane tor yaptığını ifade ediyor.

    Kursa yeni başladığını söyleyen Nurcan Haman ise 30 yaşında. Haman’ın görevi bebeğin saç ipini yapmak.

    2 çocuk annesi ve ev hanımı olan Nurgül Hakan da bebeğin beline bağlanan kemerini yapıyor. Ev ekonomisine katkı sunmak için kursa başladığını söyleyen Hakan, bebeğin yapımını tamamen öğrendiğinde bu işte ilerlemeyi düşündüğünü belirtiyor.

    20 yıldır bu işi yapan 2 çocuk annesi Peri Demirbilek de ev ekonomisine katkıda bulunmak için kursa gelenlerden. Daha önceleri bebeği evinde yapıp sattığını söyleyen Demirbilek’in kurstaki işi ise bebeğin çoraplarını örmek.

    Gülcan Yılmaz ise iğneyle bebeğin önlüğünü yapıyor. Yılmaz, bir günde 6- 7 tane önlük yapabileceğini söylüyor.

    5-6 yıldır bu işi yapan 53 yaşındaki Hoşgüzel Yanıkel de bu işe evinde başlayanlardan. Yanıkel’in de kurstaki işi iğneyle bebeklerin önlüğünü işlemek.

    Suay ABAK/ARDAHAN

      

  • Tahtacı Türkmen Alevi kültürü bu müzede can buldu; 70 ülkeden ziyaretçi var-VİDEO

    Tahtacı Türkmen Alevi kültürü bu müzede can buldu; 70 ülkeden ziyaretçi var-VİDEO

    PİRHA- Kaz Dağlarının eteğinde yeşille mavinin içiçe geçtiği her yıl binlerce yerli yabancı ziyaretçisi olan Tahtacı Alevilerin yaşadığı Tahtakuşları Köyü’nde Türkiye’nin ilk köy müzesi bulunuyor. Özel Alibey Kudar Etnografya Galerisi’nin işletmecilerinden Selim Kudar, “Bu galeride kültürü sanatla buluşturduk” dedi.  

    Kaz Dağlarının Güney yamaçlarında 24 köyün içerisinde 10 tane Tahtcı Türkmen Alevi ve 14 tane de Yörük köyü yer alıyor. 24 köyden biri de Tahtacı Türkmen Alevi köyü Tahtakuşları. Geçmişte göçebe olan Alevi Türkmen aşiretinin yerleştiği, zamanla köy yaşantısına uyum sağladığı Tahtakuşlar Köyü, 130 hane ve yaklaşık 600 nüfusa sahip.

    Balıkesir Edremit-Çanakkale yolu üzerinde, Çamlıbel yakınlarındaki Alevi köyü Tahtakuşlar, kendine özgü gelenekleri, Hıdrellez’de süslenen mezarları, başta testiyle yapılan defin törenleri ve Kazdağı’nın tertemiz havası ve enfes manzarasıyla bölgenin ziyaret edilmesi gereken yerlerinde biri.

    Tüm bu tarihi mirası biraraya getiren Alibey Kudar’in açtığı ‘Alibey Kudar Etnografya Galerisi’ Türkiye’nin ilk köy müzesi olma özelliğini taşıyor.

    Şaman kültürünün sembollerini de taşıyan eşyalarla bezeli Tahtakuşlar Alibey Kudar Etnografya Galerisi, geleneksel Türkmen giysilerinden, el yapımı yün torbalara, çocuk yelekleri, kilim ve günlük yaşamdan farklı objelere kadar engin bir koleksiyona sahip.

    Oğlu Selim Kudar’ın babasından kalan bu galeride köyün geçmişten günümüze olan tüm inanç ve kültürünü bu galeride sergileyerek hem geleceğe taşıyor hem de dünyanın birçok ülkesinde gelen ziyaretçilere Tahtacı Türkmen Alevi geleneğini ve inancını tanıtıyor.

