PİRHA-Ayten Öztürk Dersim’de JİTEM elemanı “Yeşil” kod adlı Mahmut Yıldırım tarafından 1992 tarihinde kaçırılıp işkence sonucu öldürülmüştü. Baba Hıdır Öztürk, “Kızım niçin öldürüldü? 1992 yılından beri hak ve adalet diye sızlanıyoruz fakat bir türlü bulamadık” dedi. Anne Dilif Öztürk ise “Benim kızıma bunu yapanlardan hesap sorulsun, adalet istiyorum. Adalet de katillerden yana, 30 yıldır ağlıyorum” diye konuştu.
Devlet içinde örgütlenmiş çetelerden biri olan, 1990’lı yıllardaki pek çok infazın sorumlusu olduğu bilinen kontrgerilla elemanı “Yeşil” kod adlı Mahmut Yıldırım, Dersim Başakçı köyünde oturan Ayten Öztürk’ün de cinayet failiydi. Ayten Öztürk, Dersim’de 27 Temmuz 1992 tarihinde “Yeşil” kod adlı JİTEM elemanı Mahmut Yıldırım tarafından kaçırılıp işkence sonucu öldürülmüş ve cansız bedeni 8 Ağustos 1992’de Elazığ’da bulunmuştu.
Ayten Öztürk’ün ailesi, 1992 yılından itibaren yaşadıklarını ve sürdürdükleri hukuk mücadelesini PİRHA‘ya anlattı.
“AİLE OLARAK BASKI ALTINDA KALDIK”
Acılı ve dertli bir baba olduğunu belirterek sözlerine başlayan Ayten Öztürk’ün babası Hıdır Öztürk, “7 çocuk babasıyım ve çocuklarımı okutmak için çabalar sarf ettim. Büyük çocuğum Aysel Öztürk, örgüte katıldı. Yıldırım Merkit ve Mazlum Doğan ile birlikte Diyarbakır’da Urfa yolunda yakalandı. Aysel 60 gün işkencede kaldı ama serini verdi sırrını vermedi. Aysel tutuklanıp, cezaevine girdi. Ayten’in siyasetle hiçbir ilgisi yoktu. Mazlum, işine gidip gelen ve ailesine saygı duyan birisiydi. Aysel’in yüzünden diğer çocuklarıma yöneldiler ve aile olarak baskı altında kaldık. Daha sonra Tunceli Jandarma Alay Komutanı bizi çağırdı, çocuklarıma nerede çalıştıklarını sordu. Çocuklarımı aşağıya indirdiler ve kızım Aysel’in fotoğrafını gösterdiler. Bizi çağırdıklarında odada sakallı birisi vardı. O, Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım’dı. Bizimle yapılan toplantıdan 1 ay sonra Ayten 27 Temmuz 1992 tarihinde Elazığ mezarlığında eli dışarıda kalmak suretiyle bir çoban tarafından bulundu. Bizi çağırdılar hastanede ama aile olarak biz tanıyamadık ama yıkandıktan sonra Ayten olduğunu gördük. Aradan 1 hafta geçtikten sonra bana vali tarafından lojmandan çıkmam için bir tebligat geldi” dedi.
“YARGITAY’DAN ÇIKACAK SONUCA GÖRE AİHM’E BAŞVURACAĞIZ”
Yaşanan olaylardan sonra çocuklarına baskı yapıldığını dile getiren Hıdır Öztürk, “Kızım ebeydi tayinini Kars’a çıkardılar, köy hizmetlerinde çalışan diğer kızımı Çankırı’ya tayinini çıkardılar. Kızım Aysel Öztürk de cezaevinden tahliye oldu ama her gün gözaltına alınıp, işkence ediliyordu. O da dayanamadı yurtdışına gitti. 2011 yılında 20 milletvekilinin imzasıyla müracaat ettim, kızımın dosyasının Meclis’te görüşülmesi için. 30 Mayıs 2012 tarihinde başbakana, cumhurbaşkanına ve Kemal Kılıçdaroğlu’na mektup yazdım ama bir cevap alamadım. Cumhurbaşkanının İzmir’de bir akrabası bizim eve geldi, bizim durumumuza ilişkin 30 Ekim 2012 tarihinde mektup yazdı. Aradan bir hafta geçmeden o kişiye telefon ediliyor ve bu işe karışmayın demişler. Dava Elazığ’da açıldı, daha sonra Ankara’ya gönderildi. 25 Eylül 2019 tarihinde yapılan duruşmada ifade vermiştim ama davadan bir türlü istediğimiz sonucu alamadık. Anayasa Mahkemesi hak ihlali kararı vermesine rağmen JİTEM Davası olarak devam ettirdiler. Şimdi dava Yargıtay’da çıkacak sonuca göre Avrupa İnsan hakları Mahkemesi’ne başvuru yapacağız” diye belirtti.
