PİRHA- Kurulduğu günden bu yana tartışmaların odağında olan ve Alevi toplumunun “Alevi Diyaneti” olarak tarif ettiği Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nda “koltuk” kavgası büyüyor.
2022 yılında kurulan Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı, Cumhurbaşkanı Erdoğan “Cumhuriyet tarihinin en önemli adımı” olarak nitelendirmişti. Aleviler ve Alevi kurumları ise bu karara en başından beri karşı çıkmış ve bu kurumun Alevi kimliğini temsil etmeyip asimilasyona hizmet edeceğini belirtmişti.
Alevi Bektaşi Cemevi Başkanlığı, Alevi ziyaretleri, köyleri, kurumları ve cemevlerine müdahalesini sürdürürken, kurulduğu günden bu yana 3 başkan değiştirmesi de, kurumun “koltuk” kavgası merkezine döndüğünü de gösteriyor.
Alevilerin var olma mücadelesi verdiği, eşit yurttaşlık hakkı için direndiği, cemevinin inanç merkezi olarak kabul edilmesi için sesini yükselttiği, yaşam alanlarını eko-kırıma uğramaması için nöbet tutup, eylem yaptığı bir zamanda, Alevilerin sorunlarını “çözeceğiz” diyerek kurulan Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nda gruplar arası kavga sürüyor.
AKP hükümeti, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı 9 Kasım 2022 tarih ve 32008 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 112 numaralı cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde kurdu. Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı görevine, ilk olarak İçişleri Bakan Danışmanı Ali Arif Özzeybek’i getirildi.
Bir yıl dolmadan Ali Arif Özzeybek görevden alınarak 7 Ekim 2023 tarihinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın imzasıyla gece yarısı yayımlanan kararnameyle Ali Rıza Özdemir başkan olarak atandı.
Alevilerin sorununu cemevlerine masa sandalye, çimento, kum alarak çözeceğini düşünen AKP, Alevi toplumunda destek bulamayınca başkan değiştirme yoluna gitti. 2 yıl görevde kalan Ali Rıza Özdemir, iç çekişmeler sonrası görevden alındı.
12 Temmuz 2025 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanlığı kararıyla, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nda görev değişikliğine gidilerek, mevcut Başkan Alirıza Özdemir’in yerine Esma Ersin atandı.
Alevi toplumunu, sandalye, masa, çimentoyla yanına çekmeye çalışan, taleplerini ve kurumlarını görmezden gelen, inanç merkezlerini yaşlı bakım eviyle bir tutan AKP, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’ndaki “koltuk” kavgasına dair nasıl bir adım atacağı merak konusu.
PİRHA- Milyonlarca öğrenci ana dilinde eğitimden yoksun ve zorunlu din derslerine tabi bir şekilde yeni eğitim yılını karşıladı. Zorunlu din derslerinin eğitim sistemindeki siyasal-ideolojik hedeflerin yansıması olduğunu söyleyen Eğitimci Bülent Karakaş, anadilinde eğitim alma hakkının da en insani hak olduğunu kaydetti.
Proje okullarına yapılan atamalarda sürecin somut, ölçülebilir ve nesnel hiçbir kritere dayanmadığı, tamamen siyasi ve idari takdirle şekillendiği eleştirileri vardi. Bu projenin uygulandığı alanlardan birisi de İzmir olmuştu.
ÇEDES vb. uygulamalarla birlikte bu eğitim yılı da ‘zorunlu din dersi’ ve ‘ana dilin eğitim’ tartışmalarını da beraberinde getiriyor. Milyonlarca öğrenci ana dilinde eğitimden yoksun ve zorunlu din derslerin tabi bir şekilde yeni eğitim ve öğretim yılını karşıladı.
Din derslerinin içeriğinin Sünni İslam ağırlıklı olması sonucu uzun yıllar boyunca toplumun farklı kesimlerinden itirazlar yükseldi. Söz konusu ders içerikleri yerel ve uluslararası mahkemelerce de yasalara aykırı bulundu. Fakat Milli Eğitim Bakanlığı, din derslerinin tek bir dine yönelen ders olmadığını savunsa da veliler, bir bütün olarak din derslerinin müfredattan kaldırılması yönündeki talebini sürdürüyor.
Zorunlu din dersi dayatması ulusal ve uluslararası mahkemelerde alınan kararlara karşın sürüyor. Yürütülen kampanyalar ve hak talepleri on yıllardır görmezlikten gelinirken, AKP döneminde ‘dinselleştirilmiş’ eğitim modeline geçildi. Özelikle Kürtçe ana dilde eğitim önündeki engeller ülkedeki milyonlarca Kürt’ün temel meselesi. Kürtçe’nin lehçeleri “Yaşayan Dil ve Lehçeler” adı altında ortaokullarda seçmeli ders olarak okutulsa da bu konuda öğrencilere sınırlamalar getiriliyor ya da derslerin verilmesi engelleniyor.
Eğitim-Sen İzmir 6 Nolu Şube Başkanı Bülent Karakaş yeni eğitim döneminde proje okul atamaları, zorunlu din dersleri, ÇEDES uygulamaları ve anadilinde eğitim meselesine dair konuştu.
“KEYFİ KARARLA BİNLERCE İNSAN MAĞDUR EDİLDİ”
Proje okulu uygulamasının en son 8 Nisan’da yapıldığını ve yüzlerce eğitim emekçisinin kritersiz bir şekilde görevden alındığını ifade eden Bülent Karakaş, Eğitim-Sen olarak “Proje Okulları”nın durdurulmasına karşı dava açtıklarını belirtti.
Davanın reddedildiğini ve şu an uygulamanın devam ettiğini sözlerine ekleyen Karakaş, asıl amacın imam hatip okullarına çekilemeyen öğrencilerin, proje okullarına bu atamalarının gerçekleştirdiğini söyledi. Atamalara dair hiçbir kriterin olmadığını belirten Karakaş, “Kimilerinde hizmet puanının önde olduğu söyleniyor. Hizmet puanına göre yapıldığı söyleniyor. Ama böyle bir durum genel olarak yok. Sonradan 4 yıllık süreden hesaplanırken uzman ve başöğretmenlik sürelerinin dikkate alınmadığını gördük. Diğer taraftan iller arasında atamalar yapıldığında bunu hizmet puanına göre atadıklarını gördük. Kısacası MEB keyfi karar alarak yüzlerce, binlerce insanı mağdur etmiş durumda” dedi.
“TERCİH HAKLARIMIZ VERİLMEDİ, DAVALARIMIZ DEVAM EDİYOR”
Okullarda yaklaşık 50 bin öğretmenin süresinin dolduğunu dile getiren Karakaş, bunlardan dokuz bini görevlerine iade edilmediğini ve bunun da az bir sayı olmadığını hatırlattı. Kendisinin de mağdur edilen öğretmenlerden biri olduğunu aktaran Karakaş, “Dolayısıyla bu hiçbir kritere dayanmayan, keyfi ilişkiler sonucunda görevlendirilmeler söz konusu oldu. Bu neden biz Eğitim-Sen olarak buna dava açmıştık. Bireysel davalar da açtık. Bazı yerlerde kazanımlarımız var. Yürütmenin durdurulması davasını da açtık. Yürütmenin durdurulması davası bazı illerde kabul edildi ama bazı illerde özellikle İzmir’de maalesef yürütmenin durdurulması davasını kazanamadık. Esas davalarımız devam ediyor. Biz kendi okulumuzda 4 yılı doldurduk ama başka okullara da tercih hakkı istedik. Onlara da tercih hakkı verilmediğini gördük. Dolayısıyla bizi oralara dağıtamadılar. Sadece kendi okullarımızda atamamazlık yapmadılar. Başka tercih ettiğimiz proje okullarına da atamadılar. Ayrıca sonuçlar açıklandığında şunu da gördük bazı yerlerde puanlar daha doğrusu kadro açıkları oluştuğu halde atama yapmadılar” diye konuştu.
Bakanlığın atama koşullarını yönetmeliğe göre hatırlatan Karakaş, MEB’in bu projeyi eline yüzüne bulaştırdığını ve çok sayıda eğitimcinin mağdur edildiğini anımsattı. Karakaş, yapılan atamaların kesinlikle iptal edilmesi kanaatinde olduğunu vurgulayarak, “Atamaların bir keyfiyete, liyakatsizliğe göre değil, yeniden ve kriterlere göre yapılması gerekiyor” şeklinde tepki gösterdi.
“SEÇMELİ AMA DİN DERSİNİ MUTLAK SEÇMEK ZORUNDASIN”
Zorunlu din derslerine de değinen Karakaş, konuyla ilgili bir çizelgenin yayınlandığını ve din dersi “seçmeli zorunlu din dersi” haline getirildiğini ifade etti. Karakaş, “Yani seçiyorsun ama din dersini mutlaka seçmek zorundasın. Bu şekilde iktidar kendi ideolojik hedefleri doğrultusunda eğitim yapılanmasına gitti. Burada da ayrıca bildiğimiz gibi ÇEDES ve benzeri projelerle yürütmeye çalışıyor. Bazı okullarda, ilçelerde bu ÇEDES Projesi’nin uygulandığını görüyoruz yapısı itibariyle. Dolayısıyla burada bir siyasi ideolojik hedef var. O da nedir? Tekçi, bir mezhebe, bir dine, bir dile, bir ırka, bir eğitim sistemi yaratama çabası var. Dolayısıyla bu seçmeli din derslerinin zorunlu hale getirilmesi de bununla ilgili bir durum” dedi.
Ailelerin, çocuklarının bu din derslerine girmemesi için dilekçe verdiklerini hatırlatan Karakaş, ailelerin yaptığı başvurunun kabul edildiğini, fakat bu kararın bireysel olarak görülmesinden kaynaklı bir emsal teşkil etmediğini dile getirdi.
“ANADİLİNDE EĞİTİM SU GİBİ TEMEL HAKTIR”
Ana dilinde eğitim sorununa da değinen Karakaş, şunları ifade etti:
“Zorunlu din dersinin yanında anadilde eğitim sorunu var. Birleşmiş Milletlerin Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 30’uncu maddesin de zaten çocukların, azınlık çocuklarının kendi anadilinde eğitim hakkının olduğunu söylüyor. Bu da maalesef ülkemizde yıllardır kangren haline gelen bir sorun. Ülke bölünür paronayasıyla oluşturulan bir düşünce sistematiği var. Çocuklar kendi ana dillerinde eğitim aldıkların o düşündükleri anadilleriyle ilgili daha etkili daha performansı yüksek olduğunu hepimiz biliyoruz. Bunu pedegojik olarak da biliyoruz. Uzmanların zaten böyle açıklamaları da var. Dolayısıyla herkesin ana dilinde eğitim alma hakkı var. Biz Eğitim-Sen olarak tüzüğümüzde de bunu yazmışız. Kamusal, laik, bilimsel, demokratik, anadilde eğitimi savunuyoruz. Dolayısıyla anadilde eğitim hakkı bir su, bir yemek kadar haktır ve bu hakkın her zaman yanında olduğunu belirtmek isteriz.”
PİRHA- İktidarın dini esaslara dayalı bir eğitim modeli geliştirilmek istendiğini vurgulayan Alevi Kültür Dernekleri Antalya Zeytinköy Cemevi Şube Başkanı Kazım Uçarcan, Alevi kurumlarının bu konuda yeterli çabayı ortaya koymadığı eleştirisinde bulundu. Uçarcan, yapılması gerekenin sorunun muhataplarıyla ortak mücadeleyi geliştirmek olduğunu da sözlerine ekledi.
Diyanet İşleri Başkanlığı, 5 Eylül 2025 tarihli Cuma hutbesini yeni eğitim öğretim yılına ayırdı. “İlim Hakkı Bilmektir” başlığıyla yayımlanan hutbede, eğitimin yalnızca bilgi edinme süreci olmadığı, aynı zamanda çocukların “ahlaki ve manevi değerlerle” yetiştirilmesi gerektiği belirtildi. Diyanet, okul ve ailenin bu konuda birlikte hareket etmesi gerektiğini savunurken, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerinin bu “değer aktarımı” için önemli bir fırsat olduğunu ifade etti.
Diyanet’in eğitimi dinsel temellere dayandıran söylemlerine ilişkin Alevi Kültür Dernekleri (AKD) Antalya Zeytinköy Cemevi Şube Başkanı Kazım Uçarcan, PİRHA ’ya değerlendirmede bulundu.
“SİYASAL İKTİDAR DİNİ ESASLARA DAİR EĞİTİMİ İNŞA ETMEK İSYİYOR”
Kazım Uçarcan, iktidarın dini esaslara dayalı bir eğitim modeli geliştirilmek istendiğini vurgulayarak, “Zaten Milli Eğitim Bakanlığı’nın dini eğitim modelinde çok fazla bir rolü olmayacak. O formaliteden ibaret olacak. Bu iş Hutbelerle götürülecek. Bu iş için de uygun bir figür doğal olarak da diyanet işlerinin başındaki insan olacak” dedi.
“ALEVİ KURUMLARI İKTİDAR KARŞISINDA EDİLGEN BİR POZİSYON KONUMUNDA”
Alevi kurumlarının bu konularda edilgen durumda olduğuna dikkat çeken Uçarcan, “Sanki kurumlarımızda böyle biraz bürokratik bir yapı oluştu. Meseleyi iradi anlamda muhataplarla tartışmadan, üyelere doğru yansıtmadan oradan doğru tepki almadan bir şekilde genel kurullarda seçilmiş benim gibi başkanların, federasyon başkanlarının kendi inisiyatifleri doğrultusunda beyanları oluyor bu doğru değil” diye belirtti.
“MUHATAPLARLA ALANA DÖNÜK YÜRÜTÜLEN MÜCADELEDE ORTAKLAŞMADAKİ SIKINTILAR BİR AN ÖNCE AŞILMALIDIR”
Bunun önüne geçmenin yolunun muhataplarıyla tartışmak ve ortaklaşmaktan geçtiğini belirten Uçarcan, Muhataplarıyla tartıştırıp alanlarda çok sıkı karşı koyuşlar örgütlememiz gerekiyor. Yani rahatsız etmemiz gerekiyor. Başka türlü bu işin önüne geçilmez” şeklinde konuştu.
