PİRHA-Yasaklar karşısında üretmenin en önemli direniş olduğunu belirten sanatçı Kemal Kahraman, çalışmalarına, bestelerine ve albümlerine ilişkin sorularımızı yanıtladı. Kahraman, “Üretmeye devam etmek, sözünü söylemeye devam etmek kendini müzikle, şiirle var etmeye devam etmek önemli. Direnmek adına üretmeye devam etmeliyiz” dedi.
Metin ve Kemal Kahraman kardeşlerin ‘Sümbülteber’ isimli yeni albümünün ilk şarkısı olan ‘Ey Kör’ 8 Nisan günü dinleyicileri ile buluştu.
Metin ve Kemal Kahraman kardeşler 1993 yılında yayınladıkları ‘Deniz Koydum Adını’ isimli ilk albümlerinden itibaren hem kendi özgün besteleri hem de Dersim bölgesine ait geleneksel eserleri örnekleyen albümlerine yenilerini ekliyor. Araştırma-derleme albümlerinin her birinin 5-6 yıl gibi uzun süreler alması sebebiyle Metin ve Kemal Kahraman’ın özgün bestelerinden oluşan çalışmalar geri plana düştü.
Metin ve Kemal Kahraman, bu birikmiş eserleri pandemi sürecinde kaydetmeye başladı ve 4 albüm olarak tasarladıkları bir çalışma sürecine girdi. Bu albümlerden ilki, özgün bestelerden oluşan Sümbülteber. Toplam 10 eserden oluşan bu albümde sözlerini kendi yazdıkları şarkıların yanında, Ömer Hayyam gibi klasik, Turgut Uyar, Metin Altıok gibi çağdaş şairlere ait şiirlerden yaptıkları besteler yer alıyor.
Sanatçı Kemal Kahraman, ‘Sümbülteber’ isimli yeni albümlerinin hazırlanma süreci, insanların albüme verdikleri tepkileri ve yasakların olduğu bir dönemde albüm çıkarmanın önemine dair PİRHA’ya konuştu.
“SÜMBÜLTEBER ALBÜMÜ ÖZGÜN BESTELERDEN OLUŞUYOR”
PİRHA: Sümbülteber albümünü nasıl hazırladınız?
KEMAL KAHRAMAN: Sümbülteber isimli albümün yaklaşık 7-8 ay önce ilk şarkısını yayınladık. Bizim pandemi sürecinde kaydettiğimiz 40 şarkımız vardı ve bu 40 şarkı ilk çalışmaya başladığımız yıllardan itibaren hem kendi bestelerimizden oluşan bazı şarkılarımız, hem derlemelerden oluşup albümlerde yer almayan şarkılar. Bu bestelerimiz de eski olmalarına rağmen çoğu özellikle o dönemde yayınladığımız albümlerde yer veremediğimiz şarkılarımız. Bir kısmı da son üç beş yılda bestelediğimiz şarkılardan oluşuyor.
Sümbülteber telden tele ve düğün müzikleri ile halay parçalarıyla üç tane albümü paralel çalışmış oluyoruz bu 40 şarkıyla. Sümbülteber ismiyle yayınlamaya başladığımız albüm bizim kendi özgün bestelerimizden ya da bazı arkadaşlarımızdan severek söylediğimiz bestelerden oluşuyor. Telden tele de bizim yıllar içerisinde geleneksel müziklerden derlediğimiz ya da öğrendiğimiz şarkılardan oluşuyor. Düğün müzikleri ve halaylar da yine derlemelerden oluşan bir çalışma, özellikle düğün müziklerini, aşk parçalarını örnekleyen bir çalışma.
Sümbülteber özgün bestelerden oluşuyor. Bugüne kadar üç şarkısını yayınladık. Bunlardan ilki, ‘Ey Kör’ bir Ömer Hayyam rubaisi, Mustafa Yılgör bestesi. İkinci şarkı Veré Çeveré Sıma de Zazaca bir şarkı, Metin’in bir bestesi. Üçüncü şarkı da Sümbülteber-Kırlardan Geliyorlar’ı bir ay kadar önce yayınladık, Turgut Uyar’ın kırlardan geliyorlar şiiri ekseninde yayınladığımız bir şarkı. Önümüzdeki dönemde de yine Metin Altıok’tan bestelediğimiz bir şarkımız var, onun dışında da kendi yazdığımız sözlerden oluşan şarkılar var, bunları yayınlamaya devam edeceğiz.
-Albümün bir teması var mıydı ve insanların albüme verdiği tepkiler nasıl?
Albümün bütünlük olarak özel bir teması yok ama şarkılardan baktığımızda şunu söyleyebiliyoruz: Özellikle insanlığın varoluş sorunlarını tartışan, anlamaya çalışan ve sorularını soran, modern çağın en önemli sorunlarından biri olan çevre ve insan ilişkisine değinen şarkılar var daha çok. Şarkıların her birine reaksiyonlar görece farklı. Mesela Ey Kör çok beğenilip konuşuldu ama diğer şarkılarımız da beğenildi. Ama her birine tepkiler farklı oldu.
“DİRENMEK ADINA ÜRETMEYE DEVAM ETMELİYİZ”
-Yasakların yoğunlaştığı bugünlerde bu tür çalışmaların önemi nedir ve 2023 yılı için mesajınız nedir?
Genelde kötü yıllar yaşıyoruz. Son 30-40 yıla bakarsak çok umutlu değiliz. İnsanın umudunu kıran çok şeyler yaşanıyor ve bu durum giderek daha da katmerleşiyor. Süreç iyiden ve güzelden yana değil gibi. Ama biz hâlükârda var olmaya devam ediyoruz. Konserler yasaklanıyor, konser salonları bize açılmıyor. Yasaklar çerçevesinden bakarsak üretmek en önemli direniştir. Onun için üretmeye devam etmek, sözünü söylemeye devam etmek, kendini müzikle, şiirle var etmeye devam etmek önemli. Direnmek adına üretmeye devam etmeliyiz. Yeni yıl mesajımızda da her şeye rağmen bütün insanlığa umutlu, mutlu, huzurlu bir yıl diliyorum. Artık güzellikler bu güzel dünyaya ve hepimize yakışır.
