Etiket: yüksel genç

  • Tülay Hatimoğulları: İktidar ve devlet barış için ne zaman eyleme geçecek?-VİDEO

    Tülay Hatimoğulları: İktidar ve devlet barış için ne zaman eyleme geçecek?-VİDEO

    PİRHA- DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, “İktidar ve devlet barış için ne zaman eyleme geçecek?” diye sorarak, “Artık siyasi ve hukuki eşiği atlama zamanı gelmiştir. Demokratik entegrasyon için demokratik yasaları yapmak lazım. Komisyon zaman kaybetmeksizin Sayın Öcalan’ı dinlemeli” dedi.

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, partisinin Meclis Grup Toplantısı’nda konuştu. Toplantıya Diyarbakır’dan Ankara’ya yürüyen Tevgera Jinên Azad (TJA) aktivistleri de katıldı.  Salonda “Jın, jıyan, azadi” sloganları atıldı.

    Tülay Hatimoğulları, “’Umutla Özgürlüğe Yürüyoruz’ şiarıyla 1 Ekim’de Diyarbakır’dan yola çıkan ve bugün Meclis önünde taleplerini dile getirip, grup toplantısına katılan kadınları selamladı.

    Savaşın yarattığı acıyı en iyi bilen ve yaşayanların kadınlar olduğunu vurgulayan Tülay Hatimoğulları, “Barışa neden ihtiyaç duyduğumuzu bugün de Ankara’da sizler güçlü mesajlarınızla ifade ettiniz. Emeğinize, yüreğinize sağlık. Bir haftalık yürüyüşün finalinde buradasınız. Meclis, siyaset ve bütün toplumun, kadınların, barış özgürlük ve eşitlik mücadelesini duysun. Selam olsun bu yürüyüşü gerçekleştirenlere, selam olsun her kente mücadelesini sizlerle birleştirerek sizleri karşılayan bütün kadınlara, selam olsun mücadeleden bir an olsun geri durmayan kadınlara” dedi.

    “SİYASETE DÜŞEN GÖREV, ÜLKENİN VE TOPLUMUN BÜTÜN DÜĞÜMLERİNİ TEK TEK ÇÖZMEKTİR”

    “Yeni yasama döneminin barışa ve demokrasiye vesile olmasını diliyoruz” diyen Tülay Hatimoğulları, şunları dile getirdi:

    “Türkiye çoklu krizlerle, her alanda çözüm bekleyen sorunlarla karşı karşıya. Adaletsiz yargı, kayyım rejimi, muhalefet belediyelerine saldırılar; dil, kültür, sanat ve yaşam tarzlarımız üzerindeki baskılar, derin yoksulluk hali, kadın cinayetleri, genç işsizliği, deprem kentlerinin bitmeyen bekleyişleri, tarımın bitişi, doğanın ve suyun feryadı yankılanıyor. Bu yaraları görmeyen bir Meclis, kendi varlık nedenini unutmuş demektir. Türkiye belirsizliklerle dolu ve ne yazık ki her şey son derece kırılgan. Siyasete düşen görev, ülkenin ve toplumun bütün düğümlerini tek tek çözmektir.

    BARIŞ TOPLUMUN ONURUDUR

    Ekonomik geçim, adalet, barış, demokrasi ve özgürlük. Bu yıl Meclis tarihi sorumluluğunu yerine getirmelidir. 86 milyon yurttaşımızın beklentisi olan, hayati ihtiyaçlar olan bu beş şeyin topluma verilmesi ve sağlanması için gece gündüz demeden Meclis çalışmalıdır. Biz biliyoruz ki barış toplumun onurudur ve cumhuriyetin 2. yüzyılında verilecek en büyük armağandır. Demokratik Cumhuriyetin inşasının kapılarını ardına kadar açacak olan barıştır. Demokrasi bir yönetim işi değil. Birlikte eşit ve ortak yaşamın inşasının ta kendisidir. Ekonomi sadece kuru rakamlardan ibaret değildir. Sofrasında ekmeği eksilenin, işsiz kalan gencin, emeği görünmeyen kadının bizatihi hayatının kendisidir. Okul masraflarını karşılayamayan velinin, bastıran soğuklarda doğalgaz ve elektrik faturasını ödeyemeyen yurttaşın, geçinemeyen emeklinin, barınamayan öğrencinin hayatının ta kendisidir.

    TOPLUM ARTIK SOMUT ADIMLAR BEKLİYOR

    Geçen bir yıl içinde Kürt meselesinin çözülmesine ilişkin Sayın Abdullah Öcalan’ın Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı gerçekleşmiştir. Bu çağrının akabinde PKK kongresini topladı ve bir fesih kararı açıkladı. Yine onun akabinde 11 Temmuz’da Süleymaniye’de 30 kişilik bir PKK’li grup silah yakma töreni gerçekleştirerek, barışın tesis edilmesi için güçlü bir mesajı bu şekilde şeklinde verdi. Ve geçen bir yılda karşılıklı çatışmanın yok denecek bir seviyeye gelmesi, partilerin birbiriyle daha sıkı bir diyalog içinde olması, barışın aciliyetine olan ihtiyaç, bunun bilince çıkması bizler açısından elbette ki önemli bir kazançtır. Türkiye Büyük Millet Meclisi bünyesinde kurulan Barış Komisyonu çok kıymetli çalışmalara imza attı. Doğrudur. Fakat toplum artık somut adımlar bekliyor. Durgun suyu daha çok bulandırmak isteyenlere fırsat vermemeliyiz hep beraber.

    BARIŞI HERKES CANI GÖNÜLDEN İSTİYOR

    Yaptığımız binlerce halk buluşmasında emek meslek örgütü, siyasi parti, sivil toplum örgütü, demokratik kitle örgütü, kadın hareketi, doğa ve insan hakları savunucuları, Aleviler, bütün farklı halklardan ve inançlardan insanlarla yaptığımız bütün toplantılarda çok temel bir mesaj ortaya çıktı. Barışı herkes canı gönülden istiyor. Ama somut adım atılmadığı için bu sürece ilişkin toplumda yeterince bir güvenin oluşamadığının hepimiz farkındayız ve bu toplantı halk bunu, toplum bunu bu netlikle bizlere ifade ediyor. Çözüm konusunda adımlar atıldıkça soru işaretleri kesinlikle ortadan kalkacaktır. Güven artacaktır. Toplum sürece çok daha fazla sahip çıkacaktır. Süreçte güven azaltan noktalardan biri de ana muhalefet partisine ve belediyelerine dönük gerçekleşen yargı operasyonu. Bizler hem demokrasinin gereği olarak hem de barışın daha da toplumsallaşabilmesi için bu operasyonların derhal son bulmasını talep ediyoruz. Muhalefeti barış için daha fazla sorumluluk ve inisiyatif almaya davet ediyoruz.

    İKTİDAR VE DEVLET BARIŞ İÇİN NE ZAMAN EYLEME GEÇECEK?  

    Meclis’te oluşan Barış Komisyonu 13 toplantı gerçekleştirdi. Sayısız insanı bu toplantılarda dinledi. Dinlenenlerin çoğu Kürt meselesi amasız, fakatsız çözülmelidir dedi. Demokratik haklar ve eşit yurttaşlık konusunda hukuki adımlar mutlaka atılmalıdır dedi. Esas soru artık şudur; iktidar ve devlet barış için ne zaman eyleme geçecek?  En kritik en can alıcı soru bu süreçle ilgili şu anda budur. Unutmamak gerekir ki, Sayın Öcalan ve hareketi attıkları adımlarla büyük bir eşiğin aşılmasını sağladılar. Komisyonun kurulmasıyla beraber aslında bir eşik daha aşılmış oldu. Artık siyasi ve hukuki eşiği atlama zamanı gelmiştir. Demokratik entegrasyon için demokratik yasaları yapmak lazım. Komisyon zaman kaybetmeksizin Sayın Öcalan’ı dinlemeli.

    SİYASET KURUMU KARARLI OLDUKÇA TOPLUM ÇÖZÜME DAHA ÇOK İNANIR

    Nitekim Sayın Öcalan, ‘Komisyon gelirse demokratik müzakere sürecini başlatacağım’ demiştir. Barışın anahtarı muhatapta baş aktör de odur. Dünyadaki çözüm örneklerinde de görüldüğü gibi İmralı’ya uzanacak doğrudan diyalog, silahları susturup hukuki zemini kuracak en bağlayıcı adım olabilir. Bunun için Meclis Başkanı Sayın Numan Kurtulmuş’un inisiyatif kullanmasını bekliyoruz. Bu kişisel bir tercih değil, barışın ciddiyetinin ve devlet aklının kurumsallığının gereğidir. Komisyonun Sayın Öcalan’la görüşerek önemli bir eşiğin daha aşılmasına katkı sunmasını bekliyoruz. Siyaset kurumu kararlı oldukça toplum çözüme daha çok inanır, daha çok destek verir.

    ÖMÜR BOYU KAPIYI KİLİTLEYİP ANAHTARI DENİZE ATAMAZSINIZ

    İki gün sonra Sayın Öcalan’a geliştirilen uluslararası komplonun 27. yılına giriyoruz. 27 Şubat çağrısı, 9 Ekim komplosunu boşa çıkarmanın en güçlü adımı oldu. Sayın Öcalan 27 yıldır kesintisiz bir biçimde halkları karşı karşıya getirmeye çalışanlara karşı çözümü ve barışı inatla savundu, savunmaya devam ediyor. Sayın Öcalan’ın umut hakkı mutlaka tanınmalıdır.  Umut hakkı sıradan bir hukuk maddesi değildir. Evrensel hukukun merkezindeki ilkelerden biridir. 17 Eylül’de Avrupa Bakanlar Komitesi umut hakkıyla ilgili kararını açıklamıştır. Komisyondan Meclis’ten bu konudaki beklentilerini ifade etmiştir. Bu çok önemli bir karardır ve bu beklentiye mutlaka ciddi bir biçimde yanıt verilmelidir. Ömür boyu kapıyı kilitleyip anahtarı denize atamazsınız. Toplumsal barış süreçleri yeniden düşünme, yeniden düzenleme ve bu perspektife sahip çıkmakla sağlanır. Umut hakkı düzenlemesi mutlaka acil bir biçimde gündeme alınmalıdır.

    DEMİRTAŞ, YÜKSEKDAĞ VE BÜTÜN KOBANE TUTSAKLARI DERHAL SERBEST BIRAKILMALIDIR

    6-8 Ekim’i gerekçe göstererek Kobane Kumpas Davası açıldı. Figen Yüksekdağ ve Selahattin Demirtaş’ın içinde olduğu çok sayıdaki arkadaşımız Kobane Kumpas Davasında yargılandı ve toplamda yüzlerce seneye mahkum edildiler. Bu dava bir hukuk garabeti olarak tarihe geçmiştir. Bütün toplumun vicdanını derinden yaralamıştır. 8 Temmuz’da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 3. kez karar açıkladı ve dedi ki: ‘Selahattin Demirtaş serbest bırakılmalıdır.’ Bu karar 8 Ekim’de kesinleşecek. Bu karar barışa ve demokrasiye bir şans vermektir. Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ ve bütün Kobane tutsakları derhal serbest bırakılmalıdır. Siyasete kelepçe vurulamaz. AİHM kararının gereklilikleri yerine getirilerek bu sürecin rahatlatılmasını hep birlikte bekliyoruz. Siyasete asla kelepçe vurulamaz. Cezaevlerinde bulunan bütün tutsaklara, kadınlara buradan selam ve sevgilerimizi gönderiyoruz. Hepsi özgür olana dek mücadelemizi sonuna kadar devam ettireceğimizin sözünü burada bir kez daha herkesin huzurunda veriyoruz.