“ALEVİ KURUMLARI OLARAK ALANA DÖNÜK MÜCADELEYİ TEMEL ALMALIYIZ”
Örgütsel olarak en büyük handikaplarının gündemi bir türlü kendilerinin belirleyememeleri olduğu tespitinde bulunan Uçarcan, şunları dile getirdi:
“Biz kendimiz gündem yaratmak yerine gündemi daha çok karşı taraf yaratıyor. Biz onların yarattığı gündemle enerjimizi belli alanlara odaklıyoruz sonuçta oda bizim önümüzü tıkıyor. Örneğin Hacıbektaş’ta alternatif anma yapıyor. Biz bütün gücümüzle buraya yükleniyoruz ama maalesef çok kitlesel, çok örgütlü hareket edemiyoruz”diye ifade etti.
Eğitim yılının açılışında ben kimlerle basın açıklaması yapmak isterim? Velilerle, ebeveynlerle hatta ve hatta çocuklar olsun isterim. Ama biz Emek Demokrasi Güçleri asıl işin öznelerini değil birer temsilci gönderiyor. Eski sol hastalıklarımız maalesef hala devam ediyor. Pankart pazarlığı yapılıyor. Herkes iki pankartla gelsin. Hala flama pankart yarışındayız. Buraları çoktan aşmış olmamız gerekiyor. Oraya 100 pankartla da gelse, 50 flama ile de gelse, kim getirirse getirsin, oradan devrim çıkaramayacak. Asıl mesele esas olarak oraya gerçek anlamda muhataplarını getirebilmekte. Meselenin odağında asıl güç asıl özne kimse onun üzerinden örgütlenmek gerekiyor. Bulunduğumuz alana itiraz noktasında geniş kesimleri yığabilirsek başarılı olabiliriz.”
“KENDİ VAR OLAN SORUNLARIMIZ ÜZERİNE ODAKLANMALIYIZ”
İçeresinde bulunduğumuz coğrafyada daha önemli konuların konuşulup bilince çıkartılması gerektiğini belirten Uçarcan, “Gerçekten insani bilimsel değerleri yükseltebilecek, çevre duyarlılığını arttırabilecek, eğitim sistemini yeniden nasıl inşa edebilirizi konuşmak yerine başka, başka şeyleri tartışıyoruz. Ciddi bir daralma görüyorum” ifadelerine yer verdi.
“YAŞAMI SONUNA KADAR SAVUNMALIYIZ”
Nazım Hikmet’in ‘Safları Sıklaştırın Çocuklar ‘şirini hatırlatan Alevi Kültür Dernekleri Antalya Şube Zeytinköy Cemevi Başkanı KazımUçarcan, konuşmasının devamında şunları kaydetti:
“Bizim için elzem olan bu. Gün safların gerçekten sıklaştırılması, bayrakların gerçekten derlenip dürülmesi ve herkesin her kurumun bu meseleyi bilince çıkarmış her birinin kendi cephesinden özne olup kendisini hayata dayatması gerekiyor. Bu bizim açımızdan her yönüyle yaşamın savunulması anlamına geliyor.
Hep birlikte ve her alanda yaşanacak ortak kararlaşmaların ve iradi güç olarak dirayeti arttırabilir ve bu anlayışla öteki demokratik kitle örgütleriyle doğru çalışma ortamı yakalayabilirsek o zaman bu saldırıyı püskürtebileceğimize inanıyorum.”
PİRHA- Antalya’da bir lise öğrencisi, yaptığı başvuru sonucu Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinden muaf tutulup daha sonra başvurunun iptal edilmesine ilişkin konuşan baba F.D, “Önce başvurumuzu kabul ettiler. Çocuğum din derslerinden muaf tutuldu. 15 gün geçmeden verilen muaf kararı Hıristiyan yada Musevi olmadığımız için iptal edildi. Bu kararı doğru bulmuyoruz” dedi. Aile avukatı Taylan Özgür Tufan da, gerekli itirazları yapacaklarını ifade etti.
Antalya’da bir lise öğrencisi, Antalya İl Milli Eğitim Müdürlüğü’ne yaptığı başvuru sonucu Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinden muaf tutuldu. Antalya İl Milli Eğitim Müdürlüğüne verilen başvuru dilekçesinde, Anayasa’nın 2., 4., 24 maddeleri, yine Anayasa’nın 90. maddesi dayanak gösterilerek Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) hukuki dayanak olarak gösterildi.
Başvuru dilekçesinde ayrıca, İstanbul 9. İdare Mahkemesi’nin 26 Ekim 2016 tarihinde verdiği karar vurgulanarak, “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinden muafiyet isteğinin zımnen reddedilmesi üzerine açılan davada yukarıda belirtilen düzenlemelere atıf ile küçüklerin yasal temsilcilerinin çocuklarına okulda din kültürü dersinin verilmesini istemedikleri takdirde Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersini almaya zorlanamayacakları idari işlemin iptaline karar verilmiştir” ifadesine yer verildi.
“AİHM KARARI GEREĞİ ÇOCUĞUM ÖNCE DİN DERSLERİNDEN MUAF TUTULDU DAHA SONRA İPTAL EDİLDİ”
Çocuklarının zorunlu din derslerinden muaf olması için avukatları aracılığı ile başvurduklarını belirten baba F.D, “Çocuğumun okuduğu meslek okulunda, meslek derslerinin daha ağırlıklı olması gerekirken din derslerinin ağırlıklı olması ya da din dersinin zorunlu olması, biraz daha çocuğu psikolojik olarak da etkilediği için başvuru yaptık. Yani çok din dersi ağırlıklı düşünseydim imam Hatip’e yollayabilirdim. Yollayan aileler de var, bizde yollayabilirdik” diye belirtti.
“EĞİTİM SİSTEMİ LAİK DEĞİL”
Mevcut eğitim sisteminin laik olmadığını vurgulayan baba F.D, “Verdiğim dilekçe belki diğer velilere de bir kıvılcım olur ve herkes tepkisini gösterirse bir şeyler geri çekilebilir, belki bazı kararlar düzeltilebilir. İşte azınlık görülen kişilerin de sesi duyulabilir, onların da talepleri yerine getirebilir düşüncesiyle muaf dilekçesini verdik” diye ifade etti.
Din dersinden muafiyet istemenin dinsizlik olmadığını ya da dine karşı bir anlam çıkarılmaması gerektiğini söyleyen F.D, “Ben şu anki eğitimin laik sisteme uymadığını düşünüyorum. Tabii ki hepimiz din dersi alarak büyüdük. Hepimiz Anadolu çocuğuyuz, Anadolu insanıyız. Coğrafyamızda, dinin olmadığı yer yok. Ama kimi koyu yaşar, kimi biraz daha açık, kimi biraz daha özgür, kimi biraz daha baskı altında yaşar. Ama herkes bu topraklarda dini eğitimini alıyor. Biz buna karşı değiliz” diye konuştu.
Okulda çocuğunun kültür, sanat, felsefe yerine din dersi görmesini yanlış gördüğünden din dersinden muaf tutulması için başvuru yaptığını dile getiren F.D,” Bundan dolayı başvurduk. Nisan ayının 14’ünde başvurduk. 2-3 gün sürmedi hemen okuldan aradılar muafiyetimiz kabul oldu. Zaten bir hafta din derslerine girmedi. Hocası din ders saatinde kütüphanede oturabilir derse girme, zorunluluğu yok diye belirtti” dedi.
Dilekçelerini İl Milli Eğitim Müdürlüğüne verdiklerini sonrasında hocasıyla görüşmek için okula gittiğinin belirten baba F.D, çocuğunun ortaokulla din derslerinde bahsedilen konuların etkisinde kaldığını ve psikolojisinin bozulduğunu bunu örnekleyerek öğretmenine anlattığını belirtti.
Baba F.D, devamında şunları ifade etti:
“Babam vefat ettiğinde sigara içiyordu. Çocuğum arıyordu baba baban cehenneme gidecek yani okula bunu mı öğretiyorsunuz? Biz de din eğitimi aldık. Bizim din hocamız vardı da böyle koyu ya da böyle çok aykırı bir şekilde öğretilmedi şeklinde kendisine ifade ettim” dedi.
Çocuğunun din dersinden muaf tutulmasının 2.nci haftasında okuldan arandılar. Telefonda dilekçemizin onayının kabul olmayacağını kendilerinin yetkisinin dışında olduğunu söylediler. Okula çağırdılar, okula gittim. Hocayla yüz yüze görüşmek için müdür yardımcısı ardından müdürle görüştüm. Örnek kararları çıkardılar ve müdür beyin yazdığı bir kağıtı tebliğ etti bana ben de imzalayıp aldım.”
Çocuğunun din dersinden muaf olabilmesi için farklı dinlere mensup olması gerektiğinin müdür tarafından kendisine iletildiğini aktaran F.D, “Ben de şunu sordum; hani önce kabul oldu, sonra neden İptal oldu? Müdür de, mahkeme kararı olmadan yapamayacağını bana bildirdi” dedi.
“ÇOCUĞUMUN GELECEĞİ İÇİN YASAL OLAN HER ŞEYİ MAHKEMEDE ARAYACAĞIM”
Müdürün kendisine imzalı barkotlu bir örneğini verdiğini belirten F.D, konuşmasının devamında şunları belirtti:
“Yasal hakkım olan şeyi mahkemede de arayabilirim. Kendisi de öyle söyledi. Evet, mahkeme açabilirsiniz. Ben dilekçe verdim, okul kabul etmedi. Mahkeme üzerinden yapabilirsin senin en doğal hakkın dedi. Karara karşı itirazlarımızı yapacağız.
Herkes başvurursa ve tepkisini gösterirse bir şekilde bir çoğunluk oluşturabilirsek belki de devlet bazı kararlarda geri adım atabilir. Yani gitgide İran’ın modelini değil de biraz daha belki Avrupa modeline dönme şansımız olursa ülke için iyi olur. Çünkü ne ekerseniz onu içersiniz çocuklara ne verirsek onu alacağız.”
Ortaokulda çocuğunun psikolojisinin çok bozulduğunu belirten anne G.D,” Eve gelip sürekli ağlıyordu ve sürekli abdest alıyordu. Ben cehenneme gideceğim işte adımların birbirine takip ediyor. Böyle olursa bu günah vesaire. Dua kısmına geldiğinde çok fazla dua vardı ve karmaşıktı maalesef. Bunları öğrenme sürecinde çok sıkıntı yaşıyordum. Çünkü zaten çocuğumda bir dikkat eksikliği problemi vardı ve hani onu öğrenmek zorundasın. Başka alternatifin yok” dedi.
Arkadaşları tarafından sürekli sen İngilizce öğreneceğine işte bu doğaları öğren Arapça öğren diye baskılandığını belirten anne G.D,” Zaten Türkiye’de bir dil Türkçe var. Tamam, evet. Birçok etnik ırk var ama şu. Şu anda Türkçe konuşuluyor ve dualar maalesef Arapça veya işte birazcık daha eski Türkçe ile yazıldığı için çocuk bunları öğrenmekte, okumaktan, ezberlemekten çok zorluk çekiyordu. Ben anlatsam bile zorluk çekiyordum. Bir ortaokul yediden son sınıfa kadar zaten bunun sıkıntısını çok yaşadı” diye belirtti.
“ÇOCUĞUM DAHA ÇOK FELSEFE VE BENZERİ DERSLERİ ÖĞRENSİN DİYE SANAT OKULUNA GÖNDERDİM”
Çocuklarının lisede seçmeli ders olarak felsefe bilim,matematik sanat ağırlıklı dersleri almasını isrtediklerini belirten anne G.D,” Seçmeli ders diyorsunuz ama neden seçmeli ders olarak siz bize din dersini dayatıyorsunuz ki?” diye tepki gösterdi.
Dinin bütün dünyada olduğunu ama asıl olanın insanın içinde taşıdığı duygu olduğunu dile getiren anne G.D de, konuşmasının devamında şunları belirtti:
“Yani hepimiz aynı yaratıcıya inanıyorsak bu niye. Buna inanmadın böyle olacak cehenneme gideceksin. Yani bu şekilde çocuğumun psikolojisinin bozulmasını kaldıramadım.
Neden bir meslek lisesinde meslek öğrenmesi gerekirken, 8 saat boyunca din dersi görsünler. Yani bu olmaz, olmaması gerekiyor. Bundan yola çıkarak zaten dilekçe verdik.”
Zorunlu din dersinden muaf olması için başvuru dilekçesini hazırlayan aile avukatı Taylan Özgür Tufan, “14 Nisan 2025 tarihinde meslek lisesinde okuyan bir öğrencimizin ailesiyle birlikte durumunu din dersine karşı başvuru dilekçesi tanzim ettik. Dilekçe ilk etapta 15 Nisan 2025 tarihinde kabul edildi. Öğrenci muaf duruma geçti. Lakin bir hafta önce okul yönetiminden öğrenci ailesine mesaj atılarak bu şekilde muafiyetin kabul edilmeyeceği, kendilerine milli eğitime başvuracağını ifade edildi” diye konuştu.
Sürecin devam ettiğini belirten ve dilekçenin içeriğine ilişkin bilgi de paylaşan Av. Tufan, “Dilekçenin özüne gelirsek dilekçenin özü diğer dilekçelerden biraz farklı. Biz şu şekilde bir inanca mensup olup, o sebepten ötürü muafiyet talepli değil, salt olarak tek talebimizi muafiyet olduğunu, hiçbir inanç kurumunu adını zikretmeden anayasa 2’nci anayasada 4’ncü, anayasa 24. madde AİHM 9’ncu, AİHM ek protokol 21’nci madde ve anayasa 90’a dayanarak bir dilekçe tanzim ettik. Öncelikle bu dilekçenin kabul edilmesiyle beraber öğrencinin muafiyet durumu e- okul sisteminde de ortaya koyulmuştur” dedi.
Av. Taylan konuşmasının devamında şunları belirtti:
“Lakin devam eden süreçte okul yönetiminin niçin bu tavra geldiğini, niçin kendilerinin bir il milli eğitime başvuru yaparak bu muafiyet durumunu kaldırmak istediğini bilmemekteyiz? Bu noktada idari başvuru hakkımız saklıdır. Hiçbir yurttaşın kendi inancından, etnik kimliğinden dolayı ayrımcılığa uğramadığı bir Türkiye var olana kadar mücadelemiz devam edecektir.”
PİRHA- Akademisyen/Avukat Cenk Yiğiter, Cumhuriyetin ilanıyla birlikte hilafetin kaldırıldığını ancak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Evkaf ve Şeriya Vekaleti (Bakanlığı) nın devamı haline geldiğini ifade etti. Yiğiter, “Dolayısıyla Türkiye üzerinde devletin de kendisini tarif ettiği fıkıhla İslam’ın Sünni yorumunu hatta yoğunlukla Hanefi yorumunu topluma empoze eden bir kurum haline geldi. Diyanet bir yanıyla da günümüzde artık bütün bu tarikatların bir koordinasyonu haline geldi. Artık bir devlet kurumu olmaktan çok bu tarikatların merkezi haline dönüşmüş durumda” dedi.
