PİRHA- Kuruluşları, İçişleri Bakanlığı gerekli evrakları teslim etmediği için 2 yıldır hukuksuz bir şekilde engellenen Yeşiller Partisi, yeniden 400 sayfalık kuruluş evrakıyla İçişleri Bakanlığı kapısında olduklarını bildirdi. Parti, “Artık bu mağduriyetin bitme vakti geldi. Mağduriyet bitsin diye ‘yine buradayız’” dedi.
Kuruluşlarının hukuksuz bir şekilde engellendiğini belirten Yeşiller Partisi, iki yıl önce kuruluş evrakını İçişleri Bakanlığına teslim etmelerine rağmen bakanlığın mahkemelere “Bize gelen hiçbir evrak yok ki!” dediğini açıkladı.
Yeşiller partisi, “İki seneden fazla bir süredir Yeşiller Partisi’ne yaşatılan mağduriyet sadece kurucularımıza ya da üyelerimize yaşatılmadı. Seçme hakkı elinden alınan tüm seçmenlere yaşatıldı” dedi.
Yeşiller Partisi şu açıklamayı yaptı:
“Yine Buradayız!
İçişleri Bakanlığı’na kuruluş evrakımızı teslim etmemizin üzerinden iki yıl, İçişleri Bakanlığı’nın “Evraklarınızı inceliyoruz demesinin üzerinden bir buçuk yıl, yine aynı Bakanlığın mahkemelere “Bize gelen hiçbir evrak yok ki!” demesinin üzerinden ise bir aydan fazla zaman geçti. Herkesin bildiği bir gerçek, mahkemeye gönderilen bir savunma ile yoka çevrilmeye çalışıldı.
O zaman biz “Yine Buradayız!” Madem iki yıldan fazla süredir İçişleri Bakanlığı’nın bir odasında bekleyen 400’e yakın sayfanın yok olduğunu söylemeye başladı İçişleri Bakanlığımız, o zaman biz de ellerini rahatlatmak için bir 400 sayfa ile daha Bakanlık kapısındayız.
Artık Anayasa’nın 68. Maddesi’nin bize verdiği hakla aramıza girmesi için Bakanlığın bir mazereti kalmadı. Bizi haklı bulan mahkemeler ile İçişleri Bakanlığı’nı reddedemeyen mahkemeler arasında davamızın gidip gelmesinin, hukuk sisteminin daha fazla meşgul edilmesinin mazereti kalmadı. 21 Eylül 2020’de kurulsaydık Türkiye’nin 92. partisi olacaktık. Zararı yok. 9 Aralık 2022’de kurulup Türkiye’nin 123. partisi olmamızın önünde bir mazeret kalmadı.
İki seneden fazla bir süredir Yeşiller Partisi’ne yaşatılan mağduriyet sadece kurucularımıza ya da üyelerimize yaşatılmadı. Seçme hakkı elinden alınan tüm seçmenlere yaşatıldı. Fikrimizle iyiye götürmek istediğimiz Türkiye’ye ve hatta dünyaya yaşatıldı. Artık bu mağduriyetin bitme vakti geldi. Mağduriyet bitsin diye “Yine Buradayız!”
NE OLMUŞTU?
Yeşiller Partisi kuruluşlarını bildirmek amacıyla 21 Eylül 2020’deSiyasi Partiler Kanunu’nun 8’inci Maddesi’nde talep edilen belgeleri İçişleri Bakanlığı’na teslim etmişti. Ancak İçişleri Bakanlığı “alındı belgesi” vermedi. Partinin kurucu üyeleri ve avukatlarının defalarca telefonla ve bakanlık binasına giderek yetkililerle görüşme talebi, CİMER üzerinden yaptığı başvuru ve resmi yazışmalar yanıtsız kaldı. Daha sonra ise Yeşiller Partisi durumu yargıya taşıdı. İdari Mahkeme’de açılan davanın reddedilmesi sonrası parti Asliye Mahkemesi’ne yönlendirildi. Ayrıca, İçişleri Bakanlığı’nda görevli iki bürokrat hakkında da “görevi ihmal” suçlamasıyla suç duyurusunda bulunuldu. Parti, buna karşı verilen takipsizlik kararına da yine itiraz etti.
PİRHA- 9 Ekim Pazar günü Almanya’nın Aşağı Saksonya Eyalet Parlamentosu için yapılacak seçimlerde aday olan Maraş Katliamı mağdurlarından Begüm Langefeld, başta Alevi canlar olmak üzere tüm kesimlerden destek bekliyor.