    KÜRTLERLE ÇATIŞMA DEĞİL MÜZAKERE ŞARTTIR

    Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi bölgeyi kasıp kavuran otoriterliğe, merkeziyetçiliğe ataerkilliğe karşı yaşayan bir alternatif bir umut oldu. Kadın özgürlüğü, sekülerlik, çok halklı, çok kültürlü, ortak yaşam modeli sadece Suriye’de bir model değil, aynı zamanda bütün bölgenin o kötü kaderini değiştirecek bir model olarak da görülmeli, incelenmeli, desteklenmeli ve hayata geçirilmelidir. Bizler bunları konuşurken dün başlayan Halep’teki olayları sanırım hepiniz izlediniz, takip ettiniz. Halep’in Kürt mahallelerinde siviller şu an saldırı altında. Eşrefiye, Şeyh Maksut mahallelerinde geçici Şam yönetimi grupları tarafından kuşatılmış ve orada sivil halka yönelik saldırılar sürdüğü bilgisini almıştık. Biraz önce yepyeni bir bilgi daha paylaşıldı. Şimdi Şam geçici yönetimi ablukayı kaldırmamış olmakla birlikte bir ateşkesin olduğu bilgisi az önce bizlere intikal etti. Bu gelişmeler, büyük bir provokasyon. Şam hükümet grupları bu saldırıları ve ablukayı derhal durdurmalı ve geri çekmelidir. Suriye’deki kırılgan dengeyi daha fazla bozmamalılar. Kürtlerle çatışma değil müzakere şarttır. Uzlaşma Suriye’ye kazandırır, çatışmaları, savaşı, kanı ve gözyaşını bitirir. Provokasyonlara, saldırılara derhal son verilmelidir.

    Kuzey ve Doğu Suriye Türkiye için hiçbir zaman bir tehlike olmadı. Hiçbir zaman da tehlike olarak görülmemelidir. Tam tersi barışın ve kardeşliğin gelişeceği topraklar gözüyle bakmalıyız oraya. Rojava halkı karşılıklı saygı, diyalog ve yerel demokrasi diyor. Bu Türkiye halklarını güçlendirecek demokratik bir toplum modelidir. Bundan dolayı Türkiye’nin sivil hayatı koruyan, barışı önceleyen, Kuzey ve Doğu Suriye ile diyaloğu kurumsallaştıran bir çizgiyi izlemesi herkese pozitif olarak yansır, herkese kazandırır.

    UMUT HAKKI UYGULANMALI

    7 gündür devam eden ‘Umutla Özgürlüğe Yürüyoruz’ eyleminizin finalini dün Sincan Hapishanesi önünde bir açıklamayla ve bugün Ankara’nın merkezinde Güven Park’ta gerçekleştirdiniz. Atılan her adım özgürlük için, barış için ve eşitlik için atıldı. Kadınların katledilmediği, yoksullaştırılmadığı, emeğinin sömürülmediği, dilinin yasaklanmadığı bir dünya için atıldı. Bu ülkede onurlu barışın önündeki engellerin kaldırılması için atıldı. Barış ve Demokratik Toplum Sürecinin baş aktörü olan Sayın Öcalan için umut hakkının uygulanması ve Sayın Öcalan’ın özgür ve eşit koşullarda bu süreçte rol oynayabilmesi için atıldı.”

    DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları’nın ardından “’Umutla Özgürlüğe Yürüyoruz’ şiarıyla 1 Ekim’de Diyarbakır’dan yola çıkan kadınlar adına Yüksel Genç, konuşma yaptı. Yüksel Genç İmralı kapılarının açılması gerektiğini ifade ederek, Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin kadınların mücadelesiyle başarıya ulaşacağını söyledi.

    PİRHA/ANKARA

  • ‘Alevi kadınlar barışın kurucu öznesi olmalıdır’-VİDEO

    ‘Alevi kadınlar barışın kurucu öznesi olmalıdır’-VİDEO

    PİRHA- Araştırmacı Yüksel Genç ile kadınların Barış Süreci’ne etkisini konuştuk. Kadının bir özgürleşme stratejisi olarak barış ve demokratik toplumsal inşa sürecini yürütmesini bir zaruret olarak gördüğünün altını çizen Yüksel Genç, “Tam da bu noktada Alevi kadınların Suriye’de HTŞ iktidarına bağlı güçlerin yarattığı o vahşi katliamın bir benzerini yaşamak istemiyor iseler, çok hızlı bir biçimde demokratik toplum inşasının kurucu bir unsuru olarak kendilerini örgütlemek, barışı ve ortaya çıkan bu yeni yaşam tahayyülünü sahiplenmek gibi bir sorumluluk ve hakkı buluyor” dedi.

    27 Şubat’ta Abdullah Öcalan tarafından yapılan Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı, “40 yıllık çatışmanın sonlanma fırsatı” olarak yorumlandı. PKK’nin kendini feshedip, silahlarını yakması ardından ülke siyasetinde de yeni bir aşamaya geçildi denilebilir.

    Yeni süreçle birlikte farklı kesimler de demokrasi taleplerini dile getirerek Mecliste kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’na önerilerini sundu. Ancak söz konusu komisyonda henüz dinlenmeyen bir kesim var ki o da kadınlar oldu.

    Çatışmalı süreçle birlikte kültürel kimliklerin yanı sıra inanç kimliklerinin de yasaklanması, özelde Alevi kadınlar için daha zorlu bir dönem oldu. Kadın kimliğinin de yüküyle ağır bir dönem geçiren Alevi kadınlar, geçmişte yaşadıkları mağduriyetler ve bugüne dair önerilerini dinledik.

    Araştırmacı Yüksel Genç ile kadınların Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne etkisini konuştuk.

    “KADINLARIN MÜCADELESİ ÖZ SAVUNMAYLA ŞEKİLLENİYOR”

    PİRHA: Savaşın etkisinin kadına yansıması nedir?  

    Yüksel GENÇ: Savaşlar, militar erkek karakterinin en şiddetli yansımalarından biri aslına bakarsanız. Erkek erkek dünyasının kendi içindeki hegemonya güç yarıştırmaları ve kaynak gaspları iktidar heveslerinin bir sonucu olarak ortaya çıkan bu şiddet dalgasının kuşkusuz en önemli hedef ve mağdurlarından birinin kadınlar, çocuklar ve doğanın kendisi olması anlaşılabilir. Çünkü o iktidar ve hegemonya ilişkisi dışında kalan kadınlar, çocuklar ve doğa bu savaşın ne yazık ki en fazla kendisine ait olmayan savaşın en fazla etkileneni durumunda oluyor.

    Nihayetinde savaşlar egemen erkek dünyasının ortaya çıkardığı süreçler olmakla birlikte kadınların daha çok mağdur olmak, eril şiddetin, savaş şiddetinin hem fiziksel, hem ruhsal olarak etkileneni olmak gibi bir durum yaşar iken ve savaşların sonunda kim kazanırsa kazansın aslında günün sonunda kaybeden kadınların bedensel, ruhsal, duygusal, düşünsel hakikatleri oluyorken son yıllarda yaşanılan savaşlar karşısında meşru savunma hattını güçlendirmeye çalışan savaş ve şiddetin edilgen bir mağduriyeti değil de ona karşı konumlanmaya çalışan, kendisini mağdur olmaktan çıkarıp öz savunma gücünü bu anlamda aslında kurgulayabilen kadın aktörler, kadın yaklaşımlarıyla da karşılaşıyoruz.

    Belki de savaşın kadın üzerindeki etkilerinin ortaya çıkaracağı en anlamlı sonuçlardan birinin de kadının öz savunma ve aslında giderek kendisinin de var olduğu, özne olduğu bir yaşamı inşa etme sürecinin öznesi olarak konumlandırma biçimi bu konudaki arayışlarıdır. Kürt meselesi ve Kürdistan üzerinden yürüyen savaş bununla ilgili çok tipik bir örnek aslına bakarsanız.

    Kadının savaşın edilgen ve mağdur ama aynı zamanda savaşın birer yönelim aracı haline getirilmesine karşı durarak kadının etkin olduğu bir tür hak talebi alanı kurmasına da vesile oluyor. Bu anlamıyla aslında savaşların kadın üzerindeki etkisini salt mağduriyetler üzerinden artık kurmak anlamlı olmayabilir. Savaşlar elbette altını çizeyim egemen erkek şiddetinin ortaya çıkardığı bağlamın bir boyutu ve egemen erkek şiddetiyle beraber erkek egemenlikli dünyanın kendini inşa edip sürdürülebilir kılmasındaki en işlevli araçlardan biri. Bu bağlamıyla kadın savaş sürecinin her açıdan en büyük mağdurlarından biri ama günümüz dünyasında kadınlar savaşın edilgen ve mağdur birer taraf olmaktan çok savaşın ortaya çıkarabileceği süreçlerde kendi lehine bir kırılma süreci de elde etmeye çalışıyorlar. İşte Rojava bunun bir örneği aslına bakarsanız.

    Rojava’daki savaş kadınların yaşanılır bir dünya kadınların öncülüğünde, kadınların adalet, özgürlük ve eşitlik duygusuyla beraber erkek egemen akıl ve dünyada ve onun sürdürülebilir anlayışında kocaman bir gedik açan bir örnek durumunda.

    Dolayısıyla artık savaşlarda kadınlar yaşadıklarına “Yeter artık” deyip egemen erkeklik sisteminin şiddetine eklemlenmek ya da onun mağduru olmaktan çıkıp giderek kendi dünyasını inşa etmeye çalışan bu anlamıyla da savaşsız bir dünya için büyük bir özgürlük ve öz savunması deneyimi de kazandırmaya çalışan bir yerde konumlanmış görünüyor.

    Tüm bu deneyimlerin sonunda Kürt kadınları çok özel bir alan açtılar kendilerine. Savaşın ve erkek şiddetinin tıpkı topraklarındaki güç gösterisinin bir parçası haline getirilmek istenen bedenini koruyarak aslında bedenlerini, zihinlerini, akıllarını, kimliklerini birlikte örgütleyerek bir öz savunma gücü açığa çıkardılar. Nasıl bir dünya kurulacak olursa olsun bu savaşın sonunda kadınlara yer açmayan bir inşanın aslında kaybetmeye mahkum olduğunu gösterdiler.