Pir Haber Haber Ajansı (PİRHA) olarak yeni bir haber dizisi başlattık, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı masaya yatırıyoruz.
Türkiye’de halkın en güvenmediği ikinci kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı her geçen yıl artan bütçesi, genişleyen yetkileri, yaptığı açıklamalar, verdiği fetvalarla toplumsal yaşamın her alanında gittikçe daha çok söz sahibi oldu. Din işlerinden sorumlu, devlete bağlı bir kurum olarak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), kurulduğu 1924 yılından bu yana devlet içindeki varlığı, işlevleri, iktidar politikalarının hayata geçirilmesindeki etkin rolü, her geçen yıl artan bütçesi ve değişen siyasal konumu itibariyle her daim bir tartışma konusu oldu. Son yıllarda eğitim-öğretimde de etkin rol verilen Diyanet Milli eğitim Bakanlığı ile çeşitli protokoller imzalayarak laiklik karşıtı eğitimin kalıcılaşması için çabalıyor.
“Bütçesi büyük, varlığı tartışmalı kurum: Diyanet‘in tarihsel ve güncel görevini, toplumdaki yerini, laiklik karşıtlığını, kadınlara bakışını, Alevi toplumu üzerindeki etkisini Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden OHAL döneminde yayımlanan KHK’yle ihraç edilen ‘Barış Bildirisi’ imzacısı Akademisyen /Avukat Cenk Yiğiter’le konuştuk.
“DİYANET, ŞERİYE VE EVKAF MAKAMLIĞI’NIN DEVAMIDIR”
PİRHA: Diyanet’in kuruluş amacı nedir?
CENK YİĞİTER: Diyanetin kuruluş amacına pozitif hukuk çerçevesinde bakmak da mümkün. Ama bunu tarihsel ve siyasal çerçevede incelemek de mümkün. Bu devlet Anayasa’da laik bir devlet olarak tanımlanmıştır. Laiklik de bize çocukluktan öğretilen din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması olarak öğretilmiştir. Evet işin bir boyutu budur ama asıl bunun daha detaylı anlaşılması gereken kısmı, bütünüyle hukuk düzeninin ve devletin fiillerinin, işlemlerinin bütün inançlara ve dahi inançsızlıklara eşit mesafede konumlanmasıyla ilgili bir şeydir. Bu işin tarihsel boyutunu bilmesek ‘öyle bir kurum kurmuşlar ki toplum içerisinde ibadet yerleri var, o ibadet yerlerinde çalışan insanlar var, toplumda böyle bir ihtiyaç var, devlet düzeninde de böyle bir kurum kurulmuş. Bu ihtiyaçları gidermek üzerine adeta bir kamu hizmeti gibi’ çıkarımını yapacağız.
Siyasal modernleşme, Batılılaşma aslında çok net olarak 19. yüzyılda başlıyor. Ama halkımızda Osmanlı’nın şeriat devleti olduğu algısı da var. Aslında öyle de değil. Çok hukuklu bir devlet, cemaatler toplumu, milletler birleşimi bir imparatorluk aslında. Ve modern hukuk sisteminden çok uzak elbette. Kaldı ki birinci dünya savaşında dağılmış olan bir imparatorluk. Bizim siyasi modernleşme maceramızda, aslında modernleşme süreci cumhuriyet ile başlamadı ama cumhuriyet ile beraber o imparatorluk dağıldı, çok daha küçük bir coğrafyaya geldi. Ve burada aynı zamanda çok hızlı bir uluslaşma süreci başladı. O dönem Cumhuriyet’in kurucu kadroları ve devamında ilk olarak oradaki kadrolar oldukça otoriter bir şekilde bir ulus üretme projesine dahil oldular. Ve bu ulusu üretirken de açıkçası belki de bugüne kadar gelen pek çok ülkenin sorunlarından birisi bu ulusu Türk olarak tanımladılar. Türk’ün talihsiz olan kısmı aynı zamanda bir etnisiteye denk gelmesidir. ‘Anayasa’ya yuttaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türk’tür’ diyorlar ama Türk diye bir etnisite de var. Dolayısıyla tırnak içinde birileri ‘Öz Türk’ oluyor, birileri de vatandaş oluyor. Dolayısıyla bu işin bir boyutu, bir diğer boyutuyla da Türk nüfusu. Uluslaştırılacak Türk nüfusunun çoğunu İslam’ın Sünni mezhebine ait olarak gördüler. Halbuki Sünni mezhebe bağlı olan o kesimde Sünniliği kırsal alanda kültürel olarak yaşayan, çok kısıtlı olarak bilen bir kitleydi. Hem cemaatleri bastırmak hem de Sünniliğin bir nebze modernize edilmiş, modern hukukla bağdaşabilecek bir Sünnilik üretmek istediler. Ve o yüzden malum Hilafet kaldırıldı, Şeyhülislamlık makamı da kaldırıldı ama bunu Şeriye ve Evkaf Vekaleti takip etti. Aslında Diyanet İşleri Başkanlığı Evkaf ve Şeriya Vekaleti (Bakanlığı) nın devamı haline geldi. Dolayısıyla Türkiye üzerinde devletin de kendisini tarif ettiği fıkıhla İslam’ın Sünni yorumunu hatta yoğunlukla Hanefi yorumunu topluma empoze eden bir kurum haline geldi.
“DİYANET ALEVİ TOPLUMU İÇİN ÇOK BÜYÜK BİR SIKINTI”
-Diyanet’in süreç içerisinde misyonunda nasıl bir değişiklik oldu?
Öncesinde Türkiye’de gayrimüslim bir nüfus vardı, o nüfus azaldı. 1915’te azaldı, sonrasında mübadele ile azaldı. Zaten artık orası devlet için çok görünmez bir şeye dönüştü. Ama bu ülkede İslam içerisinde devletin tarif ettiği çok büyük bir ölçüde Alevi nüfus var. Ve bu Alevi nüfusun da Sünnilikten farklı olarak bir kurumsallığı yok. Bir devlet dini olmadığı için ama Sünnilik Osmanlı’dan beridir bir devlet diniydi. ‘Biz yeni bir ulus üreteceğiz. Bu ulusun da adı Türk, dili Türkçe, dini inancı İslam’ demekle de kalmadılar. Dini inancı da Sünni, olabildiğince Hanefi bunun fıkıhı da devlet tarafından bir şekilde tarif edilmeye başlanacak. Aslında şehirleşmeyle, modernleşmeyle bu tarikatların, cemaatlerin hayatı çok kapsadığını düşünüyorum. Ve devamında da AKP gibi siyasal İslamcı bir iktidar ortaya çıktığı zamandolayısıyla burası çok açık bir dayatmaya, çok açık bir asimilasyona, çok açık bir empoze etme biçimine dönüştü. Bu Alevi nüfus için çok büyük bir sıkıntı. Sünniliğin içerisinde bile belli bir yorumu, belli bir anlayışı bütün ulus üzerine empoze eden, yaymaya çalışan bir imkan yarattı. Şu an da otoriter, faşizan bir siyasal İslamcı rejimin eline bu enstrümanı vermiş oldu. Ve bu enstrümanı AKP ve MHP iktidarı sonuna kadar kullanıyor.
-AKP iktidara geldiğinden bu yana Diyanet’te ne gibi değişiklikler oldu?
İlk baştaki çok saf bir hukuk anlayışıyla baktığımız zaman toplumun dini ihtiyaçlarını lojistik olarak, personel olarak giderilmesi için bir kurum olsaydı evet bu kadar büyük bütçelere sahip olmaması gerekirdi. Doğrudan kamu hizmetiyle ilgilenen ve çok daha büyük bütçelere ihtiyacı olan Orman Bakanlığı gibi. Dediğiniz gibi Diyanetin devasa bütçeleri var. Ve bu bütçelerin büyük bir kısmı personel gibi ama şunu da biliyoruz. Bu personel bir Alevi köyüne gidip camiye personel atayıp o camiyle hiçbir alakası olmasa bile orada simgesel olarak da bayrak dikmek aslında. Bu devletin, şu an da bu rejimin sahip olduğu dinsel anlayışın bayrağını dikmek demek. Sadece dini personel değil devamlı bir sürü yayınları çıkıyor. Bir de sürekli arsız bir bürokrasiye dönüştüğü için bütün o bütçeyi de böyle gayet lüks içerisinde de harcıyorlar. Burada bir kamu hizmeti amaçlı bir kuruluş olmadığı, çok ciddi toplumsal siyasal işlemler yüklenmiş ve rejimin artık bir kolonu haline geldiği vazgeçemeyeceği bir şeye dönüştü.
Siyasal İslamcı cenahı gençliğimden beri tanıyorum. İktidardan çok uzak olduğu zamanlarda bunların çok büyük çoğunluğu ‘Diyanet kapatılmalıdır’ diyordu. Benim dinimi nasıl yaşayacağımı nasıl devlet belirler? Zorunlu din kültürü derslerine de karşıydılar. İktidardan uzakken Medine Hukuku iktidara gelince Mekke Hukuku’na geçtiler. Şimdi artık ‘benim çocuğuma nasıl din eğitimi verirler’ demiyorlar. Tam tersine ‘bizim anlayışımızı bütün topluma bu güçle empoze edeceğiz’ diyorlar. Ve de en ufak bir itiraz olduğu zaman da ‘din düşmanısın’la geliyor bu refleks. Ondan sonra da vatan hainisin. Bu kavramlar da birbirine yaklaşmaya başladı. Ve şu an çok tehlikeli bir yerde olduğunu da düşünüyorum. Bir yandan imkanlar da var. Halkın çok büyük bir kısmı da tepki gösteriyor. Bu gerçekten Türkiye’de özgürlükçü gerçek anlamda laikliğin oluşmasına imkan da verebilir. Ama bir yanıyla da gerçekten iş işten geçebilir. Bu gidişat ciddi anlamda toplumsal bir öfkeye sebebiyet verebilir diye de düşünüyorum.
-Diyanet ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın iç içe geçmiş faaliyetlerini nasıl okumak gerekir?
Devlet okulunda din eğitimi hiçbir şekilde olmamalı. Diyorlar ki ‘peki ben çocuğuma nasıl din eğitimi aldıracağım?’ Bunun imkanları var. Diyanet’e bağlı denetim altında Kuran kursu var mesela. Sünnilik için düşünmeyelim. Veya Alevilik için başka dernekler var mesela. Ama onlar önce seçmeli din dersine giriştiler. Orada da dediler ki biz kimseyi zorlamıyoruz. Orada da Diyanet’in din eğitimi imkanlarıyla Milli Eğitim’in din eğitimi imkanları birleşti. Ama o seçmeli denen din dersleri öyle bir hale geldi ki zorunlu seçmeli oldu. Başka bir alternatif koymuyorlar insanların önüne. Veya o okulun olduğu mahallede, mahalle baskısı denen şey var. Çocuk o dersi seçmezse mahallede başka türlü bakılmaya başlanacak. O seçmeli dersler önce bu şeyin içerisine girdi. Zorunlu din derslerinin artık bugün eğitimci bile olmayanların vermesi, bir yanıyla ÇEDES projesi. Ve ÇEDES projesi sadece Diyanet’i de bağlamıyor. Tarikatlar, cemaatler dahil oluyor. Kaldı ki sadece tarikat cemaat de değil Ülkü Ocakları, liselerde vs. seminer vermeye başladı. Gayet bir siyasi yapılanma hatta çok şaibeli, paramiliter yapılanma gelip okullardan kendisine militan devşirmeye çalışıyor. Ve sadece dinsellik de değil, işin sadece böyle bir boyutu da var. Bu nereye varır gerçekten tahminimiz zor açıkçası.
DİYANET’İN LAİKLİK İÇERİSİNDE HİÇBİR ANLAMI YOK”
-Laik, demokratik ülkelerde devlet destekli dini kurumlar yok, bizim ülkemizde var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
– Çok soyut bir şekilde konuşacak olursak Diyanet ve Laiklik bu dinsel duruma dair bir takım hizmet yürüten kurumlar olabilir. Mesela Avrupa’da belli bir dine mensup olanlar devlete belli bir vergi ödüyorlar. Onu da kendileri gönüllü olarak ödüyorlar. Sadece burayı düşünecek olursak böyle bir Diyanet’in laikliği zedeleyecek bir yönü olmayabilir. Ama Türkiye’deki Diyanet öyle bir Diyanet değil. Ama on yıllardır cemevlerinin ibadethane olup olmadığı tartışması içerisindeyiz. Bunun kararını da Sünni bir doktrin veriyor. İbadet yeri olarak kabul etmiyor. Diyanet İşleri Başkanı Türkiye’de kamuya açık yerlerde dinsel kıyafetle gezme hakkına sahip olan tek kişidir. Bir kilisenin papazı dahi bir caminin imamı dinsel kıyafetle sokağa çıkamaz. Ama Diyanet İşleri Başkanı çıkıyor. Giydiği dinsel kıyafet de İslam ve Sünni bir inancın kıyafeti. Eğer ki bu Diyanet laik devletle beraber bütün inançlara yaklaşıyorsa o zaman bir gün Sünni İslam kıyafetiyle gezsin öbür gün Katolik Papazı gibi gezsin. Veya hiçbiri ile gezmesin buna ne gerek var? Aslında orada devletin ürettiği bir ruhban var. Devlet tarafından atanmış bir ruhban ve ruhbanın başı rolünde. Dolayısıyla şu an ki Diyanet’in bu anlamıyla laiklik içerisinde Diyanet ile hiçbir alakasının olmadığı da bu anlamda ortada.
“DİYANET ÇOK TEPKİ ALIYOR”
-Diyanet’in kadına bakış açısını değerlendirir misiniz?
