PİRHA- Yönetmen ve senarist Mem Yük’ün 2025 yapımı kısa filmi ZAYİ, insanın iç dünyasını görseller, diyaloglar ve anlatıcı üzerinden katmanlı bir anlatımla çözümlüyor. Film, 5 Nisan Pazar günü Beyoğlu Sineması’nda izleyiciyle buluşacak.
ZAYİ, klasik hikâye anlatımının dışına çıkarak bir karakterin içsel çözülmesini üç ayrı anlatı düzlemi üzerinden kuruyor. Görsel dil, karakterin yalnızlığını ve kendine yabancılaşmasını öne çıkarırken; diyaloglar, söylenen ile yaşanan arasındaki çatışmayı açığa çıkarıyor. Anlatıcı ise karakteri bireysel bir hikâyeden çıkararak toplumsal bir zemine yerleştiriyor.
Film, bir kayboluş anlatısından ziyade, “eksilme” ve içe doğru çözülen bir varoluş halini merkeze alıyor. Yapım, izleyiciye doğrudan sorular yöneltiyor: İyi olmak bir varoluş biçimi mi yoksa bir yok oluş süreci mi? İyilik, beklentiler üzerinden mi şekilleniyor? Yeterince “iyi” olmak insanı görünmez kılar mı?
Baş karakter Abidin ile Nagihan’ın yıllara yayılan ilişkisi, tek bir cümleyle kapanırken; Nagihan’ın anlatımı üzerinden Abidin’in “iyi tarafı” ve zamanla eksilen yönleri görünür hale getiriliyor.
Mem Yük, filminde birey, toplum ve ilişkiler arasındaki gerilimi sosyolojik bir perspektifle ele alırken; anlatımını görsel, diyalojik ve anlatısal katmanlar üzerine kuruyor.
ZAYİ, 5 Nisan Pazar günü İstanbul’da Beyoğlu Sineması’nda gösterime girecek. Gösterim, filmin festival yolculuğu sonrası ilk izleyici buluşmalarından biri olacak.
BİYOGRAFİ
1993 yılında Kars’ın Kağızman ilçesine bağlı Çengilli köyünde doğan Mem Yük, sosyoloji ve felsefe eğitimi temelinde sinema üretimi yapan bir yönetmen ve senaristtir. Tiyatro yazarlığı ve yönetmenliği geçmişi bulunan Yük, sahne deneyimini sinema diline taşımaktadır.
Sinemasında birey, toplumsal bellek ve ilişkisel dinamikleri sosyolojik bir çerçevede ele alan Yük, ilk kısa filmi ZAYİ (2025) ile ulusal ve uluslararası festivallerde birçok ödül ve resmi seçki başarısı elde etmiştir.
2026 yılında prömiyer yapan ikinci filmi “Bahçede Unutulanlar (Forgotten in the Garden)” ile çalışmalarını sürdürmektedir.
PİRHA- Filmleri sık sık sansüre uğrayan ve hakkında çok kez dava açılan Yönetmen Kazım Öz, muhalif bir kesimin de sansüre ortak olduğunu söyleyerek, “Kürt hikayesini başka bir bakış açısıyla çekiyorum diye filmlerimin hiçbiri festivallerde kabul edilmiyor. Buna karşı seyircimize yaslanmak istiyoruz, filmlerimizi kitlelere ulaştırmak istiyoruz” dedi.
Sinemada sansür, Türkiye tarihi ile paralellik göstererek hala varlığını sürdürüyor. Bu sansüre en yoğun maruz kalanlardan biri de Yönetmen Kazım Öz. Bahoz ve Zer filmlerinin yönetmeni Kazım Öz, Zer filminden dolayı “örgüte üye olmak” iddiasıyla hakkında 7 yıl 6 aydan, 15 yıla kadar hapis cezası istenen ve davada delil yetersizliğinden dolayı beraat ederken, Youtube gösteriminden kaynaklı hakkında açılan soruşturma nedeniyle ifadeye çağırıldı.
Yönetmen Kazım Öz ile filmlerine uygulanan sansürü konuştuk.
PİRHA- Size uygulanan sansüre dair neler söylemek istersiniz?
Kazım Öz: Sinema yaparken sinemanın kendi doğal koşullarının yanında bir de iktidarın subjektif engelleriyle karşı karşıyayım. Bunun bir anlamı var tabi ki; iktidarın hoşlanmadığı, istemediği, onun sınırları dışında işler yaptığım için böyle bir uygulama ile karşı karşıya kalıyorum. Türkiye tarihi ile eş değer bir tarihi var sansürün. 40’lı yıllardan itibaren Türki sinemasında Kürt hikayelerine dönük filmlerde hep bir sansür, baskı çabası söz konusu oldu. Ama buna karşı her dönemde film çeken yönetmenler hep oldu, olacak da.
Festivallerde de benzer sansürlerin olduğunu düşünüyor musunuz?
Muhalif birtakım festivaller bile benim filmlerime çok özel, gizli, örtük sansür uyguladılar. Hatta Altın Koza Yılmaz Güney adına ödül veren bir festival ama Kürt hikayesini başka bir bakış açısıyla çekiyorum diye filmlerimin hiçbirini kabul etmiyor. Kürt hikayesi anlatan sayılı yönetmenlerden biriyim ve bugüne kadar tek bir filmim gösterilmedi burada. Festivaller, iktidar veya iktidarın uzantısı olan muhalefet yeri geldiğinde bazı Kürt değerlerini bile Kürtlere karşı kullanıyorlar. Yılmaz Güney buna örnektir. Yılmaz Güney adına ödül verip Kürtlere sansür uygulamak kabul edilemeyecek bir şey. Türk iktidarı bir deneyim kazandı. Bu deneyim ışığında sinema veya edebiyata örnek bularak yeni çıkışları engelleyecek, yeni eserleri daha doğmadan boğma politikasıyla hareket ediyor. Siyasi alanda yaptıklarını sanat alanında da aynı yöntemlerle yapıyorlar.
Sansürün film yapma sürecine nasıl etkileri oluyor?
Bana karşı yapılan sansürün çok önemli bir sebebi de yeni film yapmamı sağlayacak ekonomik koşulların ortadan kaldırılmak. Festivallerde filmimin gösterilip kitlelere ulaşmasını engellemek, ödül almamı engellemek ve dolayısıyla ekonomik olarak bir kıskaca almak ve iş yaptırmamak stratejisi yürütülüyor. Bazen ‘abartıyorsunuz’ diyenler oluyor, hiç öyle değil. Tam tersine bu üzerine düşünülmüş, masalarda konuşulan, ince bir stratejidir bu. Tabi ki film çekmemi etkiliyor. Zer neredeyse 7-8 yıldır çekilmiş bir film ama şimdi dava açılıyor çünkü Youtube’da kitlelere ulaştı. Oradan da engelleyemeceklerinden siyasi olarak bir engellemeyi devreye sokmaya çalıştılar. Film sanki vizyondaymış gibi izlenme sayısı yükseliyor, insanlar yorum yapıyorlar, birbirlerine öneriyorlar. Hiçbir reklam yok, filmin izlenmesi 1 milyona yaklaştı. Bunu da engellemeye çalışıyorlar. Buna karşı seyircimize yaslanmak istiyoruz, filmlerimizi kitlelere ulaştırmak istiyoruz. Kitleler anladığında bizim ekonomik sorunlarımız da kalmayacaktır.
Sansüre karşı alternatif neler yapılabilir? Yerel yönetimler, demokratik kitle örgütleri yaşadığınız sansüre karşı yeteri kadar dayanışma gösteriyor mu?
İktidarı, sistemi eleştiriyoruz ama büyük eksiklik kendi içimizde. Gerçek muhalefet de kendi içinde eksiklik yaşıyor. Bu tür filmlerin kitlelerle buluşması, toplumun aydınlanmasında, mevcut sorunların çözümünde büyük rol oynayabilir. Yaptığımız işlerin siyasete de büyük bir katkısı var ama biz gereken desteği siyasetten görmüyoruz. STK’lar, kurumlar, siyasi partiler, dernekler, platformlar eksik kalıyorlar hatta burada popüler ve ana akımın etkisinde kalma durumu söz konusu. Alternatif festival adı altında bize karşıt olan, kitleleri uyuşturan popülist yaklaşımla dolu ürünler gelip oraları işgal ediyor. Burada en büyük eksik bu.
