Etiket: yazar ali yıldırım

  • ‘Kurban Bayramı’nın zerre kadar Alevilikle bağdaşır yanı yoktur’-VİDEO

    ‘Kurban Bayramı’nın zerre kadar Alevilikle bağdaşır yanı yoktur’-VİDEO

    PİRHA-Yazar Ali Yıldırım, kurban kesmenin Aleviliğin ruhuna aykırı olduğunu söyleyerek, hayvan kesip, kan akıtmanın tamamen İslam’a dair bir düşünce tarzı olduğuna işaret etti. Yıldırım, “Bizde esas ve ilkesel olan bu dünyayı cennet kılmaktır. Bu dünyayı cennet kılmak için de aslında şu yaşadığımız dünyada bütün canlıların yaşama hakkını savunmalıyız” yorumunda bulundu.

    Yazar Ali Yıldırım, ‘Alevilikte kurban ve Kurban Bayramı’ değerlendirmesinin ikinci bölümünde ‘Canlı hakkı’ konusuna işaret etti. Yıldırım, kurban ve Aleviliğin bir araya getirilmesinin mümkün olmayacağını söyleyerek günümüzde yapılan kurban ritüelinin tamamen İslam’a dair bir düşünce tarzı olduğunu vurguladı.

    “ALEVİLİĞE DAİR DEĞİL”

    Yazar Ali Yıldırım, bir ibadet biçimi olarak kurbanı tanımlamanın asla söz konusu olamayacağını belirterek şu hususlara dikkat çekti:

    “Kurban kesip ibadet etmek Aleviliğin ruhuna da aykırı olur. Yani bizi arındıracak, Yahudilerin ‘Günah Keçisi’ diye bir şeyi vardır, ortaya bir keçi koyarlar, herkes günahlarını, yapıp ettiğini onun üstüne atar, sonra da o günah keçisini bir çölde bırakırlar. Böylece günahlarından arınırlar! Alevilik’te böyle bir arınma yok. Alevilikte bütün yapıp ettiğiniz yanlışların hesabını toplumun önünde bu dünyada vereceksiniz. İnsanlara karşı hesap vereceksiniz. Sizi yargılayacak bir başka zaman da ahiret zamanı, hiç tanımadığınız etmediğiniz bir yargı yetkisi ile gerçekleşen bir yargılama zamanı söz konusu değil. Burada, şu zamanda bu zamanın insanları ile o haksızlıkları yaptığınız yerde vererek arınabilirsiniz. O yüzden Alevilik yılda bir kez bütün canlara böyle bir sorgudan, görgüden geçirerek arındırma işlemi yapar. Siz bunu bir tarafa bırakarak ‘Hayvan keserek, kan akıtarak bu günahlardan kurtulurum. Yaptığım haksızlık, hukuksuzluklardan sonra da ahirete gider defterimi açıp ‘bak kurban da kesmiştim’ derim o da beni tartar’ falan diye düşünüyorsanız yandınız. Bu Aleviliğe dair bir şey değil. Tamamen İslam’a dair bir düşünce tarzıdır. Ve bu dünyadaki haksızlıklarınızın üzerini örtme yaklaşımının bir ürünüdür.”

    “KİTABIMIZIN BİRİNCİ MADDESİ DOĞA HAKKI OLMALIDIR”

    Yazar Ali Yıldırım, Aleviliğin cana kıymaktan öte cana tüm canlıların yaşam hakkını koruyan bir inanç sistemi olduğunu da söyledi. “Kitabımızın 1. maddesi doğa hakkı olmalıdır” diyen Yıldırım, şunları söyledi:

    “Bizde önemli, esas ve ilkesel olan bu dünyayı Cennet kılmaktır. Bu dünyayı Cennet kılmak için de aslında şu yaşadığımız dünyada bütün canlıların yaşama hakkını savunmalıyız.

    Bizim kitabımızın 1. Maddesi doğa hakkı olmalıdır. İkinci maddesi ise bütün canlıların yaşama hakkı. Biz, ‘İnsan merkezli bir inancız, yoluz’ derken şunu ifade etmeye çalışıyoruz; ‘İnsanın üzerinde, onu kendi iradesi ile şekillendiren bir bilgisayar programı halinde iradesiz hale getiren her şeyi tasarlayıp yapan eden üstün bir güç yoktur’ anlamında diyoruz. Yoksa buyurulduğu gibi ‘İnsan, eşref-i mahlukattır, yani bütün varlıkların en üst, en olgunudur. O yüzden de yeryüzünde ne varsa hovardaca istediği gibi kullanabilir’ anlamında değil. Sen hangi hakla yeryüzünü, doğayı kendi keyfinin hizmetine sunabiliyorsun ki? Tevrat’ta da öyle diyor; ‘Yeryüzünü yarattım hadi insanlar, istediğiniz gibi tüketin’. Böyle bir dünya, böyle bir yaklaşım bizim yolumuzda söz konusu olamaz. O yüzden bütün canlıların eşit yaşama hakkını gözetiyor isek kendi yanlışlarımız için bir başka canlıyı kurban ederek bundan kurtulacağınızı düşünmemiz çok saflık olur. Şunu söyleyebiliriz; Aleviler de tabii ki hayvan kesip et yiyorlar. Bir lokma olarak bunu da paylaşıyorlar. Bunlar Aleviliğin vazgeçilmezleri olmasa da Alevi geleneğinin içerisinde olan durumlar. Bunu reddedemeyiz. Ama bunu bir kurban ibadeti, topluca bir kıyım haline getirmek ve bir de bunu ‘kan bayramı’ haline getirip kutlamasını yapmanın zerre kadar Alevilikle bağdaşır yanı yoktur. ‘Hayvanları keselim sonra da Sırat köprüsünde sırtına binip öbür tarafa geçelim’ bizim işimiz olmasa gerek.”