9 Ekim 2022 Pazar günü Almanya’nın Aşağı Saksonya Eyalet Parlamentosu seçimi yapılacak.
Söz konusu seçimlerde birçok göçmen ve Türkiye kökenli aday da yarışacak. Onlardan birisi de Begüm Langefeld.
Başkenti Hannover olan eyalette Pazar günü yapılacak seçimlerde Yeşiller Partisi Cloppenburg Nord bölgesinden aday olan Begüm Langefeld, seçimlerde partisinin oylarını 5 yıl öncesine göre iki katına çıkaracağı belirtiliyor.
BEGÜM LANGEFELD KİMDİR?
Aslen Maraş’ın Göksun ilçesine bağlı Keklikoluk Köyü’nden olan Begüm Langefeld, Kürt ve Alevi bir politikacı. Meslek okulu öğretmeni olan Langefeld, Uluslararası Af Örgütü ve daha birçok sivil toplum kuruluşunda çalışıyor. Langefeld, insan ve kadın hakları, eğitim, kaliteli işgücü, zanaatkar yetiştirilmesi, göç ve mülteci gibi alanlarda da çalışmalar yapıyor.
Çevre ve doğanın korunmasının kendisi için en önemli konuların başında geldiğini söyleyen Begüm Langefeld, “Almanya’da yaşayan her 5 kişiden birisi göçmen ama bu oran maalesef yerel, eyalet ve federal parlamentolara yansımıyor. Yani seçilen göçmen kökenli vekil sayımız çok az” dedi.
AİLESİ MARAŞ KATLİAMI MAĞDURLARINDAN
19 Aralık ile 26 Aralık 1978’de Maraş’ta yaşanan katliamdan canını zor kurtaran Begüm Langefeld’in ailesi, Almanya’ya kendilerini kabul ettiği, koruduğu ve bu fırsatları verdiği için çok büyük bir vefa borcu olduğunu dile getirdi. Resmi rakamlara göre Maraş’ta 7 gün süren olaylar sırasında 120 Alevi öldürülürken, Alevilere ait 559 ev yakıldı, 290’a yakın iş yeri ise tahrip edildi.
Begüm Langefeld, Pazar günü yapılacak seçimlerde kendisini Alman toplumunun bir parçası hisseden, seçme hakkı olan herkesi oy atmaya çağırırken, Alevi canlardan ve onların ilerici dostlarından da kendisine ve partisi Yeşiller’e destek beklediğini de sözlerine ekledi.
PİRHA-Türkiye gündemine dair PİRHA’nın sorularını yanıtlayan Yeşiller Partisi Eş Sözcüsü Özlem Taşdemir Teke, Aysel Tuğluk özelinde binlerce hasta tutuklunun yaşadığı sürecin çok olumsuz olduğunu, bunun örtülü ölüm cezasına dönüştüğünü söyledi. Teke, din eğitiminin 4-6 yaş grubuna da dayatılmasının şimdiye kadar yaşanmış en büyük korkunçluklardan biri olduğunu kaydederek, laikliğin sadece Alevilerin meselesi olmadığının altını çizdi. Teke, 27 Şubat’ta Kadıköy’de saat 15.00’de gerçekleşecek ‘Demokrasi ve Laiklik’ buluşmasında yerlerini alacaklarını söyledi.
Kuruluşu İçişleri Bakanlığı tarafından engellenen Yeşiller Partisi’nin eş sözcüsü Özlem Taşdemir Teke ile Türkiye gündemindeki birçok konu başlığını konuştuk.
Teke, altı muhalefet liderlerinin buluşmasından, Aysel Tuğluk özelinde hasta tutukluların durumuna, ekonomik krizden, işçi eylemlerine, cemevlerine ‘ticarethane’ statüsünde gelen yüksek elektrik faturalarından, 20. Milli Eğitim Şûrası’nda 4-6 yaş grubundaki çocuklar için alınan ‘din eğitimi’ tavsiye kararına kadar birçok konuda PİRHA‘nın sorularını yanıtladı.
PİRHA: Altı muhalefet partisi liderinin geçtiğimiz günlerde verdiği fotoğrafı nasıl değerlendiriyorsunuz? Kimileri, “HDP neden yok?” şeklinde eleştiride de bulundu.