PİRHA- İran’da tutuklanan sinema yönetmeni Bahare Lellehi, cezaevinde katledilerek Kerej ilindeki Beheş Sakine mezarlığında ailesinin haberi olmadan defnedildi.
Tawana Enstitüsü’nün raporuna göre, İran’da Jina Mahsa Amini eylemlerinde tutuklanan sinema yönetmeni Bahare Lellehi, cezaevinde katledildi. Bahare, Kerej ilindeki Beheş Sakine mezarlığında ailesinin haberi olmadan defnedildi.
2022 yılında ahlak polisi tarafından katledilen Mahsa Amini’nin ardından gelişen eylemler nedeniyle 10 gün gözaltına alınan Bahare, 2023 yılında tekrar gözaltına alınarak tutuklandı ve aylarca kendisinden haber alınamadı.
Tawana’ya göre Bahare ailesinin, kızlarının durumu hakkında bilgi almak için çeşitli hükümet kurumlarına yaptıkları başvurular yanıtsız kaldı. 40 yaşındaki Bahare Lellehi, sanat kariyerinde kısa film festivali ve gençlik sinema festivali jüri üyeliği yapmış, son yıllarda İran Gençlik Sinema Derneği’nin ve aynı zamanda Sure Sinema Akademisi’nin eğitmeniydi.
“Rüyamda buklelerin dans edildiği anda”, “Bir rüyanın rivayeti”, “Ses odasında yankılar” Bahare Lellehi’nin yönetmenliğini yaptığı filmler arasında yer alıyor.
ÖLÜMÜ AYDINLATILSIN
İran Sinema Evi Kısa Film Enstitüsü, yönetmen Bahare Lellehi’nin cezaevinde katledilmesiyle ilgili İran hükümetinden acil açıklama talep etti.
Kısa film ve belgesel yönetmeni ve yapımcısı Bahare Lellehi’nin İran İslam Cumhuriyeti cezaevlerinde “öldürülmesine” ilişkin haberlerin yayınlanmasının ardından İran Sinema Evi’ne bağlı İran Kısa Film Enstitüsü yönetim kurulu başkanı, olayın aydınlatılmasını talep etti. İran Sinema Evi Kısa Film Enstitüsü sitesinde yayınladığı açıklamada, “İran Sinema Evi üyelerine ve İran Kısa Film Topluluğu’na başsağlığı dileklerimizi sunarken, yaşanan acı olayın şeffaf bir şekilde araştırılmasını talep ediyoruz” dedi.
PİRHA- 2015 yılında Mersin’in Tarsus ilçesinde okulundan evine dönmek üzere bindiği minibüste tecavüz edildikten sonra vahşice katledilen Özgecan Aslan’ın hayatı film oluyor. Senarist ve Yönetmen Seçil Çelebi, Özgecan’ın hayatı üzerinden bütün kadın cinayetlerine dikkat çekmek için bu filmi yapmaya karar verdiklerini belirtti.
Mersin’in Tarsus ilçesinde 11 Şubat 2015’te 19 yaşındaki Özgecan Aslan okulundan evine dönmek üzere bindiği minibüste tecavüz edildikten sonra işkence edilerek katledilmişti.
3 Aralık 2015’te gerçekleşen son duruşmada mahkeme, Suphi Altındöken, Fatih Gökçe ve Necmettin Altındöken’e “Nitelikli cinsel saldırı ve canavarca hisle kasten öldürmekten 3 zanlıya ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verdi. Mahkeme üç sanığa verdiği bu cezaların yanı sıra, tecavüz ve diğer suçlardan, Suphi Altındöken’e 27 ve arkadaşı Fatih Gökçe’ye 24 yıl hapis cezası vermişti.
Özgecan Aslan cinayeti, Türkiye çapında öfkeye ve gösterilere yol açmıştı. Binlerce kadın, kadınların tecavüze uğramasına, şiddet görmesine ve öldürülmesine karşı, hükümetten yeterli tepkinin gelmemesiyle bu durumun normalleştirildiği gerekçesiyle sokaklara dökülmüştü. Gösterilerde kadına karşı şiddetle ilgili daha güçlü tedbirlerin alınması istenmişti. Ülke çapında pek çok gösterinin düzenlendiği 16 Şubat günü “Kara Pazartesi” olarak anıldı.
Özgecan Aslan’ın yaşamının filmini yapmaya karar veren “Duru Film” Senaristi ve Yönetmen Seçil Çelebi, film ile ilgili PİRHA‘ya açıklamalarda bulundu.
“ÖZGECAN DÜNYA’DA SEMBOL OLMUŞ BİR İSİM”
Senarist ve Yönetmen Seçil Çelebi, “Kadın cinayetleri toplumun kanayan bir yarası olmakla birlikte Özcancan Arslan’ın dünyada en çok haberi yapılmış üçüncü vaka ve kadın cinayetlerinin de bu ülkede sembol olmuş bir kadın olması nedeniyle Özgecan Arslan’ın biyografisinin Duru Film olarak filmini yapmaya karar verdik” dedi.
KATLEDİLEN KADINLARIN SESİ DUYURULMAK İSTENDİ
Özgecan’ın hayatı üzerinden bütün katledilen kadınların sesini duyurmak için bu filmi yapmaya karar verdiklerini söyleyen Çelebi, “Ailesi ile iletişimi kurarak ve onlarla iş birliği yaparak senaryosunu yazdım. Bu senaryoyu da tamamen bu toplumdaki sistemin kadına bakış açısının nasıl olduğunu, bu bakış açısının aslında kadını ezen sömüren yok eden sadece cinayet olarak değil, kadına mobingler uygulayarak yok eden bir sisteme nasıl dönüştüğünü göstermek için yaptık” diye konuştu.
“KADINLAR SADECE ÖLDÜRÜLEREK HAYATTAN KOPARILMIYOR”
Çelebi, kadınların hayattan koparılmasının sadece fiziken gerçekleşmediğini ifade ederek, “Bizler eşimizden, sevgilimizden ayrılırken yaşadığımız korkularla yaşıyoruz. İş yerinde patronlarımızdan, amirlerimizden, müdürlerimizden taciz mi görürüm, mobbing mi uygulanır diye düşünüyoruz. Gece bir yerden bir yere giderken, dolmuşa veya taksiye bindiğimizde özellikle dikiz aynasından bize bakan şoförden zarar görür müyüm? Herhangi bir şiddetle karşılaşır mıyım? Herhangi bir iftiraya maruz kalabilir miyim şeklinde yaşadığımız korkularla bizler zaten toplumdan koparılıyoruz ve hayattan kopuk olarak yaşıyoruz” dedi.
“KANAATLERİ KALDIRMAK İÇİN EN ETKİLİ ALAN SİNEMA”
“Hayatta var olabilmek, varlık oluşturabilmek için çok daha fazla enerji sarf etmek zorunda kalıyoruz” diyen Çelebi, “Biz kadınlar hayatta varlık oluşturmak için bu kanaatleri toplumdan kaldırmak zorundayız. Bunun da en etkili alanı da sinemadır. Sinemanın bu alanda önemini hepimiz biliyoruz. Onlarca yıldır Amerika bunu kullanıyor. Kendi fikirlerini, kendi kanaatlerini toplumlara yerleştirebilmek, empoze edebilmek için bu sistemi kuruyor” diye belirtti.
Kendilerinin de aynı sistem üzerinden Özgcan filminin yapımcılığını Mahmut Şirin’in üstlendiği filmi çekmeye karar verdiklerini belirten Çelebi, “Özgecan’ın ne kadar değerli, ne kadar kıymetli olduğunu bu topluma yaymak ve bu kanaatleri, bu toplumu oluşturmak için bu filmi yapmaya karar verdik” şeklinde konuştu.