    Eren GÜVEN/ANKARA

    İlgili Haberler

    ‘Alevi neden ve hangi gerekçe ile kurban kesecek?’-VİDEO

  • ‘Hacı Bektaş Veli Dostluk ve Barış Ödülü itibar kaybına uğratıldı; sessiz kalmayalım’ -VİDEO

    ‘Hacı Bektaş Veli Dostluk ve Barış Ödülü itibar kaybına uğratıldı; sessiz kalmayalım’ -VİDEO

    PİRHA – Hacı Bektaş Veli Dostluk ve Barış Ödülü’nün Viyana’daki İslam Alevi Teşkilatı’nın bir yardım kuruluşuna verilmesine tepki gösteren Yazar Ali Yıldırım, ödülün itibar kaybına uğratıldığını söyledi. Hacıbektaş Belediye Başkanı’nın kendi kafasına göre davrandığını, bir jürinin olmadığını belirten Yıldırım, “Ödülün itibarsızlaştırmasına sessiz kalmamamız ama bir de alternatif üretmemiz lazım” dedi. 

    Araştırmacı Yazar Ali Yıldırım, 57. Ulusal 31. Uluslararası Hünkâr Hacı Bektaş Veli Anma Törenleri’nde 27. Hacı Bektaş Veli Dostluk ve Barış Ödülü’nün İslam Alevi Teşkilatının yardım kuruluşu olan Hızır Avusturya’ya verilmesine ilişkin PİRHA‘ya konuştu.

    Yıldırım, bu yılki Hacı Bektaş Veli Anma Törenleri çerçevesinde verilen Hacı Bektaş Veli Dostluk ve Barış Ödülü’nün, verilme yönetemi, verildiği kurum açısından son derece tartışmalı bir sonuç doğurduğunu belirtti.

    “ÖDÜL, ÜLKE BARIŞINA KATKI SUNANLARA VERİLİR”

    Hacı Bektaş Veli Dostluk ve Barış Ödülü’nün ilk kez 1994 yılında kurulduğunu ve ödülün ilk olarak Sivas Katliamı’nda yaşamını yitirenlerin anısına katliamdan sağ kurtulan Yazar Lütfi Kaleli’ye verildiğini hatırlatan Yıldırım, ödülün yönetmeliğine ilişkin şunları söyledi:

    “Fakat ondan önce ödülle ilgili bir yönetmelik hazırlanmıştı, yani Dostluk ve Barış Ödülü Yönetmeliği. Yönetmeliğin 1. maddesinde bu ödülün amacı Anadolu kültürüne ve o kültürün temel taşı olan Aleviliğe bilimsel, kültürel, sanatsal, örgütsel anlamda verdiği mücadele ve yaptığı araştırma, yazdığı kitaplar ile katkıda bulunan insanlara ve bundan dolayı da dünya ve ülke barışına katkıda bulunan insanlara ve kurumlara verilir’ diye bir hüküm yazılmıştı. O çerçevede de her yıl değişen bir jüri oluşturuluyordu ve o jüri gerekçeyi ödül ya da aday insanları kabul ediyor ve o jüri değerlendirmesini yaparak bunu anma komitesine iletiyordu.”

    “ÖDÜL İNCE ELEYİP SIK DOKUYARAK VERİLİRDİ”

    Lütfü Kaleli’den başlayarak 1994’ten başlayarak on yıl süresince çok değerli insanlara ödül verildiğini kaydeden Yazar Yıldırım, “Alevi yoluna, Alevi kültürüne hizmet etmiş İsmet Eyüboğlu’na verildi. Birçok araştırmasıyla bu kültüre hizmet etmiş bir şahıs İlhan Başgöz’e verildi. Gene Pir Sultan, Yunus Emre deyişleri konusunda çok emeği geçmiş olan İlhan Selçuk’a verildi. Yazdıklarıyla laiklik konusunda çok ciddi emek harcamış mücadele etmiş bir kişilik olarak sonra Nejat Birdoğan’a verildi, Irene Melikoff”a verildi. İkisi de gerçekten yazdıklarıyla Alevi kültürünün Alevi inancının ülke ve dünya çapında tanınmasına katkıda bulunmuş şahsiyetlerdi. Arif Sağ’a verildi. Sanatsal, müziksel anlamda hizmetleri tartışılmaz Fikret Otyam’a verildi. Ödül çok itibarlı bir ödül haline geldi. Yani Hacı Bektaş Dostluk ve Barış Ödülü almak çok itibarlıydı. Yerellerde bu anlamda ve bu noktada çok özen gösteriyorlardı. İnce eleyip sık dokuyarak bu ödülü jüri veriyordu” diye konuştu.

