Etiket: yılmaz güney

  • Yılmaz Güney’in aramızdan ayrılışının üzerinden 40 yıl geçti

    Yılmaz Güney’in aramızdan ayrılışının üzerinden 40 yıl geçti

    PİRHA- Yılmaz Güney 40 yıl önce bugün aramızdan ayrıldı. “Ben bir kavga adamıyım. Sinemam da bir kavganın, halkımın kurtuluş kavgasının sinemasıdır” diyen Güney, bulunduğu her mekân ve zamanda, her sevinç ve acıda, hapishanede ve dışarıda, insan sohbetlerinde sinemayı düşünüyor, hayalini kuruyor, yazıyor ve yapıyordu.

    Sinemanın ‘Çirkin Kral’ı Yılmaz Güney’in yaşamını yitirmesinin üzerinden 40 yıl geçti. Türkiye sinemasına çeyrek asırlık bir miras bırakan Güney, 26 Ekim 1982’de Türkiye vatandaşlığından çıkarıldı.

    Güney, 1937 yılında Siverekli bir baba ve Vartolu bir annenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Kimi kaynaklar Urfa doğumlu olduğunu söylese de kendisi Adana’nın Yenice köyünde doğduğunu anlattı.

    KOMÜNİZM PROPAGANDASINDAN CEZAEVİNE GİRDİ

    Adana’dan sonra, İstanbul’a iktisat okumaya gelip Atıf Yılmaz’la tanışmasından sonra onun da desteğiyle sinema çalışmalarına başladı.

    Sinema ve yazın dünyasındaki faaliyetleri devam ederken, 1955’te kaleme aldığı “3 Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemleri” adlı öyküsünde komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle hakkında açılan dava 1961 yılında sonuçlandı. Mahkeme başlangıçta 7.5 yıl ağır hapis ve 2.5 yıl sürgün cezası verdi. Temyiz mahkemesinin kararı bozmasıyla yeniden görülen mahkeme sonucu cezası 1.5 yıl ağır hapis ve 6 ay sürgün cezasına çevrildi. Sürgün dönemini de Konya’da geçirdi.

    Ezilen ‘Anadolu çocuğu’ ve başkaldırısını işlediği filmleriyle aynı dönem de ‘Çirkin Kral’ lakabını aldı. Lütfü Akad’ın yönettiği, kendisinin yazdığı Hudutların Kanunu ise hem kendi oyunculuğuna hem de Türkiye sinemasına yeni bir soluk getirdiği dönem oldu.

    Çeyrek asıra sıkıştırmak zorunda kaldığı sinema ve sanat dünyası 1972 yılında yeniden hapse girmesiyle devam etti. ‘Devrimcilere yardım ve yataklık’ yapmanın suç sayıldığı bir dönemin mahkemesinde, yeniden 10 yıl hapse ve sürgüne mahkum edildi. Cezaevi, sinema ve sanat ile ilgili fikirlerini; şiir ve öykülerini orada da duyurmasına engel olmadı ve içeriden Güney Dergisi’ni çıkardı.

    1974 yılında genel afla cezaevinden çıktıktan sonra, sınıf ve kent- köy yaşamı arasındaki çelişkileri konu aldığı yönetmenliğini, yapımcılığını, senaristliğini ve başrol oyunculuğunu kendisinin yaptığı Arkadaş filmini çekti.

    Aynı yıl Endişe filmini çekerken, hayatının geri kalanını tamamen değiştirecek olay yaşandı. Adana’nın Yumurtalık ilçesinde bir gazinoda ilçe yargıcı Sefa Mutlu’yu öldürmekten tutuklandı ve 1976’da 19 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

    Cinayeti kendisinin işleyip işlemediği ise tartışmalı bir konu. Görgü tanıklarının olay hakkındaki ifadeleri birbirleriyle çelişirken, Güney’in, bu davanın duruşması sırasında verdiği ifade ise şöyle oldu:

    “İnanıyorum ki hakim Sefa Mutlu’yu benim vurmadığımı sizler de biliyorsunuz. Fakat eliniz mecburdur. Bu koşullarda objektif davranmanız mümkün olmayacaktır. Bu karşılaştığım ilk haksızlık değildir. Son haksızlık da olmayacaktır. Saygılarımla…”

    Yıllar sonra bir gazeteye verdiği demeçte, o dönem asistanlığını yapan yönetmen Ali Özgentürk ise olayı şöyle anlattı:

    “Gazino ağzına kadar doluydu. Bir süre sonra deniz kenarından karartı şeklinde bir adam gelerek gazinoya girdi. Sarhoş olduğu her halinden belliydi, ayakta bile doğru dürüst duramıyordu. Birdenbire “Ulan sana Yılmaz Güney mi diyorlar. Yılmaz Güney kim?” diyerek küfür etmeye başladı. Herkes şaşırmıştı. Yılmaz adama hiç cevap vermedi. Birtakım kişiler araya girerek adamı gazinodan uzaklaştırdılar. Daha sonra ağır ceza hakimi olduğunu öğrendiğimiz bu adam, yani Sefa Mutlu, ailesiyle birlikte gazinonun az ilerisinde bir kampta kalıyormuş. Bir süre sonra yine geldi. Yine sarhoştu. Bu kez Yılmaz’ın eşiyle ilgili çok ağır bir söz söyledi. Ne olduysa işte o anda oldu. Gazino birdenbire karıştı. O karışıklıkta olayın nasıl olduğunu göremedim.”

    YOL VE SÜRÜ

    Üçüncü hapis cezası da Güney’in sinemayla olan bağını kesemedi. Zeki Ökten tarafından çekilen Sürü filmini cezaevindeyken yazdı. Yine aynı dönem Yol filmi Şerif Gören tarafından çekildi.

    CANNES FİLM FESTİVALİNDE ALTIN PALMİYE ÖDÜLÜ

    Cezaevinde de kültür- sanat dergisi çıkarmaya devam eden Güney, yazdıklarından dolayı darbe sonrası ilan edilen sıkıyönetim tarafından 10 ayrı dava ile cezalandırılmak istendi. Davalarda istenen ceza neredeyse 100 yıldı.

    1981 Ekim’inde aldığı izin sonrası cezaevinden firar ederek yurt dışına yerleşmek zorunda kaldı. Bu firardan sonra Yol’un kurgusunu tekrar yaptı ve Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye ödülünü kazandı.

    VATANDAŞLIKTAN ÇIKARILMASI

    Türkiye’den ayrıldıktan sonraki aylarda, hakkında açılan üç dava sonuçlandı ve toplam 20 yıl ağır hapis, 7 yıla yakın da sürgün cezası alması için hüküm verildi. Cezaevi firarından sonra ülkeye dön çağrılarına uymadığı için 1982’de vatandaşlıktan çıkartıldı.

    Vatandaşlıktan çıkarıldığı yıl, Fransa’da bir hapishanede yaşananları anlattığı ve Fransız hükümetinin de desteğini alarak senaryosunu yazıp yönettiği Duvar (Le Mur) filmini çekti.

    Son yıllarını Paris’te geçirmek zorunda kalan Güney, 1984 yılında mide kanserinden hayatını kaybetti.

    Nihat Behram, Yılmaz Güney’in son günlerinde çok üşüdüğü bir an, “Çok üşüyorum, beni komünarların battaniyesine sarın” dediğini aktarıyor.

    Ölümünden yıllar sonra 1994 yılında dönemin İçişleri Bakanlığı tarafından tekrar vatandaşlığa alındı.

    Bu durum hakkında görüşüne başvurulan eşi Fatoş Güney, “Benim için zaten vatandaşlıktan çıkarılma olayı, sadece kâğıt üzerinde bir işlemdi. Hiçbir zaman önemsemedim. Şimdi de önemsemiyorum” dedi.

    Yılmaz Güney’in ömrünün bir kısmını hapiste bir kısmını yurt dışında geçirmek zorunda olduğu gerçeği ortadayken, ölümünden 10 yıl sonra gelen vatandaşlığa iadesi de kağıt üzerinde kalmaktan öteye gidemeyecekti.

    (HABER MERKEZİ)

  • Odağında çocukların olduğu festival 1 Haziran’da başlıyor-VİDEO

    Odağında çocukların olduğu festival 1 Haziran’da başlıyor-VİDEO

    PİRHA – 7. Uluslararası Çocuk Diyarı Film Festivali 1-7 Haziran günleri arasında Ankara’da yapılacak. Zer’an Sanat Okulu öncülüğünde yapılan festivalde çocuklar, sanat dünyasında kendilerini keşfetme fırsatına ulaşacak. Festivalin detaylarına anlatan Şebnem Aktolga, festivalin ücretsiz olduğunu söyledi. 

    Uluslararası Çocuk Diyarı Film Festivali, bu yıl 7. organizasyon için perdelerini açacak. Ülkedeki ilk çocuk odaklı sinema programı olan Uluslararası Çocuk Diyarı Film Festivali’nin detaylarına dair Şebnem Aktolga ile konuştuk.