    Kudar, Tahtacı Alevilerde her bitkinin her objenin bir şeyi ifade ettiğini ve değerli olduğunu vurgulayarak, “Genç kızlara sen bir tohumsun denir ve tohum takılır. Evlenmek isteyenlere karanfil takılır. Karanfil ayrıca oksijen için faydalıdır. Süt çoğaltıcı takımızda boy otudur. Anne bunu kokladıkça annenin sütü çoğalır. Bu tarhana otu olarak da bilinir. Soylu ise gerdanlık, şef veya muhtarın hanımı ise taç takılır. Eğer kızın ailesi soylu ve yüksek mertebenden bir aileyse duvak kaz tüyünde yapılır. Bu da liderlik ya da statü belirleyicidir” diye konuştu.

    DÜNYADA EN BÜYÜK DENİZ KAPLUMBAĞASI BURADA

    Türkiye’de Tahtakuşlar Köyü’nde ilk özel ‘Alibey Kudar Etnografya Galerisini’ kurarak kültürü sanatla birleştirdiklerini belirten Kudar, yaptıkları çalışmaları ise şöyle anlattı:

    “Yaklaşık 17 ülkeden 1090 sanatçıya ev sahipliği yaptık. Her yıl UNESCO ressamları ile ortak çalışmalarımız da var. Ayrıca yöresel takı objelerinin anlamları ile ilgili el sanatları sergisi yapıyoruz. AR-GE bölümü şeklinde hem kütüphane hem de deniz ürünleri var. Dünyada en büyük deri sırtlı deniz kaplumbağada burada sergilenmektedir. Başta UNESCO olmak üzere 36 tane uluslararası ödülümüz var. 70 ülkeye hizmet veriyoruz. Türkiye’de köyde kurulan ilk müze. Ve dünyaya ilk defa bu kültür bu kadar tanıtıldı.”

    GALERİNİN 70 ÜLKEDEN ZİYARETÇİSİ OLUYOR

    Tahtacı Türkmen Alevilerine ait dededen kalma tarihi mirasla babası Ali Kudar ile Türkiye’de ilk Tahtakuşlar Alibey Kudar Etnografya Galerisini neden müze yapmadıklarını ise şöyle açıklıyor Selim Kudar:

    “Biz müze demiyor galeri diyoruz. Çünkü müzeler yasası bize göre değil. Zaten bize bakmıyorlar. Bunun da daha çok siyasi olduğunu düşünüyorum. Ancak bugün Türkmen Alevi kültürüne meraklı 70 ülkeden ziyaretçimiz geliyor. Biz deden kalan eşyaları atmadık sandıklarda biriktirdik. Deden kalan malzemelerle ve çevreden gelenler ile bu galeriyi oluşturduk. İmkanımız olsun bunun daha büyüğünü oluştururuz. Müze demek için izin almak gerek. Ama maddi olarak gücümüz yok. Zaten hiçbir maddi yardım vermeden gelip sadece denetim hakkını onlara vermiş olacağız. Ve gelip sadece denetleyecek ödenek vermeyecek. Gel bize bağlan diyecek.”

    TÜRKMEN ALEVİ ÇADIRI

    Galeri’de Türkmenlere ait çadırlar da bulunuyor. Tahtacı Alevilerin, eskiden göçebe hayat yaşadıkları için çadırlarda yaşadıklarını dile getiren Kudar, “1960-50 yıllara kadar yarı göçebe yaşıyorduk. Kaz Dağları milli park ilan edilince göçebe hayat bitti. Çadırlar portatif katlanıp katırlar ile götürülüyordu. Tepe kısmı tahtacı olduğumuzdan tahtadan yapılmıştır. Tamamen portatif ”dört kanat’ diye geçer. ‘Türkmen’in evini bir katır taşır ama keyfini kırk katır taşıyamaz’ derler. Orijinal Türkmen Alevi çadırı ardıç ağacından yapılır. Lifli ve katranlı olduğu için su alması zordur” ifadelerini kullandı.

    “MEZARLIĞIMIZDA BİLE ŞAMAN VE ALEVİ KÜLTÜRÜ YAŞIYOR”

    Tahtacı Alevilerin ritüellerinden de bahseden Kudar, mezarlarında dahi Şaman ve Alevi kültürünün yaşadığını söyledi.

