PİRHA- Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, öğrenci ve akademisyenlerin direnişi sonrasında Bilgi Üniversitesi’nin faaliyet iznini kaldıran kararı yürürlükten çekti.
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın kararıyla kapatılma kararı verilen Bilgi Üniversitesi öğrencileri ve öğretim üyelerinin başlattığı eylem 3. gününde sonuç verdi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, üniversitenin faaliyet iznini kaldıran kararı yürürlükten çekti. Bu kararla birlikte üniversite eğitimine devam edecek.
Yükseköğretim Kurulu (YÖK) Başkanı Erol Özvar üniversitenin faaliyet iznini kaldıran kararı yürürlükten çekilmesine dair yaptığı açıklamada, şunları ifade etti:
“Cumhurbaşkanımızın takdirleriyle İstanbul Bilgi Üniversitesinde eğitim-öğretim faaliyetleri kesintisiz şekilde devam edecek” dedi. Özvar, sürecin değerlendirildiğini ve mağduriyet yaşanmaması için kararın güncellendiğini belirterek, “Cumhurbaşkanımız, öğrencilerimizin eğitim hayatının aksamaması, ailelerimizin huzurunun korunması ve üniversite çalışanlarımızın haklarının gözetilmesi yönündeki süreci hassasiyetle yeniden değerlendirmiştir. Öğrencilerimizin, ailelerimizin ve üniversite çalışanlarımızın herhangi bir mağduriyet yaşamaması yönündeki güçlü irade doğrultusunda karar güncellenmiştir.
İlk karar, yürürlükteki mevzuat çerçevesinde yerine getirilmesi gereken zorunlu bir hukuki işlemdi. Ancak sonrasında sunulan raporlar ve güncel durum değerlendirmeleri doğrultusunda Sayın Cumhurbaşkanımız, her zaman olduğu gibi öğrencilerimizin, ailelerimizin ve üniversite çalışanlarımızın beklentilerini hassasiyetle gözetmiştir. Alınan kararın öğrencilerimiz, ailelerimiz ve yükseköğretim camiamız için hayırlı olmasını diliyorum.”
PİRHA – Eğitim Sen, 6 Kasım 1980’de kurulan Yüksek Öğretim Kurulu’nun 43. yıldönümünde açıklama yaptı. YÖK’ün antidemokratik faaliyetlerine dikkat çeken Eğitim Sen, KHK’lerle üniversitelerden uzaklaştırılan öğretim görevlilerini de hatırlatıp, günümüz akademisinin nitelik kaybına uğradığına vurgu yaptı.
12 Eylül 1980 Askeri Darbe sonrasında kurulan Yükseköğretim Kurulu (YÖK), tam 43 yıldır eleştirilerin odağında yer alıyor.
Üniversitelerin özerkliğine ters bir anlayış olarak yorumlanan YÖK, adeta tüm akademi için bir tür baskı aracı rolünü yürütüyor. Yükseköğretim sistemini planlamak, ayrıca eğitim-öğretim ve araştırma faaliyetleri ile idari hizmetler süreçlerini düzenlemek, değerlendirmek ve denetlemek YÖK’ün görevleri arasında.
“ÜNİVERSİTELERİN ÖZERKLİĞİNE YAPILAN BİR DARBE”
Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim Sen) kuruluş yıldönümünde YÖK’ün faaliyetlerine dikkat çekti. “YÖK, üniversiteler üzerinde müdahale aracı olma görevine 43 yıldır devam ediyor!” başlıklı açıklama yapan Eğitim Sen, şu ifadelere yer verdi:
“6 Kasım 1981’den bugüne YÖK, üniversitelerin toplumsal sorunlara mesafeli duracak şekilde konumlandırılması görevini üstlenmiş; hiyerarşik, baskıcı ve otoriter yapısıyla siyasi iktidarların üniversiteler üzerindeki kontrolü için kullanışlı bir araç olmuştur. YÖK’ün kuruluşu, doğası gereği özgür olması gereken üniversitelerin özerkliğine yapılan bir darbe olarak önümüzde durmaktadır.
Neoliberalizm ile Türkiye’de devlet ve devlet kurumları yeniden yapılandırılırken YÖK, üniversitenin piyasaların ihtiyaçları doğrultusunda dönüştürülmesinin aparatı olmuştur. Küresel ölçekte artan rekabet koşullarına göre “üniversitelerin yeniden yapılandırılması” hükümet ve sermaye çevreleri için önemi artan bir ihtiyaç haline geldi. YÖK bu süreçte üniversitelerde piyasa odaklı dönüşümün yukarıdan müdahaleler ile hızlandırılmasında önemli rol oynadı. Rekabet kavramı etrafında akademik ölçütlerin yerine ekonomik ölçütler ikame edilirken, bilgi üretimi ekonomik bir tarife büründürülerek toplumsal yarar rafa kaldırılmıştır.
2006 YÖK Strateji Raporu’nda üniversiteleşme oranının düşük olması sorunsalı, iktidarın siyasi ihtiyaçlarıyla örtüşmekteydi. “Her şehre bir üniversite” mantığıyla üniversitelerin sayısı artarken ortaya çıkan nitelik problemleri göz ardı edildi. Üniversiteler iktidarın kontrol mekanizmalarına dönüştürülerek; üniversiteyi üniversite yapan değerlere yapılan saldırılarla, kadrolaşma ve yozlaşmanın önü açıldı. Gitgide otoriterleşen iktidar, etki alanını artırarak bu süreçten kazançlı çıktı.”
AKADEMİNİN NİTELİK KAYBI!
Eğitim Sen açıklamasında, üniversitelerin demokratik yapıya dönüştürülmesi gerektiğine vurgu yaparak şöyle devam etti:
“11 Ocak 2016 tarihinde 1128 akademisyenin “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlığıyla imzalamış oldukları bildiriye karşı, iktidar, cadı avıyla cevap verdi. 2 yıl süren OHAL dönemi ve KHK rejimi üniversitelerin yıllardır kurgulanan yeniden yapılandırılması için bulunmaz fırsattı. 20 Temmuz’da ilan edilen OHAL sürecinde 32 KHK çıkarılarak çoğunluğu Barış İçin Akademisyenler olmak üzere 5904 akademisyen, 1408 idari personel üniversiteden ihraç edildi. Geçen 8 yılda Barış Akademisyenleri türlü hukuksuzluk ve eziyetle mücadele ederken, mahkemeler Anayasa Mahkemesi kararlarını tanımadığı için görevlerine dönmeleri hala engellenmektedir.
29 Ekim 2016 tarihinde 676 sayılı KHK ile rektörlük seçimleri kaldırılarak rektörleri atama yetkisi doğrudan Cumhurbaşkanı Erdoğan’a verildi. Rektörler artık üniversite bileşenlerine, akademik ve bilimsel özgürlüğe ya da kamuya karşı bir sorumluluk taşımıyor, tek yükümlülükleri ‘Ankara’ ile aralarını sıkı tutmak ve Cumhurbaşkanına sadık bir personel olmaktan ibaret.
“TEK BAŞINA YÖK’ÜN KALDIRILMASI YETERSİZ”
Belirtmek isteriz ki artık tek başına YÖK’ün kaldırılması yetersizdir. Onun bugüne kadar yerleştirdiği bu düzenin köklerinden sökülüp atılması gerekmektedir. Ancak, üniversitelerin yeniden özgürlüklerine kavuşabilmelerinin ve insan, toplum, doğa yararına faaliyet gösterebilmelerinin yolu, tam da bugüne kadar uygulanan politikaların terk edilmesiyle mümkün olabilecektir.”
PİRHA- DEM Parti İstanbul Milletvekili Celal Fırat, Tokat Almus Kaymakamının kendisine teşekkür etmeyen Hubyar köyü muhtarına tavır alarak küsmesini, köye hizmet götümeyeceğini söylemesini Meclis gündemine taşıdı. Fırat, İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’ya “Tokat Almus Kaymakamı Emre Çömen’in, Hubyar köyü Muhtarı Cemal Doğan’a kendisine teşekkür etmediği için küstüğü ve köye hizmet götürmeyeceği iddiaları hakkında bir inceleme başlatılacak mıdır?” diye sordu.
Tokat Almus Kaymakamı kendisine teşekkür etmeyen Hubyar köyü muhtarına tavır alarak, köye hiçbir hizmet götürmeyeceğini beyan ederek ayrımcılıkta bulunmuştu.
DEM Parti İstanbul Milletvekili Celal Fırat, kaymakamın tavrını Meclis’e taşıdı. Fırat, bir soru önergesi sunarak İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın yanıtlamasını istedi.
Fırat öncelikle soru önergesinin gerekçesinde şu ifadelere yer verdi:
“Asfaltın bittiği yerden başlayan toprak yollar Alevi köylerine çıkar” sözü Anadolu’da artık sevimsiz bir özdeyişe dönüşmüştür. Asfalt yol görmemiş köylerin Alevi köyleri olması mezhepçilik, ayrımcılık, oy hesapları ve torpil mekanizmasının bu çağda bile terkedilmediğine işarettir.
Yıllardır yaşanan bu ayrımcılığa son olarak hiçte rastlanmayan bir tarzda yenisi eklenmiştir. Tokat Almus Kaymakamı Emre Çömen’in, Hubyar Köyü Muhtarı Cemal Doğan’a kendisine teşekkür etmediği için küstüğü ve köye hizmet götürmeyeceği bölgede siyaset yapan kişiler, meclis üyeleri vb. kişilerden öğrenilmiştir. Ayrıca kaymakam bu durumu açıkça yaptığı muhtarlar toplantısında da tüm bölge köy muhtarların huzurunda da söylemiştir.
Bir kamu görevlisi olan Almus Kaymakamının Muhtara küserek/kızarak köye hizmet götürmek istememesini, bu köyün Alevi köyü olması ile bir ilgisi olmadığını ne yazık ki söyleyemeyiz.
Tokat’ın Almus ilçesindeki Alevilerin yaşadığı Hubyar köyünün yolları yapılmazken aynı konumda bulunan ve Sünni köyü olan Sarıören’in yollarının yapılması bu ayrımcılığı bir kez daha kanıtlamıştır.
Alevilerin yaşadığı köy yolları birçok Alevi köyü gibi asfalt yüzü görmemiş, bırakın asfaltı toprak yollar bile düzeltilmemekte, yıllardır yapılan çağrılar sonuçsuz kalmakta, özellikle yaz aylarında toz ve engebeler, kış aylarında çamur nedeniyle ulaşım işkenceye dönüşmektedir. Bunun sebebi çokta gizli değildir! Bu köylerde iktidar yanlısı partilere oy verilmemesi nedeniyle bu hizmetlerin götürülmediği düşüncesi yaygındır.
Kaldı ki bir Alevi İnanç merkezinin Hubyar Köyüne Sivas- Doğanşar bağlantı yolunun Almus ilçe sınırları içerisinde kalan kısmı toprak ve hiçbir şekilde bu toprak yola da bakım yapılmamaktadır.
Tokat’ın Almus İlçesine bağlı Hubyar Köyünün yolları bakımsızlıktan ulaşımın güçlükle yapıldığı bir haldedir. Hubyar Köyü her yıl onbinlerce Alevinin ziyaret ettiği Hubyar Sultan Ocağı’nın Dergahına ev sahipliği yapan bir Alevi inanç merkezidir.
