Etiket: zer

  • Kazım Öz beraat etti!

    Kazım Öz beraat etti!

    PİRHA- Yönetmen Kazım Öz’ün ‘Zer’ filmindeki sahneler gerekçe gösterilerek hakkında açılan davadan beraat kararı çıktı.

    “Bahoz”, “Zer” ve “Elif Ana” gibi filmlerin yönetmeni Kazım Öz, YouTube’da yayınlanan “Zer” filmi dolayısıyla İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hakkında açılan soruşturma kapsamında 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nde duruşması görüldü.

    Mahkeme, propaganda suçu için aranan özel kastın oluştuğuna dair yeterli delilin bulunmadığına kanaat getirerek Öz hakkında beraat kararı verdi.

    PİRHA/İSTANBUL

  • GÜNCELLENDİ- Yönetmen Kazım Öz gözaltına alındı

    GÜNCELLENDİ- Yönetmen Kazım Öz gözaltına alındı

    PİRHA- İfadeye çağrıldığı Kemerburgaz Jandarma Komutanlığı’nda gözaltına alınan ve savcılığa çıkarılan yönetmen Kazım Öz serbest bırakıldı.

    Gözaltı gerekçesinin Kazım Öz’ün yönettiği Zer filminin youtube gösterimiyle ilgili olduğu öne sürüldü.

    Gözaltına dair sosyal medya hesabından açıklama yapan Öz, “Kamuoyuna, bugün ifade için çağrıldığım Eyüp Jandarma komutanlığında gözaltına alındım. Kelepçelenerek Çağlayan adliyesine getirilip Zer filminden dolayı sorgulandım. 13 Mart 2025’te duruşmaya katılmak koşuluyla serbest bırakıldım. Asıl şundan dolayı kötü hissettim. Bugün kelepçelenerek ifadeye götürülmesi gereken kişiler dünkü otel katliamının sorumluları ve resmi yetkililer olması gerekirken bir yönetmen olarak beni bu şekilde aldılar! Ama şunu not edelim. Sanatı yargılayanlar eninde sonunda kaybeder!” dedi.

    PİRHA/İSTANBUL

  • Yazar Metin Aktaş’ın yeni romanı ‘Zer’: İnsanoğlu kafesin içerisine hapsedilmiş bir serçedir-VİDEO

    Yazar Metin Aktaş’ın yeni romanı ‘Zer’: İnsanoğlu kafesin içerisine hapsedilmiş bir serçedir-VİDEO

    PİRHA-Zer romanında selefi mezhebinin etkisinde kalan bir dedenin kendi ailesine ve yaşadığı topluma yaşattıkları dayanılmaz acıları anlatmaya çalıştığını söyleyen Yazar Metin Aktaş, “Sistem bilinçli olarak bozulmayı bireyden başlattı. Çünkü birey düzelmedikçe toplum asla düzelmez. Bu roman aynı zamanda bu hayat tarzını değiştirmeye çalışanların da öyküsüdür” dedi.

    Yazar Metin Aktaş’ın yeni kitabı ‘Zer’ 22 Aralık 2024 tarihinde Dara Yayınevi’nden çıktı.

    Metin Aktaş, daha önce Acı Fırat Asi Fırat, Avesta, Bozkır Gülü, Burseya Dağı, Cefr, Cennetin Ölümü, Dicle, Dilsiz, Gelincik Tarlası, Gerçek ve İşkence, Hamal Dersimli Bektaşi, Harput’taki Hayalet, Munzur Efsanesi, Nişancı, Rüzgâr Ateş Gibi Yakıyordu, Sessizlik Kulesi, Son Derviş, Sürgün, Uzun Yaz, Yezda kitaplarını yazmıştı.

    Metin Aktaş, ‘Zer’ romanına ilişkin sorularımızı yanıtladı.

    “SELEFİ MEZHEBİNİN ETKİSİNDE KALAN BİRİSİNİN KENDİ AİLESİNE YAŞATTIĞI ACILARI ANLATTIM”

    PİRHA: Zer romanını neden yazdınız?

