Etiket: zazaca

  • Doç. Dr. İlyas Aslan: Ana dilimiz kaybolursa dünyamız karanlık olur-VİDEO

    Doç. Dr. İlyas Aslan: Ana dilimiz kaybolursa dünyamız karanlık olur-VİDEO

    PİRHA- Doç.Dr. İlyas Aslan, Kırmançki ile Alevi inancının ilişkisine de dikkat çekerek, “Dilin içinde inancıda görüyoruz, kültürü de görüyoruz. Bazı dillerde bunu rahatlıkla görebiliriz. Kırmancki’de de benzer bir durum var. Bunlardan biri yoksa sakatsa dilde sakattır. Anadilimizle inancımızın böyle bir ilişkisi var. Biri yoksa diğeride eksik kalır” dedi.

    Munzur Üniversitesi Zaza Dili ve Eğitimi Bölüm Başkanı Doç.Dr. İlyas Aslan ile, ana dilinin kültür, edebiyat ve günlük yaşamdaki yerine dair konuştuk.

    “İnsanın dili, insanın herşeyidir ruhudur” diyen Aslan, ana dilini anahtara benzetti: “İletişim dili ve sosyalitedir. Dil konuşmadır. her şeyde dil vardır. Tarihin içinde dili görüyoruz, tıptda, sosyal yaşamda, sosyolojide görüyoruz.”

    Kırmançki ile Alevi inancının ilişkisine de dikkat çeken Aslan, “Dilin içinde inancıda görüyoruz, kültürü de görüyoruz. Bazı dillerde bunu rahatlıkla görebiliriz. Kırmancki’de de benzer bir durum var. Bunlardan biri yoksa sakatsa dilde sakattır. Anadilimizle inancımızın böyle bir ilişkisi var. Biri yoksa diğeride yoktur” dedi.

    Ana dilin aktarılmasında sözlü anlatımın önemine vurgu yapan Doç.Dr. İlyas Aslan, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Kültürde herşey dille oluşuyor. Kültür de dille devam ederek bugüne kadar geldi. Dili yazılmamış, okutulmamış ve hep göçebe yaşamışsa o dil kültürle, sözlü anlatımla varlığını korumuştur. Bizim ana dilimizde biraz böyle olmuş. Çünkü kültürümüz bugüne kadar hep dille ilişkisini koruyarak bugüne kadar gelmiş.”

    “ANA DİLİNDE YAZMAK ÇOK ÖNEMLİ”

    Doç.Dr. İlyas Aslan, dilin çeşitiliğinin korunması gerektiğinin altını çizerek, “Yok olmakla yüz yüze kalan diller yaşatmalı ki dünya tek renkle kalmasın” uyarısında bulundu.

    Yazım dünyasında ana dilin rolüne işaret eden Aslan, “Yazılımı olan bir dilin kaybolma ihtimali yok. Örnek verecek olursak Kırmançki de öyle çok kelime kaybolmuş inançta daha diri kalmış dilimiz. Bu yüzden dili yazmak çok önemlidir. Yazılımı olan dillerin edebiyatı da güçlüdür. Bir ana dilin eğitimi varsa okutuluyorsa gelişimi de vardır. Mesela biz ana dilimizi kulaktan kulağa öğrendik, öğrettik ama okuyarak gelişşe kazanımı daha fazla olur” şeklinde konuştu.

    “ANA DİLİMİZ KAYBOLURSA DÜNYAMIZ KARANLIK OLUR”

    “Dilimiz Xızır’ın dilidir, ruhumuzun dilidir” diyen Aslan, şunları ifade etti:

    “Artık çok okunan bir dönemde değiliz. Sosyal medya sürecin çok aktif olduğu bir dönem. Dünya değişiyor, teknolojilerin kullanımı artıyor. Bundan kaynaklı zazaca dilimizde çok imkan yok. Sosyal medyada da görünmeyince, izlemeyince kısıtlı kalır.

    Devletin dillin gelişimini sağlama imkanları çoktur. Bakanlıklar bütçelerini ana dilin öğretilmesine ayırabilir. Dünyanın her yerinde bu var.

    Burada asıl önemli olan çocuklarımızla kendi dilimizle konuşmaktır. Herkes çocuklarıyla konuşmalı. Nesilden nesile böyle yayılım olur ancak. Düşünün bin yıllardır kulaktan kulağa bu dil gelmiş. Bundan sonra da hem konuşarak, hem okuyarak, hem de yazarak dile katkı sunalım. Çünkü ana dilimiz kaybolursa dünyamız karanlık olur.”

    “DERSİM’DE BİR OKULDA ZAZACA VAR”

    Dersim’de 5 tane ortaokul olduğunu ve bunlardan sadece birinde seçmeli dersin verildiği bilgisini paylaşan Aslan, “Bunun gelişimi için çok müzakere yaptık ama çok yol alamadık . Komşu ilimiz Bingöl’de her okulda, her köyde seçmeli ders olarak zazaca var ama burda o yok. Neden veliler çocuklarına seçtirmiyorlar?” diye sordu.

    Üniversitedeki bölüme de ilginin az olduğunu belirten Aslan, gençlere ana diline sahip çıkması çağrısında bulundu.

    Nuray ATMACA/DERSİM

  • Dersim Belediyesi, minibüs durağına Kırmancki tabela astı-VİDEO

    Dersim Belediyesi, minibüs durağına Kırmancki tabela astı-VİDEO

    PİRHA-Dersim Belediyesi, minibüs durağına Türkçe ve Kırmancki tabela astı.

    UNESCO’ya göre Kırmancki (Zazaca) dili, yok olma tehlikesi altında olan diller arasında yer alıyor. 7 milyona yakın Kırmanc (Zaza) olduğu ve Kırmancki lehçesini konuşanların sayısının azaldığı biliniyor.

    Dersim Belediyesi, şehir merkezinde bulunan minibüs durağına, durak yerlerinin Türkçe ve Kırmancki adlarının bulunduğu tabela astı.

    PİRHA/DERSİM

  • ZeleMele Mem, müziğe geri döndü: Dersim ciddi bir tehdit altında, herkes elinden geleni yapmalı-VİDEO

    ZeleMele Mem, müziğe geri döndü: Dersim ciddi bir tehdit altında, herkes elinden geleni yapmalı-VİDEO

    PİRHA-Dersim’in coğrafyasının, kültürünün ve inancının son yıllarda ciddi bir tehdit altında olduğunu belirten ZeleMele Mem (Mehmet Ali Güler), “Hızlı bir şekilde herkesin elinden gelen ne varsa yapması gerektiğini düşünüyorum. Yapabileceğim en iyi şey müzik yapmak. Müzik yaparak bir şey yapmaya başlayabilirim diye düşündüm. O yüzden tekrar müziğe geri döndüm” dedi.

    Aktif müzisyenliği bıraktığı açıklayan Dersimli Müzisyen ZeleMele Mem uzun bir aradan sonra “Vêsno” (Yaktı) adlı şarkısıyla dönüş yaptı. Şarkı geçtiğimiz günlerde tüm dijital platformlarda müzikseverlerin beğenisine sunuldu.

    30 yıla yaklaşan sanat hayatında Zazaca/Kırmançki dilinde önemli eserlere can veren ve tekrar aktif müzik çalışmalarına dönen ZeleMele Mem (Mehmet Ali Güler) PİRHA‘nın sorularını yanıtladı.

    “DERSİM’İN İÇİNDE BULUNDUĞU SORUNLARDAN DOLAYI MÜZİĞE GERİ DÖNDÜM”

    PİRHA: Geriye dönüşü ortaya çıkaran güç neydi, Kırmancki müzik yapmanızın motivasyonunu nereden alıyorsunuz?

    ZELEMELE MEM: Hepimizin de bildiği gibi Dersim coğrafyasıyla, demokratik yapısıyla, kültürel ve inançsal yapısıyla son yıllarda ciddi bir tehdit altında. Son yıllardaki dışa yönelik göçler ve dışardan Dersim’e yönelik bazı göçlerin de artık demografik yapı üzerinde etkili olacağını düşünerekten hızlı bir şekilde herkesin elinden gelen ne varsa yapması gerektiğini düşünüyorum. Ben de ne yapabilirim diye düşündüm. Daha önce bir takım çalışmalara, kolektif çalışmalar da organize etmeye çalıştım ama yetersiz kaldı. Yapabileceğim en iyi şey müzik yapmak. Müzik yaparak bir şey yapmaya başlayabilirim diye düşündüm. O yüzden tekrar müziğe geri döndüm. Ayrıca Zazaca müzik yapan arkadaşların sayısı da azalmaya başladı, ana dilimizle daha az eserler ortaya çıkmaya başladı. Bu da bir benim için bir sinyaldi. Yıllardan beri hem ara verdiğim dönemde hem de öncesinden yapmış olduğum onlarca belki de yüzlerce eserim vardı. Bunları da tabi ki seslendirip insanlarla buluşturmak istiyorum. Tüm bunların toplamında müziğe başlama yönünde bir karar aldım. Bu adımın atılması her şeyden önce Dersim’in doğası, coğrafyası, tarihsel, kültürel yapısı ve içinde bulunduğu sorunlardan dolayı geri döndüm. Hepimizin bir önce bir şeylere başlaması gerektiğini düşünüyorum.

    “VESNO, UMUT ŞARKISIDIR”

    -Vesno, neyi anlatıyor?

    Yaptığım eserlerin belki de yüzde yüz yaşanmış ya da günlük olaylardan esinlenerek mesajlar içeren eserlerdir. Vesno, içinde bulunduğumuz dönemde umutsuzluklar ya da çiftlerin, ailelerin kolay bir şekilde birbirilerini bırakmaları ve boşanmaları olduğu bir dönemde aslında çiftlere ya da sevenlere umudu aşılıyor. İçinde bulunduğumuz koşullar ve zorluklar olabilir, bazen insanlar zor şartlar içerisine düşebilirler. Bazen umutsuzluklar egemen olabilir insanın hayatında ama insanlara mesaj olarak şunu aktarmak istedim, bunlar gelip geçicidir insanın biraz sabırlı olması gerekiyor. Temel motivasyonum buydu. Çünkü sevda, sevgi ya da aile basit şeyler değil bunlar büyük emeklerle ortaya çıkan şeylerdir ve bunların dönem dönem ortaya çıkacak sorunlar dolasıyla umutsuzluklar bitmesi de mantıklı olmayacaktır. Bundan dolayı Vesno bir umut şarkısıdır.

    “MÜZİĞİN ANA DİLİ ÖĞRENMEDE ÇOK BÜYÜK BİR ETKİSİ VAR”

    -Dersim hem dil hem doğa hem de inanç alanında baskı altında. Dersimli bir sanatçı olarak müziğinizin bu baskıya karşı ortaya çıkan direnişe katısını nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Ben asimile olmuş biriydim. Darbe döneminde ilkokula başladım. Ana dilimizi unuttuk ilk Dersime gelen hoca, ‘Köy dili konuşmayın, şehir dili konuşun’ diyordu. Artık ailelerde korktuğu için herkes çocuklarına Türkçe’yi öğrenmeleri için teşvik ediyordu. Asimile olmuş bir genç olarak lisede ikinci sınıfta bir öğretmen arıcığıyla bir ana dilim olduğunu fark ettim. Öğretmenin teşvikiyle ana dilimi öğrenmeye başladım. Müziğin dil öğrenmede çok büyük bir etkisinin olduğunu o zaman fark ettim. Şöyle düşündüm ‘Çok güzel eserler yapmalıyım ki insanlarımız bu şarkıları beğensinler bundan dolayı da ana dilini öğrensinler.’ Bu şekilde tamamı Zazaca olan albümler yaptım. Programlarımın tamamını Zazaca sundum. Benden etkilenip Zazaca öğrenen gençler oldu. Aynı zamanda eşimle ve çocuklarımla bu dili konuşarak aktarmaya ve yaymaya çalışıyorum. Çözüm yolu ne olabilir diye bazı mesajları eserlerim içerisinde insanlara sunuyorum. Birçok eserimde, şuanda üzerinde çalıştığım eserler ve daha sonra çıkarmayı düşündüğüm eserlerde bazı toplumsal mesajlar içeren parçalar var. Olayları nasıl algılıyorsam ve düşünüyorsam bunları müziklerimde topluma sunuyorum. Müziğin gücü çok büyüktür ve insanları çok etkiliyor. İnanıyorum ki yaşadığımız sorunlara bir katkı sunacaktır. Dersim’in sorunlarına bir çözüm bulmak için bir araya gelmemizde sanatın bir araç olacağını düşünüyorum.

    “DERSİM İÇİN HEPİMİZ BİR ŞEY YAPMALIYIZ”

    -Gelecekteki çalışmalarınız hakkında bilgi verir misiniz?

    Müziğin, dil öğrenmede nasıl bir araç olduğunu çok iyi biliyorum. Ben de ana dilimi öğrenmeye şarkılar dinleyerek başlamıştım. Ana dilin ömrünü çocuklara aktarmada en büyük görev annelere düşüyor, çünkü çocuklarla en çok ilgilenen annedir. 2012 yılında Dersim Belediyesi’nde Edibe Şahin döneminde bir çocuk korosu, bir de kadın korosu başlatmıştım. Çocuk korosunda, çocuk şarkıları söylenmesi gerekir. Ben de Zazaca çocuk şarkılarının yokluğundan dolayı çocuk şarkılarından oluşan bir albüm hazırladım. 2012 yılında bu çalışmayı Dersim’de albümleştirmiştik. Çocuklarımızla beraber Avrupa’da küçük bir turne yaptık. Şimdi burada da bu çalışmaların 2. aşaması diyebileceğim bir projeye başladım. Şu an 8 tane çocuk şarkısını tamamladım. Almanya’nın Bochum şehrinde Dersim Bochum Derneği bünyesinde çalışmalar yaptık ve birkaç yıl devam ettirdik. Her yıl birer tane de konser düzenledik. Bu projenin üçüncüsünü önümüzdeki yıl ocak ayında yapmayı düşünüyoruz. 2025 yılında 2. çocuk korosu albümünü olgunlaştırıp yeni piyasa çıkarmak istiyoruz. Bunun dışında artık albüm değil de tek tek ya da birkaç eserin birlikte dijital ortamlarda yayınlayarak insanlarımıza buluşturmak istiyorum.

    Yapmış olduğum ve tamamlamış olduğun çok fazla eserim var. Bunların çoğu sevda ve toplumsal mesajlar içeren şarkılar. Halen çalışmalar içerisindeyim muhtemelen yaz ayına kadar 15-20 şarkı tamamlamış olacağım. 2 tane turne düşünüyorum. Bir tanesi 5 yada 8 konserlik küçük bir Türkiye turnesi. 1 tane de yine 8 konserlik Avrupa turnesi düşünüyorum. Müziğin gücünü de alarak kolektif şeyler yapmayı düşünüyorum ama bunlar henüz düşünme aşamasında. Sanatçı arkadaşlarla, kurumlarla ya da Dersimli insanlarla yapacağım küçük toplantılarda dile getireceğim fikirler var. Ama fikirlerim nasıl vücut bulur ya da karşılık bulur mu bunu şimdiden bilemiyorum.

    Dersim, ana dilimiz ve coğrafyamız için hepimiz bir şey yapmalıyız. Kimin elinden ne geliyorsa yapsın. Dersim olduğu zaman biz kendimizi var ve güçlü hissediyoruz. Şu an Dersim için en önemli sorunlardan birisi maden projeleri ve önümüzde ki günlerde bu projeler daha çok çoğalacaktır. Bizim şimdiden bir duyarlılık oluşturup bir duruş sergilememiz gerekiyor. Eğer tepki göstermezsek Dersim diye bir şey kalmayacak. Dersim sadece o zaman efsanevi bir isim olarak kalacaktır. Bundan dolayı herkes elinde ne geliyorsa yapsın. Bizim bir araya gelmemiz için artık birbirimizi sevmemiz lazım. Ayrı yönlerimiz mutlaka olabilir ne olursa olsun bu alan da katkı sunabilecek, herkesi kucaklayıp bir araya gelmemiz gerekiyor. Bunu umut ediyorum ve herkesten bunu bekliyorum.

