Etiket: vedat bulut

  • Prof. Dr. Vedat Bulut: Deprem bölgesi için en çok korkulan salgın hastalık koleradır-VİDEO

    Prof. Dr. Vedat Bulut: Deprem bölgesi için en çok korkulan salgın hastalık koleradır-VİDEO

    PİRHA – Türk Tabipleri Birliği Genel Sekreteri Prof. Dr. Vedat Bulut, depremin yaşandığı illerde su klorlamalarının eksik olduğunu belirterek ,“Sulardan kaynaklı bir takım salgın hastalıklar olabilir. Burada en çok korkulan da koleradır” uyarısında bulundu.

    Maraş merkezli iki büyük deprem ve sonrasında yaşanan depremlerin yarattığı yıkımlar sonrasında birçok kentin altyapısı da bozuldu. Kanalizasyon sisteminin düzenli çalışmamasıyla birlikte şebeke sularındaki kirliliğe dikkat çeken bilim insanları, salgın hastalıkları konusunda uyarılarını sürdürüyor.

    TTB Merkez Konseyi, konunun ciddiyeti nedeniyle Sağlık Bakanlığı ile bir kez daha görüşme talebinde bulunarak, “TTB’nin katkısı son derece kritik önemdedir” açıklamasını yaptı.

    KOLERA TEDİRGİNLİĞİ!

    “Salgın hastalıklar kapıda” diyen TTB Genel Sekreteri Vedat Bulut, bir süredir uyuz vakalarının görünür olduğunun da altını çizdi. Öncelikle üst solunum enfeksiyonlarının artacağı uyarısını yapan Vedat Bulut, şu konulara dikkat çekti:

    “Depremin yaşandığı bölgelerde toplu yaşam alanları var. Biz sadece geçici yerleşim alanlarından bahsetmiyoruz; o bölgede gözden kaçan bir sorun var. Aynı zamanda kentten köye göç oldu. 50 kişilik köyler şimdi 700 kişiye çıkmış durumda. Onun dışında bir de o bölgeden milyonlarca insan diğer illerdeki akrabalarının yanlarına yerleştiler ve bunların getirecekleri üst solunum enfeksiyonları, uyuz gibi kalabalık yaşama ait olan hastalıklar yayılır. Buna göre önlemler alınmalı ve ilaç sevkiyatı yapılmalı. Mesela su klorlamaları eksik. Halen Hatay’da, Adıyaman’da, Kahramanmaraş’ta güvenli içme suyu sağlanabilmiş değil. Bunun için de sulardan kaynaklı bir takım salgın hastalıklar olabilir. Burada en çok korkulan da koleradır. Henüz vaka görülmedi ama öyle bir vaka görüldüğü zaman hızla artacağını biliyoruz. Şu anda mevsim itibariyle zaten bir kısım ishal hastalıkları var, bunların yaygınlaşması mümkün. Bizler bunlara dikkat çekmek istedik.”

    SAĞLIK EMEKÇİLERİ DE TEHLİKE ALTINDA!

    Deprem bölgesinde çalışma yürüten sağlık çalışanları ve hekimlerin de salgın tehlikesi ile karşı karşıya kaldıklarını belirterek, “Barınma sorunları var ve bu sorunlar Sağlık Bakanlığı’ndaki koordinasyonsuzluk nedeniyle çözülemiyor” diyen Prof. Dr. Vedat Bulut sözlerini şu cümlelerle sürdürdü:

    “Örneğin 70 kişiyi dönüşümlü olarak bir yere gönderiyorlar, o 70 kişiyi çekmeden bir başka 70 kişi daha gönderince bu insanların kalacak yerleri de olmuyor. Çokça bilinen bir uygulamadır; deprem bölgelerinde sağlık çalışanları ve hekimler hızla diğerleri ile yer değiştirmelidir. Çünkü bu insanların da aileleri var. Kendileri de mağdur durumda ve bir de onlardan hizmet istemek çok uygun değil. Bunların hepsini bir arada aldığımızda sağlık hizmetleri aksıyor ve pek çok hastalık o bölgede söz konusu olacak. Örneğin hastane enfeksiyonları bekleniyor.”

    “MOBİL HASTANE ÜNİTELERİ TÜRKİYE’DE BİR İHTİYAÇTIR”

    Deprem yaşanan illerde beş yıldan önce yaraların sarılamayacağını belirten Bulut, şöyle devam etti:

    “Çünkü bir takım binaların tekrar yapılması izolatörlerin yerleştirilmesi gerekiyor. Bölgede 5 bine yakın mühendis şu anda tüm binalarda hasar tespiti yapıyor. Çok daha önemlisi aile sağlığı merkezlerinin yapılandırılmasıdır. Yani 2. ve 3. basamak sağlık hizmetleri bir taraftan yapılandırılırken bu değişen nüfus yapısına bağlı olarak da kentten köye, kentten kente gibi göç durumu oradaki aile sağlığı merkezlerinin yapısını değiştirecek. Çünkü belli aile sağlığı merkezleri hiç kullanılamaz durumda ve orada nüfus da kalmamış durumda. O zaman bu aile sağlığı merkezlerini diğer taraflara kaydırmak gerekiyor. Koruyucu sağlığı bölgede sağlayabilirsek ki bunu sağlayabilmek 6 ay ya da bir yıl içinde olabilir.
    Hastanelerin planlamasının yapılması lazım. Bunların da şehir hastaneleri gibi saçma, absürt bir yaklaşımla yapılmaması gerekir. Herkesin ulaşabileceği mesafede 400 ya da 600 yataklı hastaneler inşa etmek gerekir. Ama şu anda ani çözüm elbette ki gezici hastane üniteleri ile olacaktır. Mobil hastane üniteleri Türkiye’de bir ihtiyaçtır. 1996-97 yılından beri bu konuşulur. Hatta ‘7 bölgede 7 Gezici hastane hazır bekletilsin, Türkiye bir afet bölgesi, bu afet bölgelerine hızla ulaşılsın’ diye projeler üretildi. Ama bunlar da göz ardı edildi ve şimdi nasıl bunun büyük bir ihtiyaç olduğunu görüyoruz. İtalyanlar, Amerika Birleşik Devletleri ve hatta bir şirkete ait gemi, hastaneye çevrilerek Hatay’a getirildi. Devletin elinde birden fazla mobil hastane ünitesi zaten olmalıydı.”

    “ÖNEMLİ BİR KAMU KUSURU VAR”

    “Doğal afet, kötü yönetimler ile felakete dönüştü” diyen Vedat Bulut, Türkiye’nin birçok fay hattına sahip olduğunu, orman yangınları ya da sel baskınları riski taşıdığını belirterek şöyle devam etti:

    “Yönetimsizlik, kamu kurumlarının zafiyet göstermesi, AFAD’ın, Kızılay’ın içine düşmüş olduğu durum nedeniyle bir felakete dönüştü bu deprem. Kaldı ki 2021 yılında Kahramanmaraş’ta bir deprem olacağı ile ilgili bir senaryonun raporu yapılmış ve bununla ilgili de AFAD’ın bir çalışması var. Yani bir tatbikat da yapılmış. Niçin kamu kurumları bu kadar hazırlıksız yakalandı? Burada çok önemli bir kamu kusuru var. Kamu kurumları çok daha hızlı hareket etmeliydi, belki o zaman on binlerce insan ölümü azalabilirdi.”

    “ŞU ANDA DEVLETİN KIRINTISI YOK”

    Geçmiş yıllarda yaşanan deprem ve sonrasındaki sağlık organizasyonlarına da işaret eden Vedat Bulut, şu bilgileri de paylaştı:

    “1999 Kocaeli depremini örnek verelim. Hükümetin ömrü o zaman 2,5 aylıktı. Şu anda 21 yıllık bir iktidardan bahsediyoruz. Yunanistan’da bir tren kazasında bakan istifa edebiliyor, yani Türkiye’de maalesef böyle bir gelenek de oluşmuş değil. Bunun getirdiği aşırı derecede siyasi bir özgüven de var; ‘Nasıl olsa halktan bana tepki gelmez’ düşüncesi mevcut. 99 depreminin olduğu dönemde sağlık bakanlığının yine hizmeti vardı ama Kızılay Kızılay’dı ve dayanışmaya da engel olunmadı. Kocaeli ve Van depremine hatırlayalım, yüzlerce sivil toplum örgütü ve kurumun insanı oraya gönüllülükle gitti ve kurtarma, yemek, çadır hizmetleri gibi hizmetlere yardımcı oldular. Ama şu anda dayanışma ve yardımlaşmayı engelliyorlar. Giden malzemelere el konuluyor. Yurt dışından gelen yardımların bile yağma ve talan edildiğini görüyoruz. Yani aradaki fark geçmişte bir devlet olgusu vardı ama şu anda devletin kırıntısı yok.

    Şu anda Hatay Sevgi Parkı’nda sağlık hizmetleri veren bir birimimiz var. Bir kadın reviri var. Ve onun dışında psikoterapi birimi var. Hatay Tabip Odası yıkılmış olduğu için oradaki hekimlerin hizmet alabilmesini sağlayabilecek bir birimimiz de mevcut. Belediyelerle yapılan işbirliği sonucu sorunlara çözüm getirilebiliyor ama merkezi yönetimle sorunlar büyük. Onlar genelde gönüllü çalışmaların olmamasını ya da görünür olmamasını istiyorlar, kendi zafiyetleri gözükmesin diye.”

    Eren GÜVEN/ANKARA

  • İşyeri Hekimleri hükümete seslendi: Artık yeter, haklarımızı istiyoruz!

    İşyeri Hekimleri hükümete seslendi: Artık yeter, haklarımızı istiyoruz!

    PİRHA – Türk Tabipleri Birliği (TTB) İşçi Sağlığı ve İşyeri Hekimliği (İSİH) Kolu ile İşyeri Hekimleri Derneği (İYHD), işyeri hekimlerinin yaşadığı sorunları ve çözüm önerilerini dile getirmek amacıyla birçok ildeki tabip odaları ile ortak basın toplantıları yaptı. İşyeri hekimleri, “Artık yeter! Ücretlerimizi düşürmeyi, işçiye ve iş ortamını düzeltmeye ayırdığımız ve zaten yetersiz olan süreyi kısaltmayı aklınızdan dahi geçirmeyin tam aksine hizmet sürelerimizi artırın” dedi. 

    Türk Tabipleri Birliği İşçi Sağlığı ve İşyeri Hekimleri Kolu ve İşyeri Hekimleri Derneği tarafından “Artık Yeter! İşyeri Hekimleri Olarak Sorunlarımıza Çözüm İstiyoruz” başlıklı basın toplantısı yapıldı.