    METİN AKTAŞ: Son yıllarda ülkemizin kendi özgü kültürünün ve yaşam tarzını inkâr eden ve düşmanmış gibi bir hale getiren, bütün insanların hayatını derinden etkileyen selefi yaşam tarzı bu topraklarda insanların yaşam tarzı haline getirilmeye çalışılıyor. Buranın inancı, kültürü, gelenek ve görenekleri lanetleniyor bu girişimin yakın gelecekte ülkemizi bir felakete götüreceğine inanan birisiyim. Bugün selefi yaşam tarzı bize din olarak dayatılıyor. Onların dilleri ve giyim kuşamları olmazsa olmaz bir şey gibi dayatılıyor. Yaşadığım şehir Elazığ’da bu yaşam tarzının insanlar üzerindeki olumsuz etkileri çok daha fazla.

    Zer romanında selefi mezhebinin etkisinde kalan ve Arap kültürünü bir din olarak algılaması kabul ettirilen bir dedenin kendi ailesine ve yaşadığı topluma yaşattıkları dayanılmaz acıları anlatmaya çalıştım. Bir bireyden yola çıkarak içinde yaşadığım toplumun nasıl bir felakete doğru sürüklendiğini ve farklı yaşam tarzlarına hoşgörü göstermeyenlerin toplumla beraber kendi ailesine nasıl büyük acılar yaşattığını anlatmaya çalıştım.

    “SİSTEM BİLİNÇLİ OLARAK BOZULMAYI BİREYDEN BAŞLATTI, BİREY DÜZELMEDİKÇE TOPLUM DÜZELMEZ”

    -Öykü nerede yaşanıyor, dede motifiyle ne anlatmak istediniz?

    Öykü Elazığ’ın Palu ilçesinde geçiyor. Palu kadim bir yerdir. 1900’lü yılların başında Palu’nun nüfusu 70 bindir ancak bir kısmı 1915 Ermeni Tehcir’i döneminde yok ediliyor, bir kısmı 1925 Şeyh Sait İsyanı döneminde yok ediliyor, geriye kalanlar da 1928 yılında çıkartılan büyük bir yangında insanlar yakılıyor ve 1941 yılında gece saatlerinde 20’ye yakın yede çıkartılan yangınla birlikte Palu yok ediliyor ve bugün Palu 2-3 bin nüfuslu bir küçük bir köy haline dönüyor. Palu’nun geçmiş tarihi ve bugün yaşananlar hep benim ilgimi çekmiştir. Palu bir zamanlar bu coğrafyanın kültür merkeziydi. Ermenilerin, Kürtlerin, Türklerin, Alevilerin, Sünnilerin birlikte yaşadığı kültürel bir mozaikti. Ancak bugün resmi ideoloji sadece Palu’yu yok etmekle kalmadı aynı zamanda kültürel dokusunu da yok etti.

    Zer romanı selefi inancının etkisinde kalan ve aynı zamanda korucu başı olan bir dedenin öyküsüdür. Dede kendisi gibi düşünmeyen torunu, oğluna, gelinine her türlü baskı yaparak kendisi gibi düşünmelerini istiyor. Romanı okuyan ve bugün ülkemizin içine düştüğü duruma çare arayan insanların önemsemediğimiz, dikkate almadığımız insanların yaşamını etkileyen bu hayatı öğrenmemiz lazım. Bir insan bir okyanusa giden bir damladı. Damla dereye, dere göle, göl denize, deniz de okyanusa katılır. Sonuçta damla temiz olursa, adaletli bir ahlâkla donatılırsa o zaman nehirlerimiz, okyanuslarımız daha temiz olur ve toplumumuz daha iyi yönetilir. Bence insandan başlamamız lazım ancak sistem bilinçli olarak bozulmayı bireyden başlattı. Çünkü birey düzelmedikçe toplum asla düzelmez. Bu roman aynı zamanda bu hayat tarzını değiştirmeye çalışanların da öyküsüdür.