“KIZIM NİÇİN ÖLDÜRÜLDÜ?”
Hıdır Öztürk, 1992 yılından beri hak ve adalet aradığını vurgulayarak, şunları dile getirdi:
“1992 yılından beri hak ve adalet diye sızlanıyorum fakat bir türlü bulamadık. Savcılık doğru tahkikat yapmadı, otopsi raporu yanlış tutuldu. Bursa-Amedspor maçında Yeşil’in fotoğrafını açanlara dava açtım ama hiçbir sonuç alamadım. Demek ki devlet bu kişileri koruyor. Yeşil binlerce kişinin katilidir, sen niye bu insanı bulmuyorsun. Bizim ciğerimiz yanıyor, hiç mi acı hissiniz, vicdanınız yok. Kızım niçin öldürüldü? Devlet kendi vatandaşına düşmanlık eder mi? 1992 yılından beri adalet arıyorum, bu adalet hiç mi bize uğramıyor?”
“ADALET İSTİYORUM”
Ayten Öztürk’ün annesi Dilif Öztürk de “Benim kızıma bunu yapanlardan hesap sorulsun, adalet istiyorum. Zaten ülkede adalet yok. Eğer olsaydı kızımın katilleri cezasını çekerdi. Adalet de katillerden yana, 30 yıldır ağlıyorum” diye konuştu.
PİRHA – DEM Parti Halklar ve İnançlar Komisyonu, Gazi Katliamı’nın 29. yılında açıklama yaptı. 23 kişinin yaşamını yitirdiği katliamın devlet desteğiyle yapıldığını belirten komisyon sözcüleri, “Katliam sonrası çeşitli makamlarla ödüllendirilen sorumluların hepsi yargılanmalıdır” dedi.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Halklar ve İnançlar Komisyonu Eş Sözcüleri Yüksel Mutlu-Mahfuz Güleryüz, 12 Mart 1995’te faşistlerin yaptığı Gazi Katliamı’na dair açıklama yaptı.
22 kişinin yaşamını yitirdiği, yüzlerce kişinin de yaralandığı katliama ilişkin yapılan yazılı açıklamada, sorumlu olan tüm yetkililerin milletvekili ve bakan yapılarak ödüllendirildiği ifade edildi.
“SORUMLULAR MİLLETVEKİLİ VE BAKAN YAPILDI”
Halklar ve İnançlar Komisyonu Eş Sözcüleri Yüksel Mutlu ile Mahfuz Güleryüz, katliamda sorumluluğu olanların yeniden yargılanması gerektiğini belirterek şu ifadelere yer verdi:
“Gazi’de katledilen canlarımızı rahmet ve minnetle anıyoruz.
İstanbul Gazi Mahallesi’nde Alevilerin gittiği 3 kahvehanenin taranmasıyla başlayan ve farklı mahallelere yayılarak dört gün süren saldırılarda Gazi Mahallesi ve Ümraniye’de 23 canımız katledildi, 653 canımız yaralandı. Devlet güçlerinin, Alevi canları aleni olarak hedef aldığı görüntülerle sabit olmasına rağmen bugüne kadar katiller korundu. Hedef gözeterek birçok insanımızı katlettikleri görüntüler ve adli tıp raporlarıyla açıkça kanıtlanan katil polislere göstermelik cezalar verildi. Daha önceki pek çok katliamda olduğu gibi Gazi Katliamı’nda da sorumlu olan tüm yetkililer milletvekili ve bakan yapılarak ödüllendirildi.
Gazi ve Ümraniye’de yaşanan katliamı ne yazık ki bir hukuk katliamı izledi. İstanbul 12. Anadolu Ağır Ceza Mahkemesi, mağdur avukatlarının belirttiği hiçbir iddiayı araştırmadan ve AİHM kararında işaret edilen hiçbir çelişkiyi gidermeden yargılanan 231 polisin beraatine karar verdi ve 29 yıllık dosyayı zamanaşımına 2 yıl kala 18 Aralık 2023’te kapattı. Gazi Mahallesi bugün de devlet destekli uyuşturucu ve fuhuş çetelerine teslim edilmeye çalışılıyor. Kimliksizleştirip yozlaştırma yöntemiyle başka çeşit katliam ve asimilasyon saldırıları sürdürülüyor.