11 ŞUBAT 2025 BEYAZPERDEDE OLMASI PLANLANIYOR
Kesin olmamakla birlikte Özgecan’ın ölüm yıldönümü olan 11 Şubat’ta 2025 yılında filmin gösterime gireceğini belirten Çelebi, şunları söyledi:
Bu filmin gösterimi noktasında demokratik kitle örgütleri başta olmak üzere herkesten katkı bekliyoruz. Çünkü bu filmi duyurmak kitlelere ulaştırmak çok önemli. Biz filmi dağıtacak olan dağıtım şirketiyle konuşurken sadece Türkiye’de değil, Avrupa’da ve belli başlı dünya ülkelerinde bu filmin vizyona girmesini istedik. Çünkü Özgecan’ın çığlığı üzerinden bütün cinayete kurban gitmiş kadınların çığlığını duyuralım ve kadın cinayetleriyle ilgili etkili çözümler nasıl bulabileceğimizi tartışalım. Özgecan yasasını gündeme getirelim ve bu yasayı uygulamaya geçirelim.
Biz aslında bu filmin ön hazırlıklarına başlamıştık ve filmimiz şimdiye kadar beyaz perdede yayınlanacaktı. Fakat filmimizin hazırlıklarına Hatay Arsuz’da başladığımızda 6 Şubat’ta depreme yakalandık ve ara vermek zorunda kaldık. Maddi olarak çok fazla kan kaybettik. Kendimizi toparlanmamız tabii biraz uzun sürdü ve tekrar bu filmin hazırlıklarına başladık. Dolayısıyla da filmi duyurmak bağlamında herkese her şekilde ihtiyacımız var.”
“ÖZGECAN HER ŞEYE DUYARLI, PAYLAŞIMCI, YARDIMSEVER BİR KİŞİLİKTİ”
Senaristi ve Yönetmen Seçil Çelebi, filmin içeriğine ilişkin de bilgi paylaşarak, “Özgecan’ın gerçekten ne kadar duyarlı ne kadar yardımsever sürekli okuyan ve Van depremzedeler için paralar toplayan bu konuda öncü çalışmaları olan bir öğrenci olarak böyle bir anlayışa sahip olduğunu altını çizdik. Ama biz tabii Alevi olduğunu, işte Kürt olduğunu anlatamadık, zaten bu bilinen bir gerçek” diye belirtti.
Özellikle kadın cinayetleri işlemek için odaklanmak zorunda olduklarını belirten Seçil Çelebi, konuşmasının devamında şunları kaydetti:
“Sivas’ta olduğu gibi işte Alevi olduğundan dolayı onu kaçırıyorlar gibi bir durum, gerçek bire bir yaşanmış olsaydı o şekliyle zaten bu filmi tasarlardık. O konuda sıkıntımız asla da olmadı. Tabii olayın gerçekleştiği geceki çekimler Mersin’de, diğer mekânlar Hatay’da, Kıbrıs’ta bir süre ve Antalya’da da bulunmuş. Antalya’da da Turizm ve Otelcilik okuyor ve burada da staj yapıyordu.”
PİRHA – İranlı yönetmen Dariush Mehrjoui ve oyuncu eşi Vahideh Mohammadifar, Tahran’daki evlerinde öldürülmüş halde bulundu.
İranlı film yönetmeni Dariush Mehrjui ve oyuncu eşi Vahideh Mohammadifar, Tahran’daki evlerinde kimliği belirsiz bir saldırgan tarafından bıçaklı saldırıda öldürüldü. İran’ın devlet haber ajansı IRNA, yetkililerin cinayetleri araştırdığını ancak sebebiyle ilgili bir açıklama yapmadığını duyurdu. Vahideh Mohammadifar, geçen günlerde sosyal medyadan bıçaklanma tehdidiyle ilgili paylaşım yapmıştı.
DARİUSH MEHRJUİ KİMDİR?
83 yaşındaki Mehrjui, 1970’lerin başında İran sinemasında yeni dalganın başlamasına vesile olan filmleriyle tanınıyordu. İkinci uzun metrajlı filmi ‘The Cow’, 1971’de Venedik Film Festivali’nde FIPRESCI Uluslararası Film Eleştirmenleri Ödülü’nü kazandı.
Mehrjui, 2002’de ‘To Stay Alive’ ile Cannes’da ‘Belirli Bir Bakış Ödülü’, 1998’de Chicago Film Festivali’nde ‘The Pear Tree’ ile ‘Gümüş Hugo ödülü’ ve ‘Sara’ filmi ile 1993 San Sebastian Film Festivali’nde ödül aldı.
Çoğu İranlı yönetmen gibi Mehrjui de kariyeri boyunca devlet sansürüyle mücadele etti ancak Tahran’ın İslami rejimini en açık sözlü eleştirenlerden biriydi. Geçen yıl, son filmi ‘A Minor’un yasaklanması nedeniyle hükümeti eleştiren bir video yayınladı.
PİRHA-Kocatepe Camii’nde fotoğraf çekimi yapan yönetmen Bilal Gabra Kısa ve model Ezgi Cebeci gözaltına alındı.
Ankara Başsavcılığı, Kocatepe Camii’nde fotoğraf çekimi yapan yönetmen ve model hakkında soruşturma başlattı. Soruşturma kapsamında yönetmen Bilal Gabra Kısa ve model Ezgi Cebeci gözaltına alındı.
Ankara Valiliği de fotoğraflara ilişkin idari ve adli inceleme ve soruşturma başlatıldığını, “İlimiz Kocatepe Camiinde çekildiği anlaşılan ve sosyal medyada paylaşılan ve cami mehabetini rencide eden görüntüler ve sorumluları hakkında Valiliğimizce adlî ve idari inceleme ve soruşturma başlatılmıştır” açıklamasıyla duyurdu.
Başsavcılığın açıklaması şöyle;
“Yazılı, görsel ve sosyal medyadaki yayınlar sebebiyle yapılan açık kaynak araştırmalarında; Bilal Kısa isimli bir yönetmenin bir bayan şahısla Ankara Kocatepe Camiinde çektiği ve sosyal medyada yayınladığı fotoğraflar sebebiyle TCK’nın 216/3 maddesinde düzenlenen halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılama suçundan resen soruşturmaya başlanıldığı;
Bu kapsamda kolluk birimleri tarafından yapılan araştırmada fotoğrafları çekilen bayan şahsın Ezgi Cebeci, söz konusu yayını yapan yönetmenin Bilal Kısa olduğu, şüphelilerin Ankara’da ikamet ettiği hususlarının tespit edildiği, şüphelilerin gözaltına alındığı, ikametlerinde arama, suç delillerine el konulması ve CMK m. 134. kapsamında dijital materyallerinde inceleme kararı verildiği, evrakın mevcutlu olarak hazırlandığı, bilgilerinize arz olunur.”
PİRHA- Mesleği gereği yaptığı işler gerekçe gösterilerek tutuklanan belgesel yönetmeni Sibel Tekin hakkında hazırlanan iddianame kabul edildi. Tekin’in ilk duruşması 23 Şubat’ta görülecek.
Belgesel yönetmeni Sibel Tekin’in 16 Aralık’ta Ankara’da bulunan evine baskın yapılmış, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen soruşturma kapsamında 17 Aralık’ta çıkarıldığı savcılıkça “örgüt üyeliği” iddiasıyla tutuklanmıştı.
Çektiği bir belgesel gerekçe gösterilerek tutuklanan Tekin hakkında hazırlanan iddianame Ankara 26’ncı Ağır Ceza Mahkemesi’nce kabul edildi. Tekin’in ilk duruşması 23 Şubat’ta saat 11:40’ta görülecek.
PİRHA- Belgesel yönetmeni ve gazeteci Sibel Tekin, gözaltına alındı.
Belgesel yönetmeni ve gazeteci Sibel Tekin, Ankara’da evine yapılan baskın ile gözaltına alındı. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen bir soruşturma kapsamında evi basılan Tekin’in, iki bilgisayarına, belgesel çalışmalarının olduğu çok sayıda hard disk ile kamera ve bazı kitaplarına el konuldu. Yapılan aramaların ardından Tekin’in, üstündeki elbiseleri değiştirmesine izin verilmeden gözaltına alınarak, Ankara Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldüğü öğrenildi.