    “ÖLÜMLÜ YAŞAM FORMU İNSAN IRKININ İÇERİSİNE HAPSOLDUĞU BİR KAFESTİR”

    -Zer romanı felsefi olarak neyi anlatıyor?

    Niye bizi en çok ölüme mahkûm eden varlığa itaat etmeyi, tapınmayı bir erdem sayıyoruz. Niye ona isyan etmeyi, neden onun bizi ölümlü bir varlık haline getirmesine karşı çıkmıyoruz. İnsanoğlu bir kafesin içerisine hapsedilmiş bir serçedir. Serçenin kafesin içerisine özgürlük adına yaptığı her şey ne kadar değerli olursa olsun bir anlam ifade etmez çünkü serçe kafesin içerisindedir. Serçenin gerçek anlamda özgür olabilmesi için hapsolduğu kafesi kırıp dışarı çıkması gerekmektedir. Bu nedenle ölümlü yaşam formu insan ırkının içerisine hapsolduğu bir kafestir ve insan ırkının en büyük ideali bu kafesi kırmaktır. Dolayısıyla Zer romanı bu kafesi yücelten ve kutsiyet atfeden her türlü inanca, düşünceye ve hayat tarzına karşı çıkan bir insanın öyküsüdür.

    Cihan BERK/ELAZIĞ

  • Yönetmen Kazım Öz: Kürt’ün hikayesini anlatıyorum diye sansür uygulanıyor- VİDEO

    Yönetmen Kazım Öz: Kürt’ün hikayesini anlatıyorum diye sansür uygulanıyor- VİDEO

    PİRHA- Filmleri sık sık sansüre uğrayan ve hakkında çok kez dava açılan Yönetmen Kazım Öz, muhalif bir kesimin de sansüre ortak olduğunu söyleyerek, “Kürt hikayesini başka bir bakış açısıyla çekiyorum diye filmlerimin hiçbiri festivallerde kabul edilmiyor. Buna karşı seyircimize yaslanmak istiyoruz, filmlerimizi kitlelere ulaştırmak istiyoruz” dedi.

    Sinemada sansür, Türkiye tarihi ile paralellik göstererek hala varlığını sürdürüyor. Bu sansüre en yoğun maruz kalanlardan biri de Yönetmen Kazım Öz. Bahoz ve Zer filmlerinin yönetmeni Kazım Öz, Zer filminden dolayı “örgüte üye olmak” iddiasıyla hakkında 7 yıl 6 aydan, 15 yıla kadar hapis cezası istenen ve davada delil yetersizliğinden dolayı beraat ederken, Youtube gösteriminden kaynaklı hakkında açılan soruşturma nedeniyle ifadeye çağırıldı.

    Yönetmen Kazım Öz ile filmlerine uygulanan sansürü konuştuk.

    PİRHA- Size uygulanan sansüre dair neler söylemek istersiniz?

    Kazım Öz: Sinema yaparken sinemanın kendi doğal koşullarının yanında bir de iktidarın subjektif engelleriyle karşı karşıyayım. Bunun bir anlamı var tabi ki; iktidarın hoşlanmadığı, istemediği, onun sınırları dışında işler yaptığım için böyle bir uygulama ile karşı karşıya kalıyorum. Türkiye tarihi ile eş değer bir tarihi var sansürün. 40’lı yıllardan itibaren Türki sinemasında Kürt hikayelerine dönük filmlerde hep bir sansür, baskı çabası söz konusu oldu. Ama buna karşı her dönemde film çeken yönetmenler hep oldu, olacak da.

    Festivallerde de benzer sansürlerin olduğunu düşünüyor musunuz?

