Etiket: yusuf baran beyi

  • Yusuf Baran Beyi: Toplumsal barış için, devlet Dersim Katliamı ile yüzleşmeli!

    Yusuf Baran Beyi: Toplumsal barış için, devlet Dersim Katliamı ile yüzleşmeli!

    PİRHA- Eğitimci-yazar Yusuf Baran Beyi, Dersim Katliamı gibi geçmişte yaşanan kitlesel travmalarla yüzleşmek, yalnızca mağdurlar açısından değil; demokratik toplum düzeni açısından da önemli olduğunu vurgulayarak, toplumsal barışın güçlenebilmesi için, devletin geçmişteki ağır uygulamalarla dürüst biçimde hesaplaşması, mağduriyetleri tanıması ve sembolik ya da hukukî adımlar atması gerektiğini belirtti.

    Bu bağlamda Dersim Katliamı da tarihsel hafızanın önemli başlıklarından biri olmaya devam etmektedir. Hakikat, adalet ve toplumsal onarım talepleri, gelecek kuşaklara uzanan bir sorumluluk alanı olarak varlığını sürdürmektedir.

    Dersim’de 1937–38 yıllarında yürütülen askerî harekât, binlerce insanın öldürüldüğü, on binlerce kişinin sürgün edildiği bir yıkıma yol açtı. Geçen 89 yıla karşın katliama dair arşivler paylaşılmazken, idam edilen Seyit Rıza ve arkadaşlarının mezar yerlerinin nerede olduğu açıklanmıyor.

    Eğitimci-yazar Yusuf Baran Beyi ile, Dersim Katliamı’na giden yolu ve sonrasını konuştuk.

    “SERT MERKEZİLEŞME POLİTİKALARININ BİR UZANTISI”

    PİRHA: 4.Mayıs 1937’de Dersim katliamı kararı alınmadan önceki Dersim’den söz eder misiniz?

    Yusuf Baran Beyi: Dersim 1937-1938 olaylarını doğru biçimde değerlendirebilmek için meseleyi yalnızca Cumhuriyet dönemiyle sınırlı ele almak yeterli değildir. Konunun tarihsel arka planı, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan devlet-toplum ilişkileri çerçevesinde ele alınmalıdır. Zira merkezî devlet yapısının Dersim coğrafyasına yönelik yaklaşımı, uzun yıllar boyunca güvenlik merkezli ve mesafeli bir karakter taşımıştır. Osmanlı döneminde bu mesafe daha çok inanç farklılıkları üzerinden şekillenirken, Cumhuriyet döneminde ulus-devlet inşası politikaları doğrultusunda yeni bir içerik kazanmıştır.

    Bu nedenle Dersim meselesi, yalnızca belirli bir tarihte alınmış askerî bir karar olarak değil; Anadolu ve Mezopotamya coğrafyasında farklı toplumsal gruplara yönelik uygulanan sert merkezileşme politikalarının bir uzantısı olarak değerlendirilmelidir.

    “M.KEMAL’İN İRADESİ DIŞINDA HİÇBİR KARAR ALINMADI”

    -Dersim Katliam kararının altında kimlerin imzası vardı?

    Yusuf Baran Beyi: Dersim katliamına yönelik 4 Mayıs 1937 tarihli Bakanlar Kurulu kararı, dönemin Cumhuriyet yönetimi tarafından alınmıştır. Kararın altında Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’ün imzası başta olmak üzere, Başbakan İsmet İnönü ve ilgili bakanların imzaları bulunmaktadır. Dolayısıyla bu sürecin yalnızca bazı hükümet üyelerine yüklenmesi, tarihsel gerçeklikle tam olarak örtüşmemektedir.

    Kamuoyunda zaman zaman dile getirilen, “Mustafa Kemal hastaydı, olaylardan habersizdi; bütün sorumluluk Celal Bayar ve çevresine aittir” şeklindeki yorumlar, tartışmalı ve eksik değerlendirmelerdir. Çünkü devlet arşivlerinde yer alan belgeler, Dersim sürecinin en üst düzeyde takip edildiğini göstermektedir. Ayrıca 1 Kasım 1938 tarihinde Dersim’de yürütülen operasyonlara ilişkin, M.Kemal’in Meclise tebrik mesajı gönderdiğine dair belgelerin ortaya çıktığı bilinmektedir. Kısacası o dönemde M.Kemal’in iradesi dışında hiçbir kararın alındığı görülmemiştir.

    “HOMOJEN ULUS YARATILMAK İSTENDİ”

    -Dersim harekâtının gerekçesi neydi?

    Yusuf Baran Beyi: Resmî söylemde harekâtın gerekçesi olarak “isyan”, “vergi vermeme”, “askere gitmeme” ve “devlet otoritesinin kurulamaması” gibi nedenler ileri sürülmüştür. Ancak çok sayıda araştırmacı, tarihçi ve tanıklık kaynağına göre meselenin temelinde yalnızca güvenlik sorunu değil; Dersim toplumunun Kürt kimliği, Alevi/Kızılbaş inancı ve özerk toplumsal yapısı yer almaktadır. Bu yönüyle Dersim harekâtı, Cumhuriyet’in homojen ulus yaratma politikalarının sert tezahürlerinden biri olarak yorumlanmaktadır.

    “SOYKIRIM NİTELİĞİ TAŞIYAN BİR SÜREÇ”

    -Dersim katliamı sırasında uygulanan öldürme yöntemleri hangi boyutta uygulanmıştır?

    Yusuf Baran Beyi: Dersim 1937-1938 harekâtı, dönemin Cumhuriyet yönetiminin aldığı siyasî kararlar doğrultusunda, devletin merkezî otoritesi ve tüm askerî imkânları kullanılarak uygulanmıştır. Operasyon, yalnızca belirli bir askerî birlik tarafından değil; kara kuvvetleri, hava unsurları, jandarma teşkilatı ve idarî mekanizmaların eşgüdümüyle yürütülmüştür. Bu devasa güç tahkimi, spontane bir olayı bastırma biçimini aşıyor.

    Uygulanan yöntemlere ilişkin tanıklıklar, resmî belgeler ve sonraki dönem araştırmaları, olayların sıradan bir güvenlik operasyonunun ötesine geçtiğini göstermektedir. Sivillerin hedef alındığı, köylerin boşaltıldığı, zorunlu göçlerin yaşandığı ve kitlesel ölümlerin meydana geldiği yönünde çok sayıda anlatım bulunmaktadır. Bu nedenle bazı siyaset bilimciler, hukukçular ve tarihçiler Dersim’de yaşananları “katliam”, “etnik temizlik” ya da “soykırım niteliği taşıyan bir süreç” olarak değerlendirmektedir.

    “ORDU ZEHİRLİ GAZ KULLANDI”

    -Katliamın yöntemleri hakkında hangi iddialar ve tanıklıklar bulunmaktadır?

    Yusuf Baran Beyi: Dersim Katliamına ilişkin sözlü tarih anlatıları, hayatta kalan tanıkların beyanları ve dönemin bazı askerî personelinin aktarımları, son derece ağır insan hakları ihlallerine işaret etmektedir. Bu anlatımlarda insanların toplu halde öldürüldüğü, bazı bölgelerde yakılarak imha edildiği, kitlesel olarak makineli tüfeklerle tarandığı ve uçurumlardan atıldığı yönünde ifadeler yer almaktadır.

    Ayrıca son yıllarda gündeme gelen bazı belge ve tanıklıklarda, harekât sırasında kimyasal veya zehirli gaz kullanıldığı iddiaları da bulunmaktadır. Bu husus tarihçiler arasında hâlen tartışmalı olmakla birlikte, Dersim hafızasında derin iz bırakan anlatılar arasında yer almaktadır.

    Bölgede sorumluluk üstlenen, önemli yetkililerinden olan İ.Sabri Çağlayangil bakın ne diyor: “Ordu zehirli gaz kullandı. Mağaraların kapısının içerisinden bunları fare gibi zehirledi. Ve yediden yetmişe o Dersim Kürtlerini kestiler. Kanlı bir harekât oldu. Dersim davası da bitti. Hükümet otoritesi de köye ve Dersim’e girdi.”