PİRHA- Varto depremini anlatan ‘KAF KAF’ belgeseli, 10. İstanbul Film Festivali’nin Ulusal Belgesel kategorisinde jüri karşısına çıkacak.
Yönetmen Metin Dağ’ın, ilk yönetmenlik denemesi olan ve Muş’un Varto ilçesinde 19 Ağustos 1966’da 2 bin 394 kişinin yaşamını yitirdiği, 1500 kişinin yaralandığı 6,9 büyüklüğündeki depremini anlatan ‘KAF KAF’ belgeseli, 10. İstanbul Film Festivali’nin Ulusal Belgesel kategorisinde jüri karşısına çıkacak.
Prömiyeri 59. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde yapılan belgeselle deprem sonrası insanların çektiği acılar, devamında başlayan göç ve acı hikayeler üzerinden farkındalık oluşturulması amaçlanıyor.
Metin Dağ, ilk yönetmenlik denemesi olan ‘KAF KAF’a ilişkin yaptığı değerlendirmede, depremin yaşattıklarını unutmanın çok zor olduğunu, geride büyük hasarlar ve travmalar bıraktığını belirtiyor.
Yönetmen Metin Dağ, belgeselin hikayesini şöyle aktarıyor:
“Ahmed Arif, ‘Anadolu’ şiirinde “Havva Anan dünkü çocuk sayılır, ben Anadolu’yum” diye boşuna dememiş.
Anadolu’nun oluşumu 300 milyon yıl önceye dayanıyor. Ama dünya için çok uzun bir zaman değil demek ki, hala yerleşmeye çabalıyor yer kabuğu. Fay kırıkları içinde en tehlikeli ve gözü kara olanı Kuzey Anadolu fay hattı. 4 milyon yıldır ara ara yokluyor yeryüzünü. Şehirleri, binaları, hayatları ortadan ikiye ayırıp gidiyor, kükreyen bir yeraltı canavarı gibi.
Sadece gitmek zorunda olanların gittiği Varto gibi uzak kasabaları da, imparatorlukların başkenti METROPOL İstanbul’u da tarih boyunca yaralamaya devam ediyor bu canavar…
Varto’dan bir insan bağırsa, dünyanın en kalabalık şehirlerinden biri olan İstanbul’da duyan olmaz belki. Ama bu fay bir kükredi mi, İstanbul’dan bile duyulur ayak sesleri.
Varto’dan İstanbul’a böyle bir kader ortaklığı var. Ne acı ki, bu kader ortaklığı bir fay hattı üzerinden uzanıyor.
İnsanın kişisel tarihinin rotasının bir fay hattı olması kaderin cilvesi mi, yaşamın mesajı mı bilinmez. Ama benim hayat hikayem biraz böyle.
Kişisel tarihimin kökleri Varto’da. Sinemasal köklerim ise İstanbul’da. Eğitimim, ilk kamera tutuşumun şehri İstanbul. Tıpkı fay hattı gibi yaşam çizgim.
1966’da annemin, babamın, akrabalarımın yaşadığı kasaba Varto’da büyük bir deprem oldu. 19 Ağustos saat 14.22’de olan depremde 2394 kişi hayatını kaybetti.
Koca bir köy toplu mezara dönüyor. Günlerce sesler duyuyorlar mezarlardan. Korkularından duyduklarını sandıkları sesler değil. Öldü sanılan, canlı canlı mezara gömülen anaları, babaları, çocukları, eşleri. Belki mezarda bile enkaz altında olduğunu sanıyorlar, “beni çıkarın” diye haykırıyorlar.
“Bizi deprem değil, cehalet, yoksulluk öldürdü” diyor depremi yaşayan bir amca. Dünya aya ayak basmak için hazırlanırken Varto daha radyoyla bile tanışmamış çünkü. Köyden öte bir dünya olduğunu ancak depremden sonra fark edebiliyorlar. Onları dünyaya bağlayan kapıyı korkunç bir fay kırığı açıyor sanki.
Hani derler ya, ölen kurtulur, asıl acı geride kalanlarındır diye, depremleri de öyle görürüm ben. Depremin ardından yıkılan hayatları… tıpkı enkaz altında durmuş saat gibi durdurur zamanı. Yeni bir hayat yolu seçmen için yapılan tehditkar bir uyarı gibidir.
Deprem göçtür benim için. Kimisini bu dünyadan öte dünyaya göç ettirir, kalanları da başka diyarlara. Yüzlerce aile göç etti bu depremin ardından. Türkiye’nin dört bir tarafına, Avrupa’ya, Amerika’ya… sadece yerin kabuğunu değil, hayatları da ikiye böldü. Aşkları, hayalleri, evlilikleri, umutları…
Bu belgeselde işte bu yolculukları anlatmak istiyorum. Fay hattının izleğindeki o göç yollarını. Tıpkı binalar gibi yıkılıp yeniden yapılan hayatları.
İnsanın canını yakan, tüylerini diken diken eden, dinlemenin de anlatmanın da hiç kolay olmadığı hikayeleri. Depremi yaşayan amca iki kelime ile özetlediği gibi “Anılarımız, acılarımızdır” tıpkı hikayelerimiz gibi…”
PİRHA-Kürt yönetmen Bahman Ghobadi, Türkiyeli sanatçılara, “Şu an desteğiniz sivil protestolarda müthiş bir etki yaratabilir. Eğer İran’daki sanatçılar sizin sesinizi duyarsa kendi insanlarını desteklemek konusunda daha cesur olacaklar” diye seslendi.
Jîna Mahsa Amini, İran İslam Cumhuriyeti’nin rejimin sözde ‘ahlak polisi’ tarafından başörtüsünü düzgün takmadığı gerekçesiyle başkent Tahran’da 14 Eylül’de işkenceyle gözaltına alındı. Polis karakoluna götürülen Mahsa, aynı gece kaldırıldığı hastanede yaşamını yitirdi.
İran’da katliamı protesto gösterileri onlarca kentte 9 gündür devam ediyor.
İran rejim güçleri tarafından katledilenlerin sayısı çoğalırken, Kürt yönetmen Bahman Ghobadi’den Türkiyeli sanatçılara çağrı geldi. Kürt yönetmen Bahman Ghobadi, Türkiyeli sanatçılara, “Şu an desteğiniz sivil protestolarda müthiş bir etki yaratabilir. Eğer İran’daki sanatçılar sizin sesinizi duyarsa kendi insanlarını desteklemek konusunda daha cesur olacaklar” diye seslendi.
PİRHA- Yönetmen Medet Dilek, Koçgiri Katliamı’nı anlattığı ‘Taş düğmeler’ isimli belgeselini PİRHA’ya anlatarak, “Bu katliam bir sır olarak tutulmak isteniyordu, üstü kapatılmak, unutturulmak isteniyordu. Ben de yaptığım sinemayla unutturulmak isteneni, saklananı ortaya çıkarmak istedim. İnsanlar izlesin gerçekleri öğrensin istedim” dedi.
Yönetmen Medet Dilek, Koçgiri Katliamı’nı anlattığı ‘Taş düğmeler’ isimli belgeselini anlattı.
Belgeselin üç yıl gibi uzun bir süre hazırlıklarının sürdüğünü belirten Dilek, bu süre zarfında Koçgiri bölgesinin birçok yerini gezdiğini, katliama ilişkin çok fazla okumalar, araştırmalar yaptığını aktardı.
Bugünü anlamanın tarihi anlamaktan geçtiğini de kaydeden Dilek, egemen güçlerin belirli kesimleri yok etme çabalarının günümüzde de hala devam ettiğini söyledi.
“YAPTIĞIM SİNEMAYLA UNUTTURULMAK İSTENENİ, SAKLANANI ORTAYA ÇIKARMAK İSTEDİM”
Belgeselin çekim aşamasını anlatarak sözlerine başlayan Dilek, canlı tanık bulma noktasında çok zorluklar yaşadıklarını aktardı.