    Kudar, “Orman olan yerlerde Tahtacı Türkmenler yaşar. Bu yaşamsal olarak kendi varlığı devam ettirmek içindir. 16 yüzyılda Yavuz’dan sonra dinsel baskılar fazla olunca rahatımız iyi olsun diye dağlara kaçmışız. Siyasal ve dinsel boyutu kadar kültürel olarak korunmanın en güzel tarafı da dağlarda yaşamamızdır. Dışa kapalı bir toplum olmuş ve korunmuşuz. Günümüzde de bu devam ediyor. Ancak artık yavaş yavaş bunlar kırılıyor. Çünkü aşkın sevginin önüne geçmek bizim yaşantımıza ters. Asıl amaç kültür bozulmasın. Burası Türkmen Alevi köyü eğer dışarı çok açılsaydık bu kadar kültürümüzü koruyamazdık. Mezarlığımızda bile bir Şaman ve Alevi kültürü aynen yaşıyor. Biz mezarlarımıza her Perşembe günü ölülerimize saygı olsun diye gider ve mezarlarımızı temizleriz” dedi.

    “TÜRKMEN’İN YATIRI İLE KATIRI YANINDA GEZER”

    Kudar sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Biz de ölülerimiz tabutla birlikte elbise ve eşyaları ile gömülür. Ateş yakılır ve herkesin bir ocağı vardır. Biz Tahtacı Türkmen Alevileri Hıdırellez’de toprak anaya kurban kesme törenleri yaparız. Ağustos ayında da Kaz Dağı zirvesi Sarı Kız türbesinde kurban kesilerek tanrıya sunulur. Türbeler tapma yeri değil tapınma yeridir. İbadethane olarak kullanılır. Türkmen’in yatırı ile katırı yanında gezer. Yatırı enerji çıkış noktaları anlamına gelir. Her sivri tepede bir ibadethanemiz vardır. Ve ona biz yatır deriz. Aslında sunak yeridir. Örf adetlerin yapıldığı temiz bir alandır. Biz havaya, suya, toprağa ve ateşe saygılı olan kişileriz. Doğada bir çekirdeği bile atmaz kızlara takı olarak takarız. Çünkü tohum doğanın özlü gücüdür. Tohumu koruyacak yeri geldiğinde toprağa vereceksin, toprak yeşerecek sana verecek sende yiyeceksin. Sen havayı, suyu, toprağı kirletirsen kendi kendini yok edersin. Çünkü havayı, doğayı, suyu kirlettik sıra ateşte ve yanıyoruz. Hava sıcaklıkları 50 dereceye kadar ulaşıyor. Bu da çok büyük bir rakamdır.”

    İsmet SEFERE/Sevim KAHRAMAN

    BALIKESİR

  • ‘Sarıkız’ın ışığı sürekli yanıyor, devri devam ediyor’-VİDEO

    ‘Sarıkız’ın ışığı sürekli yanıyor, devri devam ediyor’-VİDEO

    PİRHA – Fatma Ana’nın kızı olarak bilinen Sarıkız makamı, Alevi kadınlarına ve gençlerine ışık oluyor. Kadınlar ve gençler Sarıkız üzerinden anlatılan efsanelerden güç alıyorlar. Kırıkkale’de bulunan Sarıkız Köyü’nde hizmet yürütenlerin çoğu kadın.

    HABERİN VİDEOSU

    Tahtacı ve Türkmen Alevilerde Fatma Ana’nın kızı olarak bilinen Sarıkız aynı zamanda mitolojide Tanrı Zeus’ın kızı olarak geçer. Sarıkız bir makamdır. Türkiye’nin birçok yerinde de makamı vardır. İzmir’e doğru Kırkağaç’ta Sarıkız Koruluğu, Marmaris’in Sarı Ana diye de anılan Sarı Ermiş’i, Alaşehir’de Sarıkız diye anılan su, Malatya-Hekimhan’da, Balıkesir-Edremit-Güre’de, Kaz dağlarında ve Kırıkkale’de Sarıkız ismiyle anılan Sarıkız Köyü Türkiye’nin dört bir yanına yayılmış Sarıkız’ın tesir ve tezahürleridir. 72 yerde Sarıkız makamı olduğu bilinmektedir. Ancak en önemlisi Kaz Dağlarında bulunan makamıdır.

    Tahtacı Alevileri, her sene hasat sonunda bir ya da iki hafta Sarıkız cemi tutarlar. Yine Tahtacı Alevilerde kızlara söylenen Göküş gözlüm, turna gözlüm, Sarıkızım sözleri Sarıkız’a atfedilir. 9 yılda bir Sarıkız’a kurban kesmeyen kişi yol düşkünü ilan edilir.