Almus Kaymakamı’nın Hubyar köyüne yönelik bu kaprisli ve olumsuz kişisel inisiyatifini kabul etmek mümkün değildir. Bir an önce bu çağdışı bakışın terkedilmesi ve hiçbir köye ayrımcılık yapılmadan gereken yol, su, elektrik vb. hizmetlerin en kısa sürede tamamlanması hem iktidarın hem de yerel yönetimlerin en birincil görevi olmalıdır.”
DEM Parti İstanbul Milletvekili Celal Fırat, bu bağlamda İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın şu soruları yanıtlamasını istedi:
1. Tokat Almus Kaymakamı Emre Çömen’in, Hubyar köyü Muhtarı Cemal Doğan’a kendisine teşekkür etmediği için küstüğü ve köye hizmet götürmeyeceği iddiaları hakkında bir inceleme başlatılacak mıdır?
2. Tokat’ın Almus ilçesindeki Alevilerin yaşadığı Hubyar köyünün yolları yapılmazken aynı konumda bulunan ve Sünni köyü olan Sarıören’in yollarının yapılması bir ayrımcılık değil midir?
3. Tokat/Almus ilçesindeki Alevilerin yaşadığı Hubyar köy yolları ne zaman asfaltlanacaktır?
4. Aynı zamanda Alevi İnanç merkezinin Hubyar köyüne Sivas- Doğanşar bağlantı yolunun Almus ilçe sınırları içerisinde kalan kısmı da topraktır. Bu yol ne zaman asfaltlanacaktır?
5. Alevi köylerine yönelik hizmet anlayışında bu ayrımcı politikalardan ne zaman vazgeçilecektir?
6. Alevilerin yaşadığı köy yolları neden asfaltlanmamaktadır? Bu Köy yollarının yapılmamasının bir sebebi var mıdır?
7. Daha önceleri de defalarca, Alevi Köy yollarının asfaltlanmadığına ilişkin verilen soru önergelerimize neden cevap verilmemektedir?
PİRHA – Prof. Dr. Bedriye Poyraz, MHP destekli AKP hükümetinin, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı üzerinden yürüttüğü politikaları eleştirdi. Poyraz, “Devlet, Osmanlı’dan beri Alevilere yönelik hep aynı şeyi yapmaya çalıştı. Devletin, Alevilerle katliam ve asimilasyondan başka bir ilişki kurduğu neredeyse hiçbir dönem yok” dedi. Bedriye Poyraz, Alevi kurumlarının günümüz koşullarında nasıl örgütlenmesi gerektiği konusunda da görüşlerini dile getirdi.
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı döneminde cemevi yıkım kararıyla Alevi toplumunun tepkisini çeken AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Alevilerin sorunlarının çözümü ve taleplerinin kabul edilmesi noktasında direniyor.
Cemevleri için “Cümbüş evi” söylemiyle akıllarda yer edinen Erdoğan, 9 Kasım 2022’de kuruluşunu ilan ettiği Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ile asıl neyi amaçlamakta, bunu ve daha fazlasını Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bedriye Poyraz ile konuştuk.
“BİR KERE BU OLUŞUMU SÜLEYMAN SOYLU KURDU!”
Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın, alanında önde gelen kişiler tarafından yönetildiği iddia edilse de kamuoyunda, Diyanet kıskacında olduğu görüşü hakim. Öyle ki Ali Arif Özzeybek ile yola çıkan Cemevi Başkanlığı’nın, uyuşmazlık sebebiyle yollarını ayırdığı ve daha sağcı ve İslamcı bir isim olan Ali Rıza Özdemir ile devam ettiği görüldü.
“Devlet hiçbir zaman Alevilere ilişkin iyi bir şey yapmadı” algısının ne boyuta geldiğini Akademisyen Bedriye Poyraz’a sorduk. Poyraz, AKP hükümetinin nasıl yol alacağının zaten belli olduğunu vurgulayarak şunları söyledi:
“O kadar belliydi ki ne yapacakları, başkanlığın neden kurulduğu, nasıl, ne amaçla kurulduğu; yani üzerinde konuşmaya bile gerek yok. Bir kere bu oluşumu Süleyman Soylu kurdu. İçişleri Bakanlığı’nın bünyesinde bu olayın organize edilmesi zaten çok önemli bir gösterge. Onun da ötesinde Süleyman Soylu, düşünebiliyor musunuz, yani ancak bu insanlar Aleviliği yok edebilirler, yani başka kavramlar aklıma geliyor ama onları kullanmak bile istemiyorum. Dolayısıyla kurda kuzuyu teslim etmek gibi bir şey. O nedenle bunu öngörmemek mümkün değil. Azıcık Alevilikle ilgili bir hassasiyeti, duyarlılığı olan herkes çok rahatlıkla bunu öngörebilir. Ben de bu alanda emek veriyorum, sosyal bilimciyim ve bu ülkeyi, toplumu, iktidarı elbette artık tanıyorum. Amaç belliydi. Amaç, Alevileri asimile etmekti.
“ALEVİ KURUMLARI DEVLETİ RAHATSIZ EDİYOR”
Aslında geldiğimiz yerde gerçekten Alevi örgütlenmesinin çok sıkıntıları var. Ama bu bile devlete yetmiyor. Tamamen bu var olan örgütlenmeyi de yok etmeye çalışıyorlar. Çünkü örgütlenme gerçekten Alevileri temsilen hak talebinde bulunan tek yapılanma ve onlar ne kadar güçsüz olurlarsa olsunlar doğrudan Aleviliği ve Alevileri temsil ettiği için siyasi iktidarı, devleti, Sünni ideolojiyi çok rahatsız ediyor. Dolayısıyla bütün mesele bunları devre dışı bırakmak. Yani o cılız hiçbir bütçesi olmayan, elektrik faturasını bile ödeyemeyen Alevi örgütleri bile onlar için bir tehdit oluşturuyor. Dolayısıyla onları bile devre dışı bırakmaktan vazgeçmiyorlar. Çünkü onlara rağmen Aleviliği tanımlama, kontrol etme meselesi hala devlet için hiç kolay bir şey değil. Dolayısıyla buradaki amaç, Alevi örgütlerini devre dışı bırakmak ve Alevileri tamamen kendi kontrolleri altına almak, istedikleri şekilde asimile etmek diyebilirim.
YÖK ELİYLE ALEVİLİK ÇALIŞTAYI!
Prof. Dr. Bedriye Poyraz, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı tarafından duyurusu yapılan çalıştay konusunda da görüşlerini açıkladı. YÖK tarafından kendisinin de davet edildiğini belirten Poyraz, şunları söyledi:
“Önceden böyle bir çalışma düzenlenmiş olsaydı buna heyecanlanır, sevinirdim ama YÖK’ün organize ettiğini öğrenince inanamadım. Mesela ben Alevilikle ilgili üniversitede bir sürü organize, etkinlik yapmaya çalışıyorum, tez yazdırmak için çabalıyorum. Öğrencilerim Alevilik çalışmak istemiyorlar. Çünkü korkuyor, çekiniyorlar. ‘Sonrasında iş bulamayız’ diyorlar. Alevilikle ilgili çok güzel projelerim var ama önermeye bile gerek duymuyorum çünkü reddedileceğini biliyorum. Şimdi bu çalışta davetinin YÖK’ten geldiğini duyunca bir şüphelendim. Sonra bu işin Alevi Bektaşi Cemevi Başkanlığı ile birlikte yapıldığını öğrenince katılmayacağımı ve bu çalıştaya katılacak öğrencimin de olmadığını, önereceğim hiç bir ismin de olmadığını söyledim.
“BİZ YAPMAZSAK DEVLET GELİR YAPAR”
Akademisyen Bedriye Poyraz, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı bünyesinde hazırlığı yapılan Alevi-Bektaşi Ansiklopedisi çalışmasını da eleştirdi. “Önce çuvaldızı kendimize batıracağız” diyen Poyraz, “Mesela biz bir Alevilik Ansiklopedisi hazırlayamadık” diye de ekledi.
Prof. Dr. Poyraz sözlerinin şu cümlelerle sürdürdü:
“Bu yönde eksiklikte benim de payım var. Biz yapmazsak devlet gelir yapar. Tabii bizim elimizde maddi olanaklar, imkanlar yok. Onların elinde ise sonsuz olanaklar var. Kim bilir mesela o ansiklopedi için nasıl bir bütçe ayrıldı, çok merak ediyorum. Orada tabii ki Aleviliği devletin ihtiyaçlarına, isteklerine göre tanımlamaya çalışacaklar. Ama zaten bu yeni bir şey değil. Mesela Gazi Üniversitesi’nde bir Alevilik Enstitüsü var ve uzun zamandır çalışıyor. Oradaki çalışmalar daha çok Aleviliği, Türk İslam sentezi içine yedirmeye çalışan çalışmalar. Uzun zamandır onlar, zaten bunun altyapısını hazırlıyor. Uzun zamandır oraya çok büyük olanaklar sağlanıyor. Kendi amaç ve ihtiyaçları doğrultusunda Alevilikle ilgili çalışmalar yapılıyor. Mesela oradan bana hiçbir zaman teklif gelmedi. Ama burada devletin, YÖK’ün emriyle böyle bir şeye ben şimdilik ‘davet’ demek istiyorum, umarım bir emir değildir. Sonuçta devletin yapmaya çalıştığı çok açık. Bütün mesele Alevileri devlete göre ehlileştirmek ve kendilerine göre tanımlamak, istedikleri gibi araçsallaştırmak, istedikleri şekilde kullanmak. Ama aslında tarihsel olarak Sünni ideolojiye baktığımızda bütün mesele tamamen asimile edip Aleviliği yok etmek…
“DEVLET, ÖZELLİKLE AKP İKTİDARI ALEVİLİĞE İLİŞKİN İYİ BİR ŞEY YAPMAZ, YAPMAYACAK”
Bu Kültür Bakanlığı’ndaki oluşumu destekleyen Alevi örgütleri de oldu. Yapılanın bir kazanım olduğunu iddia ettiler. ‘Neden biz de devletten yararlanmayalım?’ gibi iddiaları vardı; çok üzgünüm, böyle bir şey söz konusu olamaz. Devlet ve özellikle de AKP iktidarı hiçbir zaman Aleviliğe ilişkin iyi bir şey yapmadı yapmayacak. Buradaki niyet çok açık.”
“DEVLET, HEP KATLİAM VE ASİMİLASYON YAPTI”
Akademisyen Bedriye Poyraz, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın faaliyetlerine karşı Alevi örgütlerinin yapması gerekenlere de değindi. Alevi yurttaşlarının, cemevleri aracılığıyla birliktelik kurup, inancı ayakta tutabileceklerini ifade eden Poyraz, şunları söyledi:
“Örgütler, Alevileri temsil etme iddiasındalar ve gerçekten de öyleler. Keşke mümkün olsa her köyde cemevi açsalar. Bu bir sorun değil elbette ve faturayı ödeyemeseler dahi cemevi açsınlar. Artık Alevi cenazelerinin camiden kaldırılmasını engellesinler. Aleviler, cemevinde toplansın, otursun, yani çay içmek için dahi cemevine gitsinler. Cemevleri olsun, bu kesinlikle çok önemli ve benim çok arzu ettiğim bir durum. Alevi halkı gerçekten hem işsiz hem yoksul. Devlet, Alevi örgütlerine beş kuruş bütçe ayırmıyor, dolayısıyla elektrik faturaları dahi ödenmiyor ama Alevi örgütlerinin başka türlü yapmaları gereken işler var.