    Muhalif birtakım festivaller bile benim filmlerime çok özel, gizli, örtük sansür uyguladılar. Hatta Altın Koza Yılmaz Güney adına ödül veren bir festival ama Kürt hikayesini başka bir bakış açısıyla çekiyorum diye filmlerimin hiçbirini kabul etmiyor. Kürt hikayesi anlatan sayılı yönetmenlerden biriyim ve bugüne kadar tek bir filmim gösterilmedi burada. Festivaller, iktidar veya iktidarın uzantısı olan muhalefet yeri geldiğinde bazı Kürt değerlerini bile Kürtlere karşı kullanıyorlar. Yılmaz Güney buna örnektir. Yılmaz Güney adına ödül verip Kürtlere sansür uygulamak kabul edilemeyecek bir şey. Türk iktidarı bir deneyim kazandı. Bu deneyim ışığında sinema veya edebiyata örnek bularak yeni çıkışları engelleyecek, yeni eserleri daha doğmadan boğma politikasıyla hareket ediyor. Siyasi alanda yaptıklarını sanat alanında da aynı yöntemlerle yapıyorlar.

    Sansürün film yapma sürecine nasıl etkileri oluyor?

    Bana karşı yapılan sansürün çok önemli bir sebebi de yeni film yapmamı sağlayacak ekonomik koşulların ortadan kaldırılmak. Festivallerde filmimin gösterilip kitlelere ulaşmasını engellemek, ödül almamı engellemek ve dolayısıyla ekonomik olarak bir kıskaca almak ve iş yaptırmamak stratejisi yürütülüyor. Bazen ‘abartıyorsunuz’ diyenler oluyor, hiç öyle değil. Tam tersine bu üzerine düşünülmüş, masalarda konuşulan, ince bir stratejidir bu. Tabi ki film çekmemi etkiliyor. Zer neredeyse 7-8 yıldır çekilmiş bir film ama şimdi dava açılıyor çünkü Youtube’da kitlelere ulaştı. Oradan da engelleyemeceklerinden siyasi olarak bir engellemeyi devreye sokmaya çalıştılar. Film sanki vizyondaymış gibi izlenme sayısı yükseliyor, insanlar yorum yapıyorlar, birbirlerine öneriyorlar. Hiçbir reklam yok, filmin izlenmesi 1 milyona yaklaştı. Bunu da engellemeye çalışıyorlar. Buna karşı seyircimize yaslanmak istiyoruz, filmlerimizi kitlelere ulaştırmak istiyoruz. Kitleler anladığında bizim ekonomik sorunlarımız da kalmayacaktır.

    Sansüre karşı alternatif neler yapılabilir? Yerel yönetimler, demokratik kitle örgütleri yaşadığınız sansüre karşı yeteri kadar dayanışma gösteriyor mu?

    İktidarı, sistemi eleştiriyoruz ama büyük eksiklik kendi içimizde. Gerçek muhalefet de kendi içinde eksiklik yaşıyor. Bu tür filmlerin kitlelerle buluşması, toplumun aydınlanmasında, mevcut sorunların çözümünde büyük rol oynayabilir. Yaptığımız işlerin siyasete de büyük bir katkısı var ama biz gereken desteği siyasetten görmüyoruz. STK’lar, kurumlar, siyasi partiler, dernekler, platformlar eksik kalıyorlar hatta burada popüler ve ana akımın etkisinde kalma durumu söz konusu. Alternatif festival adı altında bize karşıt olan, kitleleri uyuşturan popülist yaklaşımla dolu ürünler gelip oraları işgal ediyor. Burada en büyük eksik bu.

    Fatoş SARIKAYA- Diren KESER/ MERSİN

    İLGİLİ HABERLER
    >Yönetmen Kazım Öz hakkında soruşturma açıldı

     

     

  • 19. Uluslararası İşçi Filmleri Festivali’de sinemada sansür konulu söyleşi ile devam etti-VİDEO