    “BELEDİYE BAŞKANI KENDİ KAFASINA GÖRE VERMEYE BAŞLADI; ÖDÜL İTİBAR KAYBINA UĞRADI”

    Hacıbektaş’ta belediye başkanının değişmesiyle birlikte bütün kurumları yerle bir ettiğini ve kendi ideolojik ve siyasi kaygıları çerçevesinde ödülü de jürisiz kendi kafasına göre vermeye başladığını belirten Yıldırım, ödülün itibar kaybına uğradığını söyledi. Yıldırım, “Geçtiğimiz yıl belediye başkanı değişti bir umut ortaya çıktı, ödül yönetmeliği ve jüri konusu bir tarafa bırakılarak geçtiğimiz yıl Musa Eroğlu’na verilmişti. O da birçok emekler harcamış bu yola hizmet etmiş bir insan. O yüzden yerli yerini bulduğu için ödülün veriliş tarzı konusunda eleştiriler olmamıştı” dedi.

    “BİR JÜRİ YOK, ÖDÜL DEĞERLENDİRME KOMİTESİ YOK”

    Yıldırım, işleyişin farklı olduğunu şöyle anlattı:

    “Bu yıl belediye başkanı bütün jüri anma komitesini, her birini bir tarafa bırakarak daha doğrusu anma komitesini de kendi istekleri doğrultusunda oluşturarak ödülü bütün Alevi kurumlarının Türkiye ve dünyadaki bütün Alevi kurumlarının itiraz ettiği bir çevreye verdi. Bir jüri yok, ödül değerlendirme komitesi yok, ‘ben yaptım oldu’ diyen bir anlayış ortaya çıktı ve bu anlayış geçen yılki bir şeylerin değişeceği yönündeki umutları da maalesef usandırmış oldu. Yani bir ödülün kim tarafından verildiği çok önemlidir. Bununla birlikte ödülün kime verildiği de çok önemlidir. Ödülün saygınlığını itibarını bütün bunlar oluşturur.”

    “HACI BEKTAŞ VELİ ÖDÜLÜNÜN İTİBARSIZLAŞTIRILMASINA SESSİZ KALMAMAMIZ LAZIM”

    2021 yılı UNESCO tarafından Hacı Bektaş Veli yılı ilan edildiğini hatırlatan Yazar Ali Yıldırım, bunun Aleviler açısından önemine vurgu yaparak, önümüzdeki yıl için şu önerilerde bulundu:

    “Alevi toplumunca Alevi örgütlerince anılması ve bu anmaların da onlar eliyle gerçekleştirilmesi gerekir. Bu çok önemli, biz Alevi kurumları, Alevi aydınları Alevi sivil inisiyatifi ve toplumu olarak gelecek yıl ciddi bir Hacı Bektaş Veli Ödülü’nü daha şimdiden örgütleyebiliriz. Hacıbektaş ve Alevilikle ilgili olarak yapılacak yeni araştırmalara incelemelere böyle bir ödül vermeyi çok sağlam ve saygın bir jüri de oluşturarak gündemimize alabiliriz, diye düşünüyorum. Hacı Bektaş Veli Ödülü’nün itibarsızlaştırmasına sessiz kalmamamız lazım ama bir de alternatif üretmemiz lazım. Alternatif kurumlarımızın buna sahip çıkmasıdır.

    “KURUMLARIMIZIN TAVRI, BELEDİYE BAŞKANININ KEYFİ TUTUMUNA KARŞI CİDDİ UYARIYDI”

    Kurumlarımız, belediye başkanının keyfi tavrına karşı çok ciddi birlikte bir tavır aldılar. Türkiye ve Avrupa biz yokuz dediler, senin bu tercihine katılmayacağız, dediler. Çok ciddi bir uyarıydı, yerinde bir uyarıydı. Bu birliktelik önümüzdeki günlerde anma ve ödül için tutarlı bir inisiyatife dönüştürülebilir diye düşünüyorum.”

    Cebrail ARSLAN/ANKARA

     

     

  • ‘Tüketimi değil, doğaya saygıyı temel esas alan bir yaşam inşa edilmeli’-VİDEO

    ‘Tüketimi değil, doğaya saygıyı temel esas alan bir yaşam inşa edilmeli’-VİDEO

    PİRHA – Araştırmacı-Yazar Ali Yıldırım, koronavirüs salgınına ilişkin, insanın kendi eliyle doğayı, yaşam alanlarını tahrip etmesi ve bunun sonucunda da doğanın bir anlamda insanı hizaya getirmesi, insandan öç almasıdır” dedi. Yıldırım, insanlara kamucu, eşitlikçi, dayanışmacı, paylaşımcı ve doğanın hakkını esas alan bir manifesto sunmak gerektiğini söyledi. 