    Bu ifade aynı zaman devletin dili ve itirafıdır. Başka da söz söylemenin, ispat için belge-bulgu aramanın gereği yoktur. Tanıkların Munzur ve Harçik çaylarının cesetlerle dolduğunu, suların kan rengine büründüğünü anlatmaları, olayların bölgesel bellekte ne denli travmatik bir yere sahip olduğunu göstermektedir.

    “DERSİM ‘İDARİ’ BİR SORUN DEĞİLDİ”

    -Dersim raporları ve devlet yöneticilerinin yaklaşımı neyi göstermektedir?

    Yusuf Baran Beyi: Dersim’e ilişkin devlet raporları, dönemin yönetici elitinin bölgeye bakış açısını anlamak açısından son derece önemlidir. Bu raporlarda Dersim çoğu zaman “çözülmesi gereken bir mesele”, “ıslah edilmesi gereken bir alan” ya da “devlet otoritesine bağlanması gereken sorunlu bölge” olarak tanımlanmış olsa da aslında devlet katında Dersim ahalisinin varlığı; “Çıbanbaşı”, “kökünden sökülüp atılması”  gibi yok edilmesi “temizlenmesi” gerektiren “marazi” bir yer olarak tasavvur edilmiştir.

    Mustafa Kemal Atatürk’e atfedilen ve kamuoyunda sıkça aktarılan şu ifade, bu yaklaşımın sertliğini göstermesi bakımından dikkat çekicidir:

    “İç işlerimizde en önemli bir safha varsa, o da Dersim sorunudur. İçte bulunan iş bu yarayı, bu korkunç çıbanı temizleyip koparmak ve kökünden kesmek işi, her ne pahasına olursa olsun yapılmalıdır.”

    Bu yaklaşım, sonraki askerî harekâtların zihinsel ve siyasal zeminini hazırlayan unsurlardan biri olarak değerlendirilmektedir. Ayrıca “kökünde tıraş etme” fiili, birçok siyaset bilimci ve tarihçi tarafında “soykırım” ifadesine denk geldiği iddia edilmektedir.

    Bu tür ifadeler, Dersim meselesinin yalnızca idarî bir sorun olarak değil, devletin ideolojik kodlarına göre, ortadan kaldırılması gereken bir güvenlik problemi olarak ele alındığını düşündürmektedir.

    KİMLİK BASKISI VE SUSKUNLUK KÜLTÜRÜ!

    -Dersim katliamının günümüze yansımaları nelerdir?

    Yusuf Baran Beyi: Dersim 1937-1938’in etkileri yalnızca geçmişte kalmış tarihsel hadiseler değildir. Yaşanan travmalar, kuşaklar boyunca aktarılan kolektif hafıza üzerinden günümüze kadar ulaşmıştır. Zorunlu göçler, aile parçalanmaları, kayıplar, kimlik baskısı ve suskunluk kültürü, bölge insanının toplumsal belleğinde derin yaralar bırakmıştır.

    Bugün Dersim meselesi, yalnızca tarihî bir tartışma değil; aynı zamanda hafıza, adalet ve yüzleşme meselesi olarak da değerlendirilmektedir. Tıpkı dünyanın farklı coğrafyalarında yaşanan ağır insan hakları ihlallerinde olduğu gibi, Dersim konusunda da hakikatlerin ortaya çıkarılması, arşivlerin açılması, mağdur ailelerin taleplerinin dinlenmesi, idam edilenlerin mezar yerlerinin bulunması ve kayıpların akıbetinin açıklanması yönünde beklentiler sürmektedir.

    “KİTLESEL TRAVMALARLA YÜZLEŞMEK, YALNIZCA MAĞDURLAR AÇISINDAN DEĞİL; TOPLUM AÇISINDAN DA ÖNEMLİ”

    -Yüzleşme ve hesaplaşma neden önemlidir?

    Yusuf Baran Beyi: Geçmişte yaşanan kitlesel travmalarla yüzleşmek, yalnızca mağdurlar açısından değil; demokratik toplum düzeni açısından da önem taşımaktadır. Toplumsal barışın güçlenebilmesi için, devletlerin geçmişteki ağır uygulamalarla dürüst biçimde hesaplaşması, mağduriyetleri tanıması ve sembolik ya da hukukî adımlar atması evrensel bir ilke olarak kabul edilmektedir.

    Bu bağlamda Dersim Katliamı da tarihsel hafızanın önemli başlıklarından biri olmaya devam etmektedir. Hakikat, adalet ve toplumsal onarım talepleri, gelecek kuşaklara uzanan bir sorumluluk alanı olarak varlığını sürdürmektedir.

    “ANMA, ÖĞRENME VE YÜZLEŞME ALANLARI”

    -Katliam mekânları nasıl değerlendirilmelidir?

    Yusuf Baran Beyi: Dersim’de 1937-1938’in yaşandığı birçok yer, bugün toplumsal hafıza açısından önemli sembolik alanlardır. Bu mekânların yalnızca coğrafi noktalar olarak kalmaması; “anma, öğrenme ve yüzleşme alanları” hâline getirilmesi önemlidir.

    Bu kapsamda söz konusu bölgeler düzenlenebilir; bilgilendirici panolar, hafıza müzeleri, anıtlar veya temsili heykellerle desteklenebilir. Böylece ziyaretçiler, olayların geçtiği yerleri yalnızca görmekle kalmaz; orada yaşanan trajediyi tarihsel bağlamı içinde öğrenme imkânı da bulurlar.

    Festival dönemlerinde Dersim’e gelen ziyaretçilerin bu alanlara rehberler eşliğinde götürülmesi, sessiz ve saygılı anma programlarının yapılması, hafıza kültürünün gelişmesine katkı sağlayacaktır. Bu ziyaretler, turistik gezi anlayışından ziyade bir vicdan ve tarih bilinci çerçevesinde gerçekleştirilmelidir.

    “AĞITLAR HAFIZAYI CANLI TUTAR”

    -Kültürel hafızanın yaşatılmasında ağıtların ve anlatıların rolü nedir?

    Yusuf Baran Beyi: Dersim toplumunda ağıtlar, dengbêj geleneği, sözlü anlatılar ve yerel hafıza metinleri, geçmişin kuşaktan kuşağa aktarılmasında son derece önemli bir yere sahiptir. Festival ve anma programlarında bu eserlerin icra edilmesi, toplumsal hafızanın korunmasına katkı sunacaktır.

    Özellikle katliam bölgelerinde söylenen ağıtlar, yalnızca bir müzik icrası değil; aynı zamanda kaybedilen canların hatırlanması, acının paylaşılması ve tarihin unutulmaması anlamına gelir. Böylece kültürel üretim ile tarihsel bilinç arasında güçlü bir bağ kurulmuş olur.

    “TOPLUMSAL BARIŞ İÇİN TEMEL ADIMDIR”

    -Bu tür projeler neden önemlidir?

    Yusuf Baran Beyi: Dersim’in geçmişine ilişkin hafıza projeleri, yalnızca geçmişi hatırlamak için değil; gelecekte benzer acıların yaşanmaması için de gereklidir. Toplumların kendi tarihleriyle yüzleşmesi, demokratikleşme ve toplumsal barış açısından temel bir adımdır.

    Dersimliler, sivil toplum kuruluşları, akademisyenler, sanatçılar ve yerel yöneticiler ortak çaba göstererek bu tür projeleri hayata geçirebilirler. Çünkü bu mesele yalnızca tarihsel bir olayın anılması değil; aynı zamanda toplumsal hafızaya, insan onuruna ve adalet duygusuna karşı bir sorumluluktur.

    Bu yönüyle Dersim’e dair atılacak her adım, hem geçmişe karşı bir vefa borcu hem de geleceğe karşı ahlaki bir yükümlülük niteliği taşımaktadır. Bu durum, sistemin yaptıklarıyla yüzleşmesi ve hesap vermesi kadar, Dersim halkı için de önemli bir sosyolojik ve tarihsel görevin yanında, sahiplenme ve bir vefa borcudur.