    Tam da bu noktada Kürt siyasal hareketi içerisinde kadınların özgün özerk örgütlenmiş olmaları, doğayı, dünyayı, yaşanılacak ülkeyi ve geleceği kadın özgürlükçü bir bakış açısıyla yeniden tahayyül etmeleri ve bu tahayyülün kendisini örgütleme, bu tahayyül için mücadele etme ve bu mücadele ettikleri bu tahayyülü sadece yerel değil, evrensel anlamları içerisinde de yeniden güçlendirmek gibi çok özel bir süreç yaşadılar.

    Kürt kadını savaşın bir mağduru değil artık. Savaştan etkilenen erkek dünyasının yarattığı savaşı kendisine bir koyun gibi başını uzatan bir yerde durmuyor. Analık duygusu, ablalık duygusu, kardeşlik duygusu, kadınlık duygusu, kızlık duygusunun geleneksel tariflerinin ortaya çıkardığı tüm suistimal biçimlerine karşı duruyor. Kendisini yeni dünyanın kurucu öznesi, yaratıcısı, değerlerini oluşturucusu olarak görmeye başlıyor.

    Bu anlamıyla aslında bir söz var hani her şerden bir hayır vardır sözü. Her şerde bir hayır var mıdır? Çok emin değilim ama bu şerrin sonunda belki de dünya kadınları için bir kurtuluş örneği, bir özgürleşme örneği, bir eşitlenme örneğini Kürt kadınları nezdinde deneyim deneyimlemeyi sürdüreceğiz gibi görünüyor.

    Gelecek kuşakların inkar edilen, sömürülmesi arzu edilen kimlikleri taşıyabilmesinin en önemli adreslerinden biri kadının çocukla, çevreyle, toplumla, kültürle kurduğu ilişki de gizli. Dolayısıyla bu mesele, bu kimliğin varlık ve sürdürülebilirlik meselesinin kadında kilitlenmiş yanının sadece Kürt kadınları, Kürt kimliği açısından değil, Alevi kimliği açısından da geçerli olduğunu gösteriyor. Tam bu noktada Alevi kadınların da salt etnik kimlikleri açısından değil, inançsal kimlikleri açısından da hedeflenen, tırnak içinde zayıf karın olarak görülüp, aslında inançsal kimliğinde asimilasyonun kadın üzerinden yürütüldüğü pek çok politikaya tabiler.

    Kürt meselesinde Kürt kadınlarının gösterdiği direniş ve “biz de varız. Bu dünya bizim, biz yeni bir dünyayı kurmaya muktediriz” diyebileceğimiz direniş hallerinin ve inşa çabalarının kendisinin içerisinde Kürt Alevi kadınlarının varlığı azımsanmayacak düzeyde. Kendim de bir Kürt Alevi kadınıyım örneğin. Ve bir yandan inanç kimliğinin ortaya çıkardığı iyi değerleri korumak, iyi değerleri var kılmak öte yandan kadın kimliğinin bütün ezilen inançlar karşısında hedeflenmesini büyük bir güce dönüştürme ile ilgili önemli bir deneyimin sahibi olmaya başlıyoruz. Alevi kadınlar açısından da böyle.

    Dolayısıyla Alevi kadınların aslında bir kimlik taşıyıcısı olmaktan çok, kimlik koruyucusu olmaktan çok bu kimlik taşıyıcılığını kimlik üreticiliğini aynı zamanda yaşam üreticiliği yeni değer üreticiliği adalet eşitlik ve özgürlük odaklı yeni değer üreticiliğine dönüştürmeleri lazım.

    “KADINLAR DAİŞ’E KARŞI BÜYÜK BİR DİRENİŞ ORTAYA KOYDU”

    Yıllardır süren çatışmalı ortamın kadın mücadelesini nasıl etkiledi? Özelde Alevi kadınlar özelde bu süreçte ne yaşadı?

    Türkiye nezdinde aslında Alevi kadınlar açısından genel olarak baktığımızda ne yazık ki hem inançsal kimliklerini hem farklı ezilme kimliklerini yeterince savunma, sahiplenme ve buradan ortak eşitlikçi, çoğulcu bir düzlem çıkarma konusunda güç birliği yapma alanlarının sınırlı olduğunu, zayıf olduğunu görüyoruz.

    Tam olarak Kürt kadın hareketinin ortaya çıkardığı bu çoğulcu özgürleşme biçiminin kendisinin Alevi kadınlar açısından da örnek alınabilecek bir deneyim olduğunu düşünmek mümkün ve bunu önermek de gerekecek. Bir örnek vermek istiyorum yine. Savaşlar her zaman en ezilmiş olana en kolaya yöneliyor. Erkek şiddeti en kolay yöneliyor. İşte Suriye’de bizim sahil hattında Alevi kadınlara yapılanı (Ezidi kadınlara yapılan gibi) kadınlar üzerinden savaşı kazanmayı ve toplumu onursuzlaştırmayı hedefleyen erkek aklının ortaya çıkardığı sonuçları hep beraber izliyoruz.

    Tüm bunlar karşısında eğer en öncelikli erkek şiddetinin ve erkek hegemonyasının en vahşi hedefi farklı inanç ve kimliklerdeki biz kadınlar isek, biz kadınlar farklı inanç bağlamlarımızın hepsini de sahiplenerek bir araya gelerek güç olmak durumundayız.

    Geçmişte bundan 10 yıl önce DAİŞ saldırılarına karşı Kürt kadınlarının gösterdiği birleşme hareketi, birlikte güç olma hareketi ve karşı savunma hareketinin yarattığı başarıyı Alevi kadınları da yaratabilir. En nihayetinde DAİŞ kristalize, erkek iktidarının ve egemenlik aklının en kristalize, en sert, en çirkin yönelimlerinden biriydi ve bu yönelimlere karşı durabildi bu kadınlar. Kürt kadınları, içlerinde Kürt Alevi kadınları da vardı. Bunlar karşı durabildiler.

    Neden bütün Alevi kadınlar benzer bir erkekliğin karşı yönelimi karşısında durmasınlar. Güçlerini birleştirerek durabileceklerini gösteren deneyimler var çünkü artık. Dolayısıyla Alevi kadınlarının da farklı inanç gruplarının da aslına bakarsanız egemenler karşısında egemen olmayan tüm kimlik dokularına sahip kadınların güç birliği eder iseler, ilk hedeflenen olmaktan çok ilk korkulan olma hakkı da bulunuyor.

    “BARIŞIN HAK EDENİ KADINDIR”

    Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin kadınlara etkisi nasıl olacaktır? Alevi kadınlar bu sürece ne tür katkılar sağlayabilir, neler önerirsiniz?

    Egemen erkek şiddetinin ilk mağduru ve en derin mağduru kadınlar ise bu şiddetin sonunda açığa çıkabilecek barışın da en fazla hak edeni kadınlar. Hani buradan bakarsak da barışın hak edeni kadındır.

    Ama öte yandan yeni dünya kurmak isteyen kendisine de yeni dünyada eşitlikçi bir alan açmak isteyen kadın için barış bir tür özgürleşme stratejisi, bir tür var olma stratejisinin kansız devamı ve aslında barışçıl süreçler ve mekanizmalarla toplumsallaşarak ve toplumun şiddet ve gerilim dalgalarının aşağıya çekilerek kalıcı barışı örme konusunda kadın en önemli özne konumunda görünüyor. Dolayısıyla demokratik toplum sürecinin kurulmasında, barış sürecinin kalıcılaşması ve gerçek rayında, hakikatli rayında, doğru ve adil rayında ilerleyebilmesinde kadının etkin müdahilliği açık gerekiyor.

    Kadının etkin müdahil olduğu ve değerlerini kendisinin kurduğu bu yeni inşa sürecinin başarısız olma şansı olmayacağı gibi yeni gerilim hatlarının erkek şiddeti tarafından kışkırtılmasının da önüne büyük oranda geçilmiş olacaktır. Eğer kadın var ise. Bu yüzden demokratik toplum çağrısı ve demokratik toplum çözümünün öncelikli aktörü öncelikle inşacı gücünün kadın olduğuna inananlardanım.

    En nihayetinde bu çağrı ve bu toplum inşası şiddetten arındırılmış, gerilim hatlarını aşağıya çekmiş, iktidar hegemonya, egemenlik, sömürü bağlamlı hevesleri alta indirgemiş, dolayısıyla da olası bir şiddet ihtiyacını ya da şiddetle sorunları üretme aklını bir şekilde aşmaya çalışmış bir toplum düzenine hitap ediyor.

    Tam da bu toplum düzeni asıl olarak kadının bir öz savunma gücü olarak örgütlü gücünü ortaya çıkarmak istedi. Kadının bir özgürleşme stratejisi olarak barış ve toplumsal inşa sürecini, demokratik toplumsal inşa sürecini yürütmesini bir zaruret olarak görüyorum.

    Hani erkek egemen şiddetinin parçası olmak istemiyorsa taşıdığı kimliklerin hele ezilen kimliklerin ilk ve öncelikli hedefi haline getirilmek istemiyorsa ve toplumsal çoğulculuğu koruyabilecek yeni dünyanın rengarenkliğini inşa edebilecek bir güç arayışında ise kadının bu sürece kesinlikle sahiplenmesi gerekiyor.

    Bakın savaş hak ve özgürlüklerin güce göre şekil aldığı zamanlara aittir. Hatta haksızlık ve özgürlüksüzlük hallerinin gücün ihtiyaçlarına göre güçlendirildiği zamanlara aittir. Hak ve özgürlüklerin güçlendiği yerdir kadının kendisini var etme biçimi, toplumunu var etme biçimi.

    Dolayısıyla Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin inşası kadın açısından hem hak, hem vazgeçilmez bir durum hem de gelecek tahayyülü açısından kadın için bir sorumluluk alanı.

    Biz eğer demokratik toplum sürecini tüm kimliklerin etnik, inançsal, düşünsel tüm farklı kimliklerin, cinsel kimliklerin kendisini var etme, var kılma biçiminin bir yöntemi olarak algılıyor isek, çoğulcu, eşitlikçi, özgürlükçü, demokratik bir aklın yönettiği, idare ettiği bir toplumsal kurgudan bahsediyor isek, tam da bu noktada zaten Alevi kadınların yer olması, bu düzenin içerisinde bunun inşacı bir gücü olarak var olması bir sorumluluk olarak addedilimeli. Çünkü Alevi kadınları Türkiye düzleminde de, Ortadoğu düzleminde de en çok hedeflenen kadınlar, en yalnızlaştırılmış kadınlar, en örgütsüzleştirilmiş kadınlar profilinde.

    Şöyle bir bakarsanız sol hareketler içerisinde, ulusal hareketler ve bir miktarda feminist hareketler içerisinde Alevi kadınlar var ama Alevi kimliğinin ortaya çıkardığı total hedeflenme biçimine karşı durabilecek biçimde bir güç oluşturabilmiş değiller. Bundan sonraki dünya düzleminde büyüyebilecek erkek egemen sisteme karşı koruyucu bir mekanizmaya sahip değiller. En büyük koruyucu mekanizma demokratik kıldığınız toplumdur. Demokratik kıldığınız toplumun ne kadar güçlü parçası olduğunuz ve değerlerini ne kadar kendi değerlerinizle ortaklaştırdığınız meselesidir.