    TTB’deki basın toplantısında konuşan TTB Merkez Konseyi Genel Sekreteri Dr. Vedat Bulut, neoliberal politikaların bir ürünü olan Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın emekçiler için ne anlama geldiğinin pandemide daha net görüldüğünü söyledi. İşçilerin çalışmaya, kalabalık vardiya-servis düzenlerine zorlandığını hatırlatan Bulut, bu dönemde büyük önem taşıyan İşyeri Hekimliğinin Ortak Sağlık ve Güvenlik Birimleri’nin (OSGB) rant ile kuşatıldığını ifade etti. Mücadeleden başka bir çözüm olmadığının altını çizen Bulut, çözüm önerilerini yakında TTB’nin de düzenleyicisi olduğu bir sempozyumda masaya yatıracaklarını belirtti.

    “İŞÇİ SAĞLIĞINI ÖNEMSEYEN MODEL OLUŞTURMAK TARİHSEL BİR GÖREVDİR”

    İYHD Yönetim Kurulu üyesi Dr. Figen Şahbaz ise işyeri hekimlerinin tedavi edici hizmet yürütmek, reçete yazmak, rapor vermek dışında; çalışanların, sağlıklarına uygun bir işe yerleştirilmelerini sağlamak, hasta olmalarını önlemek gibi görevleri olduğunu belirtti. İşyeri Hekimliğinin Ortak Sağlık ve Güvenlik Birimleri modelinin yarattığı sorunlardan söz eden Şahbaz, “Kamusal, emekten ve bilimden yana, mesleki bağımsızlığı gözeten, işçi sağlığı ve güvenliğini önemseyen bir model oluşturmak tarihsel bir görevdir” dedi.

    “RANT ODAKLI YAPIYI DEĞİŞTİRMEK GEREK”

    Ankara Tabip Odası Başkanı Dr. Muharrem Baytemür de sağlık sistemindeki krizin bir sonucu ile karşı karşıya olduklarını dile getirdi. Sağlık hizmeti veren emekçilerin yaşadığı her sorunun, sağlık hakkına erişmeye çalışan hastalara yansıdığını kaydeden Baytemür, “OSGB’lerin rant odaklı yapısını değiştirmek, sağlıkta kamusallığı yeniden tesis etmemiz gerek” diye konuştu.

    “ÇALIŞMAKTAN YILDIK, YORULDUK”

    TTB İSİH Kol Başkanı Dr. Metehan Akbulut tarafından okunan ortak açıklama şu şekilde:

    “Artık Yeter!

    Biz işyeri hekimlerinin ücretleri tarihimizin en düşük seviyesine geriledi. Çalışma şartlarımız olağanüstü ağırlaştı ve iş güvencemiz ortadan kalktı. Maaşlarımız düzenli ödenmiyor. Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) primlerimiz ortak sağlık güvenlik birimleri (OSGB) tarafından eksik yatırılarak geleceğimiz gasp ediliyor. Kullandığımız araç ve akaryakıt harcamaları ile bilgisayar ve internet gibi giderleri kendimiz ödemek zorunda kalıyoruz. İzin hakkımızın kısıtlandığı, bakanlık tarafından yerinde ve etkili denetimlerin yapılmadığı ama en önemlisi de mesleki bağımsızlığımızın her geçen gün erozyona uğratıldığı bir ortamda çalışmaktan yıldık, yorulduk.

    340 bin işyerinde görev yapan 14 bine yakın işyeri hekimi olarak sorunlarımızı anlatmaktan yorulduk, artık çözüm istiyoruz!

    Bugün bu sorunların yanında işçi sağlığı alanını gelecekte nelerin beklediğini de konuşmak ve buna uygun politikalar geliştirmek zorundayız. Türkiye’de önümüzdeki on yıllarda çalışan nüfusun değişimine paralel olarak (çalışan nüfusun yaşlanması, kronik hastalıkların çalışan nüfus içinde yaygınlaşması, kadınların çalışma hayatına daha fazla katılımı, göçmen işçiliği, vb.) ortaya daha farklı işçi sağlığı ihtiyaçları ortaya çıkacaktır. Bu duruma hızla ve yetkin şekilde yanıt verebilecek, yeni iş yapma teknikleri ve organizasyonlarından kaynaklanan risklerle mücadele edebilecek, iş ve çalışma ortamlarını çalışanların fiziksel ve zihinsel kapasitelerine uygun hale getirecek bir işçi sağlığı politikasına ve işyeri hekimliği uzmanlık alanına ihtiyaç vardır.

    Bir kez daha sesleniyoruz:

    • Ücretlerimizi düşürmeyi, işçiye ve iş ortamını düzeltmeye ayırdığımız ve zaten yetersiz olan süreyi kısaltmayı aklınızdan dahi geçirmeyin tam aksine hizmet sürelerimizi artırın.
    • Mesleki bağımsızlığımızın, iş güvencemizin, özlük haklarımızın, çalışma koşullarımızın önündeki en büyük engel olan, kaderimizi patronların insafına terk eden politikaların değişmesi için meslek örgütümüz ile görüşerek, işçi sağlığı hizmetinin kamusallığını da göz önünde bulunduracak gerekli düzenlemeleri hayata geçirin.
    • Meslek örgütümüz Türk Tabipleri Birliği’nin elinden aldığınız yetkileri iade edin.

    Böylece sorunlarımızın çözümü noktasında bir başlangıç yapabilirsiniz. Böyle bir başlangıç biz işyeri hekimlerinin, iş güvenliği uzmanlarının, işyeri hemşirelerinin ve doğal olarak işçilerin yararına olacaktır.”

    PİRHA/ANKARA

  • Kritik uyarı: Sonbaharda eskiye dönebiliriz, maske, mesafe ve hijyene çok dikkat edin-VİDEO

    Kritik uyarı: Sonbaharda eskiye dönebiliriz, maske, mesafe ve hijyene çok dikkat edin-VİDEO

    PİRHA- TTB Genel Sekreteri Prof. Dr. Vedat Bulut, Covid-19 pandemisine ilişkin son durumu değerlendirdi. Önlem alınmazsa sonbaharda vaka sayılarının 50-60 bin bandına ulaşacağını belirten Bulut, “Pandemi bitmiş gibi tüm önlemler kaldırıldı. Aşılama hızı çok düşük. Sağlık Bakanlığı, meslek örgütleriyle birlikte bilimsel bir çalışma yürütmeli” dedi.

    Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, 29 Mayıs’ta Covid-19 vaka sayılarının arka arkaya üç gün binin altında olduğunu belirterek hastaneler hariç maske kullanımının mecburi olmaktan çıktığını duyurmuştu. Bununla birlikte yaşamın birçok alanında virüse karşı getirilen kısıtlamalar da tamamen kaldırıldı.

    Koca, Türkiye’deki salgın önlemlerini en alt seviyeye indiren bu duyurudan 51 gün sonra 18 Temmuz’da yaptığı açıklamada ise, ‘Vaka sayısının artışı şu an günlük 40 katına kadar çıkmış durumda’ dedi.

    Türk Tabipleri Birliği (TTB) Genel Sekreteri Vedat Bulut, Covid-19 pandemisine ilişkin son durumu değerlendirdi. Dünya Sağlık Örgütü’nün ‘Pandemi bitti’ açıklaması yapmadığı halde Sağlık Bakanlığı’nın bitmiş gibi davrandığını söyleyen Bulut, önlem alınmazsa sonbaharda vaka sayılarının 50-70 bin bandına ulaşacağını belirtti. Yurttaşlara uyarıda da bulunan Bulut, ‘Maske, mesafe ve hijyene çok dikkat etsinler. Kalabalık, toplu ve klima ünitelerinin olduğu kapalı mekanlardan uzak durmaya çalışsınlar” dedi.

    “VİRÜSE DAİR HİÇBİR BİLGİ TOPLUMLA ŞEFFAF BİR ŞEKİLDE PAYLAŞILMIYOR”

    Uzun süredir pandeminin günlük rakamlarının yayınlanmamakta olduğunu anımsatarak sözlerine başlayan Bulut, resmi rakamların zaten gerçeği yansıtmadığını ve şu anda resmi verilere göre bile vakaların haftalık 200 binin üzerine çıktığını ifade etti.

    Girmiş olduğumuz son yaz mevsiminde geçen iki yılın tekrarını yaşadığımızı kaydeden Bulut, Turizm sezonu kaygısıyla Sağlık Bakanlığı ve diğer ilgili kurumların pek çok önlemi gevşettiğini aktararak şunları dile getirdi:

    “Özellikle yurt dışından farklı varyantlar Türkiye’ye geliyor. Şu an Türkiye’de BA.4 varyantının baskın olduğunu tahmin ediyoruz. Tahmin edebiliyoruz sadece çünkü Türkiye’de bölgelere göre varyant analizleri yayınlanmıyor. En az 7 bölgede yapılacak çalışmalarla hangi varyant baskın, bunun incelemelerinin yapılarak, dizi analizlerinin paylaşılması gerekiyor. Yine günlük olarak verilerin paylaşılması gerekiyor. Yoğun bakım yatış oranlarının, tespit edilen olgu sayısının, hastaneye yatış oranlarının, günlük olarak uygulanan aşı miktarlarının, hangi nüfusa, hangi tür aşılar yapıldığının toplumla şeffaf bir şekilde paylaşılması gerekiyor. Maalesef Türkiye 2,5 yıldır pandemi süreci boyunca bir veri körlüğü yaşıyor. Ancak meslek örgütlerinin ve bilim insanlarının gayretleri ile ulaşılabilen verilerle toplumu aydınlatmaya çalışıyoruz.”

    “ÖNCEDEN ÜCRETSİZ TEDAVİ SAĞLANIYORKEN, ŞİMDİ CEBİMİZDEN PARA ÇIKIYOR”

    Gerekli önlemler alınmadığı takdirde, sonbaharda vaka sayılarının yeniden günlük 50 bin ile 60 binli rakamlara ulaşabileceğini aktaran Bulut, “Özellikle okullarla ilgili de şunu söylemek istiyorum, pandemide eğitim, okullar en son kapatılacak ama en başta açılacak yerlerdir. Tüm dünya eğitimde büyük bir sorun yaşadı pandemi döneminde. Ama Türkiye’de özellikle uzaktan eğitim çocuklarımızın gelişimini olumsuz etkiledi. Pandemide eğitimle ilgili sorunlar göz ardı edildi, gerekli önlemler alınmadı. Eğitim çevrelerimiz ve öğretmenlerimiz yeterince korunmadı. Türk Tabipleri Birliği’nin 5-12 yaş arasının aşılama takvimine alınmasının gerekli olduğu görüşleri de Sağlık Bakanlığı tarafından değerlendirilmedi. Aşılamalarda hız çok düştü. Dün Türk Tabipleri Birliği ilgili uzmanlık birimleri, aşı çalışma grubumuz ve pandemi çalışma grubumuz ortak bir açıklama yaptılar. Bu açıklamada, özellikle pandeminin yönetimindeki sorunlara değinildi. Filyasyon çalışmaları tamamen sona ermiş durumda. Yani hastaların izlenmesi ve hastaların evlerde takibi ile ilgili sorunlar var. Yine Covid 19’un hastanelerde ücretlendirilmesi ile ilgili sıkıntı var. Daha önce ücretsiz tedavi sağlanıyorken, şimdi insanların cebinden bu anlamda çıkan bir ücret de söz konusu” şeklinde konuştu.