PİRHA-Dersimli sanatçı Yılmaz Çelik, yaklaşık 3 yıl süren çalışmalarının ardından Kırmanckî’de ‘Işığın süzmesi’ anlamına gelen Trijda albümünü çıkardı.
Dersimli sanatçı Yılmaz Çelik, yaklaşık 3 yıl süren çalışmalarının ardından Trijda ismini verdiği albümünü çıkardı. Kırmancki’de “ışığın süzmesi” anlamına gelen Trijda albümü yakın zamanda hayatını kaybeden Kalan Müzik’in kurucusu Hasan Saltık’a ithaf edildi.
Kalan Müzik etiketiyle piyasaya çıkan albümün yönetmenliğini Erdal Erzincan, aranjörlüğünü Sinan Cem Eroğlu ve Önder Meral üstlenirken, tonmaister olarak ise Ertan Keser çalışmalara dahil oldu. Üç yılda hazırlanan albümde 10 eser yer alıyor.
PİRHA – Sanatçı Hasan Ali’nin 2014’de çıkardığı ‘Zeri ra’ albümünden sonra Kırmancki, Kurmanci ve Türkçe toplam 14 eserden oluşan ‘Budela’ albümü KOM ve MİR Müzikten çıktı. PİRHA’ya konuşan Hasan Ali, “Bu albümün eserleri bu albümün gitmesi gereken yer aslında mana dünyamızda mülkiyetten uzak, insanı esas alan, insan-ı kamil olma yolunda bir tuğla örme ya da bir adım atma adına projelendirilmiş bir söylemdir” dedi.
HABERİN VİDEOSU
1977 yılında Erzincan’ın Tercan ilçesine bağlı Başbudak Köyü’nde doğan Hasan Ali Sezer, 2002 yılından beri İstanbul’da sınıf öğretmenliği yapıyor. Söz yazarlığı, besteci ve yorumcu kişiliğine, üniversite yıllarında kurduğu müzik grubuyla başladı. Muhalif kimliğiyle de tanınan ve şu ana kadar üç albümü çıkan Hasan Ali, diğer albümlerinde olduğu gibi son çıkarttığı albümde de yok olma tehlikesiyle yüz yüze olan Kırmancki (Zazaca) şarkılar yer alıyor. ‘Budela’ albümü 14 eserden oluşuyor. Altısı kendisine diğerleri ise Pir Sultan, Hıdır Ağırdağ, Ali Haydar Güçlü, Ekin Turan, İbrahim Çelebi ve Tacim Yıldız’a ait. Eserlerini de yeni bir ezgiyle duyurma ihtiyacı duymuş.
Yeni albümüne ilişkin PİRHA’ya konuşan Hasan Ali, müzik hayatına nasıl başladığını, albümlerinde nelere dikkat ettiğini, neyin önemli olduğunu ve son ‘Budela’ albümüne dair birçok soruyu cevapladı.
Müzik hayatınız nasıl başladı?
Benim müzik hayatım öncelikli olarak üniversitede başladı. Üniversitede ben bir öğrenci derneği başkanıydım alternatif müzik alanına dair ihtiyaçlarımız, kaygılarımız, sıkıntılarımız vardı. Bunun üzerinden bir arayışın içerisindeydik ve doğal olarak da o arayış bir noktada gelip bizi buldu. Üniversitede özellikle üniversite gençliğinin sorunları üzerinden örgütlenme yaparken de ayrıca Türkiye toplumu içerisinde var olan ezilen bütün kesimlerin müziklerini dinleyerek bir şekilde kendimizi ifade etmeye çalıştık. Her Alevi çocuğunun yaşadığı durumların benzerini bizler de yaşadık. Evimizde eski ozanların şarkı ve türküleriyle büyüdük. Doğal olarak yaşama bir şey katabilme adına da kendi kültürümüzü, kendi dilimizi, kendi kimliğimizi esas alarak yürümeyi, oradan bir şekilde yol kat etmeyi tercih ettik. Doğalında müzik hayatına böylece start vermiş oldum. Profesyonel müziğe 2009’da başladım ve ilk albümüm de 2009 yılında çıktı. 2009 itibariyle gelişen profesyonel müzik hayatım şimdi bu yeni albümle birlikte farklı bir evreye dönüştü.
Peki, bundan önce çıkardığınız 3 albümde neye önem verdiniz? Neyin üzerinde durdunuz?
İlk albümüm olan ‘Rüzgar’ albümünü 2009’da çıkardım. Ağırlıklı olarak kendi eserlerim ve bestelerimin olduğu bir albümdü. Çoğunluğu Türkçe olan albümümde iki tane Zazaca eserim vardı. Ne tesadüftür ki o iki eser kitleler tarafından çok ciddi beğeni aldı. Bu beğeni sonrası ben ikinci albümüm Şemige (Eşik) albümümü yarı Türkçe yarı Zazaca Türkülerle eşit yaptım. Sonrasında baktık ki oradaki Zazaki eserlerimiz pozitif yönde daha ciddi tepki alıyor üçüncü albümüm 2014’te Zeri Ra’yı çıkardım. Zeri Ra, albümümde daha çok Alevi inancının, kültürünün diğer dillerdeki ifade edilişine yer verdim. Ve bundan dolayı halktan çok ciddi bir geri dönüşüm aldım. En çok dinlenen ve bilinen ‘Heyder’ eseri ‘Zeri Ra’ albümümde yer alıyordu. Onun dışında Kırmancki dediğimiz Zazaki eserler gerçekten ciddi anlamda insanların ruhuna işledi ve bu doğrultuda yaptığımız çalışmalar belli bir kitleye ulaşmış oldu.