Dilek, katliam 1921 yılında gerçekleştiği için o dönemi yaşayanların hayatta olma ihtimalinin düşük olduğunu dile getirerek, “O döneme canlı olarak tanıklık eden iki kadına ulaşabildik sadece. Şu anda bu iki kadın da hayatta değil. Bölgeye çıkmadan önce birçok okuma yaptım, araştırma yaptım, bir takım görüşmeler yaptım ve bunların sonucunda kendime bir yol haritası belirledim. Uzun yıllardır Koçgiri Katliamı’na ilişkin böyle bir belgesel çekme isteğim vardı. Çünkü karanlıkta kalmış, anlatılmayan konuları, olayları araştırmak, onları gün yüzüne çıkarmak beni çok cezbediyor. Bu katliamda bir sır olarak tutulmak isteniyordu, üstü kapatılmak, unutturulmak isteniyordu. Ben de yaptığım sinemayla unutturulmak isteneni, saklananı ortaya çıkarmak istedim. İnsanlar izlesin gerçekleri öğrensin istedim. Ben o yörede doğdum büyüdüm. Benim çocukluğumda bu katliam hiç anlatılmıyordu, saklanıyordu. Gerçekte orada ne oldu? Bu katliam nasıl gerçekleştirildi? Bunları anlatmak istedim” dedi.
“KATLİAMIN GERÇEKLEŞTİĞİ YERLERİ GÖRMEK BENİ ÇOK ETKİLEDİ”
Belgeselin çekim aşamasında kendisini etkileyen durumlardan da bahseden Dilek, en çok o döneme canlı tanıklık etmiş olan iki kadından etkilendiğini belirterek, “Bu katliamı canlı olarak yaşayan sadece iki kişi kalmıştı. Onun dışında bir canlı tanık yoktu. Belgeselde diğer konuşan kişiler katliamı yaşayanların birinci dereceden, ikinci dereceden yakınları. Bu süreçte beni etkileyen diğer bir husus da katliamın yaşandığı yerleri görmem oldu. Örneğin bir mağara vardı, o mağara Koçgiri Katliamı’ndan kaçıp orada gizlenmeye çalışanların sığındığı yerdi. Mağaraya kaçanlar, orada küçük küçük odalar oluşturmuşlar. Çok etkileyici bir yerdi ve ben oranın içerisine girip yeterince bir inceleme yapamadım. İnsanı bir yandan korkutuyor da. Bir de insanların atıldığı bir uçurum vardı. Orayı yakından görmek, orada bulunmak da beni çok etkiledi” şeklinde konuştu.
“ÇOCUKLAR OYUN OYNARKEN, ÖLDÜRÜLÜP GÖMÜLEN İNSANLARIN DÜĞMELERİNİ BULMUŞ”
Belgeselin adının ‘Taş düğmeler’ olmasının nedenini anlatan Dilek sözlerine şöyle devam etti:
“Orada yaşanmış bir olaydan kaynaklı bu ismi koyduk. Katliam sırasında ölen insanlar kıyafetleri ile birlikte toplu mezarlara gömülmüşler. Katliamın üzerinden yıllar geçtikten sonra o köyde yaşayanların çocukları oyun oynarken, bir yeri eştiklerinde düğmelerin çıktığını görüyorlar. Oradaki düğmeleri topluyorlar çocuklar. Ailelerine götürüyorlar. Hepsi taş düğmeler. Aileleri bunları nereden buldunuz, diye soruyor. Onlar da oyun oynarken şurada bulduk, diyorlar. Aileler tabii katliamı bildikleri için anlıyorlar. Böylelikle ortaya çıkıyor. Aileler sonrasında çocuklara o düğmeleri götürüp, tekrar aynı yere gömmelerini istiyor. Hayatını kaybedenlere atıfta bulunmak için anlatılan bu olaydan dolayı adını ‘Taş düğmeler’ koydum.”
“BU BELGESEL TARİHE TANIKLIK EDİYOR”
Koçgiri Katliamı’nı anlamak, tanıklarından dinlemek isteyenlerin mutlaka bu belgeseli izlemesi gerektiğini ifade eden Dilek son olarak şunları dile getirdi:
“Ülkemizde çeşitli dönemlerde katliamlar olmuş. Her zaman bir karanlık dönem yaşanmış. Bugün de o dönemlerden birisini yaşadığımızı düşünüyorum. Toplumda umutsuzluk ve karamsarlık zirveye çıkmış durumda. Bu belgesel tarihe tanıklık ediyor. Tarihi iyi öğrenemezsek geleceği de yeterince şekillendiremeyiz diye düşünüyorum. Tarihten ders çıkarmalıyız. Bu belgeseli izleyenler tarihle bugünü bağdaştırabilirler. Bugün, tarihte gizlidir. Başka bir motifle, başka bir biçimle bu tür katliamlar, yok etmeye çalışmalar devam ediyor.”
PİRHA- Maraş yöresinde, ‘Elif Ana/Ate Elif’ olarak bilinen Elif Sugan’ın hayatını işleyen ‘Elif Ana’ filminin çekimleri devam ediyor. PİRHA ekibi olarak Elif Ana filminin setine girerek yönetmen, yapımcı ve oyuncular ile konuştuk. Elif Ana karakterine can veren Oyuncu Aliye Uzunatağan, “Elif Ana çok özel sezgileri olan, üçüncü gözü yani gönül gözü açık bir kadın. İhtiyacı kadar olanı alıp, geri kalanı da yoksullara dağıtan bir kadın. Elif Ana gibi hırslardan, kinden uzak durmalıyız” dedi.
Maraş Pazarcık’a bağlı Pulyanlı (Akdemir) köyünde 1903 yılında dünyaya gelen ve bölge içerisinde kişiliği ve yol yürütücülüğü ile tanınan Elif Sugan’ın (Elif Ana) yaşamı beyaz perdeye aktarılıyor.
Senaristliğini Nihat Behram, Semir Aslanyürek ve Kazım Öz’ün yaptığı, yönetmenliğini Kazım Öz ve Semir Aslanyürek’in paylaştığı filmde Elif Ana karakterini Aliye Uzunatağan canlandırıyor.
Filmde İlyas Salman, Sermiyan Midyat, Cezmi Baskın, Füsun Demirel, Orhan Aydın, Turgay Tanülkü, Cansu Fırıncı, Ökkeş Sevimli, Ali Sürmeli, Necmettin Çobanoğlu, Rıza Sönmez, Muhlis Asan, Erdal Ayna, Kazım Çarman, Levent Üzümcü, Metin Coşkun ve Eray Türk gibi oyuncular da yer alıyor.
FİLM, ELİF ANA’NIN HAKK’A YÜRÜDÜĞÜ 31 EYLÜL 2022’DE VİZYONA GİRECEK
Müziklerini Erkan Oğur’un yaptığı ‘Elif Ana’ filmi, Elif Ana’nın Hakk’a yürüdüğü 31 Eylül 2022’de vizyona girecek.
Pazarcık ilçesinde dünyaya gelen ve insanlara yardım severliği ile ün salan, bilge kişiliği ve yol yürütücülüğü ile bilinen Elif Ana’nın hayat hikayesi beyaz perdeye uyarlandı.
PİRHA olarak mihman olduğumuz Elif Ana filminin setinde yapımcı, yönetmen, genel sanat yönetmeni ve yönetmenler ile filmi konuştuk.
“TİTİZ DAVRANILARAK HAYATA GEÇMELİ”
Filmin yapımcılarından Oyuncu Kazım Çarman, Elif Ana filminin titiz davranılarak hayata geçmesi gereken bir proje olduğunu vurgulayarak, “Elif Ana projesi yıllardır düşünülen projeydi. Bu projede en iyisini yapmaya çalıştık. Böylesi bir kadroyu bir araya getirmek zor. 4 haftadır çekimler devam ediyor. Bu bıçak sırtı giden bir proje. Çok daha titiz davranarak proje hayata geçmeli. 31 Eylül 2022 tarihinde vizyona girecek. Elif Ana’nın ölüm yıl dönümü. Türkiye’de ve Avrupa’nın 27 ülkesinde gösterime girecek. Elif Ana üstüne düşüne yaptı, şimdi sıra bizlerde. İyiliğe giden bu yolda da bizlerde Elif Ana’yı dünyaya tanıtalım” dedi.