29 yıl önce gerçekleşen Gazi ve Ümraniye katliamlarıyla gerçek bir yüzleşme yapılması için öncelikle adalet sağlanmalıdır. Bunun için saldırının bütün kontrgerilla bağlantıları net bir şekilde ortaya konmalıdır. Dönemin İstanbul Valisi Hayri Kozakçıoğlu, İstanbul İl Emniyet Müdürü Necdet Menzir, İçişleri Bakanı Nahit Menteşe, Başbakanı Tansu Çiller, Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar ile Veli Küçük, Osman Gürbüz ve Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım başta olmak üzere katliam sonrası çeşitli makamlarla ödüllendirilen sorumluların hepsi yargılanmalıdır. Bu suçu devletin gücünü kullanarak işleyenleri açığa çıkaracak etkili yöntemler ile yeniden soruşturma ve yargılama yapılmalıdır.
Ne yapılırsa yapılsın bizler bu katliamın hesabını soracağız ve üstünün kapatılmasına izin vermeyeceğiz. Gazi ve Ümraniye’de yitirdiğimiz canlarımızı unutmadık, unutturmayacağız.”
PİRHA- Amedspor’a yönelik gerçekleştirilen ırkçı saldırılara ilişkin konuşan CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, “Hiç kimse hiç kimseyi geçmişte yaşanan acıların sembolleri ve failleri üzerinden tehdit edemez. Hukuk ivedilikle gereğini yapmalıdır” dedi. Kılıçdaroğlu ayrıca HDP ile yapılacak görüşmeye dair de “HDP’nin değerli Eş Genel Başkanlarıyla görüşeceğim. Arkadaşlarım planlamayı yapıyorlar” ifadelerini kullandı.
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı ve Millet İttifakı cumhurbaşkanı adayı Kemal Kılıçdaroğlu T24’ten Murat Sabuncu’nun sorularını yanıtladı.
Bursaspor ile Amedspor arasındaki futbol karşılaması sırasında Amedspor futbolcularına yönelik yapılan ırkçı saldırılar ile tribünlerde açılan Jitem, Yeşil, beyaz toros pankartlarıyla ilgili soruya da cevap veren Kılıçdaroğlu, “Kim bu tehdidi yapıyor veya bu tehdide aracılık ediyor, göz yumuyorsa haindir, bölücüdür” dedi.
“KİMSE GEÇMİŞTE YAŞANAN ACILAR ÜZERİNDEN TEHDİT EDEMEZ”
Kılıçdaroğlu, şunları söyledi:
“Türkiye Futbol Federasyonu, Bursa Valiliği ve Emniyeti’nin de dahil olduğu bir ihmaller zinciri olduğu görünüyor. Gerekli soruşturmanın başlatıldığı açıklandı. Bekleyeceğiz, bakalım ne çıkacak soruşturmadan? Taraftar boyutuna ilişkin ise; bu ülkede hiç kimse hiç kimseyi hangi gerekçeyle olursa olsun, tehdit edemez… Hiç kimse hiç kimseyi geçmişte yaşanan acıların sembolleri ve failleri üzerinden tehdit edemez. Kim bu tehdidi yapıyor veya bu tehdide aracılık ediyor, göz yumuyorsa haindir, bölücüdür. Hukuk ivedilikle gereğini yapar, yapmalıdır.
Amedspor’un ismine gelince. Bırakın Allah aşkına; yıllar önce Türkiye Futbol Federasyonu onayladı bu ismi. Yaklaşık 10 yıldır, mücadele ettiği kümelerde yüzlerce maç oynamış, Türkiye’nin dört bir yanına deplasmana gitmiş; Türkiye’nin dört bir yanından Diyarbakır’a gelmiş takımlara ev sahipliği yapmış, Amedspor. Amedspor’un isminin Amedspor olduğunu yeni mi duymuşlar.”
HDP İLE GÖRÜŞME YAPILACAK
Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Başkanları ile görüşeceğini de ifade eden Kılıçdaroğlu, “HDP’nin değerli Eş Genel Başkanlarıyla görüşeceğim. Arkadaşlarım planlamayı yapıyorlar” dedi.
