Etiket: yağma

  • Avukat Gamze Yentür: Dersim’deki kutsallar turizm adı altında yağmaya açılmış durumda!-VİDEO

    Avukat Gamze Yentür: Dersim’deki kutsallar turizm adı altında yağmaya açılmış durumda!-VİDEO

    PİRHA- Sermayenin çıkarları uğruna doğa kıyımının önündeki tüm yasal kısıtlamaların kaldırıldığını belirten Avukat Gamze Yentür, Dersim’deki doğa talanına dikkat çekti. Yentür, “Munzur sadece doğal güzellikleriyle bilinmiyor, Dersim’in ve bölgenin en önemli ziyaretgah alanlarından biri. Dolayısıyla burada yapılabilecek her türlü şey oradaki alanı bozmaya dönük olacaktır. Bölgemizdeki önemli yerler turizm adı altında yağmalanmaya başlandı” dedi.

    Maden ve taş ocakları, baraj ve hidroelektrik santrali projeleri, av ihaleleri, peyzaj projeleri ve orman yangınları ile yok edilmek istenen Dersim yeni talanlarla karşı karşıya. Son olarak Aleviler için önemli inanç merkezlerinden olan Munzur Gözeleri’nin doğal sit alanı statüsü, 1. dereceden 2. derece doğal sit alanı statüsüne düşürüldü.

    Munzur Gözeleri, Erzurum Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’nun 2003 tarihli kararı ile 1. Derece Doğal Sit Alanı olarak tescil edilmişti. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ise 28 Temmuz 2023 günü yayınladığı ilan ile Munzur ve Pülümür vadilerinin vadi tabanlarının ve Munzur Gözeleri’nin bulunduğu alanın ‘bakanlık makamının oluru’ ile ‘Nitelikli Doğal Koruma Alanı’ olarak tescillendiğini duyurdu. 29 Ağustos 2023 tarihinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın imzasıyla Munzur ve Pülümür vadilerinin ‘Korunacak Nitelikli Alan’ ilan edildiği kararı Resmi Gazete’de yayınlandı.

    İktidarı Türkiye’de yaşamın her alanında sermaye yararını gözeterek dünyada süren yağmayı aşan biçimde doğal yaşamı şirketlerin özgürce at koşturdukları alanlar haline getirirken, oluşturulan havuzlardaki bir avuç şirketle büyük bir sömürü mekanizması kurdu. 22 yıllık iktidarlarında sermaye çıkarları uğruna doğa kıyımının önündeki tüm yasal kısıtlamaları kaldırıldı. Türkiye coğrafyasının tamamına yayılan yağma ile; su havzaları susuz bırakılırken, tarım arazileri işgal edildi. İktidar Türkiye’nin dört bir yanında milyonlarca hektar doğal yaşamı madenlere açarken, ormanlar ve meralar, enerji ve maden şirketlerinin yağma alanına dönüştü. Bu yağma süreçleri ise iktidar tarafından çıkarılan yasa ve yönetmeliklerle ‘yasal yağma’ sürecine dönüştü.

    Munzur Gözeleri’ne yönelik müdahaleyi değerlendiren Menemen Dersimliler Kültür ve Dayanışma Derneği Başkanı Avukat Gamze Yentür, ortaya çıkacak durumun ekolojik bir yıkıma yol açacağını belirterek, bölgenin sermaye uğruna yağmalandığını söyledi.

    “YAPILAŞMAYI BERABERİNDE GETİRECEK BİR KARAR”

    Munzur Gözeleri’nin nitelikli koruma alanı ilan edilmesi kararının yapılaşmayı da birlikte getireceğini söyleyen Yentür, “Munzur 2003 yılında birinci derece sit alanı olarak ilan edilmişti. 2023’te nitelikli koruma alanı olarak ilan edildi. Bu karar sadece devletin kararı değil, bölgedeki sermayenin de kararıydı, böyle bir başvuruları var. Sermayenin talebi karşılanmak istiyor. Nitelikli koruma alanına düşürülmesi yani ikinci derece sit alanına düşürülmesinin belli sorunları var. Bunlar sadece oradaki sermayenin büyümesi değil aynı zamanda projelerin de yapılabileceğinin önünü açan bir karar. Gölet, tarımsal sulama alanları, rüzgar enerjisi, güneş enerjisi ve yapılaşmaya izin verebilecek şekilde bir dönüşümü de beraberinde getiriyor. Buna Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) bir dava açtı, geçtiğimiz günlerde de keşif yapıldı” diye konuştu.

    “YAPILACAK HER ŞEY MUNZUR’U BOZMAYA DÖNÜK!”

    Yentür, Munzur Gözeleri’nde 2022 yılında yapılan sözde peyzaj çalışmasının tahribatlarına da değinerek, “Bölgede Munzur’un kutsallığından kaynaklı insanların buraya dair bir hassasiyeti var. Munzur sadece doğal güzellikleri değil Dersim’in ve bölgenin en önemli ziyaretgah alanlarından biri. Dolayısıyla burada yapılabilecek her türlü şey oradaki alanı bozmaya dönük. Geçtiğimiz sene Munzur’a köprüler, oturma alanları yapılmıştı. O bile aslında suyun çıktığı alanı ve suyun geliş yönünü çok ciddi etkilemiş. Bu sene yerinde gözlemlerimizle kuraklıkla birlikte sularla azalma da söz konusuydu. Doğal kaynak suyu ve yağışlarla besleniyor” dedi.

    TURİZM ADI ALTINDA YAĞMA!

    Dersim’in kutsal ve önemli mekanlarının turizm adı altında yağmaya açıldığını ifade eden Yentür, ekolojik kırıma dair mücadelede çağrısında bulunarak, “Henüz dava süreci bitmiş değil. Bununla ilgili mücadele etmek gerekiyor. Dersim’in bağrından çıkıp sermayeleşmiş olsa dahi oradaki mevcut sermayenin de geri adım atması lazım. Dersim büyük bir ekolojik yıkım ile karşı karşıya. Birçok maden, baraj projesi var ve bunun 400’e yakın olduğu biliniyor. Bu şekilde bölgemizdeki önemli yerler turizm adı altında yağmalanmaya başlandı. Kontrolsüz bir turizm tanıtımı var. Aynı zamanda bölgenin kültürünü yok eden, yoran, zorlayan bir sürece dönmüş durumda. Bununla ilgili ilk başta biz dernekler olmak üzere metropolde, yurtdışında yaşayanlar bir mücadele hattı ortaya koyup bir şeyler yapmak lazım. Bölgedeki yıkıma karşı örgütlenmekten başka çare yok” diye belirtti.