ÖZLEM TAŞDEMİR TEKE: Dünyada da örnekleri var. Sağ popülist, otoriter liderlerden toplumların kurtulması için geriye kalan muhalefetin ittifak yapması gerektiğiyle ilgili birçok deneyim var. Macaristan bunu deneyimliyor. Orban’a karşı birleşmiş bir muhalefet görüyoruz orada da. Yine Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinde yeşil-sol siyasetin birleştiği bir takım ortaklıklar var. Türkiye de çok uzun süreli tek parti iktidarı ile ilgili ciddi bir otoriterleşme sorunu ile baş başa. Kutuplaştırıcı ve otoriter rejimden kurtulmak için muhalefetin bir arada olmasını gerektirecek çok önemli sinyaller var.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi seçimlerinde muhalefet bunu deneyimledi. Gerçekten bunun başarılı bir yol olduğu görüldü. Bir ortaklaşma mutlaka gerekiyor. “Altı parti içinde HDP niye yoktu?” gibi bir takım eleştiriler oluyor ama orası daha çok sağ ve merkeze yönelik bir oluşum. HDP aslında kendi yolunu aylar öncesinde çizmişti. Sol partiler ile bu üçüncü yolun güçlenmesi bence solun da oylarını artıracak bir ittifak olacaktır. Aslında bunu doğru buluyorum.
“KÜRT SORUNUNDA MERKEZ SAĞ PARTİLER İLE CHP’NİN DAHA CESUR OLMASI GEREKİYOR”
Kılıçdaroğlu’nun oluşturduğu ittifak ile HDP’nin sol partiler ile oluşturacağı diğer ittifakın iyi bir yönelim olacağını düşünüyorum. Tabi cumhurbaşkanlığı adaylığında tek bir adayın çıkarılması başka bir şey. Seçim ittifakları farklı nitelikler taşıyabilir. Kürt sorununun dillendirilmiyor olması demokrasi sorunumuzdaki en büyük problemlerinden birisidir. Bu konuda merkez sağ partilerin de, CHP’nin de daha cesur söylemlerinin olması gerekiyor.
Türkiye’deki tabanın sanki daha sağ eğilimli olduğu, daha muhafazakar politikaları destekleyeceği gibi bir anlayışın yanlış olduğunu düşünüyorum. Tabanların artık partilerin önüne geçecek şekilde Kürt sorununa yaklaştığını düşünüyorum. Sağ partiler de bence bunu kendi içlerinde değerlendirmeli. Kürt sorunu ve HDP ile ilgili olarak kendilerini sorgulamaları, yüzleşmeleri gerekiyor. Kılıçdaroğlu’ndan da bir yüzleşme çağrısı gelmişti. Cumhuriyet’in sonraki yüzyılının nasıl şekilleneceği ile ilgili yüzleşme çok önemli bir adım. Umarım bu adımı da atacaktır partiler.
-Aysel Tuğluk gibi sağlık sorunlarına rağmen tahliye edilmeyen birçok hasta tutuklu var. Tedavi haklarının engellendiğini belirten insan hakları savunucuları bir an önce tahliye ve tedavi çağrısında bulunuyor. Bu sürece dair neler söylersiniz?
Bu çok önemli bir sorun. Aysel Tuğluk özelinde binlerce hasta tutuklunun yaşadığı süreç çok olumsuz. Bunun bir şekilde örtülü ölüm cezasına dönüştüğünü görebiliyoruz. Kanunlarımızda ölüm cezası yok ama insanlar, hasta, yaşlı tutsaklar bir takım engellemelerle, Adli Tıp raporlarına müdahale edilerek, tahliye edilmeleri engelleniyor. Ölüme terk ediliyorlar. Bunun birçok örneğini görebiliyoruz. Toplum ve siyaset üzerinde iktidarın yürüttüğü baskının bir devamı bu.
“ADLİ TIP RAPORLARINA MÜDAHALE EDİLİYOR”
Buna karşı yürütülen kampanyaların içinde yer almak, bu sesi çoğaltmak zorundayız. O insanlar zaten tutsak. Çok kısıtlı imkanlar ile seslerini duyurmaya çalışıyorlar. Bu içinde bulunduğumuz siyasi iklimin toplumun bütün kesimlerine ödettiği bedellerden birisi ki tutsaklar en kırılgan alandalar. Siyasetin, sivil toplumun, aktivizmin bu konuda sesini çok yükseltmesi ve bu insanların sesini duyurması gerekiyor. Kanuna aykırı şekilde yapılıyor. Adli Tıp raporlarına müdahale edildiğini görüyoruz. Aysel Tuğluk’un çok ciddi sağlık sorunları var. Çok yaşlı tutsakların evinde ölmelerine bile izin verilmiyor. Bu içinde bulunduğumuz demokrasi probleminin bir parçası.