    Araştırmacı-Yazar Ali Yıldırım, koronavirüs salgını sürecine ilişkin PİRHA’ya değerlendirmelerde bulundu.

    45 günlük bir gönüllü mahkumiyetin söz konusu olduğunu söyleyen Yıldırım, “Kendimiz kendi özgürlük alanlarımızı bilerek, isteyerek gönüllüce terk ediyoruz. Neden? Çünkü sağlık kurumu her şeyi yeni baştan düşünmemize neden oluyor” dedi.

    “KORONANIN NEDENİ KAPİTALİZMİN AŞIRI TÜKETİMİ, DOĞANIN TALANI”

    ‘Koronavirüs salgını sonrası her şey eskisi gibi olmayacak’ sözlerine de değinen Yıldırım, koronavirüsün kökeninde bizzat insanın kendi eliyle doğayı, yaşam alanlarını tahrip etmesi ve bunun sonucunda da doğanın bir anlamda insanı hizaya getirmesi, insanlardan öç alma durumunun söz konusu olduğunu söyledi.

    Yıldırım, herkesin ihtiyacına göre tüketimde bulunması gerektiğini belirterek şunları ifade etti:

    1. Tüketim toplumu yani kapitalizm sürekli tüketin, tüketin, tüketin daha fazla tüketin. Her tükettiğin bir şey doğanın tahribinden başka bir şey değil. Daha çok su tüketiyorsun, temiz suya ulaşma olanağından yoksun milyonlarca insanın varlığından haberin var mı?
    2. Benim param var, ben su tüketebilirim. Böyle bir şey yok. İnsan ihtiyacı kadar su tüketmelidir. Paran kadar değil. Çünkü o doğadan süzülüp gelen şey senin bizzat ellerinle yapabileceğin, edebileceğin bir şey değil. Kendi yaptığı bir şey değil, bu yüzden de sen kim olursan ol su tüketiminde ihtiyacının ötesine geçemezsin. Diyelim ki petrol, fosit yakıtlar, evrenin derinliklerinden geliyor ve benim param var ben istediğim kadar tüketebilirim, hayır tüketemezsin. Tüketirken bütün insanlığın hakkını kullanıyorsun, tüketirken bütün insanlığın yararlandığı evrene zarar veriyorsun, karbon salınımıyla vb. Demek ki bizim paramız var, biz tüketiriz dememek gerekir, dememek gerekiyormuş. Paran olabilir ama insanlığın hakkı olan değerleri, bunu daha da çoğaltabiliriz. Sen kafana göre bu benimdir, istediğimi yaparım diyemezsin. O zaman böyle bir sistem kurgulamamız lazım.

    “KORONA GÜNLERİ DİYANET’İN GEREKSİZ OLDUĞUNU HATIRLATTI”

    Korona zamanlarının, din örgütlülüğünü, örgütlü dinin gereksiz olduğunu açık net bir biçimde gösterdiğini belirten Yıldırım, konuşmasını şöyle sürdürdü:

    “Biz insanlar kendi inançlarının gereklerini bizzat kendileri yerine getirebilir, diye düşünüyorduk, söylüyorduk. Diyanet İşleri Başkanlığı diye kamusal bir kurum olamaz, devletin bir kurumu olamaz, diye söylüyorduk ve görüldü ki Diyanet diye bir şeye hiç gerek yok. Camiler kapatıldı, insanlar inançlarını gene kendi vicdanlarıyla tanrısı arasında pekâlâ gerçekleştirebiliyorlar. Toplu bir şeye ihtiyaç yokmuş. Kutsal kabul ettiğimiz şeylerde büyük değişiklikler oldu. Kâbe kapatıldı, insanlar sağlıklarının, canlarının önüne hiçbir ritüelin geçemeyeceği konusunda hemfikir oldular. Yani bürokratik din konusunda Diyanetin gereksiz bir kurum olduğu hatırlatıldı. Gerekliliktir diyen Diyanet son saatinde bile, yaşamın son anında bile insanlar için bir ihtiyaç değilmiş, ya da daha doğrusu insanın yarasına merhem olamıyor. Neden? Çünkü insanın ölüsünü gömerken bile Diyanet orada yok, imam orada yok, başkaları orada yok korumalı giysileriyle bir takım adamlar ölüleri bir an önce toprağa sırlamak için iş yapıyorlar.”

    “ALEVİLİK, TÜKETİM DEĞİL; DAYANIŞMA, PAYLAŞIM, EŞİT YAŞAMA HAKKI ÜZERİNE KURULUDUR”

    Bu süreçte Alevi örgütlerinin de durumunu değerlendiren Ali Yıldırım, “Alevi örgütlülüğünün yaşadığımız zamanın yaralarına merhem olduğu konusunda, evet oldu diyebilecek durumda değiliz. Alevilik dayanışma esası üzerine kurulur, paylaşma esası üzerine kurulur, tüketim değil, doğaya saygı ve doğadaki bütün canlıların eşit yaşama hakkı üzerine kurulu bir inançtır. Biz o zaman bunları çoğaltmamız lazım, daha doğrusu insanlığa bu alandan doğru mesajlar verebilmemiz lazım” diye konuştu.