– O fetvalarla şeri hükümleri ortaya giriyor. Şeri hükümleriyle kalmıyor fıkıha giriyor. Bir takım alimlerin görüşleriyle giriyor. Ve burada tabi kadının eve kapatılması, çalışma hayatından uzaklaştırılması veya kadının belli düzeyde şiddete maruz kalmasını da hoş gören bir yere doğru gidebilir. Artık çok tepki alıyor diye de fetvaları da bir otosansür mekanizmasından geçirmeye başladılar. Ama bir de şimdi yeni bir boyuttayız. Dün gördüm, Menzil tarikatı, kendi yerleşik olduğu Adıyaman’da mirasla ilgili uyuşmazlıkları da ‘biz hüküm merciiyiz. Hüküm mercii kurduk’ diye de bir şey söylediler. Bunu Menzil Tarikatı değil de dinsel olmayan herhangi bir cemiyet yapsa orayı buldozerlerle ezerler. ’Siz devlet içerisinde özerklik mi yaratıyorsunuz, bağımsız devlet mi kurdunuz’ derler. Ama şimdi bakın Menzil, mirasla ilgili, o mirasın nasıl paylaşılacağı hükümlerinin de modern hukukla alakası yok. Orada bunu uygulamaya başladı. Artık Diyanet’e bile gerek kalmadı bu anlamıyla. Diyanet de bir yanıyla artık bütün bu tarikatların bir koordinasyonu haline geldi. Artık bir devlet kurumu olmaktan çok bu tarikatların merkezi haline dönüşmüş durumda.
PİRHA- KHK ile ihraç edilen Akademisyen Cenk Yiğiter, din dersi kapsamında çocuğundan tesbih istenmesine tepki gösterdi. Yiğiter, “Bundan sonraki süreçte bu dersin öğretmeni değiştirilmez, dersin işlenme biçiminin değiştirileceğine dair bize bir somut şey söylenmezse muafiyet için başvuracağız” dedi. Yiğiter, “Çocuğumu bu zorunlu din eğitiminden kurtarmak için gidip devlete dinsel inancımı beyan etmek zorunda bırakılıyorum” diye ekledi.
Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edilen akademisyen Cenk Yiğiter, sosyal medyada yaptığı paylaşım ile Ankara Çankaya Hüseyin Hüsnü Tekışık İlkokulu’nda, çocuğundan ve diğer çocuklardan zorunlu din kültürü ve ahlak bilgisi dersinde derse tespih getirilmesinin istenmesine tepki gösterdi. Yiğiter, CİMER’e bilgi edinme başvurusunda bulundu.
12 Eylül Anayasası ile din kültürü ve eğitimi dersinin anayasanın içerisine aldığını belirten Yiğiter, “Din dersleri anayasal bir zorunluluk haline getirdi. AKP iktidarında özellikle 2013-14’ten sonra bu otoriterleşme sürecinde eğitimi dinselleştirmede de tam gaza basmaya başladı. ÇEDES üzerinden tartışıyoruz artık adeta tarikatlar, cemaatler eğitim sisteminin bir parçası haline getirilmeye çalışılıyor. 12 Eylül’den itibaren okuyabileceğimiz bir süreç, hatta belki de cumhuriyetin kuruluşuna kadar da gidebiliriz” dedi.
“İNSANLARIN ZORUNLU DİN DERSLERİNDEN CANI YANMIŞ DURUMDA”
Dördüncü sınıfa giden kızından din dersi kapsamında tesbih istendiğinin altını çizen Cenk Yiğiter şunları söyledi:
“İlkokullarda sınıf öğretmenleri var, bu sınıf öğretmenleri çocukları birinci sınıftan, dört sınıfın sonuna kadar derslerini veriyorlar. Keza bu sene din kültür ve ahlak bilgisi dersini de sınıf öğretmenimiz vermeye başladı. Hatta biz de bunu kızımın annesiyle muafiyeti düşündük, kızımızla da konuştuk, “Bu bir kültür, insanların yaşadığı bir şey. Muafiyetle uğraşmayalım. Sen de bunu öğrenmiş ol” dedim.
Fakat her nedense birkaç hafta sonra derse bir din kültürü öğretmeni atandı. Mesela niye bir matematik öğretmeni atanıyorsunuz? Sınıf öğretmeni, ilkokul kapsamında dersleri verebilecek bilimsel, pedagojik yeterliliğe sahipken böyle birisi atandı. Ondan sonra bir gün kızım bana dedi ki “baba tespih almamız lazım”. Biz o günden itibaren çocuğumuzu o derse göndermemeye başladık ve daha sonra öğrendik ki tespih istenen derse katılan öğrencilere tesbih çektirilmiş. Öğretmenler ile diyalog kurmaya çalıştık. Kendisinin açıklaması da şu,” bu dersin müfredatında belli konular var”. Ben de baktım dersin müfredatına, kazanımlarına. Mesela deniyor ki günlük dilde kullanılan dini tabirleri öğrenelim. Fakat öğretmen bunu şuna çevirmek istiyor. “Sübhanallah kavramını öğreteceksem, çocuklar eline tespih alacak, otuz üç kere çekecek”. Dolayısıyla burada artık bir ibadet pratiği haline getirilmiş. İbadeti öğretmekle de kalmayarak, çocukları ibadet ettirmeye başlıyorlar. Millî Eğitim Bakanlığı’nın idari davalarda veya Anayasa Mahkemesi önündeki davalardaki savunusu var. “Biz din dersi vermiyoruz, din öğretmeye çalışmıyoruz. Biz din kültürü öğretiyoruz. Hatta İslam dışında başka inançları da öğretiyor öğretiyoruz” gibi bir iddiası var. Din kültürü ve ahlak bilgisi dersi hep böyleydi ama şu anda herhalde daha da ayyuka çıktı.
Zorunlu bir din öğretimi ailenin tercihlerine saygı göstermeksizin, çocuğun pedagojik ilkelerini gözetmeksizin böyle bir dayatmaya dönüştü. Biz de kamuoyunun bilgilendirdik, bir milyon görüntülendi. Yani demek ki bu çok ciddi bir sıkıntı ki insanlara o tweet dokundu ve bir sürü insan din kültürü dersi kaldırılsın diye hashtagler yaptı. İnsanların bundan canı yanmış durumda.”
“DEVLETE İNANCIMI BEYAN ETMEK ZORUNDA BIRAKILIYORUM”
CİMER’e bilgi edinme başvurusunda bulunduğunu belirten Yiğiter, dersin öğretmeni değiştirilmezse, dersin işlenme biçiminin değiştirileceğine dair bize bir somut şey söylenmezse muafiyet için başvuracağını söyledi. Yiğiter şunları ekledi:
“CİMER’e tespih çektirmek çocuklara anayasadaki tarif edilen zorunlu din kültüre eğitimine -anayasadaki haliyle de karşıyım ama- bu tarife uygun mudur? Milli Eğitim Bakanlığının bu yaptığı savunmaları uygun mudur?
Dersin müfredatında böyle bir şey yok. Dersin kazanımları diye açıklanan yerde de böyle bir şey yok, bunları sordum. Ayrıca bu öğretmenin de ücretli öğretmen olduğunu tahmin ediyoruz. Din kültürü dersine eğitim fakültesi mezunu olmayan, pedagoji formasyon eğitimi olmayan ve hatta din kültürüyle alakalı bir lisans programından dahi mevzu olmayan insanlar getiriliyormuş, birçok okulda duyuyoruz.
Tarikatların, cemaatlerin devletin her yerini ele geçirdiği, bazı bakanlıkların doğrudan tarikatlara emanet edildiği bir yerde ben bir yurttaş olarak şu şüpheyi taşıyorum; “Acaba bir tarikata, bir cemaate okullar mı paylaştırılıyor?”
Bundan sonraki süreçte bu dersin öğretmeni değiştirilmezse, dersin işlenme biçiminin değiştirileceğine dair bize bir somut şey söylenmezse muafiyet için başvuracağız. Orada da işin başka bir sorun başlıyor, muafiyet başvurularında Milli Eğitim’in tutarlı bir politikası da yok. Kimi zaman beyanlı, -ki mevzuat aileler bunu beyan ederlerse onu bu yaparız diyor- ama kimi zaman beyan yeterli bulmuyor. Diyorlar ki senin başka bir dine mensup olman lazım. Mesela vatandaş kendini sırf dersten muaf tutmak için Budist yazdırmış, gerçekten Budist olduğundan değil. Sonra diyor ki “hayır biz Budistleri kabul etmiyoruz”. Ya Musevi olacak ya Hristiyan olacak.
Ben din hanesi boş olan birisiydim çünkü ben devlete inancımı bildirmek istemiyorum. Şimdi devlet beni şuna zorluyor, gideceğim ben inanç bölümüne Hristiyan ya da Musevi yazacağım. Bunun kendisi bile anayasaya aykırı, anayasada şöyle açık bir ilke var, hiç kimse dini ve vicdani kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz. Çocuğumu bu zorunlu din eğitiminden kurtarmak için ve belki de öğretmen olmayan birisinden kurtarmak için gidip devlete dinsel inancımı beyan etmek zorunda bırakılıyorum.
Sırf çocuğum bilimsel, pedagojik ilkelere göre okusun, çocuğumun mental sağlığı, psikolojik sağlığı etkilenmesin diye beni zorladıkları yer bu.”
PİRHA- Eğitim Sen Genel Başkanı Kemal Irmak, eğitimde yaşanan sorunları değerlendirdi. Irmak, Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’nin,bugünün Türkiye’sinin ve dünyasının eğitim ihtiyacını karşılayabilecek bir model olmadığına dikkat çekti. Irmak, sadece müfredat sorunu değil eğitime ulaşamama sorunu da olduğunu söyledi. Alevi çocukların din dersinde yaşadığı zoruluğu da dile getiren Irmak, “Alevi aileler çocuklarının zorunlu din dersini almasını istemiyorlarsa toplu bir şekilde dilekçe verip, çocuklarının bu zorunlu din eğitiminden azade kılınmasını istemesi gerekiyor” dedi.
Ajansımız PİRHA‘da yeni bir dosya haber dizisi başlatıyoruz. “Türkiye eğitim sistemi nasıl dincileşti?”, “Laik, bilimsel, parasız, ana dilinde eğitim için ne yapılmalı?” sorularına yanıt arayacağız.
Türkiye’de eğitim-öğretim hiçbir zaman tam anlamıyla laik, demokratik, bilimsel olmadı. 12 Eylül ile birlikte zorunlu olan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi adı altında Sünni din eğitimi, bu dersi almak istemeyen ve özellikle de Alevi çocuklar için bir zulüm haline dönüştü.
Neredeyse yüz yıldır devam eden tekçi eğitim sistemi 22 yıllık AKP iktidarı döneminde daha da ırkçı, dinci bir kimliğe büründü.
AKP önce 2012-2013 öğretim yılında 4+4+4 diye tanımlanan, laik eğitim sistemini dinci eğitime dönüştüren yasa çıkardı. O dönem AKP güdümündeki Anayasa Mahkemesi de bu yasaya onay verdi.
Öğretim Birliği Yasası’yla kurulan imam hatip okulları eğitim-öğretimin temeli durumuna getirildi. Diğer meslek okullarının orta kısmı bulunmazken, imam hatip ortaokulu açma olanağı yaratıldı.
İmam okulları dışındaki diğer okulların eğitim-öğretim programlarına Kuran-ı Kerim, Peygamberin Hayatı, din bilgisi dersleri eklenerek tüm okulların kısmen de olsa imam hatipleştirilmesi sağlandı. Okullardan felsefe dersleri kaldırıldı.
İlk ve orta öğretim kesintili 12 yıla çıkarıldı. Kız çocukların 14 yaşından itibaren okullardan uzaklaşmasına neden oldu.
Millî Eğitim Bakanlığı’nın Diyanet İşleri Başkanlığı ve Gençlik ve Spor Bakanlığı ile imzaladığı “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum” (ÇEDES) projesi kapsamında Diyanet’le, tarikatlar ve dini vakıflarla işbirliği yapıldı. Okullara imamlar atandı. Çocuklar ders saatlerinde camilere götürülüyor.
ÇEDES ile dincileşme yetmiyormuş gibi Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli adıyla yeni müfredat hazırlandı. 9 Eylül 2024’ten itibaren okul öncesi, ilkokul 1, ortaokul 5 ve lise 9. sınıftan başlamak üzere kademeli şekilde uygulanıyor. Yeni müfredatla dini derslerin saatleri arttırıldı. Okullarda dinciliğin önünü açan bu müfredat hem eğitim eğitimcilerin, hem velilerin tepkisini çekti.
Başka bir sorun ise hükümetin tasarruf tedbirleri gerekçesiyle okullarda temizlik personeli çalıştırmaması. Bu nedenle okullarda hijyen problemi ortaya çıktı, hem öğrenciler hem de öğretmenler çeşitli hastalıklarla karşı karşıya.
Laik, demokratik, bilimsel eğitimden hızla uzaklaşılmasını, tekçi, dinci eğitim sisteminin topluma dayatılmasını, eğitimde yaşanan diğer sorunları eğitimciler PİRHA’ya değerlendiriyor.
Dosyamızın ilk konuğu Eğitim SenGenel Başkanı Kemal Irmak.
“YENİ MÜFREDAT, BUGÜNÜN TÜRKİYESİNİN VE DÜNYASININ EĞİTİM İHTİYACINI KARŞILAYACAK BİR MODEL DEĞİL”
PİRHA- AKP hükümeti, “Türkiye’nin Yüzyılı Maarif Modeli” adıyla hazırladığı müfredatla ile eğitim sistemini yeni bir aşamaya geçirmek istiyor. Bu “yeni” olanda neler var, eskisinden farkı nedir?