    19. Uluslararası İşçi Filmleri Festivali’de sinemada sansür konulu söyleşi ile devam etti-VİDEO

    PİRHA- Mersin’de 19. Uluslararası İşçi Filmleri Festivali devam ediyor. “Sinemada sansür” konulu söyleşide Zer filmi dolayısıyla hakkında soruşturma başlatılan yönetmen Kazım Öz, “Zer filmine dair soruşturma davaya dönüştü. Bunu kamuoyuyla paylaştım, herkes paylaştı, konuştu. Film Yönetmenleri Derneği’miz ses çıkarmadı, paylaşmadı. Seyircinin affetmemesi lazım. Hem bu anlamdaki eleştirilere reaksiyon alması hem de doğru sanat eserlerine ulaşmanın yolunu bulması lazım. Bizler, kitlelerle sanat eserlerini buluşturduğumuz taktirde ancak bu sansürü kırabiliriz” dedi.

    19. Uluslararası İşçi Filmleri Festivali’nin Mersin programı kapsamında Toroslar’da bulunan Yunus Emre Kültür Merkezi’nde bir araya gelenler Yönetmen Kazım Öz’ün “Bir Varmış Bir Yokmuş” filminin özel gösterimini izledi. Sonrasında Kazım Öz ile kısa bir söyleşi yapıldı.

    “İŞÇİLERİN KIŞI BAŞKA BİR TRAJEDİ, YAZI DA BAŞKA BİR TRAJEDİ İLE GEÇİYOR”

    Söyleşide konuşan Kazım Öz, belgeseline konu olan işçilerin Orta Çağ köleciliğine benzer bir biçimde çalıştığını belirterek, “Ben o zaman, ‘Ya bu Kürt sorunun çözülmemesinin çok önemli bir nedeni de galiba bu’ gibi bir çıkarımda bulunmuştum. Kürtler; alt işler dediğimiz, kol ve beden gücüne dayalı, herkesin yapamayacağı ağır işleri yapıyorlar. Bu sektörden de binlerce insan çok büyük paralar kazanıyor. Aslında İstanbul burjuvazisi, tam da buradaki emeği paraya çevirip çok iyi koşullarda yaşıyor. İşçilerin ise kışı başka bir trajedi yazı da başka bir trajedi ile geçiyor. Kışı evde geçirmiyorlar, yazın da evde açlar” diye konuştu.

    “BİR YÖNETMEN YARATICI SANAT ALANINDA BİR ŞEY YAPIYORSA ÖNCE ONU YAŞAMALI”

    Öz, belgeselin çekiminin ilk zamanlarında patronun ‘reklam’ düşüncesiyle kendilerine yakın bir yerde durduğunu ancak Kürt işçilerle haşır neşir olmalarıyla beraber patronun çadırından kovulduklarını söyledi. Patronun da ezilenlerden biri olduğu çıkarımını yapan Öz, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “O hiyerarşik zincirde patron da yarı işçi konumunda. Bazı yıllar iflas ediyor, bazı yıllar onu kurtarmaya çalışıyor, o da çadırda kalıyor. Patron eski bir MHP’liydi. Tabi mesele iş ve para olunca, Kürt işçilerle çalışmaya başlayınca hayatında bir kırılma yaşadı. Çünkü o da söylüyor, ‘bu işi ancak Kürtler yapabiliyor’ diyor. Hem işçiler hem patron, kameramızın turistik bir kamera olmadığını, samimi bir kamera olduğunu anlayınca bize yardımcı oldu. O sıcakta onlar tarlada çalışıyordu. Biz zaten bu filmi iki kişi çektik. Onlar gibi, bir işçi gibi çalıştık. Onlar bazen bizim kameramızı taşıdı. O da benim belgesel çekme konusundaki yaklaşımımla ilintili. Bir yönetmen yaratıcı sanat alanında bir şey yapıyorsa önce onu yaşamalı, sonra hak etmeli ve filmleştirmeli. Yoksa biz de onların emeğini sömürmüş bir durumda olacaktık.”

    Ardından Onur Aytaç’ın moderatörlüğünü yaptığı, akademisyen Dr. Sonay Ban ile yönetmen Kazım Öz’ün konuk olduğu “Sinemada Sansür” başlıklı bir panel yapıldı.