    Sarıkız makamı Fatma Ana’nın kızı olarak bilindiği için makamında hizmet yürüten canların çoğu kadındır.

    “KÖYÜMÜN KADIN İSMİYLE ANILMASI ONORE EDİYOR”

    Sevilay Sayılır Kırıkkale’de Sarıkız Köyü’nde yaşayan genç bir kadın. Sevilay Sayılır, yaşadığı köyün isminin bir kadın ismiyle anılmasından duyduğu mutluluğu şu sözlerle anlatıyor: Pek çok yerde ağalar, beyler, emirler, şeyhler erkek. Pek çok din görevlileri erkek. Köyümün bir kadın ismiyle anılması beni mutlu ediyor. Bir kadın olarak onore ediyor.

    “KAMİL İNSANA YAKLAŞMAK İÇİN VERDİĞİMİZ BİR MÜCADELE VAR”

    İnançlarının hayatlarında etkili olduğunu belirten Sevilay Sayılır, şu cümlelerle anlatıyor inancın hayatlarındaki etkisini:

    “Alevilik farklı. Onun felsefesi bana daha derin geliyor. Çünkü onda özümüzle bir savaş var. Kendimizi kamil insana yaklaştırmak için verdiğimiz bir mücadele var. Türbeler sayesinde, uygulanan ritüeller sayesinde, cem sayesinde buradan özümüze bir şeyler katabiliyoruz. Buradan aldığımız ilhamla da kendimizi oluşturmaya çalışıyoruz aslında. Kendi geleneklerimize dair şeyler araştırdıkça artıyor, ufkumuz genişliyor. Buradan yola çıkarak da geçmişle gelecek arasında bağ kuruyoruz. Biz gençler olarak biraz daha olaylara bilimsel bakıyoruz. Ama bu inançlardan alabileceğimiz güzel felsefeler var, temiz düşünceler var. Bu yüzden ben ve benim gibi genç arkadaşlarım da buradalar.

    “BURANIN IŞIĞI SÖNMÜYOR, YOL DEVAM EDİYOR”

    Kadınların Sarıkız üzerinden anlatılan efsanelerden yola çıkarak kendilerinde bir şeyleri değiştirme gücü bulduklarını söyleyen Sevilay Sayılır, Sarıkız’ın bir köye isim verecek, orada insanları bir araya toplayabilecek güce sahip olduğunu belirterek şöyle devam ediyor:

    “Bizim için Sarıkız kadın öncülerden. Kadınlar Sarıkız’dan ilham alıp kendilerindeki ışığı görmeliler. O yüzden ışığını söndürmemeye çalışıyoruz. Buranın kadın hizmetlileri var. O ışık sürekli yanıyor, o devir daima devam ediyor. Buranın ışığı sönmüyor yani aydınlığımız devam ediyor, yol devam ediyor.

    “BİLGİYİ BİRAZ DAHA ERKEKLER TAŞISA DA HAYATI GÖTÜREN KADINLARDIR”

    Yolu kadınların devam ettirdiğini de kaydeden Sevilay Sayılır, “Buraya bir kadın geliyor burayı temizliyor. Bir kadın burada ışığı yakıyor. Bir kadın lokma verilecekse yemeği pişiyor. Aslında ekonomik düzen kadınların elinde. Sadece biraz erkekler dualara öncülük ediyorlar. Biraz daha bilgiyi erkekler taşıyorlar. Ama aslında hayatı da götüren kadınlar.” diyor.

    Rohat EMEKÇİ-Suay ABAK

    KIRIKKALE/SARIKIZ

  • Türkmen Alevilerin yaşadığı Kısas’ta çocuklar kirli içme suyu nedeniyle hastanelik oldu

    Türkmen Alevilerin yaşadığı Kısas’ta çocuklar kirli içme suyu nedeniyle hastanelik oldu

    Urfa’da Türkmen Alevilerin yaşadığı Kısas Mahallesi sakinleri, kirli içme suyundan kaynaklı çocuklarının yarısının karın ağrısı ve ishal şikayeti ile hastanelik olduğunu belirtti. ŞUSKİ ise, suyun dünya standartlarında ve iddiaların asılsız olduğunu savundu.