KEMAL IRMAK: Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli yeni bir model olarak sunuldu. Yeni olmasının sebebi bir önceki modelin Türkiye’deki eğitim sistemine cevap vermediği, yaklaşımıyla ama bunlar bir gerekçe olarak öncesinden sunulmadı topluma. Bir öğrenim programı yapılırken teknik olarak gerekçeleri ortaya konur. Analiz, ihtiyaç analizi yapılır. Ama bunlar yapılmadan bir kurguyla bir Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli diye bir model, bir müfredat önümüze hızlı bir şekilde geldi. Henüz modelin önceki modele göre neyi yeni olarak, neyi yenilikçi olarak toplumun ve eğitimin gündemine sokulduğu belli değil ama biz bu modelin üzerinde yaptığımız çalışmalarda, analiz çalışmalarında gördük aslında ismi yeni olmakla beraber hiç de yeni olmayan, eski bir eğitim yaklaşımını, çok eski bir eğitim modelini Türkiye’nin önüne koymuş oldular. Neden eski? Değerler eğitimi üzerine biliyorsunuz biçimlendi. Değer, erdem, eylem şekliyle, bu üç saç ayağı üzerine Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli konuldu. Değerler eğitimi aslında bir medrese eğitimi, değerler eğitimi aslında bir kilise eğitimi ve bunlar çok öncede bırakıldı. Değerlerin öğrenilmesi toplumla beraber, aileyle birlikte yapılabilir. Önceden daha çok ahlak üzerine bir eğitim yaklaşımı vardı. Çünkü toplum henüz bilim ve bilimsel alanda belli bir gelişmişlik sağlamamıştı. Ama daha sonra bilimin gelişmesi, bilimin yol almasıyla birlikte eğitim modelinde daha çocukların bilimi keşfetmek, kendini keşfetmek, kendi becerilerini ve yeteneklerini ortaya koymak ve bu şekilde insanlığa nasıl faydalı olunabileceği şeklinde bir bilimsel eğitim yaklaşımına yöneldi. Ama Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli maalesef bunu tekrar arka plana çekti. Sürdürülebilir mi? Önümüzdeki günlerde göreceğiz. Bugünden birçok aksaklığın olduğu ortaya çıktı. Neden sürdürülüp sürdürülemeyeceğini önümüzdeki günlerde göreceğiz. Çünkü bununla ilgili bir pilot çalışma yapılmadı. Bir bölgesel, yerel ya da genel bir pilot çalışma yapılmadı. Oysa bu tür büyük müfredat değişikliklerinde bir pilot çalışma yapılır. Pilot çalışmada bu modelin olup olmayacağını, aksaklıkların ne olduğunu gördükten sonra, onları gözlemledikten sonra yeni bir müfredat programına geçilir. Bir eğitim modeli ne olursa olsun, eğitimin niteliği bilimsel dayanaklar üzerine oturmadığı sürece gelişkin bir model olmuyor. Diğer taraftan bir eğitim modelinin gerçek anlamda öğrencilerin ve velilerin ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için eğitim alanına ciddi bir yatırımın yapılması lazım. Bugün maalesef o tür yatırımlardan da yoksun bir şekilde bu Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli başladı. Şuna inanıyorum; bugüne kadar birçok model değiştirdi AKP iktidarı. Buna da pilot uygulama yapmadan değişiklik yaptı. En kısa zamanda bu modelin de çöküp, yeni bir model arayışı içine gireceklerinden eminim. Eminim diyorum çünkü bu şekliyle bir yüzyıl öncesinin eğitim yaklaşımı, bugünün Türkiye’sinin ve dünyasının eğitim ihtiyacını karşılayabilecek bir model değil.
“DİN KÜLTÜRÜ VE AHLAK BİLGİSİ DERSİNİ 2 SAATTEN 4 SAATE ÇIKARDILAR, MATEMATİK 5 SAAT”
-Bir bütün olarak eğitimdeki bilim dışı ve laiklik karşıtı uygulamalar özellikle dini bir çerçeveye oturtuluyor. Bunu nasıl değerlendirirsiniz?
Aslında 4+4+4 süreciyle eğitimi dinselleştirme süreci başladı. Tabii öncesinden elbette 12 Eylül, 12 Eylül’ün getirdiği herkese zorunlu din derslerini zorunlu kılmak, ardından da AKP iktidarı bunu daha da derinleştirerek devam etti. 2012’de geçilen 4+4+4 modeliyle beraber imam hatip bölümleri, ortaokul bölümleri açıldı. İmam hatipler teşvik edildi, sayıları arttırıldı. Bunlar yapılırken Türkiye’deki Anadolu Liselerinden vazgeçildi. Proje okullarını giderek azalttılar. Okullar düzleminde ciddi bir değişiklik yaptılar ama okullar düzleminde yapılan değişiklik elbette yeterli olmadı. Müfredatta ve programda bir değişiklik yaptılar. Birçok proje yapıldı, dini projeler yapıldı. ÇEDES projesi gibi. ÇEDES projesinin, protokolünün bir parçası Diyanet İşleri Başkanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığıyla beraber okullara vaizler, imamlar girmeye başladı. Hatta bugünlerde gündemde, kendi sınıfından çocukları imama göndermeyen öğretmenlere soruşturmalar açıldı. Bütün bu uygulamalar AKP iktidarının bir tercihi. Oysa Türkiye’de ve dünyanın her yerinde laik, bilimsel, seküler bir eğitim yaklaşımı herkes için olumlu ve doğru olan bir yaklaşım. Çünkü bilimsel ve eleştirel eğitimin olmadığı yerde, eleştirel aklın olmadığı yerde dogmalarla hareket etmek, dogmalarla dünyayı tariflemeye çalışmak, kutsallık üzerinden dünyada olup bitenleri tanımlamak problemli bir şey. Evrimi ortadan kaldırdılar. Diğer taraftan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersini o kadar kalın hale getirmişler, sayılarını arttırmışlar ki! Bakın ortaokullarda önceden 2 saat Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi vardı, şimdi 4 saate çıkardılar. 5 saat matematik var.
“BİLİMSEL EĞİTİM ÇOK ÖNEMLİ; HERKESİN ANA DİLİNDE EĞİTİM ALMA HAKKI VAR”
-Laik, bilimsel, ana dilinde eğitim istemek neden önemli?
Bugün bilim insanları; dünyada olup biten, ortaya konulan her türlü bilimsel ve teknolojik gelişimin, keşiflerin ilhamını nereden almıştır? Kutsaldan mı almıştır? Kuran’dan mı almıştır? İncil’den mi almıştır? Hayır bilimsel çalışmalarla, bilim ışığında yapmıştır. O yüzden bilim ve bilimsel eğitim çok önemli. Dünyayı doğru anlamak, doğru yorumlamak ve dünyadaki diğer ülkelerle yarışabilmek için. Diğer taraftan herkesin ana dilinde eğitim alma hakkı var. Bu bir haktır, bu bir hak olmaktan öteye çocuğun dünyayı daha iyi yorumlaması, okuduklarını doğru anlayabilmesi, anladıklarını paylaşabilmesi açısından da önemli bir veri. Biz 21 Şubat Dünya Ana Dil Günü’nde ana dil ile ilgili bir video hazırladık. Bu videodaki tüm görüş ve oradaki ifadeleri Milli Eğitim Bakanlığı’nın öğrenim programından aldık. Onlar da vurguluyorlar ana dilinde eğitimin önemini, ana dilinde eğitimin çocuklar üzerindeki olumlu gelişimini ama ana dilinde eğitim Türkiye’de sadece bir yapı varmış gibi, bir tek etnik yapı varmış gibi, sadece onun ana dilinde eğitiminin istendiğini anlıyorlar. Bu topraklarda Kürtler de, Araplar da, Türkler de, herkes kendi ana dilinde eğitim alma hakkına sahiptir, olması gerekir, olması gereken de budur.
“SADECE MÜFREDAT SORUNU YOK, EĞİTİME ULAŞAMAMA SORUNU DA VAR”
-Eğitim sistemi okullaşmadan, öğretmen açığına, çocukların temiz su içememesinden, milyonlarca çocuğun yatağa aç girmesine kadar birçok sorunla karşı karşıya. Bu sorunlar yeterince gündeme getirilebiliyor mu? Getirilemiyorsa neden? Bu sorunlar nasıl gündeme oturtulabilir?
Aslında Türkiye’deki eğitim sorunları çok fazla dillendiriliyor, dile getiriliyor. Türkiye’deki birçok basın kuruluşu da bu sorunların dillendirilmesinde ciddi bir görev üstleniyor, görevlerini yerine getiriyorlar. Ama sorun bu değil, bir sorunu dillendirmek değil. Sorunu sağır sultana söylüyorsanız, o sorunu duymamaya çalışıyor. Belli bir kesim hiç duymuyor. Türkiye’deki eğitim sorunları; eğitim bileşenleriyle birlikte, pedagoglarla, eğitim sendikalarıyla ortaklaşılarak, bu işin mutfağında çalışan öğretmenlerle, akademisyenlerle bir eğitim programı ortaya konulsa çok büyük bir sorun giderilmiş olur. En azından müfredat olarak giderilmiş olur. Ama diğer tarafdan eğitimin sorunu sadece bir müfredat ve kitaplar ve kitaplardaki içerik sorunu değil. Eğitimin sorunu, aynı zamanda birçok sebepten dolayı eğitime ulaşamama sorunu. Yani bu bölgesel farklılıklar, sınıfsal farklılıklar, iller arası farklılıklar, aile yapıları arasındaki farklılıklar bütün bunları gözeten bir eğitim yaklaşımı da yok Türkiye’de.
“KAMUSAL EĞİTİMDEN VAZGEÇİLİYOR”
Diğer taraftan kamusal eğitimden vazgeçiliyor her geçen gün. En çok çocukları vuran, yoksul halk çocuklarını vuran, onların eğitim hakkını ya tamamen ortadan kaldıran ya da eğitim haklarını yarıda bırakmalarına sebep olan mesele kamusal eğitimden vazgeçilmesidir.
Ne demek kamusal eğitim? Kamusal eğitim; bir çocuğun okula başladığında, 12 yıl boyunca -madem zorunlu eğitim 12 yıl ve madem Anayasa’nın 41. Maddesi’nde bu 12 yıl zorunludur ve parasızdır diyor- bütün çocukların eğitime ulaşmasındaki eksikliklerini karşılayan bir yaklaşım olması lazım. Kamusal eğitim; onların ulaşım, okulda yemek yeme, kitaplarının verilmesi, gerekirse yoksul ailelere kırtasiye yardımının yapılması, taşıma hakkının tamamen kamusal bir şekilde yapılması, okullara erişiminin sağlanması, gerekli güvenlik tedbirlerinin alınması, güvenlikçi alınması, okul duvarlarının ona göre biçimlendirilmesi gibi aslında birçok şey içeriyor. Bu sadece Milli Eğitim için değil, yükseköğrenim için de böyle. Hem yükseköğrenimde hem ilköğrenimde çocuklar birçok farklı yurtlara gidiyorlar. Şimdi bir tarikat, bir cemaat bu çocuklara ucuz barınma sağlayabiliyor da devlet niye sağlayamıyor? Bu yüzden çocuklar bu tarikat yurtlarına gidiyorlar. Orada da birçok sorunla karşı karşıya kalıyorlar. Ya o tarikatın kendi dini ritüellerine uymak koşuluyla orada kalıyorlar ya da Aladağ’da olduğu gibi, Karaman’da olduğu gibi bu çocuklar ya yanıyor ya da istismara uğruyorlar. Bu çocukların; hem ilköğretimde hem yükseköğrenimde barınma ve beslenmelerini devlet sağlamak zorunda.
“EĞİTİM ALANINDA İLK SIRALARDA OLAN ÜLKELERİN TAMAMI KAMUSAL EĞİTİM YAPIYOR”
Dünyanın eğitim alanında ilk sıralarda olan ülkelerin neredeyse tamamı kamusal eğitim yapıyor ve bu ülkelerin neredeyse tamamına yakında asla ve kata özel okul yok. Eğitimi kamusal olmaktan çıkarınca, eğitimin niteliğini bozunca, eğitimin bilimsel olmasından uzaklaşınca veliler kendi paralarıyla gidiyorlar, eğitim alıyorlar. Bilimsel eğitim alıyorlar, kamusal eğitim alıyorlar. Bunların hepsinin devletin görevi olması lazım. Bunun da tek koşulu var; devletin milli eğitime ve yatırımlara çok ciddi bir şekilde bütçe ayırması.
“BÜTÇENİN EĞİTİME YARTIRIMI YÜZDE 17’DEN YÜZDE 8-9’A DÜŞMÜŞ”
Bütçenin yatırımlara payı yüzde 17’den yüzde 8-9’a düşmüş, yarı yarıya düşmüş. Yatırım yapılmıyor eğitim alanında. Bina yapmak demek değildir yatırım yapmak. Yatırım çocukların her türlü eğitime erişiminde engel ne varsa onları sağlamak. Mesela işçi çocuklar var. Tarım işçisi olan insanların çocukları var. Günlerce, aylarca gidiyorlar birlikte çalışıyorlar ve o çocuklar eğitime ulaşamıyor. Bir kamusal eğitim yapan ve yeterince bütçe ayrılan bir eğitimde, o çocukların çalıştığı yerlere mutlaka mobil okulların kurulması gerekiyor. Geçici olarak o hizmetlerin verilmesi ve ona göre hem öğretmen istihdamı hem geçici mobil olarak kurulacak, bugün deprem kentlerinde olduğu gibi konteyner okullar kurulup, kaldırılması ve o görevin yerine getirilmesi lazım.
-Alevi çocukların zorunlu din derslerine zorunlu katılımı bu yıl da devam ediyor? Danıştay’ın, AİHM’nin Alevi çocukların din derslerinden muaf tutulması için verdiği kararlar var. Ancak iktidar mahkeme kararlarını uygulamıyor. Bu kararların uygulanması nasıl sağlanabilir?
Alevi çocuklar, zorunlu din derslerine tabi tutuluyor. Zorunlu din dersi; bütün inançları, bir kültürel yaklaşım içerisinde anlatan bir ders olsa elbette bundan kimse etkilenmez. Çocuklar dünyadaki inançları, beraberinde kendi inançlarını öğrenirler ama Türkiye’de Alevi çocuklara, diğer bütün çocuklara zorunlu kılınan din dersi; Hanifi, Sünni mezhebinin inançlarını, inanç ritüellerini anlatan, onu bütün çocukları kavratmaya çalışan ve onlar üzerinde bu inancı hakim kılmaya çalışan bir yaklaşım. O yüzden bu kabul edilemez. Zorunlu din derslerinin kaldırılması için mücadele ediyoruz. Bizim mücadelemiz yetmiyor ama bu konuda verilmiş hukuki kararlar var. Anayasa Mahkemesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlar verdi fakat AKP iktidarı bunların hiçbirini uygulamıyor. Uygulaması için ne yapılması lazım? Alevi aileler çocuklarının zorunlu din dersini almasını istemiyorlarsa hepsinin toplu bir şekilde dilekçe verip, çocuklarının bu zorunlu din eğitiminden azade kılınmasını istemesi gerekiyor. Yoksa bugünkü Hanefi, Sünni mezhebinin yaklaşımını, anlayışını çocuklara dayatan bir eğitim anlayışı ve eğitim yaklaşımıyla bu işin olabilme imkanı ve ihtimali yok.
“TOPLUM SORUNLARI DERİNLEMESİNE ANALİZ EDEMİYOR”
-Zorunlu din derslerinin kaldırılmasından ana dilinde eğitimin verilmesine, çocukların sağlıklı bir şekilde büyümesinden öğretmenlerin atanmasına kadar yaşanan sorunlara karşı toplumsal muhalefetin (Alevi kurumları, eğitim sendikaları, siyasi partiler vb.) yeterli tepkiyi ve farkındalığı ortaya koyamamasını neye bağlıyorsunuz?