    Yıldırım, şunları kaydetti:

    “Alevi örgütlülüğünün Alevi inanç önderlerinin, bu süreçte insanlığın Alevi duygularına seslenerek, zorda kaldıkları anlarda, onları daha da hayata bağlayacak bir takım söylemlerle, değerlendirmelerle onların yanında yer aldığını söyleyebilir miyiz? Maalesef. Biz aydınlar da aynı şeyi kendimize söyleyebiliriz. Çünkü hazırlıksız yakalanmış bir süreç. Ama senin kapını büyük belalar hiç ummadığın zamanlarda çalabilir, bütün insanlığın kapısını çalabilir. O zaman senin bunlara karşı söyleyecek bir lafın olmalıdır, o da hayatın gerçekliğinin dışında bir laf olamaz.”

    “DOĞANIN HAKKINI TEMEL ESAS ALAN ANLAYIŞI İNŞA ETMELİYİZ”

    İnsanlara kamucu, eşitlikçi, dayanışmacı, paylaşımcı ve doğanın hakkını esas alan bir manifesto sunmak gerektiğini söyleyen Yıldırım, tüketimden çok üretime destek verilmesi gerektiği üzerinde durarak  ihtiyaç kadar tüketimin sağlanmasını istedi. Yıldırım, yeni bir yaşamın ancak buradan inşa edileceğini belirterek, “Çünkü ritüellerimiz, inançlarımız, ibadetlerimiz buna yönelik olmalıdır. Başka bir hayat yok, bu hayat var. Bu hayatı anlamlı kılacak, bu hayatın değerini fark ettirecek ve her bir canımızı bütün insanlığı sevgiyle kucaklayacak, gülümseyerek birbirimize bakacak bir hayatı inşa etmek için hep beraber kararlılık göstermemiz lazım, adım atmamız lazım, birbirimize sevgiyle bakmamız lazım” dedi.

    Cebrail ARSLAN/ANKARA

     

  • ‘Devlet hem eğitimi hem hayatı dinselleştiriyor’-VİDEO

    ‘Devlet hem eğitimi hem hayatı dinselleştiriyor’-VİDEO

    PİRHA – Özel okullara abdesthane ve mescit zorunluluğu getirilmesine ilişkin değerlendirmelerde bulunan araştırmacı yazar Ali yıldırım, devletin misyonerlik faaliyetlerini özel okullara kadar taşıdığını kaydetti. 

    Milli Eğitim Bakanlığı’nın son zamanlarda tartışmalara neden olan uygulaması; özel okullara abdesthane ve mescit zorunluluğuna ilişkin PİRHA’ya konuşan yazar Ali Yıldırım, hükümetin dinselleştirme politikasının her geçen gün kendisini başka bir alanda gösterdiğini kaydetti.

    “ÖZEL OKULLARDA EĞİTİMİ DİNSELLEŞTİRMEYE ÇALIŞIYORLAR”

    Devletin bütünüyle eğitim alanından elini çekmiş ve onu ticari işe dönüştürmüş durumda olduğunu ifade eden Yıldırım, “Fakat o kadarla da yetinmiyor, ne yapıyor? Özel okuldaki eğitimi de tamamen dinselleştirmeye çalışıyor.  Maalesef din bilgisi öğretmenleri de bir misyoner gibi davranıyorlar. Buna yönelik çok duyum alıyoruz yani; bir din kültürü, Dinler Tarihi, din anlayışları anlatmak yerine bizzat bir dinin eğitimini misyoner edası ile çocukların kafasına sokarak, çocuklara kendi bildiklerini aşılamaya çalışıyorlar” diye konuştu.

    Yıldırım, bu uygulamanın devlet okullarında zaten var olduğunu, özel okullarda da uygulanmaya başlarsa orada da çocukların akademik değerlendirmesinin bu koşullarda yapılacağını belirtti.

    “ÇOCUK HAKLARI VE İNSAN HAKLARI SÖZLEŞMESİNE AYKIRI”