“KAYNAKLARIMIZI ONU TANIYAN DEDELER, İNSANLAR VE AİLESİ OLARAK BELİRLEDİK”
Filmin diğer yapımcılarından Ökkeş Sevimli ise, Elif Ana filmi için kaynaklarını bölgedeki büyüklerden, dedelerden, onu tanıyan insanlardan ve ailesinden belirlediklerini kaydederek, “Bu projeyi 5 yıldan beri düşünüyorduk. 30 yıldır Avrupa’dayım. Kendi örf ve adetlerimizi bizden sonrakilere aktarabilmek ve Avrupa’da doğan çocuklarımıza kültürümüzü, inancımızı tanıtmak için böyle bir projeyi planladık. Bu camiaya uzağız ve ilk projemiz. Elif Ana’yı anlatmak gerçekten de zor. Dikkat etmek, farklı yerlere çekmemek gerekiyor. Kaynaklarımızı büyüklerimizden, dedelerimizden, Elif Ana ile birebir yaşayan insanlardan, ailesinden ve çocuklarından bilgi alarak belirledik. Bu bilgileri bir araya getirerek senaristimiz ile paylaştık. Genel tepkileri şimdiden görmek erken. Elbette gelen eleştiriler ile yeni bir şeyler yapılmak istenirse daha dikkatli olacağız. İstiyoruz ki herkes bu projeye destek versin” ifadelerini kullandı.
“ELİF ANA’NIN FİLMİNİ ÇEKMEK ELBETTE ZOR”
Elif Ana’nın eşini canlandıran Oyuncu Necmettin Çobanoğlu, 1990’lı yıllarda çekilen ve Maraş’lı bir ailenin hikayesini konu alan film çekimlerinde Elif Ana ile tanıştığını dile getirdi. Elif Ana gibi değerli bir şahsiyetin filminin çekilmesinin kendilerini mutlu ettiğini ifade eden Çobanoğlu, “Elif Ana tarihi bir kadın. Filmin çekileceğini duyunca çok heyecanlandım. Elif Ana’yı bireysel olarak da tanıyordum. 1990’lı yıllarda Maraşlı bir ailenin hikayesini konu alan ‘Umuda Yolculuk’ filmi çekilirken kendisini görmüş, elini öpmüştüm. Kadının ülkemizde çok değersiz olduğu biliyoruz. Yoklukla geçen 84 yıllık yaşamında tek lokmasını dahi herkes ile paylaşmış bir Elif Ana. Elbette böylesi bir insanın filmini çekmek çok zor. Böylesi değerli bir insanın hayatını çektiğimiz için çok mutluyuz. Çok iyi oyunca kadrosu ve ekip var. Umarız başarırız ve nokta atış yapacağımıza inanıyorum” şeklinde konuştu.
“ELİF ANA, YAŞANMIŞ VE BİTMESİNİ İSTEMEDİĞİMİZ BİR ÖYKÜ”
Filmin hem Genel Sanat Yönetmenliğini hem de oyuncusu olan Orhan Aydın, Elif Ana’nın öyküsünün iyiye, doğruya ve doğaya adanmış bir yaşam olduğunu dile getirerek, “Kısa bir zaman dilimi içinde bu projeyi hayata kattık. Oyuncu geçidi diyebileceğimiz bir kadro var. Nurhak Dağı’nın eteğinde, Pazarcık’ta daha sonra da Adana’da onlarca insanla buluşacağız. Sevinçli bir iş hayata kattığımızı düşünüyoruz. Elif Ana’nın öyküsü bütün yaşamını iyiliğe, doğruya, doğaya ve insana adamış bir öyküdür. Yaşanmış ve bitmesini istemediğimiz bir öykü. Burada vurma, cinayet, katliam ve düşmanlık yok. Bütün bunları hakim olduğu bir dünyada bizler insanlığa iyilik elimizi Elif Ana’nın aracılığıyla uzatıyoruz” dedi.
“ELİF ANA GÖNÜL GÖZÜ AÇIK BİR KADIN”
“Elif Ana çok özel sezgileri olan, üçüncü gözü yani gönül gözü açık bir kadın” diyen ve filmde Elif Ana karakterine can veren Oyuncu Aliye Uzunatağan da, “Elif Ana çok özel bir insan. Bu rol bana teklif edildiğinde ben Elif Ana’yı tanıyordum. Onu tanıyanlar ile sohbet ettim. Çocukları, gelinleri kendisini anlattı. Keşke dünya Elif Ana gibi olsa da bütün kötülükler bitse. Elif Ana çok özel sezgileri olan, üçüncü gözü yani gönül gözü açık bir kadın. İhtiyacı kadar olanı alıp, geri kalanı da yoksullara dağıtan bir kadın. Doğa da, hayvan da, kuşta, çiçekte hepsi onda bir, hiç ayırt etmeden seviyor. Elif Ana’yı oynamakta çok korktum, çünkü çok özel biri. Elif Ana gibi hırslardan, kinden uzak durmalıyız” diye konuştu.
“ORTAK BİR DEĞERİN FİLMİNİ YAPARAK RIZALIK ALDIK”
Filmin yönetmenlerinden Kazım Öz, bir sanat tartışmasında olacak tüm destek ve eleştirilerin bu filmde de gelişeceğine değinerek şöyle konuştu:
“Geçen sene proje için bir hazırlık yapılmıştı ve daha sonra bana geldi. Proje ve senaryo toparlanarak yeniden yazıldı. 1 aydır da çekimleri başladı. Elif Ana’nın hayatından hareketle bu filmi çekiyoruz ve bu kurmaca bir film. Bölgede yapılan araştırmalar ve önceki senaryolardan yararlanarak bu film toparlandı. Bende bölgede çeşitli araştırmalar yaparak senaryoya son halini vermiş oldum. Kaynak olarak da onu tanıyan, yazan ve onu araştıranlarla diyalog sonucunda olayları toplayarak kurmaca bir film yaptık. Ailesiyle sıkı bir diyalogdayız ve yeğeni de bir sahnede oynuyor. Ortak bir değerin filmini yapıyoruz ve bu konuda da rızalık aldık. Mutlaka buna destek olanlar ve eleştirenler de olacak. Bir sanat tartışmasında olacak her şeyi elbette bunda da yaşayacağız. Filmi önümüzdeki yıl Elif Ana’nın ölüm yıldönümüne denk getirmeyi planlıyoruz. Film medyada çok yoğun yer aldı, halk tartışıyor ve içinde bulunmak isteyen yüzlerce insan oldu.”
“FİLME YOĞUN İLGİ İŞİMİZİ DE ZORLAŞTIRIYOR”
Filmin bir diğer yönetmeni Semir Arslanyürek ise, herkesin Elif Ana filmine yoğun ilgi ve beklentinin işlerini de daha zorlaştırdığını vurgulayarak, “Hem bana hem de Kazım Öz’e bu film teklifi geldi. Filmi beraber yapma kararı aldık. Senaryo bir çok elden geçmişti ve en son bize geldi. Sil baştan redakte edildi. Filmin çekimleri için mekanları ziyaret ettik. Elimizden geldiğince ailesi ve onu tanıyanlarla ciddi bir araştırma yaptık. Elif Ana’nın çocukluğundan gençliğine ve ihtiyarlığına kadar birçok dönemini anlatacağız. Herkes filme çok ilgi duyuyor ve bu da işimizi daha da zorlaştırıyor. Umut ediyoruz ki iyi bir şey ortaya koyacağız” ifadelerini kullandı.
PİRHA-28’incisi düzenlenen Uluslararası Altın Koza Film Festivali’nde ödüller verildi. En İyi Film Ödülü, Ahmet Necdet Çupur’un yönettiği “Yaramaz Çocuklar” filmine verilirken, En İyi Yönetmen ödülü de ‘Bir Nefes Daha’ filmiyle Nisan Dağ aldı.
Adana Büyükşehir Belediyesi tarafından bu yıl düzenlenen 28. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali’nde ödüller sahiplerini buldu.