PİRHA-Bursaspor-Amedspor maçında pankartı açılan “Yeşil” kod adlı JİTEM elemanı Mahmut Yıldırım tarafından işkenceyle öldürülen Ayten Öztürk’ün babası Hıdır Öztürk, “Bursaspor-Amedspor maçını seyrettiğimde kızımın cesedini parçalayan “Yeşil” kod adlı Mahmut Yıldırım’ın ve beyaz torosun fotoğrafını görünce eşimle beraber sabaha kadar hüngür hüngür ağladık” dedi.
90’lı yıllardaki pek çok infazın sorumlusu olduğu bilinen “Yeşil” kod adlı Mahmut Yıldırım, Dersim Başakçı Köyü’nde oturan Ayten Öztürk’ün de cinayet failiydi. Ayten Öztürk, Dersim’de 27 Temmuz 1992 tarihinde “Yeşil” kod adlı JİTEM elemanı Mahmut Yıldırım tarafından kaçırılıp işkence sonucu öldürülmüş ve cenazesi 8 Ağustos 1992’de Elazığ’da bulunmuştu.
Dersim’de “Yeşil” kod adlı JİTEM elemanı Mahmut Yıldırım tarafından kaçırılıp işkenceyle öldürülen Ayten Öztürk’ün babası Hıdır Öztürk ve avukatı Cihan Söylemez, Bursaspor-Amedspor maçında açılan pankart için suç duyurusunda bulundu.
Ayten Öztürk’ün babası Hıdır Öztürk,PİRHA‘ya konuştu.
“31 YILDIR ADALET ARIYORUM, BÜTÜN KAPILAR BİR BİR YÜZÜME KAPANDI”
1992 tarihinde kızının “Yeşil” kod adlı Mahmut Yıldırım ve ekibi tarafından kaçırılıp işkence edilerek kulaklarının kesildiğini, gözleri çıkarıldığını ve cansız bedeninin parçalandığını söyleyen Ayten Öztürk’ün babası Hıdır Öztürk, “31 yıldır durmadan, bıkmadan adalet arıyorum ve uzun süredir adalet için çaldığım bütün kapılar bir bir yüzüme kapandı. Kızımı kaçırıp öldürenler hakkında savcılar dava açmayı bile gerek görmediler. Bursaspor-Amedspor maçını seyrettiğim anda kızımın cesedini parçalayan ve mahkeme tarafından kendisi hakkında yakalama kararı bulunan “Yeşil” kod adlı Mahmut Yıldırım’ın ve beyaz torosun fotoğrafını görünce eşimle beraber sabaha kadar hüngür hüngür ağladık. Cinayetlerin sorumlusu halen yaşıyor, stadyumda fotoğrafları açılıyor. Bu durumla ilgili suç duyurusunda bulunmak istiyorum. Bütün faili meçhul ailelerin “Yeşil” kod adlı Mahmut Yıldırım hakkında suç duyurusunda bulunmasını istiyorum. Devlet yetkilileri ve savcılara çağrım hukuk ve adalet istiyorum” dedi.
PİRHA-AKP’li Çekmeköy Belediyesi ilçenin en büyük ikinci parkı ve deprem toplanma alanı olan parka yönelik yıkım kararı başlattı. Duruma tepki gösteren yurttaşlar, kendilerine engel olmak isteyen polislere de seslenerek, “Hırsızları koruyorsunuz. Senin çocuğun da oynamayacak mı bu parkta?” diye sordu.
İstanbul’un AKP’li Çekmeköy Belediyesi Mehmet Akif Mahallesi’nde bulunan ve ilçenin en büyük ikinci parkı olduğu belirtilen Mehmet Durul Parkı’nı yapılaşmaya açtı. Anı zamanda bölgenin deprem toplanma alanı olan parka otopark yapılması için dün iş makinaları yıkım işlemine başladı. Halkın duruma tepki göstermesi üzerine parka girişi engellemek amacıyla yapılan metal kapı açılmıştı.
İş makinaları bu sabah saat 05.00’te parka tekrar girdi. Yaşananlara tepki gösteren yurttaşlar, kendilerine engel olan polislere de seslenirken, “Hırsızları koruyorsunuz. Senin çocuğun da oynamayacak mı bu parkta?” diye sordu.