    Cihan BERK-Nuray ATMACA/DERSİM

  • Sanatçı Göker’den İBB’ye konser tepkisi: Kürtçe’ye yapılan bir saygısızlık-VİDEO

    Sanatçı Göker’den İBB’ye konser tepkisi: Kürtçe’ye yapılan bir saygısızlık-VİDEO

    PİRHA-Sanatçı Mücahit Göker, aylardır konser için görüştüğü İBB’den cevap alamadı. PİRHA’ya konuşan Göker, “Bu sadece bana değil, Kürtçeye yapılan bir saygısızlık. Yeni bir şey değil tabi, yıllardır bildiğimiz, yaşadığımız, alışkın olduğumuz şeyler. Bu yapılan Kürtçe müziğe uygulanan bir sansürdür” dedi. 

    Kürtçe’nin Kırmancki lehçesinde uzun yıllardır müzik yapan Sanatçı Mücahit Göker, konser için başvurduğu İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nden (İBB) aylardır cevap alamadı.

    İBB Kültür’ün konser etkinliğine 2021 yılında başvuru yapan Göker geçen sürede olumlu dönüş olmadı.

    İBB’nin yaklaşımına dair PİRHA‘ya konuşan sanatçı Mücahit Göker, “Uzun bir süre dönüş olmadı. Başvurumun sonucunun ne olduğunu sormak için aradım.  ‘İlgileneceğiz’ cevabı aldım. Bu cevaptan sonra ‘Dönüş yapacağız’ gibi erteleyen cevaplar aldım. Temmuz ayının dolduğunu ve Ağustos’ta yapılacağını söylediler, tamam dedim ben de. Ağustos’ta olmadı, bu sefer Eylül’de olur dediler, yine olmadı. Ekim, Kasım, Aralık… Sürekli aynı şekilde ertelediler, en son geçen ay, Ocak’ta bir etkinlik yapmayacaklarını o yüzden Şubat ayında yapılacağını söylediler. Şubat yaklaşınca tekrar sorduk ancak bu sefer de onay alamadık diye yanıtladılar. Bu arada İBB Kültür tarafından etkilikler yapılmaya devam ettiğini gördüm. Burada, yaptığım sanata ve sanatımın diline yönelik bir tavır mı var? sorusunu sormak istiyorum” dedi.

    “RAHATSIZ EDİCİ VE İNCİTİCİ”

    Yaşanan durumun bir sanatçı açısından rahatsız edici ve incitici olduğunu vurgulayan Göker, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “İBB Kültür’e sormak istiyorum: Bir konser verebilmek için yeterlilik sınavı mı, mülakat mı isteniyor, kriterler nelerdir? Çok lakayt bir davranışla karşısındakine yaklaşmalarını kabul edilemez buluyorum ve kınıyorum. Bu etkinlikler sadece siyasete malzeme amaçlı kullanılmamalı diye düşünüyorum. Kültür, sanat etkinlikleri böyle vitrinlik, işte kalabalığı toplasın, siyasi söylemlerimizi, propagandamızı yapalım diye düşünülmemeli.

    Kültür sanat çalışmaları uzun vadede düşünüldüğünde insanları dönüştürmeye, bilinçlendirmeye, bilim, kültür, sanat yoluyla ilerlemede ne kadar önem verdiğimizin bir göstergesi.”

    “SADECE BANA DEĞİL KÜRTÇEYE YAPILAN BİR SAYGISIZLIK”

    Sanatçı Göker, “Bu sadece bana değil, Kürtçe’ye yapılan bir saygısızlık. Yeni bir şey değil tabi, yıllardır bildiğimiz, yaşadığımız, alışkın olduğumuz şeyler. Bu yapılan Kürtçe müziğe uygulanan bir sansürdür” diyerek, dayanışma çağrısında bulundu.

    Diren KESER/MERSİN

     

  • Haydar Buga: Khal Gağan, unutulmaya yüz tutmuş kadim bir Dersim geleneği

    Haydar Buga: Khal Gağan, unutulmaya yüz tutmuş kadim bir Dersim geleneği

    PİRHA- Pir Haydar Buga, Kızılbaş geleneğinde unutulmaya yüz tutmuş binlerce yıllık kadim bir Dersim geleneği olan ‘Gağan’ ile ilgili yazdı. Buga, “Alevi kızılbaşlar İnançsal günlerini üç kere kırka bölmüşler ve ibadet ritüellerini bu çetin geçen kış günlerinde yerine getirerek kainatın bilinen gerçekliği içinde Raâ Hêq yolunu sürdürmüşler” dedi.

    Khal Gağan Dersim coğrafyasında Alevi-Kırmanclar tarafından kutlanan (Sivas, Tunceli, Erzincan, Bingöl, Muş ) günümüze kadar gelebilmiş eski bir gelenek. Khal Gağan; eski yılın uğurlanması ve yeni gelen yıla merhaba anlamına geliyor. Khal Gağan Aralık ayının üçüncü haftasında (21 aralık) başlar ve Ocak ayının ilk haftasına kadar sürebilir. Salı gününden başlayıp üç günlük oruç tutulur. Üç günlük orucun anlamlarından biri de çetin geçirilecek olan üç ayın (kış) haber verilmesidir. Pir, Mürşit ve Dedelerin olduğu yerlerde cemler birlenir.

    Pir Haydar Buga, bu unutulmaya yüz tutmuş kadim gelenek ile ilgili yazdığı makalede, Gağan nedir? Gağan’da neler yapılır? Nasıl bir ritüele sahiptir? gibi sorulara cevap veriyor.

    “SONSUZ DOĞA DÖNGÜSÜ DEVAM ETMİŞ OLACAK”

    Pir Haydar Buga, “Alevi Kızılbaşlar için çetin geçecek olan üç ayların ilki olan Gağana girdik, Kızılbaş geleneğinde gağan yeni yılın başlangıcı eski yılın bitişidir” diyerek şunları ekledi:

    “Halk arasında (pase qan sono, pase Newe yeno) eski paşa gidiyor yeni paşa geliyor derlerdi, 21 Aralık itibariyle gağan başlar, yöre halkı adına KHAL -FATIK dedikleri bir oyun ile şenlendirirler .

    Yaklaşık kırk gün sonra Gağan elini Xızır’a verecek ve Xızır günleri başlayacak şubatın ikinci perşembesi itibariyle 40 gün boyunca Xızır günleri/bayramı içinde niyetler, sorgular, görgüler, muhabbetler gerçekleşecek, pir ve talip Hakk meydanında dara durup bir birilerinin gül cemaline niyazlaşıp toplumsal uzlaşıyı sağlayıp rızalaşacaklar.

    21 Mart’tan önceki kara çarşambada (des Hefte mal’de) Xızır elini Xeylas’a (İlyas) verecek, nevroz başlayacak, toprak ana yine doğurmaya başlayacak.

    5 Mayıs’ı 6 Mayıs’a bağlayan gecede Xızır ile Xeylas(ilyas)-Hıdırellez bir gül ağacının dibinde buluşup yer küre üzerindeki tüm canlılar için tohumdan tomurcuğa, tomurcuktan meyveye durup bolluk içerisinde geçirecekleri bir yaşam için tabiat anaya can vermeye devam edecekler. Böylece bu önsüz ve sonsuz doğa döngüsü devam etmiş olacak.”

    ESKİ BİR DERSİM-ALEVİ GELENEĞİ: KHAL GAĞAN

    Eski bir Dersim–Alevî geleneği olan Khal Gağan’ın bir paylaşım töreni olduğunu belirten Pir Haydar Buga, törenin ritüelleri ile ilgili şu bilgileri kaydetti:

    “Khal; ihtiyar, yaşlı anlamına gelen Kırmancki/Zazaca bir kelimedir. Gağan ise yine Kırmancki/Zazaca’da Aralık ayına verilen isimdir.

    Çocuklar sabah erkenden kalkarlar, en güzel elbiselerini giyinerek Khal Khek (ihtiyar Adam) eşliğinde hediye toplamaya giderler. Toplu bir şekilde, habersizce her evin kapısına giderek; “Gağanê Sıma Bımbarek Bo” (Gağanınız kutlu olsun) diye selamlar ve şarkılar eşliğinde Khal Khek oyununu oynarlar ve hediyelerini alırlar. Hediyeler daha çok badem çekirdeği, ceviz, kuru üzüm, kayısı kurusu, un, yağ ve benzeri şeyler olur.

    Akşama kadar toplanan yiyecekler köyün bir evinde pişirilir, geri kalanlar da yoksul ailelere dağıtılır. Zerfet adı verilen hamur, yağ ve sarmısaklı ayrandan olusan yemek pişirilir ve yenir.

    Evlerde ise Peşâre (bir tür çörek) ve dâne (buğday) pişirilir. Dâne; bir kısmı yenir ve çocuklara dağıtılır, bir kısmı ise ipliğe geçirilerek hayvanların bulunduğu ağılın direklerine asılır. Çeşmelerin kurunlarına atılarak bolluk ve bereketin devamlılığı arzulanır. Uğranılan evlerde Khal Khek oyunu oynanır. Oyunun aktörleri yaşlı adam kılığına giren Khal, bayan elbiseleri giydirilmiş gençlerden biri olan eşi Fadike ve onları korumakla yükümlü yüzünü soba kurumu, isi ile siyaha boyamış Araptır. Tanınmayacak derece de kendilerini özenle giysi ve kostümlerle kamufule ederler.

    “ESKİ YILI NEŞELİ BİR ŞEKİLDE UĞURLAYIP, YENİ YILA GÜZEL BİR BAŞLANGIÇ YAPMAK AMAÇLANIR”

    Khal Khek’in; koyun ya da keçi kılından yapılan ak ve uzun sakalı, eski elbiselerden oluşan kostümü, omuzunda heybesi, elinde asası ve tesbihi bulunur.
    Khal Khekin eşi rolündeki Fadike; gözleri dışında yine tanınmayacak şekilde giydirilir. Etek ve eşarp giydirilerek tanınması önlenir.

    Arab/Arap da yüzünü sobalardan elde edilen kurum ile siyaha boyar ve elinde değneği bulunur. “Arab” olarak nitelenen korumacı kişinin görevi; uğradıkları evlerde gençleri kovalayıp Fadike’nin kaçırılmasını önlemek ve sonrasında Fadike’nin bulunmasına ve Khalo Khekin yanına getirilmesine yardımcı olmaktır. Bulunduktan sonra hediyeler toplanır ve köy evlerinin ziyaretine devam edilir.

    Evlenerek gelin olarak ayrılan kızkardeş, hala, teyzeler (Zeyi) ziyaret edilir ve onlara yaptıkları işlerden dolayı şükran duyulur.”Bara Zeyi” evden evlenerek ayrılan bayanların hakkı anlamına gelir. Evlendiklerinde toprak gibi haklar istemeseler de, bu gibi günlerde altın, hayvan vb. gibi değerli hediyeler kendilerine verilir.
    Eski yılı neşeli bir şekilde uğurlayıp yeni yıla güzel bir başlangıç yapmak amacını taşır ‘Khal Gağan.”

    (HABER MERKEZİ)

  • Lorıka Domanu, bir 38 romanı: “Keşke aklımı yitirseydim de bu yaşadıklarımızı hatırlamasaydım”

    Lorıka Domanu, bir 38 romanı: “Keşke aklımı yitirseydim de bu yaşadıklarımızı hatırlamasaydım”

    PİRHA-Şahin Çiçek’in, 1938 soykırımından kurtulmuş üç çocuğun hikayesini anlattığı, Lorıka Domanu isimli Kırmancki (Zazaca) romanı, Fam Yayınları’ndan çıktı: “Terteleden kim kurtulmuş ki ben de kurtulayım: O yanlış bir cümledir. Orada, o gün herkes ölmedi ama hiç kimse kurtulmadı. O yılın adı 1938 imiş sonra kavradı.”

    Şahin Çiçek’in Lorıka Domanu isimli Kırmancki (Zazaca) romanı Fam Yayınları’ndan çıktı. 1938 Dersim soykırımından kurtulmuş üç çocuğun hikayesini anlatan kitap, “Bazı isimler dışında burada yazan her şey gerçektir” cümlesiyle başlıyor.

    CESETLER ALTINDA KALARAK KURTULMUŞ ÜÇ ÇOCUĞUN HİKAYESİ

    Romanda, henüz dokuz yaşında iken ölüler arasından sağ kurtulan Yemose, “Keşke aklımı yitirseydim de bu yaşadıklarımızı hatırlamasaydım” diyor. Yemose’nin hiçbir zaman unutamadığı o toplu kıyımdan yaralı kurtulan üç çocuğun hikayesi burada başlıyor.

    Romanın devamında Zuğur Deresi’nde ağır makinalı tüfeklerin kurşunlarından, cesetler altında kalarak kurtulmuş yaralı bir bedeni, ruhları hep yaralı kalmış iki kardeş, bir kuzen üç çocuğun; hayatta kalma mücadelesini ve sonrasını okuyoruz.

    FELEĞİN CAN ALMAYA YETİŞEMEDİĞİ VAKİTLER

    Ölüler, yaralılar, birbiri üzerine yığılmış insanlar, inleyenler, ölmek için bekleyenlerin yakarışları arasında feleğin can almaya yetişemediği vakitlere gidiyoruz.

    1938 tertelesinden sonra, dünyanın dört bir yanına dağılan Dersimlilerin hikayesine, yazarımız İstanbul’dan katılıyor. İstanbul’da buluştuğu anlatıcının yaşadıklarını dinleyerek, yaşadıklarını kaydederek ona şahit oluyor. Yaşadıklarını yazara detayları ile anlatan Yemos’un önce hiçbir şey hatırlamayarak yaşadığı bir yıl ve sonrasında ölümü ile sonlanıyor kitap.

    ÜÇ ÇOCUĞUN HİKAYESİ BİNLERCE DERSİMLİ’NİN HİKAYESİDİR

    Yemoş, değiştirilmiş adı ile Emine, İstanbul’da kendi toprağından uzakta bir yerde yatıyor şimdi. Onun ve diğer iki çocuğun hikayesi, binlerce Dersimli’nin hikayesidir. Üç çocuğun gerçeği üzerinden binlerce Dersimli’nin yaşadıklarına bir daha şahit olarak, bir daha yaşayarak kitabın kapağını kapatıyoruz.

    Lorıka Domanu, 1938 tertelesini yalın ama detaylı bir işleyiş ile anlatıyor.  Dersimli’nin 1938 belleğini anlatırken, tarihsel ve sosyolojik arka planı ince bir şekilde aktarıyor.

    KIRMANCKİ YAZILI EDEBİYATINA DEĞERLİ BİR KATKI

    Şahin Çiçek tarafından kaleme alınan, Fam Yayınları logosu ile yayınlanan Lorıka Domanu isimli roman, son yıllarda yayınlanan Zazaca/Kırmançca yazılı edebiyatına eklenen özel bir metin ve çok değerli bir katkı niteliğindedir. Yazarın akıcı bir anlatımı var, dil oldukça sade ve özenli kurulmuş. Cümleler ritimli kelimelerle örülmüş. Hikaye üzerine detaylı çalışılmış, önemli bir hakikat okuyucuya aktarılmıştır. Dağı, taşı, ırmağı, vadisi, cümle canlısı ile her yanından ölmüş, yaralanmış bir coğrafyanın tarihinden bir yıl ama yaralı bir ömür olan 1938’in hakikatidir anlatılan.

    PİRHA/DERSİM

  • İBB, İSMEK bünyesinde ücretsiz Zazaca kursu açtı

    İBB, İSMEK bünyesinde ücretsiz Zazaca kursu açtı

    PİRHA-İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB), İSMEK bünyesinde ücretsiz Zazaca kursu açtı. İlk kez açılan Zazaca Başlangıç Seviyesi kurs programı, 96 saatlik sertifikalı bir eğitimi kapsıyor. 

    İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) İstanbul’da temel düzeyde Zazaca öğrenmek ya da anadili Zazaca olup geliştirmek isteyenler için ücretsiz Zazaca dil kursu açtı. İBB Enstitü İstanbul İSMEK bünyesinde ilk kez açılan Zazaca Başlangıç Seviyesi kurs programı, 96 saatlik sertifikalı bir eğitimi kapsıyor.