    “AŞILAMA HIZI ÇOK YAVAŞ; BA.5 VARYANTI BASKIN GELEBİLİR, AĞIR GEÇİYOR”

    Türkiye’de özellikle BA.4 varyantının etkili olduğunu tahmin ettiklerini belirten Bulut, sözlerine şöyle devam etti:

    “BA.4’te yoğun bakım yatışı ve ölüm oranları ilk Covid-19 virüsüne göre ya da delta varyantına göre daha düşük. Ama şu anda %20 oranında dünyanın pek çok ülkesinde BA.5 varyantı görülüyor. Ülkemizde varyant analizi yapılmadığı için biz sadece tahmin edebiliyoruz. Bir süre sonra BA.5 varyantı baskın virüs haline gelebilir ve kliniği oldukça da ağır geçiyor bunun. Genç yaşlarda daha çok görülüyor. BA.5 Omicron varyantının bir alt grubu. Omicron delta varyantından sonra geliyor. Bu varyantlarında BA.1, BA.2 alt grupları vardı. Şimdi Türkiye’de BA.4 daha baskın ama BA.5’de dünyada %20 oranında var. Amerika Birleşik Devletleri’nin verileri bunu söylüyor. Türkiye’de de dünyadaki gibi bir seyir izleyecektir. Belki bir ay içerisinde BA.5 daha yaygın hale gelecektir. Bu nedenle aşılanma çok önemli. 5 yaşından itibaren aşılama gruplarını genişletmek önemli. Aşılama hızı da çok yavaş. Bunun da hızlandırılması gerekiyor.”

    “SAĞLIK BAKANLIĞI PANDEMİ BİTMİŞ GİBİ DAVRANMAYA BAŞLADI”

    Toplumun üçte birinin henüz hatırlatma dozu aşılarını olmadığını söyleyen Bulut, bu durumun sonbahara çok kritik bir şekilde gireceğimizi gösterdiğinin altını çizdi.

    Ekonomik kriz ve pandeminin birbirini tetikleyen bir kısır döngü halinde gittiğini de ifade eden Bulut, “Alınan önlemler erken gevşetildi. Dünya Sağlık Örgütü pandeminin bittiğini ilan etmeden, Sağlık Bakanlığı pandemi bitmiş gibi davranmaya başladı. Hatta günlük verileri bu nedenle yayınlamıyor. Halbuki zaten resmi rakamlar gerçeği göstermiyor ama o rakamlara göre bir planlama yapma gereksinimi var. Artık günlük olarak verilerin yayınlanmasını istiyoruz. Hem vaka hem yoğun bakım sayısının hem de aşı sayısı ve test sayısının. Testleri kısıtlı tutarak, alanını kısıtlayarak vakaları düşük göstermenin bir yararı yok. Maalesef 600 bin 700 bin testlerin yapıldığı günlerden 150 bin 200 bin testlerin yapıldığı günlere geri döndük ve bu aynı hataları tekrarlamak gibi oluyor. Dejavu şeklinde ilerliyor sağlık alanı” dedi.

    “MASKE, MESAFE VE HİJYENE ÇOK DİKKAT EDİN”

    ‘Sağlık Bakanlığı Twitter’dan sağlığı yönetemez’ diyen Bulut, bu konuda meslek örgütleri ile birlikte işbirliğine girerek bir çalışma yürütmesi gerektiğini vurguladı.

    Bulut, son olarak şunları aktardı:

    “Hem Türk Tabipleri Birliği hem diğer meslek örgütleri ve sendikalar ile sağlık çalışanlarının görüşlerini de alarak ve onları koruyarak bir planlama yapması gerekiyor. Çünkü sağlık çalışanları en büyük risk grubu içerisinde. Tüm toplum için sonbaharda uyarılarımızı tekrarlıyoruz; maske mesafe ve hijyene çok dikkat etsinler. Kalabalık, toplu ve klima ünitelerinin olduğu kapalı mekanlardan uzak durmaya çalışsınlar. Yoksa tekrar 50 bin 60 binli rakamları göreceğiz ve kısıtlamalar gerekebilir. Son süreçte Bilim Kurulu’nun da herhangi bir açıklamasını işitmez olduk. Bilim Kurulu da kapanmış, lağvedilmiş gibi davranıyor. Uzmanlık dernekleri bu konuda çok yoğun bir emek sarf ediyor. Oradaki bilim insanlarının görüşlerini almaları Sağlık Bakanlığı’nın yararına olacaktır.”

    Melis CİDDİOĞLU/ANKARA

  • TTB yöneticilerinden Aysel Tuğluk için çağrı: ATK, tıbbi gerçeklikler üzerinde durmalı-VİDEO

    TTB yöneticilerinden Aysel Tuğluk için çağrı: ATK, tıbbi gerçeklikler üzerinde durmalı-VİDEO

    PİRHA-Türk Tabipleri Birliği Merkez Konsey üyeleri, hasta tutuklu Aysel Tuğluk’un durumuna dikkat çekerek “Ceza ya da hüküm, eziyet veya eza demek değildir. Türkiye’de maalesef gerek tutukluluk gerek hükümlülük ve cezaevleri ezaevlerine dönüştürülmüş durumdadır. Adli Tıp Kurumu, tıbbi gerçeklikler üzerinden konuyu ele almak durumundadır” dedi. 

    HDP Hukuk ve İnsan Haklarından Sorumlu Eş Genel Başkan Yardımcısı iken 28 Aralık 2016’da tutuklanan Aysel Tuğluk’un sağlık sorunları günden güne artıyor.

    Kocaeli F Tipi Cezaevi’nde tutuklu olan ve demans tanısına rağmen tahliye edilmeyen Aysel Tuğluk’un 3 hafta Adli Tıp Kurumu’nda (ATK) gözlem altında tutulacağı belirtildi. Ancak sağlık meslek örgütleri, ATK’nin siyasi kararlar neticesinde rapor hazırladıklarına işaret etti.

    “ATK, TIBBİ GÖRÜŞLERLE HAREKET ETMELİ”

    Türk Tabipleri Birliği (TTB) Genel Sekreteri Profesör Vedat Bulut, ATK’nin bilimsel gerçeklerle hareket etmesi gerektiğini vurguladı. Prof. Bulut, “Hukuk, adalet, sağlık yarın kendilerine de gerekebilir” diyerek şu konuşmayı yaptı:

    “Türk tabipleri Birliği’nin İnsan Hakları Kolu var ve Türkiye’de komisyonlar vasıtasıyla tüm cezaevlerindeki hasta tutukluların başvuruları buraya geliyor. Yaşam hakları ya da sağlık koşulları ile ilgili şikayetleri değerlendirerek hem Adalet Bakanlığı ile hem de il ceza Tevkif Evleri ile yazışmalar yapıp onların sağlık hizmetlerine erişmelerini ve eğer hapishanede kalma koşulları ortadan kalkmış, yaşamları tehdit altında ise onların serbest bırakılmaları ile ilgili görüşlerimizi kamuoyu ile paylaşırız.
    Aysel Tuğluk özelinde de zaten durumu biliniyor, çok yoğun bir sağlık sorunu var. Son olarak Adli Tıp Kurumu’na sevk edildi. Adli Tıp Kurumu’nun burada siyasi görüşlerde bulunmadan doğrudan bilimsel gerçeklerle ve tıbbi görüşlerle hareket etmesi çok önemli. Tıbbi görüşler ve bilimsel gerçekler Aysel Tuğluk için hapishanede kalması yaşamı için tehlikeli ise kesinlikle bırakılması için rapor vermesi gerekir. Ceza ya da hüküm eziyet veya eza demek değildir. Türkiye’de maalesef gerek tutukluluk gerek hükümlülük ve cezaevleri, ezaevlerine dönüştürülmüş durumdadır.
    Uluslararası kamuoyu ve basın örgütlerinin Türkiye’nin üzerinde gözleri var. Devamlı raporlar yayınlıyorlar. Türkiye insan haklarında maalesef iyi bir karne üretemedi. Cezaevlerinde çok olumsuz koşullar yarattı. O nedenle sağlığı, cezaevinde kalması için uygun olmayan tutuklulara bir af ya da salıverme gibi koşul uygulanması gerekiyor. Aksi takdirde insan hakları açısından zaten kırık olan karnemiz iyice kötü duruma gelecektir. Adli Tıp Kurumu, tıbbi gerçeklikler üzerinden konuyu ele almak durumunda.”

    “ATK’DE PARTİZANCA BİR YAPILANMA SÖZ KONUSU”

    Profesör Doktor Vedat Bulut, Adli Tıp Kurumu’nun ağır hasta tutuklular için sıklıkla ‘cezaevinde kalabilir’ yönünde verdikleri raporlara ilişkin de değerlendirme yaptı. “Bu konuda özellikle verilerin iyi toplanmamış ihtimali var” diyen Bulut, sözlerini şu cümlelerle sürdürdü:

    “Adli Tıp Kurumu üzerinde uzun süredir siyasi bir baskı var. O nedenle veriler, siyasi baskılar doğrultusunda hazırlanabilir. Orada partizanca bir yapılanma söz konusu. Bu son derece yanlış. Çünkü hukuk, adalet, sağlık bugün içerdeki mahkum ve hastalara ilişkin bir olay değil. Yarın kendilerine de bunlar ihtiyaç olabilir. Biz her şekilde sağlığı bozulan mahkumlar için şunu söyleriz; bu kararların tartışılabilir olmaması gerekiyor. Eğer Adli Tıp Kurumu tartışılabilir kararlar üretiyorsa gelecekte bunlar hukuk önüne gidecektir ve sorumluları da ceza alabilecektir. Cezayı ezaya dönüştürmemek çok önemli.”