    Tam da bu noktada Alevi kadınların Suriye’de HTŞ iktidarına bağlı güçlerin yarattığı o vahşi katliamın bir benzerini yaşamak istemiyor iseler ya da çok yakın bir tarihte belleğimde, benim kişisel belleğimde de çok yer eden Maraş katliamının ortaya çıkardığı vahşetin yeniden bir hedefi olmak, kolayca iktidar kavgasının araçsallaştırdığı bir hedef haline gelmek istemiyorsa, ya da Ezidi kadınların yaşadığı şeyi yaşamak istemiyorsa, Alevi kadınların çok hızlı bir biçimde demokratik toplum inşasının kurucu bir unsuru olarak kendilerini örgütlemek, barışa ve ortaya çıkan bu yeni yaşam tahayyülüne sahiplenmek gibi bir sorumluluk ve hakkı buluyor.

    PİRHA/DERSİM

  • ‘Şiddeti durduracak olan ezilenlerin ortaya koyacağı örgütlü güçtür’-VİDEO

    ‘Şiddeti durduracak olan ezilenlerin ortaya koyacağı örgütlü güçtür’-VİDEO

    PİRHA- Sosyo Politik Saha Araştırma Merkezi Koordinatörü Yüksel Genç, şiddetin kaynağının iktidarların, iktidarlarını yayma ve egemenliği büyütme hevesleri olduğunun altını çizerek, “Şiddeti hayatımızda durdurmanın en önemli yolu ezilenlerin egemenler karşısında siyasal araçları da kullanabilecekleri örgütlülük gücünü kullanması olacaktır” dedi.

    Şiddet; kavramsal bir alandan çıkıp yaşamın her alanına nüfuz etmiş durumda. Kadına, çocuğa, ağaca, suya, toprağa, hayvana, iktidarlar tarafından öteki görülen kimliklere, Aleviye, mülteciye, işçiye, emekçiye, emekliye, gence, öğrenciye, öğretmene, doktora yönelik şiddet tırmanmış durumda. Peki şiddet neden bu kadar arttı ve toplumun önemli bir kısmı tarafından normalleştirildi? Bu normalleşmede iktidarın payı nedir? Muhalefet neden şiddete karşı ses çıkarmıyor, toplumsal muhalefet neden alternatif üretmiyor?

    Konuya dair Sosyo Politik Saha Araştırma Merkezi Koordinatörü Yüksel Genç, sorularımızı yanıtladı.

    “ŞİDDET ALANI GÜNÜMÜZDE GENİŞLEDİ”

    PİRHA- Şiddet nedir? Şiddetin “iktidar” olgusuyla ilişkisini nasıl okumalı?

    YÜKSEL GENÇ: Şiddet, kişilerin, grupların, zümrelerin, toplulukların kendi içlerinde ya da karşılarında bulunan kişi, grup topluluk ya da zümrelere bir şeyleri zor yoluyla yaptırmak için ya da yaptırmamak için biçimde algılanabilir. Günümüzde şiddetin türleri geçmişe göre fazlalaşmış ve dolayısıyla şiddetin araçları da değişmiş durumdadır. Örneğin cinsel şiddetten, dijital şiddete, ekonomik şiddetten cinsel şiddete kadar şiddet günümüzün en çok rastlanan en favori şiddet biçimlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor bu. Fiziksel ve cinsel şiddetin arttığını söyleyebiliriz. Bu şiddet biçimleri ve şiddetin uygulanma hallerinin kendisi yapmak ve yaptırmamak fiili üzerinden kurulduğuna göre bir iktidar içeriyor. İktidar söyleminin bir hegemonya, bir basınç oluşturma ve yönlendirme ilişkisini yönetme ve yönlendirme ilişkisi olarak karşımıza çıkıyor. Doğal olarak şiddet en fazla ve en çok da iktidar hakikatiyle ilgili iktidar olabilme, iktidarı genişletebilme, iktidarı sürdürebilme ya da büyütebilmekle ilgili olarak başvurulan en önemli argümanlardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Ve ne yazık ki bin yıllar iktidar biçimleri ihtiyaçları uygun olarak şiddet alanlarını genişlettikleri, gidip şiddet araçlarını ve türlerini de büyüterek dünyamıza, aslında dünyamızı koca bir şiddet atmosferine döndürdüler demek pekala mümkün.

    Şiddet tekeli, söylemde anlaşılacağı üzere egemen olan kimlikçi birey topluluk ulusundur. Hatta belki de küresel güçlü ırk bağlamıyla hangisi güçlüyse güçsüz bulduğu karşıtlığı ya da yanındakine uyguladığı basınç sistemiyle ilgili bir olay. Aslında şimdiye kadar şiddet egemenlerin tekelinde olan, egemenlerin tekelinde olduğu gibi en egemen olanın en egemen olanla meşrulaşıp yasallaştırılan bir pozisyona da sahip. Örneğin şiddet tekeli devletlere ve uluslararası güçlere de yasal olarak verilmiştir. Yani şiddetin tekel olarak kullanma biçimine sıkça rastlanabilir. Ama giderek şiddet günümüzde sadece devletler, uluslararası askeri bağlamlarda kullanılan bir tekel içinde yürümüyor ne yazık ki. Günümüzde devletler ve sistem bağlamı içerisinde hukuksal şiddetle karşılaşmaya başlıyoruz. Yine uluslararası şirketlerin, dijital alanı kontrol edenlerin hükümetlerle ya da gruplarla ya da şirketlerle kurdukları anlaşma ve çıkarları gereği toplumun o araçların kullanımına dönük uyguladıkları bir şiddet, kısıtlanma, baskılama, cezalandırma hallerine ait şeylere rastlıyoruz. Bu şiddet tekeli aslında giderek farklı alanlara da yayılıyor.

    “ADALET SAĞLAMAYAN TARAFLI YAKLAŞIMLAR ŞİDDET OLGUSUNU OLAĞANLAŞTIRIYOR”

    -Şiddet olgusunun sıradanlaşması ile karşı karşıyayız. Yaşam alanından, doğayı koruyana, kadından çocuğa yönelik ortaya çıkan bir şiddet sarmalı içindeyiz. Bundan yola çıkarak şiddetin sosyal, toplumsal ve ekonomik yansımaları var mıdır?

    Şiddetin giderek tekel olmaktan çıktığı, tekil bir bireyin diğer bir birey üzerinde kurmak istediği etkinlik biçiminden tutalım da uluslararası bağlama kadar bir dizi silsile içerisinde yürüyor. Böyle bakınca toplumda şiddetin giderek en alt kategoride, en alt insan kategorisinde bile tariflenebilir ve kullanılabilme kolaylığının kendisi karşımıza bir problem olarak çıkıyor. Özellikle sistemlerin demokratik kurallardan ayrıştığı toplumun toplum ve birey olma kimliklerinin çokça zedelendiği, çatışma zamanlarının, savaş zamanlarının, şiddetin en kristal, en örgütlü hali olan savaş zamanlarının kendisinin açığa çıktığı zamanlarda ya da uluslararası gerilim süreçlerini yüksel vakitlerde ya da ilk siyasal kimliklerin bireysel kimliklerin cinsel inançsal kimliklerin, etnik kimliklerin karşı karşıya getirilerek  hegemonyanın etkinliğin kurulduğu zamanlarda şiddetin giderek aşağıya, yatay, alta doğru devam ettiğini ve büyüdüğünü görüyoruz. Günümüzde Türkiye ve dünya koşullarında değerlendirdiğimizde hem içinde yaşadığımız ülke hem dünyanın kendisi çok büyük bir şiddet sarmalı içerisinde. Ve bu şiddet sarmalının en küçüğünde görülen şiddetin kendisi sistemsel olarak merkezin ortaya koymuş olduğu iktidar olma hedefleriyle oldukça ilgili olarak gelişiyor. Dolayısıyla ne yazık ki şiddet silsilesi, birbirini güçlendirerek ve birbirleriyle ilişkili olarak devam ediyor.

    “HAYATIMIZ ŞİDDETLE KUŞATILMIŞ DURUMDA”

    Örneğin Türkiye koşullarını şöyle bir izlediğimizde, son on yılını takip ettiğimizde Türkiye’de şiddet oranının çok fazla arttığını görüyoruz. Erkeğin kadına uyguladığı şiddet, kadının çocuğa uyguladığı şiddet, güçlünün güçsüze uyguladığı şiddet, aileler arası şiddet, gruplar arası şiddet, güçlü iktidara dayananların dayanmayanlara dönük şiddeti ya da iktidar olanların tüm toplumu bir gerilim hattı içerisinde tutarak kendini egemenliğini ya da hegemonyasının yayma isteğini ortaya çıkardığı şiddet. O kadar geniş ve hayatımız o kadar şiddetle kuşatılmış durumdaki insanlar giderek şiddetin ve gerilimin hayatın olağanlı olduğunu bile sanmaya başlıyor. Bakın Türkiye’de bir silahsızlanma derneğinin verisine göre her dört kişiden birinin silahı var. Bireysel silahlanma son on yılda inanılmaz biçimde arttı. Yine bunun için özel veriye bile gerek yok. Örneğin Diyarbakır’a bakacak olsak son on yıl içerisinde bireysel silahlanmaya bağlı olarak bunların önemli kısmının ruhsatsız olduğunun da altını çizmekte fayda var. Bireysel silahlanmanın mümkün olduğu iklimde insanların sorunlarını çok hızlı bir biçimde sorunlarını şiddetle çözmeye kalktığına rastlıyoruz.

    Artan kadın cinayetleri, kadın katliamları bu konuda kişisel şiddet bağlamının ve tekelinin  kategorik olarak egemen olan grup veya kişilerce etkin biçimde kullanıldığını gösteriyor. Eğer Türkiye’de örneğin biz kadına dönük şiddetin yüzde dört yüz arttığını iddia ediyorsak ve verilerimiz de maalesef bu iddiayı doğrular biçimdeyse erkek egemen şiddetin ne kadar büyüdüğünü, ne kadar kök saldığını gösteriyor. Hakeza çocukların görmüş olduğu şiddet karşısında hem kadın hem erkek meselesinin çocuklar üzerinden kurmuş olduğu hegemonyanın şiddet bağlamlarının değişik biçimlerinin çok yaygınlaştığına tanık oluyoruz. Sokakta akran şiddeti dediğimiz şiddet biçimlerinin inanılmaz güncel ve normal olduğu ve akran şiddetinin giderek ailelerin karşılıklı şiddetin “olağan” biçimde büyüdüğünü görüyoruz.