“BEDRİ RAHMİ DER Kİ: 3 DİL BİLECEKSİNİZ”
Bu son albümü yaparken de bu yürüdüğümüz yolu esas aldım. İlk albümümde iki Kırmancki eser yer alırken ikinci albümümde yarı yarıya, üçüncü ve dördüncü albümde Kırmancki eserler Türkçe eserleri aşmış düzeydedir. Bedri Rahmi Eyüpoğlu’nun çok güzel bir sözü vardır. Der ki ‘Ne zaman bir köy türküsü dinlesem şairliğimden utanırım’ ve der ki ‘En azından 3 dil bileceksiniz. Biri anadiliniz size ana sütü kadar değerli ve ucuz ve bedava.’ O üç dil şimdi benim bugün Kırmacki üzerinde çalışma yapmama yol gösteren şeylerden biridir.
“KIRMANCKİ YOK OLMAKLA YÜZYÜZE”
Son albümünüzde de ana dilinize geniş yer vermişsiniz. Şöyle bir şey gördük; her yeni albümünüzde ana dil kullanımına daha fazla yer veriyorsunuz. Peki sizce ana dilinizin kullanımı neden daha önemli?
Şunu söyleyeyim belki çok iddialı bir söz olacak ama Kırmancki müzikal literatürde aslında özel bir dildir. Kırmancki yani Zazaki olarak söylenen ezgilerin fonetiği, diyalektiği diğer dillere nazaran daha estetik duruyor müziğin üzerinde. Müzikte birinci ve önemli olan şey budur. Çünkü sanatın genel arayışı estetik üzerinedir. Bu estetiği bugün de çok rahat yakalayabilirsiniz. İkincisi ve en önemlisi bu dil yok olmakla yüz yüze. Bugün çocuklarımız bu dili konuşamaz durumdalar. Belki 10 yıl, 20 yıl veya 50 yıl sonra bu dil yeryüzünden yok olacak. Böyle bir tehlike ile karşı karşıyayız. Bu dili yaşatan en önemli şey bence klamlardır. Klam, Şuare şekilde adlandırılır Kırmancki içerisinde. Bu farklı adlandırmaların nedeni de yöresel ağızdan kaynaklıdır. Bu adlandırılmadan ziyade bu dilin ileri ki zamanda var olmasına katkı sunmuş olursunuz. Aslında bir gönül borcu. Diğer dillerde müzik yapmanın dezavantajları yok mu? Tabi ki var. Türkiye’de yaşıyorsunuz ve ağırlıklı egemen olan dil Türkçe. Bu dil üzerinden yaptığınız müzik daha çabuk kitlelere ulaşabilir, daha çok kitleyle etkileşim haline girebilir ve daha popüler olabilirsiniz. Ama kaygınız popüler olmaktan ziyade bir kültürü yaşatmak, bir dili yaşatmak. Bu olunca ve karşılık bulunca da doğalında bu tip çalışmalara daha ağırlık verdik. Bunu yansıtmak da benim için onur vericidir. Bunu temsil etmek, bunun kıyısında durmak ya da buna vakıf olmak bence milyonlar kazanmaktan daha önemli, değerli ve daha kıymetli bir şeydir.
“DAMLADAN DERYAYA TALİP OLMUŞ YOL EHLİNE BUDELA DENİR”
Son albümünüz olan Budela’ya gelecek olursak; ‘Budela’ ne demek? Albüme bu ismi verirken esin kaynağınız nedir?
‘Budela’ bestesini yaptığım bir deyişin içerisinde geçiyordu. Benim pirlerim Varto Rakasan’lıdır. Seyid Nesimi derler. Keramet sahibi olduklarına inanılır. Onun oğlu Ali Baba’nın cemler öncesi talipleriyle buluşmasında okuduğu duaları birlikteliğini sağlayan bir birleşimdir. ‘Budela’ aynı zamanda Seyid Nesim’nin dualarının kaynaklık ettiği bestesi bana ait olan bir eserdir. Neden peki albümü komple ‘Budela’ olarak tanımladık? Çünkü biz şöyle düşündük damladan deryaya talip olmuş yol ehline ‘Budela’ denir. ‘Budela’ birçok kelime gibi Türkçeye özü boşaltılarak geçmiş. Mesela ‘adi’ sözü Ezidilerin en üst mertebesinde olan kişinin ismidir. Ama bunu dejenere etme adına adi normal hayatta, argoda lümpende kullanılan bir söylemdir. ‘Budela’ da aynı şekilde Türkçede saf, deli ya da bir şey bilmeyen, aklı ermeyen anlamında kullanılıyor. Aslında Budela dinsel anlamda yedilerin ismi olarak tanımlanmıştır. Sırra eren, sırra kadem basan ama yedi yerde aynı anda görülebilen ulu kişilere, abdal kişilere Budela denmiştir. Bizim bölgede Budelayı Xaq derler ya da Budelayı Qureyş derler. Yani bu kişiler aslında ermiş, abdal konumunda olan kişilerdir. Bu yolu yürürken dünyanın bütün çıkarlarından muaf tutarlar kendilerini. Ne senin yazdığın kuralları, ne onun belirlediği çıkarları, ne benim ördüğüm duvarları hiçbirini kâle almazlar. Onlar bu dünyada gelip geçici ve bir nesnenin, doğanın herhangi bir parçası şeklinde yaşam sürdüren kişilerdir.
“KENDİ ÖZ SUYUYLA BESLENEN İNSANLARA İHTİYACIMIZ VAR”
Budela’da albüme şöyle kaynaklık etti. Aslında bizim mülkiyetten uzaklaşmış, insanı, doğayı, tabiatı daha iyi anlayan, çıkar dünyasının yarattığı savaşlara karşı bir şekilde bent olmak isteyen kendi özünü yitirmemiş, kendi öz suyuyla beslenen insanlara ihtiyacımız var. Dünyayı yeniden yaratacak olan ya da yeniden ona anlam katacak olan insanlar bunlar. O yüzden Budela’nın bir sonraki aşamasının en azından söylediğimiz eserler babında yaptığımızda buna işaret ettiğini gördük. Yani ben kendimi bir Budela olarak tanımlamıyorum. Bu albümün eserleri bu albümün gitmesi gereken yer aslında mana dünyamızda mülkiyetten uzak, insanı esas alan, insan-ı kamil olma yolunda bir tuğla örme ya da bir adım atma adına projelendirilmiş bir söylemdir Budela. Albüme bu anlamda aldığım tepkiler de genelde iyi. Umarım ona erişen, onu dileyen, onunla hemhal olan insanlar bunun farkına varırlar. Bir de albüm tanıtımımızda şunu ifade ettik: Bu çıkarlar dünyası, bu çıkarlar dünyasından bir çıkar yol aramak isteyenler kırkların ceminde hemhal oldukları o vakit iyiyle kötü, güzel ile çirkin, yüksek ile alçak arasında bir patikada kendini bulurlar ve o patika kıvrıla, kıvrıla uzanmıştır. Yani o bir dervişin çile yürütmesi gereken anlamda bir patikadır. O yüzden bu insanlar kadim insanlar, değeri bilinmeyen, değeri keşfedilmemiş insanlar ki bugün Ortadoğu’nun bütününü ele aldığınızda bunun ne kadar büyük ihtiyaç olduğunu daha iyi görmüş oluyor insan.