    “ATK’NİN HASTALAR ÜZERİNDEN KARAR VERDİĞİNİ DÜŞÜNMÜYORUZ”

    TTB Merkez Konsey Üyesi Doktor Çiğdem Arslan ise “Öncelikle hastaların yeri hastanedir” sözünün altını çizdi. Dr. Arslan, hastalık durumunda tutukluların cezaevinde gözlem altında olmaması gerektiğini söyleyerek şunları aktardı:

    “Hastalığına göre tutuklu hastaların, Adli Tıp Kurumu’nun verdiği yanlış raporlara istinaden içeride tutulmaları, cezaevinde de olsa ‘Gözetim altında’ deyip olayı yumuşatmaları doğru değil. Tutuklu olsun veya olmasın, bu durum tüm insanların yaşam hakkı ihlaline girer. Hastaların tedavilerini görebilecekleri veya kronik hastalıkları nedeniyle bakım altında olabilecekleri yerler sağlık kuruluşlarıdır. Bu yüzden cezaevi içinde gözetim altında tutmak ya da katı kurallar uygulamak; hatta buna ilişkin keyfi kararlar almak insan sağlığına tamamen aykırıdır, sağlık hakkı ihlalidir.
    Adli Tıp Kurumu burada tamamen siyasi kararlar veriyor. Yani hastalar üzerinden karar verildiğini düşünmüyoruz. O yüzden de herkesin itirazları devam ediyor. Verilen tamamen siyasi bir karardır. Bununla ilgili mücadelede her koldan devam etmelidir.”

    Eren GÜVEN-Melis CİDDİOĞLU/ANKARA

     

  • Sağlık Bakanlığı bir yıldır TTB’ye randevu vermiyor; TTB ‘Beyaz Forum’ yapacak-VİDEO

    Sağlık Bakanlığı bir yıldır TTB’ye randevu vermiyor; TTB ‘Beyaz Forum’ yapacak-VİDEO

    PİRHA- TTB Genel Sekreteri Prof. Dr. Vedat Bulut, 23 Kasım’da ‘Emek bizim söz bizim’ sloganıyla yapacakları ‘Beyaz Yürüyüş’ eylemine ilişkin konuşarak; “Bir yıldır Sağlık Bakanlığı’ndan defalarca randevu istedik ancak alamadık. Gerçekleştireceğimiz ‘Beyaz Forum’da sağlık çalışanlarımızla beraber Türkiye’deki sağlık sorunlarını ve sağlıkçıların sorunlarını konuşacağız. Haklarımızı nasıl alacağımızı orada belirleyeceğiz” dedi.

    Hekimlerin çalışma koşullarının iyileştirilmesini talep eden Türk Tabipleri Birliği (TTB), 23 Kasım’da İstanbul’dan Ankara’ya ‘Beyaz Yürüyüş’ başlatacak. ‘Emek bizim, söz bizim’ sloganıyla yapılacak yürüyüş, 23 Kasım’da İstanbul’dan başlayarak 27 Kasım’da Ankara’da son bulacak. 27 Kasım’da Ankara’da buluşacak olan sağlık emekçileri gerçekleştirecekleri ‘Beyaz Forum’la sorunları konuşup, eylem takvimlerini kararlaştıracak.

    TTB Genel Sekreteri Prof. Dr. Vedat Bulut, yaşadıkları sürece dair sorunlarının çözümü için Sağlık Bakanlığı’ndan bir yıldır randevu istediklerini ancak alamadıklarını belirterek bundan sonraki süreçte seslerini duyurabilmek adına eylem takvimi belirleyeceklerini açıkladı.

    “SAĞLIK BAKANLIĞI’NDAN DEFALARCA RANDEVU İSTEDİK AMA ALAMADIK”

    23 Kasım’da İstanbul’dan Ankara’ya yürüyüşlerinin başlayacaklarını ve 27 Kasım’da Ankara’da bir ‘Beyaz Forum’ gerçekleştireceklerini ifade eden Bulut şunları dile getirdi:

    “Biz bir yıldır Sağlık Bakanlığı’ndan defalarca randevu istedik. Sorunlarımızın çözülmesi için görüşme talep ettik. Her konuda da kendilerine yardımcı olabileceğimizi söyledik ancak Sağlık Bakanlığı ne sorunlarımızı dinlemek istedi ne de bizleri kabul etti. Randevu vermedi. Biz de 1 Ekim tarihi itibarıyla son kez randevu isteğimizi ilettik ve orada da 10 gün süre içerisinde bir yanıt verilmezse haklarımızı artık meydanlarda arayacağız dedik. 11 Ekim’de yaptığımız açıklamada bir program ortaya koyduk. Bu sözünü ettiğimiz programda, 23 Kasım tarihinde İstanbul’dan Ankara’ya yürüyüş vardı.”

    “ANKARA’DA YAPACAĞIMIZ FORUMLA EYLEM TAKVİMİMİZİ BELİRLEYECEĞİZ”

    Yapacakları yürüyüş hakkında bilgi veren Bulut, “Yürüyüş İstanbul’dan başlayacak Kocaeli’nde işçi arkadaşlarımızı ziyaretle devam edecek. Çünkü bu dönemde işçi arkadaşlarımızın sağlığı çok önemli. Onlarla bir buluşma gerçekleştireceğiz ve orada bir basın açıklamamız olacak. Daha sonrasında Bursa durağımız olacak. Bursa’ya geçeceğiz. Arkasından Eskişehir’e geçeceğiz ve son olarak da 27’sinde Ankara’da yürüyüşümüz son bulacak. Saat 12.00 gibi Türk Tabipler Birliği önünde buluşacağız. 12.30’da bir basın açıklaması yapacağız. Saat 13.00’da da Yılmaz Güney Sahnesi’nde olacağız. Türkiye’nin her tarafından gelen meslektaşlarımız, sağlık çalışanlarımızla beraber Türkiye’deki sağlık sorunlarını, sağlıkçıların sorunlarını konuşacağız. Haklarımızı nasıl alacağımızı orada belirleyeceğiz” ifadelerini kullandı.

    “ÇALIŞMA KOŞULLARIMIZIN DÜZELTİLMESİNİ İSTİYORUZ”

    Bir araya geldikleri ‘Beyaz Forum’da eylemlilik planı çıkartacakları bilgisini veren Bulut, sözlerine şu şekilde devam etti:

    “Bu ‘Beyaz Forum’la beraber Sağlık Bakanlığı umarız ki sorunların çözümü açısından bize kulak verir. Taleplerimiz son derece basit. Sağlık çalışanlarının 2003 yılından bu yana satın alma gücü son derece azaldı. Enflasyon ücretleri kemirdi. Emeğimize karşılık gelen ücreti alamıyoruz. Emeğinize saygı gösterilmiyor. Çalışma koşullarımızın düzeltilmesini istiyoruz. Maaşlarımıza en az % 150’lik emekliliğe de yansıyan güvenceli bir artış istiyoruz. Sağlık Bakanlığı’nda bu MRHS randevuları 5 dakikada bir veriliyor. 5 dakikada bir insana bakılarak kandırmaca yapılıyor. 5 dakikaya sağlığın sığmayacağını defalarca söyledik. Yine sağlıkta şiddet konusu var.”

    “EMEK BİZİM, SÖZ BİZİM”

    Forumda Sağlık Bakanlığı’nın pandemi sürecindeki yönetimine ilişkin eleştirilerini de gündeme getireceklerini aktaran Bulut, son olarak, “Duyarlı herkesi ‘Beyaz Forumu’muza bekliyoruz. Bu mart ayına kadar sürecek olan tüm planlamalar peyderpey Türk Tabipler Birliği tarafından yapacağımız forumda hem planlanacak hem de basın ve kamuoyu ile paylaşılacak. Ve orada tüm taleplerimizi dile getireceğiz. Emek bizim söz bizim diyoruz” dedi.

    Melis CİDDİOĞLU-Eren GÜVEN/ANKARA

  • Prof. Dr. Bulut: Kapitalizmin, aşıları ne kadara satacağı küresel krizin sadece bir ayağı

    Prof. Dr. Bulut: Kapitalizmin, aşıları ne kadara satacağı küresel krizin sadece bir ayağı

    PİRHA-Prof. Dr. Vedat Bulut, Covid-19 aşısıyla birlikte dünya ülkelerinin bir tür krize girdiğini ifade ederek “Kapitalizmin bu aşıları ne kadara satacağı küresel krizin sadece bir ayağı. Tüm insanlık ayağa kalkıp sırtlarından zengin olan birkaç bin asalağın ellerinden haklarını almadığı sürece bu salgınlar, bu krizler, bu savaşlar dinmez” yorumunu yaptı.

    Dünya çapında Covid-19 aşısıyla ilgili tartışmalar sürerken, Dünya Sağlık Örgütü’nden (DSÖ), aşı adaletsizliği hususunda uyarı geldi.

    En az 42 ülkede Covid-19 aşılamalarının başladığını aktaran DSÖ başkanlığı, ülke ismi vermedi, ancak Avrupa Birliği’nin, Pfizer ve BioNTech ile ortak geliştirdiği aşıdan 300 milyon ilave doz aldığı biliniyor.

    Avrupa Birliği ülkeleri, Birleşik Krallık, İsviçre, ABD ve İsrail gibi gelişmiş ülkeler toplu aşı kampanyalarında başı çekiyor. Nüfusunun neredeyse yüzde 15’ini iki hafta içinde aşılayan İsrail, aşılama çalışmalarında dünyada ilk sırada bulunuyor.

    Türkiye ise aşıya ulaşım konusunda listenin altında kalan ülkeler pozisyonunda. Henüz 3 milyon adet aşı alınsa da bunun öncelikle kimlere ve nasıl yapılacağı konusunda bir netlik yok.

    “İktidar üyeleri, torpilliler çok önceden aşılandı” iddiaları da bir yanda dururken aşı hususunda merak edilen birçok konuyu Türk Tabipler Birliği Genel Sekreteri Prof. Dr. Vedat Bulut ile konuştuk.

    SÜREÇTE ŞEFFAF OLUNMASI ÇOK ÖNEM TAŞIYOR”

    PİRHA- Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, Türkiye’nin 50 milyon doz aşı için anlaşmaya vardığını açıkladı. 3 milyon dozluk, ilk gelen aşılar şu an ülkede. Bu aşılar kullanılmaya başlandı mı? İlk kimler aşılanacak?