Her zaman söylediğim gibi devlet, Osmanlı’dan beri Alevilere yönelik hep aynı şeyi yapmaya çalıştı. Neydi onlar? Katliamlar ve asimilasyon. Devletin Alevilerle başka türlü ilişki kurduğu neredeyse hiçbir dönem yok. Cumhuriyet tarihine bakın katliamlarla dolu. Sadece 90’larda Sivas Katliamı’ndan sonra küçük bir ara cumhurbaşkanının, Hacıbektaş’a gitmesi vesaire orada söylenen laflar var o kadar. Küçük bir parantezin dışında devlet, Osmanlı’dan beri Alevilerle hep aynı niyet ve şekilde ilişki kurdu. Asimile etmek katletmek… Katledemediklerini de asimile etmek. Dolayısıyla buna şaşıracak bir durum yok. Dolayısıyla biz ne yapacağız? Mademki sivil toplum olarak örgütlendik, o zaman bununla nasıl daha etkin mücadele edebiliriz, yöntemlerini bulmak zorundayız. Alevi örgütleri ilk kurulduğu zaman gerçekten çok önemli işler yaptı. Haklarını kesinlikle teslim etmek zorundayız. İnsanlar, çocuklarının boğazından keserek Alevi örgütlerine yardım edip o binalar, cemevleri yapıldı. Bunlar çok kıymetli ama geldiğimiz noktada Alevi örgütleri yeterince mücadele edemeyip etkili olamıyor ne yazık ki.
“ALEVİ KURUMLARI MEDYAYI KULLANMAYI BİLMİYOR”
Alevi örgütleri önemli bir gelenek üzerine kurulu ama mücadele yöntemlerini, modern hayatı, tekniklerine göre yeniden yapılandırması gerekiyor. Devletin yapacağı belli. Biz, Alevi toplumu ve örgütler olarak devlete, AKP hükümetine karşı nasıl mücadele edeceğiz? Bu da ancak güçlü, saygın örgütlerle mümkün olabilir. Sadece Alevilerin saygı duyduğu örgütler değil, bütün demokratik toplumun saygı duyduğu örgütlerle mümkün olabilir. Ama ne yazık ki Alevi ve örgütlerinin yaptıkları mitinglere 3-5 Aleviden başka neredeyse artık kimse katılmıyor. Çünkü artık mücadele yöntemlerini değiştirmesi gerekiyor. Mesela Alevi medyası benim de emek verdiğim bir alan. Örgütler, medyayı kullanmayı bilmiyor, çok etkisiz. Sosyal medyayı, yeni ortamları kullanmayı öğrenmek gerekiyor. Ana akım medyada nasıl yer alınabileceğini ilişkin farklı mücadele yöntemleri geliştirmesi gerekiyor.
“ANA AKIM MEDYADA ALEVİLER YOK”
Hep söylüyorum, mesela ana akım medyada hiç Aleviler yok. Biz de TRT’ye vergi ödüyoruz değil mi? Mesela TRT’nin önünde bin kişi ile ‘Hem paramızı alıyor hem de bizi aşağılıyorsunuz’ diye bu durumu protesto ettik mi? Hayır. Mesela herkes bayıla bayıla dizi seyrediyor, bir tane o dizilerde Alevi karakter var mı? Peki biz neden o dizi setlerini basıp ‘bakın burada bir tane güzel Alevi karakter olmazsa biz bu diziyi seyretmeyeceğiz’ demiyoruz. Yani mücadelenin farklı teknik ve yöntemlerini geliştirmek zorundayız.
“HERKES ALEVİLİK HAKKINDA KONUŞUP, TARTIŞIYOR”
Tabii en yaralayıcı kısmı Alevilerin kendi içerisinde sert kavgalarla bölünmesi. Ne yazık ki bu kavgaları kamusal alana yansıtmadan yapmayı beceremedik. Herkes konuşup, tartışıyor. Mesela teoloji profesörlerinin tartışması gereken konuları dahi herkes konuşuyor. Ve ne yazık ki Alevi örgütlerinin altı boşaldı. Alevi örgütlerinin şimdi Alevleri ne kadar temsil ettiğine dair kuşkularım var. Çok üzgünüm ama İçişleri Bakanlığı’nın oluşturduğu örgütlenme, Alevi örgütlerinden daha fazla. Bakanlık, çok daha fazla dernek ve cemevini temsil ediyor. Yani Alevi örgütlerinin meşruiyet zemini altından kaymış oluyor. Aleviler neden örgütlere gelmiyor, bunun araştırılması yapılmalı. Anketlerle bunu çok rahat ortaya çıkartabiliriz. Bunlara göre politikalar, stratejiler ve yeni mücadeleler belirlememiz gerekiyor.”
“DEVLET, ALEVİLERİ KENDİ İÇİNDE BÖLEREK ASİMİLE ETMEYE ÇALIŞIYOR”
Akademisyen Bedriye Poyraz, asıl tehlikenin Alevilerin kendi iç tartışma ve bölünmeleri sebebiyle olduğunu söyleyerek sözlerini şu cümlelerle sürdürdü:
“Alevilerin birbiriyle kavga etmeleri, düşmanlaşmaları çok yeni bir şey. Tabii ki bunu kanıtlamak kolay bir şey değil ama bence devlet, Alevileri kendi içinde bölerek asimile etmeye çalışıyor. Çünkü bin yıldır başarılı olamadı. Ama şimdi ilk defa, gerçekten bazen sosyal medyadan dahi korkuyorum, o kırıcı tartışmaları gördükçe ‘Aleviler birbirini katledecek, öldürecek’ diye korkular yaşıyorum. Herkes kendi inandığını diğerine dayatmaya çalışıyor. Oysa biz bin yıllarca Sünnilerin bize dayattığından ızdırap ve acı çektik, ezildik, katledildik. Ama şimdi onların yaptığını biz birbirimize yapıyoruz. Belki de son zamanlarda Aleviler içinden Alevilik tanımlamalarının yapılması, ‘İslam içi, İslam dışı’ tartışması kesinlikle İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’dan daha çok zarar verdi. Tabii ki tartışmalar yapılacak ve herkes istediğine inanacak ama bu kırıcı sert kavgalar Aleviliğe çok zarar verdi. Bu durum en çok da örgütlere zarar verdi ve altını boşalttı.
“BENİ EN ÇOK ÜZEN ALEVİLERİN BİR BİRİNE TAHAMMÜL EDEMEMESİ”
Dolayısıyla Aleviler, bu ismin özellikle altını çiziyorum; Süleyman Soylu’nun, organize ettiği bir yapılanmaya destek veren Alevi örgütleri kurumları oldu. Biz şunu beceremedik; hepimiz farklı düşünebiliriz ama ortak paydamız aynı. Bir Alevi bulabilir misiniz ki Sivas Katliamı dendiğinde ağlamasın, acı çekmesin, yüreği kanamasın? Peki o zaman Aleviler neden bu kadar düşmanca davranıyorlar? Alevilik için bedel ödeyen bütün atalarımız, aynı acıları çekip aynı acılar için ağladı. Şimdi biz farklı yorum yapabiliriz ama belli bir ortak paydada buluşabiliriz. Birbirimize saygı duyacağız, birbirimizi sevmek zorunda değiliz. Beni en çok üzen konu Alevilerin birbirine tahammül edememesidir. Bence asıl büyük düşman, asıl zarar veren mesele burada. Zaten 3-5 tane talebimiz var. O talepler konusunda ortak payda oluşturup o doğrultuda mücadele edersek gerçekten çok daha güçlü etkili sağlam olunur, Alevileri de kucaklarız.
“DİN DERSLERİ VE ÇEDES İLE ÇOCUKLARIMIZ İŞKENCE GÖRÜYOR”
Aleviler, ilk zamanlarda olduğu gibi yalnızlar. Örgütler Alevilere sahip çıkacak güçte ve etkiye sahip değiller. Aleviler çok ayrımcılığa uğrayıp tehditler yaşıyor. Zorunlu din dersleri ve ÇEDES ile çocuklarımız işkence görüyor. Mesela bununla ilgili bir şey yapıyor muyuz? Bundan kimin şikayeti yok ki? Mesela bununla ilgili toplanıp okulların önünde oturma eylemi yapmayı çok arzu ediyorum. Dolayısıyla bunlarla ilgili mücadele etmemiz gerekiyor. Kendi içimizdeki ayrılıkları yok saymaktan bahsetmiyorum, bunun altını çiziyorum. Elbette herkes farklı okuyup, yorumlayabilir ama öyle bir hale geldi ki Alevi örgütleri farklı düşünen akademisyenleri ya da kanaat önderlerini konuşturmuyor, davet bile etmiyor. Medya da aynı şekilde yapıyor. Tam Sünnilerin, AKP’nin yaptığını şimdi Aleviler birbirine yapıyor. Bu konuda kalbim çok kırık.
PİRHA- Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, Alevi çalıştayı düzenlemeye hazırlanıyor. DEM Parti İstanbul Milletvekili Celal Fırat, Alevi toplumu ve örgütlerinin düşkün kurum ilan ettiği Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın tüm üniversitelerden Alevilik adına çalışan öğrencilerin ve son üç yıldır Alevilik üzerine tezlerini tamamlayan akademisyenlerin, danışmanların bilgilerini istemesinin üniversitelerde Alevilik çalışanları fişleme ve hizaya sokma çalışması olduğunu söyledi.
Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, Alevi çalıştayı düzenlemeye hazırlanıyor. Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı tarafından Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK)’e gönderilen yazıda “Başkanlığımızın Alevilik-Bektaşilik ile ilgili çalışmaları kapsamında, Başkanlığınıza bağlı tüm devlet, özel ve vakıf üniversitelerinde Alevilik-Bektaşilik ile ilgili halihazırda yüksek lisans/doktora yapan veya son üç yıl içinde yüksek lisans ve doktora tezini teslim eden öğrenciler ve tez danışmanları ile Başkanlığımızda bir çalıştay yapılması planlanmaktadır.” ifadelerine yer verildi.
DEM Parti İstanbul Milletvekili Celal Fırat, konuya ilişkin tepkisini meclisteki konuşmasında dile getirdi.
“Alevi toplumu ve örgütlerinin tanımadığı, düşkün kurum ilan ettikleri Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı Kültür Bakanlığı talimatı ve YÖK’ün de aracılığıyla tüm üniversitelerden Alevilik adına çalışan öğrencilerin ve son üç yıldır Alevilik üzerine tezlerini tamamlayan akademisyenlerin, danışmanların bilgilerini istiyor, hazırlayacakları çalıştaya katılmalarının gerektiğini belirtiyor.
Buradan soruyorum: Teze dahi yeni başlamış birinin telefonu, e-maili size niye lazım? Bu bilgi niçin kullanılacak, bu uygulama üniversitelerde Alevilik çalışanları fişleme ve hizaya sokma çalışması değilse nedir? Bu hakkı nereden, kimden almaktasınız?
Buradan bir kez daha söylüyoruz: Ne yaparsanız yapın kendilerini, inançlarını tanımayanların kulu yapamayacaksınız!”
PİRHA – YÖK’ün kuruluşunun 42. yılı. Üniversite öğrencileri, 12 Eylül darbesiyle özdeşleşen YÖK’ün kapatılmasını istediler. Öğrenciler, barınma sorununa da değinerek, eğitim ve barınma hakkının YÖK tarafından gasp edildiğini vurguladılar.
Yükseköğretim Kurulu’nun(YÖK), kuruluşunun üzerinden 42 yıl geçti. Öğrencilerin sorunları ise başta barınma sorunu olmak üzere 42 yıldır artarak devam ediyor.