“GELENEKSEL VE MODERN YAKLAŞIM BİRARADA”
Peki ‘Budela’ albümü kaç eserden oluşuyor ve kimin eserleri var?
‘Budela’ albümü 14 eserden oluşuyor. Bu 14 eser içerisinde 6 tane beste bana ait. Onun dışında kalan eserlerin Kırmancki olan boyutunda Dersim diline yani Kırmancki üzerinden bu dile emek vermiş Dersimli ozanlarımız var. İşte en başta Ozan Rençber var, Hıdır Ağırdağ , Ali Haydar Güçlü, Ekin Turan, Bülent Özcan, İbrahim Çelebi, eskilerden Dertli Kemter, Maraş bölgesi hakikatçilerinden Tacım Yıldız, Pir Sultan Abdal’ın eserleri var. Bunların genelde eserlerini ben yeni bir ezgiyle duyurma ihtiyacı duydum. Örneğin Tacim Dede’nin, Pir Sultan’ın, Dertli Kemter’in, İbrahim Çelebi’nin müzik ve bestesini ben yaptım. Yani bu besteler genelde şu kaygıyla yapıldı; önceki yapılan müziklerin kitlelerle buluşma açısından eksik kaldığına inandığım için bu çalışmayı birebir baştan bir atölye çalışması gibi yapmak istedim. Buradan iki yaklaşım yürüttüm albümü yaparken. Birincisi modern yaklaşım, diğeri geleneksel yaklaşım. Bu iki yaklaşımı da albümün içerisinde bulabilirler. Yani geleneksel yaklaşımdaki eserlerin çoğu akustik eserlerdir. Akustik yapılmış diğer eserler biraz daha dijital biraz daha batı enstrümanlarıyla renklendirilmiş eserler. İkisi bir arada olur mu diye öncesinde birçok sıkıntım oluştu ama şu an çok iyi. Yani ikisini beraber vermek daha iyi oldu.
Albümünüzde başka hangi dillerde eserler var?
Albümde 14 tane eser var. Bu eserlerden 7’si Kırmancki, 2 tanesi Kurmanci dediğimiz biri Malatya yöresine ait, biri de Koçgiri yöresine ait eser. Koçgiri bölgesine ait olan eser Türkçe, Kürtçe bir eser. Onun dışında kalan 5 eserde Türkçe eserler. Bu eserleri bu defasında bölgesel bir kaygıyla örmedik aslında. Şimdi Maraş’tan Koçgiri’ye, Koçgiri’den Kürecik’e, Malatya’ya, Malatya’dan Kayseri’ye, Kırkısrak’a, Kırkısrak’tan tutun Dersim’e Erzincan’a buralara yayılmış bir albüm konseptimiz var. Bunun nedeni de şu aslında; Dersim algısının Tunceli’den ibaret olmadığının vurgusu var albümde. Çünkü Dersim çok büyük bir eyalet. Bugün Dersim’den göç etmek zorunda kalmış, yüzlerce yıl önce başka yerlere yerleşmiş insanlar var. Oralı olduklarını düşünenler var. Doğalında bunun bir bütün olduğu bütünselliğin de bu şekilde ifade edilebileceği kaygısı üzerinden yürüdük.
“AYNI DİLİ KONUŞAN, AYNI İNANCI TAŞIYAN İNSANLARI BİR ARADA TUTABİLME KAYGISI VARDI”
Dersim yöresine ait eserlerden biri ve en önemlisi benim daha önce akustik olarak seslendirdiğim sosyal medyada ciddi etki yaratan eserlerden biriydi. Ozan Rençber’in ‘Derdo’ eserine biz gittik Dersim’de bir klip çektik. O eseri hem Dersim’in coğrafi yönüne hem de Dersim’in yaşadığı durumu aşikar etmek için böyle bir ihtiyacın içerisine girdik. Ayrıca albümümüzde Varto yöresinin büyük ozanlarından olan Baba Devreş’e ait bir eser var. Baba Devreş ‘Roza Şaye’ eseri Dersim 38’i anlatan ama Dersim 38’i sadece bir yöntem üzerinden anlatmamış yani orada yaşanan zulmü de anlatmış, orada yaşanan kahramanlığı da anlatmış. Yaklaşık 7 dakika sürüyor eser. O zaman selinin de bir anlamı var benim için. Yani daha doğrusu komplike bir şey yapmaya çalıştık, bölmeye çalıştık belgelere dahi dağıtmaya çalıştık. Buna ihtiyaç vardı diye düşünüyorum. Çünkü şu sanal ayrışmayı işte sen Vartolusun, sen Erzincanlısın, sen Erzurumlusun, sen Dersimlisin ya da Tuncelilisin ayrışmasını ortadan kaldırabilecek dil, kimlik, inanç noktasında birleşen aynı dili konuşan, aynı inancı taşıyan, aynı kültüre sahip insanları bir arada tutabilme kaygısı da vardı. O yüzden bu konsepti değerli ve anlamlı buldum ve bunun üzerinden yürüdüm.
“ALBÜMÜN İLK TANITIM KONSERLERİNİ DERSİM MAMİKİ’DE YAPACAĞIZ”
Klip çektik dediniz. Albüm tanıtım konserleriniz oldu mu?