    Programa katılmak için herhangi bir ön koşul veya yeterlilik aranmıyor. Yüz yüze eğitimler, Şişli Dil Okulu Merkezi’nde hafta sonları gerçekleştirilecek. Kurs için enstitu.ibb.istanbul adresinden kayıt yaptırabilir.

    Devrim FINDIK/İSTANBUL

     

  • Mikaîl Aslan ve Cemîl Qoçgîrî’nin “Rû bi Rû” albümü dinleyici ile buluşuyor

    Mikaîl Aslan ve Cemîl Qoçgîrî’nin “Rû bi Rû” albümü dinleyici ile buluşuyor

    PİRHA-Mikaîl Aslan ve Cemîl Qoçgîrî´nin “Rû bi Rû” (Yüzyüze) albümünün lansman konseri 26 Mart Pazar günü, Almanya’nın Rüsselsheim şehrinde gerçekleşecek.

    Mikaîl Aslan ve Cemîl Qoçgîrî´nin yirmi yıllık müzik yolculuklarına adadıkları “Rû bi Rû” (Yüzyüze) albümü dinleyici ile buluşuyor. Kalan Müzik etiketini taşıyan albüm Zazaca, Kurmancca, Ermenice ve Türkçe şarkılar ile iki enstrümantal eserden oluşuyor.

    Kendi müzik serüvenlerinin yanı sıra yirmi yıldır ortak çalışmalara da imza atan ve aynı sahneyi paylaşan Mikaîl Aslan ve Cemil Qoçgîrî, üç yılda tamamladıkları “Rû bi Rû” adlı albümleri ile dinleyici karşısına çıktılar. Sanatçılar, gelenek ile yenilik arasında bir arayışa odaklanan albüme yazdıkları metinde şu ifadelere yer verdiler: “Dostun bahçesinde, gülün gül ile tartıldığı terazide ‘Rû bi Rû’ (Cemâl Cemâle) durduk. Üç yılda tamamladığımız bu albümü, yirmi yıllık dostluğumuza adıyoruz.”

    Albümde Doğan Munzuroğlu, Cemal Taş, Cengiz Aslan, Selîm Temo, Ayşe Şavaqî, Ibrahîmê Xaşxaşe ve Orhan Güldağ gibi şairlerin şiirlerinden bestelenen parçalara yer verilmiş. “Sasun” adlı Ermeni halk şarkısının yanısıra iki enstrümantal eserin de bulunduğu albümde Neşet Ertaş’ın Mahzunî Şerif’e yazdığı “Neşet’ten Mahzunî’ye“ adlı şiirden yapılan beste de dikkati çekiyor. Müziği Mikaîl Aslan’a ait olan beste, 2021 yılında kaybettiğimiz Hasan Saltık’a ithaf edilmiş. “Rû bi Rû”nun lansman konseri ise, 26 Mart Pazar günü, Almanya’nın Rüsselsheim şehrinde gerçekleşecek.

    PİRHA / İSTANBUL

  • Roza Kay Ma Sımayme tiyatro grubunun Kırmançki ‘Gağan’ oyunu yarın sahnelecek

    Roza Kay Ma Sımayme tiyatro grubunun Kırmançki ‘Gağan’ oyunu yarın sahnelecek

    PİRHA-Roza Kay Ma Sımayme tiyatro grubunun ‘Gağan’ isimli Kırmançki/Zazaca oyunu yarın PSAKD Alibeyköy Cemevi’nde oynanacak. 

    Fintoz Dikme tarafından dört yıl önce kurulan “Roza Kay Ma Sımayme” (Oyun Günü Biz Siziz) tiyatro grubu ‘Gağan’ isimli oyununu 21 Ocak Cumartesi günü saat 19.30’da Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Alibeyköy Cemevi Konferans Salonu’nda oynayacak.

    Kırmançki/Zazaca dilinde oynanacak ‘Gağan’ oyunu Fintoz Dikme tarafından yazıldı ve yönetiliyor. Dikme’nin yanı sıra Düzali Külahcı ve Cemal Akbayın da oyuncular arasında yer alıyor. Ayrıca Serbülent Güzeldere de konuk oyuncu olarak sahneye çıkacak. Oyunun müziğini ise Aydın Yağan yapıyor.

    “ESKİ GELENEKLERİ ANLATAN BİR OYUN”

    Oyuna ilişkin PİRHA‘ya bilgi veren Dikme, “Dört kişi bir araya gelerek grubu kurduk. ‘Gağan’ eski gelenekleri anlatan bir oyun. İlk defa oynayacağız. Başka yerlerde de oynayacağız. Dersim’in kaybolmak üzere olan Zazaca/Kırmançki dilinde sahneleyeceğiz. Dört yıl önce grup kurulduğunda ‘Adırê Çeyi’ isimli bir oyun yazdım. Kadınlarla beraber sahneye çıkacaktık ama koronavirüs başlayınca çıkamadık. Şimdi yeni bir oyun yazdım. Daha önce hiç tiyatro yapmamış kişiler ile oynayacağız. Provalarımızı yaptık. Oyunun müziğinde Aydın Yağan var.

    PİRHA / İSTANBUL

  • “Evde Türkçe konuşun” baskısı çocuklarımın anadillerini öğrenmemelerine yol açtı’-VİDEO

    “Evde Türkçe konuşun” baskısı çocuklarımın anadillerini öğrenmemelerine yol açtı’-VİDEO

    PİRHA-Okul müdürünün “Çocuklarınız ile evde Kürtçe değil Türkçe” konuşun telkini nedeniyle çocuklarına anadillerini öğretemediğini ve bu durumdan pişman olduğunu ifade eden Hatice Güzel, ” Çocuklarımız belli bir yaşa geldikten sonra “Anne neden biz anadilimizi bilmiyoruz? Neden bize öğretmediniz?” diye sordu. Anadilimizi öğretmediğimiz için pişmanız. Herkes kendi anadilini çocuklarına öğretsin” çağrısında bulundu.

    Okullarda anadilin öğretilmesine dönük engellemeler devam ediyor. Son olarak Milli Eğitim Bakanlığı (MEB), 20 bin öğretmen atamasına ilişkin branş bazında açıkladığı kontenjan dağılımında Kürtçe için sadece 3 kontenjan ayırmıştı. Kürtçe için sadece 3 kontenjanın ayrılmasına yönelik tepkiler gelmeye devam ederken, en az 200 kontenjan ayrılması talebiyle sosyal medya üzerinden kampanyalar düzenleniyor.

    Yıllardır devam eden yasaklama ve talepleri görmezden gelme politikalarının eğitim yaşamında da yansımaları oluyor. Okul idareleri tarafından ‘Zorunlu din dersleri’ ve Kürtçe’nin lehçelerine uygulanan ‘ambargo’ inancı ve anadili farklı olan çocuklar üzerinde olumsuz sonuçlar doğruyor.

    Sivas’ın Kangal ilçesi Kırlangıç Köyü’nde yaşayan Hatice Güzel, çocuklarına anadilini öğretememe nedenini PİRHA‘ya anlattı. Çocuklarının okuduğu okulun müdürünün “Çocuklarınız ile evde Kürtçe konuşmayın” sözleri üzerine evde Türkçe konuştuklarını belirten Güzel, yaşananlardan dolayı şu an pişman olduğunu söyledi.

    “ANNE, BİZ NEDEN ANADİLİMİZİ BİLMİYORUZ?”

    Güzel, o dönem yaşadıklarını şöyle aktardı:

    “Çocuklarıma anadilini öğretemedim. İstanbul’da okula giderken, okul müdürü “Çocuklarınız ile evde Kürtçe konuşmayın. Okuma, yazmayı güzel şekilde öğrensinler” dedi. Ben de bilmediğim için evde konuşturmadım. Evde konuşmayınca çocuklar da öğrenmedi.

    Okul müdürü “Çocuklarınızı eğitmek için Türkçe öğrenmeleri gerekiyor ki rahat okusunlar” dedi. Çocuklarımız belli bir yaşa geldikten sonra “Anne neden biz anadilimizi bilmiyoruz? Neden bize öğretmediniz?” diye sordu. Anadilimizi öğretmediğimiz için pişmanız. Annem Kürtçe babam Zazaca konuşuyordu. Herkes kendi anadilini çocuklarına öğretsin.”

    Rohat EMEKÇİ-İsmail SİVASLI/SİVAS

  • Doğan Çelik’in yeni albümü ‘Kılamâ Vayi’ (Rüzgarın Şarkıları) çıktı-VİDEO

    Doğan Çelik’in yeni albümü ‘Kılamâ Vayi’ (Rüzgarın Şarkıları) çıktı-VİDEO

    PİRHA- Doğan Çelik’in yeni albümü ‘Kılamâ Vayi’ (Rüzgarın Şarkıları) Kalan Müzik etiketiyle çıktı. Albümde 13 eser yer alırken, Doğan Çelik, içinde doğduğu dile-kültüre karşı sorumluluk duyduğunu ve bu bilinçle sanatını biçimlendirdiğini ifade ediyor.

    Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü’nün (UNESCO) yok olmayla karşı karşıya olduğu lehçeler arasında gösterdiği Kirmanckî (Dımilki) yer alıyor. Kurmancki’nin yok olmaması için sanatsal çalışmalar yapılmaya devam ediliyor.

    Kurmancki’nin yok olmaması için çalışma yürüten Sanatçı Doğan Çelik yeni bir albüm çıkardı.

    Etnik folk müzik sanatçısı Doğan Çelik, dokuz yıl sonra ikinci solo albümü ‘’KILAMÊ VAYÎ’’ (Rüzgarın Şarkıları) ile dinleyicisiyle buluşuyor. İlk albümü ‘’ZEWT’’ (Beddua) ile farklılığını hissettiren sanatçı, ikinci çalışması Kilamê Vayî ile anadilinin olanaklarını genişletiyor. Bu albümde kendi tarzını kalıcılaştırma uğraşı içine giren sanatçı, çabasının karşılığını, başarılı bir işe imza atarak alıyor.

    Doğan Çelik, ilk solo albümü olan Zewt’ten dokuz yıl sonra hazırladığı Kilamê Vayî’de, ilk albümünde olduğu gibi kendi eserlerini icra ediyor. Sadece kendi eserlerini okuyan sanatçı bu yönüyle çağdaş ozanlık geleneğini de sürdürüyor.

    Söz ve müzikleri sanatçıya ait olan çalışmanın 11 eseri Kirmanckî, 2 eseri de Türkçe dillerinde. Albüm bu yönüyle yok olma tehlikesi altında olan Kirmanckî (Zazaca) için bir olanağa dönüşme iddiasında. Doğan Çelik bu pratiğiyle toplumsal bir misyon da yüklenmiş oluyor.

    “DERSİM’İN DERDİNİ DERDİM BİLEREK ŞARKILARIMI EZGİLİYORUM”

    İçinde doğduğu dile-kültüre karşı sorumluluk duyduğunu ve bu bilinçle sanatını biçimlendirdiğini ifade eden Doğan Çelik, ‘’Çünkü ana ve atalarım, çocukken kulağıma bu dili, bu dilin müziğini, sevincini ve hüznünü fısıldadılar. Bunlardan azade müzik yapmam mümkün değil. Etno dinsel kimliğinden dolayı yüz yıllardır tahrip edilen yurdum Dersim’in derdini derdim bilerek şarkılarımı ezgiliyorum’’ diyor.

    Sanatçı Kilamê Vayî çalışmasında, ilk albümü Zewt’te olduğu gibi geleneksel Kürt Alevi müziği temalarını kullandığı gibi, dünya müziklerinden de temalar kullanmış. Örneğin bir eserde folklorik Anadolu ezgisi tonu duyulurken, ötekisinde Country, Caz, Reggae tonlarını duymak mümkün. Böylece yerelden evrensele akan bir ırmak olarak, kendi mecrasını oluşturuyor, onun sekanslarından akıyor.

    ÜNLÜ MÜZİK İNSANLARININ İMZASI VAR

    Sanat yönetmenliğini Doğan Çelik’in yaptığı albümün eser düzenlemelerinde Kemal Dinç, Cansun Küçüktürk, Erdem Altınses, Serhat Ayebe, Ümit Uçar, Ari Hergel gibi ünlü müzik insanlarının imzaları dikkat çekiyor.

    Geçmişten geleceğe bu topraklarda yaşayan halklar için bir köprü olmayı hedefleyen ‘’KILAMÊ VAYÎ’’ (Rüzgârın Şarkıları) tüm müzik marketlerde ve dijital platformlarda!

    PİRHA/DERSİM

     

     

  • ‘Anadili Türkçe olmayan çocukların karşılaştıkları zorluklara ilişkin yaptığınız çalışma var mı?’

    ‘Anadili Türkçe olmayan çocukların karşılaştıkları zorluklara ilişkin yaptığınız çalışma var mı?’

    PİRHA-Halkların Demokratik Partisi (HDP) Dersim Milletvekili Alican Önlü 21 Şubat Dünya Anadil Günü vesilesiyle Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’ın yanıtlaması istemiyle Kırmançki ve Türkçe soru önergesi hazırladı. Önlü, “Türkiye’de konuşulan tüm anadillerde eğitimin anayasal ve yasal güvenceye alınmasına yönelik çalışmanız var mıdır?” diye sordu.

    21 Şubat Dünya Anadil Günü dolayısıyla hazırladığı soru önergesinde Önlü, “Anadil bireyin doğumuyla beraber kazandığı bir haktır ve hiçbir eğitime tabii tutulmaksızın ailesi, çevresi ve toplumu aracılığıyla öğrendiği dil olarak tanımlanır.

    Dil bireyin kimlik kazanmasında, kültürel değerleri içselleştirmesinde, toplumsallaşmasında önemli bir işleve sahiptir. Bu nedenle bireyin anadilinde eğitim alması evrensel bir haktır. Türkiye’de bireyin kendi anadilini eğitim dili olarak kullanmasının önünde ki yasal engeller hala devam etmektedir.

    UNESCO’nun yaptığı “Tehlike Altındaki Diller Dünya Atlası” çalışmasına göre Türkiye’de 18 dil tehlike altında bulunmaktadır. Bu diller arasında Kirmanckî, Ermenice, Hemşince, Süryanice ve Lazca da yer almaktadır” ifadelerine yer verdi.

    “ANADİLDE EĞİTİMİN YASAL GÜVENCEYE ALINMASINA YÖNELİK ÇALIŞMANIZ VAR MI?”

    Önlü‘nün Oktay’a yönelttiği sorular ise şöyle:

    “1- Dünyanın birçok ülkesinde dillerin korunmasına, yaşatılmasına yönelik programlar hayata geçirilmekte olup, Türkiye’de bu alanda yapılan bir program var mıdır?

    2- Kaybolma tehlikesi altında olan dillerin korunmasına yönelik çalışmanız var mıdır?

    3- Yaklaşık 4 -6 Milyon insanın anadili olarak kabul edilen Kirmanckî UNESCO´nun yayınladığı rapora göre kaybolma tehlikesi altında olan dillerden biridir. Türkiye’deki nüfus oranına göre Türkçe ve Kürtçe’nin Kurmanci lehçesinden sonra en çok konuşulan lehçe konumunda olan Kirmanckînin korunmasına ilişkin çalışmanız var mıdır? Varsa nelerdir?

    4- Türkiye’de konuşulan tüm anadillerde eğitimin anayasal ve yasal güvenceye alınmasına yönelik çalışmanız var mıdır?

    5- Anadilde eğitime geçilmesine yönelik eğitim sisteminde bir alt yapı çalışmanız var mıdır?

    6- Anadili Türkçe olmayan çocukların sosyal ve eğitsel hayatta karşılaştıkları zorluklara ilişkin yapmış olduğunuz çalışma var mı? Varsa sonuçları nelerdir?

    7- Anadilde eğitim görmemekten kaynaklı eşitsizliğin ortadan kaldırılmasına yönelik alınan önlemler var mıdır Bunlar nelerdir?”