-Ekonomiye gelelim. Ülke genelinde yükselen işçi eylemliliği, grevler var. Enflasyon altındaki zam teklifini kabul etmeyen işçiler iş bırakıyor. Kazanımla sonuçlanan eylemler olduğu gibi halihazırda devam edenler de var. Buna ilişkin yorumunuz nedir?
Ekonomide geldiği aşamada zaten böyle bir sonucun oluşması gerekiyordu. İşçilerin sokakta olması, seslerini duyurması, mücadele etmesi bizi de çok mutlu eden, umutlandıran gelişmeler. Emek hareketi ve ekoloji hareketinin birlikteliğinin çok büyük kazanımları getireceğini zaten düşünüyoruz. Yeşiller her zaman emekçilerin yanında oldu, olmaya da devam edecek. Ekonomik koşulların zaten toplumun en yoksul kesimleri üzerindeki baskısı o kadar arttı ki, insanlar artık nefes alacak durumda değiller. Enerji yoksulluğu gibi çok büyük bir sorun ile karşı karşıyayız. Bu yöndeki yanlış politikaların toplumu getirdiği sonuç ortada.
Göreceli olarak yapılan asgari ücret zammının aslında hiçbir işe yaramadığını görüyoruz. Yine yanlış gıda politikalarının, siyasetteki bu basiretsizliğin topluma büyük bedeller ödettiğini görüyoruz. Emekçiler de bundan en çok etkilenen kesimler oluyor. Türkiye’de çalışanların büyük bölümü asgari ücret ile çalışıyor. Avrupa’da bu orana baktığınızda toplumun yüzde 5’i veya 10’u asgari ücret ile çalışırken, Türkiye’de bu oran sanırım yüzde 60 civarında. İnsanlar asgari ücrete talimler. Onunla geçiniyorlar ama enflasyon oranları çok yüksek. Grafikler ile oynayarak ya da algı yöneterek birkaç gün belki unutturulabildi. Ama sonunda halk doğru bir şekilde haklarını aramak için tabi ki işçiler başta olmak üzere sokaktan seslerini duyuruyorlar, biz de bu direnişleri selamlıyoruz.
-İnsanların şu anda bir numaralı gündem maddesi yüksek gelen elektrik faturaları. Alevilerin ibadethaneleri de ‘ticarethane’ statüsünde faturalandırılıyordu biliyorsunuz. Son olarak da ‘konut’ statüsünde faturalandırılacakları ifade edildi. Buna dair neler söylersiniz?
Tabi ki burada çok büyük bir haksızlık var. Biz vergilerimizi veriyoruz. Bir inanç sisteminin insanları hiçbir zaman o vergilerden faydalanmazken diğer tarafta kamu kaynaklarının bazı tarikatlara nasıl aktığı ile ilgili çok ciddi sorunlar bugün yaygın olarak konuşuluyor. Devletin imkanlarından nasıl faydalandıklarını biliyoruz. Bu ötekileştirmenin, Alevi toplumunu her zaman baskılamanın, onları marjinalleştirmenin yollarından birisidir. Bu uzun yıllar boyunca bütün hükümetlerin sistematik olarak uyguladıkları bir yöntem. Cemevlerini en fazla konut statüsüne getirmek gibi sanki bir şeyler yapmışlar gibi gösterecekler. Camiler veya kiliseler ile ilgili tutum ne ise cemevleri ile ilgili tutum da o olmalıdır. Toplumların dinsel inanışıyla ilgili devlet nasıl konumlandırıyorsa kendini, nasıl tavır alıyorsa; bunu tüm din seçenekleri için gerçekleştirmek zorundadır. Demokratik tutum budur.
20. Milli Eğitim Şûrası’nda 4-6 yaş grubundaki çocuklar için alınan ‘din eğitimi’ tavsiye kararı ile bu karara karşı Aleviler öncülüğünde başlatılan imza kampanyasını nasıl değerlendiriyorsunuz? 27 Şubat’ta Kadıköy’de kitlesel bir buluşma olacak. Laiklik yalnız Alevilerin, anadil de sadece Kürtlerin sorunuymuş gibi senelerdir hakim olan bir kanı var. Katılır mısınız?
Tabi ki bütün toplumun sorunu. Din eğitiminin o yaş grubuna dayatılması şimdiye kadar yaşanmış en büyük korkunçluklardandır. Bütün toplumun problemi. Kendisini dindar olarak tanımlayan insanların da problemidir. Şûraya bir kere dayatma olarak getirildi bu konu. Zaten AKP iktidarının son yirmi yıllık sürecinde küçük adımlarla din eğitimini toplumun bütün sistemlerine oturtmaya çalıştığını biliyoruz. Buna karşı mücadele etmeli, sesimizi yükseltmeliyiz. Biz de Kadıköy’deki eylemde yerimizi alacağız. Bu asla sadece Alevilerin problemi değil ya da anadil sorunu sadece Kürtlerin sorunu değil. Asıl bu ülkede yaşayan Türk-Sünni olarak kendilerini tanımlayan insanların da en önemli sorunu olmalı. Bununla hep birlikte mücadele etmeliyiz.