Albüm daha yeni çıktı. O yüzden henüz bu fiiliyata geçmedi. Ama şöyle bir projemiz var; öncelikli olarak ilk albüm tanıtım konserini Dersim’de organize edeceğiz. Tarihide belli. Umarım bir aksaklık olmazsa 4 Kasım’da ilk albüm tanıtım konserini Dersim Mamiki’de yapacağız. Çünkü albümün eserlerinin genelde hitap ettiği kitle, alan, coğrafya orası olduğu için bunu çok önemli ve değerli buluyorum. İstanbul’da kentlere sığınıp kalmak veya daralıp kalmak çok doğru değil. Yani kültürü yoğun yaşayan insanlara bunu ulaştırmak daha önemli daha elzem diye düşünüyorum. Onun dışında tabi ki Ankara, İzmir, İstanbul konserleri yapacağız ama bununla da sınırlı değil yurtdışı üzerinden dört, beş tane tanıtım konseri planlıyoruz. İşte Frankfurt, Paris, Londra, Viyana buralarda tanıtım konserleri yapacağız. Yani bu albümü herkese ulaştırma adına, canlı ulaştırma adına elimizden ne geliyorsa onu yapacağız. Bu anlamda birçok dostlarımız bize destek sunuyorlar. Desteklerini esirgemiyorlar. Onu da ifade etmek istiyorum.
Albümünüz çıktı, şu ana kadar nasıl tepkiler aldınız?
Çok ilginçtir teaseri yayınladığımızda on binlerce insan ilgi gösterdi buna. Şu an itibariyle teaserin gördüğü ilgi normal standartlarda eser üzerinde görülen ilgileri aşmış durumda. Çünkü teaserlar çok fazla dinlenmez normalde. Bir dinlenir, iki dinlenir, üç es geçilir. Öyledir. Ama benim için de şaşırtıcı oldu çünkü biz bunu bir promosyon çalışması olarak örgütledik zaten. Albüm çıkmadan bir ay öncesinden bu tanıtımlara başladık. Albüm çıkmadan üç ay öncesinden albümün klipini yaptık. Sonu itibariyle tepkiler çok güzel. Çünkü çok modern işler de yaptık. Hedefine ulaşacağına çok fazlasıyla inanıyorum. Her ne kadar televizyonlarımız kapatılmış olsa da klibimizin yayınlanacağı mecralar olmamış olsa da ama biz kendi alternatif alanlarımızı yaratıp bizim sesimizi kısmaya, bizim müziğimizi susturmaya çalışanlara bir nebze cevap olmak isteriz. Bu anlamda Tv10’da çok önemliydi benim için.
“TV10 EZİLMİŞLERİN BİR KELAMIYDI”
Tv10 kapatılalı bir yıl oldu. Siz de Tv10’da bir yıl boyunca program yaptınız. Aslında siz TV10’la kendi kitlenize sesinizi çok net olarak duyurabiliyordunuz. Şimdi klip yaptınız ama yayınlayabileceğiniz televizyon kanalı yok. Tv10 sizin için neyi ifade ediyordu?
Tv10 aslında kapatılma gerekçesi ne kadar absürt olsa da özü itibariyle bu ülkede yaşayanların inançsal anlamda ezilmiş olanların, kimlik olarak ezilmiş olanların bir kelamıydı. Yani o kelam oradan doğru yayılıyordu. Sadece bu kimliksel ya da inançsal düzeyde olan bir şey de değildi. Yani işçiler, emekçiler orada bir şekilde kendi haberlerine ulaşabiliyorlardı. Bunu ifade edebiliyorlardı. Bir mecraydı onlar için. Yani bu burjuva medyanın hepsini toplasanız bir Tv10 yapmaz. Çünkü Tv10’da hem lokma usulü bir algı vardı hem de herkese açıktı. Yani isteyen oraya telefon açık derdini canlı yayında ifade edebiliyordu. Bu mecranın kapatılmasının, bu mevziinin dağıtılmasının temel nedeni de insanların birbiriyle etkileşimini daraltma ve onları yok etme perspektifidir.
“O SU YOLUNU BULUP DEVAM EDECEK”
Hayranım olan, beni izleyen dinleyen insanlardan aldığım genel tepki ‘Çok güzel klip yapmışsın nerede yayınlayacaksın?’ diyor. ‘Çok güzel albüm yapmışsın nasıl duyuracaksın?’ Bu kaygıyı sadece ben değil dinleyiciler de yaşıyor. Çünkü hakikaten Hakk’ın ve Hakikatin Sesi şiarıyla yola çıkmış ve milyonlara ulaşabilmiş bir televizyon şimdi de baskıyla, zorla bir şekilde alaşağı edilmiş ve kitleler o noktada kendi alternatiflerini yaratma ihtiyacı duyuyorlar. Nasıl yaratıyorlar bunu sizi takip ederek, sosyal medya üzerinden bir şekilde ağ kurarak ya da kendine alternatif saydığı haber ajanslarından, gazetelerden bir şekilde ucuna tutunarak sürdürmeye çalışıyorlar. Ama ben şuna inanıyorum yani bunun sesi ne kadar güçlü çıkarsa bu yine aynı şekilde eskisi gibi kendine bir mecra yaratacak. O su yolunu bulup, devam edecek.
Yani benim için Tv10 çok değerli bir kurum. Sadece oraya emek verdiğimden kaynaklı değil bu oranın işleyiş biçimi, oranın algısı, oranın insanlarla olan ilişkileri ve insanların ona bakış açısıyla bir değer. O değeri yakalayabilecek yani şu an bir medya kurumunun yani görsel sunum yapan televizyon niteliğindeki bir medya kurumunun olduğunu düşünmüyorum. O yüzden umarım bizler kendi alternatiflerini yeniden yaratma çabası içerisine girip bu buzu kırarız diye düşünüyorum. Ondan sonrası zaten bir şekilde kitlelere ulaşacak. Sadece Tv10 değil, Tv10 ile birlikte kapatılan bir sürü televizyon var, bir sürü yayın organı var. Bizim gibi alternatif müzik yapan ya da bir dilin, bir inancın, bir kültürün meramını ortaya çıkarmaya çalışan insanlar artık maalesef ki maalesef sadece sosyal medya üzerinden bir çırpınış içerisindeler. Ben bir an önce Tv10 mantığıyla yoğrulmuş, onun bilinciyle yola çıkmış bir yapılanmaya, bir görsel medyaya çok ihtiyaç olduğunu düşünüyorum.