KAFTANCIOĞLU DA DURUMA TEPKİ GÖSTERDİ: RANTA ÇEVİRMEYE KALKIYORLAR
Park alanında yaşananlara bir tepki de Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’ndan geldi. Kaftancıoğlu sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda “Bu parka iş makinalarını soktular bugün! Giderayak park dahil kalmış bütün yeşil alanları ranta çevirmeye kalkıyorlar. Hala parka o akaryakıt istasyonunu inatla yapmaya kalkarsanız eğer, gittiğiniz gün o istasyonu oradan kaldırıp yeniden park yapmazsak eğer sizin gibi olalım!” ifadelerine yer verildi.
BirGün Gazetesi’nde yer alan habere göre ise AKP’li Çekmeköy Belediyesi’nin Belediye Başkan Yardımcısı Şahmettin Yüksel, yurttaşların itirazına rağmen parkta iş makinelerinin çalışmaya devam edeceğini belirterek, “Söz konusu alana kapalı pazar yeri yapıyoruz. Mahalle aralarındaki pazarları kaldırıyoruz. İşin ihalesini yaptık. Firmaya yer teslimini yaptık” dedi.
PİRHA-Türkiye gündemine dair PİRHA’nın sorularını yanıtlayan Yeşiller Partisi Eş Sözcüsü Özlem Taşdemir Teke, Aysel Tuğluk özelinde binlerce hasta tutuklunun yaşadığı sürecin çok olumsuz olduğunu, bunun örtülü ölüm cezasına dönüştüğünü söyledi. Teke, din eğitiminin 4-6 yaş grubuna da dayatılmasının şimdiye kadar yaşanmış en büyük korkunçluklardan biri olduğunu kaydederek, laikliğin sadece Alevilerin meselesi olmadığının altını çizdi. Teke, 27 Şubat’ta Kadıköy’de saat 15.00’de gerçekleşecek ‘Demokrasi ve Laiklik’ buluşmasında yerlerini alacaklarını söyledi.
Kuruluşu İçişleri Bakanlığı tarafından engellenen Yeşiller Partisi’nin eş sözcüsü Özlem Taşdemir Teke ile Türkiye gündemindeki birçok konu başlığını konuştuk.
Teke, altı muhalefet liderlerinin buluşmasından, Aysel Tuğluk özelinde hasta tutukluların durumuna, ekonomik krizden, işçi eylemlerine, cemevlerine ‘ticarethane’ statüsünde gelen yüksek elektrik faturalarından, 20. Milli Eğitim Şûrası’nda 4-6 yaş grubundaki çocuklar için alınan ‘din eğitimi’ tavsiye kararına kadar birçok konuda PİRHA‘nın sorularını yanıtladı.
PİRHA: Altı muhalefet partisi liderinin geçtiğimiz günlerde verdiği fotoğrafı nasıl değerlendiriyorsunuz? Kimileri, “HDP neden yok?” şeklinde eleştiride de bulundu.
ÖZLEM TAŞDEMİR TEKE: Dünyada da örnekleri var. Sağ popülist, otoriter liderlerden toplumların kurtulması için geriye kalan muhalefetin ittifak yapması gerektiğiyle ilgili birçok deneyim var. Macaristan bunu deneyimliyor. Orban’a karşı birleşmiş bir muhalefet görüyoruz orada da. Yine Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinde yeşil-sol siyasetin birleştiği bir takım ortaklıklar var. Türkiye de çok uzun süreli tek parti iktidarı ile ilgili ciddi bir otoriterleşme sorunu ile baş başa. Kutuplaştırıcı ve otoriter rejimden kurtulmak için muhalefetin bir arada olmasını gerektirecek çok önemli sinyaller var.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi seçimlerinde muhalefet bunu deneyimledi. Gerçekten bunun başarılı bir yol olduğu görüldü. Bir ortaklaşma mutlaka gerekiyor. “Altı parti içinde HDP niye yoktu?” gibi bir takım eleştiriler oluyor ama orası daha çok sağ ve merkeze yönelik bir oluşum. HDP aslında kendi yolunu aylar öncesinde çizmişti. Sol partiler ile bu üçüncü yolun güçlenmesi bence solun da oylarını artıracak bir ittifak olacaktır. Aslında bunu doğru buluyorum.