Üniversite öğrencileri, son dönemde yurtlardaki ihmaller sonucu öğrenci ölümlerinin artmasını, yoksulluk, barınma gibi sorunların devam etmesini PİRHA’ya değerlendirdiler.
Barınma sorunu hakkında konuşan Timurhan Çamyar, “Bu ülkeyle alakalı olmak üzere genel bir problem ama öğrencilerin özellikle nitelikli eğitim ve barınma hakkı YÖK tarafından gasp ediliyor”dedi.
“YÖK’ün karakteri zaten darbeyle özdeşleşmiştir. Kimliğini buna göre inşa eden bir yapı olduğu için de doğrudan ilga edilmesini, kapatılmasını savunuyorum”diyen Çamyar, şunları söyledi:
“YÖK biliyorsunuz müfredatla da ilgilenen bir kurum. Egemen ideolojinin birçok izdüşümünü eğitimin birçok sekansında da görebiliyoruz. Bu sekansların temel niteliği de zaten egemen inanç biçimini ve ideolojinin tüm aygıtsal niteliğini öğrencilere kilitleme çabası. Bir nevi kitleyi hipnoz etme cihazları gibi düşünebiliriz bunları. Eğitim sistemi buna göre organize edilmiş ve sistematik bir biçimde kitlelerin pasifize edildiği, onların elde ne varsa ona mecbur kılındığı ve başka bir demokratik hak söylemlerinin söz konusu dahi edilmediği bir düzlemde biz öğrenciler olarak politize olmak zorundayız. Ve bir politik topluluk biçimi olarak öğrenciler politik mücadeleyle, devrimci mücadeleyle demokratik haklarının elde edilmesi için öğrencilerin eylemlere sıkça katılmalarını ve çağrılarımıza kulak vermelerini aynı zamanda YÖK’ün de bu çağrıları göz ardı etmemesini diliyorum.”
“ZİNCİRLEME SORUNLARIN BİR ÇIKTISI OLARAK ÖĞRENCİLER KATLEDİLİYOR”
YÖK’ün, 12 Eylül askeri faşist cuntasının ürünü bir yapı olduğunu söyleyen Yusuf Rencüzoğulları ise, “YÖK’ün, üniversitelerde kazanılmış hakları gasp eden ve o hareketi sindirmek, gençliği depolitize etmek üzere doğrudan cunta yönetiminin oluşturduğu bir yapı olduğunu görüyoruz”dedi.
Barınma sorunu hakkında konuşan Rencüzoğulları, yurt kapasitelerinin üniversiteyi kazanan öğrencilerin sayısına nazaran düşük olduğunu anladıklarını söyleyerek, “Yurtlar gerçekten öğrencilerin kendi öğrenim hayatlarını verimli bir şekilde geçirebilmelerinden oldukça uzak bir durumda nitelik bakımından. Sağlık bakımından da aynı şekilde, bozuk yemeklerden bile bunu anlayabiliyoruz. Onlarca öğrencinin aynı anda zehirlenmesinden bunu anlayabiliyoruz” dedi.
Tarikat yurtlarındaki baskılar yüzünden çaresiz olduğunu düşünen öğrencilerin intihar etmelerine değinen Rencüzoğulları, “İhmaller, umursamazlıklar sonucundaki zincirleme sorunların bir çıktısı olarak da insanların bile bile katledildiğini görüyoruz. Zeren Ertaş bunun en çarpıcı örneği” diye konuştu.
Rencüzoğulları, şunları kaydetti:
“Gençlik geleceksizlik ve yoksulluk kıskacındaki bu girdapta boğulmaya çalışılmaktadır. Öğrenciler bu sistem içerisinden başka gidecek bir yerleri olmadığına ikna edilmeye çalışılıyor. Bilinçleri bu şekilde karartılmaya çalışılıyor. Fakat bu köhne düzene mahkum değiliz. Bundan çıkış kendi ellerimizde, gençlik bu gücü ellerinde barındırıyor.”
“SORUNLARA SES ÇIKARDIĞIMIZDA HEMEN TEHDİT VE BASKIYA MARUZ KALIYORUZ”
Türkiye’nin dört bir yanındaki öğrencilerin barınma sorununu ciddi bir şekilde yaşadığını söyleyen Melisa Yılmaz da, kira fiyatlarının artmasıyla birlikte KYK yurtlarına bile giremeyen öğrencilerin ucuza barınmak için tarikat yurtlarına yöneldiklerine dikkat çekti.
Öğrencilerin tarikat yurtlarında yaşama tutunamadıklarını belirten Yılmaz, “Öğrenciler, orada çözümü intihar etmekte buluyor”dedi. KYK yurtlarında da sorunların bitmediğini söyleyen Yılmaz, KYK yurtlarında ihmaller sonucu hayatını kaybeden öğrenciler için ve devam eden sorunlara karşı ses çıkardıklarında ise YÖK’ün çeşitli saldırılarına maruz kaldıklarına vurgu yaptı.
Yılmaz, şöyle devam etti:
“Üniversitelerde, kampüslerde bu sorunlara karşı ses çıkardığımızda hemen tehdit, baskı gibi saldırılara maruz kalıyoruz. Ne kadar örgütlü olursak o kadar bu sorunların üstesinden gelebiliriz.”
PİRHA -Gençlik örgütleri, 42. yılında YÖK’ü protesto etti. Beyazıt Meydanı’nda bir araya gelen üniversiteliler, “Kurulduğu günden bu yana YÖK, üniversitelerin anti-bilimsel ve dinci-gerici uygulamalar ile eğitimin niteliksizleştirilmesinde, neoliberal saldırıların hayata geçirilmesinde, sermaye ve hükümetlerin arka bahçesi haline getirilmesinde özel bir rol oynadı” dedi.
Gençlik örgütleri YÖK’ün kuruluşunun 42. yılında Beyazıt Meydanı’nda açıklama yaptı. Gençler “Haklarımız, özgürlüğümüz ve geleceğimiz için mücadeleye” dedi.
Açıklamayı Gençlik Örgütleri adına Devrimci Gençlik Birliği’nden Yaren Sarısaltık okudu.
“YÖK, ÜNİVERSİTELERİN HÜKÜMETLERİN ARKA BAHÇESİ HALİNE GETİRİLMESİNDE ROL OYNADI”
Sarısaltık, öğrencilerin çalışırken okumak zorunda kaldıklarına dikkat çekerek, “42 yıl önce bugün 12 Eylül Askeri Faşist Darbenin bir artığı olarak, üniversiteleri zapturapt altına almak amacı ile Yükseköğretim Kurumu kuruldu. Kurulduğu günden bu yana YÖK, üniversitelerin anti-bilimsel ve dinci-gerici uygulamalar ile eğitimin niteliksizleştirilmesinde, neoliberal saldırıların hayata geçirilmesinde, sermaye ve hükümetlerin arka bahçesi haline getirilmesinde özel bir rol oynadı. YÖK bazen ders müfredat olarak, bazen kampüs içerisinde polis-ÖGB olarak, bazen gerici-tacizci bir akademisyen olarak, bazen yasakçı bir genelge olarak karşımıza çıkıyor. YÖK’ü bulunduğumuz üniversitelerde, kampüs içerisinde adımlamaya başladığımız günden bugüne hepimiz çok iyi tanıyoruz, biliyoruz” dedi.
“EĞİTİMDE FIRSAT EŞİTSİZLİĞİ DERİNLEŞİYOR”
“Ekonomik, sosyal ve siyasal krizlerin derinleştiği günlerden geçiyoruz” diyen Sarısaltık, şunları ifade etti:
“Tüm bu krizler doğrudan gençliği de etkisi altına alıyor. Eğitimde fırsat eşitsizliği gün geçtikçe daha da derinleşiyor. Parası olanın okuyabildiği parası olmayanın ise koyu bir geleceksizliğe sürüklendiği, eğitimden dışlandığı bir tablo daha da belirginleşiyor. Artık yüzbinlerce öğrenci okurken çalışmaktan ziyade çalışırken okumak zorunda kalıyor. Gün içinde ders ve kampüsten ziyade vaktini iş yerlerinde harcamak zorunda kalıyor.”
Her şeyin pahalı olduğunu kaydeden Sarısaltık, “Bizler ise on yıllardır olduğu gibi, mücadeleci tarihimizden aldığımız güç ile tüm bu karamsar tablonun karşısında eşit, parasız, bilimsel, anadilde bir eğitimi sonuna kadar savunmaya devam edeceğiz” dedi.
“BUNALIMA SÜRÜKLENEN ARKADAŞLARIMIZ DA İNTİHARA SÜRÜKLENİYOR”
Barınma sorunu ve son dönemde KYK’lardaki ihmallere ve öğrenci ölümlerine değinen Sarısaltık şöyle devam etti:
“Tüm toplum için kriz haline gelmiş olan barınma sorunu ise şu anda gençliğin en yakıcı sorun alanlarından birisi. KYK yurtlarının kapasitesi her sene öğrenci sayısının çok altında kalıyor. Barınma sorunu bizleri emlak simsarlarına, niteliksiz özel yurt ve apartlara mahkum ediyor! Tüm bu tabloda on binlerce üniversite öğrencisi okuyabilmek için cemaat ve tarikat yurtlarında kalmak zorunda bırakılıyor. KYK yurdu çıkan öğrenciler ise çok ciddi bir nitelik sorunu ile karşı karşıya kalıyor. İnşaat tamamlanmamış şantiye halindeki yurtlar, özel şirketlerin inisiyatifine bırakılmış sürekli zehirlenme olaylarına tanık olduğumuz niteliksiz yemekhaneler, şehrin ücra köşelerinde bulunduğu için ulaşamadığımız, kapasitenin artırılabilmesi için 3-4 kişiye göre tasarlanmış odalara getirilen ranza sistemi ile 6-8 ve 12 kişilik odalar ile cebelleşmek zorunda kalıyor öğrenciler. Hata artık gelinen noktada mesele yaşam kalitesinden ziyade doğrudan yaşam hakkımızı da tehlikeye atan bir yerde duruyor. Aydın’da kaldığı KYK yurdunda alınmaya önlemler sonucu asansörün düşmesi ile sıra arkadaşımız Zeren Ertaş yaşamını yitirdi! Zeren’in ardından benzer sorunlar yaşayan binlerce üniversite öğrencisi hem cinayete kurban giden arkadaşına sahip çıkmak hem de yaşam haklarına sahip çıkmak için birçok şehirde eylemler gerçekleştirdi.
Ayrıca düzenin var ettiği bu karamsar tablo içerisinde bunalıma sürüklenen arkadaşlarımız da intihara sürükleniyor. Yakın zamanda sadece 4 üniversite öğrencisi arkadaşımız kaldıkları yurtta yaşamlarına son verdi. Katledilen her sıra arkadaşımızın hesabını soracağız! Bizler bu çürümüş düzenin karşısında çaresiz ve çıkışsız olmadığımızı biliyoruz. Tüm sıra arkadaşlarımıza yalnız olmadıklarını, birbirimizden güç alarak karanlığa ışık, sessizliğe çığlık olabileceğimizi bir kez daha hatırlatmak istiyoruz.
Tüm bu yaşananlara karşı çıkmak istediğimizde, yan yana geldiğimizde ise hemen sırtımıza disiplin, uzaklaştırma, okuldan atma sopası iniyor. Kendilerine, ehlileştirilmiş genç bir nesil var etmek isteyenler, faşist genelgeler ve yönetmelikler eliyle gençliği terbiye edebileceğini sanıyor ancak yanılıyorlar.