-Yeşiller Partisi’nin ‘alındı’ belgesi sorunu devam ediyor. Nedir son durum?
Şu an hukuki süreç hala devam ediyor. İlk başvurduğumuzda görevsizlik kararı verilmişti ama buna itiraz ettik. İtirazımız kabul edildi. İlk davayı açtığımız mahkeme davamızı görmeye devam ediyor. Hukuksal süreç devam ederken bir taraftan da seçimlerin yaklaştığı bir dönemde parti olarak seçime girme hakkımızın engellenmesiyle ilgili de bir takım girişimler de bulunacağız ilerleyen günlerde. Yeşillerin siyaset yapamaması sadece Yeşillerin sorunu olmamalı. Nasıl ki laiklik sadece Alevilerin, anadil sadece Kürtlerin sorunu değilse Yeşillerin siyaset yapamaması da hem diğer bütün siyasi partilerin sorunu olmalı hem de toplumdaki diğer vatandaşların sorunu olmalı. Bu Anayasa hakkının ihlali ve daha önce görülmemiş bir durum. Buna da hep birlikte ses çıkarmalıyız. Yeşillerin bu alanda toplumdan ve siyasetten destek görmesi gerekiyor. Bunu talep ediyorum.
PİRHA-İçişleri Bakanlığı tarafından kuruluşu engellenen Yeşiller Partisi’nin eş sözcüsü Özlem Taşdemir Teke, iklim krizinin çok kritik bir noktada olduğunu söyleyerek, “Henüz bir devrimin ışığı gözükmemişken bizim çok ciddi adımlar atmamız gerekiyor. Çünkü önümüzde çok kısa süre var. Yoksa iklim krizi bizi altıncı kitlesel yok oluşa sürüklüyor. Kapitalizmden olabildiğince çok şeyler koparmak gerekiyor” dedi.
Amaçlarını, “Dünyanın ve insanlığın bugününü ve geleceğini tehlikeye atan iklim krizi, nükleer tehdit, savaşlar, doğanın ve insanın sömürüsü, eşitsizlikler ve her türlü ayrımcılığa karşı siyasi mücadele vermek” olarak belirten Yeşiller Partisi‘nin kuruluşu İçişleri Bakanlığı tarafından engelleniyor.
21 Eylül 2020 tarihinde gerekli belgeleri İçişleri Bakanlığı’na teslim eden Yeşiller Partisi’nin ‘alındı’ belgesini hala vermeyen Bakanlık, Yeşiller’in tüzel kişilik kazanmasını engellemişti. Konuya ilişkin başlatılan hukuki süreç ise devam ediyor.
İKLİM ŞÛRASI BUGÜN BAŞLIYOR
Diğer yandan da Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı bugün başlayacak ve beş gün sürecek olan İklim Şûrası’nda ‘iklim değişikliği ile mücadelede’ yeni yol haritasını belirleyecek.
İklim Şurası’nda, enerji, sanayi ve ulaştırma, tarım ve binalarda sera gazı azaltımı, yeşil finansman ve karbon fiyatlama, iklim değişikliğine uyum, yerel yönetimler, göç, adil geçiş, diğer sosyal politikalar ile bilim ve teknoloji konuları ele alınacak.
TEKE: KAPİTALİZMDEN OLABİLDİĞİNCE ÇOK ŞEY KOPARMAK GEREKİYOR
Yeşiller Partisi eş sözcüsü Özlem Taşdemir Teke ile ekolojik yıkımı, iklim krizini, kapitalist sistemin bu süreçteki asıl sorumluluğunu, dünya genelinde düzenlenen iklim zirveleri ile nükleer enerji hakkında doğru bilinen yanlışları konuştuk.
PİRHA: Dünya genelinde son yıllarda yaşanan felaketlerin ardından (yangınlar, seller, kurallık, müsilaj vb.) dikkat çekilen ekolojik yıkım ve iklim krizine ilişkin sonda soracağımı başta sormak istiyorum. Kapitalist sistem içerisinde çözüm bulmak mümkün mü? Çünkü bu sistem insana, doğaya zarar vermeden yol alamıyor. Ayrıca Yeşiller’e bu noktada kapitalist sisteme yeterli düzeyde karşı çıkmadığı yönünde zaman zaman eleştiriler de yöneltiliyor. Neler söylersiniz?