    MUNZUR VADİSİ’NDEKİ PROJELERDEN BAZILARI

    Tunceli Valiliği’nin koordinesinde Fırat Kalkınma Ajansı (FKA) tarafından hazırlanan proje kapsamında Munzur üzerine çelikten köprüler inşa edildi.
    -Ovacık Topuzlu Köyü’ne 7024,46 hektar alandan altın, bakır ve molibden çıkarılması planlanıyor.
    -Karayonca Köyü’nde 11.625,72 hektar alanda yine altın, bakır ve molibden ocağı kurulması planlanıyor.
    -Geyiksuyu Köyü’nde 17.107,30 hektarlık alandan bakır ve gümüş madeni çıkarılacak.
    -Pülümür’de Erz Madencilik tarafından ruhsatı alınan ve yıllardır faaliyet gösteren Pülümür ilçesi Bağırpaşa dağı krom madeni sahası 4 bin hektar büyüklüğünde.
    -Pülümür ilçesi Karagöz yaylasında Dimin madencilik şirketinin ruhsat aldığı ve ÇED gerekli değildir kararının alındığı proje ise 1924 hektar büyüklüğüne sahip
    -Pertek ilçesinde yer alan Kolonkaya Köyü ve Yeniköy-Tozkoparan Köyü sahalarında iki farklı madencilik projeleri bulunuyor. Buradaki projeler için önceden Kanada Toronto merkezli Tigris Eurasia adlı madencilik şirketinin başvurduğu ve ruhsat aldığı bu şirketin Türkiye’de ki hisselerini Ravello Investment Group Limited’e devrettiği belirtiliyor.
    -Pertek ilçesi Yeniköy-Akbayır köyleri (Cankurtaran)  bölgesinden yer alan tepelerden başlayacak olan proje sınırları Tozkoparan köyü hudutlarının da bir kısmını içine alarak Çevirme ve Günboğazı sınırlarına kadar uzanacak. Şirketin yine bu sahada bakır, gümüş gibi önemli maddenler peşinde olduğu ve sondajlama çalışmaları yürüteceği biliniyor.
    -1985 yılında Mercan Suyu üzerinde kaçak şekilde inşa edilen Meran Regülatörü ve HES projesi bulunuyor.
    -17 Ağustos 2009’da su tutum işlemi yapılan Uzunçayır Barajı ve HES
    -Dinar Çayı üzerinde inşa edilen Dinar regülatörü ve HES
    -Peri suyu üzerinde Seyrantepe Barajı ve HES
    -Tatar Barajı ve HES
    -Pembelik Barajı ve HES

    Ersin ÖZGÜL/İZMİR

     

  • Şişli: Topal Osman, İttihat ve Terakki’nin çeteci, katliamcı ve tetikçi kahramanıdır!-VİDEO

    Şişli: Topal Osman, İttihat ve Terakki’nin çeteci, katliamcı ve tetikçi kahramanıdır!-VİDEO

    PİRHA- Rumlar ve Ermeniler ve Kürt Alevilerin katledilmesinde ve mallarının yağlamasında rol alan Topal Osman’ın, İttihat ve Terakki öncülüğünde çete, yağma, katliam gibi suçları işlediğini belirten Gazeteci-İktisat Tarihi Araştırmacısı Tufan Şişli, Topal Osman’ın bir kahraman değil aksine savaş kaçağı olarak cezalandırıldığını söyledi. 

    Topal Osman, Cumhuriyet kurulmadan kısa bir süre önce, Meclis tarafından ölüm cezasına çarptırılmış ve Meclis önünde asılmasına karar verilmişti. Topal Osman yaralı ele geçtiği ve öldürülerek kafası kesildiği için, Meclis önünde ayaklarından asılarak karar yerine getirildi. Devletin resmi arşivleri ve o dönemki anlatımlara göre katliam, yağmacılık ve suikastlar ile bilinen Topal Osman, Karadeniz bölgesinde Rumların ve Ermenilerin, Koçgiri’de ise Kürt Alevilerin katledilmesinde, malların yağmalanmasında rol aldı. İşlediği bu suçlardan dolayı 1919 yılında İstanbul Divan-ı Harbi tarafından hakkında arama kararı çıkarıldı.

    Geçen hafta TBMM’de Topal Osman’a duyulan hayranlığın yeniden gündeme gelmesiyle ‘Topal Osman kimdir?’ sorusunu Gazeteci-İktisat Tarihi Araştırmacısı Tufan Şişli‘ye sorduk.

    Topal Osman’ın kim olduğunu anlayabilmenin ancak ‘onun politik gelişimine bakmak’ ile mümkün olabileceğini vurgulayan Şişli, İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne yakınlaşan Topal Osman’ın, kahramanlık efsanelerinin aksine bir savaş kaçağı olarak 50 sopa ile cezalandırıldığı bilgisini paylaştı. Dönemin iktidarının ‘maşa’ olarak kullandığı Topal Osman’ın Ermeni ve Rum katliamları sonrasında alabildiğince zenginleştiğini belirten Şişli, suikast gibi suçlarda kullanılan Topal Osman’ın yok edilmesi emrinin ise o dönem Meclis içerisindeki Kemalist grup tarafından verilmiş olabileceğine işaret etti.

    1908 YILINDA İTTİHAT VE TERAKKİ CEMİYETİ İLE İLİŞKİLENİYOR

    ‘Topal Osman’ın ne olduğuna anlayabilmek için onun politik gelişimine bakmak gerekir’ diyen Şişli, Topal Osman’ın 1908 yılında İttihat ve Terakki Cemiyeti ile ilişkilendiğini bilgisini paylaşarak, “20’li yaşlarda serseri, başı boş tavırlarından kaynaklı babası tarafından evlendirilmiştir. Kayınpederi zengin, bölgenin en gelişmiş makinelerine ve kereste fabrikasına, toprağa sahip biri. Fabrikayı 4 kişi işletiyor ve Topal Osman beşinci kişi olarak oraya ortak oluyor. Topal Osman’ın burjuvalaşması adımı böyledir. Kendisi hiçbir ticaret işi ile uğraşmaz. Bütün ticaret işlerine ağabeyi Hasan bakar ve Hasan Beyi İzmir İktisat Kongresi’nde tüccar delegesi olarak görmek mümkündür. Topal Osman 1908 meşruiyetinden etkilenerek İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne yaklaşmıştır. Çünkü tabanca ve kırbaç statü göstergesidir. İttihat ve Terakki onun gibi gençleri reji (27 Mayıs 1883 tarihli sözleşmeyle yabancı sermaye ile kurulan tütün ticareti tekel ayrıcalıkları olan bir özel kâr ortaklığı şirketidir) korucusu yapmıştır. Yani kendi elemanlarını maaşa bağlamak ve onlara adam öldürme yetkisi vermek için reji kolcusu yapılmıştır” dedi.

    TOPAL OSMAN’IN İLK ÇETE İCRAATI: TÜTÜN KAÇAKÇILIĞI

    Topal Osman’ın Mustafa Kemal’in İngilizce öğretmeni ve Giresun rejisine bakan isim olan Naküyiddin Bey ile ilişkide olduğunu söyleyen Tufan Şişli, Topal Osman’ın ilk çete işlerine tütün kaçakçılığı ile başladığını belirterek, “Reji, Fransızların egemenliğinde ve işbirlikçi. Hamaset edebiyatını tarih diye yazanlar Topal Osman’ın reji korucularıyla çarpıştığını bile söylerler. Buradan da anti emperyalist efsane yarattılar ama işin doğrusu Topal Osman’ın kendisi reji korucusu yapılmıştır. Reji korucusu olarak Topal Osman’ın öğrendiği şey tütün kaçakçılığı yapmaktır. Ellerinden yok pahasına tütünleri alınmaya kalkışılan köylüler kaçak yollardan tütünlerini satıp geçinme telaşına düşer ve reji korucuları onları yakalayarak öldürdükten sonra tütünleri rejiye teslim eder. Bu işin kârını köylüler değil katırcılar diye bilinen gruplar alırdı. Topal Osman onlarla ilişkilerinde türün kaçakçılığını öğrenmiş, sahibi olduğu Yalı Kahve üzerinde kurduğu çeteyle bu işi yapmaya başlamıştır. Daha o yıllardaki ilk çeteleşmesi zenginleşmek içindir” diye belirtti.