    Radyo-TV-Sinema eğitiminin yanı sıra çocuk gelişimi alanında da uzmanlığı olan Şebnem Aktolga, uzun bir süredir sinema ve çocuklara yönelik çalışmalarda yer aldı. 2017 yılında ilki düzenlenen Uluslararası Çocuk Diyarı Film Festivalini organize eden Aktolga, halen festivalin direktörlüğünü yürütüyor.

    “SANATLA KENDİNİ İFADE EDEN ÇOCUKLAR HAYAL ETTİK”

    Şebnem Aktolga, 7 yıl önce çıktıkları festival yolculuğunun amaçları başta olmak üzere çalışma detaylarına dair şunları söyledi:

    “Türkiye’de düşünen, sorgulayan, kendi ritmini kaybetmeyen, potansiyelini kullanabilen, sinemayla, sanatla şekillenen, o sanatla kendini ifade eden çocuklar hayal ettik. Onun da yolunu bu tip etkinliklerle karşı karşıya getirerek her çocuğun ulaşımını sağlamak için de ücretsiz olmasını sağlayarak bir proje olarak 7 yıl önce yola çıktık. Ana hattımız sinemaydı. Çocuklara film gösterimleri düzenliyorduk ve uluslararası olmuş olması da bizim için çok önemliydi. Neredeyse o yıl içerisinde bile 20’ye yakın ülkenin olduğu konjonktürlerini geniş hissetmelerini sağladığımız bir film sayısı ile girmiştik. 45 ile 65 kadar uluslararası filmlerle birlikte…

    Tabii ki odağımızda sadece sinema yoktu. Çocuklarla birlikte başka sanat atölyelerimiz de vardı. Sinema mutfağı vardı; çocuklara bir hafta boyunca atölyeleri açıp filmler çektirdik. Oyuncuları, yönetmenleri ve kurgu aşamalarında kendileri oldular. Daha sonra da bu filmleri birlikte izledik. Tabii ki film öğreten arkadaşlar sanatçılardı; ilk yıl için Almanya’dan bir yönetmen gelmişti ve bu bizim için iyi bir başlangıç olmuştu.

    Heykel resim sanat satranç cinsiyet eşitliği ekolojik değerler üzerine kurulmuş atölyeler; 20’ye yakın atölye ile başlangıç olarak girmiş olduk. Tabii ki her sene birbirinden önemli konu başlıklarıyla sanatçılar, eğitimciler de davet ederek paneller düzenledik.”

    “BİR FESTİVALİN İÇİNDE NEDEN ÇOCUK YOK?”

    Festivaller kapsamında yaklaşık 65.000 çocuğa erişildiği bilgisi ise bu oluşumun özgünlüğünü ortaya koyan bir diğer özellik oldu. Şebnem Aktolga, Uluslararası Çocuk Diyarı Film Festivali ile dezavantajlı çocuk gruplarına da öncelik verildiğinin altını çizerek şöyle devam etti:

    “Programımızda çocukların özgün tasarım ve yaratım becerilerini ortaya çıkaran atölyeler ve bu kapsamda çocukların sorunlarının ele alındığı hak temelli, eşitlikçi paneller, çocuklar ve ebeveynler için film gösterimleri düzenliyoruz.
    ‘Farkınız nedir?’ diye düşünüyorsanız, Türkiye’deki en büyük çocuk festivaliyiz ama dünyada bir farkımız var mı; aslında biraz bunu Türkiye’nin dışına çıktığımda, Hollanda’ya gittiğimizde fark ettim. Birçok festivali ‘neler yapıyorlar’ diye dolaştık ve gözlemledik. Odaklarında, içlerinde çocuk yoktu. Bu durum bana biraz garip gelmişti. Bir festivalin içinde neden çocuk yok? Çocuğun duygusu rengi hissettikleri… Çünkü büyüdükçe siz kendi ritminizi, çocukluğunuzu, hislerinizi bitirmek değil de uzaklaşıyorsunuz. Bizler, bir çocuk komitesi kurduk, belki farkımız bu olabilir. Bir de dünyada bizimki gibi ücretsiz bir festival yok. Çünkü bu masrafları ve filmleri düşünürsek, pahalı organizasyonlar diyebiliriz. Bir farkımız da bu olabilir. Ötekileştirmemek adına sosyal, ekonomik anlamda dezavantajlaştırılmış grupların da festivali olmak istedik.

    SİNEMANIN MUTFAĞINDA OLAN ÇOCUKLAR!

    Bu yıl için hazırladıkları film seçkisine dair de bilgi veren Şebnem Aktolga, şunları paylaştı:

    “Dublajlı filmler, iyi animasyon filmleri seçiyoruz. 40’a yakın hem uzun hem de kısa metrajlı filmlerimiz var. Okul öncesi gruplar ve okul çağındaki çocuklar için de filmlerimiz var. Ayrıca gençlik filmlerimiz de var. Bunun yanı sıra ebeveynler, yetişkinler için sürpriz bir film de yer alacak. 1 ile 7 Haziran arasında gösterimlerimiz olacak.

    Bunların yanı sıra atölyelerimiz de var. Her yıl olduğu gibi bir takım farkında olduğumuz, hiç vazgeçmediğimiz değerler üzerine kurulduğumuz iki konuyu mutlaka her yıl yerleştiriyoruz. ‘Toplumsal cinsiyet eşitliği’ olgusu üzerine her yıl mutlaka bir atölye yapıyoruz. Bir diğer konu ise ekolojik değerler, doğa ile kurdukları ilişkiye farkındalık yaratmak adına mutlaka ekolojiye dair bir atölye yerleştiriyoruz. Onun dışında bu yıl çocukları sinemanın mutfağında kurgu atölyesi bekliyor.

    Bu yıl Türkiye’den filmimiz yok. 7 Yıl içerisinde bu bizim dertlerimizden bir tanesi oldu. Türkiye’de maalesef çocuk filmi; gişe filmlerini dahil etmiyorum, çok iyi filmler yok. Bu bizim için bir dert diye altını çiziyorum. Zaten amaçlarımızdan bir tanesi de çocuklara bunun altyapısını kurmak. Ben halen yönetmen, animasyon üreticisi arkadaşlarla bunun zeminini hazırlamak için görüşüyorum.”

    “SANAT, FARKINDALIK OLUŞTURMAYI KAZANDIRIYOR”

    Festivale katılım konusunda ailelere katılım çağrısı da yapan Şebnem Aktolga, sözlerini şu cümlelerle sonlandırdı:

    “Tabii ki sanatla iç içe olunması mutlaka çocuklara çok yönlü kazanımlar sağlıyor. Onların düşünmelerine, sorgulamalarına, belki içlerindeki farkındalıkları yakalamalarına olanak sağlıyor. Sanat zaten içi dışa dökümdür. Sanat, çocukların iç dünyalarını dışarıya yöneltmelerini, dünyalarıyla tanışmalarına dair bir farkındalık oluşturmayı mutlaka kazandırıyor. Ücretsiz bir etkinlik, dolayısıyla dezavantajlaştırılmış çocukların böyle bir festival içerisine girmesini bekliyoruz.

    “1 HAZİRAN’DA ÇOCUK ŞÖLENİ VAR”

    1 Haziran’da Çankaya Belediyesi Yılmaz Güney Sahnesinde saat 19:00’da bir çocuk şölenimiz var. Oradan türlü türlü aktiviteler çocukları bekliyor. Dans gösterisi, sihirbazlık ve çocuk konseri gibi… Sonrasında aynı salonun haricinde Alper Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde de film gösterimlerimiz devam edecek. Kapanışta da ‘Küçük Prens’ adlı bir tiyatro çocukları bekliyor.”

    Eren GÜVEN/ANKARA

  • RTÜK, TELE1’e Yılmaz Güney programı nedeniyle ceza verdi

    RTÜK, TELE1’e Yılmaz Güney programı nedeniyle ceza verdi

    PİRHA-RTÜK, TELE1’de Yılmaz Güney’in tartışıldığı program sebebiyle kanala “suçu ve suçluyu övme” suçlaması ile idari para cezası verdi. 

    Tele 1’de yayımlanan 5. Boyut programında, TELE 1 Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ ve Atilla Dorsay’ın yönetmen, oyuncu ve senarist Yılmaz Güney hakkında söyledikleri sözleri ‘suçluyu övmek’ olarak tanımlayan RTÜK, kanala yüzde 3 para cezası uyguladı.

    RTÜK, kanal için ayrıca kara para aklama yöntemlerinin tartışıldığı program için “kişileri küçük düşürmek” iddiasıyla da yüzde 3 para cezası uygulanmasına karar verdi.

    (HABER MERKEZİ)

  • Yılmaz Güney doğumunun 86. yılında İstanbul’da anılacak

    Yılmaz Güney doğumunun 86. yılında İstanbul’da anılacak

    PİRHA-Yılmaz Güney doğumunun 86. yılında 2 Nisan 2023 günü İstanbul’da gerçekleştirilecek etkinlik ile anılacak. 