    PİRHA/MERSİN

     

     

     

     

     

  • Mersin Kitap Fuarı’nda gerileme: ‘Kültür bilinçli şekilde daraltılıyor’- VİDEO

    Mersin Kitap Fuarı’nda gerileme: ‘Kültür bilinçli şekilde daraltılıyor’- VİDEO

    PİRHA- 10. Mersin CNR Kitap Fuarı sona ererken, yazar ve yayıncılar fuardaki gerilemeyi “ekonomik kriz ve bilinçli kültür politikalarının sonucu” olarak değerlendirdi. Yazar ve yayıncılar, düşük ilgi ve yetersiz organizasyonun tesadüf olmadığını belirterek, kültür-sanat alanına yönelik devlet politikalarının fuara da yansıdığını vurguladı.

    Mersin Yenişehir Fuar Merkezi’nde düzenlenen 10. Mersin CNR Kitap Fuarı sona ererken, etkinliğe dair çok sayıda eleştiri gündeme geldi. Fuarda hem ziyaretçi sayısının düşük olması hem de organizasyon eksiklikleri dikkat çekti. Yayıncılar, yazarlar ve sektör temsilcileri, fuar alanının daraltılmasından duyuru eksikliğine, yüksek maliyetlerden kültürel etkinliklerin azalmasına kadar birçok başlıkta tepkilerini dile getirdi. Katılımcılar, fuarın her yıl gerilediğini vurgulayarak, kültür-sanat alanının giderek daraltılmasının bilinçli bir politikanın sonucu olduğunu ifade etti.

    “FUAR POTANSİYELİNİ YANSITMIYOR”

    Öteki Yayınevi’nden Vedat Yeniçeri, fuarın önceki yıllarla kıyaslanmayacak kadar gerilediğini belirterek, “Pandemiden önce fuar oldukça canlı ve ilgi çekiciydi, ancak yıllar içinde hem organizasyon hem de içerik olarak çok geriledi. Bu yıl fuar sadece bir salona sıkışmış ve kültür yayıncılığına yönelik katılım oldukça düşük. Fuarın kitlesi, kitaba değil, daha çok objelere ilgi gösteriyor. Şehirde fuar hakkında hiçbir duyuru yapılmıyor, sadece sosyal medya üzerinden duyurular yapılıyor. Bu durum, fuarın zayıf ve verimsiz geçmesine sebep oluyor. Bu tarz fuarlarda ciddi bir ekonomik kriz, kültürel politikalar ve devlet müdahalesi de etkili” diye konuştu.

    “KİTAP FUARI DEĞİL, OYUNCAK FUARI” ELEŞTİRİSİ

    Fuarın, kitap fuarı vasfından giderek uzaklaştığını dile getiren Vesta Yayınları Genel Yayın Yönetmeni İsmail Aktaş, “Mersin Kitap Fuarı, beklentilerin çok altında. Organizasyon kötü, stant ücretleri düşük, şehirde sivil toplum kuruluşları fuar hakkında bilgi sahibi değil. Fuarda kitaplar yerine daha çok kırtasiye ve hediyelik eşya satılıyor. Bunun yanı sıra, okurlar ile yayıncıların buluşması zorlaşıyor. Bizim özgün yayın çizgimiz nedeniyle bir nebze ilgi görüyoruz, ancak genel olarak fuar kötü. Fuarlara katılım düşük, masraflar yüksek. Ekonomik koşullar ve hükümetin yayıncılığa karşı yaklaşımı, durumu olumsuz etkiliyor. Yayıncılara ciddi destekler verilmesi gerektiğini düşünüyoruz; özellikle KDV indirimi ve mali destekler sağlanmalı” dedi.

    Edebiyat öğretmeni ve yazar Faik Güçlü ise son yıllarda fuarın giderek sönükleştiğini söyleyerek, “Bu yıl fuar alanı yarıya düşmüş durumda. Ulusal yayınevleri gelmiyor. Hediyelik eşya stantları kitaplardan daha fazla ilgi görüyor. Mersin, pek çok küçük ilin bile gerisine düşmüş durumda” ifadelerini kullandı.

    GİRİŞ ÜCRETİNE TEPKİ

    Yazar Yusuf Baran Beyi, fuarın giriş ücretine de dikkat çekerek, “Giriş parası alınması yazarları ve yayınevlerini olumsuz etkiliyor. Veliler sadece çocuklarına kitap alıyor, kendilerine almıyorlar. Oysa örnek olmak için önce ebeveynlerin okuması gerekir. Diyarbakır Fuarı’nda insanlar poşet poşet kitap alıyor. Mersin’de bu ilgi yok” diye kaydetti.

    Bir diğer yazar Nazmi Bayır ise fuardaki ilgi düşüklüğünü ülkenin genel gidişatıyla ilişkilendirerek, “Türkiye’de okur azaldı, sanata ilgi yok. Ekonomik kriz, yanlış politikalar, eğitimin çökmesi… Bunların hepsi fuarlara da yansıyor. Mersin’in böyle olmaması lazım ama ilgi her yıl azalıyor. İnsanlara çağrım; dirençlerini kaybetmesinler, bir araya gelsinler, dayanışsınlar. Umut hala var” dedi.

    “KÜLTÜREL GERİLEME SÖZ KONUSU”

    Yazar Alihan Demir, kültürel etkinliklerin her yıl azaldığını vurgulayarak, şunları söyledi:

    “Genel bir kültürel gerileme yaşanıyor. Yıllar önceki coşku ve kalabalık artık yok. Sahaflar, söyleşiler, buluşmalar artık yok denecek kadar az. Fuar tek hole sıkıştı. Belediyeler ve ilgili kurumların yeterince sorumluluk almadığı görülüyor. Kimlik kartlarının geç verilmesi, ulaşım düzeni, anonslar, park sorunu, yayınevlerinin katılmaması gibi pek çok aksaklık var. Bu görüş sadece bana ait değil; okurlar, yazarlar, yayıncılar ve firma sahipleri de aynı şeyi söylüyor. Olumsuz koşullar bizi durdurmuyor. Yazmak zaten akıntıya karşı durmaktır. Edebiyatın doğası muhaliftir; vazgeçmeyi, geri çekilmeyi kabul etmez. Binlerce yıllık kültür birikimi bize direnç göstermeyi öğretti. Biz yazarlar bu şartlarda daha içe kapanmak yerine, daha fazla üretmeyi, daha çok direnç göstermeyi seçiyoruz. Bu sorunlar bizi yıldırmıyor, ama üzüyor. Yine de yeni sorumluluklar alarak, daha geniş bir perspektifle yazmaya devam ediyoruz. Zor zamanlar bizim için bahane değil; aksine yazmanın neden gerekli olduğunu yeniden hatırlatan bir durum.”

    “PİYASACI FUAR ANLAYIŞI EDEBİ NİTELİĞİ DÜŞÜRÜYOR”

    Yazar Erman Şahin, fuarın niteliğinin ciddi şekilde düştüğünü belirterek, “Önceki yıllarla karşılaştırınca bu yıl hem katılım hem de edebi nitelik bakımından ciddi bir düşüş var. Stant fiyatlarının yükselmesi, maddi gücü olan yayınevlerinin fuara katılabilmesi gibi bir tablo oluşturuyor. Bu da edebi çeşitliliği ve niteliği azaltıyor. Popüler kültür, bilimkurgu ve fantastik türlere yönelim artmış durumda. Ayrıca takı–eşya stantlarının kitaplardan daha fazla olması düşündürücü ve fuarın amacını zayıflatıyor. Yine de çocukların getirilmesi, ailelerin fuara uğraması açısından bir fuarın varlığı hala değerli” diye konuştu.

    Şahin, çözüm için, “Fuarın “piyasacı–stand satıcı” bir mantıktan çıkarılması gerekiyor. Tüyap’ın yaptığı gibi kültür–sanat odaklı, kriterleri net ve nitelikli bir organizasyon modeli uygulanmalı. Belediyeler ve yerel kültür sanat komisyonları daha aktif rol almalı; bölgesel bir işbirliği sağlanmalı. Adana’da fuar var diye Mersin’de olmaması için bir neden yok; Akdeniz bölgesinde Mersin ve Hatay gibi şehirler bu yükü rahatlıkla taşıyabilir. Yerel ve ulusal yazarların bir araya gelmesi, birbirini tanıması ve şehrin kültürel dokusunun güçlenmesi açısından fuarın profesyonelce planlanması şart” önerilerinde bulundu.