    9 AY HASTANEDE KALIR AMA KAHRAMAN İLAN EDİLİR

    Gazeteci-İktisat Tarihi Araştırmacısı Tufan Şişli, Topal Osman’ın ilk kahramanlığının anlatıldığı 1912 Balkan Savaşı’nda neredeyse hiç savaşmadan 9 ay boyunca hastanede kaldığı süreci şöyle anlattı:

    “Topal Osman 5 yıl üstte muvazzaf askerlik kurasını çekemediği için redif birliklerine kalmıştır. Balkan Savaşı dolayısıyla redif birlikleri de askere alınınca onu da almışlardır. Ailesi bu sırada bedel yatırmıştır. Seferberlik ilanında bedelin hükmü yoktur. O dönemki yasalara göre bedeli ödenmiş dahi olsa seferlik halinde seni askere alabilir. Topal Osman savaşmak üzere gemiye bindirilmiştir. Ailesinin bedeli yatırdığını öğrenir ve İstanbul’da gemiden inmek istemez. Savaşa katılmak ister ve kahramanlık yapmak istemektedir. Savaşa katıldığı zaman Çatalca önlerine geldiğinde ilk Bulgar topu diz kapağını parçalar ve kendi deyimiyle, ‘biz buraya savaşmaya geldik şu işe bak’ der. Savaşamadan yaralı bir vaziyette İstanbul’a götürülür ve tedavisi 9 ay sürecektir. Resmi belgelerde 1912’nin Eylül ayında askere gitmiş, 1913 yılının Kasım ayında Giresun’a dönmüştür. O noktada kahramanlık yapabilecek bir durumu yoktur.”

    TOPAL OSMAN SAVAŞ KAÇAĞI SAYILIYOR: 50 SOPA CEZASI

    Topal Osman’ın 1. Dünya Savaşı sırasında cepheyi terk etmesi ile üstleri tarafından savaş kaçağı olarak yakalandığını ve 50 sopa cezasına çarptırıldığını sözlerine ekleyen Şişli şöyle devam etti:

    “Yalı Kahve’ye döner ve arkadaşlarının vasıtasıyla tütün kaçakçılığına devam eder. Bu arada 1. Dünya Savaşı gelir. Topal Osman İttihat ve Terakki bağlantılarıyla Teşkilatı Mahsusa alaylarına dahil edilir. Buradaki alayların  bir tanesinin başında Topal Osman konulmuştur. Topal Osman çetesiyle oraya gider ve karargahını bir kaza merkezinde kurar. Oradan savaşı idare etme sevdasına kapılır. Kulağından tuttukları gibi cepheye getirirler. Cephe savaşının başlaması anında Topal Osman 1912 yılını hatırlar ve  ‘ben büyük komutanla görüşeceğim’ diyerek cephe gerisine gider. Oradaki komutan Topal Osman’ın bu kararını oradaki komutana bildirmediği için savaş kaçağı olarak cezalandırılır. Bu anılarında da vardır. Topal Osman arkadaşlarının gözü önünde 50 sopa atılarak dövülür ve kımıldayacak hali kalmamıştır. El etek öper, ‘zaten topaldım sopayı da yedim savaşacak halim kalmadı. Beni çürük olarak geri gönderin’  der ve geri gönderilir. Çetesi de dağıtılır.”

    ÇOK YÜKSEK FİYATLA ORDUYA HAYALİ MAL SATIYOR

    Topal Osman cepheden geldiğinde ilişkilendiği kişi olan Hacı Hamdi Bey ile orduya yüksek faturalarla hayali mal sattığına değinen Şişli, “Hacı Hamdi Bey ise Nemlizadelerin damadıdır. Nemlizade ailesinin itilafçıların, İttihat ve Terakkicilerin içerisinde ilişkisi vardır ve bölgenin en burjuva ailelerinden biridir. Reji adına bölgenin tütün alım yetkisi bu ailededir. Aynı zamanda orduya malzeme satmak bu ailenin işidir. Hacı Hamdi Bey ve Topal Osman dürüst bir ticaret yapmazlar. Çok yüksek faturalarla çok yüksek bir malı orduya satmış gibi gösterirler. Bunlar ortaya çıkınca Hacı Hamdi Bey ordudan atılır ve sonrasında ailesinin torpili ile rütbesi iade edilir” diye anlatıyor.

    ÖZEL KORUMASI GENÇ AĞA ANLATIYOR: KÖTÜ İŞLER YAPTIK!

    Tufan Şişli, Topal Osman’ın özel korumalığını yapan Genç Ağa isimli çete elemanının çok sonraları torununa verdiği röportajda Rum, Ermeni ve Alevi Kürtlere yönelik katliamlar yaptıklarını itiraf ettiğine işaret ederek, “Hacı Hamdi Bey yeniden çeteleşmek isteyen ve işine de yarayacak olan Topal Osman ile yeniden ilişkilenir. Çünkü o dönem Rum ve Ermeni tehciri var. Onları köylerinden yerlerinden kovmak için bir çeteye ihtiyaç vardır. Hacı Hamdi Bey asker kaçaklarının yakalanması için Topal Osman’a bir görev verir ve bunu bir kağıda yazar. Görev verme yetkisi yoktur. Topal Osman bu kağıdı dolaştırarak kaçakların ailelerine ‘asker kaçağı çocuklarınızı yakalayarak öldürürüm, olmadı ise cepheye gönderirim. Ya da bana verirsiniz’ diyerek kendi çetesine adam toplar. Bunları nereden biliyoruz peki? Topal Osman’ın özel koruması olan Genç Ağa lakaplı bir çeteciden biliyoruz. Genç Ağa’nın torunu yıllar sonra kendisi ile röportaj yapar ve, ‘biz çok yaman ve kötü işler yaptık’ diyerek yaptıkları katliamları anlatır. Kendisinin bu çeteye katılmasını ise, ‘Osman ve birkaç adamı kapıya dayanarak beni ailemden istediler. Vermemezlik olmaz yoksa hepimizi öldürürlerdi’ der. Bu şahıs aynı zamanda Mustafa Kemal’in özel muhafız ekibinde de yer alır” ifadelerini kullandı.

    ERMENİ VE RUMLARIN MALLARINI YAĞMALIYOR!

    Şişli, Topal Osman’ın Mustafa Kemal’in desteğini alarak ikinci kez Giresun Belediye Başkanı olmasından sonra tapu düzenlemeleri ile Ermeni ve Rumlara ait tüm malları yağlamadığını söyleyerek o süreci şöyle paylaşıyor:

    “Topal Osman çetesiyle önce deniz kenarından daha sonra daha içlere sevk edilen Rumların ve Ermenilerin mallarına el koyar. Nasıl el koyar? Zorla belediye başkanlığı koltuğuna oturmuştur. Daha sonra Mustafa Kemal Samsun’a geldikten sonra onun da desteğini alarak ikinci defa belediye başkanlığı koltuğuna oturmuştur. Bütün tapu düzenlemelerini istediği gibi yapmıştır. Kimini borçlu göstermiş, belediyeye olan borcun ödenmesi için mallarını satışa çıkmış göstermiştir. Topal Osman’ın ailesi ve diğer zengin aileler adına bu malları onlardan satın almış gibi  evraklar düzenlenerek Ermeni ve Rumların fabrikaları, işyerleri, fındık bahçeleri, gemileri vs. malları yağmalanmıştır.”