    “Şimdi bunu ‘bize ne’ diye geçemeyiz. Çünkü üniversite sınavlarında da biliyorsunuz liseye giriş sınavlarında da Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinden ciddi biçimde soru soruluyor ve çocuklar hiç muhatap olmaması gereken bir misyonerlik faaliyeti ile tırnak içinde kendileri ile uyuşmazlık içinde olan bir bilgi ile yüz yüze bırakılıyorlar” diye konuşan Yıldırım, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Bunun gerek eğitim öğretim özgürlüğü ile gerek çocuk haklarıyla gerekse inanç özgürlükleri ile bağdaştırılması mümkün değil. Bunlar sonuçta çocuk. 17 yaşına kadar insanlar Türkiye’deki hukuka göre çocuk olarak değerlendiriliyor. Çocuklara bu anlamda maddi ya da manevi cebir ile kendi inançları dışında, ailesinin inançları dışında bir inanç empoze edilmesini kabul etmek mümkün değildir. Yani bir duygu anlamında değil; Avrupa İnsan Hakları sözleşmesi de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de kararlarında bunu net bir şekilde söylemiştir. Devlet, okul, okul yönetimi ve idareler dahil hiçbir kurum çocuklara anne ve babası dışında din eğitimi veremez diyor vermemelidir diyor. Bu gerek çocuk hakları sözleşmesinde gerek Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırıdır diyor. Fakat Türkiye’de son 10 yılda giderek yoğunlaşan eğitimin dinselleştirilmesi noktasında bundan 20 yıl önce aklımıza hayalimize gelmeyecek her bir adım ısrarlı bir şekilde atılıyor. Burada laiklik meselesinin ne kadar hayati bir önem taşıdığını bir kez daha fark ediyoruz.

    “DEVLET HEM HAYATI HEM EĞİTİMİ DİNSELLEŞTİRİYOR”

    Aydınların, sosyalistlerin, solcuların, Kemalistlerin önemsemediği laikliği devletin tekeline vererek kendilerini bu işten sıyırmaya çalıştıkları bir alanda devlet dini, gericiliği denetliyor. Halbuki görünen odur ki devlet adım adım bütün bir alanı bizzat denetlemeyi Diyanetle ve Milli Eğitim Bakanlığı ile hayatı da eğitimi de dinselleştiren bir faaliyet içinde bulunuyor.”

    “LAİKLİK SORUNU, TÜRKİYE’DEKİ DEMOKRASİ SORUNUNUN ÇOK ÖNEMLİ BİR AYAĞIDIR”

    Laiklik sorununun Türkiye’de demokrasi sorununun çok önemli bir adımı ve ayağı olduğunu dile getiren Yıldırım, devletin kendine tek bir dini ve inancı seçtiği noktada diğer diğer dinlere ve inançlara açıkça bir ayrımcılık ve ötekileştirme olduğunu belirtti. Devletin misyonerlik faaliyetlerini özel okullara kadar yaydığı bir sistemle karşı karşıya olduklarını kaydeden Yıldırım, sözlerine şöyle devam etti:

    “Devlet okullarında itiraz etme olanağı daha fazladır ama  özel okullarda iş ‘vur deyince öldür’ noktasına kadar gidebilir. Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersini mescitte yapmaya kadar işi götürebilirler. Burada açık ve net bir şekilde gerek Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne gerekse de çocuk hakları sözleşmesine net bir aykırılığını görebiliriz.

    “DEVLET BU ALANLARDAN ELİNİ ÇEKMELİDİR”

    Hayatın dinselleştirilmesi, eğitimin dinselleştirilmesi demokrasi mücadelesinde itiraz etmemiz gereken temel noktalardan biridir. Çünkü eşitsizlik, ötekileştirme, ayrımcılık üreten bir durum. Daha birinci noktada devlet bir inancı kendine resmi inanç seçtiği noktada karşımıza çıkıyor. Yurttaşları arasında eşitsizlik, ayrımcılık yaratan, bir devletin demokratik bir devlet olması da mümkün değildir. O nedenle yalnız solcuların, Alevilerin, sosyalistlerin değil Kemalist, Atatürkçü, liberal, CHP’li,  kendisini çağdaş olarak tanımlayan ve başkalarının inancına karışmayıp, yalnızca kendi inancını yaşayan bütün insanlara, bütün yurttaşlara burada görev düşmektedir. Devlet bu alanlardan elini çekmelidir, bu demokrasinin zorunluluğudur, temel şartıdır.

    Cebrail ARSLAN-Derya DÖNMEZ/ANKARA

  • Yazar Ali Yıldırım: Pekin, Alevi toplumunun kazanımlarını infazcılara hedef gösteriyor

    Yazar Ali Yıldırım: Pekin, Alevi toplumunun kazanımlarını infazcılara hedef gösteriyor

     PİRHA- Araştırmacı-yazar Ali Yıldırım, AABK’yi hedef alan Haber Türk televizyonunu ve Eski Genelkurmay İstihbarat Başkanı Korgeneral İsmail Hakkı Pekin’in açıklamalarına tepki göstererek, Bu şahıs Avrupa Alevi Hareketinin bin bir mücadele ile elde ettiği kazanımları, her tuğlasında canlarımızın alın teri olan Alevi Kültür Merkezlerimizi suç odağı göstererek infazcılara kılavuzluk yapıyor” dedi.

    Geçtiğimiz günlerde Haber Türk televizyonunda Didem Aslan Yılmaz’ın hazırlayıp sunduğu Türkiye’nin Nabzı programında, Eski Genelkurmay İstihbarat Başkanı Korgeneral İsmail Hakkı Pekin, Almanya’da  Alevi hareketinin Almanya istihbaratının güdümünde olduğunu iddia etmesine Alevilerin tepkisi devam ediyor.