    PİRHA / DERSİM

  • ‘Mücadele ile kazanılmış hakkın kullanılmasından geri durulmamalı, Kürtçe dersleri seçilmeli’

    ‘Mücadele ile kazanılmış hakkın kullanılmasından geri durulmamalı, Kürtçe dersleri seçilmeli’

    PİRHA-Seçmeli derslere yönelik süreç 7 Şubat’a kadar uzatılırken; konuya ilişkin yazılı bir açıklama yayımlayan Emek Partisi Dersim İl Örgütü, “‘Seçmeli değil, anadilinde eğitim’ gerekliliğini bir kez daha vurguluyoruz. Ancak Kürt halkının ve ilerici, devrimci güçlerin yıllardır verdiği mücadelenin bir sonucu olarak elde edilmiş bir hakkın kullanımından geri durulmaması gerektiğini de ifade ediyoruz” ifadelerini kullandı.

    Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı ortaokullarda seçmeli derslere yönelik süreç devam ederken, Emek Partisi (EMEP) Dersim İl Örgütü yazılı bir açıklama yayımlayarak, “Velileri ve öğrencileri kazanılmış bir hak olan Kürtçe derslerini seçmeye çağırıyoruz” dedi.

    “Anadilde eğitimin önündeki bütün engeller kaldırılsın” başlığıyla yayımlanan bildiride şu ifadelere yer verildi:

    “Kurmancî’yi ve Zazakî’yi seçelim. Türkiye’de Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı ortaokullarda seçmeli derslere dair süreç devam ediyor. Bu dersler arasında 5,6,7 ve 8. sınıflardaki öğrencilerin seçebileceği Kürtçe (Kurmancî ve Zazakî lehçeleri) de var. Prosedüre göre seçmeli bir dersin açılabilmesi için en az 10 öğrencinin başvuruda bulunması gerekiyor.

    SÜREÇ 7 ŞUBAT’A KADAR UZATILDI

    Bu yıl Kürtçe seçmeli derslere dair kamuoyunda yoğun çağrılar oldu. Bu çağrılar neticesinde şimdiye dek olmadığı kadar çocuk ve aile Kürtçe dersleri tercih etti. 3 Ocak’ta başlayıp 21 Ocak’a kadar devam eden süre, 7 Şubat’a kadar uzatıldı.

    Yıllardır dillendirilen anadilde eğitim talepleri neticesinde seçmeli ders sistemine geçen Milli Eğitim Bakanlığı, bu konuda herhangi bir hazırlık yapmamış, seçmeli derslere dair alt yapıyı oluşturmamıştır. Ama hükümet yetkilileri bunu her fırsatta bir propaganda malzemesi olarak kullanma çabasından da geri durmamışlardır.

    Bugün gelinen noktada Türkiye’de, kamuda yalnızca 79 Kürtçe öğretmeni istihdam edilmişken bahse konu çağrılar vesilesi ile çok sayıda öğrencinin Kürtçe dersleri seçtiği, konuyu yakından takip eden kişi ve kurumlar tarafından dile getiriliyor. Hal böyle iken bu kamusal hizmetin nasıl verileceği tartışması da devam ediyor. Bugüne dek üniversitelerdeki Kürdoloji bölümlerinden mezun olmuş 1500’den fazla öğretmen var, ancak bu sayının dahi çok yetersiz olacağı ortada.

    “SEÇMELİ DEĞİL, ANADİLDE EĞİTİM”

    Öte yandan okul müdürlüklerinin seçme sürecinde ailelere engeller çıkardığı, İl Milli Eğitim Müdürlükleri’nin öğrencilerin bu yılki yoğun taleplerini Milli Eğitim Bakanlığı’na aktarmadığı basına yansıyan haberler arasında.

    Tüm bu tablo dolayısıyla Emek Partisi Dersim İl Örgütü olarak, partimizin geçtiğimiz günlerde açıkladığı ‘Bağımsız, Demokratik Bir Ülke ve İnsanca Yaşam Bildirgesi’nde de ifade edildiği üzere Kürt sorunun ancak tam bir ulusal hak eşitliği temelinde çözülebileceğini tekrar vurguluyoruz. Anadilde eğitim meselesini de tam bir ulusal hak eşitliği noktasında en temel meselelerden biri olarak görüyor, seçmeli Kürtçe dersin bu anlamda halkımızın talebini karşılamadığını söylüyor, ‘Seçmeli değil, anadilinde eğitim’ gerekliliğini bir kez daha vurguluyoruz.

    “KÜRTÇE DERSLERİNİ SEÇMEYE ÇAĞIRIYORUZ”

    Ancak Kürt halkının ve ilerici, devrimci güçlerin yıllardır verdiği mücadelenin bir sonucu olarak elde edilmiş bir hakkın kullanımından geri durulmaması gerektiğini de ifade ediyoruz. Milli Eğitim Bakanlığı; acilen, kazanılmış bir hak olarak seçmeli Kürtçe derslerin geliştirilmesi için daha fazla Kürtçe öğretmeni istihdam etmelidir.

    Daha fazla öğretmen yetiştirilmesi için üniversitelerde Kürdoloji bölümleri açılmalıdır. Öğrenci ve ailelerin ders seçerken maruz kalabileceği baskılar engellenmeli anadilinde seçim yapılması teşvik edilmelidir. Bu anlamda Emek Partisi Dersim İl Örgütü olarak anadilde eğitimin önündeki bütün engeller kaldırılsın diyoruz. Velileri ve öğrencileri kazanılmış bir hak olan Kürtçe derslerini seçmeye çağırıyoruz.”

    PİRHA / DERSİM

  • Erdoğan Emir’in yeni albümü “Bavok” 28 Ocak’ta çıkıyor!

    Erdoğan Emir’in yeni albümü “Bavok” 28 Ocak’ta çıkıyor!

    PİRHA- Kürt müziğinin önemli isimlerinden Erdoğan Emir, yeni albümü “Bavok” ile yeniden sevenleriyle buluşuyor.

    Müzisyen Erdoğan Emir, üçüncü albümü olan “Bavok’un” 28 Ocak’ta müzikseverlere ulaşacağını duyurdu. KALAN Müzik’ten çıkacak olan albüm hakkında yazılı açıklama yapan Emir, şu ifadelere yer verdi:

    “Uzun zamandır üzerinde çalışıp emek verdiğimiz ve prodüktörümüz KALAN Müzik’in sahibi Hasan Saltık’ın vefatı sebebiyle beklettiğimiz yeni albümümüzün sonuna geldik. Albüm bu kez kendi şarkılarımız dışında Dersim’in klasikleri arasında görülen Kırmançki (Zazaca) ve çocukluk şarkılarımın yanı sıra çok az dile gelmiş şarkılarla tamamlanmış bir albüm. Hem dilin yapısını ve ruhunu temsil etmeleri itibarıyla hem de her biri kendi dönem hikayelerini ele alma yöntem ve biçimleriyle çok şey ifade ediyor. Dört ana tema üzerine belirlediğimiz seçki, hem geçmiş yüz yılda aşk ve sevda şarkılarını, hem de yaşanan tarihsel olaylar karşısında dönemi ele alan şarkılardan oluşmaktadır. Elbette inanç ve folklor, bir toplumun sosyal yaşamına yön veren en önemli unsurlardır. İnancın felsefesini toplumun yaşam ritmine tercüman şarkılarıyla bir albüm tamamlandı.
    Bilgi ve ilginize. Sevgilerimle. Değerli emekleri için kıymetli dostlarım ve Kalan Müzik ailesine sevgilerimle…”

    (HABER MERKEZİ)

  • Tılsımını kaybeden şehir ‘Dersim’: Can çekişiyor!-VİDEO

    Tılsımını kaybeden şehir ‘Dersim’: Can çekişiyor!-VİDEO

    PİRHA-Dersim Alevi inancında önemli bir yeri olan ziyaretler, insan baskısı ve yanlış politikalar ile yok olmanın eşiğinde. “Dersim Alevi inanç sisteminin belirleyici özelliği insanların doğa ile kurduğu bağdır” diyen yazar Şükran Lılek Yılmaz, ziyaretler ve buralarla kurulan ilişkilerin zaman içerisindeki değişimini anlattı.

    Dersim’de hemen hemen her yerde bir ziyaret var. Kimi bir akarsu, kimi bir göl. Bir ağaç da oluyor, bir taş da. İnancın, doğa ile ve onu kutsayan sıkı bir bağı var. Fakat bu bağlar, ticaretleşmenin, turizmin, insan baskısı ve siyasi politikaların ağır yükü altında ya silikleşiyor ya da yok oluyor.

    Ziyaretlerin önemine, geçmişten günümüze değişimine ve son sürece ilişkin yazar Şükran Lılek Yılmaz ile konuştuk.

    “DERSİM ALEVİ İNANCININ BELİRLEYİCİ ÖZELLİĞİ DOĞA İLE KURULAN BAĞDIR”

    PİRHA: Dersim’deki ziyaretlerin, inanç ve yöre halkının yerindeki önemini nasıl tarif edersiniz?

    ŞÜKRAN LILEK YILMAZ: Dersim Alevi inanç sisteminin diğer Alevi topluluklarından farklı olduğunu biliyoruz. Bu inanç sisteminin belirleyici özelliği insanların doğa ile kurduğu bağdır. Dinsel pratiklerini gerçekleştirdikleri ziyaretler bazen bir su kaynağı, bazen bir ulu ağaç veya bir mezardır. Zazaca dilindeki karşılığı ‘jiarê’ olan bu ziyaretlerin, doğa üstü güçlere sahip, mistik varlıklar olduğuna inanılır.

    Genellikle de sağaltım ritüellerinde kullanılırlar. Çocuğu olmayan ailenin veya amansız hastalığa yakalanmış birinin geceyi Düzgün Baba’da geçirmesi gibi. Coğrafik olarak bir köyde, ilçede, bölgede bulunabilen bu kutsal mekânlara; yöre halkı belli günlerde toplu olarak veya herhangi bir zamanda bireysel olarak giderek, çıla yakmak, kurban kesmek, niyaz dağıtmak gibi dinsel ritüellerini gerçekleştirirler.

    “JİARA GİDİLECEĞİ GÜN HAZIRLIKLAR YAPILIRDI”

    – Eskiden ziyaretlere, mesela Munzur Gözeleri’ne giderken, gitmeden önce ve gittiğinizde neler yapardınız? Günler öncesinden bir hazırlık olur muydu? Oradaki ritüeller nelerdi? Unutamadığınız bir anınız var mı?

    Ailem ben 7 yaşımdayken İstanbul’a göç etti. Dolayısıyla 7 yaşıma kadar olan süreci hatırlamıyorum. Geçmişe dair hatıralarım ancak yaz tatillerinde köye geldiğimizde edindiğim deneyimlerden oluşur. Ki bu da yalnızca Munzur Dağları’ndaki ‘Jiara Bellehesen’ (Bellesen Ziyareti)’dir. Köyümüzde yayla süreci, Kırkmerdiven Vadisi’nin girişinde haziran ayında başlar, dağda havaların ısınmasına paralel olarak üçüncü ve en yüksek yaylada eylül ayında son bulur.

    Sere qocı/göç başı dediğimiz yaylalar arası göçlerde herkesin heyecanla yerine getirdiği ritüellerin başında temiz ve yeni kıyafetler giymek vardı. Kadınlar beyaz tülbent örterdi örneğin. Temmuz ortalarında ikinci yayladan üçüncü yaylaya göç edildiği gün erkekler çadırları kurana kadar kadınlar kurbanları, niyazları, çılaları (yağ ve bal mumuna batırılan bezle yapılır) hazırlardı. Kurban kesecek olanlar koç veya teke götürür, eğer kendisinde yoksa komşulardan satın alırdı.

    Sütünden faydalanmak için dişi hayvan kesilmezdi. Ayrıca dişi koyun veya keçi hamile olabilirdi bu durumda günah kabul edilirdi hem de kurban kesemeyecek durumdakiler ise helva veya pesara (yağlı ekmek) yaparlardı. Jiara gidileceği gün hazırlıklar yapıldıktan sonra yola çıkılırdı. Yayla yerinden yürüme mesafesinde ancak rakım olarak daha yüksek olduğu için (2900-3000m.) ve de yer yer kayalık taşlık olan patika yolda, öğlen sıcağında yorucu olurdu gidişimiz. Yine de heyecanla giderdik o yolu. Özellikle biz çocuklar, ilk hangimiz ulaşacak diye yarış yaptığımızı da hatırlıyorum.

    ‘Nisangı’ dediğimiz yere yaklaşınca herkes ayakkabısını çıkarır diz üstü (emekler gibi) yürüyerek devam ederdi. Nisangeye gelindiğinde yine diz üstünde üç kere etrafında dönerek yer öpülürdü. Getirilen hayvanlar dualarla kesilir, her eve bir parça olmak üzere dağıtılırdı. Helva ve pesaralar da dağıtılır, bizimle birlikte gelen köpeklerin hakkı ihmal edilmezdi. Bir başka jiarımız da köydeki Gola Huri gölüdür. Gağan’ın (aralık ayı) son perşembe günü öğleden sonra herkes niyazlarını (helva, yağlı kömbe) yapar öğleden sonra hep birlikte göle gidilir. Burada yayladakinden farklı olarak çılalar yakılır. Lokmalar dağıtılır ve eve dönülür.

    O günlerden aklımda kalan tek anı Munzur Gözeleri’ne dairdir. Bir yaz tatilinde ailece köye gelmiştik. O zamanlar büyükşehirlerden gelen misafirler Munzur Gözeleri’ne götürülürdü. Dedem de bir teke almış, minibüs kiralamış kızını (annem) ve çocuklarını gözelere götürecek. Anneannem de bizimle geldi. Her ne kadar Munzur Gözeleri özellikle bizim ziyaret yerimiz olamasa da Ovacık’taki önemli kutsal mekânlardan biridir. Gözelerin yakınındaki köyler kurbanlarını orada keserlerdi. Sabah erkenden araç geldi gözelere gittik. Sofra kuruldu dedem çantadan rakı çıkardı ve içmeye başladı. Anneannem bunu görünce dedeme kızdı ve bütün gün yüzünü asıp durdu. Bu olayı 2019 Aralık ayında Munzur Gözeleri’nin son yıllardaki durumuna dikkat çekmek üzere kaleme aldığım “Gözardı edilen kutsallık ve Munzur’u bekleyen tehlike” başlıklı makalemde de dile getirmiştim.

    “HERHANGİ BİR JİARA DENK GELDİĞİMDE EĞİLİR ÖPER, ÇILA YAKARIM”

    – Eskisi gibi ziyaretlere gidiyor musunuz? Gittiğiniz de de nasıl geçiriyorsunuz vaktinizi?

    İlk gençlik yıllarımdan itibaren kendimi Alevi ailede doğmuş bir ateist olarak tanımladım. Bu nedenle de memlekette olduğumda ailem ziyarete gidecek olursa onlara uyar, ritüelleri yerine getiririm. Ancak, özellikle ziyarete gitmek veya kurban kesmek gibi bir alışkanlığım ve de inancım yoktur. Yalnız, her Dersim’e (Tunceli il sınırları) geldiğimde farklı bir hissiyat içine girerim. İnançtan öte belki de pek çoğumuzda olduğu gibi bu topraklara ait olma duygusu ve duyulan hasretle huzur duyarım. Eğer gezilerim sırasında herhangi bir jiara denk gelirsem, çocukluğumdaki duyguyla eğilir öperim, çıla yakarım o kadar.

    “ZİYARETLER GÜN GEÇTİKÇE İNSAN BASKISINDAN ETKİLENİYOR”

    – Zaman içerisinde her yer ve her şey gibi ziyaretler de, doğa da insan baskısı ve müdahalesinden nasibini aldı. Son yıllarda popüler olan Dersim’e, il dışından hemen hemen her gün turistlik geziler düzenleniyor. Yöre halkının da etkisi unutulmamalı tabi. Şimdilerde bölgenin durumunu nasıl görüyorsunuz?