    MUSTAFA KEMAL VE TOPAL OSMAN ANLAŞIYOR

    Mustafa Kemal’in, 29 Mayıs günü Topal Osman  ile Pontus Rumlarının ve Ermenilerin durumuna dair gizlice Havza’da görüştüğünü ve çetelerden özel bir birlik yarattığını dile getiren Tufan Şişli, “Bu işbirliği Topal Osman’ın Ankara Çankaya’daki muhafız birliğinin komutanı olmasına kadar gidiyor. Koçgiri seferinden dönerken 10 kişilik bir birlik Mustafa Kemal’im muhafızı olarak tanıyor. Daha sonra bu birliğin sayısı bazı kaynaklara göre 200 hatta 300’e kadar çıkarılıyor. Bunun da nedeni şu: Mustafa Kemal Samsun’a indiğinde ona ilk yerel desteği veren yine Nemlizade ailesidir. Kendi hatıratlarında belirttikleri gibi 10 bin kırmızı lira (10 bin altın) Mustafa Kemal’e verilmiştir. Onlarında Topal Osman’la bağının nasıl geliştiğini gördüğümüz için bu ilişkinin oraya kadar gitmesini de doğa karşılamak gerekir. Mustafa Kemal, Topal Osman ile buluşmak için Havza’ya gelir ve anlaşarak kendine özel ilk birliğini yaratmıştır” diyerek bu süreci özetliyor.

    TOPAL OSMAN VE ÇETESİ SİLAHLA MECLİSE GİRİYOR

    Topal Osman ve çetesinin meclise silahla girdiğini ve Mustafa Kemal’i eleştirenleri hedef aldığının altını çizen Şişli, “Çete mensupları hatıratlarını anlattıklarında; Mecliste Mustafa Kemal aleyhine bir şey konuşulduğu zaman, ‘bize namluya mermiyi verip boşaltmamız emredilmişti. Şakırtların sesini duyan sesini keserdi’ demektedirler. Zaten Meclisteki muhalefetin başını çeken Ali Şükrü hedef halindedir. Neden hedef halindedir? Mustafa Kemal’e meclisin bütün yetkilerinin devredilmesi, başkomutan olarak adlandırılması 3 aylık bir süreç için yapılmıştır. Fakat o 3 aylık süreç bittiği halde yeni bir karar alınmadan Mustafa Kemal yetkilerini kullanmaya devam ettiği için Ali Şükrü tarafından sürekli eleştirilmektedir. Bu Mustafa Kemal cephesinden büyük rahatsızlık doğurmaktadır. O sıra İsmet İnönü Lozan görüşmelerini sürdürmektedir. Misak-ı Milli’nin hudutları değiştirilmektedir” diyerek Ali Şükrü’ye yönelik suikastın gelişmekte olduğuna işaret ediyor.

    “MUSTAFA KEMAL, ALİ ŞÜKRÜ’NÜN ÜSTÜNE SİLAHLA YÜRÜYOR”

    Şişli, sürecin devamını şöyle aktarıyor:

    “Ali Şükrü, ‘Meclis Misak-ı Milli sınırlarını korumak için yemin etmiştir. Bunu Lozan’a gidip biri değiştiremez. Ancak meclis karar alırsa değiştirebilir” sözlerini kurar. Emperyalistler kendileri ile uyumlu çalışacak bir güç olarak gördükleri Kemalistlerle baştan beri birçok şeyde anlaşmış oldukları için bu konuda Meclisin Misak-ı Milli’yi savunur duruma gelmesi kabullenebilir bir şey değildir. Mustafa Kemal Mecliste ceketinin cebindeki silaha eline götürerek Ali Şükrü’nün üstüne, ‘sen ne yaptığının farkında mısın?’ diyerek yürümüştür.”

    TOPAL OSMAN ALİ ŞÜKRÜ’YÜ ÖLDÜRÜYOR

    Ali Şükrü’yü öldüren Topal Osman’ın yakalanmasına onay vermediği için Mustafa Kemal’e tepkilerin arttığını söyleyen Şişli, “Kısa bir süre sonra da Ali Şükrü, Topal Osman tarafından öldürülmüştür. Topal Osman kaçmış, saklanmış ama bulunamıyor. Herkes Ali Şükrü’nün cesedi bulunduktan sonra onun Topal Osman tarafından öldürüldüğünü bilir vaziyete gelmiş. Meclis ayaklanıyor fakat bütün yetkiler Mustafa Kemal’e devredilmiş. Bütün yetkiler onda ve Topal Osman’ın yakalanması için onay vermiyor. Bunun üzerine Rauf Orbay, Mustafa Kemal’e dönerek, ‘Ben bunu Meclise anlatmak zorundayım, onlar benden bunun hesabını soracaklar. Buna sizin izin vermediğinizi söyleyeceğim’ dediğinde Mustafa Kemal yakalanmasına onay veriyor” şeklinde konuşuyor.

    “KONUŞMASINI ENGELLEMEK İÇİN ÖLDÜRÜYOR”

    Gazeteci-İktisat Tarihi Araştırmacısı Tufan Şişli, Topal Osman’ın idam kararı olmasına rağmen yaralı yakalandıktan sonra öldürülmesini ise ‘yok edilmesi gereken’ olarak yorumladı.

    Şişli, “Bu noktada Topal Osman’ın konuşmasının engellenmesi lazım. Mustafa Kemal’e Topal Osman’dan önce şahsi koruması olarak verilen İsmail Hakkı Tekçe Meclis müfreze komutanıdır. Yakalama görevi kendisine verilir. Büyük ihtimalle Topal Osman’ın yok edilmesi emri de bu arada verilmiş. Bütün çeteler ve o çatışmada görev alan jandarmaların da tanıklıkları Topal Osman’ın yaralı olarak yakalandığı ama yaralı iken öldürüldüğü şeklindedir. Cenazenin Topal Osman’a ait olduğundan emin olunması için kafası kesilmiştir ve hemen bir yere gömerler. Meclis ise asılması için hüküm vermiştir ama boynuna ilmik geçirilecek bir boyun kalmamıştır. Topal Osman meclisin kapısında ayaklarından asılır. Onun kahramanlık hikayesi bu kadardır” diyerek konuştu.

    Ersin ÖZGÜL/İZMİR

     

     

  • Hatay’da yağma iddiasıyla gözaltında işkenceyle ölüm Meclis’e taşındı; askerler hala görevde

    Hatay’da yağma iddiasıyla gözaltında işkenceyle ölüm Meclis’e taşındı; askerler hala görevde

    PİRHA- Hatay’da gözaltına aldıkları Ahmet Güreşçi’yi işkence yaparak öldüren şüpheli askerlerin Altınözü Jandarma Karakolu’nda görevleri başında olduklarını bildiren avukatlar, suç duyurusunda bulunacaklarını açıkladı. HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, işkenceyi Meclis’e taşıdı.

    Hatay’da 7 Şubat’ta bir tekel bayiine girip ‘yağmaladıkları’ ileri sürülerek dün gözaltına alınan Ahmet Güreşçi’yi işkenceyle katleden ve kardeşi Sabri Güreşçi’ye de ağır işkence uygulayan şüpheli askerlerin hala görevlerinin başında olduğu öğrenildi.

    Büyükburç Mahallesi’ndeki evlerinde gözaltına alınarak ağır işkence gören Sabri Güreşçi’nin hala aynı karakolda, işkenceci jandarmanın gözetiminde olduğu belirlenirken, Güreşçi’nin Özgürlük İçin Hukukçular Derneği’ne (ÖHD) bağlı avukatları, müvekkillerine her türlü işkencenin yapıldığını kaydetti.

    “SABRİ KORKUNÇ DURUMDA”

    Sabri Güreşçi’nin soğuk suyla ıslatmadan, haya sıkmaya kadar her türlü işkenceye maruz kaldığını, vücudunda işkence izinin olmadığı tek bir yerin kalmadığını ifade eden avukatlar, “Sabri işkenceden dolayı korkunç durumda” dedi.

    Ahmet Güreşçi’yi işkenceyle öldüren, Sabri Güreşçi’ye ağır işkence uygulayan er ve erbaşların hala aynı karakolda görevlerinin başında olduğunu belirten avukatlar, dosyanın polis tarafından devam ettirildiğini söyledi.