    PROF. DR. VEDAT BULUT: Henüz aşılamalara başlanmadı. Bu tür ürünler milyonlarca kişiye uygulanacak, bu nedenle Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu (TİTCK) laboratuvarlarında toksikoloji (zehirli bir madde barındırıyor mu) ve pirojenite testleri (ateş yükselmesi yapıyor mu) gibi testler yapılıyor. Bu süreç deney hayvanlarında yapıldığı için 2-4 hafta gibi bir süre alır. Bu testlerde sorun yoksa Acil Kullanım Onayı (AKO) sonrasında uygulanmaya başlayacak. Bu onayın verilmesi için Faz-3 çalışmalarına ait bir grup verinin elde olması gerekli. Koruyuculuğu yeterince yüksek ve yan etkileri az veya kabul edilebilir düzeyde (güvenilirlik) olduğu kararı verilirse AKO almış olacak. Bu onayın bağımsız bilim kurullarınca alınması süreçte şeffaf olunması çok önem taşıyor.

    İlk olarak 1. risk grubu denilen 65 yaş üstü bireyler, sağlık çalışanları, eşlik eden diğer hastalıkları (comorbidite: KOAH, astım, yüksek tansiyon, aşırı kilo) olan bireyler aşılanacak.

    3 milyon haricindeki aşının ne zaman geleceği konusunda bir bilgi mevcut mu?

    Bu konuda tam bir bilgi olmamakla birlikte, 10 milyon aşının Ocak ayı içerisinde, 20 milyon aşının Şubat ayı içerisinde, geri kalanlarında mart ayında getirileceği tahmin edilmektedir.

    “TÜRKİYE’NİN İHTİYACI OLAN AŞI DOZ MİKTARI EN AZ 120 MİLYON”

    Dünya ülkeleri arasında Türkiye’nin aşıya erişme konusundaki önceliği ne olur dersiniz?

    Türkiye COVAX platformuna gereksinim bildirmedi. 44 kadar ülke isminin açıklanmasını kabul etti. 190 kadar ülke, gelişmemiş ve gelişmekte olan ülke olarak bu platformun şemsiyesi altında aşıya ulaşacak. Türkiye; İngiltere, ABD, Almanya gibi ülkeleri 1 ay kadar geriden izleyecek gözüküyor. Türkiye’nin ihtiyacı olan aşı doz miktarı en az 120 milyon. Türkiye’nin aşı kampanyasını Aralık 2021’e kadar tamamlayabileceğini öngörüyorum. Bu konuda sağlık altyapısı ve insan kaynakları açısından nispeten sorunsuz olan Almanya, İngiltere Güney Kore ve Fransa’da haziran ayı sonunda tamamlanır.

    “4 MİLYON İNSANIN KAYBEDİLECEĞİNİ TAHMİN EDEBİLİRİM”

    Dünya nüfusunu henüz koruyacak aşı üretimi söz konusu değil. O evreye gelene dek küresel çapta can kaybı konusunda bir öngörünüz var mı?

    Virüs mevcut patojenitesini (hastalık oluşturma yeteneği) ve virulansını değiştirmezse, bu hızıyla devam ederse, dünya nüfusunun (2020-2021 yıları toplamı) 200 milyon kadarının enfekte olacağını ve toplamda 4 milyon insanın kaybedileceğini tahmin edebilirim. Maalesef yoksul ülkeler daha çok etkilenecek, yoğun bakım yatakları ve solunum cihazları yetersiz olan ülkelerde ölüm yüksek olur. Gerçek rakamlarınsa bu rakamın iki katı olduğunu tahmin ediyorum. Pek çok ülkede sağlık kayıtları yetersiz veya bir takım ulusal güvenlik gibi saçma nedenlerle veriler şeffaf paylaşılmıyor.

    “PANDEMİ YOKSULU VURUYOR”

    Türkiye nüfusu 83 milyona yakın. Ülkede mevcut 3 milyon aşı var. 50 milyon daha gelecek. Fakat Bakan Koca, “İsteyen herkes ücretsiz aşı yapabilecek” dedi. Gözden çıkarılan o 33 milyonluk nüfus kim dersiniz?

    “50 milyonluk satın alım aslında 25 milyonluk nüfusa yeterli. Çünkü aşı rapeli (aşının tutması için tekrarlanması) var, yani 28 gün arayla iki defa yapılmadan yeterli koruyuculuk sağlamıyor (getirilen aşı için bu da aslında belirsiz çünkü verileri henüz yayınlanmadı). Türkiye’de 1. 2. ve 3. öncelikler belirlenirse toplumsal bağışıklık için en az toplumun %70’i aşılanmalı. Bu da 60 milyon kadar bir nüfus. Yani 120 milyon doz aşı gerekiyor. Geri kalan nüfus tahminen 20 yaş altı gençler ve çocuklar olur. Onlarda ölüm oranı çok düşük ve çok yüksek oranda asemptomatik (belirti vermeden) atlatıyorlar. Elbette tıbben etik olan tüm nüfusu aşılamaktır. Çünkü ölümler bizler için rakamlardan ibaret değil. Tıp mesleği için kaybedilen her hasta bir candır. Kaybedilmemesi için çaba gösterilmeli. Bu durumda 170 milyon kadar bir doz aşı gerekir. Bu toplumda kayıtlı göçmen ve kayıt dışı göçmen sorunu da göz ardı edilmemeli. Özellikle tutukevlerinde yaşayan mahpuslar, yaşlı bakım evleri, göçmen kampları da öncelenmeli. Pandemi yoksulu vuruyor. Dar gelirli yurttaşlar da aşı planında öncelikli ele alınmalı.”

    Hekim olarak aşının koruyuculuğu konusunda endişeniz var mı?

    Söz konusu edilen aşının Faz-3 sonuçları yayımlanmadan bir şey söylemek tıbben doğru ve etik olmaz. Aşının TİTCK laboratuvarlarında testleri sürerken umarım bu sonuçlar da raporlanır ve şeffaf bir şekilde paylaşılır. Bizler de inceledikten sonra kamuoyuyla ve basınla bilgilerimizi görüşlerimizi paylaşırız. Çin’den gelen Sinovac aşısının Faz-3 çalışma ayakları olan Çin, Endonezya ve Türkiye 18-59 yaş aralığında sağlıklı gönüllülerde oldu. Brezilya verileri çok önemli. Çünkü orada 65 yaş üzeri deneme grubu da var. Aslında Asya, Avrupa ve Afrika ayakları olmalıydı ve bu yaş grubu da Faz-3 de yer almalıydı. Bilimsel olarak bu böyle. Bu bütün verilerle, açıklanırsa eğer, koruyuculuk üzerine söz söylenebilir.

    Türkiye’nin kendi Covid-19 aşısını üretme ihtimali nedir?

    “İnaktif aşı ve diğer aşı ürünlerinin elbette Türkiye’de üretimi mümkün. Ancak 20’den fazla çalışmanın Faz-3 denemelerini yaptığı dönemde sadece bir aşı çalışması Türkiye’de Faz-2 yapacağı söylendi. Bu çalışmalar bu hızla giderse temmuz ayı öncesi bir yerli üretim zor görülüyor. Türkiye’de iyi üretim koşulları (GMP) sağlayan iki üretim tesisi olduğunu öğrendim. Bunların üretim kapasiteleri hakkında elimde bilgi/veri yok. 50 milyon doz sonrasını yerli aşı olarak planlamışlarsa bunun sonuçlarını da ancak izleyerek göreceğiz.

    “BU KRİZLER, BU SAVAŞLAR DİNMEZ”

    Aşı konusu küresel bir kriz haline dönüşür mü?

    “Aşı konusu zaten küresel bir krizdi. Pandemiden önce de diğer aşıların yoksul ülkelere yeterince ulaşması sağlanamadı. Bu nedenle diğer pek çok endemik hastalıktan ölümler var. Bu ölümlerin toplamı COVID-19 pandemisiyle kıyaslanamayacak kadar fazla. Örneğin açlıktan, gıdasızlıktan günde 25 bin insan ölüyor. Yılda bu 10 milyon insana yakın kayıp demek. Şu an COVID-19 ölümleri 2 milyonun altında. Aslında dünyada insanlık pek çok trajediye gözünü kapamış olarak yaşıyor. Sadece kendi ülkesi sorun yaşadığında, ölümlerle karşılaştığında o özel konuya odaklanıyor. Bu COVID-19 aşısına geldiğinde daha farklı bir gelişme beklemiyorum. 1978 yılında Alma Ata’da bir uluslararası toplantı yapılmıştı ve tüm ülkeler 40 yıllık bir planla tüm insanlara eşit ve ücretsiz sağlık sağlayacağız diye söz verdiler ve bildirgeye imza koydular. Hepsi sahtekar çıktı. Ülkeler sorumluluklarını yerine getirmedi. Bu sağlanamadı. Kapitalizmin bu aşıları ne kadara satacağı küresel krizin sadece bir ayağı. Aşının soğuk zincirde taşınamadığı yoksul ülkeler bile var. Tüm insanlık ayağa kalkıp sırtlarından zengin olan birkaç bin asalağın ellerinden haklarını almadığı sürece bu salgınlar, bu krizler, bu savaşlar dinmez.

    Eren GÜVEN/ANKARA

  • ‘Şehir hastanesinde meydana gelecek bir kimyasal kazayı yönetebilir miyiz?’-VİDEO

    ‘Şehir hastanesinde meydana gelecek bir kimyasal kazayı yönetebilir miyiz?’-VİDEO

    PİRHA- Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) ile Ankara Tabip Odası, Ankara Etlik Zübeyde Hanım Kadın Hastalıkları Hastanesi’nde kimyasal maddenin sebep olduğu kazaya ilişkin açıklama yaparak “Biz sağlık ve sosyal hizmet emekçileri, aldığımız yoksulluk seviyesindeki maaşlarımızla tükenmemize rağmen hastalarımıza umut olmaya çalışırken her türlü riske maruz kalıyoruz” dedi.

    SES ve ATO, 11 Temmuz’da Ankara Etlik Zübeyde Hanım Kadın Hastalıkları Hastanesi’nde yaşanan kimyasal maddenin sebep olduğu kazaya ilişkin basın açıklaması yaptı.

    Laboratuvarda kimyasal madde şişesinin dökülmesi sonucunda 19 çalışanın yayılan gaz sebebiyle etkilendiğini aktaran SES Ankara Şube Eş Başkanı Rona Temelli, şu bilgileri paylaştı:

    “HER TÜRLÜ RİSKE MARUZ KALIYORUZ”

    “Olağanüstü durumun bertaraf edilmesi sırasında çalışan güvenliğini koruyan önlemlerle, her türlü tedbirin alındığına, en kısa sürede çalışanların ve hasta yakınlarının güvenli bir şekilde ortamdan uzaklaştırıldığına, olayın açıklamada belirtildiği gibi laboratuvarda gerçekleştiğine inanmak durumundayız çünkü sağlık alanındaki en yetkili kurumdan yapılan açıklama bu şekilde. Ama bu açıklamaya; 6331 sayılı İş(çi) Sağlığı ve Güvenliği Kanunu ve kanuna bağlı mevzuatın hastanelerimizde uygulanma durumunu göz önünde bulundurduğumuzda inanmamız mümkün değildir.