“KÜRT SORUNUNDA MERKEZ SAĞ PARTİLER İLE CHP’NİN DAHA CESUR OLMASI GEREKİYOR”
Kılıçdaroğlu’nun oluşturduğu ittifak ile HDP’nin sol partiler ile oluşturacağı diğer ittifakın iyi bir yönelim olacağını düşünüyorum. Tabi cumhurbaşkanlığı adaylığında tek bir adayın çıkarılması başka bir şey. Seçim ittifakları farklı nitelikler taşıyabilir. Kürt sorununun dillendirilmiyor olması demokrasi sorunumuzdaki en büyük problemlerinden birisidir. Bu konuda merkez sağ partilerin de, CHP’nin de daha cesur söylemlerinin olması gerekiyor.
Türkiye’deki tabanın sanki daha sağ eğilimli olduğu, daha muhafazakar politikaları destekleyeceği gibi bir anlayışın yanlış olduğunu düşünüyorum. Tabanların artık partilerin önüne geçecek şekilde Kürt sorununa yaklaştığını düşünüyorum. Sağ partiler de bence bunu kendi içlerinde değerlendirmeli. Kürt sorunu ve HDP ile ilgili olarak kendilerini sorgulamaları, yüzleşmeleri gerekiyor. Kılıçdaroğlu’ndan da bir yüzleşme çağrısı gelmişti. Cumhuriyet’in sonraki yüzyılının nasıl şekilleneceği ile ilgili yüzleşme çok önemli bir adım. Umarım bu adımı da atacaktır partiler.
-Aysel Tuğluk gibi sağlık sorunlarına rağmen tahliye edilmeyen birçok hasta tutuklu var. Tedavi haklarının engellendiğini belirten insan hakları savunucuları bir an önce tahliye ve tedavi çağrısında bulunuyor. Bu sürece dair neler söylersiniz?
Bu çok önemli bir sorun. Aysel Tuğluk özelinde binlerce hasta tutuklunun yaşadığı süreç çok olumsuz. Bunun bir şekilde örtülü ölüm cezasına dönüştüğünü görebiliyoruz. Kanunlarımızda ölüm cezası yok ama insanlar, hasta, yaşlı tutsaklar bir takım engellemelerle, Adli Tıp raporlarına müdahale edilerek, tahliye edilmeleri engelleniyor. Ölüme terk ediliyorlar. Bunun birçok örneğini görebiliyoruz. Toplum ve siyaset üzerinde iktidarın yürüttüğü baskının bir devamı bu.
“ADLİ TIP RAPORLARINA MÜDAHALE EDİLİYOR”
Buna karşı yürütülen kampanyaların içinde yer almak, bu sesi çoğaltmak zorundayız. O insanlar zaten tutsak. Çok kısıtlı imkanlar ile seslerini duyurmaya çalışıyorlar. Bu içinde bulunduğumuz siyasi iklimin toplumun bütün kesimlerine ödettiği bedellerden birisi ki tutsaklar en kırılgan alandalar. Siyasetin, sivil toplumun, aktivizmin bu konuda sesini çok yükseltmesi ve bu insanların sesini duyurması gerekiyor. Kanuna aykırı şekilde yapılıyor. Adli Tıp raporlarına müdahale edildiğini görüyoruz. Aysel Tuğluk’un çok ciddi sağlık sorunları var. Çok yaşlı tutsakların evinde ölmelerine bile izin verilmiyor. Bu içinde bulunduğumuz demokrasi probleminin bir parçası.
-Ekonomiye gelelim. Ülke genelinde yükselen işçi eylemliliği, grevler var. Enflasyon altındaki zam teklifini kabul etmeyen işçiler iş bırakıyor. Kazanımla sonuçlanan eylemler olduğu gibi halihazırda devam edenler de var. Buna ilişkin yorumunuz nedir?
Ekonomide geldiği aşamada zaten böyle bir sonucun oluşması gerekiyordu. İşçilerin sokakta olması, seslerini duyurması, mücadele etmesi bizi de çok mutlu eden, umutlandıran gelişmeler. Emek hareketi ve ekoloji hareketinin birlikteliğinin çok büyük kazanımları getireceğini zaten düşünüyoruz. Yeşiller her zaman emekçilerin yanında oldu, olmaya da devam edecek. Ekonomik koşulların zaten toplumun en yoksul kesimleri üzerindeki baskısı o kadar arttı ki, insanlar artık nefes alacak durumda değiller. Enerji yoksulluğu gibi çok büyük bir sorun ile karşı karşıyayız. Bu yöndeki yanlış politikaların toplumu getirdiği sonuç ortada.