    Fatoş SARIKAYA- Diren KESER/ MERSİN

  • Dersim Katliamına edebi pencereden bakan kitap: Yorgun Topraklar-VİDEO

    Dersim Katliamına edebi pencereden bakan kitap: Yorgun Topraklar-VİDEO

    PİRHA- Ermeni tehcirini, Dersim Tertelesini ve katliamda yaşananları sözlü tanıkların aktarımlarıyla kurgulayan Yusuf Baran Beyi’nin Yorgun Topraklar adlı romanı, raflardaki yerini aldı. Kitabın yazarı Yusuf Baran Beyi, kitabın belgesel nitelikte olduğunu belirterek, “Geçmişi hatırlatarak günümüze ışık tutmak istedim” dedi.

    Yazar Yusuf Baran Beyi’nin doğup büyüdüğü topraklarda yaşanan tarihsel acıların anlatıldığı üçüncü kitabı ‘Yorgun Topraklar’ Payîz Yayınları’ndan çıktı. Dersim Katliamı’ndan kurtulanların tanıklıklarına yer veren Yusuf Baran Beyi, anlatılardan uzaklaşmadan yaşanmış gerçek olaylar üzerinde kurgulayarak okurlara bir sentez sunuyor.

    DRAMIN YAZARI

    Felaketleri, katliamları yaşayan, acı çeken ve gözyaşı dökenlerin anılarını kitaba dökerek kalıcılaştıran Yusuf Baran Beyi, kendini ‘Dramın yazarı’ olarak betimliyor. Doğup büyüdüğü topraklarda yaşanan acıları yazıya dökmenin önemini şöyle anlatıyor Yusuf Baran Beyi:

    “O topraklarda yaşadık, o topraklarda büyüdük. Geçmişte yaşanmış olayları büyüklerimizden bir masal gibi dinledik. Bizim için çok büyük bir merak konusuydu. Öğretmenliğe başladıktan sonra bunu yazmam lazım, bu benim sorumluluğum diye düşündüm. Çünkü yazılmayan şey kaybolmaya yüz tutuyor. Yazmak geleceğe bir belge bırakmak niteliğindedir. Dersim’deki Alevilik olayı yazılmadığı için sözlü olarak nesilden nesile aktarılmış. Ben de bunları yazıya dökme ihtiyacı hissettim.

    Tüm kitaplarımda Dersim Katliamından kurtulanların tanıklıklarına yer verdim. Neler gördüler, neler yaşadılar, ne gibi öldürme yöntemleri uygulandığını bu kitapta yazdım 6 yıl boyunca bunların izini sürdüm. Bir nevi dramın yazarıyım. Öte yandan bütün kitaplarım belgesel roman tarzındadır. Yaşanmış gerçek olaylar üzerinde kurgulayarak yazıyorum. Aynı zamanda bu kitap bir belge niteliğindedir”

    ERMENİ TEHCİRİ, KOMŞULUK HUKUKU…

    Kitap, Kürt Alevileri ve Ermenilerin arasındaki komşuluk bağlarını da işliyor. Bu bağ ve dostluk, 1915’teki Ermeni tehcirindeki dayanışmayla okurun duygu dünyasına işleniyor.

    Dersim halkında komşu hukukunun çok değerli olduğunu ve kitapta buna yer verdiğini söyleyen Beyi, “Dersim’de Kürt Aleviler ve Ermeniler birbirlerini kirvem diye çağırırlardı. İç içe ve sadakat dolu bir ilişkileri vardı. Ülkemizde milyonlarca insan göç ettirildi, öldürüldü, yollarda teşhir edildi ama Dersim’deki Ermenilere yönelik tutum daha farklı olmuştur. Dersim halkı o inancına göre Ermenilere karşı ilişkilerini can siparane bir şekilde gerçekleştirmiştir. Özellikle Seyit Rıza on binlerce Ermeni’nin Ermenistan’a geçmesini sağlamıştır. Bölgede ileri gelen ailelerin Ermeni ailelerini saklaması kitapta konu ediliyor” ifadelerini kullandı.

    GEÇMİŞE IŞIK TUTAN BİR KİTAP

    Dersim katliamlarına dair yapılan hazırlıklar, konuşmalar, tedbirler, kuryelikler, stratejilere dair bilgiler ve kıtlık günlerinde insanların birbirini talan etmesi gibi konulara da yer veren kitap geçmişe ışık tutan bir kaynak niteliği taşıyor.

    Geçmişe yolculuk yaptıran Yorgun Topraklar’ın sebep sonuç ilişkisi çerçevesinde ele alınabileceğini belirten Beyi şunları söyledi:

    “Yorgun Topraklar, bir geçmişi hatırlatılıyor. Geçmişte yaşananların hala devam ettiğini göreceklerdir. Dersimliler kendi coğrafyalarında yaşanan o yangınlar, köylerin yakılması, insanların kurşuna dizilmesi gibi olayların geçmişte de yaşandığını gördüklerinde bunun sistematik bir şekilde yapıldığını göreceklerdir. İttihat ve Terakki’den günümüze kadar gelen Türk-İslam ideolojisi bunların nedenidir. Bu kadar acının yaşanmasının sebebi Türk ırkını yaşatmak, İslamiyet Hanefi mezhebini var edip, diğerlerini yok etme yöntemleriyle kendilerine benzetme çalışmaları yapılıyor. Benim bir mesaj vermemden ziyade bunun nedenini kendilerinin araştırıp bulmaları gerekir diye düşünüyorum”

    Fatoş SARIKAYA- Diren KESER/ MERSİN

  • Yazar Yusuf Baran Beyi: Hükümetin projesi Alevileri asimilasyona tabi tutmayı içermektedir

    Yazar Yusuf Baran Beyi: Hükümetin projesi Alevileri asimilasyona tabi tutmayı içermektedir

    PİRHA- Eğitimci Yazar Yusuf Baran Beyi, Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın kurulması ve cemevleriyle ilgili düzenlemenin Meclis’e getirilmesine tepki gösterdi. Beyi, devletin ve hükümetin ortaklaşarak, Alevileri bölme ve asimilasyona tabi tutma hamlesi olduğunu belirterek, “Bu ülkede demokrasi sorunu halledilmedikçe, ne Aleviler, ne Kürtler, ne yoksul-emekçi Türk-İslamcılar rahat yüzü görebilecek” dedi.

    Aleviler, Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile kurulduğu duyurulan Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’na ve Meclis’te görüşülen torba yasaya karşı ülkenin birçok yerinde sokağa çıkarken, “Eşit yurttaşlık ” taleplerini bir kez daha ifade ettiler.

    “ALEVİLER, BU TEHLİKELİ YAPIYA TESLİM OLMAMALIDIRLAR”

    Eğitimci Yazar Yusuf Baran Beyi, konuya dair yaptığı değerlendirmede, Alevilerin cumhuriyetin kuruluşundan bu yana Türk İslam dayatması ve kuşatması altında olduğunu ifade ederek, kurulan başkanlık ile hem Alevi toplumunu bölmek, hem de daha rahat asimilasyona uğratma hedefinin olduğunu aktardı.

    Alevilik inancının Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’na bağlanma çabası, Aleviliği, bir inanç olarak değil, bir kültür faaliyeti olarak kabul etmenin bir diğer adı olduğunu söyleyen Yusuf Baran Beyi, “Alevilik yol ve erkânına sahip olan ve bu inancın temel taşlarını bilen Aleviler, bu tehlikeli yapıya teslim olmamalıdırlar” dedi.

    “ALEVİLİĞİ YOK ETME PROJESİDİR”

    Alevileri bölerek bir kısmını “İslam Aleviliği” çatısı altında Müslümanlaştırmak, geri kalan parçayla, daha rahat mücadele ederek onları bertaraf etmek gibi bir tabloyla karşı karşıya olunduğunu vurgulayan Yazar Yusuf Baran Beyi, şunları dile getirdi:

    “Alevi inancını bilenler, bu projenin neyi amaçladığını iyi ve doğru bir şekilde idrak edip, birlik olup, bu projeyi boşa çıkarmaları, Alevi toplumu için elzemdir. Bu yönelme kapsayıcı, oldukça güçlü ve sonuç almayı amaçlayan, devletin AKP ve MHP iktidarları üzerinden sahneye koyduğu bir Aleviliği yok etme projesidir. Burada kimse iyi niyet aramaya kalkmasın. Çünkü bu düşünce kalıpları, Osmanlı’dan Cumhuriyete devredilen devletin kırmızı çizgisidir.

    Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi’nin onayı olmasına rağmen, hükümetin din dersinden Alevi çocuklarının muafiyeti kararını hiçe sayması, iktidarın ne denli hukuk tanımaz olduğunun ve Alevilerin haklarını hiçe saydığının bir ispatıdır. Bu son yönelim çok tehlikelidir, Alevilerin işi ciddiye alıp, kararlı bir mücadele sürdürmeleri gerekmektedir.

    TÜM KATLİAMLARLA YÜZLEŞİLMELİDİR

    İbadethane statüsü olamayan cemevlerini bir başkanlık ve sadaka kültürü ile idare etmeye çalışma girişimini gerçek hiçbir Alevi dedesi ve kurumu kabul edemez. Alevilerin talepleri; eşit yurttaşlık, cemevlerinin ibadethane olarak tanınması ve anayasal güvence altına alınması, zorunlu din dersi uygulamasına son verilmesi, Diyanet İşleri Başkanlığı lağvedilerek, inançların özgürleştirilmesi, işlenen tüm katliamlarla yüzleşilmesidir. Yani günün deyimiyle, devlet ve hükümet, Alevi toplumuyla helalleşmelidir. Yoksa yapılan bu kötü niyetli girişim, Alevilerin özgün yapısını ortadan kaldırarak, iktidara bağlama amacı taşıdığı besbellidir. Daha önemlisi, Alevileri bölmeyi ve asimilasyona tabi tutmayı içermektedir ilgili karanlık proje.”

    “DEVLET, DİNİ İNANÇLARDAN ELİNİ ÇEKMELİ”

    Türkiye’de demokrasi sorunu halledilmedikçe hiçbir kesimin rahatlamayacağının altını çizen Yusuf Baran Beyi, “Onun için, yaratılan devlet dini ortadan kardırılmalıdır. Laiklik, kural ve kaideleriyle çağdaş dünyada olduğu gibi uygulanmalıdır. Devlet, dini inançlardan elini çekmeli, dolayısıyla Diyanet İşleri Başkanlığı kapatılmalı ve bütün inançlar sivil hayata bırakılmalıdır” ifadelerine yer verdi.

    PİRHA/MERSİN

     

  • Diyarbakır’da Terteleye ilişkin panel: Dersim, genel anlamda bir sır olmaktan çıktı-VİDEO

    Diyarbakır’da Terteleye ilişkin panel: Dersim, genel anlamda bir sır olmaktan çıktı-VİDEO

    PİRHA – Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Diyarbakır Şubesinde, Dersim Tertelesi’ne ilişkin panel düzenlendi. Panelde 4 Mayıs 1937 Dersim Katliamı’na dair çıkan Bakanlar Kurulu Kararnamesi ile katliam sürecinde neler yaşandığına ilişkin anlatımlar ve belgesel gösterimi yapıldı.

    PSAKD Diyarbakır Şubesi’nde Dersim Tertelesi’ne ilişkin panel yapıldı. Siyasetçi Cemal Coşkun moderatörlüğünde yapılan panel Dersim Tertelesi’nde yaşamını yitirenler için yapılan saygı duruşuyla başladı.

    Panelin açılış konuşmasını yapan Cemal Coşkun, şunları söyledi:

    “Bugün Suriye’den gelen mültecilerin konumuna baktığımızda bunun izini 1937’de aramak gerekir. Çünkü o ırkçı, tekçi zihniyet, Türk ulus devleti içerisinde öteki kimliklere, mezheplere, inançlara, cinslere tahammül göstermeden eritme politikası temelinde hareket etti. Bütün ulus devletler karşıt yaratmadan kendilerini idame ettiremezler. Kendilerini güçlendiren bir şeydir. Türk ulus devletinde hakim olan yaklaşım Türk, Müslüman ve Hanifi mezhebine dayanıyor. Bunun dışında ulus devletin hiçbir renge tahammül göstermesi söz konusu değil. Tabii ulus devlet başka kimliklere tahammül göstermez çünkü ırkçıdır, tekçidir, cinsiyetçidir, milliyetçidir ve aynı zamanda da dincidir. Şimdi dinci, milliyetçi, cinsiyetçi, ırkçı, tekçi olduğu bir yerde de farklı kültürlere, farklı inançlara tahammül gösterilmesi söz konusu değil. Dün ‘Cumhuriyet Halk Fırkası’ şeklinde hayata geçirilirken bugün de AK Parti ve MHP şahsında ülkemizde yaşamaktadır”

    “ANADOLU TOPRAKLARI KANLA SULANDI”

    Siyasetçi Cemal Coşkun’un konuşmasından sonra Dersim Katliamına ilişkin sinevizyon gösterimi yapıldı.

    Yapılan gösterim ardından Yusuf Baran Beyi konuşma yaptı. Türkiye’de yaşanan kanlı olayların Dersim’le sınırlı olmadığını belirten Beyi, şunları söyledi:

    “1915’te başlayan Ermeni katliamı, sonra Rum katliamı, sonra Êzîdîlere yönelik, sonra Süryanilere yönelik sonra Kürtlere yönelik, sonra Alevilere yönelik tüm bu yönelmelerde kan var. Kanla sonuçlanmış ve on binlerce insan öldürülmüştür. Bunun nedeni İttihat Terakki ile başlayan uluslaşma ve uluslaşmanın gereği olarak tek tip bir insan görünümü var etmek için yapılan katliamlardır. Nitekim öyle oldu. Hem Mezopotamya hem de Anadolu toprakları kanla sulandı bu yaklaşımlardan dolayı, bu katliamlardan dolayı…”

     

    Panelde ayrıca Yusuf Baran Beyi’nin kaleme aldığı Dersim38 Katliam ve Sürgün tanıklıklarının anlatıldığı “Süngü ve Yara” kitabındaki raporlara ve anlatımlara da yer verildi. Beyi, konuşmasını şu sözlerle sürdürdü:

    “Her türlü hazırlık yapılmış. Dersim’i vurmak için öncelikle bölgede silah toplatılıyor. Silah meselesini ilkin Ayşe Hür’ün yazdıklarından okuyalım;

    ‘Elazığ’da İstiklal Mahkemesi kuruldu. 1936 yılında adli kayıtlara geçen 3.700 suçludan silahlarını teslim etmesi istendi. Bunlardan 2 bin kişi silahlarını teslim etti. Ancak Alpdoğan bununla tatmin olmadı. Tedbirleri giderek arttırdı. Sonra Dersim açık bir hava hapishanesine döndü. Osmanlı en sıkışık döneminde Rus harbi sırasında Dersimlilere dehalet ettiği bilinmektedir. Bu nedenle Dersimliler’de hayli silah olduğu da bir gerçekti. Devletin öncelikle bu silahları mutlak surette toplatması gerekiyordu. Bu nedenden dolayı yerini, yurdunu bildikleri aşiret reislerinin toplayıp Elazığ’a, Abdullah Paşa’nın huzuruna çıkarıyorlar. ‘Sizin için özel askerlik kanunu çıkaracağım. Hiç askere alınmadınız. Bu yüzden size zor gelir belki. Dolayısıyla Dersimliler sadece 6 ay askerlik yapacak. Başka yerlerde bu 24, 36 ve 48 aydır. Ayrıca köprü ve yol da yapacağız. Ancak sizler de silahlarınızı vereceksiniz’ diyen Alpdoğan’ın bu sözlerine karşı bazılarına ne diyeceklerini bilemediler.