    Sinemanın ‘Çirkin Kral’ı Yılmaz Güney doğumunun 86. yılında İstanbul’da düzenlenecek bir etkinlik ile anılacak. Güney dergisi tarafından 2 Nisan 2023 günü Şişli Cemil Candaş Kent Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilecek olan etkinlikte Güney Dergisi Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Tuncay Özkaradeniz, Fatoş Güney, Yazar Temel Demirer, Agos Gazetesi’nden Pakrat Estukyan konuşma yapacak.

    Sanatçılar Devrim Kavallı ile Barış da etkinlikte yer alacak diğer isimler olacak. Program kapsamında Yılmaz Güney belgesel gösterimi yapılacak. Etkinliğin sunuculuğunu ise Güney dergisinden Burcu Özkaradeniz ve Gazeteci Yazar Halil Yeni üstlenecek.

    PİRHA / İSTANBUL

  • Yılmaz Güney’in ailesi, Ümit Özdağ hakkında suç duyurusunda bulundu

    Yılmaz Güney’in ailesi, Ümit Özdağ hakkında suç duyurusunda bulundu

    Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ’ın usta sinemacı Yılmaz Güney hakkında sarf ettiği sözler yargıya taşındı. Güney Ailesi’nin avukatı Bişar Abdi Alınak, Yılmaz Güney hakkında “tam bir lümpen serseri” diyen Özdağ hakkında savcılıkta suç duyurusunda bulundu.

    Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ, geçtiğimiz hafta katıldığı bir Youtube yayınında Yılmaz Güney hakkında “tam bir lümpen serseri” ifadelerini kullandı.

    Özdağ’ın bu sözleri tepkilere neden olurken, Güney Ailesi’nin avukatı Bişar Abdi Alınak, savcılıkta suç duyurusunda bulundu.

    Alınak, “Toplumun önemli bir kesiminin sevgi ve saygısını kazanmış Yılmaz Güney’i küçük düşürme amacıyla hareket ettiği aşikardır” dedi.

    Gazete Duvar’ın haberine göre, suç duyurusunda, Güney’in, Türkiye sinema tarihine senarist, oyuncu ve yönetmen olarak damga vuran bir sanatçı olduğu belirtilirken, Özdağ için, “Kişinin hatırasına hakaret, halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama suçlarını işlendiği şüpheye yer vermeyecek şekilde açıktır” denildi.

    “BASİT BİR HAKARET SUÇU OLARAK DEĞERLENDİRİLMEMELİ”

    Suç duyurusunda şöyle denildi:

    “Yılmaz Güney Umut filmi ile sinema tarihinde gerçekçilik akımını başlatan, 1971 olaylarında mazlum halkların yanında saf tutan mücadele eden, halkların kardeşliği ve eşitlik için kendini ortaya koyan dünya sinemasında da saygınlık yaratan öncü bir kişilikti. Bu sebeple bazı karanlık odaklar Yılmaz Güney’in saygınlığına gölge düşürmek için beyhude bir çaba içine girmeyi görev addetmişlerdir.

    Şüphelinin suça konu eylemi de bu yönüyle değerlendirilmeli. Zira suça konu eylemin cezalandırılması ve sonuçları basit bir hakaret suçu olarak değerlendirilmemeli. Burada Türkiye sinema tarihine damga vurmuş dünya markası bir sinema dehasının ve temsil ettiği değerlerin korunması da amaç edinmeli. Bu sebeple savcılık makamı soruşturmayı yaparken toplumsal değerleri ve müteveffanın kişilik haklarını da koruması gerektiği gerçeği ile hareket etmesi fevkalade önem arz etmekte.”

    “ÖZDAĞ, HALKI KİN VE DÜŞMANLIĞA TAHRİK SUÇUNU İŞLEMİŞTİR”

    Ümit Özdağ’ın halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçunu işlediğini vurgulayan Av. Alınak, suç duyurusu dilekçesinde şunları kaydetti:

    “Şüphelinin toplumun önemli bir kesiminin sevgisini kazanan başkaca kişilere yönelik benzer eylemlerde de bulunduğu kamuoyunun malumudur.

    Suç olduğunu bilmesine rağmen düşüncelerini aktarırken hakaret etmekten geri durmayan yasaları ve kanunları hiçe sayan şüpheli toplumun önemli bir kesimine duyduğu nefreti Müteveffa Yılmaz Güney üzerinden ortaya koyarak halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçunu işlemiştir.

    Yasa koyucu hakaret suçunun tespitinde toplumda hakim olan telakkileri, örf ve adetleri baz alınması gerektiğini belirtmiştir. Şüphelinin sarf ettiği sözlerin telakkilere, örf ve adetler yönünden de kabul edilemeyeceği açık ve nettir. Müteveffa Yılmaz Güney’i toplum önünde aşağılamayı, küçük düşürmeyi amaç edinen toplumsal duyarlılıkları hiçe sayan şüphelinin cezalandırılması benzer eylemlerin tekrarlanmaması yönünden de büyük önem arz etmekte.

    Zira milletvekili sıfatı ile düşüncelerini yayma potansiyeli olan şüphelinin bu eylemi vesilesi ile başkaca kişiler yönünden de benzer suçların işleneceği ihtimali kuvvetle muhtemeldir. Toplumun belli bir kesimini tahrik eden şüphelinin cezalandırılarak ıslah edilmesi toplumsal anlamda da büyük önem arz etmekte.”

    Güney Ailesi’nin avukatı Bişar Abdi Alınak, Özdağ hakkında soruşturma başlatılarak fezleke hazırlanmasını, dokunulmazlığı kaldırılması durumunda da dava açılmasını talep etti.

    (HABER MERKEZİ)

  • Ferhat Tunç’tan yeni single-klip!

    Ferhat Tunç’tan yeni single-klip!

    PİRHA- Sürgünde 3.5 yılını geride bırakan sanatçı Ferhat Tunç, yeni bir single-klip ile sonbahara ‘merhaba’ diyor.

    Sözleri Yusuf Hayaloğlu’na, bestesi kendisine ait  “Kızıl Bir Güldün” adlı eserini yeniden okuyan sanatçı, Nihat Ulaş’ın yönetmenliğinde esere bir de klip çekti. Ferhat Tunç, bu çalışmasını, 38. ölüm yıl dönümü nedeniyle Yılmaz Güney’e adadı.

    Ferhat Tunç’un 9 Eylül’de dinleyicisiyle buluşturacağı çalışmasıyla ilgili açıklaması şöyle:

    “Sonbahara aşkla merhaba!

    Baskı ve zulüm ekseninde dirençle tutunduğumuz günler yaşıyoruz. Nerede olursak olalım, karanlığın bizi nefessiz kılmasına izin vermeyelim. Hayatımıza renk katan, soluk katan o eşsiz pınar, aşk, bir ırmak gibi sarsın ruhumuzu. Gelin ayrılıklarımızı, hüznümüzü ve yaralarımızı aşkla saralım. Özlem ve hüzün kalbimizin mevsimi olsun.

    Sözleri sevgili Yusuf Hayaloğlu tarafından yıllar önce yazılan ve müziği bana ait olan ‘Kızıl Bir Güldün’ adlı eseri yeniden seslendirdim. Nihat Ulaş’ın olağanüstü çabası ve heyecanıyla çekilen klipin çekimleri Frankfurt’ta gerçekleşti. Klipte ayrıca, sevgili Dicle Irmak Berkpınar’ın 2018 yılında bir başka klip için çektiğimiz görüntülerinden yararlandık.

    ‘Kızıl Bir Güldün’ adlı single, 9 Eylül tarihinde tüm dijital platformlarda yer alacak. 9 Eylül, aynı zamanda büyük aşkların ustası, devrimci sanatçı Yılmaz Güney’in aramızdan ayrılışının 38. yıl dönümü. Bu çalışmayı kendisini minnetle andığımız o büyük ustaya adıyorum.

    9 Eylül akşamı, klipi YouTube kanalımızdan izleyebilirsiniz. Bu ablukalar dünyasında, dilerim, ruhunuza esenlik katar.”

    (HABER MERKEZİ)

     

  • Yılmaz Güney 37 yıl önce bugün aramızdan ayrıldı

    Yılmaz Güney 37 yıl önce bugün aramızdan ayrıldı

    PİRHA- Yılmaz Güney 37 yıl önce bugün aramızdan ayrıldı. O, yaşamı boyunca sinema yaptı. Adana’nın yoksul sokaklarındaki sinema solanlarından 1984 yılının 9 Eylül’ünde yaşamını yitirdiği Paris’e kadar; bulunduğu her mekân ve zamanda, her sevinç ve acıda, hapishanede ve dışarıda, insan sohbetlerinde sinemayı düşünüyordu, hayalini kuruyordu, yazıyordu ve yapıyordu.

    Sinemanın ‘Çirkin Kral’ı Yılmaz Güney’in yaşamını yitirmesinin üzerinden 37 yıl geçti. Türkiye sinemasına çeyrek asırlık bir miras bırakan Güney, 26 Ekim 1982’de vatandaşlıktan çıkarıldı.

    Güney, 1937 yılında Siverekli bir baba ve Vartolu bir annenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Kimi kaynaklar Urfa doğumlu olduğunu söylese de kendisi Adana’nın Yenice köyünde doğduğunu anlatır.