Göreceli olarak yapılan asgari ücret zammının aslında hiçbir işe yaramadığını görüyoruz. Yine yanlış gıda politikalarının, siyasetteki bu basiretsizliğin topluma büyük bedeller ödettiğini görüyoruz. Emekçiler de bundan en çok etkilenen kesimler oluyor. Türkiye’de çalışanların büyük bölümü asgari ücret ile çalışıyor. Avrupa’da bu orana baktığınızda toplumun yüzde 5’i veya 10’u asgari ücret ile çalışırken, Türkiye’de bu oran sanırım yüzde 60 civarında. İnsanlar asgari ücrete talimler. Onunla geçiniyorlar ama enflasyon oranları çok yüksek. Grafikler ile oynayarak ya da algı yöneterek birkaç gün belki unutturulabildi. Ama sonunda halk doğru bir şekilde haklarını aramak için tabi ki işçiler başta olmak üzere sokaktan seslerini duyuruyorlar, biz de bu direnişleri selamlıyoruz.
-İnsanların şu anda bir numaralı gündem maddesi yüksek gelen elektrik faturaları. Alevilerin ibadethaneleri de ‘ticarethane’ statüsünde faturalandırılıyordu biliyorsunuz. Son olarak da ‘konut’ statüsünde faturalandırılacakları ifade edildi. Buna dair neler söylersiniz?
Tabi ki burada çok büyük bir haksızlık var. Biz vergilerimizi veriyoruz. Bir inanç sisteminin insanları hiçbir zaman o vergilerden faydalanmazken diğer tarafta kamu kaynaklarının bazı tarikatlara nasıl aktığı ile ilgili çok ciddi sorunlar bugün yaygın olarak konuşuluyor. Devletin imkanlarından nasıl faydalandıklarını biliyoruz. Bu ötekileştirmenin, Alevi toplumunu her zaman baskılamanın, onları marjinalleştirmenin yollarından birisidir. Bu uzun yıllar boyunca bütün hükümetlerin sistematik olarak uyguladıkları bir yöntem. Cemevlerini en fazla konut statüsüne getirmek gibi sanki bir şeyler yapmışlar gibi gösterecekler. Camiler veya kiliseler ile ilgili tutum ne ise cemevleri ile ilgili tutum da o olmalıdır. Toplumların dinsel inanışıyla ilgili devlet nasıl konumlandırıyorsa kendini, nasıl tavır alıyorsa; bunu tüm din seçenekleri için gerçekleştirmek zorundadır. Demokratik tutum budur.
20. Milli Eğitim Şûrası’nda 4-6 yaş grubundaki çocuklar için alınan ‘din eğitimi’ tavsiye kararı ile bu karara karşı Aleviler öncülüğünde başlatılan imza kampanyasını nasıl değerlendiriyorsunuz? 27 Şubat’ta Kadıköy’de kitlesel bir buluşma olacak. Laiklik yalnız Alevilerin, anadil de sadece Kürtlerin sorunuymuş gibi senelerdir hakim olan bir kanı var. Katılır mısınız?
Tabi ki bütün toplumun sorunu. Din eğitiminin o yaş grubuna dayatılması şimdiye kadar yaşanmış en büyük korkunçluklardandır. Bütün toplumun problemi. Kendisini dindar olarak tanımlayan insanların da problemidir. Şûraya bir kere dayatma olarak getirildi bu konu. Zaten AKP iktidarının son yirmi yıllık sürecinde küçük adımlarla din eğitimini toplumun bütün sistemlerine oturtmaya çalıştığını biliyoruz. Buna karşı mücadele etmeli, sesimizi yükseltmeliyiz. Biz de Kadıköy’deki eylemde yerimizi alacağız. Bu asla sadece Alevilerin problemi değil ya da anadil sorunu sadece Kürtlerin sorunu değil. Asıl bu ülkede yaşayan Türk-Sünni olarak kendilerini tanımlayan insanların da en önemli sorunu olmalı. Bununla hep birlikte mücadele etmeliyiz.
-Yeşiller Partisi’nin ‘alındı’ belgesi sorunu devam ediyor. Nedir son durum?