    Belgelerle konuya açıklık getirelim. Dersim Tertelesi kararı altında başta Mustafa Kemal olmak üzere Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Cumhuriyet yönetiminde yer alan bakanların, paşalarının tümünün sorumlulukları ve imzaları vardır. Evet, gerçekten Dersim’de isyan oldu mu? O zaman üst akıl dediğiniz sistemin aktörlerinin Dersim’e dair söylediklerine bir göz atalım. Mustafa Kemal’e 1936’da yaptığı şu açıklama 1937 yılında başlayacak katliamın adeta habercisidir. İçişlerimizde en önemli en önemli bir safha varsa o da Dersim sorunudur. İçte bulunan iş bu yarayı bu korkunç çıbanı temizleyip koparmak ve kökünden kesmek işe her ne pahasına olursa olsun yapılmalı ve bu hususta en acil kararın alınması için hükümete tam ve geniş yetkiler verilmektedir.

    Cumhuriyet hükümetinin ikinci adamı olarak yer alan İsmet İnönü adeta ‘ön teker nereden giderse, arka teker oradan gider’ misali reisin izinden gitmektedir. 1930 yılında Sivas demiryolunun açılışını yapan Başbakan İsmet İnönü, nasıl bir ulus inşa edeceklerini şöyle açıklıyor. ‘Sadece Türk milleti bu ülkede etnik ya da ırki bir takım haklar isteyebilir. Başka hiçbir kişinin buna hakkı yoktur’ Görüldüğü gibi Dersim Katliamının failleri tanık sıfatıyla hiçbir itiraza ve yoruma yer bırakmadan net olarak ırkçı düşüncelerini ortaya koymaktan geri kalmıyorlar.

    Dersim olayı genel anlamda bir sır olmaktan çıktı. Çünkü yakın bir tarih. Bu yakın tarihini halen bu kadar bilmemek imkansız. Bilinmiyorsa bunun nedeni karşı tarafın sürekli olarak kirli bilgi yaydıkları için, Dersim Katliamını bulanıklaştırdığı için insanlar bir algı bulanıklığı yaşıyor. Bunu düzeltmek için de Dersim tarihi ve katliamı konusunda herkesin aydınlanması lazım. Dersim’de çok korkunç bir uygulama yapılmıştır. Dersim’de uygulanan katliam ölüm, katliam, olayı başka coğrafyalarda sonradan Suriye’de olan IŞİD’in uyguladığı olaylardan farksız bir uygulama olmadığını kanaat getirdim. Şimdi ateşte yakma, toplu olarak kurşuna dizme, suda boğma, uçurumlardan aşağı atma, insanları kucak kucağa, erkekleri birbirine bir şeritle sardıktan sonra ters yönde iki hayvan (at) vurarak kaburgalarını kırmak suretiyle öldürüyorlar. Sonra uluslararası karşı çıkılması gereken bir uygulama da Sabiha Gökçen’in zehirli gaz kullanması. Bu zehirli gazın kullanılması da Almanlardan alınıyor ve ilk olarak Dersim’de deneniyor. Mağaralara sığınan dağda, taşta kendisini saklayan insanlar bu zehirli gazlardan dolayı dağ bayır öldükleri ve cesetlerinin görüldüğü de apaçık bir olay. Fakat uluslararası milletler nedense bu olaya pek dikkat etmiyor, üzerinde durdukları da yok”

    Soru cevap şeklinde devam eden panel ardından Yazar Yusuf Baran Beyi, Dersim38 Katliam ve Sürgün tanıklıklarının anlatıldığı ‘Süngü ve Yara’ isimli kitabını imzaladı. Program, müzik dinletisiyle son buldu.

    PİRHA/DİYARBAKIR

  • ‘Kırlarda Buzlar Çözülünce’

    ‘Kırlarda Buzlar Çözülünce’

    PİRHA- 34 canın yittiği, yüzlercesinin yaralandığı 1 Mayıs 1977’yi “Kırlarda Buzlar Çözülünce” adlı kitabında anlatan Yusuf Baran Beyi, 1 Mayıs’ta yaşamını yitiren ve Dersim’e gönderilen kızın nasıl öldüğünü, Dersim topraklarına kadar gidişini, onun gönül ve mücadele arkadaşlarının çektiği acıyı, toprağa gömülüşünü tanık olarak yazdığını ve yaşananların gelecek kuşaklara ulaştırmanın önemli olduğunu ifade etti.

    1856 yılında Avustralya’da Malbourn, 1886 yılında ise ABD’de Şikago kentinde işçiler çalışma saatleri için yaptıkları eylemlerden günümüze hakları için direnen yüzbinlerce işçi ve emekçi bazen sokakta, bazen alanlarda bazen de iş yerlerinde yaşamını yitirdi.

    Türkiye’deki emek mücadelesi için 1 Mayıs’lar dünyanın bir çok ülkesinde olduğu gibi mücadele günü olarak karşılanır.

    Birer birer, onar onar, yüzer yüzer, biner biner yüzbinlere ulaşarak, bazı anlar kapanan yolları aşarak, coplara, gazlara, kurşunlara inat alanları doldurur, işçiler, emekçiler.

    Yıl 1977’yi gösterdiğinde de, yüzbinler Türkiye İşçi sınıfının kalbinin attığı Taksim Meydanı’na çıktı. ‘İzin vermeyeceğiz’ dedikleri ‘gelmekte olana’ karşı gencinden yaşlısına, işçisinden öğrencisine, köylüsünden doktoruna, kadınından erkeğine yan yana omuz omuza seslerini yükseltmek için kortejler halinde alanlara aktılar, dakikalar sonra üzerlerine yağacak kurşunlardan habersiz.

    Dakikalar içinde açılan ateş sonucu ve sonrasında yaşanan arbededen kaynaklı, yüreği ‘gelecek güzel günler için’ atan onlarca insan yaşamını yitirdi.

    34 canın yittiği, yüzlercesinin yaralandığı Kazancı Yokuşu, o günden bu güne işçiler, emekçiler için ‘unutulmayacak, unutturulmayacak’ sembol alanlardan biri haline geldi.

    İşte o anları yaşamış isimlerden biri de yazar Yusuf Baran Beyi. Yusuf Baran Beyi’nin ikinci kitabı “Kırlarda Buzlar Çözülünce” de, o günün öncesini, o günü ve sonrasını anlatıyor.

    “ALANDA KIYAMET KOPTU”

    PİRHA’ya konuşan Yusuf Baran Beyi, güneşli bir bahar gününün yaşandığını belirterek, 1 Mayıs 77’yi şöyle aktardı:

    “O gün üç koldan Taksim Meydanına doğru flama ve pankartlarıyla, sel gibi insan akıyordu. Biz alana oldukça geç vardık. Geldiğimizde kürsüde halen Kemal Türker konuşmasını bitirmek üzereydi. Meydan hınca hınç dolmuştu. Sular idaresinin batı tarafından yüksek bir binanın çatı katında bir silah patladı. Ardında, sular idaresi duvarının üstünde ve İnter otelinde silahlar peş peşe ötmeye başladı. O anda alanda kıyamet koptu. Silme insanla dolu olan alanda, bir taraftan sloganlar atılırken, diğer yandan çığlıklar atılıyordu. Kısacası koca alan kısa sürede can pazarına döndü. Kürsüde kitleye soğuk kanlılık anonsu yapıldıysa da kimsenin işittiği yoktu. Meydan savaş alanına dönmüştü. Sivil polis araçları ile panzerlerin toplumun üzerine gelmesiyle, insanların panikleyip ezilmesine neden oluyordu. Göz yaşartıcı ve sis bombalarının atılması, yangın çıkmış gibi alan dumana boğuldu.”

    “SOKAKLARDA CESETLER, KAN İZLERİ VE HARABEYE DÖNMÜŞ DUVARLAR VARDI”

    Kazancı Yokuşu’nda ve meydanda onlarca canın yitirildiği ana işaret eden Yusuf Baran Beyi, “Alandan AKM’nin önünde duran Kamyonun üzerindeki, kolları zincire vurulmuş işçi pankartı kurşunla delik deşik olmuştu. Kamyonun yanı başındaydım. Pankartı delip geçen kurşunları gözlerimle gördüm. Alandan AKM’ye doğru dalgalanıp gelen kitle, bir andan altına aldı bizi. Üstüme düşen insanların ağırlığı altından ezilerek, sürüne sürüne, zor bela kendimi kamyonun altına atabildim. Geride kalan arkadaşlarım bayağı ezildiler. Gördüğüm manzara korkunçtu. O sokaklarda cesetler, kan izleri ve harabeye dönmüş duvarları görünce, çok insanın öldüğünü anladım” dedi.