Çukurova Üniversitesi Kongre Merkezi’nde gerçekleştirilen ödül töreninde, En İyi Film ödülüne Ahmet Necdet Çupur’un yönettiği “Yaramaz Çocuklar” filmi layık görülürken, En İyi Yönetmen ödülü de ‘Bir Nefes Daha’ filmiyle Nisan Dağ aldı. En İyi Erkek Oyuncu Ödülü “Cemil Şov” filmindeki performansıyla Ozan Çelik’e, En İyi Kadın Oyuncu Ödülü ise “Koridor” filmdeki performanslarıyla Ayşe Demre ve Emel Göksu’ya verildi.
Festivalde, ödüle layık görülen isimler ve yapımlar şöyle:
ULUSAL UZUN METRAJ FİLM YARIŞMASI ÖDÜLLERİ
EN İYİ FİLM ÖDÜLÜ
Yaramaz Çocuklar (Ahmet Necdet Çupur)
YILMAZ GÜNEY ÖDÜLÜ
Zin ve Ali’nin Hikayesi (Mehmet Ali Konar)
ADANA İZLEYİCİ ÖDÜLÜ
Sen Ben Lenin (Tufan Taştan)
EN İYİ YÖNETMEN ÖDÜLÜ
Bir Nefes Daha (Nisan Dağ)
EN İYİ SENARYO ÖDÜLÜ
Bir Nefes Daha (Nisan Dağ)
EN İYİ KADIN OYUNCU ÖDÜLÜ
Koridor (Emel Göksu-Ayşe Demirel)
EN İYİ ERKEK OYUNCU ÖDÜLÜ
Cemil Şov (Ozan Çelik)
EN İYİ MÜZİK ÖDÜLÜ
Cemil Şov (Taner Yücel)
EN İYİ GÖRÜNTÜ YÖNETMENİ ÖDÜLÜ
Koridor (İlker Berke)
EN İYİ SANAT YÖNETMENİ ÖDÜLÜ
Koridor (Berrin Önal)
EN İYİ KURGU ÖDÜLÜ
Yaramaz Çocuklar (Mathilde Van De Moortel-Elif Uluengin-Nicolas Suburlati)
EN İYİ YARDIMCI KADIN OYUNCU ÖDÜLÜ
Lacivert Gece (Aslı Bankoğlu)
EN İYİ YARDIMCI ERKEK OYUNCU ÖDÜLÜ
Bir Nefes Daha (Eren Çiğdem)
UMUT VEREN KADIN OYUNCU ÖDÜLÜ
Bir Nefes Daha (Hayal Köseoğlu)
UMUT VEREN ERKEK OYUNCU ÖDÜLÜ
Bir Nefes Daha (Oktay Çubuk)
FİLM YÖNETMENLERİ DERNEĞİ EN İYİ YÖNETMEN ÖDÜLÜ
Bir Nefes Daha (Nisan Dağ)
SİYAD CÜNEYT CEBENOYAN EN İYİ FİLM ÖDÜLÜ
Zin ve Ali’nin Hikayesi (Mehmet Ali Konar)
KADİR BEYCİOĞLU JÜRİ ÖZEL ÖDÜLÜ
Dermansız (Hakkı Kurtuluş-Melik Saraçoğlu)
MANSİYON ÖDÜLÜ
Yaramaz Çocuklar (Zeynep Çupur)
ULUSAL ÖĞRENCİ FİLMLERİ YARIŞMASI
EN İYİ BELGESEL
Kış- Yönetmen Berrin Öz
EN İYİ CANLANDIRMA FİLM
Sudan Çıkmış Balık – Yönetmen Nur Özkaya
EN İYİ DENEYSEL FİLM
Sürgünde Bir Yıl – Yönetmen Malaz Usta
EN İYİ KURMACA FİLM
Mesafeler – Yönetmen Efe Subaşı
JÜRİ ÖZEL ÖDÜLÜ
Yoksul Adamlar Nasıl Ölür? – Yönetmen Serkan Kaçmaz
PİRHA- Nar Zamanı, 12 Eylül 1980 askeri darbesinin toplum üzerinde yarattığı acıları ve travmaları, eşi ve oğlu askerler tarafından götürülen Hatice’nin köy evindeki tek gözlü odasında beklemesi üzerine anlatan bir film.
Yönetmen Cevahir Çokbilir, anneannesinin dayısı için sandığında sakladığı nardan esinlenen ve annesinin anlatımlarıyla 12 Eylül’ün toplum üzerinde yarattığı tahribatı filme dönüştürme kararı almış. Nar Zamanı adlı belgesel filmi izleyiciler ile buluşturan Çokbilir, “12 Eylül’de anneannem dayım için sandığında nar saklarmış. Annem ve teyzeme vermezmiş. Yaklaşık 8-10 sayfa anılarını yazmıştı. Ben de bunu senaryolaştırdım ve Nar Zamanı çıktı” diye konuştu. Cevahir Çokbilir ile şimdiye kadar çektiği filmlerden, bunun toplumda nasıl karşılık bulduğundan ve ‘Nar Zamanı’ hakkında konuştuk.
Sinemaya nasıl yöneldiniz, sizi buna iten maneviyat neydi?
Ortaokul yıllarında amcam Almanya’dan bir kamera getirmişti. Onunla oynaya oynaya ufak çekimler yaptık. Güzel sanatlar lisesi sınavında çok heyecanlandım ve bir nokta aşağıdan başladım. Dolayısıyla kazanamayınca üniversitede sinema okumak istedim. Üniversiteye gittiğimde kısa çalışmalar yaptım. ‘Tını’ ve ‘Çalış Babam Çalış’ bunlara örnekti. Okul bittikten sonra ilk belgesel filmim ‘Maşuk’u çektim. Çorum’da aşıklık geleneğinin taşıyıcı Aşık Hasan Amca idi. ‘Nar Zamanı’ ve son olarak ‘Kar Zamanı’nı yaptık.
Özelde Nar Zamanı’nın özgün bir yönü vardır. 12 Eylül askeri darbesinin insanlar üzerindeki etkisini küçük bir köyün tek gözlü odasında yaşayan aile üzerinden değelendiriyorsunuz. Oğlu Mustafa ve eşi Süleyman’nın yolunu bekleyen Hatice’nin bekleyişi var. Nar Zamanı’nın öyküsü nasıl gelişti, neyi anlatmayı amaçladınız?
Üniversiteyi kazandığım yıllarda 12 Eylül ile ilgili belgesel film yapmak istedim. Ara tatillerde Antalya’ya ailemin yanına geldiğimde 12 Eylül ile ilgili hikayeleri dinledim. Anneme bu filmden bahsettim. Dayımın bir hikayesi vardı. Anneannem dayım için sandığında nar saklarmış. Annem ve teyzeme vermezmiş. Anneme ‘notlarını al, üzerinde çalış ve aklına gelenleri yaz’ dedim. Yaklaşık 8-10 sayfa anılarını yazmıştı. Ben de bunu senaryolaştırdım ve ‘Nar Zamanı’ çıktı.
Sizin de bildiğiniz gibi çekimlerde zorluklar yaşanıyor. Zaman ve mekan olgusu filmleri zorlayabiliyor. Siz ne gibi sıkıntılar yaşadınız?
Şöyle bir sıkıntı yaşadık. Senaryoya göre eski bir yol ve yolun kenarında nar ağacı vardı. Askerler Hatice’nin oğlu Mustafa’yı götürüyorlardı. Kameranın devam hareketi ile birlikte ağacın altında uyuyan Hatice ve nar toplayan çocuklarını görüyorduk. Bu planı kesmeden yapıyorduk. Aslında tek defada sinemanın anlatım gücünü, sinematografik dilini daha etkin kılmak istiyorduk. Öyle bir yer bulamadık. Filmin açılış sahnesinde askerlerin Mustafa’yı götürdüğü yolu bulduktan sonra kafamda şöyle bir şey oluştu. Nar ağaçlarından birini söküp yol kenarına mı diksek? O sahneyi kesmek zorunda kalmıştık. Mekan bulmakta biraz zorlandık. Dönem filmi olduğu için döneme uygun yerler lazım. Mekanı bulmakla kalmıyor, mekanın ruhunu oraya taşımak lazım. İstediğimiz yapıda bir ev bulunca çekimi orada yaptık. Bir filmi ortaya çıkaran şey aslında hazırlıktır. Bir filmin yapı taşıdır.