    AHMET GÜREŞÇİ’NİN ÖN OTOPSİ RAPORUNDA İŞKENCE BELGELENDİ

    Ahmet Güreşçi’nin ön otopsi raporunun çıktığını, vücuduna lezyon (organların yapısında görülen bozukluk) ve burnunda kırık tespit edildiğini ifade eden avukatlar, rapora göre, Güreşçi’nin ölümünün “beyin kanamasına bağlı” gerçekleştiğini söyledi. Beyin kanamasına neden olan durumun ise Adli Tıp Kurumu (ATK) raporundan sonra ortaya çıkacağını belirten avukatlar, yaşananları “kabus gibi” sözleriyle yorumladı.

    Avukatlar, olayın açığa kavuşturulması ve kapanmaması için bütün siyasi partilere ve duyarlı kesimlere çağrıda bulundu. Avukatlar, suç duyurusuna ilişkin dilekçelerini hazırladıklarını ve gün içinde savcılığa ileteceklerini de belirtti.

    GERGERLİOĞLU İŞKENCEYİ BAKANLARA SORDU

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, Hatay’da ‘yağma’ iddiasıyla gözaltına alınan ve karakolda hayatını kaybeden Ahmet Güreşçi’yle ilgili soru önergesi verdi.

    Gergerlioğlu, Güreş’in gözaltında işkence ve kötü muamele sonucu hayatını kaybettiği iddialarını soru önergesi ile Adalet Bakanı Bekir Bozdağ ve İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’ya sordu.

    “DOKTORLARA ‘YAĞMA YAPTILAR’ DENİLEREK RAPOR EKSİK Mİ YAZDIRILDI?” 

    Gergerlioğlu bakanlara şu soruları yöneltti:

    1- Ahmet Güreşçi ve Sabri Güreşçi kardeşlerin olduğu alana silahlar ateşlenerek girildiği iddiası doğru mudur?

    2- Sabri Güreşçi gözaltına alınırken kardeşi Ahmet Güreşçi’nin “Ne oluyor?” demesi üzerine “Senin adın ne?” sorusuna “Ahmet Güreşçi” cevabı üzerine arananlar listesinde olmadığı halde “Sen de gel” denilerek Ahmet Güreşçi’nin de götürüldüğü iddiası doğru mudur?

    3- Köylülerin ifadesinde; Güreşçi kardeşlerin ve 4 kişinin araca binerken sapasağlam oldukları ancak araca bindirilirken dipçiklerle darp edilmeye başlandığı iddiası doğru mudur? Bu iddia doğruysa konuyla ilgili açılmış bir soruşturma var mıdır?

    4- Sabri Güreşçi’nin “kaburgasının kırık, yüzü gözü dağınık, elleri ayakları şiş, jandarma karakollarında kolunu kaldırmaya hali yok” olduğu iddiası doğru mudur?

    5- Ahmet Güreşçi ve diğerlerine “Haya burma işkencesi yapıldığı, ıslatarak dövüldükleri, tecavüz tehdidinin olduğu” iddiası doğru mudur?

    6- Ahmet Güreşçi ve diğerlerine “Makata cop sokma yapıldığı” iddiası doğru mudur?

    7- Ahmet Güreşçi’nin ilk otopsisinde “darpa bağlı burnunun kırık, vücudunda morluklar ve beyninde kanama” tespit edildiği iddiası doğru mudur?

    8- Konuyla ilgilenen avukatlara “Sonunuz da bunlar gibi olur” denilerek tehdit edildikleri iddiası doğru mudur?

    9- Doktorlara götürülürken otopsi yapılırken kolluk güçlerinin özellikle doktorlara ‘yağma yapmışlardı’ denilerek otopsi yapılırken tam İstanbul protokolüne uygun hareket edilmediği iddiası doğru mudur?

    10- Deprem sonrasında OHAL Deprem sonrasında ilan edilmesi sürecinde kolluk güçlerinin yaşadıkları travma sebebiyle gözaltında kötü muameleye sebep olacak uyguların yaşanmaması için Bakanlığınızın aldığı önlemler nelerdir?

    11- Deprem sonrasında OHAL ilan edilmesi ile kolluk güçlerinin istedikleri gibi davranacakları ve onlardan kimsenin hesap sormayacağı şeklinde bir algı olduğu iddiası doğru mudur?

    12- Konuyla ilgili açılmış bir soruşturma var mı? Açılmış bir soruşturma varsa akıbeti ne durumdadır?

    (HABER MERKEZİ)

  • Elbistan’da Alevilere yönelik faşist saldırılar 54. yılında; dönemin tanıkları anlattı-VİDEO

    Elbistan’da Alevilere yönelik faşist saldırılar 54. yılında; dönemin tanıkları anlattı-VİDEO

    PİRHA- 11-13 Haziran 1967 yılında onlarca kişinin yaralandığı, katliam girişimine maruz bırakıldığı Elbistan saldırıları lanetleniyor. 12 Haziran sabahı Alevi esnaflarının dükkanlarına yönelen faşistler, birçok farklı işletmeyi yağmalayarak tahrip etti, yaktı. Saldırılar sonucunda 3’ü ağır olmak üzere 60’ın üzerinde insan yaralandı, bir kişi yaşamını yitirdi. Yaklaşık 18 iş yeri kullanılamaz hale geldi. O dönemin tanıklarından Kemal Dağlı ve Hacı Cırık, böylesi bir saldırının devlet eliyle planlanarak organize edildiğini belirterek, Elbistan’da başarılamayan katliam girişiminin daha örgütlü bir biçimde Maraş’ta uygulamaya konulduğuna işaret ettiler.

    1950-70’ler ile beraber Maraş özelinde solun ve Alevilerin toplumsal ve kültürel gücünün yükselişi açısından önemli ve giderek hegemonik bir gelişme yaşandı. Maraş Eğitim Enstitüsü sağın elindeyken inisiyatif yavaş yavaş sola doğru geçmeye başlamıştı. Öğretmenlerin devrimci eğilimleri yükselirken okullardaki etki de her geçen gün artıyordu. Genel yaşam alanlarında devrimcilik adına önemli adımlardı bunlar. Sosyal anlamda da devrimciler ve Aleviler adına yenilikçi gelişmeler yaşanıyordu. Örneğin Aleviler gündelik yaşamda görünür olmuşlardı. Yeni işyerleri Aleviler ve devrimciler tarafından açılıyordu.

    Maraş’ın ekonomik, toplumsal ve kültürel merkezi giderek değişiyordu. Bu durum Maraş’ın geleneksel muhafazakar-sağ merkezli toplumsal yaşamı açısından yeni gelişmelere işaret ediyordu. Alevilerin geçmişte yoğun olduğu Afşin, Elbistan gibi ilçeler Malatya ile iletişim kuruyorlardı. Bir diğer ilçesi olan Pazarcık ise Antep ile bağlantı halinde yaşamını sürdürüyordu. Diğer ilçeler ise sağ bir kültür içinde, kendi içine kapalı bir hayat sürdürüyorlardı. Dışarıdan ve farklı hayat tarzlarının olmadığı, daha doğrusu pek hissedilmediği 1940-50’li yıllardan sonra Alevilik ve solun Maraş merkezde tüm alanlarda yükselişe geçmesi içeride bir kültürel gerilim potansiyeli de doğurmuş oldu. Muhafazakar tedirginlik ve rahatsızlık dışarıdan artık fark edilebilir durumdaydı. Dışarıdan gelen Alevilerin güçlenişi rahatsızlığı artırdı.