    Yıllarca insanların uzaktan korku ve endişeyle izlediği Dersim, ilk olarak festivaller, ardından çözüm süreciyle artan ilgi, son olarak 2014 yerel seçimlerinde Ovacık ilçe belediyesini Türkiye Komünist Parti’sinin kazanmasıyla iyice ilgi odağı oldu. Yalnızca ilçemiz değil tüm Dersim (Tunceli il sınırları)’e ilgi arttı. Düzgün Baba, Pülümür Vadisi, Nazımiye Dereoba Şelalesi, Hozat ilçesinde bulunan türbeler de bu ilgiden nasibini alıyor.

    Yurtiçinden ve yurtdışından geziler düzenlenmeye başladı. Hâl bu olunca kapasitesinin çok üzerinde insan ve araç sirkülasyonu olmaya başladı. Her geçen yıl bu sirkülasyon artmakta. Özellikle yöre halkı için kutsal öneme haiz Munzur Gözeleri, Düzgün Baba gibi mekânlar yoğun ilgiden fazlasıyla olumsuz etkilendi. Gün geçtikçe de etkilenmeye devam ediyor. Düşünün ki artık Munzur Gözeleri kurban kesilen yerler olmaktan çıktı. Piknik alanına dönüştürüldü. Bunda yalnızca dışarıdan gelen turistin değil, maalesef yöre halkının da katkısı çok fazla. Bununla birlikte ilçenin giriş- çıkış bağlantısını sağlayan karayolu tek karayolu Munzur Vadisi’nden dolayısıyla Munzur Milli Parkı’ndan geçiyor. Doğal olarak gerek insanların bıraktığı çöpler gerek araçların egzoz salınımı doğaya zarar veriyor. Görüntü kirliliğinin yanında bitki örtüsüne verdiği zarar da cabası.

    Barış KOP / İSTANBUL

  • Kahraman: Dersim’de sokakta kalan 2 bin öğrenciden bir kısmını halk evine aldı-VİDEO

    Kahraman: Dersim’de sokakta kalan 2 bin öğrenciden bir kısmını halk evine aldı-VİDEO

    PİRHA- Sanatçı Metin Kahraman Dersim’de yaşanan yurt sorununun çözülmesi gerektiğini belirterek, sokakta kalan öğrencilerin bir kısmının halk tarafından evlerine alındığını söyledi. Kahraman ayrıca Zazaca bir televizyon kanalına ihtiyaç olduğunu belirterek, Zazaca dilinin kuşaktan kuşağa aktarılamadığına dikkat çekti. 

    Türkiye’nin dört bir yanında ev ve yurt ücretlerinin pahalılığını ‘Barınamıyoruz’ diyerek protesto eden öğrencilerin nöbetleri sürüyor. Dersim’de Atatürk Mahallesi’nde bulunan Tunceli Kız Öğrenci Yurdu’nda yedek olarak kalan öğrencilerin yurt yönetimi tarafından gece yarısı yurttan çıkartılmasını öğrenciler protesto etmişti.

    Öğrencilerin yaşadığı sorunlara dair sanatçı Metin Kahraman, PİRHA’ya değerlendirmelerde bulundu. Kahraman, “Dersim’de iki bine yakın öğrenci sokakta kaldı. Bu durum iktidarın ne kadar pervasız olduğunu gösteriyor” dedi.

    “DERSİM HALKI BU KONUDA DUYARLI DAVRANDI; ÖĞRENCİLERİ EVLERİNE ALDI”

    Kahraman, Dersim’de halkın öğrencilerin yanında olduğunu belirterek; belediye ve başka kurumların da desteklerinin olduğunu söyledi.

    “Dersim’de iki bine yakın öğrenci sokakta kaldı. Belediyeler ve diğer kurumlar çok ilgilendi. Halk bir kısmını kendi evlerine aldı. İnsanlar kapılarını açtı. Sanırım 300-400 kişilik bir yurt belediyenin müdahalesiyle ve başka bir iş adamından destek alarak yurdu bitirmeye çalışıyor. Ancak Dersim halkı bu konuda gerçekten duyarlı davrandı. Türkiye kamuoyunda da bu şekilde farkındalık oldu.”

    “BURS VEREREK ÖĞRENCİLERİ İMAM HATİPLERE KAYDETMEYE ÇALIŞIYORLAR”

    Metin Kahraman, Erzincan ilindeki imam hatip okullarına dair öğrencilerin hem burs hem de teknolojik açıdan olanakların fazla olduğunu ancak öğrencilerin bu okullara kaydolmadığını söyledi.

    “Bu çok büyük bir yıkım. İktidarın ne kadar pervasız olduğunu gösteren bir olay. Memleketin bütün imam hatiplerinde heralde teknolojik anlamda en güzel, en son model malzemelerle ders yapıyorlar. Erzincan’daki imam hatip hakkında duymuştum. Onların yurt sorunu yok. Onların teknolojik malzeme sorunu yok. Çok ciddi olanaklarla ve hatta burs vererek öğrencileri imam hatiplere kaydetmeye çalışıyorlar. Yine de boş. Bu okullar çok fazla öğrenci alamıyor ama bu olay ne kadar kültüre düşman olduklarını ve eğitimi getirdikleri duruma bakarsak başka bir amaçları olduklarını gösteriyor. Eğer onlardan değilseniz; her türlü kötülüğü yapacak durumdalar. Türkiye genelinde korkunç bir durum ortaya çıktı. İnsanlar sokaklarda yatmaya başladı. Çok acı tabi ki.”

    Bu arada, Dersim Belediyesi Kültür Müdürlüğü bağlama, gitar, halk oyunları, tiyatro, atolia zazaki, piyano, resim ve yetişkinler korosu alanlarında kurs ve atölyeler açtı.

    Metin Kahraman, kültürel kurslara ilişkin bilgilendirme de yaptı. İleride kurulmak istenen bir kültür merkezinin alt yapısını oluşturmak istediklerini söyleyerek; atölye çalışmalarının başladığını açıkladı.

    “AMACIMIZ DERSİM’DE BİR KÜLTÜR MERKEZİ AÇMAK”

    Kahraman şunları kaydetti:

    “Pandeminin hemen sonrasında belediyemiz daha aktif bir program çıkardı. İleride kurulacak bir kültür merkezinin alt yapısını oluşturmak için kültürel çalışmalar başlattık. Bunların başında atölyeler geliyor. 1 Haziran’da çocuk korosuyla başladık. Çalışmamız 65 kursiyerle başladı. İlk konserimizi 19 Eylül’de Seyit Rıza Meydanı’nda gerçekleştirdik. Erdal Erzincan Bağlama Atölyesi, Şifa Geleneği Atölyesi ve önümüzdeki günlerde Mikail Aslan, Cemil Koçgiri , 3 telli geleneksel sazımızın öğretileceği bir tomur atölyesi kurulacak. aslında dersim kültürüyle ilgilenen bütün sanatçı dostlarımızla beraber giderek bir kültür merkezinin alt yapı çalışmalarını yürütüyoruz. 1 Eylül’den itibaren bağlama, keman, gitar, piyano, tiyatro gibi birçok sanat dalında kurslar başladı. Sinema da önümüzdeki dönemde bir atölyeyle başlayacak. Ve tabi ki dil atölyeleri var; şimdilik Zazaki. Zaza dili kursu için çalışmalara başlandı. Sözlü tarih ve hafıza atölyeleri kurarak Dersimli araştırmacıları bir araya getireceğiz. Ayrıca kitap tanıtım günleri yapıyoruz. Özellikle kendi kültürümüzü yaşatmaya dönük, kalıcı hale getirmeye dönük çabaları, kültürümüze dair hazırlanmış kitapların tanıtımlarını yapıyoruz. Bunlar zaman zaman tekrar edilecek. Her birimde 8-10 kişiden oluşan birimler oluşturmak istiyoruz. Öyle bir kültür merkezi olmalı ki aynı zamanda bir arşiv merkezi olmalı.”

    “ZAZACA KUŞAKLARA AKTARILAMIYOR”

    Kahraman, asimilasyonlara dikkat çekerek Dersim’de Zaza dilinde yayın yapan bir kanalın olması gerektiğini söyledi.

    “En büyük eksikliğimiz kültürel bir kanal sahip olmamamız. Her hanede televizyon var ama bir Zazaca kanal olsa… Çok büyük asimilasyon var ve Zazaca kuşaklara aktarılamıyor. O dil en azından unutulmayacak. Sayın başkanımız Fatih Mehmet Maçoğlu’na çok teşekkür ediyorum. Sanatçıların önünü açtı.”

    Berfin YILDIZ / İSTANBUL

  • Garo Paylan, tehlike altındaki dillerin korunması adına kanun teklifi sundu

    Garo Paylan, tehlike altındaki dillerin korunması adına kanun teklifi sundu

    PİRHA-Diyarbakır Milletvekili Garo Paylan, 21 Şubat Dünya Anadili Günü vesilesi ile yok olma tehlikesi altındaki dillerin korunması adına TBMM’ye kanun teklifi sundu. Paylan “Çeşitliliği yok sayan, çoğulculuğu dışlayan, Türkçe dışında, tüm dilleri yok olmaya mahkûm eden mevcut politik anlayış, Türkiye coğrafyasındaki dillerin yok olma tehlikesini beraberinde getirmiştir” dedi.

    HDP Diyarbakır Milletvekili Garo Paylan, 21 Şubat Dünya Anadili Günü vesilesi ile Türkiye’de yok olma tehlikesi altındaki dillerin korunması ve yaşatılması adına Meclis’e kanun teklifi sundu.

    Garo Paylan, “Ülkemizde, anadilim olan Batı Ermenicesi gibi çok sayıda kadim dil yok olma tehlikesi ile karşı karşıyadır” diyerek kanun teklifinin yasalaşması durumunda “Bu toprakların yok olmakta olan dillerine can suyu olacaktır” dedi.

    “ÇOK DİLLİLİĞİ İNKAR ETMEYİN” 

    Garo Paylan, Tehlike Altındaki Dillerin Korunması Amacıyla Bazı Kanunlarda ve Bir Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Teklifinde şu ifadelere yer verdi:

    “Ülkemizde var olan tekçi bakış açısı; anayasada yer alan insan haklarına saygılı, demokratik, eşitlikçi ve sosyal hukuk devleti olma iddiasıyla çelişmektedir. Çeşitliliği yok sayan, çoğulculuğu dışlayan, Türkçe dışında, tüm dilleri yok olmaya mahkûm eden mevcut politik anlayış, Türkiye coğrafyasındaki dillerin yok olma tehlikesini beraberinde getirmiştir.

    21 Şubat, Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Teşkilatı (UNESCO) tarafından, ‘Uluslararası Anadili Günü’ ilan edilmiştir. Yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olan dillere ilişkin veriler, UNESCO tarafından ‘Tehlike Altındaki Diller Atlası’nda sıralanmaktadır. Söz konusu diller, risk altında olma durumlarına göre ‘kırılgan, tehlike belirgin, tehlike ciddi, tehlike ağır derecede ve kaybolmuş dil’ olarak sınıflandırılmaktadır. UNESCO Diller Atlasında, Türkiye’de üç dilin tamamen yok olduğu, on beş dil için ise çeşitli seviyelerde yok olma tehlikesi bulunduğu belirtilmektedir. Kapadokya Yunancası, Mlahso, Ubik dilleri kaybolmuş dil durumundadır. UNESCO’ya göre, Türkiye coğrafyasında bulunan, Batı Ermenicesi, Abhazca, Adigece, Kabar-Çerkes, Zazaca, Abazaca, Hemşince, Lazca, Pontus Yunancası, Romanca, Suret, Gagavuzca, Ladino, Turoyo ve Hertevin dil/lehçeleri ise yok olmak üzeredir.

    Tarih içinde, bu topraklarda var olmuş kadim halklara ait dillerin, gelecek nesillere aktarılamaması ve günden güne yok olması, çoğulculuğu ve kültürel çeşitliliğin getirdiği zenginliği dışlayan hâkim bakış açısının bir sonucudur.

    Bu bağlamda, yalnızca bulunduğumuz coğrafya için değil bütün dünya halkları için kültürel ve yaşamsal önem arz eden anadillerin korunması ve yaşatılması adına sorumluluk alınmalı ve etkin politikalar yürütülmelidir. Türkiye Devleti, bulunduğu topraklardaki çok kültürlülüğü ve çok dilliliği inkâr etmeyip, bilakis birer değer olarak kabul edip yaşatmaya çalışarak, dünya mirasını korumak adına önemli bir adım atmış olacaktır.”

    PİRHA/ANKARA

  • DEDEF’ten Dersimlilere çağrı: Seçmeli ders olarak ‘Zazaki/Kırmançki’yi seçin

    DEDEF’ten Dersimlilere çağrı: Seçmeli ders olarak ‘Zazaki/Kırmançki’yi seçin

    PİRHA- Dersim Dernekleri Federasyonu (DEDEF), Dersimlilere çağrı yaparak, seçmeli ders tercih dönemi olan 04 Ocak- 22 Ocak günleri arasında bulundukları yerin eğitim kurumu müdürlüklerine başvurarak, çocukları için Zazaki/Kırmançki’nin dersini seçmelerini istedi. 

    2021-2022 Eğitim-Öğretim yılı için seçmeli ders tercihi dönemi 04 Ocak Pazartesi günü başladı, 22 Ocak Cuma gününe kadar devam edecek.

    Dersim Dernekleri Federasyonu (DEDEF), Dersimlilere çağrı yaparak, seçmeli ders olarak anadilini doğrudan veya elektronik ortamda bulunduğu yerin eğitim kurumu müdürlüklerine başvurarak, çocukları için Zazaki/Kırmançki’nin (ZAZACA) dersini seçmelerini istedi.

    “ANADİLDE EĞİTİM EN DEMOKRATİK HAKKIMIZDIR”

    “Dilimize karşı sorumluluğumuzu göstermek zorundayız” diyen DEDEF, “Ders açılmaz, öğretmen tayin edilmez diye düşünmeyelim. Çocuklarımız (Biz) tercih edince eğitim kurumu o dersi verebilmek için gerekli koşulları sağlamak durumundadır. Ve bunu sağlamak bizim en demokratik hakkımızdır. Ortaokullarda seçmeli ders olarak ana dilimiz Zazaca’yı seçerek anadilimize sahip çıkmak biz Dersimlilerin, Dersim dostlarının ve tüm Dersim kurumlarının görevidir.
    Anadilimize sahip çıkalım, kullanalım, kullandıralım” dedi.

    “ZAZAKİ/KIRMANÇKİ’NİN OKULLARDA SEÇMELİ DERS OLARAK OKUTULMASINI İSTİYORUZ”

    Yazılı bir açıklama yapan DEDEF, şunları kaydetti:

    “Ana dili bir kimsenin anasından doğduğu evin insanlarından, soyca bağlı olduğu topluluktan öğrendiği, duygu düşünce ve isteklerini en iyi anlatabildiği dil demektir. Yani kişinin kimliğinin oluştuğu en iyi konuştuğu temel iletişim dilinin öğretilmesini kast ederiz ana dilinden. UNESCO ya göre yeryüzünde 7097 farklı dil var çocuklar çoklu dil ile büyüyorlar dünyada 2500 milyar insan anadilinde eğitim hakkından mahrum bırakılıyor. Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 18 Aralık 1992 tarih ve 47 /135 sayılı kararı ile yayınlanan Türkiye’nin de Onayladığı Birleşmiş Milletler Ulusal veya Etnik Dinsel ve Dilsel Azınlıklara Mensup Kişilerin Haklarına Dair Bildiride, anadili konusunda taraf devletlere sorumluluk yüklerken, anadilinde eğitimin bir hak olduğu, anadilinde eğitimin sağlanması sorumluluğunu da vermektedir. Çocukların kimliklerinin ve kişiliklerinin bir parçası olarak ana dillerinin değersizleştirilmesi yok sayılması özgüvenlerini ve öz saygılarını olumsuz etkilemekle kalmıyor, var olan eşitsizliklerin derinleşmesine neden oluyor. Anadili birleştirir ve paylaşılanı artırır. Bu özellikleri ile de sosyal içerme, yenilikçi düşünme ve hayal gücünün gelişimini sağlar. Bu bağlamda bireyin kendi anadili dışındaki dillerde eğitim alması hem eğitim sürecinde sorunlara hem de eşitsizliklere neden olmaktadır. Tüm bu gerekçelerden dolayı Dersim Dernekleri Federasyonu ve Bileşenleri olarak anadilimiz Zazaki/Kırmançki’nin okullarda seçmeli ders olarak okutulmasını istiyoruz.”