    Adana Sanat Müzesi’nde kendisine ayrılan oda da, Urfa’da doğduğunu söyleyen kaynakları yalanlar niteliktedir. Zira Güney’in hayatı, filmleri ve geride bıraktıklarıyla Adana toprağına bastığı, büyüdüğü anlaşılır. Ki 10 yaşından itibaren kimi zaman Çukurova’nın pamuk tarlalarında, kimi zaman simitçilik ve çobanlıkla geçen dönemini sinemasında ustalıkla yoğurmayı başarmıştır.

    CEZAEVİNE İLK GİRİŞİ: ‘KOMÜNİZM PROPAGANDASI’ 

    Adana’dan sonra, İstanbul’a iktisat okumaya gelip Atıf Yılmaz’la tanışmasından sonra onun da desteğiyle sinema çalışmalarına başladı.

    Sinema ve yazın dünyasındaki faaliyetleri devam ederken, 1955’te kaleme aldığı “3 Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemleri” adlı öyküsünde komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle hakkında açılan dava 1961 yılında sonuçlandı. Mahkeme başlangıçta 7.5 yıl ağır hapis ve 2.5 yıl sürgün cezası verdi. Temyiz mahkemesinin kararı bozmasıyla yeniden görülen mahkeme sonucu cezası 1.5 yıl ağır hapis ve 6 ay sürgün cezasına çevrildi. Sürgün dönemini de Konya’da geçirdi.

    Başta da söylediğimiz gibi filmlerinin hamurunu yine Anadolu yoğurdu. Ezilen ‘Anadolu çocuğu’ ve başkaldırısını işlediği filmleriyle aynı dönem de ‘Çirkin Kral’ lakabını aldı. Lütfü Akad’ın yönettiği, kendisinin yazdığı ‘Hudutların Kanunu’ ise hem kendi oyunculuğuna hem de Türkiye sinemasına yeni bir soluk getirdiği dönem oldu.

    Çeyrek asıra sıkıştırmak zorunda kaldığı sinema ve sanat dünyası 1972 yılında yeniden hapse girmesiyle devam etti. ‘Devrimcilere yardım ve yataklık’ yapmanın suç sayıldığı bir dönemin mahkemesinde, yeniden 10 yıl hapse ve sürgüne mahkum edildi. Cezaevi, sinema ve sanat ile ilgili fikirlerini; şiir ve öykülerini orada da duyurmasına engel olmadı ve içeriden ‘Güney’ dergisini çıkardı.

    1974 yılında genel afla cezaevinden çıktıktan sonra, sınıfı ve kent- köy yaşamı arasındaki çelişkileri konu aldığı yönetmenliğini, yapımcılığını, senaristliğini ve başrol oyunculuğunu kendisinin yaptığı ‘Arkadaş’ filmini çekti.

    Aynı yıl ‘Endişe’ filmini çekerken, hayatının geri kalanını tamamen değiştirecek olay yaşandı. Adana’nın Yumurtalık ilçesinde bir gazinoda ilçe yargıcı Sefa Mutlu’yu öldürmekten tutuklandı ve 1976’da 19 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

    “BU KARŞILAŞTIĞIM İLK HAKSIZLIK DEĞİL, SON DA OLMAYACAK”

    Cinayeti kendisinin işleyip işlemediği ise tartışmalı bir konu. Görgü tanıklarının olay hakkındaki ifadeleri birbirleriyle çelişirken, Güney’in, bu davanın duruşması sırasında verdiği ifade ise şöyle oldu:

    “İnanıyorum ki hakim Sefa Mutlu’yu benim vurmadığımı sizler de biliyorsunuz. Fakat eliniz mecburdur. Bu koşullarda objektif davranmanız mümkün olmayacaktır. Bu karşılaştığım ilk haksızlık değildir. Son haksızlık da olmayacaktır. Saygılarımla…”

    Yıllar sonra bir gazeteye verdiği demeçte, o dönem asistanlığını yapan yönetmen Ali Özgentürk ise olayı şöyle anlattı:

    “Gazino ağzına kadar doluydu. Bir süre sonra deniz kenarından karartı şeklinde bir adam gelerek gazinoya girdi. Sarhoş olduğu her halinden belliydi, ayakta bile doğru dürüst duramıyordu. Birdenbire ’Ulan sana Yılmaz Güney mi diyorlar. Yılmaz Güney kim?’ diyerek küfür etmeye başladı. Herkes şaşırmıştı. Yılmaz adama hiç cevap vermedi. Birtakım kişiler araya girerek adamı gazinodan uzaklaştırdılar. Daha sonra ağır ceza hakimi olduğunu öğrendiğimiz bu adam, yani Sefa Mutlu, ailesiyle birlikte gazinonun az ilerisinde bir kampta kalıyormuş. Bir süre sonra yine geldi. Yine sarhoştu. Bu kez Yılmaz’ın eşiyle ilgili çok ağır bir söz söyledi. Ne olduysa işte o anda oldu. Gazino birden bire karıştı. O karışıklıkta olayın nasıl olduğunu göremedim.”

    YOL VE SÜRÜ

    Üçüncü hapis cezası da Güney’in sinemayla olan bağını kesemedi. Zeki Ökten tarafından çekilen ‘Sürü’ filmini cezaevindeyken yazdı. Yine aynı dönem ‘Yol’ filmi Şerif Gören tarafından çekildi.

    ALTIN PALMİYE ÖDÜLÜ

    Cezaevinde de kültür- sanat dergisi çıkarmaya devam eden Güney, yazdıklarından dolayı darbe sonrası ilan edilen sıkıyönetim tarafından 10 ayrı dava ile cezalandırılmak istendi. Davalarda istenen ceza neredeyse 100 yıldı.

    1981 Ekim’inde aldığı izin sonrası cezaevinden firar ederek yurt dışına yerleşmek zorunda kaldı.

    Bu firardan sonra  Yol’un kurgusunu tekrar yaptı ve Cannes Film Festivali’nde ‘Altın Palmiye’ ödülünü kazandı.

    VATANDAŞLIKTAN ÇIKARILMA

    Türkiye’den ayrıldıktan sonraki aylarda, hakkında açılan üç dava sonuçlandı ve toplam 20 yıl ağır hapis, 7 yıla yakın da sürgün cezası alması için hüküm verildi. Cezaevi firarından sonra “ülkeye dön” çağrılarına uymadığı için 1982’de vatandaşlıktan çıkartıldı.

    Vatandaşlıktan çıkarıldığı yıl, Fransa’da bir hapishanede yaşananları anlattığı ve Fransız hükümetinin de desteğini alarak senaryosunu yazıp yönettiği ‘Duvar’ (‘Le Mur’) filmini çekti.

    Son yıllarını Paris’te geçirmek zorunda kalan Güney, 1984 yılında mide kanserinden hayatını kaybetti.

    Nihat Behram, Yılmaz Güney, son günlerinde çok üşüdüğü bir an “Çok üşüyorum, beni komünarların battaniyesine sarın” dediğini aktarıyor.

    Ölümünden yıllar sonra 1994 yılında dönemin İçişleri Bakanı tarafından tekrar vatandaşlığa alındı.

    Bu durum hakkında görüşüne başvurulan eşi Fatoş Güney  “Benim için zaten vatandaşlıktan çıkarılma olayı, sadece kâğıt üzerinde bir işlemdi. Hiçbir zaman önemsemedim. Şimdi de önemsemiyorum” dedi.

    Zira Türkiye sinemasının ‘Çirkin Kral’ının ömrünün bir kısmını hapiste bir kısmını yurt dışında geçirmek zorunda olduğu gerçeği ortadayken, ölümünden 10 yıl sonra gelen vatandaşlığa iadesi kağıt üzerinde kalmaktan öteye gidemeyecekti.

    (HABER MERKEZİ)

  • Yılmaz: ‘Çirkin’lerin En Güzeli

    Yılmaz: ‘Çirkin’lerin En Güzeli

    PİRHA – Gazeteci Attila Taş, “Halkın sanatçısı, halkın savaşçısı demektir. Savaşçılar ölür, fakat onların yarattığı birikimler, onların bıraktığı sağlıklı miras, çok sonralara ulaşacaktır” diyen Yılmaz Güney’in doğum gününde bir yazı kaleme aldı.

    Gazeteci Attila Taş, Çirkin Kral Yılmaz Güney’in doğum gününde ‘Yılmaz: ‘Çirkin’lerin En Güzeli’ başlıklı bir yazı kaleme aldı. Taş, Alevinet’e yazdığı yazıda “İnsan olma derdinin gardaşı, Krallar Kralı, Baba’sı, Arkadaş’ısın; dünya döndükçe. Dünya döndükçe Yol’u, Umut’usun!”  sözleriyle andı Çirkin Kral’ı.

    “Belkim bir kertenkeleydim
    Piç edilmiş bir yağmurun serini
    Bir güzelin çirkiniydim
    çirkinlerin en güzeli”

    Can Yücel Belkim Bir Kertenkeleyim adlı şiirini ruhuma her üflediğinde kendine yakıştırdığı tabirle Çirkin Kral gelir aklıma, çirkinlerin en güzeli Yılmaz Güney.