    Devrimci hareketlerin rüzgarı sadece Aleviler ve Kürtleri değil diğer tüm toplumsal kesimleri de etkisi altına alıyor ve Maraş’ta da bu kendisini oldukça hissettiriyordu. Ve bu atmosferde sistemin yönelimi ile Elbistan’da katliam girişiminin ayak sesleri duyuluyordu…

    Aşık Mahsuni Şerif, Osman Dağlı (Maksudi), Kul Ahmet, Aşık Ferrahi, Rıza Aslandoğan, İhsani Baba gibi ozanların 11 Haziran 1967’de Maraş’ın Elbistan  ilçesinde yer aldığı konserde Alevi deyişleri söylenince, dışarıdan örgütlenen faşist bir grup sloganlar ve tekbirler eşliğinde alanda provakasyon yaratmaya çalışır. Yuh çekmeye başlayan grubun içerisinde konser alanındaki protokolde yer alan dönemin savcısı, emniyet müdürü ve devlet erkanı da yer alıyordu.

    Konser öncesi Aşık Mahzuni ve Osman Dağlı’nın (Maksudi), ‘Konsere saldırı olabilir, provakasyona gelmeden alanı terk edin’ uyarılarına uyan kitle alanı terk ederek olayların büyümesini önlemiştir. Asıl hedefte olan ozanlar ise Alevi köylerine sığınarak saklanır, etraflarında etten duvar oluşmuştur.

    Ertesi gün Elbistan’ın pazarına ürünlerini satmaya gelen Alevilerin yolları farklı gruplar tarafından kesilmişti. ‘Allahu Ekber’, ‘Alevilere ölüm’ sloganları atarak sopalarla gelen faşistler, Alevilerin saçlarını ve sakallarını kesmiş, karşı koyanlara ise sopalarla saldırmıştı.

    12 Haziran sabahı Alevi esnaflarının dükkanlarına yönelen saldırganlar aralarında kahvehane, eczane, otel, muayenehane, lokanta gibi birçok farklı işletmeyi yağmalayarak tahrip etti, yaktı. Saldırılar sonucunda 3’ü ağır olmak üzere 60’ın üzerinde insan yaralandı, bir kişi yaşamını yitirdi. Yaklaşık 18 iş yeri kullanılamaz hale geldi. Elbistan’daki ticari pazarı elinde bulunduran Alevilerin belli bir bölümü dükkanlarını terk etmeye başlamıştı.

    SALDIRGANLAR HAKKINDA HİÇ BİR SORUŞTURMA AÇILMADI

    Elbistan olaylarına karışan saldırganların hakkında şu ana kadar hiçbir soruşturma açılmadı. Olaylar sonrasında birçok Alevi yurttaş Elbistan’dan başka yerlere göç etti. Elbistan’daki katliam girişimi daha sonra Maraş’a taşındı.

    Çoğu kaynakta bilinmese de saldırının ana hedefinde Mahzuni Şerif ve Osman Dağlı (Maksudi) vardır. Afê Ana ile tanışması ile içerisinde önemli bir yere sahip olduğu Nakşibendi tarikatından sert bir kopuş yaşayan Osman Dağlı bu sefer hakikatçi Aleviliğe yönelir. Afê Ana onun için artık bir dönüm noktasıdır.

    Osman Dağlı yani meşhur ismi ile Maksudi küçük yaşlarda din eğitimi alması için verildiği tarikatlarda gözde isimler içinde yerini alır. Hatta o kadar gözde bir kişiliktir ki cami inşaatının son taşı olan kabe taşını yani şerefeyi koymaya Osman Dağlı layık görülür.

    Ayrıca faşistler de suikast, fetva gibi şeylerle boş durmazlar. Osman Dağlı’yı öldürmek cennete gitmek ile eş tutulur. Hatta hocanın birisi torununun ismini Muaviye koyacak kadar ileriye gider. Fikir çatışması o dönem Binboğa Dağları’nın iklim koşulları gibi çok soğuk ve serttir.. Hoparlörden, ‘Osman Dağlı’yı öldüren cennete gider’ fetvaları Elbistan ve Afşin sokaklarında yankılanmaktadır. Osman Dağlı’nın Mahzuni Şerif gibi bir ozanla hakkındaki ölüm fetvaları sonucu terk etmek zorunda bırakıldığı Elbistan’a dönerek konser vermesi tarikatların da hedefindedir.

    VERİMLİ TOPRAKLAR VE TİCARET PAZARI ALEVİLERİN ELİNDEN ALINMAK İSTENDİ

    54. yılına giren Elbistan olaylarının canlı tanıkları olan Osman Dağlı’nın oğlu Kemal Dağlı ve Aşık Mahzuni Şerif’in amcası Cırık Baba’nın oğlu Hacı Cırık devletin bölgenin verimli topraklarını ve ticaret pazarının Alevilerin ellerinden alınmasını ve demografik yapının değiştirilmesi için önceden hazırladığı kırım ve sürgün planını faşist unsurları örgütleyerek devreye koyduğunu belirttiler.

    “ELBİSTAN’DA TİCARET PAZARI ALEVİLERİN ELİNDEYDİ”
    Elbistan’daki katliam girişiminde 20’li yaşlarda olan Hacı Cırık, Kürt ve Alevi nüfusunun yoğunlukta olduğu Elbistan’da 1950’lerde yerleşik duruma geçmeleri, ticarete başlamaları, ekonomik anlamda güçlenmelerinin sistemi rahatsız ettiğine ifade ederek, “Elbistan ve Maraş olaylarının esas nedeni ekonomik gelişmedir. Köylü, kendi yetiştirdiği buğdayını, hayvanını pazara getirerek birçok ticaret alanında yer almaları diğer kesimi alanlarını daraltmış durumdaydı. Birinci nedeni buydu. Afşin ve Elbistan’da dini duygular çok ağır basıyordu. Ramazan ayında birinin su içmesi, yemek yemesi hazmedilecek bir şey değildi. Bunun en ağır darbesini de görenler öğrenciler oluyordu. Okulda karnımızı doyurmak mümkün değildi, cebimizde ekmek götürerek kimsenin görmediği yerde yemek zorundaydık. Başka şekilde düşünmek ve inanmak mümkün değildi. Bu iki önemli mesele belli bir patlamayı meydana getirdi” dedi.
    “SÜNNİLER İLE ARAMIZDA BARIŞIK BİR HAVA VARDI, TARİKATLAR RAHATSIZDI”

    Hacı Cırık, Mahzuni Şerif ve Osman Dağlı’nın bölgedeki toplumsal çelişkilerin bir çoğunu kırarak büyük bir değer kazandıklarını aktararak, toplumsal çelişkilerin zayıflaması ile birlikte Alevi-Sünni geriliminin de yavaştan ortadan kalktığını sözlerine ekledi.

    Cırık, şöyle devam etti:

    “Mahzuni Şerif, Aleviler içerisinde sazıyla, sözüyle belli bir seviyeye, bilince geldi. Yine Osman Dağlı (Maksudi) o dönem Nakşibendi tarikatı içerisindeki en üst düzeydeki sevilen kişiliklerdendi. Mahsuni’nin Osman Dağlı ile tanışması, kardeş olmaları ve birlikte ceme gitmeleri iki şey beraberinde getirdi. Birincisi; dindarları-tarikatları çok kızdırdı, diğer taraftan biz öğrencileri ise çok sevindirdi. Bu sayede Sünni arkadaşlarımız ve diğer Alevi-Kürt köylerindeki öğrenciler bir araya geldik. Artık birbirimizin evlerine gitmeye, yemek yemeye başlamıştık. Büyük bir barışık hava esiyordu. Artık ortaklaşa lokmamızı paylaşabiliyorduk, rahatlamıştık. Bu durum o dönemki tarikatları çok kızdırmıştı. Ciddi şekilde provokasyon yaratmak istiyorlardı. Buda Osman Dağlı (Maksudi) tarafından önlendi.”