    Tüm bunlar aslında Türkiye’de hem insanların yaşanan krizli ortamlarıyla baş edememesinin ortaya çıkardığı birbiriyle uğraşma, birbirine şiddet uygulama zemini içinde değerlendirmeyi kolaylaştırıyor. Hem hukuk sisteminin adalet sağlayıcı unsuru konusunda duyulan derin güvensizliğin kendisi giderek yerel sosyal, kültürel şiddet biçimlerinin kategorik olarak da yayılarak büyümesine neden oluyor. Ana sorunların çözümsüzlüğü üzerinden gösterilmiş tüm güvenlikçi, cezalandırıcı, adalet sağlamayan taraflı yaklaşımların hepsini kendisi toplumsal ve bireysel olarak şiddet olgusunun giderek olağanlaşmasına neden oluyor.

    “KİMLİK VE ÖZ SAYGI KAYBI, ŞİDDETİ ARTTIRIYOR”

    -Son yıllarda artan şiddeti -kadınlara, çocuklara, ekolojistlere, işçilere- nasıl değerlendirirsiniz?

    Balık baştan kokar misali yasayı tanımayan bir iktidar sisteminiz varsa, şiddetin bu denli yayılması mümkün. Türkiye ve dünya, Orta Doğu koşullarında yakın bir tarihte bizi çok da iyi zamanların beklemediğini, şiddet biçimlerinin çoğalarak ve farklılaşarak süreceğini söylüyor. Hayvana dönük şiddetin bu kadar yaygınlaşmış olmasının işte bu güç ilişkisiyle doğrudan ilişkisi var. Ama aynı zamanda ezilen kategorilere göre kimlik, kişilik öz saygı kaybına neden oluyor. Kişilerin kendine dönük kimlik ve öz saygı kaybı ne yazık ki gücünün yettiği üzerinden şiddeti ona uygulayarak bir tatmin alanına ve öz saygı alanını kaybetmeye de yol açıyor. Bu kategori giderek günümüzde hayvanlara, ağaçlara, bebeklere kadar ilerliyor.

    “ŞİDDETİ HAYATIMIZDA DURDURMANIN YOLU EZİLENLERİN ÖRGÜTLÜ GÜCÜ OLACAKTIR”

    -Şiddetin önüne geçmek için toplumsal muhalefet ne yapmalı?

    Bizim bu şiddet sarmalından çıkmamızın en öncelikli koşulu olarak belki birçoğumuzun aklına toplumsal bilinçlenmeyi arttırmak olduğu söylenebilir ama buraya gelmeden önce şiddetin toplumun nezdinde azalabilmesi için en büyük görev siyasal iktidarlara düşüyor. Siyasal iktidarların sorunları çözme biçimini şiddet araçlarını kullanarak değil demokratik, siyasal araçları kullanarak yürütmesine dair güçlü bir politik basıncın olması gerekiyor. Her şeyden önce esas olarak iktidarların, iktidarlarını yayma ve egemenliği büyütme heveslerinden vazgeçerek toplumun en küçük dokusunu şiddet zehriyle zehirlememesi ve şiddeti tetikleyecek politikalardan kaçınması, ilkesel bir tutum benimseleri gerekiyor.

    Tüm bu şiddet döngüsünün sorunları şiddetli halletme döngüsünü çıkardığı aslında toplumsal ekonomik, kültürel ve ahlaki krizlerin kendisinin çapı. Dolayısıyla bir silsile içerisinde iş yine egemenlik kurmuş silsilenin kendisine düşüyor demek mümkün. Ama hiçbir egemen güç egemenliğini zayıflatacak araçlardan vazgeçmeyeceğine göre ezilen toplulukların, bu birey olur, cins olur, inanç kimliği olur, etnik kimlik olur, düşünsel kimlik olur fark etmez ezilen kategorinin gösterebileceği karşı duruşlarla ancak sağlanabilir gibi görünüyor. Şiddetin hayatımızda durdurmanın yolunun belki de en önemli ezilenlerin egemenler karşısında siyasal araçları da kullanabilecekleri örgütlülük gücünü kullanması olacaktır.

    Ferhat GÜRGEN/DİYARBAKIR

    İLGİLİ HABERLER

    ‘Devletin kullandığı şiddet politikası çok içselleştirildi’ – VİDEO
    >‘Toplumsal faşizme, şiddete karşı en güçlü direnişi kadın hareketi gösteriyor’- VİDEO
    ‘Erkek egemen sistem şiddetin sıradanlaşmasını istiyor’ – VİDEO
    ‘Toplumsal muhalefet, şiddet karşısında bir direnç hattı geliştirmelidir’

     

     

  • Yüksel Genç: Yeşil Sol Parti 2018’i aşan bir sonuç alabilir-VİDEO

    Yüksel Genç: Yeşil Sol Parti 2018’i aşan bir sonuç alabilir-VİDEO

    PİRHA- 14 Mayıs’ta yapılacak seçimlere dair PİRHA’nın sorularını yanıtlayan Sosyo Politik Saha Araştırmaları Merkezi Koordinatörü Yüksel Genç, 14 Mayıs seçimlerinin tarihi bir seçim olduğuna vurgu yaparak, “Millet İttifakı adayı Kılıçdaroğlu’nun HDP’nin tam desteğini almasını sağlayacak süreç sağlıklı örülür ise ilk ilk turda Kılıçdaroğlu seçilir” dedi.

    14 Mayıs’ta yapılacak Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekilliği Genel Seçimi’ne bir aya yakın bir zaman kalırken, alanlar ısınmaya başladı. Partiler aday listelerini Yüksek Seçim Kurulu’na (YSK) sunarken, adaylar şehirlerinde çalışmalarına başladı.

    Cumhurbaşkanlığı seçiminde Kılıçdaroğlu, hem sosyal medya üzerinden hem de alanlarda seçim çalışmasını yürütürken, Emek ve Özgürlük İttifakı da Yeşil Sol Parti ve TİP ile yoluna devam ediyor.

    Sandık güvenliği, ittifakların seçime yansıması, 14 Mayıs’ın sonuçları gibi konulara dair Sosyo Politik Saha Araştırmaları Merkezi Koordinatörü Yüksel Genç, PİRHA’nın sorularını yanıtladı.

    “14 MAYIS BİR KADER SEÇİMİ”

    PİRHA- 14 Mayıs seçiminin tarihsel bir karşılığı var. Birinci yüzyılını geride bırakıyor. Peki ikinci yüzyıla geçişe dair ne gibi emareler var? Bir değişim (yeni anayasa vb.) öngörüyor musunuz?

    Yüksel GENÇ: Türkiye açısından ciddi bir kırılmanın işaret fişeklerini taşıyor. Çünkü bu seçim sıradan yönetim belirleme ve temsilci seçme, hükümet kurmakla ilgili belirlenecek bir bireyleri ya da temsilcileri seçmekle ilgili bir seçim değil. Bu seçim toplumun nasıl bir Türkiye’de yaşamak istediğini ve yaşamak istediği Türkiye’ye nasıl katılacağına dair önemli bir irade bildirimi içeriyor. Dolayısıyla bu seçimler Türkiye’de bir rejim değişikliği, bir rejim oylamasının da bütün unsurlarını taşıyor. Ya insanlar mevcut tek parti Cumhur İttifakı’nın devamını isteyecek cumhuriyetin yeni yüz yılında. Ya insanlar tek partili cumhurbaşkanlığı sisteminin ortaya çıkardığı tahribatları gidermeyi vaat eden ama geçmiş parlamenter sistemin özünü büyük oranda koruyan vaatlerde bulunan yeniden devlet ve toplum kurma düzenine evet diyecek bir tür restorasyon sürecine evet diyecek ve orada yaşayacak, ya da bu toplum yönetilme ve yönetme sürecine katılabileceği daha çoğulcu temel tarihsel sorunlarını çözmüş, geçen yüzyıldan kalmış tüm sorunlarıyla yüzleşmiş ve yeni bir yüzyıla temizlenmiş, aklanmış bir biçimde, dahası temiz bir sayfayla girmeyi oylayacak. Dolayısıyla bütün bu oylamalar içerisinde bir kader seçimi demek pekala mümkün.

    14 Mayıs’ın ardından 15 Mayıs sabahı aslında biz hangi Türkiye’ye uyanacağımızı o sandıktan çıkan sonuçlara göre muhtemelen görmüş olacağız. 14 Mayıs seçimlerinde eğer demokratik cumhuriyeti temsil eden siyasetler meclise yoğun bir biçimde, etkili bir biçimde girerse, karar süreçlerini, anayasal süreçleri, devletin sistemsel ve rejimsel idari değişim süreçlerinde belirleyici rol oynayabilecek biçimde gelebilirse, Türkiye’nin demokratikleşme hikayesinde yeni bir dönemin başlaması ve güçlü demokratikleşme zeminlerine dair toplumun kendi iradesini ele almış olduğu anlamına gelir.

    Yine 14 Mayıs’ın akşamında sandıktan cumhurbaşkanlığı seçimi açısından muhalefetin ortak adayı olan Kılıçdaroğlu çıkar ise kuracak düzenin bir parlamenter düzen olacağı ve yeniden devlet sisteminin kurumsal yapının ve toplumsal düzenin ona göre kurgulanacağı yeni bir dönem olacak demektir. Yok mevcut olana dair irade çıkar ise tek partili cumhurbaşkanlığı sisteminin derinleşerek süren otoriterleşme döneminde merkezileşme ve muhafazakarlaşma daha da belirgin hale gelecek. 14 Mayıs’ın akşamında çıkacak sonuç ne olursa olsun Türkiye’de yeni bir dönem başlayacaktır.

    “50+1 AVANTAJ VE DEZAVANTAJLARIYLA BERABER DEĞERLENDİRİLMELİ”

    -Seçimlerde 50+1 adına kurulmuş ittifaklar söz konusu. Bu ülkenin demokratikleşmesine nasıl yansıması olacak?

    Bu sistem aslına bakarsan bütün siyasetleri ve toplumsal tabanları bir nevi birbirine gebe bırakan, birbirine mecbur bırakan bir sistem olarak karşımıza çıktı. Çünkü yüzde 50+1 çoğunluk elde edebilmek için siyasetlerin birbiriyle çatışan belki de ayrışan tüm yanlarını bir süre için görmezden gelerek ortak iş birliği yapma sorumluluğunu açığa çıkarıyor. Bu durum aynı zamanda Türkiye’yi iki siyasal kutuba bölmekle ilgili bir zeminin de oluşmasına da vesile oluyor. Bir yandan tüm siyasetlere, özellikle de toplumsal tabanı oldukça sınırlı olan siyasetlerin de dikkate alınmasına vesile olurken, diğer yandan Türkiye’yi iki ayrı parçaya bölen görünümünün kendisi Türkiye’de uzun yıllardır ortaya çıkan kutuplaşma ve ayrışmayı da derinleştirebilecek özellikler taşıyor. O yüzden yüzde 50+1 meselesinin avantaj ve dezavantajlarıyla beraber değerlendirmek faydalı olacaktır.

    Türkiye’de böyle oldukça simbiyotik bir ilişkinin kendisiyle, partiler arası ilişkinin kendisiyle seçim sürecine tanıklık etmiş oluyoruz. Belki birbirinden farklı siyasetlerin ortak bazı kulvarlarda bir arada bir şeyler yapabiliyor olması, bu kadar bölünmüş bir toplum için verimli, anlamlı diye düşünülse bile ayrışmayı daha da katılaştırma, keskinleştirme riskinin de olduğunun altını çizmek mühim.