    Çirkin Kral!

    Tarık Dursun’un Milliyet için Yılmaz Güney’le yaptığı bir röportajda doğar Çirkin Kral lakabı. Sinemada iddialı olan Yılmaz, “Bir gün bu Yeşilçam’ın kralı olacağım!” deyince Tarık Dursun “İyi ama, Yeşilçam’da zaten bir kral var,” der ve ekler,  “Üstelik senden çok daha yakışıklı. Verir mi sana krallığı?”

    Yılmaz tüm inanmışlığıyla cevap verecektir:
    “Olsun! Ben de çirkin kral olurum ağabey!”

    Başrolünde oynadığı, aynı zamanda senaryosunu yazıp, yönetmenliğini de yaptığı Yarın Son Gündür filmindeki;

    -“Mızıka çalmasını öğreneceğim. Belki de artiz olurum, beni Yılmaz Güney’e benzetiyorlar.
    -Yok canım sen o kadar çirkin değilsin”
    repliğinin  yanı sıra, yine bir başka röportajında;

    “Ayhan (Işık) Ağabey kesme şeker gibi düzgün bir kralsa, ben de çirkin kralım. O güzelse, ben de çirkinim Aga’cım. O güzel kralsa, ben de çirkin kralım!” sözleriyle lakabına iyice sahip çıkacak ve bu sahipliği senaryosunu ve başrolünü üstlendiği 1966 yılında çekilen Çirkin Kral filmi ile iyiden iyiye pekiştirecektir.

    Yapımcı Nevzat Pesen’in “Yılmaz Güney’in suratı film yıldızlığı için hiç uygun değil, ondan olsa olsa kömürcü çırağı olur” dediği o Yılmaz, bir inanç ve mücadele adamı olarak yıldızdan da öte o krallığı kendi elleri ile söke söke alacak, yıllar sonra o krallığı da aşarak Türk sinemasının en büyük ismi olacaktır.

    Bütün bunları yıllar önce hesaplayarak, tüm zorluklara karşı karşın müthiş bir stratejiyle biçimlendirir Yılmaz Güney. Kafasındaki filmleri çekmek için tavizkar davranacak; kimilerinin ‘çöp’ olarak değerlendirdiği yazıp, oynadığı kimi zaman da yönettiği (avantür) filmlerin maddi ve manevi geri dönüşümleriyle çekeceği o filmlerin zeminini sağlamlaştırmaya çalışacaktır. Çirkin Kral lakabını dillendirmesi ve sıkı sıkıya sahip çıkması da bu stratejinin bir parçası olacaktır elbette.

    Bunun altı özellikle çizilmelidir; rastgele ya da şartların oluşturduğu bir figür değildir bahsedilen. Yıllar öncesine uzanırsak meramımız daha iyi anlaşılacaktır.

    Yıl 1954 ya da 1955. Yılmaz Güney henüz 17-18 yaşındadır. Adana’da bir meyhanede arkadaşları Nihat Ziyalan ve Özdemir İnce’yle sohbet ederken  “On yıl sonra bütün Türkiye, yirmi yıl sonrada bütün dünya tanıyacak bizi” diyen ve neredeyse on yıl, yirmi yıl sonrasını santim santim planlayan, büyük bir aksama da olmadan o yirmi yıl sonrasını hayatına kaydeden bir ‘inanç’ adamının ibret verici ve büyük bir hayranlıkla okunan hikayesidir Yılmaz Güney’in hayatı.Hiç şüphesiz sadece Türkiye’nin en iyi sinemacısı gelmemeli Yılmaz Güney deyince akla. Bir aktör, bir yönetmen olduğu kadar gibi iyi bir yazar, iyi bir edebiyatçıdan da bahis açılmalı aynı zamanda.

    Özdemir İnce, Öküz’ün 64.sayısında (Eylül, ’99) yer alan “Öykücü Yılmaz Güney” adlı yazısında bu ısrarımızı şöyle temellendiriyor; “Daha önce okumadıysanız, Ölüm Beni Çağırıyor isimli kitapta Yılmaz’ın on sekiz-on dokuz yaşlarında yazdığı öyküleri okuyunuz. Bu öykülerde o yaşlara özgü hamlıklar ve acemilikler kuşkusuz eksik değil. Ancak bu öykülerin 1990’larda değil, kırk yıl önce, henüz Marquez’ler, Borges’ler bu ülkede bilinmezken yazılmış olduklarını lütfen unutmayın! O zaman, benim bu yazılarda gördüğüm yazınsal dehayı siz de kolayca görebilirsiniz.“

    İlk romanı Boynu Bükük Öldüler’le 1972 Orhan Kemal Roman Ödülü’nü kazanan Yılmaz Güney’den bahsediyoruz yani. Ve henüz yirmisine varmadan yazdığı Ölüm Beni Çağırıyor adlı ilk kitabında yer alan Üç Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemleri adlı öyküsüne açılan davada sonucunda, kendi deyimiyle ne olduğunu dahi bilmediği komünizmin propagandasını yaptığı gerekçesiyle on sekiz ay ağır hapis, altı ay Konya’ya sürgün ve ömür boyu kamu haklarından men ile cezalandırılan Yılmaz Güney’den.

    İyi bir yazar olma hayaliyle çıkar yola Yılmaz Güney; “Bir süre sonra yolumu seçtim. Yazar olacaktım. Köyümü gösterecekler. ‘Yılmaz bu köydendir’ diyecekler” umuduyla. Çok da ayrı düşmez, durup dinlenmeden yazar. Hayatının büyük bir bölümünü hapishanelerde geçiren Yılmaz Güney’i ayakta ve diri tutan şey olur yazmak. “Gerek yazmak, gerekse sinema yapmak benim varlık nedenimdir. Bu gün verdiğim demokrasi mücadelesinin en temel araçlarıdır.” Makaleleri, denemeleri, öyküleriyle…

    Yılmaz Güney’in sanat hayatına dair en doğru tespitlerden biri olması nedeniyle  Tunca Arslan’ın, Papirüs’teki (Mart 2000, sayı 37) yazısından bir bölümü paylaşmakta büyük yarar var: “ Yılmaz Güney, çağdaş sanat tarihinde; yönetmen, oyuncu, senarist, yapımcı, öykü-roman yazarı olarak, üstelikte tüm bu uğraşların sosyalist devrimci kimliğiyle birleştirmeyi, ezilenlerin yanında kalmayı başararak yer alan biricik örnektir. İddia ediyorum, ikinci bir örnek daha yoktur.”

    Evet, Yılmaz Güney biriciktir ! Sahicidir.

    Hiç ‘rol kesmemiştir’.

    Yazdığı öykü ve romanlarında da bu sahicilik çıkar karşımıza, çevirdiği onca film, yazdığı bir o kadar senaryoda da. Umut’ta define arayan babası Hamit Çavuş’tur, çocukluk hevesi mandolin Baba’da yer bulur kendine, Urfa’da da bir otelde ateş edilen ayna Umutsuzlar’da Fırat’ın silahından çıkan kurşunla bir kez daha kırılır.

    Yani sanıldığı ya da ısrarla altı çizilmeye çalışıldığı gibi sadece bir ‘siyasi figür’ değildir Yılmaz Güney. Usta yazar Kemal Tahir’in  “Yılmaz Güney, gerçekten halktan yetişmiş, halkın bir şeyi nasıl görmek istediğini belki derin ilmiyle değil, yaşantısıyla bilen bir halk sanatçısıdır. Benim böyle sanatçılardan bir aydın olarak öğrenecek çok şeylerim olduğuna inanıyorum” dediği senarist, yönetmen, oyuncu, yazar Yılmaz Güney’dir.

    Evet, bir bilinç süreğidir Yılmaz Güney’in yolu. Agah Özgüç bu bilinçli yolculuğu şöyle anlatır; “Yılmaz Güney başlangıçta en çöp filmleri çekti. Bu çöp filmleri yaparak yeni bir dönem açtı. Bu filmlerde ilginç diyaloglar vardı. En kötü filmlerinden itibaren seyirci desteğine sahip oldu. Bir halk filmcisidir. Halkın içinden gelmiştir. Halkını en iyi tanıyan filmcidir. Bir noktadan sonra (Hudutların Kanunu, Seyyit Han: Toprağın Gelini, Umut ) aydınları da destekçileri arasına kattı. Fatma Girik, Hülya Koçyiğit, Semiramis Pekkan ve Filiz Akın’ın filmlerini kaçırmayanlara bu kadın oyuncularla film çevirerek kendisini tanıtması da akıllıcaydı. Yılmaz Güney kendi aklıyla, kendi bilinciyle kendi kendini yaratmıştır.”

    Kendisinden yardım isteyen dansözü pavyonu basarak kaçıracak kadar gözü kara; gardaş, babam gibi sözcüklerle bezeli sohbeti ile samimi; hiç tanımadığı biri için günlerce kederlenecek kadar yufka yürekli bir kraldır O.