Son olarak Türkiye’de yaşananlardan bağımsız değilsiniz bir sanatçı olarak. Yaşananlar hakkında ne söylemek istersiniz?
Ölü toprağı serpilmiş bir ülkedeyiz. Bütün her şeye bir şekilde kilit vurulmuş. Ama bir tek şeyi kıramazlar o da umudun yarattığı cesaret. Şimdi ben insanların elbette ki umudunun biraz sönümlendiğini görebiliyorum. Bunu reaksiyon olarak çok ciddi ortaya koyamadıklarını da görüyorum. Ama bu birikme bence bir volkana dönüşme olasılığı olan bir birikmedir. O olduğu taktirde bugün yaşadığımız bize korku cumhuriyetini, korku toplumunu dayatanlara en büyük cevap olacak. Bugün birçok siyasi, fikrinden ve zikrinden kaynaklı cezaevlerinde yatıyor. Bugün sanatçılar değişik cezalara çarptırılıyor. Bunun ötesinde suskun kalmak ya da onu ifade etmemek bir anlamda egemenlerden yana olma pozisyonunu da beraberinde getiriyor. Çünkü ezilenlerin kendine sıkı sıkıya sarılmak ve bir olmaktan başka hiçbir çaresi yoktur. Yani ezenlerin ortaya koyduğu ezme reaksiyonunu ortadan kaldıracak yegâne güç odur. O yüzden sanatın da böyle bir gücü var. Sanat suskun olduğu müddetçe, biçare olduğu müddetçe sözün ve kelamını esirgediği müddetçe biz buradan çıkamayacağız büyük olasılıkla. O yüzden bence müziğin sesi ya da sanatın sesi her şeyi eski haline eski noktasına getirecektir diye düşünüyorum.
Hasan Ali, söyleyişimizden sonra ‘Roza Şaye’ ve ‘Tekkemiz Meyhane’ eserlerini seslendirdi.
PİRHA – Maraş Elbistan’lı olan Hakikatçi geleneğinin önemli ozanlarında biri Tacım Yıldız’ın oğlu Ali Yıldız’ın ‘Hakikat Şehri’ albümü Kalan Müzik’ten çıktı. Maraş yöresi ozanlarının eserlerinin yer aldığı albüm 16 eserden oluşuyor. Albümün tamamında cura enstrümanını kullanan Yıldız, “Bir hakikatçı ve Alevi olarak çalmak ve söylemek özümüzde var” dedi.
Maraş Elbistan’da yaşayan Ali Yıldız, geçtiğimiz günlerde Kalan Müzik’ten çıkan ‘Hakikat Şehri’ albümünü PİRHA’ya değerlendirdi.
“HAKİKATÇILAR BANA YOL REHBERLİĞİ YAPTILAR”
Saz ve cura çalmayı dedesinden öğrendiğini söyleyen Yıldız, merakla başladığı bu yolda arşiv tutarak ve gezip görerek bugüne geldiğini belirterek şunları dile getirdi:
“Curayı kim icra ediyor ve daha iyi daha güzel kim çalıyor diye merak başladı. Dedem, babam ve ailede cura çalınca insanda direk bir merak oluşuyor. İki telli saz veya cura dediğimiz o müzik aleti seni zaten o arayış içine ister istemez götürüyor. Yaşayan dedeleri, Hakikatçıları ve Alevi Bektaşi geleneğine mensup tüm kesimleri tek tek gezip görmeye çalıştım. Onlar ile oturdum kayıtlar aldım, arşivler yaptım ve bana yol rehberliği ettiler. Nasıl durulacağını, nasıl yapılacağını onlardan öğrendim.”
“KUTSAL TOPRAKLAR”
Elbistan’ı Şehri Hakikat yani Hakikat şehri’ne benzeten Ali Yıldız, “Bu topraklarda Nesimi Çimen, Mazlum Çimen, Halil Öztopraklar, Ali Haki Etnalar, Perişan Güzeller ve Mahsuni Şerif’i barındıran topraklar. Bu topraklar benim için diğer adı ile kutsal topraklardır” dedi.
“BİRİKTİRMEK İSTEDİM ÇÜNKÜ KAYBOLUYORDU, KIYMETİ BİLİNMİYORDU”
Arşiv tuttuğunu ve buna nasıl başladığını ise şöyle anlatıyor Yıldız:
“Biriktirmek istedim çünkü kayboluyordu tüm bunlar kıymeti bilinmiyordu. Bunu kendi atamdan Tacım Babamdan gördüm. Babam dedemin kayıtlarını 1984’te almıştı. Ve bunları görünce kaybolmasını istemedim gün yüzünde kalmasını istedim. Bunların hepsini köylere giderek yaşlı adamlardan, çalanlardan ya da eski kasetlerde kayıtlı halde buldum, biriktirdim ve topladım. Tüm bu kayıtların hepsini tek tek dinleyip temize aldım. Kaset ortamından bilgisayar ortamına kayıt aldım. Ve bunları dinleyerek icra etmeye başladım. Yapılan müzikleri kimler söylemiş, kimler nasıl seslendirmiş, elektrik yok, teknoloji yok, curalar kırık, eksi perdeli sazlar tüm bu zor şartlarda yapılan eserleri kayıt altına aldım.”
“Bir hakikatçı ve Alevi olarak çalmak ve söylemek özümüzde var” diyen Ali Yıldız, Gönül gözüyle görmeye ve çalmaya başladığını söyledi. Yıldız, “Tacım dede ve Perişan dedenin kasetleri ile büyüdüm, onların yaptığı deyiş ve türkülerin tınısı seni çekiyor. Çünkü onların öyle bir felsefesi ve dünyaya bakış açısı var ki… Ancak hissettikçe bunları cura ile dışa vurma gayreti gösteriyorum” dedi.