ÖZLEM TAŞDEMİR TEKE: Yeşillere yapılan bu eleştiri aslında çok haklı bir eleştiri değil. Çünkü Yeşiller oldukça radikal politikalar öneriyorlar. Siyasetimizin temelini ekosistemle birlikte düşünebilmek, insan merkezli görüşten tüm doğanın, canlıların haklara sahip olduğu bir düzleme çekebilmek ile ilgili mücadelemiz. Ürettiğimiz politikalar ve siyaset de bu yönde. Ama kaçırmak istemediğimiz şu var. Bugün yaşadığımız ekolojik krizler özellikle iklim krizi çok kritik bir noktada. Henüz bir devrimin ışığı gözükmemişken bizim çok ciddi adımlar atmamız gerekiyor. Çünkü önümüzde çok kısa süre var. Yoksa iklim krizi bizi altıncı kitlesel yok oluşa sürüklüyor. Hem tüm canlılar ve doğa hem de insanlık için çok büyük bedeller ödenecek. Bu bedellerin ödenmemesi için şimdiden adımlar atılması ve kapitalizmden olabildiğince çok bir şeyler koparmak gerekiyor. Bu düzlemde ilerliyoruz ama kapitalizmin sorun olduğu tabi ki ortada.
“BİR AYAĞIMIZ AKTİVİZMDE DİĞERİ SİYASETİN İÇİNDE”
Ama başka bir sorun da var. Ekosistemi ve tüm canlıların haklarını temele almadan bir takım refah toplumları yaratmaya kalktığınızda bu sefer de ekosistemdeki baskıları ve ekolojik kaynakları yok ettiğiniz için oluşturduğunuz refahın sürdürülebilirliği yok. Ya da sadece insanları temel alan politikalar geliştirdiğiniz de diğer canlıların, doğal kaynakların sömürüsüne engel olmadığınız da siz yeniden sömürüye dayalı sistemi devam ettirmiş oluyorsunuz. Evet kapitalist bir sistem içerisinde yaşıyoruz. Bir ayağımız aktivizmde bir ayağımız da siyasetin içinde yer alarak olabildiğince yeşil politikaları mümkün kılmanın yollarını arıyoruz. Farkımız bu.
-Bireysel çabalar muhakkak kıymetlidir fakat asıl adım atması gereken, küresel çaptaki sorunun yaratılmasında en büyük sorumluluğu olan devlet ile şirketler değil midir? Bakıldığı zaman sorunun oluşmasında en az payı olanlar, sorunun yıkıcılığından en çok etkilenenler oluyor. Nasıl değerlendirirsiniz?
Şirketlerin ve hükümetlerin bunu yürürlüğe koymaya çalıştıklarını biz de görüyoruz. Tabi ki tek tek bireylerin sorumluluğu değil. İklim krizinin aslında toplumlar tarafından fark edilmemesi, bu konuda adımlar atılmaması için 1980’lerden beri özellikle neoliberal kapitalist politikaların bu yönde evrildiğini görüyoruz. İklim krizi fark edilmesin, fosil yakıtların gezegene nasıl bir zarar verdiği halklar tarafından anlaşılmasın diye zaten büyük bir çaba var. Sistem tam olarak bunun üzerine kurulu. Bireyleri suçlamak, sanki bireysel bir takım davranış değişiklikleriyle böyle büyük bir kriz çözülebilecekmiş gibi bir algı hem şirketler hem de hükümetler tarafından oluşturulmak isteniyor.
Bu sistem insanları doğanın üzerinde tahakküm kuran, doğayı her şekilde nesneleştirerek kullanan bir düzleme çekti. Burada en büyük pay şirketlerin. Şirketler kapitalizmi süreci yaşıyoruz. Devletler 1980’lerden itibaren kamucu politikalardan oldukça uzaklaştı. Tamamen şirketlerin yararına politikalar üreterek bu noktalara getirdiler. Bugün iklim krizini inkar etmekten de ayrılıp şimdi de iklim ile ilgili uluslararası anlaşmalarda lobicilik faaliyetiyle iklimle ilgili adımların atılmasını engelleyecek şekilde davranmaya başladılar.