    İlk olarak söz alan Aytaç, sinemada sansür örneklerine dair kısa bir aktarımda bulundu.

    “SİNEMACILARIN YARGILANDIĞI, HAPSE GİRDİĞİ BİR SÜREÇTEN BAHSEDİYORUZ”

    Dr. Sonay Ban, Türkiye’de sinema sansürünün devletin kendisinin ve mekanizmaları tarafından yürütüldüğüne işaret etti. Ban konuşmasını şöyle sürdürdü:

    “Türkiye’de devlet her zaman baki. İstediği zaman daha ön plana çıkıyor ve sansürü göstere göstere uyguluyor. Kimi zaman da vekilleri ön planda tutarak sansürü uyguluyor. Bu yolla her zaman baki kalıyor ve istediği zaman devreye giriyor. Peki bu taşeron olarak düşünebileceğimiz aktörler kimler? Film festivalleri, sinema örgütleri, yerel yönetimler, fon kuruluşları ve akademiye atanan kayyım yönetimler. Bunların hepsi devletin vekilleri olarak sansürü uygulayabiliyor. Sinemacıların kimi zaman yargılandığı, hapse girdiği bir süreçten bahsediyoruz. Bunlar da aslında bu süreçlerin parçaları. Sansür, bahsettiğim aktörler üzerinden her an olabilecek şekilde veya hiç olmayacağını düşündüğümüz yerlerde karşımıza çıkabiliyor.”

    “KEYFİ UYGULAMALAR VE SİYASİ KONJEKTÖR SANSÜRÜ ŞEKİLLENDİREN BİR YERDE DURUYOR”

    Türkiye’deki sinema sansüründe keyfi uygulamalara dikkat çeken Ban, kimi dönemlerde “sakıncalı” olarak adlandırılan filmlerin kimi zaman bu kategoriden çıkarıldığına işaret etti. Ban, şu ifadeleri kullandı:

    “Barış sürecinde Kürt meselesiyle ilgili bazı filmlerin, devletin onayıyla ve desteğiyle gösterilebildiğini görmüştük. ‘2 Dil 1 Bavul’ filmi o süreçte gösterim desteği almıştı çünkü o süreçte işlerine yarıyordu. Bakın biz Kürtleri engellemiyoruz, sanat yapmalarına izin veriyoruz diyebilecekleri, vitrin gibi kullanılmış bir filmdi. O dönemde, barış süreci devam ederken, Kürtlük ile ilgili bir film gösterilebiliyordu yada belli konularda müsemma gösterilebiliyordu. Tam o barış sürecinin bittiği süreçte ‘Bakur’ vakası ortaya çıktı. ‘Bakur’ gösteriminden bir gün önce bir çatışma oldu. Kültür Bakanlığı’na doğrudan bir telefon geldi ve eser işletme belgesi istenildi. Daha önceki filmlerde ise bu belge istenmemişti. Keyfi uygulamalar ve siyasi konjektör sansürü şekillendiren bir yerde duruyor. Bu da keyfiyeti gösteren örneklerden yalnızca biri.”

    “TÜRKİYE İKTİDARI SINIR ÖTESİ SANSÜR ÇALIŞMASI YAPIYOR”

    Daha sonra söz alan Kazım Öz, dünyada yaygınlaşan sansüre dikkat çekti. Öz, “Benim yaptığım işi benden daha fazla önemseyen birileri var. Devlet bu konuda hiç boş durmuyor. Burada göremediğimiz, fark edemediğimiz bir politika var. Muhalif olarak görülen her türlü sanat eserine karşı özel bir savaş politikası mı yürütülüyor?” diye sordu.