Bir, sorunları derinlemesine analiz edemiyor toplum, böyle bir şeyden yoksun. İki, devletin ve devletin kurumlarının çocuklara yanlış yapmayacağını düşünüyor halk. Yanlış yaptığını düşündüğü yerde de maalesef örgütlü bir şekilde buna tutum alamıyor. Bu 12 Eylül’ün getirdiği bir durum aslında. Ben hep söylüyorum; bugün ülkede yaşanan insanların korkusu, kaygısı, örgütlü bir hale gelememesi 12 Eylül’de atılan tohumlar. Ondan sonra gelen iktidarların da aynı şekilde insanların haklarını arama noktasına geldiğinde despotik, faşizan tutum ve uygulamalarda bulunması. İnsanlar da bunu göze alamıyor aslında. Bu göze alamama meselesinden kaynaklı, bu otoriter, islamcı, gerici, ırkçı rejimlere çocuklarını teslim ediyorlar. Olması gereken bu değil, elbette olması gereken demokratik bir devlette, demokratik yaklaşımlar içerisinde bütün eğitim programı da yapılırken, bileşenlerle birlikte yapmak, uygulamak ve eğitim sorunlarını, eğitimin bileşenleriyle birlikte çözmek, itiraz gelen yerlere kulak vermek, neden itiraz geldiğini anlamaya çalışmak. Ama tek tipçi olunca, gerici, ırkçı bir eğitim yaklaşımı içinde olunca bunları da buna göre dizayn ediyorlar.
“MUHALEFET PARTİLERİ DE GÜÇLÜ SES VERMELİ”
Buna karşı aslında halkın ve aslında daha çok halkın da değil de ana muhalefet partilerinin daha güçlü bir ses vermesi gerekiyor. Bu konuda halkı da motive etmesi gerekiyor. Muhalefet partilerinde de bir eksiklik olduğunu düşünüyorum. Çünkü Türkiye’de siyaset sadece seçimler üzerinden ve sadece parlamentoda yapılır gibi bir algı var. Hayır, sadece seçimle muhalefet yapılmaz, sokakta da muhalefet yapılır, sokakta da itirazda bulunulur. Bunlar da demokratik bir hakkın kullanımıdır, demokratik ülkelerde bunlar hukuksal güvence altına alınmıştır ama bizde öyle değil. İnsanlarda ciddi bir korku ve kaygı yaratılmış. İnsanlar bence yeterince bundan dolayı muhalefetini güçlendiremiyor.
PİRHA- Alevi Bektaşi Federasyonu yazılı bir açıklama yaparak okulların açılmasıyla birlikte yaşanan sorunlara dikkat çekti. Okullardaki dinci yapılanmaya işaret eden ABF, “Çocuklarımız tarikat okullarına ve vakıflarına mecbur bırakılıyor. Eğitim kamusal bir haktır. Biz Aleviler eğitimde gerici uygulamalara karşı Laik-Bilimsel-Demokratik ilkeler doğrultusunda müspet ilim müfredatı ile donatılmış bir eğitim sistemi talep ediyoruz” dedi.
Milli Eğitim Bakanlığı’na (MEB) bağlı ilk ve ortaöğretim kurumlarındaki yaklaşık 20 milyon öğrenci için tatil sona erdi. Ana sınıfı ve 1. sınıfların ardından 2024-2025 eğitim-öğretim dönemi tüm kademelerde bugün başladı.
Okulların açılması nedeniyle Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) yazılı bir açıklama yaptı.
ABF, zorunlu din dersi zulmünün devam ettiğini belirterek, “Çocuklarımız tarikat okullarına ve vakıflarına mecbur bırakılıyor. Eğitim kamusal bir haktır. Özelleştirilerek paralı hale getirmek eşitsizlik ve ayrımcılığı beraberinde getirmiştir.
Biz Aleviler eğitimde gerici uygulamalara karşı Laik-Bilimsel-Demokratik ilkeler doğrultusunda müspet ilim müfredatı ile donatılmış bir eğitim sistemi talep ediyoruz” dedi.
Alevi Bektaşi Federasyonu’nun açıklaması şöyle:
“Yeni bir eğitim-öğretim dönemine 9 Eylül 2024 itibarıyla başlanırken ders zili bir kez daha yoksulluğa, boş beslenme çantalarına ve zorunlu din derslerine çaldı.
Halkı müşteri olarak gören piyasacı ve tarikatçı AKP, muhafazakar politikaları nedeniyle milyonlarca öğrenciyi bilimsel ve kamusal eğitimden yoksun bırakmaya devam ediyor. 22 yıllık iktidarında yürüttüğü tekçi, gerici, ırkçı, ayrımcı, asimilasyoncu eğitim politikalarını yaygınlaştırıp derinleştiriyor.
“ZORUNLU DİN DERSİ ZULMÜ DEVAM EDİYOR”
12 Eylül Faşizmi Anayasasıyla başlayan zorunlu din dersleri zulmü, AKP iktidarınca artarak devam etmektedir. Öyle ki okullar; bırakalım “zorunlu din dersi” uygulamasını artık “Zorunlu dindar ve kindar nesillerin eğitimi merkezlerine” dönüştürülmüştür. Bu süreç ÇEDES projesi ve benzerleriyle eğitim sistemini 3. Dünya ülkeleri seviyesine çekti. Yoksul öğrenciye zorunlu din dersi zengin öğrenciye istediği şekilde eğitim alma politikası uygulanıyor. Biliyoruz ki; adına ‘’Türkiye yüzyılı maarif modeli’’ dedikleri uygulama ile paralı eğitim ve dinsel eğitim kurumsallaştırılmıştır.
“ÇOCUKLARIMIZ TARİKAT OKULLARINA VE VAKIFLARINA MECBUR BIRAKILIYOR”
Çocuklarımız, isimleri sürekli olarak tecavüz ve istismarlarla gündeme gelen tarikat okullarına ve vakıflarına mecbur bırakılmaktadır. Milli Eğitim Bakanlığı bu tarikatlarla protokoller yaparak bütün eğitimi fiilen bu tarikatların kontrolüne vermektedir. Tarikat mensupları okullarda çocuklarımızı kendi amaçları menfaatleri doğrultusunda kullanacakları bir “Şeyh kuluna” çeviriyor.
Eğitim kamusal bir haktır. Özelleştirilerek paralı hale getirmek eşitsizlik ve ayrımcılığı beraberinde getirmiştir.
Biz Aleviler eğitimde gerici uygulamalara karşı Laik-Bilimsel-Demokratik ilkeler doğrultusunda müspet ilim müfredatı ile donatılmış bir eğitim sistemi talep ediyoruz.
Ülkemiz birçok inanç, dil ve kültür mozaiğine sahiptir.
“EĞİTİM SİSTEMİ BİLİMSEL VE LAİK OLMALI”
Bu gerçeklikten hareketle diyoruz ki;
Eğitim sistemi her şeyden önce bilimsel ve laik olmalıdır. Eğitimde laiklik, Alevilerin vazgeçmeyeceği bir ilkesel duruştur. Çünkü ancak laik bir eğitim ve yaşam biçimiyle, inançlar, düşünceler, kültürler özgürce kendini ifade edebilir. Laiklik ilkesiyle inançlar kendi kurallarını, geleneklerini sürdürebilme olanağına sahip olabilirler.
AKP iktidar ortaklarıyla uyguladığı eğitim politikasıyla kendi dindar ve kindar kadrolarını yaratmaktadır. Zorunlu din dersleri, seçmeli din dersleri, yaygınlaşan İmam Hatip Liseleri, derken en son karma eğitimi de kaldırmanın kapısını aralamışlardır.
Ayrıca bilimsel eğitimden uzaklaşmak ülkenin geleceğini de tehlikeye atmaktadır. Yoksul çocukların Doktor, Hukukçu, Mühendis ve öğretmen gibi toplum gelişimini sağlayan mesleklere yönelmelerinin de yolunu kapatmıştır. Çünkü yoksul çocukların din dersi müfredatı ile bu mesleklere ait bölümleri kazanmalarını imkânsız hale getirmiştir. Toplum nezdinde saygınlığı olan bu mesleklere ancak özel okul çocukları gidebilmektedir.
“OKULLARIMIZI KARANLIK ZİHNİYETLERE TERK ETMEYECEĞİZ”
Biz Aleviler diyoruz ki;
Çocuklarımıza dayatılan zorunlu din dersleri yalnızca Aleviler için değil ülkede yaşayan cümle halklar için bir gelecek tehlikesidir! Zulümdür. Okullarımızın, Tarikatlara ve zorunlu din eğitimi sistemine çevrilmesine ve çocuklarımızın geleceğini karanlık zihinlere terk etmeyeceğiz!
Gericiliğe karşı çağdaşlığı, dinciliğe karşı laikliği, karanlığa karşı aydınlığı, kör inançlara ve çağdışı dogmalara karşı aklı ve eleştirel düşünceyi savunuyoruz.
Çocukların bilimsel eğitime erişimi engellenirken beslenme çantalarının da boş kalmasına neden olan AKP politikalarını kınıyoruz.
ÇEDES’e, ve zorunlu din derslerine Hayır!
PİRHA- 9 Eylül’de açılması planlanan okullar, ‘zorunlu din dersi’ ve ‘ana dilde eğitim’ tartışmalarını da beraberinde getiriyor. Milyonlarca öğrenci ana dilde eğitimden yoksun ve zorunlu din derslerin tabi bir şekilde yeni eğitim ve öğretim yılını karşılıyor.
Yeni eğitim ve öğretim yılı 9 Eylül’de başlayacak. Farklı halklardan milyonlarca çocuk, bu yıl da yeni eğitim ve öğretim yılını ana dilde eğitim alamadan karşılıyor. Yine sayısı arttırılan ve haftada 16 saate çıkarılan zorunlu din dersleri çocuklar için zulüm aracı olurken, 22 yıllık AKP iktidarı döneminde eğitim sistemini siyasal-ideolojik çizgisi ve dini-kültürel ihtiyaçları doğrultusunda biçimlendirme hedefinin son örneği olan ÇEDES projesi ile toplumun siyasal İslam ideolojisi doğrultusunda dönüştürülmesi hamlesinin bu eğitim yılında da hız kesmeden devam edeceği belirtiliyor.
Türkiye’deki eğitim ve öğretimin niteliği AKP ve MHP iktidarı bloğunun iz düşümü olarak varlığını koruyor. Siyasi, idari ve toplumsal anlamda çürümüşlüğün belki de kendisini en fazla hissettirdiği alanların başında Türkiye’deki eğitim politikaları geliyor. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana kendisini tekçi, mezhepçi ve cinsiyetçi kodlarla inşa eden ancak evrensel değerlerle büyümeye ve yoluna devam etmesi gereken eğitim politikaları AKP ve MHP iktidarı döneminde daha fazla gericileşmiş, bilimsellikten uzak, demokratik temayüllerden uzak ve daha fazla eril bir tarzda bütün toplumsal sorunların merkezini oluşturuyor.
EĞİTİM SİSTEMİNİN KENDİSİ BİR ASİMİLASYON SİSTEMİ
Cumhuriyetin kuruluşundan beri ülkedeki eğitim sistemi Türk/Müslüman olmayan bütün halkların asimilasyonu ve o halkların çocuklarının kendilerine dönük yabancılaşma sürecinin bir sonucu olarak geldi. Eğitim sistemini güçlendirmek için hazırlanan müfredatlar ya da AKP döneminde uygulanan 4+4+4 sistemi gibi bütün uygulamalar asimilasyon, Türklük/Müslümanlık dışında kalmış bütün halkların asimile edildiği yabancılaştığı bir sürece hizmet eden kurumsallaşmalar olarak bugüne kadar kendisini getirdi. Bireyin ve çocuğun kendi özüyle ilgili bütün hakikat olgusunun dışında yabancılaşmasını dayatan bu tekçi ve asimilasyoncu süreç toplumun bütününü mağdur eden bir süreç olarak varlığını koruyor.
ZORUNLU DİN DERSLERİ
Türkiye’de din dersi, 1928’den 1940’ların sonuna kadar müfredata dahil edilmemiş, sonrasında ise seçmeli bir ders olarak öğrencilere sunulmuştu. Ancak 12 Eylül Darbesi’nden sonra zorunlu hale getirilen Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersi’ne, 2012’den itibaren “Kur’an-ı Kerim”, “Hz. Muhammed’in Hayatı” ve “Temel Dini Bilgiler” seçmeli dersleri de ilave edildi.
Din derslerinin içeriğinin Sünni İslam ağırlıklı olması sonucu uzun yıllar boyunca toplumun farklı kesimlerinden itirazlar yükseldi. Söz konusu ders içerikleri yerel ve uluslararası mahkemelerce de yasalara aykırı bulundu. Fakat Millî Eğitim Bakanlığı, din derslerinin tek bir dine yönelen ders olmadığını savunsa da veliler, bir bütün olarak din derslerinin müfredattan kaldırılması yönündeki talebini sürdürüyor.
Okullardaki din eğitimi için hazırlanan kitaplar ise tartışmaların önemli bir kısmını oluşturuyor. Diğer inançları öteleyen, kadını aşağılayan anlatım ve görsellerin yer aldığı kitaplardaki aile yapısı da AKP’nin istediği ‘aile modeli’ olarak yorumlanıyor.
ZORUNLU DİN DERSLERİNE DÖNÜK MAHKEME KARARLARI!
Aileler, çocuklarının din dersinden muaf tutulması ya da söz konusu derslerin tümden kaldırılması yönünde defalarca kez mahkemeye başvurdu. Zorunlu din dayatmasının hukuksuz olduğu yönünde mücadele veren eğitim sendikaları da birçok kez adliyelerin kapısını çaldı. Nihai karar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde 2014 yılında çıktı.
AİHM, Türkiye hükûmetinden “Zaman geçirmeden öğrencilerin zorunlu din ve ahlak kültürü derslerinden muaf tutulmalarını da sağlayacak yeni bir sisteme geçmesini” belirterek zorunlu din dersine karşı olmamakla birlikte, din dersinin içeriğini göz önünde bulundurarak zorunlu bir biçimde verilemeyeceğine hükmetti. Ancak mahkeme kararları tanınmadı, din eğitimi daha da yoğun bir şekilde öğrencilere dayatıldı.