Üniversitelerimizde ilerici-devrimci öğrencilere dönük baskı ve yasaklar artarken, ülkücü-gerici çetelere alan açılıyor. Devletin ve üniversitelerin kayyım yönetimlerinin maşa olarak kullandıkları bu güruhlar her geçen gün daha da palazlandırılıyorlar.”
Açıklamada, Filistin halkına yönelik gerçekleştirilen imha-inkar saldırısına ve katliamına da değinilerek, “Bizler mücadelemizi Filistin halkı ile dayanışmayı yükseltmiş aynı zamanda İstanbul Üniversitesi’nin de öğrencisi olan Deniz Gezmiş’lerden alıyoruz” ifadesi yer aldı.
“Siyonist İsrail, emperyalistlerden aldığı güç ile haftalardır Filistin halkına bombalar yağdırıyor, türlü zulüm politikaları ile çocuk, yaşlı, kadın fark etmeksizin katliamlar gerçekleştiriyor” denilen açıklamada şunlar kaydedildi:
“Gözlerinin ne denli dönmüş olduğunu hastaneleri, mülteci kamplarını bombalamalarından görüyoruz. Açıklamamızın başında YÖK eliyle üniversiteler sermayedarların arka bahçeleri haline getirildiğini, toplum yararına bilimden ziyade sermayedarların yararına üretimlerin gerçekleştirildiğini söylemiştik. Türkiye’de özellikle İTÜ ve ODTÜ gibi üniversitelerde öğrenciler AR-GE ve Teknokentlerde kardeş halkların tepelerine inecek olan kitle imha silahlarını geliştiriyorlar. Tüm bunlar kariyer, gelecek ve kişisel gelişim adı altında projeler adı altında teşvik ediliyor. Bizler kapitalizme köle, emperyalizme asker olmayı reddediyoruz! Bulunduğumuz her alanda emperyalistlerin kirli savaşlarını teşhir edecek, işçilerin birliği halkların kardeşliği sloganını yükselteceğiz. Bizler tüm bu baskı politikaları ve saldırılar karşısında üniversitelerde okumaya, tartışmaya, eyleme ve örgütlenmeye devam edeceğiz. Enes’in, Resul’un, Elif’in, Zeren’in ve daha nice arkadaşımızın hesabını sormak için; başka arkadaşlarımız bu çürümüş düzenin koyu karanlığında kaybolmaması için tek çözüm yolumuz örgütlü mücadelemizi güçlendirmektir.”
PİRHA-Garip Dede Cemevi’nden deprem bölgelerine gönderilecek yardım malzemelerinin hazırlanmasında gönüllü olan üniversite öğrencileri, YÖK’ün uzaktan eğitim kararına tepki gösterdi. Gençler, “Darbesinden, depremine, koronavirüsten, karantinaya kadar her şeyi gördük ama eğitim görmedik” yorumunda bulundu.
Merkez üssü Maraş olan ve 10 ili etkileyen depremlerin ardından Yükseköğretim Kurulu’nun (YÖK) kararıyla üniversitelerde uzaktan eğitime geçildi açıklanmıştı. Alevi kurumları tarafından deprem bölgelerine gönderilmek üzere İstanbul Küçükçekmece’de bulunan Garip Dede Cemevi’nde toplanan yardım malzemelerini kolileyerek, tırlara yükleyen gönüllü gençler, uzaktan eğitim kararını CAN TV mikrofonuna değerlendirdi.
“İLK HARCANAN ŞEY EĞİTİM OLMAMALI”
Sağlık bölümünde okuyan bir genç YÖK’ün kararını eleştirirken, “Uzaktan eğitime kesinlikle katılmıyorum. Hiçbir şekilde verimli olduğunu düşünmüyorum. Sağlık öğrencisiyim. Radyoterapi okuyorum. Yaptığım işin zorlukları çok yüksek. Kanser hastalarına ışın tedavisi uyguluyoruz. Yapacağımız en ufak bir hata onların belki de canına mal olabilir. Yüz yüze eğitim daha iyi olur. Uzaktan eğitimde bir disiplin de yok. Onun dışında sosyalleşme konusunda da ciddi zarara uğruyoruz. Bu süreçte ilk harcanması gereken şey eğitim olmamalı” dedi.
Bir başka sağlık öğrencisi de “Hekimliğin uzaktan eğitimle olmayacağını düşünüyorum. Okulumuz yüz yüze eğitim yapacaktı fakat YÖK’ün kararı nedeniyle uzaktan eğitim yapılacağı söylendi. İlk senemde de uzaktan eğitim oldu” ifadelerini kullandı.
“DARBE, DEPREM, KORONAVİRÜS GÖRDÜK AMA EĞİTİM GÖRMEDİK”
Bir diğer gönüllü genç ise “İlk gözden çıkarılan eğitimin olduğunu ve pandemide de benzer şeylerin yaşandığını biliyoruz. Seçimlerde yaklaşırken böyle fırsatlardan yararlanıyorlar” diye konuştu.
Gönüllülerden biri de “Darbesinden, depremine, koronavirüsten, karantinaya kadar her şeyi gördük ama eğitim görmedik” yorumunda bulundu.
PİRHA- YÖK, deprem bölgelerinde psikolojik destek vermesi için aradığı personellerin İlahiyat Fakültesi, İslami Bilimler Fakültesi, Eğitim Fakültesi gibi bölümlerde görev yapan akademisyenlerden olması için ilan verdi.
Yükseköğretim Kurulu Başkanlığı (YÖK), deprem bölgelerinde görevlendirmek üzere tüm üniversitelere yazı göndererek personel ilanı verdi.
‘Deprem sonrası manevi rehberlik ve psikolojik danışmanlık’ hizmeti verecek personellerde aranan niteliklerde ise İlahiyat Fakültesi, İslami Bilimler Fakültesi, Eğitim Fakültesi gibi bölümlerde görev yapan akademisyenlerin başvuru yapması istendi.
İLAHİYATÇILAR ARANIYOR
YÖK Personel Daire Başkanlığı tarafından verilen ilanda şu ifadeler yer aldı:
“Kahramanmaraş merkezli ve 10 ili doğrudan etkileyen depremler nedeniyle afet bölgesinde depremden etkilenmiş çok sayıda çocuk, genç, yetişkin ve yaşlı insanımız bulunmaktadır.
Bu insanlarımın Diyanet İşleri Başkanlığı, AFAD (Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı) ve diğer ilgili kurum ve kuruluşlarla işbirliği içerisinde destek olmak İçin yaptığımız planlamada değerlendirilmek üzere manevi rehberlik ve psikolojik danışmanlık yapabilecek gönüllü öğretim üyelerinin (İlahiyat Fakültesi, İslami Bilimler Fakültesi, Eğilim Fakültesi, Psikoloji, Sosyal Hizmet, Acil Yardım ve Afet Yönetimi akademik görev yapanlar başla olmak üzere rehberlik veya psikolojik danışmanlık konularında uzmanlaşmış gönüllülerin) isim-soy isim, fakülte, bölüm ve adresi ile başkanlığımıza gönderilmesi hususunda gereğini önemle rica ederiz.”
PİRHA – Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim-Sen) Yükseköğretim Kurumu’nun (YÖK) Uzaktan Eğitim Kararına karşı dava açtı.
Yükseköğretim Kurulu tarafından 11 Şubat’ta yapılan duyuru ile “2022-2023 eğitim öğretim yılı bahar döneminin uzaktan öğretim yoluyla tamamlanmasına” karar verildiği duyurulmuştu.
Eğitim-Sen, Maraş depremi nedeniyle Yükseköğretim Kurulu’nun üniversitede uzaktan eğitim kararı almasının, eğitim hakkına orantısız ve öngörülemez bir müdahale olduğunu belirterek iptali için dava açtı.
“KABUL EDİLEMEZ”
YÖK kararının iptali için Danıştay’a başvurduklarını belirten Eğitim-Sen, şu yazılı açıklamayı paylaştı:
“Uzaktan öğretime devam edecek öğrencilerin kaçının internet erişimi veya bilgisayar imkânı olduğu muammadır. Duyuru ile birlikte, Kredi ve Yurtlar Kurumu’nda barınan öğrenciler yurtlardan tahliye edilmiş ve bu yurtların depremzedelere tahsis edileceği açıklanmıştır. Yurtlardan tahliye edilen öğrenciler arasında depremzede öğrenciler de bulunmaktadır. Haliyle bu öğrencilerin çoğunun yurtlarından çıkıp dönecekleri bir evi dahi bulunmamaktadır. Bu açıdan alınan kararın depremin sonuçlarını ortadan kaldırmaya dahi hizmet etmediği açıktır. Kaldı ki sosyal bir hukuk devletinde, kamu idaresinin, bir doğal afetin sonuçlarını azaltmak için temel hak ve özgürlükler arasında tanımlanmış ve ancak kanunla sınırlanabilecek eğitim hakkını sınırlandırması veya sekteye uğratması kabul edilemez bir durumdur.
Sonuç olarak; Sendikamız tarafından, yasal ve uluslararası mevzuat hükümlerine, tüm idari eylem ve işlemlerin genel amacı olan kamu yararı ilkesine, olağanüstü hal ilanını düzenleyen Anayasanın 119. maddesine aykırı bu kararın yürütmesinin durdurulması ve iptali talepli dava açılmıştır.”
PİRHA – HDP Eğitim Politikaları Komisyonu Eş Sözcüsü Gülistan Kılıç Koçyiğit, Yükseköğretim Kurulu’nun (YÖK) kuruluş yıldönümü sebebiyle açıklama yaptı. Koçyiğit, darbe ürünü olan YÖK’ün, “günümüzde aynı zihniyetle varlığını sürdürmektedir” eleştirisini yaptı.
Halkların Demokratik Partisi Muş Milletvekili ve Eğitim Politikaları Komisyonu Eş Sözcüsü Gülistan Kılıç Koçyiğit, 1981 Askeri Darbe sonrasında kurulan YÖK sebebiyle açıklama yaptı. Koçyiğit, yazılı açıklamasında “Darbe kurumu YÖK kaldırılmalı, üniversiteler özgürleştirilmelidir” vurgusunu yaptı.
“UTANÇ VESİKASI YÖK”
Milletvekili Koçyiğit, 12 Eylül askeri darbesinin ardından cunta rejiminin, üniversiteleri dizayn etmek ve baskı mekanizmasını hayata geçirmek amacıyla YÖK’ü kurduğunu ifade etti. Koçyiğit, YÖK’ün günümüzde aynı zihniyetle varlığını sürdürdüğünü belirterek şu açıklamayı yaptı:
“Üniversitelerin özerk, özgür, demokratik olmasının önünde en büyük engel olma niteliği taşıyan bu YÖK, iktidarın politikalarının bir yansıması olarak niteliksiz eğitimi büyüten bir yerde durmaktadır. YÖK, OHAL KHK’leri ile başlatılan akademik tasfiyenin, hukuksuz disiplin soruşturmalarının, cezalandırmaların, üniversitelerin akademik ve bilimsel üretim dahi yapılamaz hale gelmesinin en büyük nedenidir. 15 Temmuz darbe girişiminin ardından ilan edilen OHAL sonrası YÖK eliyle uygulamaya geçirilen KHK rejimi, üniversitelerde yaşanan bilimsel çoraklaşmayı daha da zirveye çıkartmıştır. Özgür ve bilimsel düşüncenin üniversiteler içerisinde yayılmasını istemeyen iktidar, öğrencilerin örgütlenme özgürlüğünü YÖK eliyle gasp etmeye devam etmektedir. Bütün üniversite öğrencilerinin sağlıklı ve nitelikli beslenme ile barınma imkânına sahip olmamasının temel nedeni YÖK’tür.