12 Eylül sürecinde toplum büyük bir baskı, bunalım yaşadı. İzleri devam ediyor. Onlarca insan kaybedildi, işkencelerden geçirildi. Küçük de olsa bunlara bir ses oldunuz. Onlarca anlatım oldu ve üzerine yazıldı çizildi. Sizin bu anlatım üzerinden bu filmi çekmeniz ciddi anlamda bir tepki geliştirdi. Toplumun acısını, sevinçlerini işlediniz. Buna dair düşünceleriniz nelerdir?
Aslında 12 Eylül’ü anlatan belgesel filmlerin yanında kurmaca sinema filmleri de var. Fakat toplumu etkileme potansiyelinin yanında bu filmler çok az ve nitelik açısından yeterli kalmadı. 12 Eylül’ün izleri hala devam ediyor. Toplumun hemen hemen tamamı bundan doğrudan ve dolaylı etkilendi. Sinema sektörüne genel olarak baktığımızda bir filmin seyirciye ulaşması gerçekten çok zor. Özel gösterim ve festivalleri saymaksak internet üzerinden ulaşabiliyorlar. Nar Zamanı 3 yıldır ve yirmi bin izlenmesi var. Çok çok az ve milyonlara ulaşması lazım ki toplum böyle filmlerinden haberdar olsun. Bunun dışında Cannes film festivalinde ödül alan bir arkadaşımızın Sessiz (Bedeng) ve Yorgan filmi var. Tezimi de bu konu üzerine yapmıştım. İnsanların gerçekten bu filmlerden haberi yok. İnsanlara bu filmleri ulaştırmamız gerekiyor.
Son dönem ülkede çekilen filmleri takip etmişşinizdir. Değim yerindeyse ağlanacak halimize gülüyoruz. Toplumun sevinçlerini, acılarını, kültürünü ve değerlerini işlemeyen filmler yaratılıyor. Buna tercüman olunamamıyor. Siz bu filmleri nasıl değerlendiriyorsunuz ?
1960-70 ve kısmen 80’ler topluma ve toplumsal olaylara çok ilgili, toplumun da sinemaya ilgisinin o denli yoğun olduğu zamandı. 12 Eylül darbesi ile toplum daha bireycileşti, bencilleşti. Bir arada olma, birlikte hareket etme, dayanışma ve ortaklaşma üzerine olan kültür yerine işe giden, eve gelen ve biraz televizyon izleyen toplum yaratıldı. Biraz mekanize ve motorize oldu. Şu an yapılan filmler bunun yansıması. İnsanların çalıştıktan sonra deşarj olmaya ihtiyaçları var eğlenmeleri gerek. Sinema da bir eğlence aracına dönüştü. Sinema içerisinde eğlenceyi de barındıran bir alan ama sadece ona dönüştü.
İlerik zamanda bir projeniz ve buna dair yoğunlaşmanız, çalışmanız var mı ?
Hissetmekle ilgili bir kısmını söyleyeyim. Nar zamanında bir ağıt kısmı vardı. Filme bir ağıt sahnesi çok yakışır diye düşündüm. Ağıt kısmında anneme doğaçlama sözler hazırladık. O deniyor ve biz çekiyoruz. Bu sırada anneannem de çekimde ve annemi seyrediyor. Öyle söylemeyeceğini söylüyor ve düzeltiyor. O sahneyi çekerken ekipte bir duygulanma ve gözyaşı olmuştu. Şimdi Nar Zamanı’nın devamı olan Kar Zamanı var. Amerika Los Angeles İndependent film festivalinde 5 ödül aldık. Polonya You Pan Sinematografide en iyi Avrupa filmi ödülünü aldık. Kar Zamanı Nar Zamanı’nın öncülüğü ve devamı olmuş oluyor. Kar Zamanı’nın yolculuğu yeni başladığı için önümüzdeki projelere odaklanmaya daha çok zaman var diye düşünüyorum.
‘Bakur/Kuzey’ belgeseli sebebiyle ‘örgüt propagandası’ suçlamasıyla Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanan Yönetmen Çayan Demirel’in duruşması ertelendi. Sinemacılar ise destek verdiği adliye önünde, ‘Sinema yargılanamaz’ dedi.
‘Bakur/Kuzey’ belgeselinin yönetmeni Çayan Demirel’e filmin gösterime girmesinden 2 yıl sonra “örgüt propagandası” suçlamasıyla Batman 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde dava açıldı. Yüzde 94 engelli raporu bulunan ve geçirdiği beyin kanaması sebebiyle ciddi sağlık sorunları yaşayan Demirel, sabah saatlerinde talimatla ifadesinin alınacağı Çağlayan’daki İstanbul 23. Ağır Ceza Mahkemesi’ne geldi. Ancak mahkeme heyetinin dün toplu olarak izne ayrıldığı öğrenildi. Bunun üzerine duruşma 8 Şubat 2018’e ertelendi.
Talimatla ifadenin alınacağı Çağlayan Adliyesi önünde bir araya gelen sinemacılar açıklama yaptı. Açıklamada Türkiye’de ilk kez bir sinema eserinin ağır ceza ile karşı karşıya kaldığı vurgulandı. “Sinema yargılanamaz” pankartının açıldığı eyleme sinema oyuncuları, gazeteciler ve HDP Milletvekili Garo Paylan destek verdi.
“SANATSAL İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNE YÖNELİK BİR MÜDAHALE”
Açıklamayı Bahçeşehir Üniversitesi’nde Sinema ve Televizyon Bölümü’nde görevli Profesör Zeynep Tül Akbal Süalp ve Sine-Sen Yönetim Kurulu üyesi Melih Biçer okudu. Biçer, ifade özgürlüğünün, kültürel, siyasi, sosyal bilgi ve fikirlerin değiş tokuşuna katılma fırsatı yaratan sanatsal ifade özgürlüğünü de içerdiği belirtti.
Biçer sözlerini şöyle sürdürdü:
“Şiddeti teşvik etmeyen, terör eylemlerini haklı göstermeyen ve nefret yerine barış duygusunun oluşmasını sağlamayı amaçlayan, konuyu eleştirel bir biçimde ele almaya çalışan bir sanat eseri olan ‘Bakur’ belgesel filminin yönetmenlerine açılan bu davanın sanatsal ifade özgürlüğüne yönelik bir müdahaledir. Bu tür müdahaleler yol açtığı korkuyla sanatçılar üzerinde caydırıcı bir etki yaratmakta ve otosansüre yol açmaktadır. Oto sansürün başladığı, sanatçının kendi özgürlüğünü kendisinin sınırlamak zorunda kaldığı bir yerde sanatsal çalışma yapma imkânı ortadan kalkar. Sanatsal ifade özgürlüğü, sanatçının özgürce çalışması ve eserini yaygınlaştırmasını ve bunun müdahaleye uğramamasını güvence altına alır. Aslında ifade özgürlüğü kapsamında kabul edilmesi gereken bu eserlerin suçmuşçasına değerlendirilip iddianame düzenlenmesi hukuka tamamen aykırıdır. O yüzden en başından bu davanın açılmaması gerekirdi. Bu özgürlüğün çiğnenmesine, sanatsal ifadenin, sinemanın karartılmasına karşı, tüm Türkiye ve dünya sinemacılarını, sanatçılarını, aydın ve demokratlarını tanıklığa çağırıyor, bu haksız ve hukuka aykırı yargılamaya bir an önce son verilmesini talep ediyoruz.”
Açıklamanın ardından Demirel ve sinemacılar ifadenin alınacağı İstanbul 23 Ağır Ceza Mahkemesi salonunun önüne geçti. Ancak mahkeme heyetinin izinde olduğunun belirtilmesi üzerine avukatlar, duruşma için gün istedi. Duruşma 8 Şubat 2018’e ertelendi.