    Varoluşunu ve eylemliğinin nedenini özgürlük mücadelesine dayandıran; kendisinden başka herkesin üzüntüsünü üzüntüsü, acısını acısı yapan, dünyanın öbür ucunda, hiç tanımadığı bir insanın gözyaşı bile içini parçalayan, kedilere ağlayan, kuşların yasını tutan Yılmaz, merhametli kalbin, direngen aklın ve ölmeyen ruhun bu dünyanın bir parçasıdır artık, kim ne derse desin.

    İnsan olma derdinin gardaşı, Krallar Kralı, Baba’sı, Arkadaş’ısın; dünya döndükçe. Dünya döndükçe Yol’u, Umut’usun!

    “… Halkın sanatçısı, halkın savaşçısı demektir. Savaşçılar ölür, fakat onların yarattığı birikimler, onların bıraktığı sağlıklı miras, çok sonralara ulaşacaktır…”

    Çok Yaşa Yılmaz!

    https://alevinet.com/2020/04/01/yilmaz-cirkinlerin-en-guzeli/

  • Yılmaz Güney’in 35. ölüm yıl dönümü

    Yılmaz Güney’in 35. ölüm yıl dönümü

    Yılmaz Güney’i 35 yıl önce bugün kaybettik. O, yaşamı boyunca sinema yaptı. Adana’nın yoksul sokaklarındaki sinema solanlarından 1984 yılının 9 Eylül’ünde yaşamını yitirdiği Paris’e kadar; bulunduğu her mekân ve zamanda, her sevinç ve acıda, hapishanede ve dışarıda, insan sohbetlerinde sinemayı düşünüyordu, hayalini kuruyordu, yazıyordu ve yapıyordu.

    Bugün sinemanın ‘Çirkin Kral’ı Yılmaz Güney’in ölümünün 35. yılı. Türkiye sinemasına çeyrek asırlık bir miras bırakan Güney, 26 Ekim 1982’de vatandaşlıktan çıkarıldı.

    Güney, 1937 yılında Siverekli bir baba ve Vartolu bir annenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Kimi kaynaklar Urfa doğumlu olduğunu söylese de kendisi Adana’nın Yenice köyünde doğduğunu anlatır.

    Adana Sanat Müzesi’nde kendisine ayrılan oda da, Urfa’da doğduğunu söyleyen kaynakları yalanlar niteliktedir. Zira Güney’in hayatı, filmleri ve geride bıraktıklarıyla Adana toprağına bastığı, büyüdüğü anlaşılır. Ki 10 yaşından itibaren kimi zaman Çukurova’nın pamuk tarlalarında, kimi zaman simitçilik ve çobanlıkla geçen dönemini sinemasında ustalıkla yoğurmayı başarmıştır.

    CEZAEVİNE İLK GİRİŞİ: ‘KOMÜNİZM PROPAGANDASI’ YAPMA

    Adana’dan sonra, İstanbul’a iktisat okumaya gelip Atıf Yılmaz’la tanışmasından sonra onun da desteğiyle sinema çalışmalarına başladı.

    Sinema ve yazın dünyasındaki faaliyetleri devam ederken, 1955’te kaleme aldığı “3 Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemleri” adlı öyküsünde komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle hakkında açılan dava 1961 yılında sonuçlandı. Mahkeme başlangıçta 7.5 yıl ağır hapis ve 2.5 yıl sürgün cezası verdi. Temyiz mahkemesinin kararı bozmasıyla yeniden görülen mahkeme sonucu cezası 1.5 yıl ağır hapis ve 6 ay sürgün cezasına çevrildi. Sürgün dönemini de Konya’da geçirdi.

    Başta da söylediğimiz gibi filmlerinin hamurunu yine Anadolu yoğurdu. Ezilen ‘Anadolu çocuğu’ ve başkaldırısını işlediği filmleriyle aynı dönem de ‘Çirkin Kral’ lakabını aldı. Lütfü Akad’ın yönettiği, kendisinin yazdığı ‘Hudutların Kanunu’ ise hem kendi oyunculuğuna hem de Türkiye sinemasına yeni bir soluk getirdiği dönem oldu.

    Çeyrek asıra sıkıştırmak zorunda kaldığı sinema ve sanat dünyası 1972 yılında yeniden hapse girmesiyle devam etti. ‘Devrimcilere yardım ve yataklık’ yapmanın suç sayıldığı bir dönemin mahkemesinde, yeniden 10 yıl hapse ve sürgüne mahkum edildi. Cezaevi, sinema ve sanat ile ilgili fikirlerini; şiir ve öykülerini orada da duyurmasına engel olmadı ve içeriden ‘Güney’ dergisini çıkardı.

    1974 yılında genel afla cezaevinden çıktıktan sonra, sınıfı ve kent- köy yaşamı arasındaki çelişkileri konu aldığı yönetmenliğini, yapımcılığını, senaristliğini ve başrol oyunculuğunu kendisinin yaptığı ‘Arkadaş’ filmini çekti.

    Aynı yıl ‘Endişe’ filmini çekerken, hayatının geri kalanını tamamen değiştirecek olay yaşandı. Adana’nın Yumurtalık ilçesinde bir gazinoda ilçe yargıcı Sefa Mutlu’yu öldürmekten tutuklandı ve 1976’da 19 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

    “BU KARŞILAŞTIĞIM İLK HAKSIZLIK DEĞİL, SON DA OLMAYACAK”

    Cinayeti kendisinin işleyip işlemediği ise tartışmalı bir konudur.Görgü tanıklarının olay hakkındaki ifadeleri birbirleriyle çelişirken, Güney’in, bu davanın duruşması sırasında verdiği ifade ise şöyle oldu:

    “İnanıyorum ki hakim Sefa Mutlu’yu benim vurmadığımı sizler de biliyorsunuz. Fakat eliniz mecburdur. Bu koşullarda objektif davranmanız mümkün olmayacaktır. Bu karşılaştığım ilk haksızlık değildir. Son haksızlık da olmayacaktır. Saygılarımla…”

    Yıllar sonra bir gazeteye verdiği demeçte, o dönem asistanlığını yapan yönetmen Ali Özgentürk ise olayı şöyle anlattı:

    “Gazino ağzına kadar doluydu. Bir süre sonra deniz kenarından karartı şeklinde bir adam gelerek gazinoya girdi. Sarhoş olduğu her halinden belliydi, ayakta bile doğru dürüst duramıyordu. Birdenbire ’Ulan sana Yılmaz Güney mi diyorlar. Yılmaz Güney kim?’ diyerek küfür etmeye başladı. Herkes şaşırmıştı. Yılmaz adama hiç cevap vermedi. Birtakım kişiler araya girerek adamı gazinodan uzaklaştırdılar. Daha sonra ağır ceza hakimi olduğunu öğrendiğimiz bu adam, yani Sefa Mutlu, ailesiyle birlikte gazinonun az ilerisinde bir kampta kalıyormuş. Bir süre sonra yine geldi. Yine sarhoştu. Bu kez Yılmaz’ın eşiyle ilgili çok ağır bir söz söyledi. Ne olduysa işte o anda oldu. Gazino birden bire karıştı. O karışıklıkta olayın nasıl olduğunu göremedim.”

    YOL VE SÜRÜ

    Üçüncü hapis cezası da Güney’in sinemayla olan bağını kesemedi. Zeki Ökten tarafından çekilen ‘Sürü’ filmini cezaevindeyken yazdı. Yine aynı dönem ‘Yol’ filmi Şerif Gören tarafından çekildi.

    ALTIN PALMİYE ÖDÜLÜ

    Cezaevinde de kültür- sanat dergisi çıkarmaya devam eden Güney, yazdıklarından dolayı darbe sonrası ilan edilen sıkıyönetim tarafından 10 ayrı dava ile cezalandırılmak istendi. Davalarda istenen ceza neredeyse 100 yıldı.

    1981 Ekim’inde aldığı izin sonrası cezaevinden firar ederek yurt dışına yerleşmek zorunda kaldı.

    Bu firardan sonra  Yol’un kurgusunu tekrar yaptı ve Cannes Film Festivali’nde ‘Altın Palmiye’ ödülünü kazandı.

    VATANDAŞLIKTAN ÇIKARILMA

    Türkiye’den ayrıldıktan sonraki aylarda, hakkında açılan üç dava sonuçlandı ve toplam 20 yıl ağır hapis, 7 yıla yakın da sürgün cezası alması için hüküm verildi. Cezaevi firarından sonra “ülkeye dön” çağrılarına uymadığı için 1982’de vatandaşlıktan çıkartıldı.

    Vatandaşlıktan çıkarıldığı yıl, Fransa’da bir hapishanede yaşananları anlattığı ve Fransız hükümetinin de desteğini alarak senaryosunu yazıp yönettiği ‘Duvar’ (‘Le Mur’) filmini çekti.

    Son yıllarını Paris’te geçirmek zorunda kalan Güney, 1984 yılında mide kanserinden hayatını kaybetti.