Yükseköğretim alanında demokratik, özerk, bilimsel ve anadilinde eğitimin sağlanması için zaman kaybetmeksizin bir utanç vesikası olan YÖK kaldırılmalı, üniversiteler arasında koordinasyonu sağlayacak, demokratik, katılımcı ve çoğulcu modeller hayata geçirilmeli, üniversitelerin yönetim mekanizmaları hızlıca demokratik ve katılımcı yapıya kavuşturulmalıdır. Üniversiteler, tek bir kişi tarafından atanan rektörlerle değil, üniversite bileşenlerinin ortak iradesiyle seçilen kurullar tarafından yönetilmelidir.
Halkların Demokratik Partisi olarak bu yapının kurulması, eğitimin her kademesinde olduğu gibi yükseköğretim alanında da demokratik, özerk, bilimsel ve anadilinde eğitimin sağlanması için mücadele etmeye devam edeceğiz.”
PİRHA-Adnan Menderes Üniversitesi’ndeki akademisyenleri 2014-2019 yılları arasında “Alevi, aşırı sol, İslam ve AK Parti karşıtı, içki alemlerinin vazgeçilmezi” şeklinde fişleyen eski rektör Cavit Bircan hakkında “Şikayet yok” denilerek soruşturma açılmadığı öğrenildi. CHP Aydın Milletvekili Süleyman Bülbül, “Halkın bir kesimini, sosyal sınıf, ırk, din, mezhep, cinsiyet veya bölge farklılığına dayanarak alenen aşağılama, suçunu işlediği ortada olan, bilim yapılması gereken üniversitede fişleme yapan bu şahıs adeta korunuyor” dedi.
BirGün Gazetesi’nden Hüseyin Şimşek’in haberine göre Aydın Adnan Menderes Üniversitesi’nde 2014 ile 2019 yılları arasında akademisyenleri “Alevi, aşırı sol, İslam ve AK Parti karşıtı, mason, rotaryen lions kulübü üyesi, içki alemlerinin vazgeçilmezi, kafası kırık, şifozren” ifadeleriyle fişleyen eski rektör Cavit Bircan hakkında “Şikayet yok” denilerek soruşturma açılmadı.
CHP’Lİ BÜLBÜL KONUYU MECLİSE TAŞIDI
Aydın Emniyet Müdürlüğü’nün fişlemeyi tespit etmesinin ardından Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Aydın Milletvekili Süleyman Bülbül konuyu Meclis gündemine taşıdı. Bülbül, Milli Eğitim Bakanı Mahmut Özer’in yanıtlaması istemiyle verdiği soru önergesinde, Bircan hakkında başlatılan FETÖ soruşturmasını da hatırlatarak; fişleme sonrasında Yükseköğretim Kurulu’nun (YÖK) devreye girip girmediğini sordu.
YÖK: BİRCAN HAKKINDA HERHANGİ BİR ŞİKAYET OLMADIĞINDAN İŞLEM YAPILMAMIŞTIR
Milli Eğitim Bakanı Mahmut Özer, YÖK’ün soruya ilişkin yanıtını Bülbül’e gönderdi. YÖK Başkanvekili Safa Kapıcıoğlu imzalı yanıtta, “Konuya ilişkin olarak Prof. Dr. Cavit Bircan hakkında kurulumuza herhangi bir şikayette bulunulmadığından adı geçen hakkında işlem tesis edilmemiştir” ifadeleri yer aldı.
“HALKIN BİR KESİMİNİ ALENEN AŞAĞILAYAN BU ŞAHIS ADETA KORUNUYOR”
Kendisine gönderilen yanıta tepki gösteren Bülbül, “Halkın bir kesimini, sosyal sınıf, ırk, din, mezhep, cinsiyet veya bölge farklılığına dayanarak alenen aşağılama, suçunu işlediği ortada olan, bilim yapılması gereken üniversitede fişleme yapan bu şahıs adeta korunuyor. İddialar bu kadar vahimken ve suç bu kadar açıkken hakkında inceleme açılmasının hala şikayete bakılması bir akıl tutulmasıdır. Onlarca akademisyen, bilim insanı bu ülkede tek bir gecede kürsülerinden edilirken cezaevine atılırken hangi şikayete bakıldı?” diye konuştu.
PİRHA-İstanbul’da YÖK’ü protesto eden 11 öğrenci gözaltına alındı.
Gençlik Komiteleri, Marmara Üniversitesi Göztepe Kampüsü ve Halitağa Vergi Dairesi önünde Yükseköğretim Kurulu’nun (YÖK) kuruluşunu protesto etti.
Eylemlerde “Kayyım varsa üniversite yok” ve “Külliye varsa üniversite yok” dövizleri açan 11 öğrenci gözaltına alındı. Bazı öğrenciler gözaltına alınan arkadaşlarının serbest bırakılması için Çağlayan’da bulunan İstanbul Adliyesi önünde oturma eylemi başlattı.
PİRHA- Barınma hakları için eylem yapan öğrencilerin aileleri polis tarafından arandı. Duruma tepki gösteren üniversite öğrencileri, meşru taleplerini dile getirdiklerini vurgulayarak; “bizler güvencesiz, rezil bir geleceğin kölesi olmayacağız. En temel haklarımız için, insanca bir yaşam için mücadele etmeye devam edeceğiz. İktidarın üzerimizde kurmaya çalıştığı korku politikaları boşunadır” dedi.
Ankara’da ‘Yurtsuzlar’ adı altında toplanan ve barınma hakları için eylemeler yapan üniversite öğrencilerinin aileleri polis tarafından aranarak tehdit edildi. Ailelere, çocuklarının 6 Kasım’da eyleme gideceklerini söyleyen polisler üniversiteliler üzerinde baskı kurmaya çalıştı.
Üniversite öğrencileri, konuya ilişkin İnsan Hakları Derneği (İHD) Ankara Şubesi’nde basın toplantısı düzenledi. Basın toplantısının yapıldığı salona ‘Boşuna aramayın, her kampüste her sokaktayız’ yazılı pankartı asıldı. Açıklamayı öğrenciler adına Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) öğrencisi İrem Naz Çelik okudu.
“40 YIL ÖNCE KENAN EVREN VARDI, BUGÜN SARAY”
6 Kasım’ın Yüksek Öğretim Kurulu’nun (YÖK) 40’ıncı kuruluş yıldönümü olduğunu hatırlatan Çelik şunları dile getirdi:
“40 yıl önce üniversitelerin özerkliğini ortadan kaldırmak, üniversiteyi sermayeye açmak, üniversitelileri baskı altına almak için kurulan YÖK, bugün baktığımızda işlevini yitirmiş bir şekilde saray kuklalığı yapan bir kurumdan başka bir şey değildir. Emirlerini saraydan almakta ve sadece saraya karşı sorumlu tutulmaktadır. Üniversitelerin özerk ve demokratik yapısı tarih boyunca saldırıya maruz kalmıştır. 40 yıl önce Kenan Evren yönetiminin YÖK aracılığıyla yapmaya çalıştığı saldırılar, bugün ise saray eliyle bizzat yapılmaktadır. Üniversitelerimize seçilmiş rektörler değil, cumhurbaşkanı tarafından kayyum rektörler atanmakta, üniversitelerde halk yararına bilim üretilmesi gerekirken üretilen bilim devlet eliyle sermayeye peşkeş çekilmektedir. Kampüslerimiz sermayedarların cebini doldurmak için ranta açılıp millet bahçelerine, külliyelere dönüştürülmekte, üniversite içindeki kadın ve LGBTİ+ çalışmaları engellenmekte ve cinsel tacizi önleme birimleri işlevsizleştirilmektedir. Pandemiyle birlikte kampüslerin kapısı tamamıyle kapatılmıştı, şimdi ise üniversitelerin kapılarını açtık denilerek belirsiz online ya da hibrit eğitim süreçleri öngörülmektedir.”
“GÜVENCESİZ VE REZİL GELECEĞİN KÖLESİ OLMAYACAĞIZ”
Üniversite öğrencilerinin yoksulluğa ve geleceksizliğe mecbur bırakıldığını belirten Çelik, artan kira fiyatları nedeniyle ev kirası ödeyemeyen, özel yurtlara parası yetmeyen, kalacak yurt bulamayan, barınma imkânı olmadığı için üniversitesine gelemeyen, aile evinden çıkamadığı için baskıya ve şiddete maruz kalan, geçinemediği için güvencesiz iş koşullarında çalışan milyonlarca öğrenci olduğunu söyledi. Çelik; “Fakat bizler güvencesiz, rezil bir geleceğin kölesi olmayacağız. En temel haklarımız için, insanca bir yaşam için mücadele etmeye devam edeceğiz. İktidarın üzerimizde kurmaya çalıştığı korku politikaları boşunadır. Bizler hayatın her alanında üzerimizde kurmaya çalıştığınız baskılara rağmen karşınızda dimdik duruyoruz. Kayyum rektörlere karşı kampüslerde, rant ve talan politikalarıyla yok etmeye çalıştığınız ormanlarda, kadın ve LGBTİ+ düşmanlığına karşı sokaklarda, evsiz ve yurtsuz bırakılmaya karşı parklarda, tüm kampüslerdeyiz.”
“POLİSİN BU TÜR ARAMALAR YAPMASI HUKUSUZDUR”
Geçtiğimiz günlerde Yurtsuzlar Hareketini bahane göstererek üniversite öğrencilerinin ailelerinin kendilerini polis olarak tanıtan kişilerce arandığını söyleyen Çelik son olarak şunları aktardı:
“Ailelerimiz bizim üzerimizden korkutulmaya çalışılarak üniversitelilerin barınma hakkı mücadelesi engellenmek istendi. Yapılan aramalar tamamıyla hukuksuzdur. Biz üniversitelilerin kalacak yurdu yok, hali hazırda olan KYK Yurtları hem yetersiz hem niteliksiz, öğrenci semtlerinde kiralara fahiş zamlar yapıldı, 650 liralık KYK kredileriyle özel yurtlarda kalmaya paramız yok, tarikat-cemaat yurtlarında kalmak istemiyoruz derken bizlere kalacak nitelikli, tam kapasiteli yurtlar oluşturması gerekenler barınma hakkını isteyen üniversitelilerin ailelerini aramakla meşgul olmaktadır. En meşru ve haklı taleplerimizi dile getiriyor, yurtsuz binlerce sıra arkadaşımızın hakkını savunuyoruz. Nitelikli yurt istemek ve kendi yaşam alanlarımızı savunmak suç değildir. Söz konusu üniversiteliler olunca elinden geleni ardına koymayanlar aynı hassasiyeti kadın ve LGBTİ+ düşmanlarına, faşist çetelere, uyuşturucu satıcılarına göstermemektedir. Boşuna aramayın. Şimdiye kadar yurtsuzların sesini parklarda, sokaklarda, kent meydanlarında, kampüslerde dile getirdik. Bundan sonrasında da ‘Yurtsuzlar’ olarak mücadele etmeye, üniversitelerimizi ve barınma hakkımızı savunmaya devam edeceğiz. Üniversitelilerin, yurtsuzların sesini kısamayacaksınız.”
PİRHA-Gençlik Hareketi Koordinasyonu, 9 maddelik çözüm önerisi sunarak, “Öğrenciler 3-5 kişi birleşip yalnız ev tutmamalı, öğrenciler birleşip bu gidişata dur demelidir. Her kampüste, her fakültede birleşmeli, haberleşmeli, koordine olmalıdır” çağrısında bulundu.