    PİRHA/ İSTANBUL

  • ‘Her ot kendi kökünde biter, her kuş kendi dilinde öter’ – VİDEO

    ‘Her ot kendi kökünde biter, her kuş kendi dilinde öter’ – VİDEO

    PİRHA – Dersimli sanatçı, yazar ve siyasetçiler, 21 Şubat Dünya Anadil Günü’ne ilişkin PİRHA’ya konuştular. Anadile sahip çıkılması, konuşulması gerektiğini, Sey Qaji’nin ‘Her vaş serê koka xo de reseno, her têyr zonê xo de waneno’ sözüyle ifade ettiler. 

    Haberin videosu

    Dersimliler, verilere göre kaybolmaya yüz tutan diller arasında yer alan Kırmancki’nin yaşaması için ailelerin çocuklarına bu dili öğretmesini istiyor.
    Bugün 21 Şubat Dünya Anadil Günü, Birleşmiş Milletler Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü’ne (UNESCO) verilerine göre, dünya üzerindeki 6 bin dilden 2 bin 473’ü yok olma tehlikesiyle karşı karşıya.

    Her 2 haftada 1 dil yok oluyor. Türkiye’de de konuşulan ve kaybolmaya yüz tutan 18 dil arasında Kırmancki bulunuyor. Nüfusunun büyük bölümünün Kırmancki konuştuğu Dersim’de 1993-94 yılında köy boşaltmaları ve ardından asimilasyon politikaları nedeniyle dil, günlük yaşam içinde kullanılmamaya başladığı için yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bulunuyor.

    Edebiyat alanında çıkan çok sayıda kitap ise dilin konuşulmamasından kaynaklı okuyucular tarafından ilgi görmemeye başladığı için yok olma tehlikesi devam ediyor.

    “DİL, İNSANIN YÜREĞİDİR”

    Dersim’de yurttaşlar, sanatçılar, edebiyatçılar ve siyasetçiler Kırmancki’nin anadilde eğitim alınması ve yurttaşların da evlerinde bu dili çocuklarına öğretmesi ile bu dilin yaşatılacağına inanıyor.

    Konuya ilişkin PİRHA‘ya konuşan Sanatçı Zeynep Kılıç, “Bizim dilimiz türkülerde şimdi. Belki türkülerde, ezgilerde unutulmaz. Dil, insanın yüreğidir. Dilin içerisinde itikatımız var, biz varız. Dil kaybolursa biz de kayboluruz” dedi.

    “İNSANIN İKİ RUHU VAR; BİRİ DİLİ, BİRİ DE CANIDIR”

    Şair-Yazar Ferhat Yıldız ise Dersim’in inancına, kültürüne, diline yönelik asimilasyon politikalarını değerlendirdi.

    Yıldız, “Geçmiş, bugün ve yarın. Kimse Türkçe bilmiyordu. Devlet öyle asimilasyon politikaları uyguladı ki, bizim dilimizi hiçbir zaman tanımadılar. Gençlerin dilimize sahip çıkması, unutturmaması gerekiyor. İnsanın iki ruhu var; biri dili biri de canıdır” diye konuştu.

    “DİLİMİZ, XIZIR’IN DİLİDİR”

    Sanatçı Metin Kahraman, “Dilimizi çocuklarımıza öğretelim” diyerek çağrı yaptığı konuşmasında şunları kaydetti:

    “Dilimiz üzerine türküler, klamlar söylüyoruz. Dilimizin kaybolmaması için çalışmalarımız var. İnsanlar hep bizim dilimizi güzel buluyor. Bizim dilimiz gerçekten de çok güzel, sahip çıkmamız gerekiyor.

    Dilimiz, Xızır’ın dilidir, dervişlerin dilidir.”

    “HER KUŞ KENDİ DİLİNDE ÖTER”

    HDP’li Belediye Meclis üyesi Nurgül Yalay da, Sey Qaji’nin ‘ Her vas koké xode reweno, her theyr zone xode waneno’ sözüyle başlıyor. Her ot kendi kökünde biter, her kuş kendi dilinde öter.

    Yalay, “Dilimizi unutmayalım. Sahip çıkalım. Bizim dilimiz üzerine okullar, kurslar açılsın ki çocuklarımız öğrensin, dilimizi konuşsun. İstiyorum ki bundan sonra hep birlikte dilimizi konuşalım” diyerek çağrı yaptı.

    “HERKES ANADİLİNİ KONUŞSUN, DİLİNE SAHİP ÇIKSIN”

    Dersim Belediyesi Kırmancki tiyatro ekibinden Veli Akyol ve Bahar Karademir de Kırmancki oyunlarla dile ilişkin çalışmalar yürütüyorlar.

    Tiyatro ekibi, “Herkes gelsin, diline sahip çıksın. Biz eskiden köydeyken dilimizi konuşuyorduk. Şehirlere geldiğimizde sadece ismimizi Türkçe biliyorduk. Büyük küçük hepimiz dilimizi konuşuyorduk. Şehirlerde doğan çocuklar hiç konuşamadı. Bundan sonra istiyoruz ki; herkes diline sahip çıksın, konuşsun, dilimiz unutulmasın. Tiyatrolara katılsınlar. Kırmancki korolar, tiyatro ekipleri, dil kursları var. Tüm gençlere çağrı yapıyoruz. Dilimizi öğrensinler” diyerek topluma çağrıda bulundu.

    “DİLİMİZ, TARİHİMİZDİR”

    Dersim Dernekler Federasyonu Temsilcisi Ali Mükan ise önceki dönemlerde Kırmancki tiyatro oyunlarında yer aldığını ifade ederek anadile ilişkin şunları aktardı:

    “Köylerimizi boşalttılar, yaktılar. Şehirlerde kimse dilini konuşamadı. Yeni nesil ne anlıyor ne de konuşabiliyor. Dile ilişkin çalışmalara destek oluyoruz. Olmamız gerekiyor.

    Dilimiz türkülerimizdir, klamlarımızdır, tarihimizdir. Dilimiz; acılarımız, sevinçlerimizdir.

    Bugüne kadar sözlü gelmiş bizim dilimiz. Bundan sonra istiyoruz ki artık yazılı hale gelsin. Herkese çağrımızdır. Dilinize sahip çıkın, unutmayın.”

    Hüseyin YAŞAR/DERSİM

  • Kemal Kahraman ile Dersim’in inancına, diline ve kültürüne bir yolculuk-VİDEO

    Kemal Kahraman ile Dersim’in inancına, diline ve kültürüne bir yolculuk-VİDEO

    PİRHA-Yaptıkları müzikle Dersim’in kültürünü, inancını, dilini yaşatan ve geleceğe taşıyan Metin-Kemal Kahraman kardeşler aynı zamanda Dersim’e yönelik yüz yıllardır yapılan baskı politikalarına, katliamlara, sürgünlere birer ses ve çığlık oluyor. Dersim kültürünün önemli taşıyıcıları ve çınarlarından olan Kemal Kahraman ile Dersim’in inancına, kültürüne, diline yönelik keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

    Metin ve Kemal Kahraman kardeşler, Zazaca müziğe gönül vermişler. Kahraman kardeşler Dersim’in Pülümür ilçesine bağlı bir dağ köyünde dünyaya geldiler. Çocukluklarının ilk yıllarını Erzincan’da geçiren Kahraman kardeşler, yaz aylarında Dersim’deki köylerine giderek doğdukları yerle bağlarını hiç koparmadılar. Erzincan ve Dersim arasında gidip gelen kardeşler bu sayede hem Türkçe’yi hem de anadilleri olan Zazaca’yı iyi konuşuyorlar. İlk, orta ve lise eğitimlerini Erzincan’da tamamlayan kardeşler üniversite dönemlerinde Dersim’den ayrıldılar.

    1983 yılında İstanbul Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı bölümüne giren Kemal Kahraman, 1984 yılında bu okulu bırakarak Ankara’da ODTÜ Felsefe bölümüne başladı.

    Metin Kahraman ise 1984 yılında Marmara Üniversitesi, Basın Yayın Yüksek Okulu, Radyo Televizyon bölümüne girdi. 1985 yılında bu okulda okuyan birkaç arkadaşıyla birlikte Grup Yorum’u kurdu.

    Aynı yıllarda Kemal Kahraman da Ankara’da çeşitli amatör müzik gruplarında yer aldı. 1988’den 1991 yılları arasında bir cezaevi süreci yaşayan Kemal Kahraman cezevinden çıktıktan sonra ilk albümleri olan “Deniz Koydum Adını”yı çıkardılar. Bu albümü çıkardıktan sonra Kemal Kahraman Almanya’ya sürgün gider ve albüm çalışmalarını orada sürdürmek zorunda kaldı. Metin Kahraman ise Türkiye’de kalarak derleme çalışmalarına devam etti. İki kardeş yurtdışında verdikleri çeşitli konserlerde bir araya geldiler.  Uzun yıllar süren sürgünün ardından 2014 yılında Türkiye’ye dönen Kemal Kahraman, burada inancına, kültürüne ve diline yönelik çalışmalar yapmayı sürdürüyor.

    Metin-Kemal Kahraman’ın çıkardıkları albümler ise sırasıyla “Seher Yeli Desmal”, “Deniz Koydum Adını”, “Renklerde yaşamak”, “Yaşlılar Dersim türküleri söylüyor”, “Ferfecir”, “Çeverê Hazaru (Binler Kapısı)”, “Şahmaran”, “Ax de vaji (Ah hadi söyleyeyim)”.

    Albümlerinde sözlü kültür geleneğinden beslenen Kahraman kardeşler, Dersim’in acılarını, yaşam biçimini, kültürünü, inancını anlatıyorlar. Şüphesiz Dersim’in Kızılbaş Alevi inancı da Kahraman kardeşlerin albümlerinde önemli yer tutuyor. Alevi kültürünü, inancını, mana sistemini ve bu inancın geleceğe aktarılması için Alevi sözlü kültür geleneğinde önemli yer tutan deyişlerini, beyitlerini, gülbanglarını kayıt altına almaya devam eden Kahraman kardeşler, tüm bunları anadilleri olan Zazacayı yaşatmak için ağırlıklı olarak Zazaca yapıyorlar.

    Kemal Kahraman’a albümlerini özellikle neden Zazaca yaptıkları ve Aleviliğin albümlerine yansımasıyla ilgili keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

    Bestelerinizi yaparken özünüze dönüş yapıyorsunuz anadilinizden yola çıkıyorsunuz. Anadilinize yönelmeye nasıl karar verdiniz?  

    İlk albümümüzü 1993 yılında ‘Deniz koydum adını’ olarak yayınlamıştık. Bu albümden önce de Metin ile Gülbahar’ın beraber çalıştıkları ‘Seher Yeli/Desmal’ diye Zazaca Türkçe karışık şarkılardan oluşan bir çalışma vardı. Bu aslında 90’lı yılların ortamından da çok bağımsız bir yöneliş değil. Bence bu 70-80 yıllık Cumhuriyet tarihinde Kürt mücadelesinin getirdiği en büyük zenginlik ya da değer, aslında 70-80 yıllık Cumhuriyet tarihinin bütün normlarının yeniden sorgulanması, her şeyin yeniden soruya dönüştürülmesi gibi bir kazancı olmuştur. Şimdi 90’lara gelindiğinde başka etnik gruplardan olan arkadaşlarımızın da kendileriyle ilgili soruları olduğunu görüyorduk. Onlar belki zaman içerisinde çok kalıcı ya da görünür bir sürece dönüşmemiş olabilir ama o zamanın gençliğinde genelde böyle bir yönelim vardı. Kendi kimliğini anlamak, tanımak 90’lı yılların politik ortamından bağımsız bir şey değildi. 70-80 yıl boyunca dayatılmış Türklük kimliğinin bütün boyutlarıyla yeniden soruya dönüştürülerek herkesin kendince cevap aradığı bir dönemdi. Biz de farklı gruplarla çalıp söylüyorduk zaten bir müzisyen geçmişimiz vardı, şarkılar da yapıyorduk Türkçe şarkılarımız da vardı. 90’lı yılların ortamına geldiğimizde de ‘Türkçe şarkılar yapıyoruz neden anadilimizde de şarkılar yapmıyoruz? Bu dilde de güzel şarkılar biliyoruz, bunları öne çıkartmamız lazım, kendi anadilimizde şarkılar, yeni derlemeler yapmamız lazım’ gibi bir yöneliş içerisindeydik. Böyle bir ortamda ‘Deniz koydum adını’ öncesinde ‘Seher Yeli/Desmal’ albümleri çıktı. Başlangıçta sadece ‘kendi anadilimizde de şarkılar yapabiliriz’ şeklinde başlayan süreç dilin, kültürün içine girdikçe, derlemeler yaptıkça ki bizim önümüzde farklı bir alternatif yoktu o zaman Zazaca şarkı söylemek istiyorsak ya kendimiz yazmak zorundaydık ya da kendi yaşlılarımıza dönmek zorundaydık çünkü çalışılmamış bil dildi. Yazılı kaynaklara geçmiş bir literatürü fazla yoktu. Şarkıları, ağıtları, masalları derlenmiş, arşivlenmiş ya da icra edilmiş bir birikim yoktu önümüzde. O yüzden Zazaca şarkı söylemek istiyorsak dediğim gibi ya kendimiz şarkılarımızı yazmak durumundaydık ki ilk çalışmalarda böyle bir yönelim daha ağır basıyor. Biz zengin bir Zazaca literatürle buluşmak istiyorsak kesinlikle kendi köylerimize, yaşlılarımıza dönmemiz lazım, onlardan derlemeler yapmamız lazım gibi bir farkındalığımız da vardı.1991’dir bizim derlemelere başlama sürecimiz.

    HER ÇALIŞMA ÖĞRENME SÜRECİ OLARAK GELİŞTİ  

    Cezaevi sürecinden sonra mı?

    Tabi. Ben cezaevinden 1991’de çıktım. Metin sürekli gelir giderdi görüşlerimize, biz cezaevinde de sürekli tartışırdık bu meseleleri. Metin’in kendi çalışmaları vardı ben de orada bir şeyler yapmaya çalışıyordum yeni şarkılar yazmak gibi. Fakat ilk derleme ben cezaevinden çıktıktan sonra oldu. Çok kısa bir süre sonra biz olgunlaşmış bir fikir olarak derleme çalışmalarına başladık. İlk önce kendi yakın çevremizden tanıdığımız kaynak olabilecek kişilere gittik. Ama bu zamanla farklı insanları duydukça genişledi. Yani dilin, kültürün içine girdikçe o otantik damarla daha sahici kaynaklar aracılığıyla yüz yüze geldikçe de bizim için bu şarkı söylemekten öte en geniş kültürel hafızayı çalışmak, tartışmak, anlamaya çalışmak şeklinde gelişti. Yani bizim için de her çalışma aslında bir öğrenme süreci olarak gelişti. Nitekim ‘Şahmaran’, ‘Çeverê Hazaru’ ya da daha öncesinde ‘Sürela’ bütün bunların hepsi bizim için de bir öğrenme süreci. Sorularımızdan hareketle başlattığımız çalışmalardır. Yani bir ‘Çeverê Hazaru’  literatürünü Zazaca, Kürtçe örnekleriyle toparlamaya çalışan o çalışma bizim için aynı zamanda Dersim Alevi ibadet takvimini, uygulamalarını, ritüellerini, mana sistemini anlama çalışması olarak yürüdü. Bizim kendi sorularımızdan hareketle kurduğumuz bir şeydi. ‘Şahmaran’ yine öyledir. Yani sözlü hafıza üzerinden aktarılmış Şahmaran versiyonlarıyla yazılı hafıza üzerinden aktarılmış versiyonları kıyaslamak bu anlamda sözlü hafızayla aktarılmış versiyonların yazıya göre nasıl özgünlükler taşıdığını ortaya koymaya çalışmak buradan hareketle ‘Şahmaran’ın kültür tarihinde nasıl bir yeri vardır’ı tartışmak. Gılgamış’a kadar uzanan kökleri vardır Şahmaran’ın. Biliyorsunuz Gılgamış Destanı yazılı geleneğin en eski metnidir. Yani bütün bu çalışmalar bizim de kendi dilimizi, kültürümüzü ve Anadolu Mezopotamya dediğimiz kültür coğrafyasını anlamaya çalışmak üzerine kuruldu. Dilin, kültürün içine girdikçe de çok farklı çok daha zengin bir kültür hafızasıyla karşılaştık. Yani bizim işe başladığımız yerle geldiğimiz noktayı kıyasladığımızda ‘girdiğimiz yer başka çıktığımız yer başka’ diyebiliriz. Çalışma sürecinin de bizi yönlendirmesiyle çok zengin bir kültürel hafızayla karşılaştık. Gerek dil üzerinde gerekse o dil üzerinden aktarılmış literatür aracılığıyla Gılgamış’a kadar uzanan bir hafızayı tartışabileceğimizi gördük. O anlamda da bunların hepsi aslında yıllar öncesinden ‘Ah de vaji’ de dahil bundan sonra yapmak istediğimiz bazı projelerimiz de var önümüze koyduğumuz. Bunların hepsi aslında 25-30 yılın olgunlaştırdığı bir kendini anlamaya çalışma, kendi dilini, kültürünü anlamaya çalışma, tanıma. ‘Bunun insana, insanlığa kazandırabileceği bir değer var mıdır?’ bunu göstermek ya da ‘Bu dil, bu kültür yok olursa insanlık ne kaybeder’i tartışmaya çalışmak şeklinde yürüyor.