    Biz sağlık ve sosyal hizmet emekçileri, aldığımız yoksulluk seviyesindeki maaşlarımızla, sırtımızı kambura çeviren iş yüklerimizle, tükenmemize rağmen hastalarımıza umut olmaya çalışırken her türlü riske maruz kalıyoruz. Çalışma ortamlarımızda radyoaktiviteden, kimyasallara, biyolojik ajanlardan, psikolojik ve ergonomik risklere ne ararsanız var adeta. Çok tehlikeli bir alanda çalışanların diğer çalışanlara nispeten ücretle ödüllendirilmeleri lazımken her geçen gün eriyen ücretlerimizle artık güç bela geçinmeye çalışırken can güvenliğimizin derdine de düşer olduk. Yani anlayacağınız tabiri caizse ‘koyun can derdinde kasap başka dertlerle meşgul’”

    “LÜTFEN HASTANELERİ TEFTİŞ EDİNİZ”

    Kazaya ilişkin yetkililerin yeterli açıklamayı yapmadıklarını ifade eden SES ve ATO, hazırladıkları şu soruların da ilgililerce yanıtlanmasını istedi:

    “Bu kaza gerçekten laboratuvar da mı meydana gelmiştir? Yoksa transfer esnasında koridora mı dökülmüştür? Transfer uygun koşullarda ve eğitimli ekipçe mi yapılmaktadır? Tehlikeli Kimyasalın depolanmasından, saklanmasından ve transferinden kimler sorumludur? Bu sorumlular Tehlikeli Kimyasallarla Güvenli çalışma hakkında eğitim almışlar mıdır? Kendilerine zimmetlenmiş kişisel koruyucu ekipmanları bulunmakta mıdır?

    Dökülen kimyasalın ne olduğu bakanlığın açıklamasında belirtilmemiştir. Kimyasalın “formalin” olduğu yönünde söylentiler doğrulanmalıdır. Laboratuvar çalışanlarının Formalin maruziyeti ölçüm kartları bulunmakta mıdır? Kaza sonrası maruziyet ölçümü yapılmış mıdır?

    Kaza sırasında dökülmelerde kullanılmak üzere dökülme setleri bulunmakta mıdır? Kaza sonrasında dökülme seti kullanılarak temizlik yapılmış mıdır?

    Kaza sonrasında göz ve vücuda sıçrama yaşanmış mıdır? Gözden ve vücuttan kimyasal maddeyi uzaklaştırmak için laboratuvarda duşlar bulunmakta mıdır? Formalinle çalışan personelin uygun kimyasal maskesi, koruyucu gözlük ve yüz kalkanları temin edilmiş midir?

    Hastane formalin atıkları ne şekilde imha edilmektedir? Nötralizasyon yapılmakta mıdır?

    Bu kazadan etkilenen çalışanların acil kayıtları iş kazası şeklin de mi yapılmıştır? 19 kişinin hepsi çalışansa iş kazası bildirimleri kurum tarafından Çalışma Bakanlığı’na bildirilmiş midir?

    İşçi sağlığı ve güvenliği kurul kararları, çalışan temsilcileri tarafından çalışanlarla paylaşılmakta mıdır? Kurullar düzenli aralıklarla toplanmakta mıdır? Kaza sonrasında alınan kararlar çalışanlarla paylaşılacak mıdır?

    Çalışan temsilcileri yasada belirtilen şekilde çalışan ile yöneticiler arasında bir köprü görevi yapmakta mıdır? Önerileri dikkate alınıp, gerekli düzeltici önleyici faaliyetler yapılmakta mıdır? Çalışan temsilcileri seçilmiş mi yoksa atanmış mıdır?

    Laboratuvar çalışanları dahil olmak üzere çalışanların sağlık gözetimleri yapılıp kayıtlar tutulmakta mıdır? Kaza sonrası kazadan etkilenen çalışanların sağlık gözetim takibi yapılacak mıdır?

    Hastanenin Nisan ayında “masa başı hastane afet planı tatbikatı” yaptığını öğrenmiş bulunmaktayız. Hastane Afet Planı sitede yer almamakta ama ekip olduğunu ve tatbikatlar yapmış olduğunu da görsellerden teyit edebiliyoruz. Saha tatbikatı olarak yaşanan bu kazanın görüntüleri kamera kayıtlarında bulunmaktadır. Bu kaza kayıtları AFAD ekipleriyle birlikte 25 kişilik ekip tarafından değerlendirilmeli, yaşanan kazalardan ders alma, kendini değerlendirme açısından oldukça önemlidir.

    Aile Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı yetkililerine bu kazayı ihbar ediyoruz diyoruz ki bu hastane kısmen bazı sorumluluklarını yerine getirmiş bir hastane olmasına rağmen bir kaza yaşıyor. Ankara’nın göbeğinde Bakanlığa 10 km uzaklıkta hastanelerde 6331 sayılı kanun uygulanmamaktadır. Lütfen hastaneleri teftiş ediniz. Yaptırım uygulayınız. Ayrıca,  420 yataklı hastane bu olayla yanlışı ya da doğrusu ile başa çıkabildiğini varsayarsak; 3600 yataklı şehir hastanelerinde ne yapılacağı ve ne tür önlemler alınacağı Bakanlık tarafından düşünülmüş müdür? Şehir hastanesi laboratuvarında meydana gelen bir kimyasal kazayı yönetmeye hazır mıyız?”

    YASALARLA HER ŞEY KORUNMUŞ DURUMDA AMA…

    Açıklama ardından konuşan ATO Başkanı Vedat Bulut da iş güvenliği konusunda yönetimlerin zayıf olduğunu vurgulayarak şunları söyledi:

    “Şehir Hastanesi süreciyle birlikte taşınacak olan hastanelerde ihmaller gerçekleşti. Çünkü ‘nasıl olsa taşınılacak, öbür tarafa giderken yatırım yapmaya gerek yok’ denildi. Bu tür teknik hizmetlerdeki aksamaların ne tür sonuçlar doğuracağı malum. Aslında yasalarda, mevzuatta her şey korunmuş durumda. Örneğin laboratuvarlarda bir duşun olması gerekir. Bunun dışında giyilecek olan, yüzü gözü koruyacak tulumlar vardır. Bunların hastanelerde ihmal edildiğini biliyoruz. Bizler sağlık çalışanlarının sağlığının da en az hizmet ettiği vatandaşlarımız kadar önemli olduğunu düşünüyoruz. Çünkü onlar olmasa sağlık hizmeti de verilemez.”

    PİRHA/ANKARA

  • Ankara Tabip Odası: Umarız ki ölüm değil, yaşam kazansın – VİDEO

    Ankara Tabip Odası: Umarız ki ölüm değil, yaşam kazansın – VİDEO

    PİRHA – Ankara Tabip Odası (ATO), cezaevlerinde devam eden açlık grevlerine dair açıklama yaparak, “Ölümler olmasın, insanca yaşamı savunuyoruz” dedi. 

    Cazaevlerinde devam eden açlık grevleri Sağlık meslek örgütlerinin de gündeminde. Ankara Tabip Odası, 5 bini aşkın tutuklu ve hükümlünün yürüttüğü eyleme dikkat çekerek “Bu dönemin önceki açlık grevleri dönemlerinden farkı var” dedi.

    “TALEPLERİ DEVLETİN KENDİ HUKUKUNA UYMASIDIR”

    ATO Başkanı Vedat Bulut’un okuduğu basın metninde Tokyo ve Malta bildirgelerine vurgu yapılarak şunlar söylendi:

    “Ankara Tabip Odası olarak daha önce hekimlerin açlık grevlerine olan Tokyo ve Malta Bildirgelerinden kaynaklanan yaklaşım ve sorumluluklarını kamuoyu ve basınla birçok kere paylaştık. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk olarak Nazım Hikmet’in 8 Nisan 1950’de açlık grevine girmesiyle tanıştığımız bu eylemlilik tarzı, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan’ın idam edilmelerinden hemen önce, Nisan 1972’de Mamak Askeri Cezaevi’nde mahkumların on iki günlük açlık greviyle; toplu açlık grevleri olarak karşımıza çıktı. 12 Eylül askeri darbesi ve diktatörlüğü koşullarında da bu tür açlık grevleri cezaevlerinde yaşanmıştır. 11 Nisan 1984 tarihinde 400 mahkumun başlattığı ve 45. Gün sonrasında ölüm orucuna dönüştürdüğü eylem Türkiye tarihinde katılanların sayısı açısından bir ilk olmuştur ve 4 kişinin yaşamına mal olmuştur.”

    “5 BİN TUTUKLU-HÜKÜMLÜ AÇLIK GREVİNDE”

    “1996 yılında cezaevleri ile ilgili Mayıs Genelgesi olarak bilinen genelgeyi protesto etmek için açlık grevi başlatan mahkumlar 43 cezaevinde 2174 kişiyi buldu ve 355 mahkûm da ölüm orucuna başladı. Bir sonraki kitlesel  açlık grevi 20 Ekim 2000’de birçok cezaevinde aynı anda başladı. F tipi cezaevlerinin kapatılması, Terörle Mücadele Yasası’nın kaldırılması gibi taleplerle 816 mahkûmun başlattığı açlık grevi yaklaşık bir ay sonra ölüm orucuna dönüştü ve Hayata Dönüş Operasyonu adı altında cezaevlerine operasyonlar düzenlendi. Bu operasyonlar sırasında otuz mahkûm ve iki jandarma hayatını kaybetti. 1996 ve 2000’li yıllarda açlık grevleri nedeniyle pek çok mahkum özellikle Wernicke Korsakoff sendromu olmak üzere açlığa bağlı birçok hastalıkla yaşamına devam etti. Tüm bu açlık grevlerinde Türk Tabipleri Birliği ve Ankara Tabip Odası kamu kurumu niteliğinde bir meslek örgütü bilinciyle görevini yapmış ve insanların yaşam haklarının, sağlıklarının korunması için yetkililerle ve mahkumlarla görüşmeler yapmışlar, muayeneler gerçekleştirmişlerdir.