Gençlik Hareketi Koordinasyonu, üniversite öğrencilerinin yaşadığı barınma hakkı sorununa dair yaptığı yazılı açıklamayla, 9 maddelik çözüm önerisi sundu.
Açıklamada, “Ülkeyi yönetenler, gençliği sosyal medya trendlerinde değil bu maddelerin gerçekliğinde arasınlar. Soruyoruz, devlet öğrenciler için ne vadediyor? Okurken temel ihtiyaçlarımızı karşılama vaadi yok, mezun olunca iş vaadi yok, bilimsel bilgi vaadi bile yok. Biz neden okuyoruz?” diye soruldu.
Gençlik Hareketi Koordinasyonu, “Artık bu eğitim çilesi hepimizin sabrını taşırıyor. Öfkelenmemiz yetmez biliyoruz, bu nedenle biz başka bir geleceği var etmek için mücadele ediyoruz. Ülkeyi yönetenler, gençliği sosyal medya trendlerinde değil, bu maddelerin gerçekliğinde arasınlar” çözüm önerilerini ise şu şekilde sıraladı:
“-Eğitim denilince hemen ‘harçları kaldırdık’ diye övünmeye başlayan siyasi iktidar, parasız eğitim hakkının harçlardan ibaret olmadığını idrak etmelidir. Parasız eğitim; barınmadan ulaşıma, gıdadan faturalara, temel ihtiyaçlardan sosyal yaşama kadar bir bütündür.
-Gençliğin üretimde, eğitimde olması bir suç değil, eğitim devletin giderlerini karşılaması gereken zorunlu bir dönemidir. Bu sürecin ailelerin üzerine yıkılması, asgari ücretin ortalama gelire dönüştüğü ülkemizde büyük adaletsizliktir. Gençliğin eğitim döneminde ihtiyaçlarını karşılamak, devletin doğrudan sorumluluğudur.
-Her ile üniversite açmakla övünenler, her öğrenciye yetecek kadar devlet yurdu açmak zorundadır. Her sokak başında bir üniversite var, bir de AVM. Öğrencilere ise ne kalacak yer var, ne harçlık. Gereksiz AVM’ler kapatılsın, yerlerine yurt yapılsın.
-Öğrencilerin kayıt dönemlerinde kiralık evlerin fiyatlarındaki artış yalnız öğrencilerin değil, tüm yurttaşların sorunudur. Bu yüzden öğrenciyi sömürmek üzere hazırda bekleyen serbest emlak piyasasına devlet sınır getirmelidir. Kira giderleri, hanenin yıllık gelirinin yüzde 30’unu aşmayacak şekilde sınırlandırılmalıdır.
-Öğrencilere yeterince yurt yok ama yandaş derneklere, cemaatlere yurt yapsınlar diye bol bol ödenek aktarıyorlar. Hiçbir öğrenciye barınmak zorunda olduğu için hiçbir görüş dayatılamaz. O ödenekler kesilsin, o paralarla devlet yurt yapsın.
-Devlet yeterince yurt yapamıyorsa, aklımızla alay eden rakamlarda olan 650 TL’lik burs miktarına kira bedeli eklemelidir.
-İnsanlık dışı koşullarda barınmayı dayatan odalar, yurtlar, apartlar denetlenmeli ve kapatılmalıdır.
-Bu maddeler hayata geçirilmeden, hiçbir devlet kurumu ve siyasi iktidar ‘parasız eğitimden’ bahsetmemelidir. Kaldı ki saydığımız maddeler yalnızca barınma başlığını ilgilendirmektedir.
-Öğrenciler 3-5 kişi birleşip yalnız ev tutmamalı, öğrenciler birleşip bu gidişata dur demelidir. Her kampüste, her fakültede birleşmeli, haberleşmeli, koordine olmalıdır. Öğrencileri dağınık bir biçimde sosyal medya itirazlarından ibaret görenlere yanıtını vermelidir. Bu mümkündür. Bugün yaşadığımız eğitim çilesinden daha büyük bir zorluk yok. Bu koşullarda yaşayan öğrenci gençliğin mücadelesi ile kazanacağı bir gelecek var. Kazanalım, kazanacağız.”
PİRHA-Ankara’da, parkta çadır kurarak barınma sorununa dikkat çekmek isteyen 9 öğrenci gözaltına alınırken, İstanbul’da öğrencilerin nöbeti 2’inci gününde.
Barınma sorunu yaşayan öğrencilerin bu sorunu duyurmak için Sakarya’da başlattığı sokakta sabahlama eylemi artarak devam ediyor.
Dersim’den İstanbul’a bir çok kentte yaşanan barınma sorununa dikkat çekerken Ankara’daki öğrenciler de 100. Yıl Mahallesi İlhan Erdost Parkı’na çadır kurdu. Ancak polis parka giderek öğrencilerin çadırları kaldırmalarını istedi. Çadırların kaldırılmasına karşı çıkan 9 üniversiteli bu sırada gözaltına alındı.
‘Yurtsuzlar’ isimli sosyal medya hesaplarında, “Ankara’da üniversitelileri gözaltına alanlar bilsin ki, evsiz yurtsuz kalanlar sizin gözaltılarınızı da aşacak. Milyonlarca üniversiteliyi gözaltına alamazsınız!” paylaşımında bulundu.
“TALEPLERİMİZ YERİNE GETİRİLENE KADAR PEK ÇOK İLDE NÖBETİMİZ DEVAM EDECEK”
Mersin’de de Marina sahilde bulunan parkta bir araya gelen öğrenciler yaşadıkları sorunları anlatarak, barınma haklarını talep etti.
Öğrenci Sendikalı İpek Arapoğlu, yurtların yetersizliği yetmezmiş gibi fahiş kira artışları karşısında şokta olduklarını söyleyerek, “Yıl 2021. Ancak en temel hakkımız olan barınma ihtiyacımızın karşılanamamasına inanamıyoruz. Üstelik ülke genelinde ihtiyaç fazlası yüz binlerce konut olduğunu da biliyoruz. Yıllardır okurken çalışmak zorunda kaldık artık çalışsak bile yetmesi mümkün değil. Mersin en fazla kira artışını yapan iller arasında yer alıyor. Biz üniversite öğrencileri evlerde değil nitelikli ücretsiz devlet yurtlarında kalmak istiyoruz ve bu sorunu çözmenin yurt yapmak kadar basit olduğunu söylüyoruz. Kira konusunda sorun yaşayan, bizi haklı bulan tüm yurttaşlarımızı, derslerine sağlıklı gelmemizi isteyen tüm öğretmenlerimizi dayanışmaya çağırıyoruz. Taleplerimiz yerine getirilene kadar pek çok ilde nöbetimiz devam edecek” dedi.
PİRHA-Munzur Üniversitesi’nin son yıllarda taciz, istismar, usulsüzlükler, liyakatsizlikler, tarikat ve cemaat yapılanmaları ve boş bölümleriyle sürekli gündeme geldiğini söyleyen HDP Dersim Milletvekili Alican Önlü, “Gülistan Doku’nun şüpheli bir şekilde ortadan kaybolması ve aradan geçen 618 güne rağmen hala bulunamamış olması, özellikle kadın öğrencilerin Dersim’i tercih etmemelerinde önemli bir rol oynamaktadır” dedi.
Halkların Demokratik Partisi (HDP) Dersim Milletvekili Alican Önlü, Munzur Üniversitesi ile ilgili olarak taciz, istismar, usulsüzlükler, tarikat ve cemaat yapılanmaları iddialarına ilişkin Milli Eğitim Bakanı Mahmut Özer’in yanıtlaması isteğiyle soru önergesi verdi.
“MUNZUR ÜNİVERSİTESİ’NDE BİRÇOK BÖLÜM ÖĞRENCİLER TARAFINDAN HİÇ TERCİH EDİLMEDİ”
“ÖSYM tarafından yapılan YKS sonrasında Munzur Üniversitesi’nden birçok bölüm boşta kalırken, bazı bölümler ise öğrenciler tarafından hiç tercih edilmemiştir” denilen önergede Önlü, “Basına ve kamuoyuna yansıyan bilgilere göre Munzur Üniversitesinde Güzel Sanatlar Tasarım ve Mimarlık Fakültesi bünyesinde bulunan Mimarlık bölümü, Edebiyat Fakültesi bünyesinde Felsefe Bölümü, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi bünyesinde Uluslararası Ticaret ve İşletmecilik Bölümü, Mühendislik Fakültesi bünyesinde Makine Mühendisliği Bölümü ve Spor Bilimleri Fakültesinde Rekreasyon Bölümleri öğrenciler tarafından tercih edilmedi.
Spor yöneticiliği, Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi, Sağlık Yönetimi, Finans ve Bankacılık, Zaza Dili ve Edebiyatı, Sosyoloji ve Tarih bölümleri ise kontenjanların yüksek tutulmasına karşın oldukça az öğrenci tarafından tercih edildi. Yine kamuoyuna yansıyan bilgilere göre Munzur Üniversitesi’nde bazı bölümlerde alanında uzman akademik personelin bulunmadığı ve akademik anlamda oldukça yetersiz olduğu belirtilmektedir” ifadelerini kullandı.
“TACİZ, İSTİSMAR, USULSÜZLÜKLER VE TARİKAT YAPILANMALARI SORUŞTURULMADI”
Önlü, Munzur Üniversitesi’nin ilk kurulduğu yıllarda bölgenin en çok tercih edilen üniversitelerden biriyken son yıllarda taciz, istismar, usulsüzlükler, liyakatsizlikler, tarikat ve cemaat yapılanmaları ve boş bölümleriyle sürekli gündeme geldiğini söyledi.
Üniversiteye dair birçok iddianın soruşturulmadığını belirten Önlü şöyle konuştu:
“Geçmişte kadın öğrencilere yönelik taciz olayları yaşanmış, kadın öğrencilerin zorla üst düzey görevde bulunan kamu görevlileriyle ilişkiye zorlandığı iddiaları ise rektörlük tarafından soruşturulmamış aksine bunu teşhir etmek isteyen öğrenciler üniversiteden uzaklaştırılmıştır.
KHK’ler eliyle muhalif akademisyenler üniversiteden uzaklaştırılırken, iki dönemdir görev yapan rektörün görevi süresince usulsüzlükler, liyakatsiz atamalar ve hemşericilik yaptığı birçok öğretim görevlisinin kendi alanı dışında çalışmasına izin verdiği, kendisine yakın akademisyenlerin birçoğunun derse girmeden maaş almalarını sağladığı iddiaları ise bakanlık ve YÖK tarafından soruşturulmamıştır.”
Dersim Araştırmaları Merkezi tarafından 2020 yılında hazırlanan raporda Munzur Üniversitesi’nin özellikle tarikat ve cemaat yapılanmaları tarafından ele geçirildiği ve üniversitenin bilim yuvası olma misyonunu yitirdiği vurgulanan önergede “Son olarak Munzur Üniversitesi öğrencisi Gülistan Doku’nun şüpheli bir şekilde ortadan kaybolması ve aradan geçen 618 güne rağmen hala bulunamamış olması, özellikle kadın öğrencilerin Dersim’i tercih etmemelerinde önemli bir rol oynamaktadır” ifadelerine yer verildi.
Önlü‘nün Milli Eğitim Bakanı Özer’e yönelttiği sorular ise şöyle:
-“Munzur Üniversitesinin toplam öğrenci kapasitesi nedir? 2021-2022 eğitim yılı içerisinde kaç öğrenci Munzur Üniversitesine kayıt yaptırmıştır?