    Nihat Behram, Yılmaz Güney, son günlerinde çok üşüdüğü bir an “Çok üşüyorum, beni komünarların battaniyesine sarın” dediğini aktarıyor.

    Ölümünden yıllar sonra 1994 yılında dönemin İçişleri Bakanı tarafından tekrar vatandaşlığa alındı.

    Bu durum hakkında görüşüne başvurulan eşi Fatoş Güney  “Benim için zaten vatandaşlıktan çıkarılma olayı, sadece kâğıt üzerinde bir işlemdi. Hiçbir zaman önemsemedim. Şimdi de önemsemiyorum” dedi.

    Zira Türkiye sinemasının ‘Çirkin Kral’ının ömrünün bir kısmını hapiste bir kısmını yurt dışında geçirmek zorunda olduğu gerçeği ortadayken, ölümünden 10 yıl sonra gelen vatandaşlığa iadesi kağıt üzerinde kalmaktan öteye gidemeyecekti.

  • Yönetmen Tabak: Önemli olan herkesin kendi Yılmaz Güney’ini bulması-VİDEO

    Yönetmen Tabak: Önemli olan herkesin kendi Yılmaz Güney’ini bulması-VİDEO

    PİRHA- Türkiye sinemasının unutulmaz ismi Yılmaz Güney’i anlatan ailesi, çalışma arkadaşları ve dostlarıyla yapılan röportajlarla sanatçının dünya görüşü, sanat anlayışı ve zorluklarla dolu yaşamına eğilen “Çirkin Kral’ın Efsanesi” belgeselinin Yönetmeni Hüseyin Tabak PİRHA’nın sorularını yanıtladı. Tabak, “yılmaz Güney hocam oldu, onun açtığı yoldan gidiyoruz” dedi. 

    Sinema oyuncusu, yönetmen, senarist ve yazar Yılmaz Güney’in hayatını konu alan ‘Çirkin Kral Efsanesi’ (The Legend of Ugly King) dünya prömiyerini geçtiğimiz yıl Toronto Film Festivali’nde yapmıştı. Türkiye prömiyerini 37. İstanbul Film Festivali’nde yapan Türkiye ve dünya sinemasının efsanelerinden Yılmaz Güney’e saygı duruşu niteliğindeki film, bugün vizyondaki yerini aldı.

    Yönetmen Hüseyin Tabak, 7 yılda tamamladığı, içerisinde Michael Haneke, Costa Gavras, Fatoş Güney, Tarık Akan, Tuncel Kurtiz, Nebahat Çehre, Halil Ergün ve daha birçok önemli isimlerle yapılmış röportajları barındıran ‘Çirkin Kral Efsanesi’ filmini PİRHA’ya anlattı.

    Sinema ile nasıl tanıştınız?

    Almanya’da doğup büyüdüm. Annemle babam mülteci olarak geldi. İkisi de her Türkiye’den gelen aile gibi fabrikada çalıştılar. 80’lerde bütün Türkiyeli aileler o zaman hafta sonları buluşup köydeki hikayelerini anlatıp şarkılar söylerlerdi. Biz böyle bir ortamda büyüdük. O zamanlar Türk filmlerini kiralayıp hep birlikte izliyorduk. Daha çok komedi filmleri vardı. Ara sıra Yılmaz Güney filmleri de geliyordu. Ve o günler, akşamlar çok güzel oluyordu. Aileler buluşuyordu. Ve çok ilgiyle izleniyordu. Çocukken o kadar çok ilgimizi çekmiyordu. Daha sonra liseyi bitirdikten sonra tabi Amerikan filmlerini de izliyorduk. Liseyi bitirdikten sonra hayatımda ne yapacağımı düşünürken sinemayla rast geldim. Çünkü ben çok genç yaşta babamın kamerasını almıştım. Bir iki haftalığına verdiği kamera ile 5 yıl gençliğimi çektim. Arkadaşlarımı maceralarımızı çektim. Ve bunu bir gün kurgulamak vardı aklımda. Aynı zamanda kısa hikayeler yazıyorum. Onlar da hoşuma gidiyordu. Araştırmaya başlarken sinemayla tanıştım. İlk adım öyleydi. Sinemayı araştırırken de gerçekten de sinemanın tarihini araştırmaya başladım. 1990’lara geçerken de Charli Chaplin ile karşılaştıktan sonra onun hikayelerini kendime yakın hissettim. Ve sonra da kendi kültürüme yakın olduğunu gördüğüm Yılmaz Güney ile tanıştım. Yılmaz Güney’i izledikten sonra sinema yolculuğum da başlamış oldu.

    Ve sinema serüveniniz başladı. Bu zamana kadar kurmaca film ve belgeselleriniz oldu. Biraz onlardan bahsedebilir misiniz? 

    İlk filmim Kick Off adlı belgeseldi. Uzun metraj. Avusturya’da çektiğim ödüller alan bir belgesel. Ardından da ilk kurmaca filmim ‘Güzelliğin On Par Etmez’di. Hala belgesele daha yakın hissediyorum. Mehmet Aktaş Berlin’de yapımcı benim ilk kısa filmimi izlemişti. Ve bana sordu ‘Yılmaz Güney belgeseli çekelim mi’ diye. Ana fikir ondan geliyor zaten. Aktaş Yılmaz Güney’i araştırıyor ve bu araştırma belgesel olarak gösterme fikri vardı. Ve Yılmaz Güney belgeseli öyle başladı.

    7 yıl sürdü ve ödüller aldığınız bir film oldu ‘Çirkin Kral Efsanesi.’ 7 yılda neler yaptınız?

    2010 yılından itibaren ilk iki yıl Yılmaz Güney’in hayatını araştırarak, filmlerini toplayıp kitaplarını okuyarak geçti. Öyle biraz kendisi ile tanışmaya başladım. Sonra odadan çıkıp 2013’de insanlarla görüşmem oldu. Belgeselin konsepti bu iki yılda çıktı. 2013’ten bu yana da çekimler başladı.

    Çekim sürecinde ne tür zorluklar yaşadınız?

    Maddi zorluklar yaşadık. Çünkü yaparsak doğru düzgün yapalım diyorduk. Yılmaz Güney’e yakın olan herkesle görüşmek istiyorduk. En iyi kamera ile çektik. Ona göre ekip lazım. Çok titiz çalıştık çok para lazımdı ve Almanya’da parayı toplayamadık. Avusturya ile ortak yapım oldu. Halen yetmedi ve Mehmet Aktaş kendi özel olarak para koydu. Büyük zorluklardan biri buydu. İkincisi ise kurguydu. Zaman geçti 5 yıl çekim yaptık. Ve bunu bir araya getirmek çok zordu.

    Belgeselinizde Yönetmen Michael Haneke de yer alıyor. Haneke projenizi nasıl karşıladı?

    Haneke beni destekleyen bir hocamdır ilk kısa filmden beri. Ve önceden kamera önünde konuşmak istemiyordu. Ve her derste şaka yapardım. ‘Yarın kamerayı getirip çekeceğiz’ ki o da önce ‘hayır’ diyordu. Ardından da ‘artık diyordu getirin’. 4 yıl öyle, Haneke ile öyle geçti. İlk çekimim de Avusturya’da Haneke’yleydi. Belgeseli çok beğendi. Yılmaz Güney sanatını tanıyordu ama insani tarafını kişiliğini falan görmemişti.

    Belgesele koymak istediğiniz veya koyamadığımız başka isimler var mıydı?

    Yaşar Kemal ile çekim yapmak istedik. Maalesef çekime başladığımızda ölmemişti ama durumu kötüydü olmadı. Şerif Gören ile görüştüm tanıştım ama yer almak istemedi. Yoksa onlardan hariç. İki ünlü sinemacıyla görüşüyorduk. Onları belgesele katmak istedik. Onlarla da zamandan kaynaklı olmadı.

    “YILMAZ GÜNEY’İN AÇTIĞI YOLDAN GİDİYORUZ”

    Yılmaz Güney’e geçecek olursak. Sizin için Yılmaz Güney ne ifade ediyor?

    Benim için Yılmaz Güney hocam oldu. Yılmaz Güney 7 yıl sonra insani tarafından hocam çünkü onun hayatını araştırarak kendi hayatım için çok şey öğrendim. Ve sanatsal olarak da hocam oldu. Yılmaz Güney benim için genç sinemacılar için bir yol çizmiş açmış. Bu yolu kendisi gidememiş ama bu yolu artık bizim gitmemiz lazım diye düşünüyorum. Yılmaz Güney’in verdiği mücadeleye çok şey borçluyuz. Onun yolunda gitmeye çalışmamız lazım. Hiç kimse Yılmaz Güney olamaz çünkü Yılmaz Güney zaman üretir. Bu zaman yaşasaydı Yılmaz Güney olmazdı. Ama o zaman öyle bir adam gerekiyordu. Orayı doldurdu. Onun açtığı yolda gitmemiz lazım.

    Film Yılmaz Güney belgeseli ama bir yandan da sizin Yılmaz Güney’e yaptığınız bir yolculuk gibi. Sizin yaşadığınız yolculuk nasıl, size ne kattı?