    Öz, Polonya Film Festivali kapsamında gösterime alınması planlanan 4 filminin gösterime 2-3 gün kala “Kusura bakmayın. Türkiye Kültür Bakanlığı tarafından uyarıldık. Bu filmleri gösteremeyeceğiz” gibi bir mail ile iptal edildiğini hatırlattı. Barış dönemi olarak görülen 2014 yılında olayın gerçekleştiğine işaret eden Öz,“Yani sadece Türkiye içinde değil sınır ötesi sansür diye bir kavram da var. Türkiye iktidarı sınır ötesi sansür çalışması yapıyor. Bu da çok özel bir savaş örneği diyebiliriz. Demek ki Türkiye’den yurt dışına giden sanat eserlerinden sorumlu birileri var ki bu telefonlar açılıyor. Bu görevler yerine getiriliyor” dedi.

    “SİNSİ BİR POLİTİK AKIL İŞLİYOR”

    Türkiye’de Kürtler tarafından çekilen hiç propaganda filmi olmadığını ancak TRT’nin propaganda filmleriyle dolu olduğunu söyleyen Öz, şunları söyledi:

    “Bizim yaptığımız filmlere propaganda filmi diyorlar. Muhalefet adı altında birtakım güçlerin sansürü de var. Mesela Adana Altın Koza Film Festivali Yılmaz Güney adına ödül veriyor. Yılmaz Güney ki sanatı dışında politik bir kimliği olan biri. Yılmaz Güney adına ödül veriyor ama ben 10’uncu filmimi çekiyorum, gönderiyorum, hiçbir filmi kabul etmiyor. Filmi kabul etmemenin sebepleri olur. Ancak Polonya’da seçilen bir filmin, Fransa’da gösterilen filmleri göstermemenin nedeni estetik ve sinematografiyle ilgili değil. Zer, Dersim katliamını anlatan, içinde Zazaca, Kürtçe var. Bu yüzden kabul edilmiyor. Demek ki Altın Koza bundan dolayı kabul etmiyor ama Yılmaz Güney adın da ödül veriyor. Burada çok sinsi bir politik akıl işliyor.”

    “SANSÜRÜ KIRMANIN YOLU KİTLELERLE SANAT ESERİNİ BULUŞTURMAK”

    “Düşmanın taşı değil dostun gülü yaralar” diyen Öz, muhalefeti ve sinema örgütlerinin de eleştirdi. Sansürün her dönemde farklı bir yol bularak başarılı bir şekilde uygulandığını söyleyen Öz şöyle devam etti:

    “Zer filmine dair soruşturma davaya dönüştü. Bunu kamuoyuyla paylaştım, herkes paylaştı, konuştu. Film Yönetmenleri Derneği’miz ses çıkarmadı, paylaşmadı. İşçi sınıfı nasıl bitirildi? Sarı sendikalarla bitirildi. Burada da sarı derneklerle bizi bu hale getirilmeye çalışılıyoruz. Peki sen film yönetmenleri derneğini niye kurdun, hepimize ne vaat ettin? Biz de bunlar eleştirmek zorundayız. Buradaki seyircinin müdahalesi de çok önemli. Seyircinin affetmemesi lazım. Hem bu anlamdaki eleştirilere reaksiyon alması hem de doğru sanat eserlerine ulaşmanın yolunu bulması lazım. Bizler, kitlelerle sanat eserlerini buluşturduğumuz taktirde ancak bu sansürü kırabiliriz.”

    Sorunla birlikte çözümün de konuşulması gerektiğini söyleyen Öz, İFF’nin sansürün kırılmasındaki rolüne dikkat çekti. Bu tür alternatif çalışmaların muhalefet ve kitlelerle birlikte desteklenmesi ve örgütlenmesi gerektiğini söyleyen Öz, “Muhalefet olarak değerlendirebileceğimiz kişilerin sanat eserleriyle buluşması lazım. Burada daha büyük bir kitle toplamalı, burayı finanse etmeliyiz. Bu kısmı büyütmek gerekiyor öncelikle seyirciye bir kapı açmalıyız. Sinemada büyük bütçeler, teknik kadrolar lazım oluyor. Bu yüzden bu tür yapılarda dayanışmaya ihtiyaç var” diyerek sözlerini sonlandırdı.

    PİRHA/MERSİN