BİRÇOK BÖLGEYİ YANSITAN HARMANLANMIŞ GELENEKSEL BİR ALBÜM
Küçük yaştan itibaren dedesi Tacım Yıldız’ın yanında büyüyen ve cura ile tanışan Ali Yıldız, ‘Hakikat Şehri’ albümünü çıkarmaya nasıl başladığını ise şöyle anlatıyor:
“Ben iki telli curayı çalıyorum ancak hiç söylemedim. Daha çok sahnelerde ve ortamlarda sanatçılara çaldım. Her zaman gittiğim bir saz ve müzik evi vardı. Bir gün yine oraya gittiğimde orayı işleten Cengiz abimiz ‘hadi kalk gidelim sana albüm yapalım’ dedi. Çünkü böyle bir şey ne benim aklımda vardı ne de hayalimde vardı. Babam Hakikatçı olduğu için bir eserinin ismi Hakikat Şehri’ydi. O eserden yola çıktık. Şehri Hakikat albümüm on altı eserden oluşuyor. Bu albümde altı, yedi babamın eseri, Nesmi Çimen’nin, Virani Baba’nın, Melülü Baba’nın, Pir Sultan Abdal’ın, Şahatay’ın eserleri var. Bütün ulu ozanların hemen hemen eserleri var. Dedemin, elektriklerin olmadığı bir süreçte pil ile kayıt aldığı bir eser de var. Babamın eserini dinleyince albümün adını Hakikat Şehri koymayı düşündük. Dersim, Adıyaman, Sivas, Maraş Pazarcık, Elbistan, Malatya ve birçok bölgeyi yansıtan eserler ile harmanlanmış geleneksel bir albüm oluşturduk. Bu albüm ile aynı zamanda hangi yörelerde icra edildiğini gün yüzüne çıkardık” dedi.
BABASIYLA DÜET
Albümdeki eserlerin çoğunun babasına ait olduğunu ifade eden Yıldız, “Hakikatçı geleneğinde kalan bir babam olduğu için üç eser ona söylettik. Bugüne kadar Türkiye’de parmakla sayacak kadar kişi babası ile düet yapabilmiştir. Bu yüzden kendi adıma bu albümüm benim için onur ve şeref mertebesi taşımaktadır. Benim için onur verici oldu” diye konuştu.
“Albümümdeki parçaların söz ve müziklerinin çoğunun hiçbiri piyasada yok” diyen Yıldız, albümü anlamlı kılan tarafının da bu olduğunu belirtti. Yıldız, “Bu albümdeki amacım eski bilinmeyen eserleri gün yüzüne çıkarmak. Halen birçok Alevi Bektaşi ve Haikikatçı geleneğine ait birçok deyiş ve türkü duyulmamış ve bilinmiyor. Tüm bunları bulup geleceğe taşıyacağız. Çünkü geçmişi olmayanın geleceği de olmaz. İnsanlığa dair bir nebze hizmet ettiysem ne mutlu bana.”
HAYDAR ALKAŞ’IN ANISINA
Üç yıl önce hayatını kaybeden Alevi kültürünün taşıyıcısı ve cura ustası olan Kürecikli Haydar Alkaş’ın 150 yıllık curasını ‘Hakikat Şehri’ albümünde çalan Ali Yıldız, Haydar Alkaş’ı şöyle anlattı:
“Haydar Alkaş ile muhabbetim ve tanışmışlığım oldu. Birlikte cura çalıp söyledik. Eskilerden bugüne nasıl geldiğini sordum. Yüz elli gram bir ağırlığı olmayan bir curası vardı. Her tarafı delik deşikti ama halen o sesi aynı şekilde çıkarıyordu. O cura bana kaldı. Ve o curayı Haydar Alkaş’ın anısına ben halen Ruzba yani eski dilde cura olarak seslendirdim albümümde. Ve onun resmini de koydum albüme. Ne kadar yaşayacağımı bilmiyorum ama Haydar Alkaş’ın curası hep benimle olacak” dedi.
DEVAMI GELECEK
Son olarak albümle ilgili olumlu tepkiler aldığını söyleyen Yıldız, “Belki de babamın yapmak istediğini ben yaptım. Benim için gayet olumlu bir albüm oldu. İlerleyen zamanlarda ne olur ne olmaz bilinmez ama tabi ki devamı gelecektir” dedi.
PİRHA-Öğrencilik yıllarında müzik hayatına atılan Sanatçı Olgun Eren’in ilk albümü ‘LIV’ geçtiğimiz günlerde müzik marketlerde yerini aldı. Eren, kımıldayış anlamına gelen Liv ile uzun bekleyişten sonra yaptığı ilk çalışmayı ve hareketliliği anlatıyor.
HABERİN VİDEOSU
Adıyamanlı Alevi sanatçı Olgun Eren’in “LIV” adlı albümü KOM Müzik’ten çıktı. Eren, bir hafta önce müzik marketlerde yerini alan albümüne ilişkin PİRHA’ya konuştu.
“Albüm çalışmam öğrencilik yıllarıma denk geldiği için uzun bir zaman aldı” diyen genç sanatçı Olgun Eren’in yaklaşık üç buçuk yıllık bir emeğin ürünü olan “LIV” de yer alan tüm şarkıların bestesi kendisine ait.
Eren, “Bunları toplumla paylaşmak benim için bir heyecan sayılmaktadır. Çünkü beğenip beğenmeyecekleri konusunda çok büyük bir merak içindeyim” diyerek albüm isminin nasıl oluştuğunu şöyle anlattı:
HER ŞARKININ AYRI BİR HİKAYESİ VAR
“Liv Kürtçede kımıldayış, hareket anlamına geliyor. Neden Liv koydunuz derseniz? Çünkü uzun bir bekleyişten sonra yaptığım ilk çalışma ilk hareketlilik olduğu için adını Liv koydum albümün.”