    Bana çok şey kattı. Çünkü kendi kültürüm ve kimliğimle karşılaştım. Kürt kimliğimle karşılaştım ve öğrendim. Yılmaz Güney Kürt kimliğim ile sonradan karşılaşması gibi bir süreç yaşadım. Ama Yılmaz Güney için sınıfsal mücadele daha çok önemliydi. Bu kimlik de çok vurgulanmış değildi. Ezilen sınıfın arkasında ve hikayesini anlatmak onun için daha çok önemliydi. Bu benim sanatıma da kişiliğime de çok şey kattı.

    Yılmaz Güney’in Türkiye ve dünya sinemasında algısı nasıl? Dünya ve Türkiye sinemasını da bilen biri olarak Yılmaz Güney nasıl bir yerde?

    Yılmaz Güney dünya sinemasında çok büyük bir isimdir. Artık yeni nesil dünyada çıkan sinemacıları unutmuş olabilir ama misal benim filmimi izledikten sonra bazı okullar filmleri kütüphanelerine aldılar ve öğrencilerine göndermeye başladılar. Bu amaçlarımızdan biriydi. Yılmaz Güney’i unutturmamak bu Türkiye’de yaşayan insanlar için de geçerli. Ve umarım biraz katkısı da olmuştur.

    “TÜRKİYE’DE SİNEMA UÇURUMA DOĞRU GİDİYOR” 

    Türkiye’de politik sinema anlamında Yılmaz Güney’in bir karşılığı var mı?

    Türkiye çok zor bir dönem yaşıyor. Çünkü bir taraftan sinema filmleri ile gişe yapamıyorsun. Yapmak istiyorsan daha çok gişe filmi yapman lazım. Komedi yapman lazım. Bu da tabi Türkiye’de olan biteni anlatmıyor. Sinema çok pahalı bir sanattır. Bir film yapmak yüz binlerce lira. Bunu yaptıktan sonra insanlar bu filme girmese ikinci üçüncü filmi yapamıyorsun. Çoğu zaman ilk filmler çok iyi oluyor. Ve bunlar yapılır. Çünkü herkes sette gönüllü çalışan insanlar. Kültür Bakanlığı’nın elindesin. Çünkü her filmi desteklemiyorlar. Daha çok bugünkü olan biten şeyleri gösteren filmleri çok az destekliyorlar. Ve Kültür Bakanlığı’nın sinemaya verdiği destek Avrupa’yla karşılaştırırsan en son sırada. Avusturya’nın nüfusu 9 milyon. Senelik sinema bütçesi ise 50 milyon Euro’yu geçiyor. Onun için sinema maalesef Türkiye’de uçuruma doğru gidiyor.

    “SANSÜR TÜRKİYE’DE”

    Sadece maddi anlamda da değil. Sansür de sinema dünyasının üzerinde.

    Tabi. Kültür Bakanlığı her filmi onaylamıyor. Seçiyor. Sinemacılar zorluklar yaşıyorlar. Kendi cebinden yaparsan yine parayı toparlayamıyorsun. Yılmaz Güney’in en azından büyük oyuncularla tanıştığı için seyirci otomatik olarak filmlere gidiyordu. Kesinlikle sansür şu anda Türkiye’de kontrol eden bir mekanizma halinde.

    “ÖNEMLİ OLAN HERKESİN KENDİ YILMAZ GÜNEY’İNİ BULMASI”

    Sizce Yılmaz Güney yeterince anlaşılabildi mi?

    Buna toplum olarak cevap vermesi zor. Amed’de, Van’da Batman’da herkes Yılmaz Güney’i başka tanıyor. İstanbul’da daha çok avuntu filmlerini beğeniyorlar. Yılmaz Güney her yerde tek siyasetçi olarak görülmüyor. Zaten bu da Yılmaz Güney’in en zor yaşadığı dönemdi. Sürgünde kaldığında aslında sanat yapmak istediği halde siyaset yapmaya mecburdu. Çünkü başka birisi yoktu. Yılmaz Güney toplumu bir araya getiren bir figürdü. O zaman sol kesim ayrılmış. Türkler ve Kürtler zaten ayrılmış. Ama Yılmaz Güney dediğinde biraraya getirdi. Onun için siyaset yapmak mecburiyetindeydi. Ama o yaşadığı üç yılda daha çok fim çekmek istiyordu. Duvar’ı ancak çekebildi. O konuda Yılmaz Güney’i zaten 2 saatte anlatabilmek yeterli mi ya da anlayabilirler mi bilmiyorum. Anlayabilmesi de önemli değil önemli olan herkesin kendi Yılmaz Güney’ini bulması.

    Dün özel gösterimi yapıldı filminizin bugün de Türkiye’de vizyonda.

    26 Ekim’de film Türkiye’de 50’den fazla salonda vizyona girecek. Benim için önemli olan belgesel de değil. Belgesel bir araç. Ki Yılmaz Güney Filmleri yine izlensin ve unutulmasın. Umarım insanlar belgeseli izler sonra yine Yılmaz Güney’in bir posterini, afişini duvarına asar.

    Bundan sonra kurmaca mı belgesel mi nasıl devam edeceksiniz?

    Benim için hiç önemli değil. O hikaye ne gerekiyorsa onu yaparım.

    Var mı yeni projeleriniz?

    Şu anda 2-3 tane kurmaca projem var. Birisini çektim. Romanya’da yaşayan çingeneler üzerine film çektim. Sonradan çocuklarla ilgili bir film çektim Almanya’da. Bir de Türkiye’de geçen bir hikayem olacak, ‘Kırmızı şarap’ diye. Bu üç proje üzerine çalışıyorum şu anda.

    Sevim KAHRAMAN/İsmet SEFER

    İSTANBUL

  • ‘Çirkin Kral Efsanesi’ 26 Ekim’de vizyonda-VİDEO

    ‘Çirkin Kral Efsanesi’ 26 Ekim’de vizyonda-VİDEO

    Hüseyin Tabak imzalı Yılmaz Güney belgeseli ‘Çirkin Kral Efsanesi’, 26 Ekim‘de vizyonda olacak. Filmden sinemalara gelmeden önce bir de fragman yayınlandı.

    Sinema oyuncusu, yönetmen, senarist ve yazar Yılmaz Güney‘in hayatını konu alan ‘Çirkin Kral Efsanesi’ (The Legend of Ugly King) dünya prömiyerini geçtiğimiz yıl Toronto Film Festivali’nde yapmıştı.

    Türkiye prömiyerini 37. İstanbul Film Festivali’nde yapan filmin vizyon tarihi belli oldu.

    Türkiye ve dünya sinemasının efsanelerinden Yılmaz Güney’e saygı duruşu niteliğindeki film, 26 Ekim‘de vizyondaki yerini alacak.

    Hüseyin Tabak‘ın 7 yılda tamamladığı Çirkin Kral Efsanesi filmi, içerisinde Michael Haneke, Costa Gavras, Fatoş Güney, Tarık Akan, Tuncel Kurtiz, Nebahat Çehre, Halil Ergün ve daha birçok önemli isimlerle yapılmış röportajları barındırıyor.

    Sinemalara 26 Ekim‘de gelecek filmden bir de fragman yayınlandı.

    25 Ekim Perşembe akşamı ise yönetmen ve ekibin katılımıyla ön gösterimi olacak.

    (HABER MERKEZİ)

  • Toronto Film Festivali’nde Yılmaz Güney belgeseli gösterilecek

    Toronto Film Festivali’nde Yılmaz Güney belgeseli gösterilecek

    PİRHA – 7-17 Eylül tarihleri arasında düzenlenecek olan Toronto Film Festivali’nde yönetmen Hüseyin Tabak’ın hazırladığı Yılmaz Güney belgeseli “Çirkin Kral Efsanesi” de gösterilecek. 

    Almanya’da yaşayan ve 2012’de “Güzelliğin On Par’ Etmez” filmiyle 49. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Film, En İyi Senaryo ve Mahmut Tali Öngören özel ödülünü kazanan Tabak’ın, 1982’de Cannes Film Festivali’nde “Yol” filmiyle Altın Palmiye ödülüne ortak olan Yılmaz Güney’i anlattığı belgesel film adını Güney’in Yeşilçam filmlerinde oynadığı rollerden kalma lakabından alıyor.

    Birçok filmin dünya prömiyeri ya da Kuzey Amerika prömiyeri yaptığı Toronto Film Festivali dünyanın en çok izleyici toplayan festivali aynı zamanda. Festivalin bu yılki belgesel seçkisinde dikkat çeken yapımlar arasında Morgan Spurlock imzalı “Super Size Me 2: Holy Chicken!”, Frederic Wiseman’ın son filmi “Ex Libris – The New York Public Library”, Lili Fini Zanuck’un Eric Clapton belgeseli “Life in 12 Bars”, Greg Barker’ın Obama’nın ulusal güvenlik ekibi hakkındaki belgeseli “The Final Year” ve iki farklı kuşağın en yetenekli komedyenleri Jim Carrey ile Andy Kaufman’ı anlatan “JIM & ANDY: The Great Beyond” ilk göze çarpanlar.