“KARAR ALICILARI HAREKETE GEÇİRECEK AKTİVİZMİ YAPABİLMELİYİZ”
Ama biliyoruz ki ta 1970’li yıllarda bilim insanlarına raporlar hazırlattı bu petrol şirketleri. Biliyorlardı karbon salımının nelere neden olacağını, iklimi değiştireceklerini. Bunun en büyük bedelini şimdi de yine en kırılgan kesim olan yoksullar ödüyor. Bunu da bildikleri için kendi kârlarından vazgeçmeyi, oluşturdukları sistemin sürdürülebilmesi için de zaten bu manipülasyonu hep yaptılar. Sistem tamamen bunun üzerine kurulu.
Ben bireysel olarak hayat tarzımda bir takım değişiklikler yaparım. Ama bu sistemin değişmesini sağlamaz. Bireysel tutumu davranış değişikliği ve aktivizm olmak üzere ikiye ayırıyorum. Vegan, bitkisel beslenmeye geçebiliriz. Bisiklet kullanabiliriz. Uçaklı seyahatleri kısabiliriz. Bunlar tabi olması gereken şeyler ama yapmamız gereken en önemli şey karar alıcıları harekete geçirebilecek aktivizmi yapabilmek. Eğer aktivizm olmasa bugün atılan üç, beş adımı bile politikacıların atmayacağını çok iyi biliyoruz. Politikadır burada esas olan. İklim hareketinin de temel aldığı şey sistem değişikliğidir.
Belirli dönemlerde iklim zirveleri gerçekleştiriliyor. Atmosfere en çok karbon salınımı yapan devletlerin liderleri bu zirvelerde çeşitli taahhütlerde bulunuyor. Bu zirvelerden sonuç beklemek ne kadar doğru? Yine bu devletler kendi ülkelerindeki atıkları ucuz iş gücü olan Çin ve Türkiye gibi ülkelere ihraç ederek hem atıklarını kendi topraklarından uzak tutuyorlar hem de ekonomik gelir elde ediyorlar. Neler söylersiniz?
İklim zirvelerinin işe yaramaması değil ama yavaş ilerlediğini ben de kabul ediyorum. İklim zirvelerinde, uluslararası anlaşmalarda bulunmamız gerekiyor. Çünkü karar vericiler orada. Alternatif iklim zirveleri düzenleniyor. COP26’nın (2021 Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı) dışında kalmanın bize bir faydası yok. İçinde olup, orada muhalefetimizi yapmamız gerekiyor. Karar alıcıları etkilememiz gerekiyor. Masada yer almazsan kendini ifade edemezsin. Tabi ki orada radikal bir takım talepler karşı taraftan farklı yanıtlar da alıyor ama hiçbir zaman oraları terk etmememiz gerekiyor.
“YENİ TÜR BİR KOLONYALİZM VAR”
Sorunun ikinci aşamasına geldiğimizde ise yine bir tür kolonyalizm var. İngiltere’nin plastik atıklarını Türkiye’ye göndermesi gibi. Bu ne zaman başladı? Çin artık bu atıkları kabul etmediğini söyledi. Çin yıllarca bu atıkları aldı ve bunlarla hiçbir şekilde baş edemediğini gördü. Çok azı geri dönüşüyor. Geri dönüşmeyen tonlarca atık yanıyor, atmosfere kirletiyor, toprağı zehirliyor ve topluma çok büyük zararlar veriyor.
Çin gibi işçilik gücü çok yüksek olan bir ülke bile bununla baş edemedi. Bizim de baş etmemiz mümkün değil. Para vererek aldığımız bu çöplerin depolama alanlarında çok zehirli atıklara rastlandı. Bu çok büyük bir sorun. Yeni çeşit bir kolonyalizm. Bunlar üzerine politikalar üretmek gerekiyor. Yeşillerin de var oluş nedenleri de bunun üzerinedir. Yereldeki mücadelelerin siyasette karşılığını bulması gerekiyor.
-Birçok ülke yenilenebilir enerji için adımlar atıyor. Almanya 30 senedir aktif olan üç nükleer santrali daha kapatma kararı aldı. Fakat Türkiye’de nükleer santral çalışmaları beraberindeki tartışmalar ile devam ediyor. Dünya nükleerden uzaklaşırken, Türkiye’nin aksi yöndeki adımlarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Nükleerin olumsuzluklarına dair neler söylersiniz?
Türkiye’deki Yeşil hareket gücünü başlangıçta nükleer karşıtlığından almıştır. Nükleerin iklim krizine çözüm olabileceği çok büyük bir yalan. Son COP26’da nükleer lobinin tekrardan kendisini ön plana çıkarmaya çalıştığını gördük. Nükleer daha madencilik aşamasında karbon ayak izi olan bir süreç. Toryum madeni çıkarılırken zaten hiç de az olmayan karbonu atmosfere salıyorsunuz. Sonraki reaktör süreçlerinde de karbon ayak iziniz var. Diyelim ki nükleer gerçekten de sıfır emisyonlu bir sistem.