    “BİRLİKTE GÜÇLENMEK ZORUNDALAR

    -50+1’in sonunda ne olur?

    Bir kere mevcut ittifaklar içerisine baktığımızda ve cumhurbaşkanlığı adaylığında ortak adaylık meselelerine baktığımızda hem Cumhur İttifakı’nın hem de Millet İttifakı’nın adayının yüzde 50+1’i bulduğumuzu söylemek çok güç. İttifaklar dışındaki ilişkilere ve siyasal taban hareketlerine ihtiyaç duydukları çok açık. Özellikle bu konuda en büyük blok oya sahip olan ve sonucu değiştirecek nitelikte olan HDP’nin temsil ediyor olması ve HDP’nin bu iki blokta da yer almıyor olması aslında ittifak kuran partilerin HDP’nin oylarına mecbur olma sürecini de birlikte işletmiş oluyor. Aslında bu mecburiyetler silsilesi, pragmatist siyaset açısından, reel siyaset açısından kimi sorunların çözümü, kimi meşruluk alanlarındaki egemen tartışma biçimlerinin dönüşümüne vesile olabilecek yanlar taşısa bile şimdiye kadarki sürecin ne yazık ki daha çok teknik düzende geliştiğini de belirtmek gerekiyor.

    Emek ve Özgürlük İttifakını farklı bir noktadan değerlendirmek gerekiyor. Kürt sorununun çözümünü isteyen Kürtler, emek hareketinin güçlenmesini ve eşit paylaşım arzu eden emekçiler, işçiler, toplumsal cinsiyetçiliğin yıkılmasını isteyen eşitlikçi bir düzenin kadın lehine kurulmasını arzu eden feministler ve kadın hareketi üyeleri, doğanın yaşamın bir parçası olarak toplumsal doğanın dengelenerek yürümesi gerektiğini düşünenlerin yer aldığı bir ses var içerisinde. Daha da büyütmek mümkün. Dikkat edilirse Emek ve Özgürlük İttifakı’nın seçmen skalası insanların dünya görüşleri yani muhafazakar, milliyetçi, dindar, seküler gibi bir ayrışım üzerinden değil Türkiye’nin temel demokratikleşme, eşitlik ve özgürlük problemlerine sirayet eden ve bu konuda talepleri olan seçmen. Dolayısıyla tam bu noktada Emek ve Özgürlük İttifakı’nın diğer iki ittifaktan farklı olarak ittifaklaşmaları zorunlu. O yüzden birlikte güçlenmek zorundalar. Ne yaparlarsa yapsınlar seçmen motivasyonunu güçlendirme zorunluluğuyla ve sorunuyla karşı karşıya olduklarını unutmamaları gerekiyor.

    “KILIÇDAROĞLU KÜRTLER İLE DOĞRU BAĞ KURARSA İLK TURDA SEÇİMİ ALIR”

    -Bu seçimlerde sonuçları açısından ne bekliyorsuz?

    Doğrusu Türkiye için ilginç bir panorama çıkacak. Saha ölçümlerimiz, cumhurbaşkanlığı seçimi açısından kritik bir süreci işaret ediyor. Aslında bakarsanız Millet İttifakı adayı Kılıçdaroğlu’nun HDP’nin tam desteğini almasını sağlayacak süreç sağlıklı örülür ise ilk ilk turda Kılıçdaroğlu seçilir. Henüz Kürt seçmenin bir blog olarak Kılıçdaroğlu’nu desteklemesine dair süreç bir yere varmadı. Kürt seçmenle HDP’nin seçmeniyle Kılıçdaroğlu daha böyle yakın temasa girmiş değil. O seçmene güven veren, o seçmenin sonrası süreç içinde aslında taleplerinin gözetileceği, korunacağı, izleneceği ve gereğinin yapılacağına dair işaretler, söylemler kuran süreç istikrarlı biçimde henüz yürümüyor. Bu iyi bir durum değil. Çünkü HDP seçmeninin bir kısmının hem Cumhur İttifakı hem Millet İttifakı adayı açısından yaklaşımında birbirlerinden farklı olmadığı, Kürt sorununun çözümüne ve Kürtlerin taleplerine dair yaklaşımlarda cesur olamayacakları, geçmiş bagajlarıyla yol alabilecekleri kaygısı henüz duruyor. Bu kaygıyı giderebilmek için seçmen temaslarını Kılıçdaroğlu’nun arttırması gerekiyor. Bu konuda hem sahanın hareketlendiğini ısındığını söylemem zor. Bir aylık süre içerisinde bunu başarabilirlerse HDP seçmeni blok olarak Kılıçdaroğlu’na oy verir hale getirebilir iseler seçim ilk turda bitebilir.

    “YEŞİL SOL PARTİ HDP’NİN 2018’DE ALMIŞ OLDUĞU OYUN ÜSTÜNE ÇIKABİLİR”

    -Yeşil Sol Parti açısından seçimlerden ne bekliyorsunuz, sahadan gözleminiz nedir?

    Emek ve Özgürlük İttifakı’nın en büyük gücü içindeki en büyük güç HDP yerine seçime girecek olan Yeşil Sol Parti görünüyor. Yeşil Sol Parti HDP’nin seçmen kitlesinin büyük bir kısmını kendisine konsolide edebilme gücüne ve potansiyeline sahip. Bizim yaptığımız saha araştırmaları da HDP seçmeninin neredeyse yüzde 90’a yakınının, HDP kapatılır ise zaten seçimde HDP’nin işaret ettiği siyaset olan Yeşil Sol Parti’ye oy vereceğini belirtmiş olması, bu konudaki blok tutumu, kararlı tutum da gösterir. Kaldı ki Yeşil Sol Parti’ye oy verecek olan seçmen tabanı, 90’lı yıllardan bu yana çok sayıda partilerinin kapatılmış olmasından kaynaklı olarak tecrübeli, deneyimli ve bu deneyime istinaden çok hızlı bir biçimde işaret edilmiş siyasete oy verme yeteneğine sahip bir siyaset. Bu konuda sahada çok fazla sorun çıkmayacaktır. Buradaki mesele Yeşil Sol Parti’nin kendisini seçmen nezdinde daha motive edici, hedef seçmenin daha firesiz bir biçimde yansımasını sağlayacak süreçleri sağlıklı kurması, aday profilinden söylem skalasına kadar süreci yönetmeye ve vaat diline kadar bir bütün seçim sürecini sağlıklı yürütebilirseler HDP’nin 2018’de almış olduğu oyun üstüne çıkabilirler. Ama bunun hızlı bir biçimde yükselme trendi taşıdığını, son bir ayın çok kıymetli olduğunu aday ilanları ve aday ilanları ardından ortaya çıkacak mobilizasyonla hareketliliğin seçmende yaratacağı motivasyonun bu ivmeyi yukarıya hızla daha yüksek biçimde taşıyacağını söyleyebilirim.

    Buna bağlı olarak şunu da söylemek gerekiyor. Meclis çoğunluğunun hem Cumhur İttifakı’nı temsil eden parti hem Millet İttifakı’nı temsil eden partiler arasında yakın olacağını tahmin ediyoruz şu aşamada görüşmelerimizle. Ve her ikisinin de yasama görevini yaparken özellikle yasal değişiklikler ve kimi idari değişiklikler konusunda ülkenin vizyonunu, anayasal düzeni ve yeniden yapılanmasını belirleyecek düzenlemeler konusunda, her iki siyaset de -eğer beklenen ve olunan biçimde süreç yürür ise-Emek ve Özgürlük İttifakı’nın temsilcileriyle yol almak zorunda kalacaklar. Bu yüzden seçim sonrası meclise Yeşil Sol Parti güçlü ve çok sayıda temsilciyle gelebilir ise demokratikleşme ve temel sorunlarının çözüldüğü yeni bir toplumsal sözleşmenin demokratikleşme lehine yeniden ele alınacağı bir meclis dönemini karşılayacağımızı söylemek mümkün.

    “SANDIK GÜVENLİĞİNİ SAĞLAYACAK ÖNLEMLER ALINMALI”

    -Sandık güvenliği bir diğer önemli konulardan biri. Bu konuda ne dersiniz?

    Seçim sürecinin kendisi önemli olmakla birlikte sandık sürecinin en az saha ve seçmen yoğunluğu kadar önemli olduğunu bize gösteren deneyimler yaşandı. Türkiye’de çok uzun süredir özellikle de 2015 sonrası seçimlerde daha yüksek perdeden sandık sürecinin güvenilir yürümediğine dair tartışmalar sayım sürecinin güvenilir ve şeffaf yürümediğine dönük tartışmalar yürüyor ne yazık ki.

    Bu konuda bu kadar kadersel bir seçim yaşandığı bir zaman diliminde bu konunun her şeyden önemli olduğunu, sandık güvenliğinin siyasi partiler nezdinde ciddi anlamda sağlanması gerektiği, sandık güvenliği dışında sandıktan çıkan oyların doğru tasnifinin, doğru duyurusunun, doğru hesaplanmasının sağlanması sürecinin özellikle muhalefet siyaseti yürüten partiler nezdinde oldukça ciddiye alınması gerektiğini düşünüyorum.

    Muhalefet yeni yöntemler geliştirmek durumunda. Aksi halde sandık güvenliği ,seçim güvenliği şaibesinin bu seçimlerde, çok fazla dile gelme olasılığı olur. Özellikle iktidarın el değiştirmesi halinde bu dönemden, çıkar devşirenler, bu siyasi anlayışın kendisi etrafında gelecek kurgusu olanların oldukça şiddetli ya da bazı farklı yönelimlerinin olması pekala mümkün. Dijital yönelimlerin güvenlik yönelimlerin olması ve zaafların olması pekala mümkün. Bütün bunların önlenebilmesi, sandık sürecinin iyi yönetilebilmesi, saha sürecinin en az saha sürecinde seçmenin konsolidasyonunu sağlayacağımız kadar önemli. Hatta giderek çok daha önemli bir hal alıyor. Onu da söylemek durumundayız.”

    Diren KESER/PİRHA

  • Araştırmacı Yüksel Genç: Yeşil Sol Parti 100 vekil çıkarabilir

    Araştırmacı Yüksel Genç: Yeşil Sol Parti 100 vekil çıkarabilir

    PİRHA- Sosyo Politik Saha Araştırma Merkezi Koordinatörü Yüksel Genç, HDP’nin kapatılması durumunda bu geleneğin geçmiş deneyimine dayanarak HDP’nin işaret ettiği Yeşil Sol Parti’ye oy vermeye hazır olduğuna dikkat çekti. Genç, “Yeşil Sol Parti’nin yüz vekil talebi, vaadi oldukça gerçekçidir. Saha çalışmalarında bölgede Yeşil Sol Parti’nin oylarının ortalama dört puan, Türkiye genelinde ise 2-3 puan arttığını gözlemliyoruz” dedi.