    Alevi inancında sözlü kültür geleneği çok önemli bir yerde duruyor. Günümüzde Alevilikle ilgili çıkarılan yazılı kaynakları nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Alevilik gerçekten bir derya denizdir öğreti olarak. Alevi mana sistemi, inanç öğretisinin dinler tarihindeki yeri sözlü hafızadan bakıldığında çok başka görünüyor. Bütün Alevi sözlü hafızası ki deyişler, beyitler, gülbanglar, dualar aslında sadece birer folklor ürünü olarak değerlendirilmiş bugüne kadar. Halbuki bunlar Alevi öğretisinin de kuşaktan kuşağa aktarılmasının en önemli araçlarıdır ve Aleviliğin bilinçli bir tercihidir sözlü gelenekle mana sistemini aktarmak. Ama bütün bunlar ister Türkçe olsun ister Kürtçe, Zazaca olsun hangi dil üzerinden aktarılırsa aktarılsın Alevi sözlü hafızası bizzat Alevi mana sistemini aktaran, anlatmaya çalışan kaynaklardır. Alevilik anlaşılmak isteniyorsa her şeyden önce beyitlere, deyişlere dönmek zorundayız. Bunlar sadece birer folklor ürünü değildir. Yani Türkçe’de derlenmişse Türkçe’nin folklor zenginliği gibi görülmüş türkülerimiz. Bundan öte bir mana aranmamış. Halbuki Alevilik tarihi yazılırken de güya akademik çalışmalar yapılırken, bilimsel, objektiflik adına tamamen Alevilik dışı Alevilerin kendi dışında üretilmiş kaynaklar esas alınarak teori kurulmuş. Bu yüzden de Alevilik hep farklı din ve kültürlerin karılmasından oluşmuş eklektik bir sistem olarak değerlendirilmiş. Alevilikle ilgili yapılan bilimsel çalışmalarda Alevi öğretisinde ‘neyi nereye verebiliriz’ şeklinde olmuş. Şu taraf İslamdan geldi, şu kadarını Hristiyanlıktan almış, şu kadarı Yahudilikten geliyor galiba anlamadığımız bazı şeyler Şamanizm ya da Zerdüştlük gibi bunlarda da politik tercihler hakim olmuş. Yani eğer Türkçüyseniz ve Aleviliğe Türkçülük perspektifiyle bakıyorsanız Aleviliği ısrarla bir şaman damarla bağdaştırmak saf Türk kültürüne sizi ulaştıracak bir yöntem olarak görülmüş. Son 30-40 yıllık Kürt siyasi mücadelesinin çıkarttığı milliyetçi perspektiften Aleviliği okumak istediğinizde de ısrarla Zerdüştlükle olan benzerliğini öne çıkartmak şeklinde okunmuş.

    Aslında nereden bakıldığına bağlı.

    Çünkü bizdeki bütün kültür tarihi politize edilmiş. Biz Anadolu’da, Türkiye’de yaşayanların en büyük sorunlarından birisi folklorumuza, türkülerimize, şarkılarımıza kadar elimizdeki enstrümana kadar her şey politik bir perspektifle okunmuş ve her şeye o politik tercihin angajmanı neyi söylememizi istiyorsa onu söyleyecek materyaller, destekler ya da kaynaklar bulunarak kurulmuş.

    KÜLTÜREL HAFIZAYLA OYNAMAK BİR YIKIMDIR

    Bizim yaklaşımımız bu oluşturulmuş politik hafızanın ötesindeki hakikate ulaşmaya çalışmaktır. Mesela bizim 25-30 yıllık derleme sürecimizde bu sürecin temel dinamiği, çıkış noktası ‘Ben kimim?’ sorusudur, ‘Biz kimiz?’ sorusudur. Biz ‘Ben kimim?’ sorusunu önümüze koyduğumuzda bu sorunun cevabını gidip annemiz, babamız, dedemiz ya da o kültürün yaşandığı alandaki yaşanmışlıkları soruya dönüştürerek arıyoruz. Yani ‘Benim annem neden sabah şöyle bir dua yapıyor? Bu duanın içeriği niye böyledir? Niye bizde Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan akşam mum yakılıyor? Niye gaxan, hızır, hawtemal diye bir şey var? Hızır ayında neden 3 gün oruç tutuluyor da 8 gün değil? Ya da bu 3 günlük oruç niye Salı, Çarşamba, Perşembe oluyor? Niye cemimiz cemaatimiz Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan akşam oluyor? Yani o yaşanmışlığın kendisini okumaya, anlamaya çalışarak, varsa bir manası, mana sistematiği ortaya koymaya çalışarak, onun varsa kültür tarihinde, dinler tarihinde söyleyebileceği bir şey bu referanslardan bu kaynaklardan hareketle okumaya çalışıyoruz. Ama bir Türkiye Cumhuriyeti devleti kuruluyor. Milliyetçilik dönemindeyiz. Dolayısıyla ideolojik bir perspektifle bir Türk milleti yaratılmaya çalışılıyor ve bu Türk milletine bir kültürel hafıza oluşturulmaya çalışılıyor. İşte bu hafıza oluşturulurken kimse ‘Türkiye’deki Türkler nasıl yaşıyorlarmış, neden şunu şu tarihte yapıyorlarmış?’ gibi bir referanstan hareketle kurmuyor. Rus kaynakları, Türkler hakkında yazılmış İran kaynakları, Çin kaynakları vesaire gibi yazılı kaynaklar referans alınarak ‘Biz Ergenekon’dan geldik, bir kurt bize yol gösterdi, sazımızın adı aslında saz değildir, tambur da değildir kopuzdur’ gibi her şeye bir ideolojik bakışla bir hikaye yazıldı. Burada aslında yöntem olarak da çok ciddi temelden bir farkımız ortaya çıkıyor. Biz yani yaşanmışı bütün o dinler tarihinde kültür tarihinde bir yere koymaya çalışırken diğer taraftan toplumun hafızasında hiçbir yeri olmayan bir takım tercihler topluma devletin imkanları kullanılarak okullar, televizyonlar, zamanında halkevleri kullanılarak empoze edilmeye çalışılıyor. Bugün de bu devam ediyor. Çocuklarımız 3-5 yaşında yuvaya gittiği andan itibaren devletin müfredatına göre şekillenmiş bir kültürel kimlikle olgunlaştırılmaya çalışılıyorlar. Bu bir yıkımdır aslında. Kültürel hafızayla oynamak bir yıkımdır.

    SELAMLAŞMAK KÖKLÜ BİR KÜLTÜREL TARİFİN DIŞAVURUMUDUR

    Ben 20-22 yıl yurt dışında yaşadım. Geldiğimde ne fark görüyorsunuz diye genelde soruluyor benim en çok dikkatimi çeken ve söylediğim, 90’larda ben buradan gittiğimde kafa tokuşturarak selamlaşmak aslında bir siyasi tercihti, siyasi bir semboldü. Eğer MHP’liyseniz kafa tokuştururdunuz çünkü bu siyasi olarak MHP’lilerin tercih ettiği bir semboldü, selamlaşma adabıydı. Bugün bütün toplum kafa tokuşturuyor solcusundan sağcısına, dincisinden Kemalist’ine ve bunu saf Türk olmak, gerçek Türk olmak işte ‘Türkler aslında böyle kafa tokuşturarak selamlaşırlardı’. Bu da bir ideolojik hafızanın topluma empoze edilmesi sonucu 20 yıl içerisinde meşrulaştırılmış bir adaba dönüştürülmüş. Burada aslında çok ciddi bir sorun var. Bir toplumun selamlaşma adabını 20 yıl içerisinde değiştirebilmesi ne kadar ideolojik bir hafıza üzerine kurulu olduğunun göstergesi. Çünkü aslında selamlaşmak çok köklü bir kültürel tarifin dışavurumudur. Tanımadığınız ya da tanıdığınız bir insanla karşılaştığınızdaki selamlaşma adabınız sizin birçok konudaki sorularınızın cevabını içinde taşır. Aslında bunu kolayca 20 sene içinde değiştirebilmeniz sizin belki bin yıl, iki bin yıl geriye giden kültürel hafızanızı ideolojik bir şeyle ikame etmenizi yani kolayca o hafızayı terk ettiğinizi gösterir.

    “EN BÜYÜK YIKIM TÜRK HAFIZASI ÜZERİNDE GERÇEKLEŞMİŞTİR”

    Bu biraz da uzun yıllar süren asimilasyonun bir sonucu değil mi?

    Türkleri Türkler mi asimile ediyor? Doğru söylüyorsunuz aslında bir tarafıyla. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti devletinin yarattığı en büyük yıkım aslında Türk hafızası üzerinde gerçekleşmiştir. Biz mesela Zazalar, Kürtler diğer etnik gruplar inkar edilmişlikleriyle sistem onları inkar ederek bize sadece işte ‘bizi inkar ediyor, demek ki bizim düşmanımız bunu gizleyelim ama bizim böyle bir hakikatimiz var’ı her zaman hatırlatan bir inkardır. Benim böyle bir hakikatim var bunu toplum ya da devlet kamu alanında görmek istemiyor, gayrimeşru ilan etmiş, eğer sistem değişirse ben bunu rahatça yaşayacağım. Sistem değişmediği sürece mecbursam kendimi, çocuğumu korumak adına bunu gizlerim ama buradan sadece bir düşmanlık çıkar, ben düşmanımı tanımış olurum. İlk fırsatını bulduğumda da kendi kimliğimi, dilimi yaşamanın yolunu ararım. Aslında Türkiye toplumunun en büyük sorunu hafızasızlıktır, hafızasıyla oynanmışlıktır. Bunu aydınlarında da görüyoruz. Bence en büyük yıkım Türkiye Cumhuriyeti eliyle bizzat Türk hafızası üzerinde geçekleşmiştir. Bugün yerellik hala küçümsenir. Diyelim bir bölgede konuşulan Türkçe hala küçümseniyor. İstanbul Türkçesi ya da devletin resmi kurumları aracılığıyla yaydığı Türkçe bence en hafızasız dildir, bu dilin hafızasıyla oynanmıştır.

    SÖZLÜ HAFIZA DOĞRU BİR ŞEKİLDE YAZIYA GEÇİRİLMELİ

    Bunun yanında sadece Türkleri asimile etmediler Kürtleri, Zazaları da asimile ettiler. Yöresel Türkçe’den başka Kürtçe de Zazaca da konuşulmazsa yok olacak. Zira Zazaca ev dili grubuna giriyor. Bugün Zazacayı yaşatabilmek için neler yapılabilir?

    Bugün artık yazı çağındayız. Nasıl ki Dersim kültür hafızasının sözlü gelenekle aktarıldığını tespit ediyorsak bunu bir hakikat olarak söylüyorsak bugün artık sözlü hafızanın yazı olmadan devam edemeyeceğini de koymak durumundayız. Çünkü artık yazının hakim olduğu bir dünyadayız ve yazı artık dün olduğu gibi sadece hegemonların elinde değil, herkesin elinde kullandığı bir araç. Aslında biz yazıyla söz arasındaki bir kuşağız. Acaba Kürt aydınları, Dersim aydınları kurdukları kurumlarla ve yönelimleriyle tercihleriyle, yaptıkları işlerle bu asimilasyon ve yıkım sürecinin önüne küçük de olsa kendi imkanları ölçüsünde de olsa bir set mi kuruyorlar yoksa asimilasyon sürecini pekiştiren işler mi yapıyorlar? Mesela bugün Kürtçe’nin tekleştirilmesi Kürt aydınlarının ‘Bir an evvel yapmamız gerekiyor’ dedikleri bir tercihtir. Bence Türk Dil Kurumu’nun zamanında Türkçe üzerinden yaptığı yıkım son 20-30 yıldır Kürt kurumları ve Kürt aydınları üzerinden Kürtçe’de de devam ediyor. Çünkü Kürtçe’nin daha kendi zengin hafızası derlenmeden, otantik hayat alanlarına geri dönüp ‘Nasıl bir Kürtçe varmış, şu bölgedeki ağızda hangi kavramlar hangi kelimeler var’ böyle ciddi hiçbir çalışma yapılmadan Kürt aydınları ve Kürt kurumları Kürtçe’nin ya da Kürt kültürünün eksikliklerini tespit edip o eksiklikleri kapatacak bir an evvel herkesi aynı dil ya da aynı lehçede toparlayacak yönelimleri tercih ediyorlar. Bence bu da bir yıkım süreci olarak yaşanıyor.

    Örneğin geçen gün Türk televizyonlarında gördüğüm bir haberde Hakkari’nin dağlarına iki, üç metre kar yağmış ve bir köyün okul yolu kapanmış. Çocuklar iki- üç kilometre yürüyerek gidiyorlar, kar da yağınca çocuklar okula gidememişler. Televizyon çocuklarla röportaj yapıyor Hakkari’nin kışın yolu kapanan bir köyünde bile çocuklar saf İstanbul Türkçesiyle konuşuyorlar, hepsi okula gidememekten şikayetçi, hepsinin doktor, öğretmen vesaire olmakla meşgul kafaları ve bunu bir televizyon diliyle Türkçe olarak söylüyorlar ki ben eminim onların çoğu Kürtçe’yi artık bilmiyor. Bu 40 yıllık siyasi mücadelenin sonunda geldiğimiz noktadır. Ben hatta diyorum ki bu 40 yıllık mücadele sürecine bir dönüp bakmak istiyorum ne kazandık ne kaybettik diye. Böyle baktığımızda ben bu süreçle birlikte Kürtlerin 40 sene önce sahip oldukları bütün otantik hayat alanlarını kaybettiklerini düşünüyorum. Yani belki bin yıllık 5 bin yıllık Kürt kültür hafızası savaşla birlikte çökertildi, hayat alanları boşaltıldı ve orada düne kadar yaşayan bir Kürt kültür hafızası şehirlerin varoşlarında moderniteye entegre edilmiş oldu. O yüzden işimizin bir tarafı kurumsaldır. Aydınların doğru bir perspektifle yan yana gelerek devlete rağmen, devletin bütün engellemelerine rağmen bu sözlü hafızayı yazılı kaynağa geçirecek bir çalışma sürecini başlatmaları lazım. Yani biz eğer sözle yazı arasındaki kuşaksak doğrusuyla yanlışıyla sözün bize aktardığı hafızayı ilk önce yazıya geçirmemiz lazım, onu bir kaynağa dönüştürmemiz lazım. Ve gerektiğinde dönebileceğimiz, çocuklarımıza ya da bizden sonraki kuşaklara bırakabileceğimiz onların da kolayca dönebileceği o sözlü hafızayla onları yüz yüze getirecek bir sözlü kültür kütüphanesi kurmamız lazımdı. Bunu yapamadık. Onun dışında televizyonlarımızda konuşulan Zazaca’yı çoğumuz anlamıyoruz, televizyonlarımızda konuşulan Kürtçe’yi çoğu otantik Kürt bölgesi anlamıyor. Çünkü biz aydınların bir yüksek Kürtçe yaratma, eksiklikleri tamamlanmış bir Kürtçe yaratma gibi bir kaygıları doğru Kürtçe’yi yansıtma, bir hafızası olan otantik Kürtçe’yi yansıtmanın önüne geçmiş. Yani böyle çok ciddi sorunlarımız var. Ben diyorum ki bu dillerin kayboluşunu, yok oluşunu engellemenin tek yolu bugün bizzat en otantik kaynaklara geri dönüp kayıtlar yapmak ve kayıtlara sadık kalınarak bunları en azından bir kerelik olsun yazıya geçirerek herkesin ihtiyacı olduğun dönüp bakabileceği kaynaklara dönüştürmektir. Ondan sonrası herkesin kendi bileceği iştir. Tabi ki isteyen istediği şekilde de bunları yorumlar, kendi perspektifinden yeniden yazabilir. Ama öncelikli iş sözlü hafızanın doğru bir şekilde yazıya geçirilmesidir.