    Yaklaşık 5 ay önce cezaevlerinde başlayan açlık grevleri hızla yayılarak süresiz-dönüşümsüz kitlesel açlık grevine dönüşmüştür. Talepleri, Türkiye Cumhuriyeti’nin kendi ve uluslararası hukuka uymasıdır. Taleplerinin karşılanmaması üzerine açlık grevi yapan mahpus sayısı giderek artmaktadır. Gelinen noktada ise tüm ülke çapında farklı cezaevlerinde, 5 bini aşkın tutuklu ve hükümlü süresiz ve dönüşümsüz açlık grevi yapmaktadır. Diğer yandan bu ana kadar 8 mahpus yaşamını sonlandırmış bulunmaktadır.”

    “CAN KAYIPLARININ BİR DAHA YAŞANMAMASI İÇİN…”

    “Bu dönemin ise önceki açlık grevleri dönemlerinden farkı vardır. TTB ve ATO’nın özellikle İnsan Hakları Komisyonunun 1996-2000 yıllarındaki açlık grevlerinden getirdikleri tecrübe ve hekimlik becerisinden yararlanılmamaktadır. Çok sayıda başvurumuza rağmen meslek örgütümüzün talepleri cezaevlerinde özel muayene isteği gibi algılanmaya çalışılmakta, taleplerimiz çarpıtılmakta ve red yanıtları verilmektedir.

    Açlık grevini sürdüren mahpusların sağlığının geldiği kritik aşama, tıp etiği ilkeleri ve mahpus haklarına dair kurallar cezaevlerinin bir an önce kapılarını bağımsız sağlık heyetlerine açması gerektiğini göstermektedir. Çünkü cezaevlerindeki mevcut sağlık birimleri ne sağlık personeli sayısı ve tecrübesi açısından ne de cezaevi revirlerinin olanakları açısından açlık grevindeki binlerce mahpusu takip etme kapasitesine sahip bulunmamaktadır.

    Buradan tekrar ifade ediyoruz ki: Malta ve Tokyo Bildirgeleri ve de mezuniyet yeminine sadakat içinde olan hekimlerimiz, bila bedel olarak, en kutsal insanlık hakkı olan yaşam hakkının korunması hususunda, devletimize destek arayışını ve taleplerini sürdürmektedir. Bu konuda gerekli belge ve bilgiler cezaevlerine ve buralarda çalışan hekim arkadaşlarımıza iletilmiştir. Yaşam süresini uzatmak ve kalıcı nörolojik hasarlardan korunmak için açlık grevcilerinin günde kişiden kişiye değişmekle beraber asgari 1 lt su, 5 çorba kaşığı şeker, 2 çay kaşığı tuz ve B1 vitamini almasını önermekteyiz.”

    “HERKES ACİLEN DAHA DUYARLI VE SORUMLU DAVRANMALI”

    “Açlık grevcilerinin politik ve yaşamsal taleplerinden bağımsız olarak tüm mahkumları da içeren bir şekilde vatandaşlarımızın yaşam haklarını ve sağlıklarının korunmasını önemsiyoruz. Yetkilileri, Adalet Bakanlığı’nı ve Cezaevi yönetimlerini Türk Tabipleri Birliği ve Ankara Tabip Odamızla işbirliğine davet ediyor ve bu kitlesel yaşamsal sağlık sorununun aşılmasında tecrübelerimizi aktarmak istiyoruz. Bu tarihi ve bilimsel hekimlik sorumluluğumuzdur. Aksi tutumlar ülkemizi bir çağdaş ülke olmak konumundan çıkarmakta, Türkiye’nin onurunu uluslararası arenada zedelemektedir.

    Yarın çok geç olabilir. Önüne geçilebilir nedenlerle insanların kalıcı olarak zarar görmemesi, geçmiş dönemlerde olduğu gibi benzer süreçlerde ortaya çıkan can kayıplarının bir daha yaşanmaması için başta yetkili kişiler olmak üzere herkes bir kez daha ve acilen duyarlı ve sorumlu davranmalıdır. Türkiye bu trajediyi ve insanlarının ölümünü hak etmiyor. Yaşatmak için yaşayan bir mesleğin mensupları olarak umarız ki ölüm değil, yaşam kazansın!”

    PİRHA / ANKARA

     

     

  • ‘Kaybettiler, kaybetmeye de alışacaklar’-VİDEO

    ‘Kaybettiler, kaybetmeye de alışacaklar’-VİDEO

    PİRHA – Mimarlar Odası Ankara Şubesi, demokratik kitle örgütü ve sivil toplum kuruluşu temsilcileriyle birlikte 31 Mart yerel seçim sürecinin uzamasına dair açıklama yaptı. Açıklamada, “Halk, iradesini sandıkta göstermiş, tercihini yapmıştır. İradenin ilanını gerçekleştirin” denildi.   

    Mimarlar Odası Ankara Şubesi, demokratik kitle örgütü ve sivil toplum kuruluşu temsilcileriyle birlikte yerel seçimlere dair ortak açıklama yaptı. Sürecin daha fazla uzatılmaması gerektiğine vurgu yapılan metinde “İtirazlar hukuk sınırlarını aşarak doğrudan seçme ve seçilme hakkına yönelik bir saldırı haline gelmiştir” denildi.

    “SEÇME VE SEÇİLME HAKKINA SALDIRI…”

    TMMOB Ankara Şube Başkanı Tezcan Karakuş Candan’ın okuduğu metinde, “Yerel yönetim seçimlerinde yapılan itirazlar karşısında ülkenin batısında ve doğusunda hukuka aykırı şekilde verilen kararlar ile hala sonuçlanmamış sayım ve yeniden sayım yapılması talepleri artık bir itirazdan öte hal almaktadır” denilerek şöyle devam edildi:

    “31 Mart yerel seçimlerinde halk iradesini sandıkta göstermiş ve tercihini yapmıştır. Seçim sonuçlarına itiraz koşulları kanunlarla açık ve seçik iken, seçim sonuçlarını darbe ile yan yana getirerek, seçmenin iradesini yok saymaya yönelik her türlü hamle hukuk dışıdır ve meşru değildir. Sürecin ve tartışmanın uzaması demokrasiye inancı zedeleyeceği gibi, iktidarın kurumlarıyla birlikte halkın iradesini baskılayacağı düşüncesini körüklemektedir.

    Her seçim sonuçlarına itirazlar olabilir ancak bu itirazlara yönelik, mekândan ve zamandan bağımsız, hukuka uygun işlem tesis edilir. Ancak günlerdir yaşanılan süreç ve itirazlar hukuk sınırlarını aşarak doğrudan seçme ve seçilme hakkına yönelik bir saldırı haline gelmiştir. Seçmenin iradesini ilan etmekle, demokratik ve adil seçimleri güvenceye almakla görevlendirilmiş Yüksek Seçim Kurulu’nu, ülke demokrasisi, hukukun üstünlüğü ve insan hakları çerçevesinde ivedilikle seçmenin iradesini ilan etmeye davet ediyoruz. Ülkemizin demokrasi ve hukuk düzeni açısından zor ve meşakkatli bir süreçten geçtiği, dünyanın gözünün üzerimizde olduğu şu günlerde, halkın kararını sorgulama hakkının kimsede olmadığından hareketle; seçmen iradesinin açıklanması, ülkenin batısından doğusuna, hukukun işletilmesi konusunda yetkilileri göreve, demokrasinin vazgeçilmez unsurları olarak tüm kurum ve kuruluşları hukuka, demokrasiye sahip çıkmaya ve ses çıkartmaya davet ediyoruz.”

    “YSK BASKI ALTINDAYSA BİLELİM”

    Açıklama sonrasında Pir Sultan Abdal 2 Temmuz Kültür Ve Eğitim Vakfı adına söz alan Emel Sungur “Süreç içerisindeki tüm adaletsizliklere rağmen sonucu hazmedemeyen siyasi iktidarla karşı karşıyayız” diyerek şunları aktardı:

    “Bizler kimsenin hakkını yemedik ve hakkımızı da yedirtmeyeceğiz. Laiklik, hukukun üstünlüğü ve demokrasi içimize sindirilmiştir.  Bu kavramları sindiremeyenleri ise bir kere daha düşünmeye davet ediyoruz. YSK üyeleri baskı altındalarsa eğer bunu da bilmemiz gerekiyor. Kamuoyunun da bu konuda duyarlı olmasını bekliyorum.”

    “MUŞ’TAKİ 3 OYU GÜNDEME DAHİ GETİRMİYORLAR”

    Serbest Muhasebeci ve Mali Müşavirler Odası Başkanı Ali Şahin ise “Daha önceden seçimleri kutsayanlar bugün halkın iradesini sorguluyorlar” diyerek şunları söyledi:

    “Çifte standart uygulanıyor. Daha önce halkın iradesini kutsayanlar şu anda kaybettikleri yerlerde halkın iradesinin sorgulanmasına başvuruyor. Örneğin Yusufeli’nde bir oy ile, Muş’ta ise üç oy ile seçim kazanılmış ama hiç gündeme getirilmezken 15 bin oya varan halk iradesi ‘Bu kadar oy ile seçim kazanılır mı’ noktasına getiriliyor.”

    “TOPLUM KÜSTAH DİLİ CEZALANDIRDI” 

    Söz alan isimlerden Ankara Tabip Odası Başkanı Vedat Bulut ise “Seçim öncesinde öyle bir dil kullanıldı ki ülkenin yarısı vatan haini ve terörist gibi damgalanmak istendi. Asimetrik propaganda ortamında onlarca basın kuruluşu hükümet lehine propaganda yürüttüler. Buna rağmen toplum bir tercih yaparak bu küstah dili cezalandırdı. Toplum ‘haddini bil’ diyenleri cezalandırarak daha sevecenleri lider olarak görmek istediklerini beyan etti. Sonuçları olgunlukla karşılamaları gerekirdi ama henüz göremedik. Demokrasi, onların seçimleri kazandıkları sürece var oluyor” dedi.

    PİRHA / ANKARA

     

  • TTB’ne yapılan operasyona tepki: Hekimler elbette yaşam hakkını savunacaklar

    TTB’ne yapılan operasyona tepki: Hekimler elbette yaşam hakkını savunacaklar

    PİRHA – Türk Tabipler Birliği’ne dönük gözaltılara ilişkin açıklama yapan merkez konsey üyeleri, siyasi parti ve demokratik kitle örgütlerinin temsilcileri TTB Merkez Konsey üyelerinin yanında olduklarını, açıklamalarını desteklediklerini ve bir an önce serbest bırakılmalarını istedi. Yapılan operasyonda harddisklerin kopyalanmadan alındığı belirtilerek, bu nedenle TTB’nin birçok işinin yapılamayacağı da eklendi.

    Türk Tabipler Birliği’ne yönelik gözaltılara ilişkin birçok kurum temsilcisi tarafından açıklama yapıldı.