    “OSMAN DAĞLI VE MAHZUNİ SAKLANIYOR, SABAHA KADAR NÖBET TUTULUYORDU”

    1960’lardan sonra ülke çapında tanınan en önemli halk ozanlarından biri Mahzuni Şerif ve Osman Dağlı’nın (Maksudi) Elbistan’da konser verme haberinin çevrede büyük bir heyecan yarattığını söyleyen Hacı Cırık, konser gecesi örgütlü bir grubun konser alanına saldırıya geçtiğini belirtti. Cırık şunları aktardı:

    “Elbistan’da o dönem bir konser organize edilmişti. Ben 20’li yaşlardaydım. Konserden bir hafta önce köyleri geziyor, konseri haber veriyorduk. Büyük bir katılım vardı. Karşı tarafta bunu görüyordu. Bu saldırı daha önceden planlanmış, örgütlenmişti. Olaylar çok daha fazla ilerleyebilirdi. Ama Alevilerin, konsere katılanların soğuk kanlı davranmaları ve provokasyona gelinmemesi olayları durdurmuştu. Böylesi bir saldırının olabileceği biliniyordu ama bu kadar örgütlendiklerini bilmiyorduk. Konser biraz daha fazla sürmüş olsaydı daha güçlenmiş hale geleceklerdi.

    Konserin konuşmacısı Osman Dağlı (Maksudi) idi. Gelen kitle sahneyi pür dikkat dinliyordu. Dışarıdan gelen kitle ise kendisini protesto etmeye, yuh çekmeye başladı. Ortalık bir anda karışmıştı. Başarılı olmadılar. Bizler sakin kalıyorduk. Olay büyümeden kitleyi dağıtmaya başlamıştık. Osman Dağlı (Maksudi) ve Mahzuni Şerif ise takibe alınmıştı. Onlar hemen orada çıkarıldı. Artık kısa mesafelerde yerlerini değiştiriyorlar, saklanıyorlardı. Gittikleri yeri kimseye söylemiyorlardı. O yerlerde insanlar etraflarını sarıyor, sabaha kadar bir şey olmasın diye nöbet tutuyorlardı.”

    “ALEVİLERİN SAKALLARI KESİLDİ, DÜKKANLARI YAĞMALANDI, AĞIR YARALANANLAR OLDU”

    Hacı Cırık, 12 Haziran sabahı Alevi pazarcıların ve esnaflarının dükkanlarına yönelen saldırganların aralarında kahvehane, eczane, otel, muayenehane, lokanta gibi birçok farklı işletmeyi yağmalayarak yaktığını belirterek,  birçok kişinin yaralandığını dile getirdi. Cırık, o günü şöyle anlatıyor:

    “Pazartesi sabahı aşiretlerin mallarını getirip sattıkları bir alan vardı. Bu saldırgan grup ise köylülerin geldiği yollarda grup olarak toplanmışlardı. Ben ve Mahzuni’nin amcası ise olaylar büyümeden oradan çıktık. Saldırganlar, yakaladıkları köylülerin bıyıklarını, saçlarını keserek karşılık verenleri dövüyorlardı. Kiminin ise malları dağıtılarak, fırsattan istifade dükkanları yağmalandı. Ağır yaralanan bir kişi sonradan hastanede öldü.”

    “DEVRİMCİLER SADECE ALEVİ-KÜRT DEĞİLDİ, SÜNNİ KESİMDEN CİDDİ DEVRİMCİLER YETİŞTİ”

    Devrimci hareketlerin Maraş bölgesinde büyük bir etki alanına ulaştığını kaydeden Hacı Cırık, Aleviler-Kürtler dışında Sünni kesimden hatırı sayılır devrimci gençlerin yetiştiğine dikkat çekerek, artık şehirlere daha güvende gittiklerini dile getirdi. Hacı Cırık şöyle konuştu:

    “Alevilerde imece ön plandaydı. Babamın gönül kardeşi vardı. Kendisi Perişan Ali’nin babası Kamil’di. Perişan Ali ilkokulu 5 yıl boyunca bizimle okudu. Perişan Ali’nin babası Kamil amca Kaşanlı ve Ören köylerinden 40-50 civarında orak biçen genç getirirdi. Ekinlerimiz 2 güne biterdi. Bu insanlar her gittiği yerde kültür yayıyorlardı. Kardeşlik siyaseti ön plandaydı. Köyümüzde yapılan ceme Sünniler de katılırdı. Toplumsal bir bilinçlenme vardı ve bu da yayılıyordu. Devrimci gençler sadece Aleviler, Kürtler değildi. Sünni kesimden ciddi bir demokrat, devrimci gençler yetişti. Onların desteği ile o dönem şehirlere daha huzurlu gidiyorduk.”

    “ALEVİLER ELBİSTAN’DAN MARAŞ MERKEZE GÖÇ ETMEK ZORUNDA KALDI”

    Alevilere yönelik bu saldırının da planlanarak uygulamaya konulduğuna işaret eden Hacı Cırık, tarikatların güç kaybetmeye başladığının altını çizerek, “Bu kendiliğinden gelişen bir olay değildi. Nakşibendi tarikatının ciddi anlamda kitlesini kaybetme durumu söz konusuydu. Gençler artık uzaklaşıyordu. Hatta Sünni kesiminden de büyük bir çoğunluk bu tarikatın yaptıklarından sonra onlardan uzaklaştı” diye belirtti.

    Katliam girişimi ile birlikte Alevilerin bir bölümünün Maraş merkeze göç etmek zorunda kaldığına vurguda bulunan Hacı Cırık, “Elbistan olaylarından sonra nüfusun belli bir kesimi Maraş merkeze göç etti. Pazar ekonomisi orada da Alevilerin elindeydi. Pamuk ve çırçır fabrikalarını artık Aleviler işletiyordu. Tarımda gelişiyor, pazar Alevilere açılmıştı. Bunu gören Maraşlılar ise Elbistan olaylarının devamını orada uygulamaya koydular. Elbistan’da başaramadıklarını daha örgütlü bir biçimde Maraş’ta başardılar” diyerek sözlerini sonlandırdı.

    “ELBİSTAN OLAYLARI DEVLET ORGANİZOSYONUNDA GERÇEKLEŞTİ”

    Elbistan’daki katliam girişiminin bir diğer tanığı Osman Dağlı’nın (Maksudi) oğlu Kemal Dağlı konsere saldırı gecesini şöyle anlattı:

    “Saldırının olduğu gece ben küçük bir çocuktum. O geceki konsere beni de götürdüler. Gece sonrasında provakasyon boşa çıkmış, diğer sabah bu anti propagandası yapılmıştı. Eczaneler, işyerleri taşlanıyor, işyerleri yağmalanıyordu. Babam Osman Dağlı (Maksudi) ve Mahzuni kardeşler o zaman aranıyor. Babamın eskiden tarikattan tanıdığı bir arkadaşı kendilerini çağırarak otelinde saklıyor. Orası hiç şüphe çekmiyor. Bu tür olayları tasvip etmeyen vicdanlı bir insandı. Bunları kara çarşaf giydirip çadırlı bir kamyonla oradan Ağçaşar köyüne, sonrasında Kamalak’a gönderiyorlar. Ben burada gericiliğin kendi başına bu işi yaptığını düşünmüyorum. Konserin olduğu gece savcı, devlet erkanı ve protokol ayağa kalkarak ilk protestoya başlayanlardı. Elbistan olayları organize olarak yayılmıştı.”