Yine de nükleere karşı çıkmak için yüzlerce sebebimiz var. Büyük riskler taşıyor. Bir kere pahalı. İnşaat aşaması çok uzun sürüyor. İklim kriziyle zamanla yarışıyoruz. Nükleer santrallerin yapım aşaması neredeyse bugün yirmi yılı geçiyor. Bu süreçte toplumlara hem ekonomik hem de ekolojik birçok zararı var. Ham madde sorunu var. Toryum madeni gittikçe azalıyor. Azaldıkça da çıkarılma işlemi daha zorlaşıyor. Karbon salınımı daha da artıyor. Nükleerin dünyada karşıladığı elektriğin oranı da çok yüksek değil. Fransa bugün elektriğinin yüzde 70’ini nükleerden sağlıyor ama gerçekten büyük riskler yüzünden kapatma yönünde adımlar atıyor.
“NÜKLEER EN BAŞINDAN MİLİTARİST BİR ADIMDIR”
Çernobil’de yaşananlar orada duruyor. Bitmiş bir şey değil. Şu an Fukuşima’da tanklarda bekletilen radyoaktif sular var ve bunları okyanusa salacaklar. Başka çözüm yolu yok. Nükleerin atık sorunu çözülememiş durumda. Gömmek ve üzerine beton dökmek dışında hiçbir çözüm yok. Nükleer kaza olmasa bile sürekli etraftaki toprağa, suya, havaya sızıntıların olduğu bir sistem. Çok tehlikeli, çok pahalı, militarist riskler taşıyor. Zaten en başından nükleer militarist bir adımdır. Nükleer silahlanma ile başlamıştır bu iş. Demokrasi sorunudur. Demokratik toplumlarda halkın nükleer ile ilgili bir isteği olamaz. Ama bizim gibi siyasetin otoriter rejim tarafından yönetilen ülkelerde halk bunu sorgulamıyor.
Türkiye’nin gündemine tepeden inme bir şekilde nükleerler dayatıldı. İnşaatlar başlatıldı ki, bu süreçler de hiç şeffaf değil. Orada şu anda bile kazalar oluyor. Türkiye bir deprem ülkesi. Bu ciddi riskler barındıran bir süreç. Bunlarla ilgili toplum konuşturulmuyor, sivil toplum bastırılıyor. Atmamız gereken en önemli adım fosil yakıtlardan çıkmak ki, kömür çok önemli burada. Bir an önce kömürden çıkış yapmamız ve kömür bölgelerinde adil geçiş politikalarını uygulamamız gerekiyor. Kaynaklarımızı nükleer gibi pahalı ve dışa bağımlı bir sisteme değil de gittikçe ucuzlayan yenilenebilir enerjiye ayırmamız gerekiyor.
Alışılageldiğimiz bir durum var ki; felaketler ancak yaşandığı süre zarfında tartışılıyor ve bir sonraki felakete kadar unutuluyor. Uzun süre gündemde olan ‘müsilaj’ sorunundan şu an bahseden yok mesela. Keza haftalarca süren orman yangınları ile Karadeniz şehirlerini yerle bir eden seller de benzer şekilde unutuldu. Bu duruma ilişkin neler söylersiniz?
Türkiye’de bunu çok iyi görebiliyoruz. Bir sorun oluştuğunda tepkiler çoğalabiliyor ama bir süre sonra unutulabiliyor. Yeşil siyaset zaten bu krizler oluşmadan bunu söylemeye başladı. Yürürlükte olan sistemin büyük ekolojik krizlere neden olacağını zaten bilim söylemişti. Görünür olmadığı sürece toplumların unutma eğilimi var. Ama burada siyasetin devreye girmesi gerekiyor. İklim krizinin bu aşamaya geleceği zaten yeni bir şey değil ki. 1800’lü yıllardan itibaren sera gazı etkisini tanımlamış bilim insanları. Bu konuda siyasetçilerin politika üretmesi gerekiyor. Bunu da gündemde tutacak şey de Yeşil siyasettir. Biz de bunun için politika yapmak, çözümler üretmek için sahadayız.
Barış KOP / İSTANBUL
*Yeşiller Partisi eş sözcüsü Özlem Taşdemir Teke ile “Türkiye gündemine dair” söyleşimiz ilerleyen günlerde devam edecek.