Şu an hukuki süreç hala devam ediyor. İlk başvurduğumuzda görevsizlik kararı verilmişti ama buna itiraz ettik. İtirazımız kabul edildi. İlk davayı açtığımız mahkeme davamızı görmeye devam ediyor. Hukuksal süreç devam ederken bir taraftan da seçimlerin yaklaştığı bir dönemde parti olarak seçime girme hakkımızın engellenmesiyle ilgili de bir takım girişimler de bulunacağız ilerleyen günlerde. Yeşillerin siyaset yapamaması sadece Yeşillerin sorunu olmamalı. Nasıl ki laiklik sadece Alevilerin, anadil sadece Kürtlerin sorunu değilse Yeşillerin siyaset yapamaması da hem diğer bütün siyasi partilerin sorunu olmalı hem de toplumdaki diğer vatandaşların sorunu olmalı. Bu Anayasa hakkının ihlali ve daha önce görülmemiş bir durum. Buna da hep birlikte ses çıkarmalıyız. Yeşillerin bu alanda toplumdan ve siyasetten destek görmesi gerekiyor. Bunu talep ediyorum.
PİRHA-İstanbul’daki 1. derece doğal sit alanı olan Validebağ Korusu’na iş makineleri, kamyon ve polisler eşliğinde giren AKP’li Üsküdar Belediyesi koruya moloz ve kum döktü. Koru için aylardır nöbet tutan yurttaşlar belediye başkanına tepki gösterirken; koruya sahip çıkma çağrısında bulundular.
1.derece doğal sit alanı olan İstanbul Üsküdar’daki Validebağ Korusu‘na sabah saatlerinde AKP’li Üsküdar Belediyesi’ne ait iş makineleri ve kamyonlar girerek, moloz döktü.
Belediye çalışanları ‘peyzaj’ adı altında çalışma yürüttüklerini ifade ederken; koruya yönelik müdahaleyi Validebağ Gönüllüleri ile Validebağ Savunması sosyal medya hesaplarından yaptığı paylaşımlarla duyurdu.
Planan projeye, doğa savunucularının mücadelesi ve mahkeme kararının sonucunda başlanamazken; Validebağ Savunması sosyal medya hesabından, “Üsküdar Belediyesi yine bir sabah baskınıyla onlarca polis ve iş makinaları eşliğinde Validebağ Korusu’na girdi. Birçok yargı kararına rağmen yapılan bu çalışmalar hukuksuzdur. Validebağ Üsküdar Belediyesi’nin çöplüğü değildir. Her ağacın dalının tek tek korunması gereken Validebağ korusuna şafak baskınıyla moloz dökmek hiçbir şekilde açıklanamaz” paylaşımında bulundu.
Validebağ Gönüllüleri de yaptığı paylaşımda koruyu korumak için çağrıda bulunurken, “Validebağ Üsküdar Belediyesi’nin çöplüğü değildir. Her ağacın dalının tek tek korunması gereken Validebağ korusuna şafak baskınıyla moloz dökmek hiçbir şekilde açıklanamaz. Üsküdar Belediyesi doğa katliamına devam ediyor. Yeni kamyonlar koruya girmeye devam ediyor” ifadelerini kullandı.
Üsküdar Belediye Başkanı Hilmi Türkmen’e yönelik tepkiler ise sürüyor.
NE OLMUŞTU?
2014 yılında iki yıllığına İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne (İBB) devredilen koruda bölge sakinlerinin tepkisi sonucu faaliyette bulunulamamıştı. 2018 yılında koru için hazırlanan “Millet Bahçesi Projesi” de hayata geçemedi ve koru doğal yapısını korudu. Mülkiyeti Hazine’ye ait olan 354 bin metre karelik Validebağ Korusu’nun 261 bin 5 metre karelik bölümünü son olarak bakım ve onarım gerekçesiyle 2020 yılının mart ayında Üsküdar Belediyesi’ne tahsis edildi.
Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum 24 Nisan’da Üsküdar ziyaretinin ardından sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda Validebağ Korusu’nda, Üsküdar Belediyesi ile birlikte “Düzenleme ve Rehabilitasyon Projesi” gerçekleştireceklerini duyurmuştu. Mahalle sakinleri koruda nöbet başlatmıştı.
İstanbul 6. Bölge İdare Mahkemesi, Validebağ Korusu’na ilişkin “Koruma Amaçlı Nazım İmar Planı ile Koruma Amaçlı Uygulama İmar Planı”nın yürütmesinin durdurulmasına karar vermişti.