-Munzur Üniversitesinin bazı bölümlerinde alanında uzman akademik personel bulunmadığı iddiaları doğru mudur? Doğru ise hangi bölümlerde uzman akademisyen eksikliği vardır?
-Munzur Üniversitesinde hiç öğrenci yerleşmemiş bölüm sayısı kaçtır?
-Munzur Üniversitesi ilk kurulduğu yıllarda bölgenin en çok tercih edilen üniversitelerden biriyken özellikle son birkaç yılda öğrencilerin Munzur Üniversitesini tercih etmeme sebepleri nelerdir? Buna ilişkin bakanlık olarak bir çalışmanız var mıdır?
-Alanında uzman akademisyenlerin fişlenerek KHK’lerle atıldığı, kadın öğrencilerin sürekli taciz ve istismar edildiği, esnaf kılığında ki uyuşturucu ve fuhuş çetelerinin korunduğu bir kentte öğrenciler neden Munzur Üniversitesini tercih etmelidirler? Ya da bu olayları kamuoyundan öğrenen aileler çocuklarını neden Munzur Üniversitesine göndermeliler?
-Munzur Üniversitesi öğrencisi Gülistan Doku’nun şüpheli bir şekilde ortadan kaybolması ve aradan geçen 618 güne rağmen bulunmamış olması, kadın öğrencilerin tercihlerinde bir rol oynamakta mıdır?
-Munzur Üniversitesinde yaşanan taciz, istismar ve fuhuş iddialarına ilişkin olarak bakanlık olarak şu ana kadar ne yaptınız? Bu iddiaların yerinde araştırılması ve sonuçlarının kamuoyuyla paylaşılması noktasında bir çalışmanız olacak mıdır?
-Dersim Araştırmaları Merkezinin 2020 yılı içerisinde hazırladığı raporda özellikle Munzur Üniversitesinin “tarikat ve cemaat” yapılanmalarının merkezinde olduğu iddiaları neden soruşturulmamaktadır?”
PİRHA- 12 Eylül Darbesinin ürünü YÖK’ün kuruluş yıldönümünü protesto eden Öğrenci Kolektiflerine polis müdahale etti. 30 öğrenci gözaltına alındı.
Öğrenci Kolektifi üyesi üniversite öğrencileri, kuruluşunun 39’uncu yılında, 12 Eylül Askeri Darbesi ürünü olan Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK) önünde proteste eylemi yapmak istedi. “YÖK kapatılsın, okullar açılsın” diyen öğrencilere polis saldırdı. Saldırıda 30’dan fazla öğrenci gözaltına alındı.
YÖK önünde buluşan üniversitelilerin gözaltına alınmasına tepki göstermek için Ankara Konur Sokak’ta da bir araya gelip, “Arkadaşlarımızı serbest bırakın” diyen 3 üniversiteli daha gözaltına alındı.
Yükseköğretim Denetleme Kurulu, daha önce eşine kadro verdiği ortaya çıkan Pamukkale Üniversitesi Rektörü Bağ’ı, ikinci girişiminin de ortaya çıkmasının ardından görevinden uzaklaştırdı.
Yükseköğretim Denetleme Kurulu, eşine özel kadro ilanı yayımlayan Pamukkale Üniversitesi Rektörü Hüseyin Bağ’ı görevinden uzaklaştırdı.
YÖK tarafından yapılan açıklamada şu ifadeler kullandı:
“Yükseköğretim Genel Kurulunun 10.08.2020 tarihli toplantısında, Pamukkale Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Hüseyin Bağ hakkında Yüksek Denetleme Kurulu’nun raporu görüşülmüş ve Prof. Dr.Bağ görevinden uzaklaştırılmıştır.
Kamuoyuna saygıyla duyurulur.”
NE OLMUŞTU?
Daha önce eşini üniversitede yer alan enstitüde sekreter yapmasıyla gündeme gelen Pamukkale Üniversitesi Rektörü Hüseyin Bağ’ın bu sefer de Personel Daire Başkanlığı kadrosunda ‘adrese teslim’ ilan açtığı ortaya çıkmıştı. Kriterleri karşılayan ve başvuran tek kişi rektörün eşi Derya Bağ olmuştu.
Skandalın ortaya çıkması ardından YÖK’ten yapılan yazılı açıklamada, Pamukkale Üniversitesi Rektörlüğünce 7 Temmuz 2020’de öğretim görevlisi kadrosu için ilana çıkıldığı anımsatıldı.
Açıklamada, “İlanda özel şartların kişiye özel olarak belirlenerek rektörün eşini tarif eder şekilde olması nedeniyle; Yükseköğretimin teamül ve etik ilkeleri ile bağdaşmayacak nitelikte davranışları ile güvenirliği zedelenen rektör hakkında Yükseköğretim Kurulu Başkanlığının 7 Ağustos tarihli talimatı ile Yükseköğretim Denetleme Kurulunca soruşturma yapılması uygun bulunmuştur” bilgisi verildi.
Yine aynı üniversitede 2017’de Bağ’ın eşinin enstitü sekreterliği görevine atanması konusunda, YÖK tarafından yapılan uyarı neticesinde üniversite tarafından yapılan işlemin geri çekildiği anımsatılan açıklamada, “Konuyu görüşmek üzere Yükseköğretim Genel Kurulu 10 Ağustos’ta toplanacak olup rektörün durumu bu toplantıda acil olarak değerlendirilecektir. YÖK olarak, akademik camianın itibarını zedeleyen uygulamalara, tutum ve davranışlara asla müsamaha gösterilmeyeceğini kesin bir dille ve uyarı mahiyetinde ifade ederiz” vurgusu yapıldı.
PİRHA – Eğitim Sen, YÖK tarafından kamuoyuna yapılan çağrıya ilişkin bir açıklama yaparak “23 Mart 2020 tarihinden itibaren uzaktan öğretimin devam edeceği açıklamalarına üzülerek görmekteyiz ki bu süreç oldu bittiye getirilmek istenmektedir” dedi.
Eğitim-Sen, koronavirüs salgınının yaşandığı süreçte eğitime dair açıklama yaparak eğitim sisteminin oldu bitti durumuna getirilmesine tepki gösterdi.
Eğitimde çok ciddi sıkıntıların yaşandığı ifade edilen açıklamada şunlar belirtildi:
“13 Mart 2020 tarihinde üniversitelere gönderdiği yazıda, içinde bulunduğumuz süreçte ara verilen yüksek öğretimi uzaktan öğretim yöntemleri ile sürdürebilmek adına bazı bilgiler istemiş, 18 Mart 2020 tarihine kadar üniversitelerden gelen yanıtlar doğrultusunda bir uzaktan öğretim planlaması oluşturmuştur. Bu planlamaya göre üniversitelerde ara verilen öğretim faaliyetleri 23 Mart 2020 tarihinden itibaren uzaktan öğretim ile devam edecektir.
“EĞİTİM, KORONAVİRÜS BAHANE EDİLEREK OLDU BİTTİYE GETİRİLEMEZ”
Üzülerek görmekteyiz ki bu süreç “oldu bitti”ye getirilmektedir. 2 yıl önce başlatılan “Yüksek öğretimde Dijital Dönüşüm Projesi” kapsamında yapılanlar ya da 120 üniversitede uzaktan eğitim ve uygulama merkezinin (UZEM) var olması, Türkiye yüksek öğretim sistemindeki sayıları 4 milyonu bulan örgün öğretim öğrencisine uzaktan eğitim verilebileceği anlamına gelmemektedir. Aynı şekilde 6 bin öğretim elemanına “dijital çağda yüksek öğretimde öğrenme ve öğretme” eğitiminin verilmiş olması da sayıları 170 bini bulan akademisyenin uzaktan öğretim sistemine hazır olduğu anlamına gelmemektedir. Bünyesinde UZEM olan üniversitelerin çoğunda uzaktan eğitim alt yapısı henüz oluşmamıştır, hatta bu üniversitelerin çoğunda UZEM sadece bir tabeladan ibarettir. Sadece bunlar düşünüldüğünde bile 23 Mart 2020 tarihinde başlatılması planlanan uzaktan öğretim sisteminin işlemeyecek olmasını görmek kaçınılmazdır.
Her şeyden önce vurgulanmalıdır ki, “örgün eğitim”, “uzaktan eğitim” ve “açık öğretim” sistemleri birbirinden farklı öğretim yöntemleridir. Birbirlerinden farklı özelliklere ve dinamiklere sahip bu farklı yöntemleri birbirleri yerine ikame etmek doğru değildir.
İçinden geçtiğimiz dönemin kendine has olağanüstülüğü dolayısıyla bu ayrımı göz ardı etsek bile, uygulanmak istenen uzaktan eğitim sistemi işlemeyecek, çoğu yerde ve çoğu bölüm programı için bir fiyasko ile sonuçlanacaktır. Sadece aşağıdaki soruların yanıtlarının olmaması bile bunu görmeye yeterlidir:
– Uygulaması olan dersler için uygulama nasıl yapılacaktır?
– Derslerin değerlendirilmesi nasıl yapılacaktır?
– Üniversitelerimizin alt yapısının yanında uzaktan öğretim alacak olan yaklaşık 4 milyon öğrenci gerekli alt yapıya sahip midir ve uzaktan öğretim araçları ile tanışık mıdır?
– Kendisi devasa bir uzmanlık ve araştırma alanı olan uzaktan öğretim, İnternet ortamına yüklenen ders notu ya da videolarının öğrenciler tarafından okunması ya da izlenmesi sürecine indirebilir mi?
“SÜREÇ SAĞLIKLI İŞLETİLMELİ, İŞİN ÖZNELERİNDEN GÖRÜŞ ALINMALIDIR”
Ülkemizde uzaktan öğretim ve açık öğretim gibi sistemlerde uzmanlaşmış üniversiteler mevcuttur ve yıllar boyunca sahip oldukları deneyim ve birikimle kimi programlarda uzaktan öğretim ya da açık öğretim hizmeti sunabilmektedir. Ancak kimi programlar için, değil Türkiye’de, dünyada henüz uzaktan öğretim örneği yoktur. İktisadi idari bilimler fakültesinin bir programının uzaktan öğretimle yürütüldüğü şekliyle fen fakültesi fizik bölümü programı nasıl yürütülebilecektir? Aynı şekilde güzel sanatlar fakültesi heykel programı ya da konservatuvardaki herhangi bir program nasıl yürütülebilir?
Eğitim ve bilim emekçileri olarak, işte bu ve benzeri sorular YÖK’ün 23 Mart 2020 tarihinde başlayacağını duyurduğu uzaktan öğretim yönteminin uygulanmasını olanaksız kılmaktadır. Olağanüstü bir dönemden geçiyoruz. Olağanüstü koşullarda hayatın olağan akışını sürdürmek olağanüstü araçlara sahip olmayı gerektirir ve yazık ki ülke olarak henüz bu araçlara sahip değiliz. Bu nedenle, bu süreçte yüksek öğretimin nasıl sürdürülebileceği problemi “Ben yaptım oldu.” mantığı ile değil başta eğitim fakültelerindeki konunun uzmanlarının ve tüm ilgili bileşenlerin görüşü alınarak çözülebilir. YÖK’e bu yanlıştan dönmesini ve süreci sağlıklı bir şekilde işletebilmek için işin öznelerinden görüş alarak yeniden olabilir bir çözüm üretmesi gerektiğini hatırlatıyoruz.”