“Birçok tarzda müzik yapıyorum ama daha çok kendi kültürümüzden kopmayacak şekilde bir albüm yaptım” diyen Eren, albümü yaparken hangi şarkıda hangi müzik aleti daha iyi gider şeklinde çalıştığını böylelikle belli bir tarzdan çok deneysel bir çalışma ortaya çıkardığını aktardı. Albümde yer alan şarkılarda herkesin kendini bulacağı bir öykü bulunduğunu düşünen Eren, her bir şarkının ayrı hikayesinin olduğunu söyledi.
KARIN DÜNYAYA DÜŞÜŞÜ GİBİ…
Eren, bizim için de seslendirdiği ‘Berf’ şarkısının hikayesini de paylaştı:
“Bu albümde herkesi kapsayacak ve herkesin kendini bulacağı bir öykü bulunmaktadır. Çünkü kendi duygularımın yanı sıra birçok kişinin hayatından ve başından geçen olaylardan da esinlenerek yaptım albümü. Beni en çok etkileyen şarkı ise ‘BERF’ şarkısıdır. Berf’te anlatmak istediğim kardır. Bizim bölgede doğup büyüyen insanları yansıtan bir şarkıdır. Tıpkı bir karın dünyaya düşüşü gibi. Önce bembeyaz olan kar, yeryüzüne düştüğü andan itibaren kirlenmeye başlar.”
“ŞARKILARI DİNLETECEK KANAL KALMADI”
Albüme ilişkin olumlu tepkiler alan Eren, yeteri kadar albümlerini tanıtamamaktan şikâyetçi. Eren, “Çünkü kendimizi dinletecek, tanıtacak ve sahne alacağımız bir kanal kalmadı hepsi kapatıldı. Sadece arkadaşlar arasında fısıltı haber şeklinde paylaşılıyor ve dinleniyor albümüm. Yaptığım albümdeki şarkıların hepsinin tüm kanallarda yayınlanacak nitelikte olduğuna inanıyorum. Çünkü iyi bir iş çıkardığımızı düşünüyorum. Ancak yaptığımız müziğe ön yargılı yaklaşılmaktadır. Özelikle Kürtçe müzik yaptığımızdan insanlara ulaşması daha zor oluyor. Artık insanların bu ön yargılarını yıkacağını ve albümün her yerde yayınlanacağı inancındayım” dedi.
“KÜLTÜREL MİRAS BIRAKMAK İSTİYORUM”
Türkiye’de sanata ve sanatçıya önem verilmediğine dikkat çeken Eren, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Artık insanlar albüm almak yerine internet üzeri bedava indirip dinliyor. Ve konserlere de yeteri katılımın olmadığını düşünüyorum. Bu yönde kaygılarımın olmasına rağmen bu albümü yapmak istedim. Çünkü arkamızda bir kültürel miras bırakmak arzusu içindeyim. Pek öyle meşhur olmak gibi bir niyeti ve çabası içinde değilim.”
Öte yandan albümde bir deyişin de yer aldığını hatırlatan Olgun Eren, “Ancak Alevi kültüründen geldiğim için ileri ki süreçte deyişlere yönelik bir çalışmam olacak. Bir Alevi müzisyen olarak insanların daha iyi işler yapmasını istiyorum” dedi.
PİRHA – Dersim’li sanatçı Ferhat Tunç’un yeni albümü “30 Yılın Ezgileri” çıktı. Albüm canlı konser performanslarından kayıt altına alınmış eserlerden oluşuyor.
Sanatçı Ferhat Tunç, sanat hayatının 35. yılında yepyeni bir albümle dinleyicilerini sevindirdi. “30 Yılın Ezgileri” adını taşıyan ve Royem Müzik etiketiyle çıkan albümde, herkesin hafızasında yer edinmiş toplam 16 eser yer alıyor. Canlı konser performansından kayıt altına alınmış eserlerden oluşan ve dinleyiciye ulaştırılan albüme, şimdiden ilgi büyük.
Sanatçının canlı konserlerinden elde edilmiş albümde orkestra elemanları olarak davulda Okan Çınar, bas gitarda Hüsamettin Küçük, elektro gitarda Deniz Bayrak, saksafon&flütte Cafer İşleyen, klavyede Ramazan Şirin dikkat çekiyor. Orkestrada bağlamayı her zaman olduğu gibi sanatçının kendisi çalmış. Albümde sanatçının hafızalarda yer edinmiş “Vuruldu, Yaşamak Direnmektir, Firari Sevdam, Gülvatan, Metin’e Ağıt ve Vaylar Beni” ilk dikkati çeken eserler.
DİLDEN DİLE ÖZGÜRLÜK
Royem Müzik imzalı tanıtım yazısında “30 Yılın Ezgileri” albümünün sanatçının tanıklıkları ve yaşanmışlıklarının bir özeti olduğu belirtilerek şu bilgilere yer verildi.
“Sanat hayatında otuz beş yılını geride bırakan Ferhat Tunç’un gerek kişisel, gerekse sanatsal yaşamı fırtınalar içinde, tanıklıklarla geçmiştir. Her koşulda demokrasi, barış, kardeşlik, insan hakları ısrarcısı ve aktivisti olan Tunç, bu otuz beş yıllık sanat hayatına 23 albüm, Türkiye ile dünyanın birçok ülkesinde gerçekleştirdiği yüzlerce konser, ‘Zor zamanlar İnce Şarkılar’ adını taşıyan bir de kitap sığdırdı.
Tunç, 35 yıllık sanat yaşamında özgürlük şarkılarını dilden dile dolaştıran bir koşucu oldu. Sanatçı olmanın başını kuma gömmek olmadığını bilenlerdendi ve her zaman gökyüzündeki mavinin ısrarcısı oldu. Tarihin ve zamanın iki seyri vardı. Ya içi boş bir hayatın pembeliklerinin içinde olmak ya da fırtınalı denizlerde umuda yelken açmak…O, tüm zorluklara karşın gök kuşağının altından geçerek umudun zarifliğine doğru yürüdü. Tarih şarkıydı, şiirdi, çığlıktı, umuttu, sesti. Tüm bunların sesi oldu ve o ses otuz üç yıldır en gür haliyle gökyüzüne doğru yükselişini sürdürmeye devam ediyor.” (HABER MERKEZİ)