    Sosyo Politik Saha Araştırma Merkezi Koordinatörü Yüksel Genç, Yeni Yaşam gazetesinin sorularını yanıtladı.

    Maraş ve Hatay merkezli depremin sadece fayları kırmadığını aktaran Yüksel Genç, “Türkiye’de siyaseten de bir alanın kırılmasına, yeni bir dönemin başlamasına neden oldu. Depremde sadece evleri yıkılmadı, devlet mekanizması ile yeni bir sorgu alanı oluştu. Bu kırılmanın içerisinde neyin filizleneceği, neyin yol alacağını beraber seçim ve seçim sonrası göreceğiz. Deprem AKP aleyhine bir alan oluştururken toplumsal dayanışma içerisinde muhalefetin yer alma biçimi, seçmene muhalefeti yeniden değerlendirme alanı açtı. İktidar süreci yönetemeyince, HDP başta olmak üzere muhalefet, toplumsal kolektif ile ilgi gösterme biçimi seçmende yeni bir algının kurulmasına vesile oldu” dedi.

    “TABANA UYUMLU ADAY BELİRLENMELİ

    HDP’nin mevcut durumu ile en güçlü siyasi parti konumunda olduğunu vurgulayan Yüksel Genç, “HDP bu süreçten sonra tabana uyumlu aday belirleme sürecine dikkat etmelidir. Tabanla ilişkili, uyumlu adaylarla beslemesi oldukça faydalı olacaktır. İttifak içi tartışmalar tabana iyi anlatılabilmelidir” değerlendirmesinde bulundu.

    “YEŞİL SOL PARTİ, YÜZDE 15’İN ÜSTÜNE ÇIKABİLİR”

    HDP’nin kapatılması durumunda bu geleneğin geçmiş deneyimine dayanarak HDP’nin işaret ettiği Yeşil Sol Parti’ye oy vermeye hazır olduğuna dikkat çeken Yüksel Genç, şunları ifade etti:

    “Yeşil Sol Parti 2018’in altına düşmeyecektir. Bunun üzerine dört ya da beş puan ekleme olasılığı halen yüksektir. Yeşil Sol Parti’nin yüz vekil talebi, vaadi oldukça gerçekçidir. Saha çalışmalarında bölgede Yeşil Sol Parti’nin oylarının ortalama dört puan, Türkiye genelinde ise 2-3 puan arttığını gözlemliyoruz. Bu artışlarla beraber gizli seçmenlerle birlikte artması elbette mümkün. Aynı zamanda interaktif, özne bir siyaset süreci yürütmezse seçim sürecinde 2018’deki verileri elde edemeyebilir. Bu süreçlerde siyasetçiler tabanını çantada keklik görme yerine tabanlarını da siyasetin değişme taleplerinin bir parçası haline getirme biçimde hareket etmelidir.”

    (HABER MERKEZİ)

     

  • ‘Türkiye’nin en büyük sorunu milliyetçiliğe saplanıp kaldı’-VİDEO

    ‘Türkiye’nin en büyük sorunu milliyetçiliğe saplanıp kaldı’-VİDEO

    PİRHA- HDP’nin düzenlediği Demokratik Cumhuriyet Konferansı, “Nasıl bir gelecek, nasıl bir cumhuriyet” başlıklı oturum yapıldı. “Kadınlar ne istiyor?”, “Emekçiler ne istiyor?”, “Aleviler ne istiyor?”, “Kürtler ne istiyor?” başlıklarında sunumlar yapıldı. 

    Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) İstanbul Cem Karaca Kültür Merkezi’nde düzenlediği Demokratik Cumhuriyet Konferansı devam ediyor. Konferans, ikinci gününde “Nasıl bir gelecek, nasıl bir cumhuriyet?” başlıklı üçüncü oturumla devam ediyor.

    Onur Hamzaoğlu’nun moderatörlüğünü üstlendiği oturumda, Yüksel Genç “Kadınlar ne istiyor?”, Aslı Odman “Emekçiler ne istiyor”, Mustafa Aslan “Aleviler ne istiyor?”, Tayip Temel “Kürtler ne istiyor?” başlıklarında sunum yapıyor.

    GENÇ: ERKEKLİK İTTİFAKINDAN VAZGEÇMEK GEREKİR

    Sosyo Politik Saha Araştırmaları Merkezi Koordinatörü Yüksel Genç, “Kadınlar ne istiyor?” başlıklı sunumunda “Demokratik cumhuriyet için toplumsal cinsiyetçilik rejimi ile yüzleşmek şart” dedi.

    Genç şunlar ifade etti:

    “Türkiye’deki resmi ideoloji hem milliyetçi hem muhafazakar hem de militarizm çerçevesinde inşa edildi. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan beri toplumsal cinsiyet rejimini hiç konuşmadı. Rejim açısından toplumsal cinsiyet rejim militarizmin güçlendirilmesinde ana motor olarak günümüze kadar geldi. Devletten doğru kurulmuş toplumsal modeli sorgulamak lazım. Milliyetçi, muhafazakar, militarist, dinci yoldan tersi istikamette gitmeliyiz. Kadın özgürlükçü yerden sistemin dayanaklarını kurmalıyız. Demokratik cumhuriyet ve kadın ilişkisini nasıl oluşturacağız?
    Kadının kendi özgünlükleri ile beraber toplumsal tabaka içinde dönüştürücü güç olduğunu sağlamak gerek. Demokratik cumhuriyet için toplumsal cinsiyetçilik rejimi ile yüzleşmek şart.
    Türkiye Cumhuriyeti çok güçlü bir patriarkal rejim inşa etmiş durumda. Kadın özgürlükçü bir toplumun kendine yer bulabildiği bir rejimin demokratik cumhuriyetin ideal yapısı olduğunu belirtmek gerek. Kadın mücadeleleri her bölgede kendine has özellikler taşıyor. İnsan eliyle inşa edilenler yine insan eliyle yıkılabilir, değiştirilebilir.
    Cumhuriyet demokratikleşecekse erkeklik ittifakından vazgeçmek gerekiyor. Kadına dönük işlenen suçlar karşısında her türlü meşrulaştırıcı söylem ve edimlerin sonlanması gerekiyor. Kadının aile içerisinde tariflendiği bir yerden çıkarak işe başlamalıyız. Toplumsal cinsiyet rejiminin yıkıldığı bir dünya meselesini hep birlikte düşünmeliyiz.”

    ODMAN: UZUN ÇALIŞMAYA BAĞLI KALP KRİZİ, BEYİN KANAMASI GEÇİRİP ÖLEN İŞÇİLER VAR

    Akademisyen Aslı Odman, “Emekçiler ne istiyor?” başlığında bir konuşma yaptı. Odman, “Buz dağının ucunu gösterebiliyoruz. Günde beş işçi ölüyorsa onun en az beş misli çalışırken meslek hastalıklardan ölüyor. Uzun çalışmaya bağlı kalp krizi, beyin kanaması geçirip ölenler var. Çalıştığı ortamdaki tozdan, kimyasallardan hastalanıp ölenler var. Kimse bunları dile getirmiyor. Acı da kardeşliğimiz en büyük gücümüzdür. Ciddi bir gıda krizinin içindeyiz. İşçi hanelerinin gıdaya erişememesi, köylü hanelerinin ürünlerini çöpe atmasına dikkat çekilmeli” dedi.

    ASLAN: ALEVİLERİN SORUNLARINI HERKESİN SAHİPLENMESİ GEREKİR

    Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Genel Başkanı Mustafa Aslan, “Aleviler ne istiyor?” başlıklı konuşmasında, “Bu ülkede Aleviler ne istediğini örgütlü yapılarıyla beraber her fırsatta dile getiriyor. Aleviler, cumhuriyetin ilk yüzyılında sürekli yok sayılan, inkar edilen, asimile edilen, katledilen bir süreç yaşadı” dedi.

    Sistemin Alevilerin örgütlü mücadelesine kulak tıkadığını belirten Aslan şöyle devam etti:

    “Aleviler hep bir güvenlik problemi olarak görüldü. Alevilerin bu ülkede yaşamsal anlamda bir güvenlik sorunu vardı. Aleviler her zaman “Bizi tarif etmekten, tanımlamaktan vazgeçin. Bizi biz olduğumuz gibi kabul edin” dedi. Devlet, Alevilere hep bir elbise biçti. Devletin Alevilik ile ilgili bir sorunu var. Sayısal olarak azalmış olabilir ama inanç bu topraklarda filizlenmeye devam ediyor. Torba yasa ve cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kuruldu. Aleviliği yok edemeyen sistem devletin içine alarak yok etmeye çalışıyor. Aleviler sınıf siyasetinin, Kürt özgürlük hareketinin bir öznesidir. Demokratik bir cumhuriyette birlikte yaşamı savunuyorsak bunu konuşmak gerek. Herkes sadece kendisini öne çıkarırsa mücadelenin bir ayağı sakat kalacak. Alevilerin taleplerine yeterince ses çıkarılmadı. Ya da Aleviler kendisini yeterince anlatamadı. Kürt’ün acısını içselleştiremedik. Alevinin inançsal olarak yaşadığı acıyı paylaşamadık. Sistemin tekçi anlayışına karşı biz ne yaptık? Birbirimizin elinden ne kadar tuttuk? Söz konusu inanç olunca bu ülkede demokrasiden bahseden bizler bu topraklarda yaşayan onlarca inanca karşı yeterince söz kurmadığımızı düşünüyorum. Aynı acıları bir kez daha yaşamamak adına geçmişte eksik bıraktığımız noktaları görerek, birbirimize güç katarak yol almalıyız. Demokratik cumhuriyetin oluşması için Alevilerin sorununu herkesin sahiplenmesi gerekiyor.

    TEMEL: TÜRKİYE’NİN EN BÜYÜK SORUNU MİLLİYETÇİLİĞE SAPLANIP KALMIŞ!

    Gazeteci-Siyasetçi Tayip Temel ise “Kürtler ne istiyor?” başlıklı sunumunda “Kürtler mücadele ederken bir el açma, isteme, dileme halinde değiller. İnkar edilen, yok sayılan ve bunun bir toplum düşüncesine yönelmesine rağmen ısrarla kendi varlıklarını ispatlama mücadelesi yürüttüler. Kürtler bu mücadeleyi verirken ‘Toplumsal demokratik inşa sürecini sonraya bırakalım’ demediler” diye konuştu.