    “ALEVİ KÖYLERİ ELBİSTAN ESNAFINDAN 1 YIL ALIŞVERİŞ YAPMADI”

    Konsere saldırı girişimi sonrasında Elbistan, Göksun ve Sarız’daki Alevi köylerin silahlandığını ancak Mahzuni Şerif ve babası Osman Dağlı’nın (Maksudi) buna karşı çıktığını belirten Kemal Dağlı, Alevi köylerinin ekonomik bir ambargo biçimi olarak örgütlü bir biçimde Elbistan esnafından 1 yıl boyunca alışverişi kestiğini ifade etti.

    Alevi köylerinin bu ekonomik ambargosu sonrasında Elbistan esnafının köyleri dolaşarak özür dilediğini söyleyen Kemal Dağlı, “Bu olay böyle kalmadı. Alevi köylerinden gelen birçok insan bunun intikamını almak için silahlanarak toplanıyorlar. Kayseri Kırkısrak’tan Afşin’e, Elbistan köylerine kadar insanlar haber yolluyor, geliyorlardı. Babama ve Mahzuni amcam bunu tasvip etmiyorlar. Şiddetin daha çok şiddet doğuracağını söylüyorlar. Çok ilginçtir ki başka bir eylem biçimi geliştiriyorlar. Alevi köyleri 1 yıla yakın süre Elbistan esnafından alışverişi kesiyorlar. Bunu bir protesto yöntemi olarak yapıyorlar. Hatta Elbistan’daki Alevi esnaftan dahi alışveriş yapılmadı. Alışverişlerin tümü Malatya, Göksun ve Sarız’dan yapılıyordu. Oralar artık doğal bir pazara dönüşmüştü. Elbistan esnafı müthiş bir ticari kayba uğruyor. Pek bilinmese de bu protesto yöntemi ortak davranmayı örgütlüyor ve büyük ses getiriyor. Elbistan esnafı bu boykottan sonra tek tek köylere giderek özür dilemek zorunda kalıyor. Köylüler, ‘Sen benim sakalımı, bıyığımı kesersen bende senden alışveriş yapmam’ diyor. Bu boykot o dönem yaygın bir şekilde uygulanıyor” şeklinde konuştu.

    “ELBİSTAN, MARAŞ, ÇORUM VE SİVAS’TAKİ ARGÜMANLAR BENZER”

    Elbistan, Maraş, Çorum ve Sivas katliam girişimlerindeki argümanların benzer olduğuna dikkat çeken Kemal Dağlı, “Bu olaylar hazırlıksız değildi. İki insanın protestosunu bilen devlet aklı, yüzlerce insanın sakalını kesenleri bilmez mi? Devletin bilgisi dışında bu olaylar gelişemez. Bu gericiliği harekete geçirmek için mutlaka bir bahane bulunuyor. Elbistan olaylarında Osman Dağlı, Sivas olaylarında Aziz Nesin seçilmiş. Katliamlarda kullanılan argümanlar da aynı. Devlet bu kişileri kukla gibi kullanıyor. İstediği zaman ipini çekiyor veya bırakıyor. Bu olaylar istenir ise anında önlenebilecek şeyler. Buradan da bir sonuç çıkarmak gerekiyor” ifadelerini kullandı.

    “TEPKİ YETERLİ OLSAYDI DİĞER KATLİMLAR ENGELLENEBİLİRDİ”

     Kemal Dağlı, 1968 öncesi Maraş’ta tüm toplumsal kesimlerde devrimci hareketlerin geliştiğini ve katliam girişimi ile bu kitleselliğin dağıtılmak istendiğine vurguda bulundu. Katliam girişimlerine karşı toplumsal tepkinin eksik olduğu ve diğer katliamların önüne geçemediği eleştirisini yönelten Kemal Dağlı, “Elbistan olaylarının o dönem böyle kolay es geçilmesi belki ters bir etkiyi getirecekti. 68 devrimci hareketinin her yerde toprak işgallerine başladığı, mitingler düzenlediği bir döneme denk geliyor. Elbistan’da böylesi bir katliam gelişmiş olsaydı bu onlara karşı tersine de dönmüş olabilirdi. Amaç sadece bir boyutlu değildi. Katliam ile korkutmak, sindirmek istediler. Maraş’ta toplumsal devrimci bir hareket gelişiyordu. Devrimciler, Aleviler beraber oturup kalkıyorlar ve o kitleselliğin dağıtılması gerekiyordu. Buna uygun şartlar ve zemin istenildiği zaman yaratılabiliyor. Elbistan ve Maraş’ta toplumsal tepki yeterli olsaydı daha sonraki provakasyonlar engellenebilirdi. Bu konuda tutum ve duruş çok önemli. Elbistan olayları unutuldu gitti. Üstüne Maraş Katliamı geldi, üstüne Sivas, Çorum katliamları geldi. Gündemden düştüler ve sadece o gün hatırlanıyor” dedi.

    Ersin ÖZGÜL/İZMİR

  • Afrin’de yağmalanan 15 milyon zeytin ağacı Meclis gündeminde-VİDEO

    Afrin’de yağmalanan 15 milyon zeytin ağacı Meclis gündeminde-VİDEO

    PİRHA- Afrin’deki 15 milyon adet zeytin ağacının “Zeytin Dalı Harekatı”nda Türkiye ile birlikte hareket eden paramiliter gruplarca yağmalanması HDP İstanbul Milletvekili Ali Kenanoğlu tarafından meclis gündemine taşındı. 

    Afrin’deki 15 milyon adet zeytin ağacının “Zeytin Dalı Harekatı”nda Türkiye ile birlikte hareket eden paramiliter gruplarca yağmalanması Halkların Demokratik Partisi İstanbul Milletvekili Ali Kenanoğlu tarafından meclis gündemine taşındı.

    Konuya ilişkin Meclis Başkanlığı’na sunduğu önergeyle Kenanoğlu, yağmalanan zeytinlerin Suriye sınırları içerisinde zeytinyağına dönüştürüldükten sonra Türkiye’ye taşındığını, sonrasında ise “Türk Malı” damgası vurularak özellikle İspanya ve Kıbrıs gibi Türkiye ile yoğun zeytinyağı ticareti olan ülkelere ihraç edildiğini belirtti.

    Bu yolla Afrin menşeili 50.000 ton zeytinyağının “Türk Malı” olarak ihraç edildiğini dile getiren Kenanoğlu, Türkiye’nin bu gayrı hukuki ihracattan yaklaşık 600 Milyon TL’lik (90 milyon $) gelir elde ettiğini ve bu gelirin ise 130 Milyon TL’lik kısmının ise paramiliter gruplar arasında pay edildiğini açıkladı.

    “TÜRKİYELİ ZEYTİNYAĞI ÜRETİCİLERİ DE MAĞDUR”

    Bununla birlikte, Kenanoğlu’na göre Afrinlilerle birlikte bu sürecin diğer mağdurları ise Türkiyeli zeytinyağı üreticileri olmuştur: Afrin’den yağmalanan 50.000 ton zeytinyağının Tarım ve Orman Bakanlığı’na bağlı Tarım Kredi Kooperatifleri aracılığıyla zeytinyağı ticareti yapan Türkiyeli şirketlere Türkiye’de üretilen zeytinyağına kıyasla daha ucuza satılmasından ötürü Türkiye sınırları içerisinde üretilen zeytinyağı üreticilerinin elinde kaldı.

    Bahsi geçen konunun her yönüyle araştırılması gerektiğini dile getiren Kenanoğlu, bu gayrı hukuki sürecin yurt içi uzantıları hakkında da ivedilikle idari tahkikat başlatılmasının elzem olduğunu kaydetti.

    (HABER MERKEZİ)