    “TAKSİM 1 MAYIS KATLİAMIN ANISINA, O DÖNEMİN GENÇLİĞİ BİR MAHALLE İNŞA ETTİLER”

    “Kırlarda Buzlar Çözülünce” adlı kitabında, 1 Mayıs’ta yaşamını yitiren ve Dersim’e gönderilen kızın nasıl öldüğünü, Dersim topraklarına kadar gidişini, onun gönül ve mücadele arkadaşlarının çektiği acıyı, toprağa gömülüşünü tanık olarak yazdığını ve yaşananların gelecek kuşaklara ulaştırmanın önemli olduğunu ifade eden Yusuf Baran Beyi, şunları dile getirdi:

    “Dram-trajediye ve gün boyunca olanca gözlemlerimi o kitapta bulabilirisiniz. Taksim 1 Mayıs katliamın anısına, o dönemin gençliği bir mahalle inşa ettiler. Ümraniye’de mafyanın elinden alınan araziye, halk adına el koyan dönemin gençleri, gecekondular yapıp yoksullara dağıttılar ve adını da ‘1 MAYIS MAHALLESİ’ koydular. Ekim 1977 yılında, dönemin yetkilileri, o gecekonduları yıkmaya gidince, halk direndi. Bu direniş sırasında resmi rakamlara göre 8 insan ya vurularak ya da panzerlerin altında kalarak can verdi. Oranın da tanığı olarak, yaşanan trajediyi aynı kitapta yer verdim.  O dönemin bu iki trajedisini öğrenmek elbet sizlere düşer.”

    Diren KESER/MERSİN

     

  • Yazar Beyi: 4 Mayıs kararlarıyla Dersim insansızlaştırılıp, teslim alınmak istenmiştir

    Yazar Beyi: 4 Mayıs kararlarıyla Dersim insansızlaştırılıp, teslim alınmak istenmiştir

    PİRHA- Dersim Tertelesi’nin 83’ncü yılı dolayısıyla PİRHA’ya konuşan Araştırmacı-Yazar Yusuf Baran Beyi, Dersim’in Osmanlı’dan bu yana hedef haline geldiğini belirterek, “Dersim; yüzyıl savaşlarına ve büyük direnişlere sahne olmuş, kadersiz ve kederli bir coğrafya olup, zulmün ve ölümün kol gezdiği bir yas kentidir” dedi.       

    4 Mayıs 1937 yılında TBMM’de Bakanlar Kurulu’nun çıkardığı ‘Dersim Tenkil Kararları’ adlı kararname sonucu on binlerce insan yaşamını yitirdi ve yurdundan edildi.

    Dersim halkının “tertele” şeklinde dillendirdiği katliamda, resmi rakamlara göre 1937’de bin 737, 1938’da ise 6 bin 868 kişi katledildi. Ancak, tarih araştırmacıları ve birçok kaynağa göre katliamda aralarında binlerce çocuk, yaşlı, kadın olmak üzere 70 bin kadar insan katledildi. On binlerce kişi sürgün edildi, ailelerinden alınan kız çocukları ise askerlere verildi.

    Katliamda yaşananların bir kısmı ise, o dönemde görevli olan kimi yetkililer tarafından uzun yıllar sonra açıklandı. Katliam döneminde eski Dışişleri Bakanı olan İhsan Sabri Çağlayangil’in anılarında, “Mağaralara iltica etmişlerdi. Ordu zehirli gaz kullandı. Mağaraların kapısının içinde bunları fare gibi zehirledi” diyor.

    Geçen 83 yılı Araştırmacı-Yazar Yusuf Baran Beyi ile konuştuk.

    “DERSİM, YÜZYIL SAVAŞLARINA VE BÜYÜK DİRENİŞLERE SAHNE OLMUŞTUR”

    DİREN KESER-Dersim’in Osmanlı’dan bu yana hedef olduğunu tarihten biliyoruz. Cumhuriyet Türkiye’si Dersim’i neden hedef aldı?

    YUSUF BARAN BEYİ- Dersim, Cumhuriyet tarihinin en tartışmalı ve devlet katında sürekli olarak bulanıklaştırılmaya çalışılan en ‘baş ağrıtıcı’ konulardan biridir. Bulanıklaştırma diyorum, çünkü hem saldırının arka plânı ve niyeti gizlenmiş, hem de yaşanan vahşetin üstü örtülmeye çalışılmıştır. Bu konuda iç ve dış kamuoyu fena halde yanıltılmıştır. Cumhuriyet hükümeti, Dersim’in bu tarihini ve savaşçı özelliğini bildiği için, Dersim Kürt Katliamı’nı en son safhaya bırakmıştır. Planlar ve etütler yapmış, iletişim hatlarını kurmuş, yol ve karakollar inşa etmiş ve tabi ki Dersim’i silahtan arındırmak için, tüm silahları toplamış ve öyle harekete geçmiştir. Dersim, yüzyıl savaşlarına ve büyük direnişlere sahne olmuş, kadersiz ve kederli bir coğrafya olup, zulmün ve ölümün kol gezdiği bir yas kentidir.

    Dersim’de yaşayan toplumsal popülasyonun, arzu, istek ve taleplerinden kaynaklanan yaşam şeklinin, mevcut sistem tarafından marazi bir hal ve kabul görmeyen bir durum olarak görülmesi, sorunun ana kaynağını teşkil etmektedir. İçişleri Bakanı’nın, Tunceli Kanunu’nu Meclis’e sunarken, yaptığı konuşmada, “Dersim’de bir hastalık var, onu tedavi etmeye çalışacağız” ifadesine bakıldığında, burada sözü söyleyenin aklında ve zihniyet dünyasında, bölgede yaşayan halk için önceden hüküm verilmiş bir “marazi” durumun tezahürü söz konusudur. Görülen o dur ki; Dersim’in vurulacağına dair önceden karar alınmıştır.

    Katlimın üzerinden 83 yıl geçti ve biz hala tartışıyoruz, kim, neden yaptı? diye. Dersim’de yapılanın gerçek nedeni nedir?

    Dersim’de katliamın nedenlerini, vahametini ve kimler tarafından yapıldığını öğrenmek için, Cumhuriyetin kurucularının yazmış olduğu raporları okumak ve de süreci çok iyi değerlendirmek lazım. Doğru bir tarihsel yolculuk yapmamız için, ilk önce Dersim’e dair yazılan raporlara bakmakta yarar vardır. Çünkü raporlar, Cumhuriyet yönetiminin kurucu aktörlerinin zihin dünyasını ve düşüncelerini açığa çıkaracak özeliğe sahiptir.

    Dersim’in ‘çıbanbaşı’ olarak tespitinin çok öncelere dayandığını birçok belgeden biliyoruz. Bunun en önemli belgesi, en tepedeki liderin (Mustafa Kemal’in) ve ekip arkadaşlarının yazmış olduğu raporlardır. Bu raporlar bize, ısrarla üstü örtülmeye çalışılan iki gerçeğin ipuçlarını vermektedir. Aynı zamanda bu raporlara bakıp “katliam kararının altında kim/kimlerin imzası vardır?” sorusuna açıklık getirmeye çalışacağız. “Dersim Tertelesi kararı altında; başta Mustafa Kemal olmak üzere, TBMM’nin, Cumhuriyet yönetiminde yer alan Bakanların, Paşaların tümünün, sorumlulukları ve imzaları vardır” ifadesi, raporlara dayanarak yazdığımız bir tanımlamadır. M. Kemal’in 1936’da yaptığı şu açıklama, 1937 yılında başlayacak katliamın adeta habercisidir: İç işlerimizde en önemli bir safha varsa, o da Dersim sorunudur. İçte bulunan iş bu yarayı, bu korkunç çıbanı temizleyip koparmak ve kökünden kesmek işi her ne pahasına olursa olsun yapılmalı ve bu hususta en acil kararın alınması için, hükümete tam ve geniş yetkiler verilmelidir.” (Aktaran, Dr. Nuri Dersimi, age, s. 253)

    1930 yılında Sivas demiryolunun açılışını yapan Başbakan İsmet İnönü de, nasıl bir ulus inşa edeceklerini şöyle açıklıyor;   “(…)Sadece Türk Milleti bu ülkede etnik ya da ırki birtakım haklar isteyebilir. Başka hiçbir kişinin buna hakkı yoktur.” (Milliyet gazetesi; 31.08.1930.)