    Dihaber’de yer alan habere göre, Urfa’nın merkez Haliliye ilçesinde çoğunluğu Türkmen Alevisi yurttaşın yaşadığı 10 bin nüfuslu Kısas Mahallesi sakinleri, içme suyunun kirliliğinden şikayetçi. Mahallelilerin iddiasına göre akan kirli şebeke suyu, çocuklarda başta olmak üzere karın ağrısı ve ishale yol açıyor. Mahalleliler yaşadıkları su problemini ilettikleri Urfa Su ve Kanalizasyon İşleri Genel Müdürlüğü’nün (ŞUSKİ), şikayetlerini kayda almadığını savundu.

    ARITILMAMIŞ SU İÇİYORLAR

    Mahalle esnafı 42 yaşındaki İsmail Güleç, suyun içilemeyecek kadar berbat olduğunu ifade ederek, “Bir tane su depomuz var, ama işlevi yok. Çünkü su arıtılmıyor. Suyumuz aşırı derecede kireçli ve yosunludur. Bununla ilgili ŞUSKİ’yi aradığımızda bahane arayıp sorunla ilgilenmiyorlar. Buraya kaç defa bazı kişiler gelip suyu tahlil ettiler. Yapılan tahlillerde suyun kirli olduğunu söylediler” dedi. Dar gelirli oldukları için arıtma sistemi takamadıklarını söyleyen Güleç, günlük yaşamlarında kirli suyu kullanmak zorunda kaldıklarını ifade etti.

    “200 ÇOCUKTAN 100’Ü İSHAL”

    Bir diğer mahalle esnafı Ali Men (30), su ile ilgili yaşadıkları sıkıntılar konusunda tahammüllerinin kalmadığını dile getirdi. Suyun nadiren aktığını, 10 bin nüfuslu mahallede temiz suyun bulunmadığını söyleyen Men, “Bana 2 bin lira su faturası gelmiş. Eğer ben 2 bin lira ödüyorsam, temiz su içmek benim hakkımdır. Köyde 200 çocuk varsa bunlardan 100’ü ishaldir. Devlet fakir fukaradan yüksek su faturası almasını biliyor, fakat temiz suyu vermeyi bilmiyor” diye konuştu.

    “BU SUYU HAYVANA VERSENİZ İÇMEZ”

    35 yaşındaki Cemal Erdem de, suyun içilemediğini ve hastalık bulaştırdığını söyledi. 3 çocuk babası Erdem, çocuklarını içtikleri sudan kaynaklı sürekli karın ağrısı şikâyetiyle hastaneye götürdüğünü belirtti. Hamallık yaparak geçimini sağladığını söyleyen Erdem, “Ben hamalım, günlük 50 TL kazanıyorum. Kazandığım para ile ev mi geçindireyim, yoksa bin 500 TL’ye arıtma sistemi mi takayım” diyerek sitem etti. Mahallede tek su deposu olduğunu, onun da üstü açık ve bakımsız olduğunu belirten Erdem, içtikleri suyu hayvanların bile içemediğini, ancak içmek zorunda kaldıklarını ifade etti.

    ŞUSKİ: İDDİALAR DOĞRU DEĞİL

    Söz konusu iddialar ile ilgili Dihaber’e konuşan ŞUSKİ Şube Müdürü Ahmet Altıngöz, İl Sağlık Müdürlüğü’nün tüm hatlarını günde üç adet numune alarak kontrol ettiklerini belirterek, Urfa genelinde otomatik arıtma ve klorlama sistemlerinin olduğunu, dolayısıyla suların kirli olmasının mümkün olmadığını belirtti. Altıngöz, “Kısas’taki kuyu suyudur ve otomatik klor sistemimiz vardır. Her gün sudan İl Sağlık Müdürlüğü ve bizim arıtma sistemi ekiplerimiz numune alıyor. Dünya sağlık standartları gereğince de yer altı zemin suları arıtılmaz, çünkü onlar doğal arıtmanın içinden geliyor. Kaya ve kilden süzülüp geliyorlar. Varsa böyle bir iddia sağlık raporu ile gelsinler. Varsa kurumu ilgilendiren bir durum, anında müdahale edelim” dedi.