Zorunlu din dersi dayatması ulusal ve uluslararası mahkemelerde alınan kararlara karşın sürüyor. Yürütülen kampanyalar ve hak talepleri on yıllardır görmezlikten gelinirken, AKP döneminde ‘dinselleştirilmiş’ eğitim modeline geçildi. Bunun sonucu olarak da Alevi öğrenciler nefret dili ve ayrımcılığa maruz kaldı, kalmaya devam ediyor.
Müfredatın bir bütün olarak dinselleştiğini belirten eğitimciler ve eğitim sendikalarının yanı sıra Alevi yurttaşlar da çocuklarının din derslerinin zorunlu olmasına karşı çıkıyorlar.
ANA DİLDE EĞİTİM TALEBİ
Özelikle Kürtçe ana dilde eğitim önündeki engeller ülkedeki milyonlarca Kürt’ün temel meselesi. Kürtçe’nin lehçeleri “Yaşayan Dil ve Lehçeler” adı altında ortaokullarda seçmeli ders olarak okutulsa da bu konuda öğrencilere sınırlamalar getiriliyor ya da derslerin verilmesi engelleniyor.
Ana dilde eğitim-öğretimden yoksun bırakılan halklar, bugüne kadar bu taleplerinden hiç vazgeçmedi. Ulus devletlerin “resmi” dil dayatması ile dünyada 6 bine yakın dilin yok olduğu belirtiliyor. Türkiye’de bu dayatmayla 3 dil yok oldu; 15 dilin de yok olmayla yüz yüze kaldığı biliniyor. Ana dilde eğitim talebini en güçlü Kürtler dile getiriyor; bununla birlikte farklı etnik gruplar da ana dilde eğitim istiyor. Ancak devlet yasak kararında ısrarlı.
ÇEDES PROJESİ YENİ EĞİTİM YILINDA DA İLK GÜNDEM
Kamuoyunda büyük tepki çeken “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum” (ÇEDES) adı altında okullara imam atanması projesi, eğitimin daha da dinselleştirilmesi tartışmalarını alevlendirdi. Öğrencilerin adeta Diyanet’e tesliminin önünü açan proje kapsamında birçok kentte, “manevi danışman” adı altında imam, müezzin ve vaiz gibi din hizmetlerinde çalışan kişiler atandı.
Türkiye’nin dört bir yanında ilkokul ve ortaokul öğrencileri bir yandan ÇEDES kapsamında sabah namazına camilere götürülürken, Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlı okullar ve pansiyonlarda öğrencilere yönelik dini programlar düzenlenmesi için devletin bütün kurumları elindeki bütün olanakları seferber ettiği kamuoyuna yansıdı.
ÇEDES projesi adı altında okullarda imam, vaiz ve din görevlileri ‘manevi danışman’ ve ‘öğretici’ adı altında etkinliklere katılırken, öğrenciler camilere götürülmeye, imamlar okullarda ‘konferans’ vermeye devam etmektedir. Çocukları ve toplumu ‘tek din, tek mezhep’ anlayışı üzerinden ‘tek tip’ hale getirmeye çalışma girişimlerinin bu 2024-2025 eğitim öğretim yılında da katmerleşerek artacağı öngörülüyor.
PİRHA- Cemevlerinin yasal statüye kavuşması ve zorunlu din derslerinin kaldırılması için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne giden ve davaları kazanan ancak hükümete uygulatamayan CEM Vakfı’nın bugünlerde hükümete yakın durması dikkat çekiyor. CEM Vakfı temsilcilerinin, hükümetin kurduğu Cemevi Başkanlığı’nın Hacı Bektaş Veli anmasındaki panelinde AİHM kararları ve uygulanmamasını konuşacak olmaları çelişki olarak yorumlanarak tepki çekiyor.
Yıllar önce CEM Vakfı, cemevlerinin de tıpkı cami, kilise ve sinagoglar gibi elektrik tüketimi nedeniyle faturadan muaf tutulması gerektiğini, bu maksatla Yenibosna’daki cemevinin elektrik giderlerinin devlet tarafından karşılanması talebiyle dava açmıştı.
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın cemevlerinin ibadethane olmadığı yönünde verdiği görüşüne dayanan yerel mahkeme, CEM Vakfı’nın açtığı davayı reddetmiş; Yargıtay da verilen ret kararını onamıştı. İç hukuk yollarının tükenmesi üzerine davayı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) taşıyan CEM Vakfı, davayı kazanmıştı.
Cem Vakfı zorunlu din dersini de iç hukuk yolları tükenince Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşımıştı ve davayı kazanmıştı.
Böylece AİHM, cemevlerinin elektrik ve su giderlerinin devlet tarafından ödenmesi ve din derslerinin, Alevi öğrenciler için “velileri dini veya felsefi inançlarını açıklamaya zorlamayacak koşulları oluşturacak şekilde” zorunlu olmaması gerektiğini karar altına almıştı. Mahkeme Alevi öğrencilerin din dersinden muaf tutulması gerektiğini de belirtmişti. Ancak AİHM kararları AKP hükümeti tarafından yıllardır uygulanmıyor.
AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 2013 yılının Şubat ayında partisinin İç Anadolu Bölgesi milletvekilleriyle yaptığı kahvaltıda Alevilerin sorunları gündeme geldiğinde “Cemevleri ibadethane değil. İslam’da tek ibadethane vardır, cami. Cemevleri kültür evleridir” demişti.
Görüldüğü üzere Türkiye’de Alevi inancının devlet tarafından tanınmadığı bir süreç yaşanıyor.
AİHM kararları Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi toplantılarında görüşüldü ve AKP hükümetine kararların uygulanması için görüş bildirildi.
Bu toplantılar doğrultusunda 9 Kasım 2022 tarih ve 32008 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 112 numaralı cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kuruldu. Ancak Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ve yönetimi, Alevi inancından uzak bir bakış açısına sahip.
Alevi çatı örgütleri Cemevi Başkanlığı’nı Alevi sorunlarını çözmeyeceği, asimilasyon merkezi olacağı gerekçesiyle kesin bir dille reddettiler.
Cemevi Başkanlığı kurulduğunda mesafeli duran CEM Vakfı ve bağlı olduğu Alevi Vakıfları Federasyonu ise son zamanlarda, hükümetle birlikte hareket etmeyi benimsemiş görünüyor.
Bu arada Alevi federasyonları Hacı Bektaş Veli’yi Anma’ya hazırlanırken, AKP hükümeti de Cemevi Başkanlığı eliyle Hacıbektaş ilçesinde bir anma düzenledi. Hükümetin anmasının 3. günü gerçekleştirilecek olan “AİHM ve kararların uygulanması paneli”nde Cem Vakfı ve Alevi Vakıfları Federasyonu temsilcilerinin konuşmacı olması dikkat çekti.
AİHM’ye kadar giden ve kararları hükümete uygulatamayan Cem Vakfı’nın, Alevi örgütlerinin anmasına değil de hükümetin anma etkinliğine katılması ve bu önemli meseleyi orada konuşması çelişki olarak yorumlandı.
PİRHA – Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın, X hesabından yaptığı “Başkanlık olarak çalışmalarımızı, Avrupa Konseyi’nin veya AİHM’in kararları doğrusunda değil Alevi – Bektaşi toplumunun tüm ihtiyaçlarını karşılamak üzere yapıyoruz” ifadeleri Alevi kurumlarının başkanlarının tepkisini çekti. ADO Başkanı Bermek, AİHM’nin kararlarının kapsamının çok daha geniş olduğunu belirterek “Cemevi Başkanlığı hayalperest bir yaklaşım içinde dedi. ABF Başkanı Aslan ise Cemevi Başkanlığı’nın Alevilerin vermiş olduğu hukuki mücadeleyi yok sayamayacağını vurguladı. ADFE Başkanı Koç, Cemevi Başkanlığı’nı muhatap almadıklarını belirtirken, AKD Başkanı Yılmaz, başkanlığın Aleviliği yok etmek istediğini kaydetti. Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği Başkanı Aydın Deniz de “Bu açıklama yok hükmündedir” dedi.
Türkiye’de Alevi inancının hala devlet tarafından tanınmadığı bir süreç yaşanıyor. Alevi toplumunun temel talepleri var. Bunlar; zorunlu din dersinin kaldırılması, cemevine ibadethane statüsü verilmesi, eşit yurttaşlığı içeren yeni bir anayasanın yapılması, Alevilere karşı işlenen nefret suçlarının açığa çıkarılması ve nefret suçlarının önüne geçilmesi için hukuki tedbirlerin alınması, Alevilere karşı yapılmış kıyım, katliam ve asimilasyon uygulamalarıyla yüzleşilmesi, gerek kamu kaynaklarının ve gerekse kamu kadrolarının liyakat, adalet ve eşitlik ilkelerine göre dağılımının sağlanması.
Bu talepler hükümet tarafından yerine getirilmiyor, Alevilerin açtığı davalarda lehte verilmiş mahkeme kararları dahi tanınmıyor. AKP, Alevilere rağmen Alevi inancını tanımlıyor, Alevi örgütlerini, Alevi toplumunu muhatap almıyor.
AKP’nin kurduğu Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, 9 Ağustos’ta X hesabından Alirıza Özdemir’in imzasıyla “Başkanlık olarak çalışmalarımızı, Avrupa Konseyi’nin veya AİHM’in kararları doğrusunda değil Alevi – Bektaşi toplumunun tüm ihtiyaçlarını karşılamak üzere yapıyoruz. Çünkü Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları, Alevi-Bektaşi toplumunun taleplerinin ancak yüzde ellisini karşılar. Geri kalan yüzde ellisini de yine Başkanlık olarak hayata geçiriyoruz” paylaşımını yaptı.
Bu açıklama Alevi kurumlarının tepkisini çekti. Alevi kurum başkanları, Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) ve Avrupa Birliği Bakanlar Konseyi kararını tanımamasına tepki gösterdiler.
DOĞAN BERMEK: O DAVALAR AÇILMASAYDI ALİRIZA ÖZDEMİR’İN OTURDUĞU KOLTUK ŞU AN OLMAYACAKTI
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) ve Avrupa Birliği Bakanlar Konseyi’ndeki davaları ve toplantıları yakından takip eden Alevi Düşünce Ocağı Derneği (ADO) Başkanı Doğan Bermek, Alirıza Özdemir’in beyanının oldukça sorunlu bir beyan olduğunu kaydederek, Ali Rıza Özdemir’in beyanının oldukça sorunlu olduğunu belirterek, “Öncelikle Başkan Özdemir’in AİHM kararlarının içerik ve kapsamları hakkında yeterince bilgi sahibi olmadığını işaret ediyor” dedi.
“AİHM KARARLARININ KAPSAMI ÇOK DAHA GENİŞTİR”
Bermek şunları ifade etti:
“AİHM Kararlarının kapsamı, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kuruluş kararnamesinde öngörülen hizmetlerden çok daha geniştir. Örneğin inanç gruplarını kendi özgür iradeleri ile tüzel kişilik oluşturmaları, eğitim çağındaki çocuklara ailenin uygun gördüğü eğitimin verilmesini, cemevlerinin ibadethane statüsünde olması ve herhangi özel izine tabi olmadan kurulabilmesi, inanç gruplarının din görevlisi yetiştirebilme hakları gibi çok geniş konuları kapsar. Oysa gerek Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kararnamesi ve yönetmeliklerinde, gerekse 7421 sayılı torba yasada bu konuların çoğunahiç değinilmemiştir. Dava, cemevlerinin elektrik parası üzerinden açılmış olduğu için sekiz sene gecikme ile de olsa Türkiye’nin sonunda cemevlerinin sadece meydanın yani cem salonunun elektrik parası gibi bir hizmeti kabul etmesi bile önemsenmiş ve Bakanlar Komitesi takibi, bu uygulamaların AİHM Kararlarına daha uyumlu hale getirilebilmesini de tavsiye ederek durdurmuştur. Kararlarda da bu konunun iyi niyetli bir başlangıç olarak algılandığı açıkça görülmektedir.
“İzzettin Doğan ve arkadaşları” davasının takibi ise Türkiye inanç özgürlüklerine saygılı olacağını beyan ettiği, OMBUDSMANLIK ve TİHEK ( Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu) gibi kurumlar oluşturduğunu ve İHEP (İnsan Hakları Eylem Planı) hedeflerinin gerçekleştirileceğine defalarca söz verdiği için, bölgemizdeki politik ortamın da daha fazla gerilmemesi, sığınmacılar sorununun gündeme gelmemesi amacı ile durdurulmuştur kanısındayım. Ancak bu uygulamarın zamanında ve zorunlu yanları ile yürütülmemesi halinde takipler tekrar başlayabilir.
“BAKANLAR KOMİTESİ, ZORUNLU DİN DERSİ SORUNUYLA İLGİLİ 2024 YILI SONUNA KADAR BEKLEME KARARINA VARDI”
Öte yandan kamuoyu önünde hiç değinilmese de AYM ( Anayasa Mahkemesi) tarafından bugünkü eğitim düzeninin hem Anayasa, hem de Medeni Kanuna aykırı olduğuna dair kararlar uygulanmadığı gibi AİHM davalarına da konu olan Zorunlu Din Dersleri meselesi çok önemli bir sorun olarak hala ortada durmaktadır ve yeni açıklanan Maarif Düzeni sorunları çok daha büyütmektedir. Bakanlar Komitesi Haziran ayında yaptığı 1501 No’lu toplantısında Türkiye’ye yıllardır devam eden bu sorun ile ilgili bir çözüm önerisini 2024 yılı sonuna kadar bekleme kararına varmıştır.
“CEMEVİ BAŞKANLIĞI İDARİ KONULARLA İLGİLİ KURULMUŞTUR, EPEY HAYALPEREST BİR YAKLAŞIM”
Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın Alevi sorunlarının tamamına cevap vereceği açıklaması ise oldukça siyasi bir açıklamadır kanısındayım. Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı sadece bazı idari sorunlar ile ilgilenmek üzere kurulmuştur, buradan hareketle dini ve felsefi önderlik ve tüm sorunları aşabilecek bir konuma dönüşmesinin mümkün olabileceğinidüşünmek epeyi hayalperest bir yaklaşım olur. Böyle bir konumlanmaya siyasi otorite de imkan vermez, Alevi topluluğunun içinde hiç pay almadığı bir kurumla bir inanç otoritesi oluşturulamaz.