    Daha sonra Başbakan olan Celal Bayar, Genelkurmay Başkan’ı Fevzi Çakmak, Adalet Bakan’ı Mahmut Esat Bozkurt, İçişleri Bakan’ı Şükrü Kaya, Dersim Kızılbaş Kürtlere yönelik, benzer şekilde, zehir zemberek raporlar yazdıkları, belgelerde mevcuttur.

    “DERSİM’DE BÜYÜK BİR İNSANLIK FACİASI YAŞANMIŞTIR”

    Dersimliler 37-38’de yaşananları “Tertele” olarak tanımlıyor. Dersim’de nasıl bir katliam yapıldı?

    Dersim Tertelesi, tedip ve tenkil uygulamalarıyla sınırlı değildir. Olayın sosyolojik vahameti, çok daha derin olduğundan söz edilmektedir. Hem raporlarda işlenen tema, hem de olayların pratik sonuçları, bizi sosyolojik trajedisi çok daha vahim olan bir kırıma götürmektedir. Dersim katliamı için öne sürülen gerekçelerin onlarcası(31 adet ayaklanma ve başkaldırı), Batı ve İçanadolu kentlerinde olmuştur. Hiçbir ayaklanma, Dersim’de yaşanan katliam gibi bastırılmamıştır. Çoğunda bile kan dökülmemiştir. Gerek Osmanlı, gerek Cumhuriyet döneminde olsun, Kürtlere yönelik yazılan raporları okuduğumuzda, şu gerçek karşımıza çıkıyor; Etnik(Kürt) ve teolojik(Kızılbaş) farklılıklardan dolayı, Dersim’de büyük bir insanlık faciası yaşanmıştır! Osmanlı döneminde, Kürtleri Osmanlılaştırmak için İslâmî figürler kullanırken, Cumhuriyet döneminde ise, Lozan barış görüşmelerinin dar boğazı aşıldıktan sonra, Kürtler imhaya tabi tutulmuştur. Geri kalanlara da Türkleştirilmek üzere, ağır bir asimilasyon uygulamışlardır. Dersim tertelesi, bu ‘zor’ uygulamanın son siyasi halkası olmuştur.

    “UÇAKLARDAN ATILAN ZEHİRLİ BOMBALARLA, MAĞARAYA SIĞINAN İNSANLARI ‘FARE’ GİBİ ZEHİRLİYORLARDI!”

    Dersim Katliamı’nda zehirli gaz kullanıldığını da biliyoruz.

    Doğru. 4. Umum Müfettişi Korgeneral Abdullah Alpdoğan tarafından, İçişleri Bakanlığı’na, Başbakanlık ve Genelkurmay Başkanlığı’na gönderilen telgrafta; “Tayyare Alay Kumandanından yangın ve Milli Müdafaa’dan yakıcı ve boğucu gaz bombaları istedim” ifadesi yer alıyor.

    Dersim Katliamı sırasında Malatya Emniyet Müdürlüğü görevini yürüten ve Dersim harekâtının sonuçlanmasının ardından kurulan mahkemede, idama mahkum edilen sanıkların infazını düzenlemekle görevlendirilen İhsan Sabri Çağlayangil, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’yla yıllar evvel konuşmuş ve bu konuda çarpıcı itiraflarda bulunmuştu. Röportajda, İhsan Sabri Çağlayangil; “(……) Dersimliler, mağaralara iltica etmişlerdi. Ordu zehirli gaz kullandı. Mağaraların kapısının içerisinden bunları fare gibi zehirledi. Ve yediden yetmişe o Dersim Kürtlerini kestiler. Kanlı bir harekât oldu. Dersim davası da bitti. Hükümet otoritesi de köye ve Dersim‘e girdi. Bugün Dersim‘e rahatça gidebilirsiniz. Jandarma da girer, siz de girebilirsiniz” demiş ve açıklamalarına şöyle devam etmiş:
    “Daha öncede ellerinden silahları alınmış olan halk, canını kurtarmak için mağaralara akın ediyordu. Elinde silah olanlar, kendini savunmak zorundaydı. Halkın bu savunma hali, Ulusal basında ‘Dersim’de isyan var’  şeklinde atılan başlıklarla, yapılan katliamın üstü kapatılmaya çalışılıyordu. Köylerde topluca öldürmeye götürülen köylülerin fotoğraflarının altında ‘Türk askerine kurşun sıkan isyancılar- şakiler-haydutlar’ şeklinde, açıklamalar süslüyordu. Uçaklardan atılan zehirli bombalarla, mağaraya sığınan insanları ‘fare’ gibi zehirliyorlardı!”

    “VAHŞETE KARŞI VİCDANLI BAZI SUBAYLAR AKLINI KAÇIRIR”

    Dersim’de yaşanan faciaya/vahşete karşı, vicdanlı bazı subaylar aklını kaçırır. Bölgede görev yapan muvazzaf subayların bazıları, yaşanan bu faciaya, kimi itiraz ederken, kiminin de akli dengesi bozulur. Konuya dair M. Nuri Dersimi’nin “Kürdistan Tarihinde Dersim” kitabında yer verdiği çok ilginç bir anlatıma yer vereceğim; “Askeri harekat sahasında bulunan Erzurum Kolordu Komutanı Maruf Tevkif Paşa yapılan mezalimi tenkit ederek adil ve insani bir hareket icrasını ordu komutanlığından rica etmiş olduğundan, hemen Dersim’den çektirilerek Ankara’ya gönderilmiş ve sorgu altına alınmıştır.”

    Sadece Çağlayangil değil, katliam sürecinde askerlik yapanlardan bazıları da süreç içerisinde konuşmuş ve yaşanan vahşeti anlatmıştı.

    Evet, o günlerde askerlik yapanlardan biri yaşananları şöyle anlatmıştı:
    “Bu kan gölü içinde, subaylar güzel kız çocuklarını seçip seçip götürünce, o da güzel bir kıza denk gelir. Canını bağışlar. Ancak bu bağışlama karşılığında, kızı gelin olarak Kars’a götürme niyetindedir. Bu niyetini komutanına açıklar. Komutanı: “Biz öldürmeye çalışırken, sen yaşatmaya çalışıyorsun. Olmaz” deyince, kız oracıkta kurşunlanarak öldürülür.” (M. Kalman / Dersim Direnişleri, s: 393.)

    1937-38 TERTELESİ SONUCU DERSİM HAPİSHANE OLMAKTAN ÇIKARILIR

    Evet sonuç olarak; “Dersim’de neler oldu?” sorusuna yanıt verecek olursak; Dersim’de süren yüzyıl savaşlarından dolayı, Dersim adeta bir açık hava hapishanesi haline getirilir. Ancak 1937-38 tertelesi sonucu, Dersim hapishane olmaktan çıkarılır. O açık hapishanede bulunanların üstüne gaz dökülüp yakılır, toplu olarak kurşuna dizilir, süngülenerek öldürülür, uçurumlardan aşağıya atılır, zehirli gazlarla boğdurulur, uçakların marifetiyle bombalarla bedenleri paramparça edilir! Geride kalanlar da en kötü şartlarda kara vagonlara bindirilerek, uzak batı illerine sürgün edilir. Bölgede sağ kalan ve ormanların derinliklerinde saklanan kız çocukları toplatılıp yatılı okullarda zorla Türkleştirilir. Köyleri dolaşırken görüp beğenilen kız çocukları subaylar, “besleme” olarak yanlarına aldırırlar. Nihayetinde o bölge insansızlaştırılıp, hüznün ve yasın kenti olan Dersim’in dağı-taşı teslim alınır! Dersim’in ölümcül öyküsü, üç aşağı-beş yukarı budur.

    Diren KESER/MERSİN