    Temel, konuşmasını şöyle sürdürdü:

    “Yaygınca kışkırtılmış, milliyetçiliğe dayanan “Türkiye’yi demokratikleştirmek Kürtlerin işi mi?” gibi taraftar bulmaya çalışan bir anlayış var. Ortadoğu’nun neredeyse en büyük sorunu körü körüne milliyetçiliğe saplanıp kalmış. Türkiye demokratikleşmeden Kürt sorunu çözülemez. Kürt sorununa çözüm bulunmazsa da demokratik bir cumhuriyet oluşamaz. İlk kez Kürt halkının talepleri ile Türkiye toplumunun talepleri birleşmiştir. Mücadele etmezsek kimse ne Kürt’e ne Türk’e demokrasiyi altın tepside sunar.
    “Kürt’ü inkâr, Kürt’ü imha” anlayışı değişmiyor. Bütün çözüm denemeleri tasfiye aracına dönüşmüştür. Klasik iktidar ve rejimler yenilmiştir.
    Bu sefer kazanabiliriz. Toplum devrime ve değişime hazır. Kürt varlığının tanınması gerekiyor. İnkârın son bulması için varlığın kabul edilmesi gerekiyor. Ana dilin tanınması gerekiyor. Tutuklulukların son bulması gerek. Savaş siyaseti sona ermeli. Diyalog sağlanmalı. Siyaset yapabilmenin olanakları sağlanmalı. Kürtler mücadeleye, inşaya, zafere çağırıyor.”

    PİRHA/İSTANBUL

  • Hüseyin Mat: Cumhuriyet’in birinci yüz yılında başımıza gelmeyen kalmadı-VİDEO

    Hüseyin Mat: Cumhuriyet’in birinci yüz yılında başımıza gelmeyen kalmadı-VİDEO

    PİRHA-Demokrasi İçin Birlik tarafından gerçekleştirilen Savaşa Karşı Hayat Konferansı’nda konuşan Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) Eşit Başkanı Hüseyin Mat, “Cumhuriyet’in birinci yüz yılında başımıza gelmeyen kalmadı. Karşıya baktığımızda şeriatçı, gerici, faşist olarak nitelendirdiğimiz devlet ideolojisini görüyoruz, biliyoruz. Ama aynı mahallede mücadele ettiğimiz kesimlerin de Alevileri hala tam olarak anladıklarını düşünmüyorum. Kemalist rejimden çok çektik. Siyasal İslam’dan da çok çekiyoruz. Acılarımız katmerleşerek devam ediyor” dedi.

    Savaşa Karşı Hayat Konferansı, Demokrasi İçin Birlik’in çağrısıyla İstanbul Şişli’deki Nazım Hikmet Kültür ve Sanat Evi’nde düzenlendi. AABK Eşit Başkanı Hüseyin Mat da konferansın son konuşmacısı olarak sunumunu yaptı.

    “TÜRKİYE, MİLLİYETÇİ, GÜVENLİKÇİ SÖYLEME TESLİM OLDU”

    “Fay hatlarını etkisizleştirmek” başlıklı bir sunum yapan Diyarbakır/Sosyopolitik Saha Araştırmaları Merkezi Koordinatörü Yüksel Genç, “2013-2015 barış süreci, kamuoyu önünde yarı-açık şekilde işlese de sivil toplumun katılımı söz konusu değildi. Bu süreçte devleti oluşturan güçler (Ergenekon, Fettullahçı Yapı vb.) arasında kimi çözülmelerin yaşandığına da tanık olduk. 2015’ten bugüne Türkiye, inisiyatifini yer yer kaybetti; milliyetçi, güvenlikçi söyleme teslim oldu. Kürt halkı, 1990’lardaki algıdan bambaşka bir yere geldi. Bağımsızlık ile sorun çözülür diyenler %3’ten %12’ye yükseldi. Eşit yurttaşlık artık en güçlü çözüm değil” diye konuştu.

    “MÜLTECİLİK BİR HAKTIR”

    İHD İstanbul Şubesi Başkanı Avukat Gülseren Yoleri “Savaş, göç ve mültecilik” başlıklı sunumunda şu ifadeleri kullandı:

    “Bu sorunların ilave tedbirler ile çözülemeyeceği ortada. Bütün ülkeler mültecilerin sınırlarından içeriye girmesi konusunda kesinlikle kapalı sınır politikası ama mültecilerin ülkelerinden çıkması konusunda açık sınır politikası izliyor. Türkiye mültecileri kabul etti ama hemen ardından Avrupa ile pazarlığa girişti. Mültecileri akın akın Edirne’ye gönderdi ve dünyaya mesaj verdi. Mültecilik bir hak. Geri itme denilen bir kavram var. Bunu yalnız Türkiye değil Yunanistan da mültecileri Türkiye’ye geri iterek yapıyor. Türkiye, Suriye sınırını kapattığından bu yana sınırda 500 kişi öldürüldü. Diğer taraftan mülteciler Van üzerinden ülkeye giriş yapmaya çalışıyorlar. Burada her gün geri itme uygulamasından dolayı pek çok hak ihlali yaşanmakta. Bütün dünyada sınırların güçlendirildiğini görüyoruz. Yabancılara ayrımcı politikaların uygulandığı söz konusu.

    “TÜRKİYE, DÜNYADAKİ EN BÜYÜK 12. SİLAH İHRACATÇISI”

    “Mermi değil ekmek” başlıklı sunum yapan Dr. Mert Büyükkarabacak ise şunları kaydetti:

    “Savaş sermaye açısından yaşam, işçiler açısından yıkım üretmekte, yoksulluğu derinleştirmektedir. Türkiye işçi sınıfının Türkiye tarihinde en çok yoksullaşması, 2015 ve sonrasındaki momenttir. 2023 bütçesi, “Savaş makinası” olarak adlandırılabilir. 203 bütçesi, savaş makinesinin finansmanını sağlıyor. Milli gelirin 1/4’ü olması beklenen bütçenin %10’u savaş harcamalarına ayrılmış durumda. 2023 bütçesinden savaşa, sosyal yardımların iki katı bütçe ayrılıyor. 2023 bütçesi bu nedenle de savaş makinasının finansmanıdır. 2023 bütçe harcamalarının yaklaşık %10’u savaş harcamaları için ayrılmış durumda. Bu büyüklük Türkiye’nin bir savaş makinesi beslediğini açıkça ortaya koyuyor. Türkiye dünyanın en çok savunma ve silahlanma harcaması yapan 16. ülkesi. Türkiye, %0.9’luk payı ile dünyadaki en büyük 12. silah ihracatçısı haline gelmiştir. Savaş politikaları işçi sınıfını her gün daha da yoksullaştırmakta. Milli gelirden işçilerin aldığı pay, yani reel ücretler, son üç yılda %3.8, son bir yılda ise %8.8 geriledi.”

    “EKOLOJİ MÜCADELESİ ANTİ-MİLİTER OLMALIDIR”

    “Savaşların Hayatımıza Yansımaları” başlıklı panelde Sevtap Akdağ moderatör; Ayhan Çelik, Abdülmecit Yılmaz, Şükran Kablan Yeşil, Atalay Göçer ile Özgül Saki de konuşmacı olarak yer aldı.

    İklim Adaleti Koalisyonu’ndan Ayhan Çelik, konuşmasında “Ekolojik mücadele ile savaş karşıtlığı arasında çok önemli bir kesişim var. Savaş bütün varlıkları yok ediyor. Ülke olarak düşündüğümüzde Pentagon, ürettiği toplam emisyon ile dünyada 47. sırada yer alıyor. Ekoloji mücadelesi anti-militer, enternasyonal karakterde olmalıdır. Dünyada çok önemli gelişmeler var. Doğanın kendi haklarının olması öne çıkartılıyor. İklim adaleti kavramı var. Doğaya karşı sürdürülen her türlü adaletsizliğe karşı önemli bir kavram. Sur’da yaşayan insanlar tarımla uğraşıyorlardı, insanlar Sur’dan gitmek zorunda kalınca Hevsel Bahçeleri de boş kaldı ve endüstriyel tarıma açıldı” ifadelerini kullandı.

    “SAVAŞLAR İNSANLIĞA YIKIM GETİRİYOR”

    Engelsiz Bileşenler Federasyonu’ndan Abdülmecit Yılmaz, “Savaş koşullarında o savaşları çıkartanlar hep ölüm sayısının öne çıkartarak övünüyorlar, bakın kaç kişiyi öldürdük diye fakat bu savaşlarda yaralana ve engelli kalan vatandaşların rakamlarını açıklamıyorlar. Türkiye’de çeşitli açıklamalarla engelle verisi açıklanıyor fakat Savaş sonrası kaç engelli olduğu verisi açıklanmıyor. Savaş yokken haklarını özgürce kullanamayan engelli bireyleri savaşta kimse hatırlamıyor. Savaş kayıplarında kaç insanın engelli kaldığında dair bir veri yok.  Mayınlar meselesi; kırsal kesimde devlet tarafından yerleştirilen mayınlar nedeniyle insan hayatları mahvolabilir. Elimizde bu konuda sağlıklı veriler yok. Savaşlar insanlığa sadece yıkım getiriyor.”

    “CUMHURİYET’İN BİRİNCİ YÜZ YILINDA BAŞIMIZA GELMEYEN KALMADI

    Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) Eşit Başkanı Hüseyin Mat ise “Fay hatlarını etkisizleştirmek” başlıklı bir sunum yaptı. Konuşmasına Alevilerin Almanya’nın Berlin Eyaleti’nde kamu tüzel kişiliği kazandığını duyurarak başlayan Mat, şunları söyledi:

    “Dün Berlin Eyaleti onayıyla kamu tüzel kişiliği kazandık. Burada ne kadar asimilasyona, katliamlara maruz kalsak da Almanya’da Alevilerin mücadelesiyle haklarımıza kavuştuk. Bu tabi Alman devletinin bir lütfu değil. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin de Anayasasında din ve vicdan özgürlüğü vardır ama bir türlü işletilememiştir bu. Cumhuriyet’in birinci yüz yılında başımıza gelmeyen kalmadı. Karşıya baktığımızda şeriatçı, gerici, faşist olarak nitelendirdiğimiz devlet ideolojisini görüyoruz, biliyoruz. Ama aynı mahallede mücadele ettiğimiz kesimlerin de Alevileri hala tam olarak anladıklarını düşünmüyorum. Kemalist rejimden çok çektik. Siyasal İslam’dan da çok çekiyoruz. Acılarımız katmerleşerek devam ediyor.

    “ALEVİLER AÇISINDAN EN KUTSAL OLAN YAŞAM HAKKIDIR”

    Sol, sosyalist mücadelede Alevilerin katkısı çoktur. Gezi direnişinde hayatını kaybedenlerin çoğunun Alevi olduğuna veya sokağa çıkanların büyük kısmının Alevi olduğuna dikkat çekmek gerekiyor. Türkiye’de eğer biraz demokrasi kırıntısı kalmışsa bunun en önemli nedenlerinden biri Anadolu’daki Aleviliktir. Biz yalnız Alevilerin hak mücadelesini değil Kürtlerin özgürlük mücadelesini de, HES’lere karşı doğa mücadelesini de, madenlerde ölen işçilerin de mücadelesini veriyoruz. Kendi aramızda da artık bazı şeyleri açıkça konuşmak gerekiyor. Türkiye’nin kurtuluşu Türkiye halklarının kendi ellerindedir. Aleviler açısından en kutsal şey yaşam hakkıdır. Bizim nazarımızda hiçbir tanrı, peygamber, vatan, millet, bayrağın kıymeti yoktur. Kutsal olan yaşamdır.”

    PİRHA / İSTANBUL