    Kimileri Kirmancî diyor, kimileri Zazakî, Dımılkî diyor dilinize. Hangisi doğru? Birbirlerinden farkı nedir?

    Bence hepsi de doğru. Milliyetçilik perspektifinden bu etnik tartışmalara yaklaşmak bizi hep yanlış sorulara götürüyor. Bence bu üç ifade de doğrudur. Birçok halkın geçmişinde de bu vardır. Halkların kendilerine verdikleri isimlerle onlara dışarıdan verilen isimler hep farklıdır. Zazaca demek, Kirmancî demek, Dımılî demek, Kırtkî demek bölgelere göre bunların hepsinin de söylediği bir şey vardır. Bu aidiyet ifadelerinin tarihsel, kültürel hafızaya ilişkin taşıdığı şeyler vardır. Biz bugün milliyetçilik perspektifinden bakınca etnik olarak kimler yan yanaysa onlar yan yana gelsin gibi görüyoruz, bunlara da bir isim bulalım oluyor. Fakat bu yanlış bir yaklaşımdır. Bence bu toprakları kurutan bir ideolojik tercih olmuştur milliyetçilik. Bu Türkçülükle daha öncesinden başlayıp gelen süreç aslında buradaki en büyük yıkıma sebep olmuştur. Dolayısıyla bizim aslında ilk önce bu kültürel hafızayı bütün farklılıklarıyla tanımaya çalışmamız lazım. Yani politik kurduğumuz örgütler de eğer bir imkan yaratacaklarsa bir politik hedefe ulaşmak için bir kurtuluş için kurulmuş örgütler de dahil eğer bir dil, kültür, aidiyet temsiliyle çıkmışlarsa ilk önce bu dili, kültürü, aidiyeti anlamaya çalışmaları lazım. Yani bir aydın hastalığıdır aslında ‘Ben her şeyi biliyorum. Kürtlük söz konusuysa her bölgeyi, ağızı, lehçeyi ben bilirim, öyleyse bunları katayım yeni bir dil yaratayım ya da bir aidiyet yaratayım’ tercihleri bence bizim kurduğumuz ve kuracağımız örgütler her şeyden önce bu farklılıkları anlamaya, bunların anlaşılmasını sağlayacak organizasyonlar yapmaya güçlerini yetirmelidir. Mesela Zazalar konusunda bence Kürt siyasi hareketi başından beri yanlış davranmıştır. Kendilerinin de bilmediği konularda sadece kulaktan duyma bilgilerle hep politik sıfatlarla adlandırılmıştır insanların bu yönlü ifadeleri. Yani devlet onlara ‘bölücü’ demiştir. ‘Zazalar diye birileri var’ diyenlere onlar da kendi içlerinde bölücü demekten çekinmemişlerdir. Halbuki Kürt siyasi örgütleri bu meseleyi kendi içlerine alabilirlerdi. Bu meselenin doğru zeminlerde doğru bir yöntemle tartışılmasını sağlayabilirlerdi. Yani bunu kendi çatıları altında yürüyen bir tartışmaya dönüştürebilirlerdi sahip çıkarak. Siyaseten bütün bu etnik farklılıklar yine yan yana durabilirlerdi bu tercih olsaydı. Ama bu kültürel hafızaya ilişkin tartışmalarda siyasi tercihlerimizi bu kadar öne alarak bir takım tarifler yapmamamız lazımdı ya da tercih ettiğimiz tariflere göre gücümüz oranında farklı davranmak isteyeni ezmeye çalışmak hep yanlış olmuştur. O yüzden bence Zazaca, Kirmanckî, Dımılkî, Kırtkî bunların bölgelerde temsili hepsi de doğrudur. Ben Türkçe konuşurken kendi dilime Zazaca diyorum, Zazayız diyorum. Çünkü Türkçe’de bu işin adı böyledir. Buna hiçbir siyasi anlam yüklemeden anlaşılabilmek için böyle kullanıyorum. Kendi dilimde konuştuğumda Dersim Zazacasıyla ‘Ma Kirmancî me, ma kirmanckî qesêy kenîme’ bunların hepsinin bir tarihi var. Yani Zaza kavramının söylediği bir şey var, kirmanc kelimesinin bir hafızası var. Neden mesela Dersim’de biz kendimize Kirmancî diyoruz ama kendimize kirmanc derken Kürtçe konuşanlara Kirdas diyoruz, dillerine Kirdaskî diyoruz? Bunun bir temeli var. ‘Neden Kirdaskî yani Kürtçe konuşanlar kendine Kurmanc derken sana Dimilî diyor?’ Bütün bunların bize söylediği bir şey var. O yüzden bu tür şeyleri çalışmalarımızın önüne çıkartmadan samimi bir şekilde biz iş yapmaya konsantre olmalıyız. ‘Sen Zaza dedin öyleyse sen Zazacısın. Sen Kirmanc dedin daha iyi. Kirtkîyi tercih ederim çünkü Kürt kelimesine daha yakın’ gibi pratik yüzeysel referanslarla bu iş tarif edilemez. Onun için bir tercih yapmadan önce ya da tercihlerine göre insanları kategorize etmeden önce bunları anlamaya çalışmamız lazım.

    Hawtemal ve Kara Çarşamba nedir? Bunların arasındaki farklar neler? Sadece Alevi kültüründe mi var?

    Hawtemal Dersim ibadet takviminin en önemli aylarından biridir. Dersim ibadet takvimi gaxan ile başlar yani 21 Aralık ile birlikte başlar. Gaxan uygulamalarından sonra bir aylık Hızır ayı gelir. O da ibadet ayıdır. Pir taliple buluşur, 3 günlük oruçlar tutulur. Hızır uygulamalarından sonra da hawtemal gelir. Bu üçü birbirini tamamlayan bir bütünlük taşır. Yani gaxanı hızır ayı olmadan hızır ayını hawtemal olmadan anlayamayız. Birçok araştırmacı bu ibadet takvimine, uygulamalarına baktığında gaxanın özellikle Hristiyanların Noel uygulamalarına denk gelmesi yüzünden Hristiyanlardan alınmış bir uygulama gibi okumak eğilimindedir. Hızır ayını çok kavrayamayız çünkü başka kimsede yok. Yani bunlar farklı farklı kültür kaynaklarından gelmiş şeyler gibi görünür. Bu doğru değildir. Evet Hristiyanların noeli vardır, gaxanla aynı döneme denk gelir. Fakat biz kendimizi ille başkalarıyla olan ortaklıklarımız ya da ayrılıklarımız üzerinden kurmak zorunda değiliz. İlk önce ‘bir Alevi bunları nasıl algılıyor ve niye uyguluyor?’ bunu sormamız, anlamaya çalışmamız lazım. Eğer Alevi öğretisi içerisinde bunlar bir sistematiğin, bir mana sisteminin unsurları olarak kendilerini anlaşılır kılmıyorsa o zaman deriz ki ‘herhalde başka bir yerden gelmiş’. Fakat biz Alevi öğretisinin içinden baktığımızda görüyoruz ki Alevi öğretisi gerek teorik, teolojik olarak anlattıklarıyla gerekse de ibadet takvimi ve uygulamalarıyla birbirinden ayrılmaz mükemmel bir mana sistemi oluşturuyor. Öyle ki siz ne yeni bir kavram ekleyebiliyorsunuz ne de keyfiyen kavram çıkartabiliyorsunuz. Bugün mesela Alevi kurumlarının en önemli tartışmalarından biri ki bence yine gereksiz bir tartışmadır, daha doğrusu meselenin temeline inen bir tartışma değildir ve tamamı politik tarihin şekillendirdiği referanslarla yürüyor, işte ‘Biz İslam içi miyiz, dışı mıyız? İslam kavramını atalım, onu alalım, bunu verelim’ gibi bir takım tartışmalar yürütülüyor. Bence Alevilik öğretisi hem teorisiyle hem de uygulamalarıyla birbirinden ayrıştırılamaz bir mükemmel mana sistemi kurar. O anlamda gaxan, hızır ve hawtemal uygulamaları Aleviliğin bir yıllık döngü içerisindeki sabit ibadet takvimi uygulamalarıdır. Hawtemal da bunların son aşamasıdır.

    HAWTEMAL YILBAŞI VE 4 AŞAMALI UYGULAMALAR ZİNCİRİDİR

    Hawtemal bir süreçtir Mart ayında başlar, dört aşamalıdır. Kara Çarşamba ile başlar. Bugünkü takvimde 13 dediğinde eski ay takvimine göre ayın 1’idir. Bu eski takvim mantığıyla baktığımızda Mart’a girdiğimizden itibaren Mart’ın ilk Çarşamba’sı Kara Çarşamba’dır. Ondan sonra ‘hawtemalu qiz’ diyoruz Zazacada. Yani ‘küçük yedili’ ya da küçük yedi haneler’ diye çevirebileceğimiz bir kavram. Bu Mart’ın 7’sidir. Ondan sonra ‘newo Mart’ ya da ‘Newroza Mart’ dediğimiz 2 gün sonrası Mart’ın 9’una denk gelen tarih vardır. Burası tam yılbaşıdır. Yani eskiden hawtemal yeni yılın başlangıcıydı. Yeni yıl bugünkü gibi Aralık’ın sonunda değil Mart ayında başlardı. Mart’ın 9’u eski yılın son günüydü, Mart’ın 10’u yeni yılın 1’inci günüydü. Mesela leylek için derler ki ‘8’e gelmez 9’a kalmaz’. Yani 8’in gecesi gelir. Kars’ta ‘7 leviler’ diye bir uygulama var. Aynen bizim hawtemalimizdir. Adı da oradan gelir, yani ‘7 levhalar’ ya da ‘7 haneler’. Anadolu’nun farklı bölgelerinde bu uygulama var. Ama bu özellikle 100-150 yıllık ya da daha önce İslam’la birlikte başlatabileceğimiz süreçte bölgesel olarak İslam’ın kendi Ortodoks kurumlarıyla uygulamalarıyla gidip yerleştiği alanlarda geri çekilmiştir ve bu uygulamalar ne kadar yoğun yayılmışsa o oranda da bu eski uygulamaların çoğu geri çekilmiştir. Sunni İslam’ın görece daha az girdiği bölgelerde bu uygulamaların hala nüvelerini Türk olsun, Kürt olsun, Zaza olsun Anadolu’nun bütün etnik topluluklarında görmemiz mümkün. Özellikle Türkmen Alevilerle de bizim zamanında yaptığımız görüşmeler vardı. 90’ların sonunda Toroslarda çok önemli bir Alevi köyü olarak tanınan Kırtıl Köyü var. Çevresi tamamen Sünni köylerdir. Kırtıl’da Metinlerin Alevilik teolojisiyle ve uygulamalarıyla ilgili röportaj yaptığı Bahar teyze diye 100 yaşına yakın bir teyzemiz var. Ben o teyzenin anlattığı Alevilikle benim annemden öğrendiğim Alevilik arasında hiçbir fark görmüyorum. Uygulamalarıyla, dualarıyla dil farklı olsa da bütün sembolleriyle, metaforlarıyla, kavramlarıyla hep aynı dualar edilmiş. Yani demek istediğim bu uygulamalar sadece Dersim’e has uygulamalar değil. Eskiden aslında bütün Ortadoğu bu takvimin içerisindeydi, bu zaman algısının içerisindeydi ve bütün Ortadoğu halkları hem ay takvimini hem de güneş takvimini paralel olarak kullanırdı. Ama İslam gibi İslam öncesinde Hristiyanlık gibi ondan önce Yahudilik gibi dinler hep zaman ve mekan kavramlarıyla uğraşmışlardır, zamanı kendileriyle başlatmak istemişlerdir. ‘Benden öncesi cahiliye’ der mesela İslam, ‘benimle birlikte Arap toplumu ya da Müslüman olanlar insan oldu’ gibi anlarız biz. Bunlar aynı zamanda tarihi de kendileriyle başlatır. Bugün Yahudi takvimine göre 5700 bilmem kaçıncı yıldayız. Bugün Hristiyan takvimini kullanıyoruz 2019’dayız İsa’nın doğumu diye teorize edilen bir takvim algısındayız ve yılbaşımız bugün Aralık’ta. İslam’da Muhammed’in Mekke’den Medine’ye göçünü esas alan bir 0 ile başlatır tarihi bugün 1400 gibi bir tarih içerisindeyiz. Yani takvim ve zaman algısıyla her dönemde uğraşılmış. Eskiden yılbaşı Newrozdu ve bunun doğada da bir karşılığı vardı. Yani eski zaman algısı gerçekten de zaman birimi olarak 1 ay dediğimizde bizim uydumuz olan ayın hareketlerinden bağımsız olmayan, yani referansla işleyen bir ay mantığımız vardı. Yılımız da gerçekten güneşle dünyanın ilişkisi temelinde kurulurdu ve geceyle gündüzün eşit olduğu bugünkü takvimle 21 Mart, eski takvimle 9 Mart’ta yılbaşı kabul edilirdi. O yüzden yılbaşıdır hawtemal. Birinci günü Kara Çarşamba’dır. 7’si ‘hawtemalı qız/küçük yedili’ diyoruz. İki gün sonra Mart 9’udur ‘newo Mart’ diyoruz ve bir hafta sonrasında Mart’ın 17’sinde de ‘hawtemalı pil/büyük yedili’ diyoruz. Böyle 4 aşamalı bir uygulamalar zinciridir hawtemal.

    Kürtlerde de newroz vardır, birçok Türkiye halkında da newroz vardır fakat newroz bu Sünni Ortodoks gelenek kendi kurumlarıyla ve zaman algısıyla girdikçe gerilemiştir. Bugün Kürtlerde sadece newroz günü önemli özel bir gün olarak kutlanmaktadır, diğer aşamaları hep unutulmuştur. Halbuki Dersim’de bu hala en eski gelenekle kutlanır. Kara Çarşamba günü sabah gün ışımadan en yakındaki en büyük ırmağa gidilir. Çünkü bugün dünyaya maya atılmıştır. O yüzden de bütün su kaynaklarının, su gözelerinin gelip birleştiği ana yataktan daha kuşlar su kaynaklarına inmeden gidip su almak ve onu getirip evi, evdekileri, evin bütün hayvanlarını, evin bütün odalarını köydeyse köydeki her yöne doğru giden çığırlar onunla kutsanır. Bu suyun maya olduğu düşünülür, onunla yoğurt mayalanır ve gerçekten süt mayalanır ve yoğurt olur.

    Bizim bütün bu sembollüğü doğru okumamız lazım. Bunların hiçbiri keyfi tercihler değildir. Orada meşe yerine şilan getirmenin bir manası vardır. Dinler tarihine, kültür tarihine ilişkin çok farklı bir perspektiften her şeyi okuyabileceğimizi gösteren referanslar sunar bize. Herkesin hawtemali kutlu olsun diyelim.

    İsmet SEFER/Suay ABAK
    İSTANBUL