    Konuya ilişkin açıklama yapan TTB Ankara Şube Başkanı Vedat Bulut, “Anayasa’nın 135. maddesini açıkça ihlal eden, bir meslek örgütünün işlevlerini, yasal görevlerini yapmasını engelleyecek şekilde, bu anayasal suç. 6023 sayılı yasa da açık; bizim halk sağlığını korumakla ilgili yükümlülüklerimiz var” dedi.

    “AÇIKLAMALARDA HUKUKİ BİR SUÇ YOKTUR”

    “Merkez konseyindeki arkadaşlarımız halk sağlığını korumakla ilgili açıklamalarını yapmışlardır. Açıklamada hukuki bir suç yoktur. Açıklama yapıldığında böyle bir beklentimiz yoktu” diye konuşan Bulut sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Sayın Cumhurbaşkanı meydanda bir söylemde bulundu. O zaman anladık ki sinyal buraya doğru geliyor. Arkasından birtakım algı yönetimiyle gruplar tabip odalarının önlerine eylem yapmak üzerine yönlendirildi. Onlara sanki OHAL yokmuş gibi, gayet serbestçe, hatta biz onların demokratik düşüncelerini destekliyoruz, gelsinler orada eylemlerini yapsınlar hiç sorun değil. Hard diskleri alınmış Türk Tabipler Konseyi ve Türk Tabipler Birliği birçok görevini yapamayacak.”

    ESRA ÖZAKÇA’DAN TTB HEKİMLERİNE MESAJ

    Doktor Benan Koyuncu açlık grevi direnişçisi Esra Özakça’nın hekimlerine gönderdiği mesajı okudu. Mesajda şu ifadeler yer aldı:

    “Bugün sizlere saldırıyorlar, savaşa karşı yaşamı savunduğunuz için. Sizin özverinizle biz bugün bu aşamadayız. Hepinizi çok seviyoruz canım doktorlarım. Güzel günler bizim olacak.” Biz birlik olmaya, evrensel hekimlik değerlerini savunmaya devam edeceğiz. Biliyoruz ki biz kazanacağız. Çünkü biz haklıyız.”

    “BARIŞTAN VAZGEÇECEK DEĞİLİZ”

    Türk Tabipler Birliği Merkez Konsey üyesi Eriş Bilaloğlu ise konuya ilişkin şunları söyledi:

    “Türkiye’deki bütün hekimlerin TTB etik değerleri çizgisinde hareket ettiğini düşünemiyoruz, gerçek bu değil. Sonuçta Hitler’in de doktorları vardı, 12 Eylül’ün de doktorları vardı. Şimdi de böyle doktorlar var. Ama TTB çizgisinde Türkiye’de çok büyük bir hekim kitlesi var. 11 arkadaşımız gözaltına alındı diye barıştan vazgeçecek değiliz. Bir şey değişmiş değil, bu mücadele devam eder.”

    SYKP Başkanı Tülay Hatimoğulları ise TTB’nin yanındayız mesajı vererek şunları kaydetti:

    “Hekimler yaşama hakkını elbette savunacaklar. Biz insanlar bir insan için en önemli şeyin yaşam hakkı olduğunu biliyoruz. TTB’nin verdiği mesajın sonuna kadar arkasındayız. Bu ülkede barış örülene dek hepimizin kardeşçe, eşit yaşayabileceği bir dünya kurana dek dayanışma içerisinde mücadelemizi sürdüreceğiz.”

    “BİR HEKİMİN SAVAŞ İSTEMEYECEĞİNİ HERKES BİLİYORDUR”

    EMEP Genel Başkan Yardımcısı Şükran Doğan, “Bir hekimin savaş istemeyeceğini herkes biliyordur. Barış istemenin suç olduğu bir ülkede yaşıyoruz ne yazık ki. Böyle bir güne uyandık. TTB’nin kapısında TOMA olan bir güne uyandık, bu Türkiye açısından utanç vericidir. EMEP olarak TTB’nin yanında olacağız. Barış barış barış demeye devam edeceğiz” dedi.

    “HEKİMİME DOKUNMA NOKTASINA GELDİK”

    İhraç edilen akademisyen Necla Kurul, 4 hakikat alanımız üzerine baskılar olduğunu görüyoruz” diyerek şunları sıraladı:

    “Birincisi bilim üzerindeki baskılar. Siyaset üzerindeki baskılar ve siyaset üretememeye kadar geldiğimiz bir durum. Sanat üzerindeki baskıları görüyoruz ve sevgi, sevinç, inanç alanına dönük baskılar. Bu her bir baskı bir örgütlü cehaletin aydınlık yüzler üzerine toplumun en ileri unsurları üzerine olduğunu gözlemleyebiliyoruz. Uzunca bir zamandır akademisyenime dokunma, gazetecime dokunma, milletvekilime dokunma şimdi ise artık hekimime dokunma noktasına geldik. Etkin yurttaşlık için şunu önermek istiyorum; tüm Türkiye’nin hastaları birleşin ve hekimlerinize sahip çıkın.”

    “HEKİMLERE YAPILAN OPERASYON SUÇTUR”

    CHP Manisa Milletvekili Tur Yıldız Biçer, konuya ilişkin yaptığı açıklamada şunları ifade etti:

    “Sonuna kadar TTB’nin yanındayız. TTB’ne yapılan operasyon barışa yapılmış bir operasyondur. Bir yaşama kültürüne, birlikte gelecek belirleme kültürüne yapılmış bir operasyondur. TBMM toplanıp savaş kararı alsa bile, herkesin savaş anında bile düşündüğünü, endişelerini bütün açıklığıyla söyleme hakkı vardır. Bu anayasal haktır. Dolaysıyla savaş anında bile bunu söyleme hakkı olduğunu düşündüğümüzde hekimlerin açıklamasının hukuksuzca operasyonla sonuçlandırmak suçtur. TTB’nin sonuna kadar yanındayız. Gözaltına alınan merkez yürütme kurulu üyeleri serbest bırakılana kadar sesimizi yükselterek mücadeleyi bir üst seviyeye çıkartmak için ne yapmamız gerekiyorsa yapmaya hazırız.”

    Cebrail ARSLAN/ANKARA

     

  • Halkevleri Genel Kurulu ‘Bu memleket bizim’ şiarıyla Ankara’da yapıldı

    Halkevleri Genel Kurulu ‘Bu memleket bizim’ şiarıyla Ankara’da yapıldı

    PİRHA – Halkevleri Genel Kurulu “Bu memleket bizim şiarıyla” Ankara’da toplandı. Farabi Hotel’de yapılan genel kurulda Halkevleri Genel Başkanı Oya Ersoy “Bugün savaşa karşı duramayan diktatörlüğe de karşı duramaz. Barışı inkar eden güç, diktatörlükle mücadele edemez” dedi.

    Halkevleri Genel Kurulu “Bu memleket bizim” şiarıyla Ankara’da yapıldı. Kurula HDP Milletvekili Sırrı Süreyya Önder, CHP Genel Başkan Yardımcısı Veli Ağbaba, EMEP Genel Başkan Yardımcısı Şükran Doğan, Ankara Tabip Odası Başkanı Vedat Bulut, DİSK Genel Sekreteri Arzu Çerkezoğlu, KESK Genel Sekreteri Ramazan Gürbüz ile çok sayıda üye ve yurttaş katıldı.

    Dünyanın yüz yüze olduğu mevcut yıkım ve krizlerin sorumlusunun sağ ideoloji ve politikalar olduğunu belirten Ersoy, ihtiyacın sol politika olduğunu belirterek, “Sol akıl hakim olduğu sürece, sol alternatif olduğu sürece, diktatörlüğe kimseyi ikna edemezler” dedi.

    SAVAŞA KARŞI DURAMAYAN DİKTATÖRLÜĞE KARŞI DURAMAZ

    OHAL’de bile zapt etmenin başarılamadığı bir zamanda savaşın başlatıldığını belirten sınır ötesi işgal harekatında CHP’yi de eleştiren Ersoy, CHP tavrı ile AKP’nin değirmenine su taşıdığını belirterekbir kez daha milli mutabakat oyununa dahil olmuştur dedi. Bugün de ortada milli mutabakat yoktur. Sarayın çıkarları vardır diyen Ersoy Savaşa karşı duramayanın diktatörlüğe de karşı duramayacağını belirtti.

    KESK Genel Sekreteri Ramazan Gürbüz, ülkede emekten demokrasiden, eşitlikten yana tüm kesimlere görevler düştüğünü söyledi. Onun için bir araya gelmenin tarihsel bir zorunluluk olduğunu ifade etti.

    DİSK Genel Sekreteri Arzu Çerkezoğlu, “Bu ülkeyi yeniden kuracağız diyorsak öznelerini ve ilkelerini iyi belirtmeliyiz. Emeğin öznesi olmadığı bir yeniden kuruluştan söz edilemez” dedi.

    Ankara Tabip Odası Başkanı Vedat Bulut, barış çağrısı yaptığımız için AKP genel başkanı tarafından hedef gösterildiklerini, hekimlerin tarihin her döneminde ve süreçlerinde yaşam hakkını savunduklarını bundan olayı ölümlere karşı olduğumuz için barışı savunmak ve savaşa karşı çıkmak zorundayız. Ne olursa olsun barışı savunmaya devam edeceğiz” dedi.

    SALDIRI POLİTİKALARINA KARŞI BİRLİKTE MÜCADELE

    HDP Milletvekili Sırrı Süreyya Önder, “sizlere Gülten Kışanak’ın, Sebahat Tuncel’in, Figen Yüksekdağ’ın  ve Selahattin Demirtaş’ın selamlarını getirdim” diyerek başladığı konuşmasını “demokrasi söyleminin yanında duranların savaş karşısında da aynı tavrı takınmaları gerekmektedir. Zalime karşı direnenler her ne olursa olsun birbirinden ayrı tutulamayacağını, zalimin karşısında tutum alanlar direnenler barışı demokrasiyi ve eşitliği bu ülkeye getireceklerdir. Halkevinin bu anlamdaki yürütmüş olduğu mücadeleye saygı duyduğunu ve genel kurula başarı temennilerini” belirterek konuşmasını tamamladı.

    CHP Genel Başkan Yardımcısı Veli Ağbaba, baskı ve yasakları hatırlatarak, OHAL ve KHK’lere ve AKP’nin saldırı politikalarına karşı birlikte mücadele etmenin önemi değindi.

    EMEP Genel Başkan Yardımcısı Şükran Doğan, Savaşın getireceği ekonomik yükü emekçilerin çekeceğini, savaşa karşı olmanın bile suç ilan edildiğini ülkemizde barışı daha güçlü haykırmalıyız diyerek sözlerini tamamladı.

    Cebrail ARSLAN/ANKARA