    Araştırmacı-yazar Ali Yıldırım, “İhbarcı Pekinler  Alevileri Yıldıramayacaktır” başlığıyla kaleme aldığı yazısında, Eski Genelkurmay İstihbarat Başkanı Korgeneral İsmail Hakkı Pekin’in açıklamalarının Alevi toplumunun kazanımlarını hazmedemeyerek hedef gösterdiğini belirtti.

    “ALEVİLER HEDEF TAHTASINA KOYULARAK İHBAR EDİLİYOR”

    Eski Genelkurmay İstihbarat Başkanı Korgeneral İsmail Hakkı Pekin’in açıklamalarını hatırlatan Yıldırım, açıklama sonunda hiçbir hukuki sürecin gelişmediğinin altını çizerek gelişecek herhangi bir saldırıda sorumluların ortada olduğunu belirtti. Yıldırım, Alevi toplumun taleplerinden dolayı hedef tahtasına konulduğunu vurgulayarak, “Eski Genelkurmay İstihbarat Daire başkanı İsmail Hakkı Pekin devleti ve MİT’i Alevi örgütlülüğüne karşı saldırıya çağırdı. Açık net olarak ‘Alevilik bağımsız bir inançtır’ diyenler hakkında gerekenlerin yapılmasını ihbar etti. Ortada bir suç olmadığına, hukuken bir şey yapılamayacağına göre Alevilere yapılacak olan bu durumda infaz olacaktır. Avrupa Alevi örgütlenmemizi, onunla et tırnak gibi ayrılmaz bir bütün oluşturan Türkiyede’ki Alevi varlığımızı bu ihbarcı şahıs Alevilik kendisine özgü bir inançtır gerçeğini dile getirerek, eşit yurttaşlık hakkı talebinde bulunduğumuzdan dolayı hedef tahtasına koyarak ihbarcılara sunmaya çalışıyor” dedi.

    “İHBARCILARA KARŞI HUKUKSAL VE SİYASAL BİR KARŞI KOYUŞ GERÇEKLEŞTİRMELİYİZ”

    Avrupa Alevi hareketinin şahsında tüm Alevi toplumu ve onun kurumlarını suç odağı gösterildiğinin altını çizen Yıldırım, buna karşı Alevi toplumun hukuksal ve siyasi bir süreci gerçekleştirmesi çağrısında bulundu. Yıldırım sözlerine şöyle devam etti;

    “Aleviliğin ne olup oladığı bu şahsı hiç ilgilendirmiyor elbette. Zaten ihbarın teolojik bir yanı da yok. İhbarcının derdi Alevilerin bağımsız bir özne olması. Onun hazmedemediği bu. Bu şahıs Avrupa Alevi Hareketinin bin bir mücadele ile elde ettiği kazanımları, her tuğlasında canlarımızın alın teri olan Alevi Kültür Merkezlerimizi suç odağı göstererek infazcılara kılavuzluk yapıyor. Bu sözleri bir hezeyan olarak nitelendirip geçmemek gerekiyor. Devletin askeri istihbaratının tepesinde bulunan şahıs, bağımsız Alevi örgütlülüğüne karşı gereğinin yapılmasını ifade ediyor.
    Bu ihbarlara karşı hukuksal, siyasal, toplumsal bir karşı koyuş gerçekleştirmeliyiz. Yolumuzun, toplumumuzun örgütlerimizin, yazarlarımızın tehdit unsuru olarak gösterilip tehdit edilmesine sessiz kalmamalıyız.”

    HABER MERKEZİ

  • Yıldırım’dan korsan hoparlörle ezan tepkisi: Bu provokasyonu yapanlar derhal bulunmalı-VİDEO

    Yıldırım’dan korsan hoparlörle ezan tepkisi: Bu provokasyonu yapanlar derhal bulunmalı-VİDEO

    PİRHA- Araştırmacı Yazar Ali Yıldırım, İstanbul Sarıyer’de Ayazağa Cemevi yanında ve Alevilerin yoğun yaşadığı mahallede yapılan korsan hoparlörle yüksek sesli ezan uygulamasına sert tepki gösterdi. Bunun 1980’li yıllarda uygulanan kablolu asimilasyon benzeri olduğunu belirten Yıldırım, bunu yapanların bir an önce bulunup haklarında işlem yapılmasını istedi. 

    İstanbul’da Ayazağa’da cemevinin bulunduğu sokakta elektrik direklerine korsan hoparlör bağlanarak yüksek sesle ezan okunması tepki çekmeye devam ediyor.

    Cemevi yöneticilerinin korsan hoparlörün kaldırılması yönündeki girişimleri sonuçsuz kalırken, Sarıyer müftülüğü hoparlörün kendi bilgileri dışında bağlandığını yazılı belge ile doğruladı.

    Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Ayazağa Cemevi’nin dilekçesine yönelik cevap veren Sarıyer Müftülüğü, bahsedilen yerde kendilerine ait hiçbir ezan sisteminin bulunmadığını söyledi.

    Ancak olayın gündeme gelmesinden bu yana hiçbir gelişme yaşanmazken, aksine bazı çevreler tarafından mahalle sakinlerine yönelik tehditler yöneltildi. Müftülüğe, valiliğe, belediyeye ve kaymakamlığa konuya ilişkin dilekçe ile başvuruda bulunan cemevi yönetimine şimdiye kadar herhangi bir dönüş olmadı.

    Araştırmacı Yazar Ali Yıldırım İstanbul’da Ayazağa’da cemevinin bulunduğu sokağa yetkililerden habersiz hoparlör bağlanarak yüksek sesle ezan okunmasıyla ilgili PİRHA’ya konuştu.

    “BU BİR KABLOLU ASİMİLASYONDUR”

    Yıldırım, “Biz bu gelişmeleri daha önceki yıllarda kablolu asimilasyon olarak değerlendirmiştik. Bu kablolu asimilasyon biliyorsunuz Alevi köylerine cami yapılamayan yerlerde kablo ile ilçe merkezlerinden çekilen kablolarla hoparlörlere takılarak köyü bir anlamda cami varmış gibi, bir camiden yapılacak her türlü dini yayını bu hoparlörler aracılığı ile yapmak anlamına geliyordu” dedi.

    Kaplolu asimilasyonun 1980’li yıllarda uygulanan bir yönetem olduğunu belirten Yıldırım, “Alevi köyleri cami yapılmasını kabul etmediler ve buna karşılık bir asimilasyon yöntemi olarak geliştirilmişti.  Şimdi bunun İstanbul gibi bir Metropolde gündeme gelmiş olması son derece şaşırtıcı ve ilginç daha doğrusu soru işaretleri taşıyor” diye konuştu.

    “BİR PROVOKASYON GİRİŞİMİDİR”

    Yıldırım konuşmasına şöyle devam etti:

    “Bugün bu reddedilmiş bir anlayış, bir yaklaşım ama karşımıza yeniden ısıtılıp sunulmuş durumda. Bunun araştırıldığında hiçbir sorumlusunun olmadığı görülüyor. Hiç kimse biz yaptık demiyor. Yani bu da ayrıca bir soru işareti. Ne Diyanet ne ilçe, ne kaymakamlık. İstanbul Sarıyer bölgesinde özellikle cemevimizin olduğu bölgede yapılan bir tür provokasyon olarak değerlendirmek lazım.”

    LAİKLİĞİN ÖNEMİNE VURGU

    “Bunun bir sahibi yok, bir ihtiyaç yok. Camilerin olduğu bir yerde insanlar zaten ibadetlerini yapıyor. İbadet edecek olanlar, müslümanlar ibadetlerini camilerde yapıyorlar” diyen Yıldırım şunları kaydetti:

    “Bu bir provokasyon diye düşünüyorum, nitelendiriyorum ben. Bir taciz aynı zamanda. Bu yeniden bir anlamda kablolu asimilasyonun hortlaması anlamına da geliyor. Şu zamanda yani toplumda gerçek anlamda da bir hoşgörünün karşılıklı sevgi, saygı ihtiyacının en yoğun olduğu zamanlardayız. Alevi toplumu insanların ibadetine, inançlarına, ritüellerine ilişkin, bunların olmaması yönünde herhangi bir tavır içerisinde değiller. Daha doğrusu kimsenin inancını, ibadetini engellemek ya da onlara yönelik bir karşı tavır içerinde değilken, kendilerine yönelik bu türden bir durum kabul edilebilecek bir şey değil. O nedenle laiklik meselesi burada tekrar gündeme geliyor.”

    “DEVLET BİR İNANÇ YANINDA TAVIR ALMAMALI”

    Yıldırım, ”Yani devletin bir inancının olmaması gerektiğini, devletin bir inanç yanında tavır almaması gerektiğini, bunun ne kadar önemli olduğunu bir kez daha görüyoruz. O yüzden ben bu kablolu asimilasyona bir an önce son verilmesi gerektiğini, sorumlular kimse onların bir an önce ortaya çıkartılması ve haklarında gerekli işlemlerin yapılması gerektiğini de düşünüyorum” şeklinde konuştu.

    “İNSANLAR İBADETLERİNDE ÖZGÜRDÜR, HİÇ BİR ŞEKİLDE ZORLANAMAZ”

    Bu korsan hoparlör tacizinin sadece Ayazağa’da Alevilerin sorunu olmadığını bütün Alevi toplumunun, laiklikten yana demokrasiden yana olan, insanım diyen herkesin sorunu olarak değerlendirmesi gerektiğine işaret eden Yıldırım, “İnsanlar ibadetlerinin gereklerini kendi bildikleri şekilde yapmalıdırlar. Devlet bunun sorumlularını biran önce açığa çıkarmak zorundadır diye düşünüyorum” dedi.

    Cebrail ARSLAN/ANKARA