Alevilerin açtığı AİHM davaları boşuna mı oldu sorusunun cevabı ise çok açıktır. O davalar açılmasa, o kararlar alınmasa idi ne Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ne de Sn. Özdemir‘in oturduğu koltuk bugün bile olmayacaktı. Kendi kurumunun varlığını bile kısmen de olsa, isteksizce uygunlanan AİHM kararlarına borçlu bir bürokratın böyle bir ifade kullanması doğrusu şaşırtıcı ve gerçek duruma uygun görünmemekte. Yargıtay’ın 2015‘te iç hukuka uyarladığı AİHM kararları olmasa idi cemevleri ne zamana ve nasıliç hukukta yer bulacaktı bilemiyorum. Cemevleri AİHM kararları sayesinde hukuksal varlık kazanmıştır. İnanç gurubu tüzel kişiliği, zorunlu din dersleri, din adamı yetiştirme hakkı falan gibi ana konular bir yana, elektrik parasını bile cem salonu ile sınırlı tutmaya çalışan, cemevi kurulumu için yerel otoriteden izin alma koşulu koyan bir siyasi otorite tarafından yönetildiğimizi unutmamak gerekir.
Camiler, bırakın ibadet alanlarını tüm çevreleri ile sabahlara kadar aydınlatılırken, cemevi elektrik parası için uluslararası mahkemelerden karar alınması gereken bir ülkede, Alevi sorunlarının kolay kolay çözülemeyeceğini anlamak için çok da akıllı olmak gerekmez. Alevilerin ve bugünkü düzenden eşit pay alamayan inanç grupları üyelerinin inanç özgürlüklerinin bütün koşulları ile tanındığı, her bireyin eşit haklardan özgürce yararlanabileceğibir Türkiye özlemeye devam etmekte olduğu bir konumdayız.”
MUSTAFA ASLAN: BAŞKAN DENİLEN ZAT ALGI YARATIYOR!
Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Mustafa Aslan, Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın Alevilerin vermiş olduğu hukuki mücadeleyi yok sayamayacağını söyleyerek şunları dile getirdi:
“Her konuda olduğu gibi iktidarın riyakarlığı bitmiyor. Bu asimilasyoncu kurumun başkanının açıklaması mevcut iktidar partisiyle çelişiyor. Alevilerin din ve vicdan özgürlüğünü yok sayarak “hükümet olarak demokrasiden yanayız” havalarına soyunmaları samimiyetsizlik. Bugüne kadar demokrasi havarisine soyunan, bugüne kadar kazanılmış hangi hukuki davayı yerine getirdiniz? “AİHM’deki davaya kısmi de olsa adım atmak istiyoruz” diyen hükümet AİHM kararlarını uygulamıyor. Bu samimi değil samimiyetsizliğin daniskası. Bu başkanlığa karşı mücadele eden kurumlar olarak biz eşit yurttaşlık istiyoruz. Devletin hiçbir inancı finanse etmesini doğru bulmuyoruz. Başkan denilen zat Diyanet İşleri Başkanlığı’nın misyonunu yüklenmesin. Alevileri işle, parayla, aşla terbiye etmekten vazgeçsin. Gerçek Alevi inancına bağlı olan Hüseyni duruşun farkında olanların onların oyunlarına teslim olmayacağını bilsinler. Başkan denilen zat sadece bir algı yaratmaya çalışıyor.
“ALEVİLERİN VERDİĞİ HAK MÜCADELESİNİ YOK SAYAMAZLAR”
2 buçuk yıla yakındır bir başkanlık kurulmuş, bu başkanlık Alevi yol yürütücüsü diye kaç kişiye maaş veriyor? Bunu söylesin. Bu ülkenin vatandaşı Alevilerdir. Her Alevinin kamu kaynaklarından faydalanma hakkı vardır. Alevi kurumlarının hak mücadelesi belli. Samimilerse Alevi kurumlarıyla bir araya gelip çözüm üretmelerini istiyoruz. Alevilerin hukuki mücadelede elde etmiş kazanımlarını lütufmuş gibi göstermeye çalışmasınlar. Herkes haddini bilsin. Nasıl ki 16 milyon vatandaşı olan İstanbul Belediyesi’nin her bireye hizmet etme hakkı varsa, Alevilerin de İstanbul Belediyesi’nden hizmet alma hakkı var. Bunu bir lütufmuş gibi algılamasınlar. Alevilerin vermiş olduğu hukuki mücadeleyi yok sayamazlar.”
Türkiye Alevi Federasyonu(ADFE) Başkanı Zeynel Abidin Koç ise Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı muhatap almadıklarını belirterek, “Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, Alevileri asimile etmek için kurulduğuna inandığımız bir başkanlık. Cemevi Başkanlığı’nın hukuku tanımamak gibi hukuku yok saymak gibi bir hakkı olmadığı gibi kendileri bu kararları uygulamakla yükümlü personellerdir. Türkiye’de Alevi hak mücadelesini vermek de Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’na düşmez. Alevi hak mücadelesi, Türkiye’de Alevi örgütlerinin mücadelesidir. Tanımadığımız bu kurumu da muhatap almıyoruz” diye konuştu.
Alevi Kültür Derneği (AKD) Genel Başkanı Seher Şengünlü Yılmaz ise Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın yaptığı açıklamaya dair şu tepkiyi verdi:
“AİHM, ‘cemevleri ibadethanedir, Alevilik bir inançtır’ diyor. Eğer başkanlığın kastettiği buysa zaten istediğimiz bu yani eşit yurttaşlık talebimiz. Dolayısıyla bunu kabul ettiğinde ‘ben size çatı, pencere yapayım. Siz gelin şuraya bağlanın, size şu kadar maaş vereyim, bana biat edin’ mantığından çıkacaktır. Çünkü tamamen siyasallaşmış bir yapı. Düşünün gençleri kamplara götürüyorlar orada bozkurt işaretleri yapılıyor. Bozkurt’un bize ne çağrıştırdığını yedi cihan bilir. Her katliam her cinayet öncesi gördüğümüz bir işarettir bu. Dolayısıyla burası tamamen siyasallaşmış Türk-İslam sentezi, Türksen onlara göre makbul Alevisin. Türkçe konuşuyorsan makbul Alevisin onun dışında ‘Alevi olamazsın’ gibi tüm dilleri inançları ötekileştiren, onları terörize eden bir kafa yapısı, ırkçı bir faşizan bir kafa yapısıyla yönetilen bir yer burası. Dolayısıyla AİHM kararlarını da tanımamalarını ben hiç yadırgamadım.
“CEMEVİ BAŞKANLIĞI, ALEVİLİĞİ BU TOPRAKLARDAN YOK ETME MANTIĞIYLA KURULMUŞ BİR BAŞKANLIKTIR”
Türkiye Cumhuriyeti devleti bile AİHM kararlarını tanımak durumundayken bir başkanlık makamı ya da devlet içerisindeki birim kalkıp ‘biz bunu tanımıyoruz, yüzde ellisini yapıyoruz’ diyorsa arkasında çok ciddi bir güvendiği yapı ve siyasal bir yapı vardır bence. Geri kalan yüzde ellisi dediği de sadece toplumu parayla terbiye etme anlayışı onlara göre. Aleviliği külliyen bu topraklardan yok etme mantığıyla kurulmuş bir başkanlık bu. Dolayısıyla ne Avrupa’dan ne insan haklarından anlarlar. Çok da yadırgamadım.”
AYDIN DENİZ: BU KURUM VE AÇIKLAMALARI BİZİM İÇİN YOK HÜKMÜNDEDİR
Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği Başkanı Aydın Deniz de Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanı Alirıza Özdemir’in yaptığı açıklamanın devletin eksiklik ve yaklaşımlarını ortaya koyan bir açıklama olduğunu ifade ederek şunları belirtti:
“Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanı Alirıza Özdemir’in yaptığı açıklama aslında devletin bir itirafıdır. AİHM kararlarını uygulamamalarını burada kendileri itiraf etmiştir. Bu hükümet, 8 yıllık bir direnç sergilemiştir. Onun yerine ‘sadece yüzde ellisini karşılar’ konusunda kuruluş amacını deklare ederken de cemevlerine daha çok tadilat ve diğer konularda yardımcı olacaklarına dair bir kuruluş ifadesi varken aslında bugün geçmiş pratiğine baktığımızda Aleviliği tanımlama, Alevi olmayan akademisyenlerle Alevi Ansiklopedisi hazırlaması, gençlik kamplarının Alevi olmayan siyasal ideolojik gençlerle buluşturulması, yine dedelik pirlik üzerine çalıştay yapmasıyla aslında kuruluş amacına aykırı olduğunu asıl amaçlarının Alevi Diyaneti yaratmak olduğunu, Aleviliğe ve Alevilere yapılacak tüm müdahalelerin pratik bir göstergesi yaşanmıştır bugüne kadar. Devlet burada Alevi inancını ve cemevlerini ibadethane statüsüne kavuştursa zaten birçok konu hallolacak ve bunları yapmama konusunda hala diretiyor. Ve kendi açıklamalarıyla çelişkiye düşüyorlar. Şu an o zaman ‘devlet hala Alevilere yüzde elli bir şekilde yaklaşıyor. Geri kalan eksikliklerin tamamlanması konusunda da direncini sürdürüyor’ açıklaması olmuş bu. Kesinlikle bu kurum da açıklamaları da bizim için yok hükmündedir. Kendi açıklamalarıyla çelişkilerini ortaya koyan, devletin eksiklik ve yaklaşımlarını ortaya koyan bir açıklama olmuş.”
Alevi Vakıflar Federasyonu Genel Başkanı Haydar Baki Doğan ise sorularımıza herhangi bir cevap vermedi.
PİRHA- Diyarbakır’da zorunlu din dersinden muafiyet talebinin reddi nedeniyle Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu’na başvuran öğrencinin talebi ‘Anayasal zorunluluk’ gerekçesiyle kabul edilmedi. Oysa Anayasa Mahkemesi bir başvuru nedeniyle 2022 yılında verdiği kararda “Anayasanın 24. maddesinin dördüncü fıkrasında güvence altına alınan “ebeveynlerin eğitim ve öğretimde dini ve felsefi inançlarına saygı gösterilmesini isteme hakkının ihlal edildiğine” oy çokluğuyla karar vermişti. AİHM de 2014 yılında verdiği kararla Türkiye’yi haksız bulunarak, din dersinin zorunlu tutulamayacağına hükmetmişti.
Diyarbakır’ın Kayapınar ilçesinde bir İlkokulda okuyan 4’üncü sınıf öğrencisi, zorunlu din dersinden muafiyet talepli dilekçe sunduğunu ancak talebinin reddedildiğini belirterek Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu’na (TİHEK) başvurdu.
BirGün’den Kayhan Ayhan’ın haberine göre, öğrenci, avukatı aracılığıyla yaptığı başvuruda ilgili dersin içeriğinin yoğun bir şekilde belirli bir dinin bir mezhebine ait görüşleri içerdiğini, din kültürü eğitimini aşacak düzeyde olduğunu, tüm dini-felsefi inançları kapsamadığını, yüzlerce dini-felsefi inancın İslam dininin işlendiği yoğunlukta müfredata eklenmesinin imkânsız olduğunu, bu nedenle ilgili dersin zorunlu ders olmaktan çıkarılıp seçmeli ders olarak düzenlenmesi veya ilgili ders için uygun muafiyet usullerinin getirilmesi gerektiğini kaydetti.
TİHEK’TEN YANILTAN BİLGİ
Başvuruyu karara bağlayan TİHEK ise ayrımcılık yasağı ihlali yapılmadığına oy birliğiyle karar verdi.
Kararda, “Din kültürü ve ahlak bilgisi dersinden muafiyet talebinin kabul edilmemesine yönelik işlemin anayasal düzenlemeden kaynaklandığı ve din dersinin zorunlu olmasının sebebinin Anayasa hükmü olduğu, kendisine DKAB dersi zorunlu olarak okutulan R. Y.’nin müfredatının içeriğinden bağımsız olarak bu dersten muaf tutulmasının Anayasa’ya göre mümkün olmadığı, bu sebeple başvuranın din ve inancı nedeniyle sunulan hizmetten diğer kişilere kıyasla eşit bir şekilde yararlanması açısından ayrımcılık yasağının ihlal edilmediği kanaatine varılmıştır” ifadeleri kullanıldı.
AYM VE AİHM İHLAL DEMİŞTİ
Anayasa Mahkemesi ise verdiği bir kararda öğrencinin din kültürü ve ahlak bilgisi dersinden muafiyet imkânı bulunmaması nedeniyle ebeveynlerin eğitim-öğretimde dini ve felsefi inançlarına saygı gösterilmesini isteme hakkının ihlal edildiğine oy çokluğuyla karar vermişti.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de (AİHM) 2014 yılında verdiği kararla Türkiye’yi haksız bulunarak, din dersinin zorunlu tutulamayacağına hükmetmişti.
TİHEK NEDEN KURULDU?
Adalet Bakanlığı’na bağlı olan Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu, ayrımcılığın önlenmesi ile bu ilkeler doğrultusunda faaliyet göstermek, işkence ve kötü muameleyle etkin mücadele etmek ve bu konuda ulusal önleme mekanizması görevini yerine getirmek amacıyla 20 Nisan 2016 tarihli ve 6701 sayılı “Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu Kanunu” ile kurulmuştur.
İlk olarak Türkiye İnsan Hakları Kurumu adıyla 21 Haziran 2012 tarihli ve 6332 sayılı “Türkiye İnsan Hakları Kurumu Kanunu” ile kurulan kurum, 9 Aralık 2013 tarihli Bakanlar Kurulu kararı ile ulusal önleme mekanizması olmuştur. Özel bütçeli bir idare olan Kurumun adı, 20 Nisan 2016’da değişmiş ve şimdiki halini almıştır.
Yıllık gideri yaklaşık 17 milyon TL olan kurumun 2020 yılında 12 ziyaret gerçekleştirmesi ve personel gideri olarak 7 milyon TL harcama yapması israf ve liyakât üzerine eleştirilere neden olmuştu.
PİRHA – Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, 11-13 Haziran’da toplanmıştı. Aleviler tarafından açılan davalara ilişkin alınan ara kararda Türkiyeli yetkililerin, zorunlu din eğitiminden vazgeçmeleri için uygun seçenekler sunması yönünde vurgu yapıldı. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi Aralık 2024 sonuna kadar öngörülen tedbirler hakkında Türkiyeli yetkilileri bilgi vermeye de davet etti.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) önceki yıllarda aldığı kararlarının uygulanmasına dair 11-13 Haziran’da Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi toplantısı yapıldı.
Alevi Düşünce Ocağı (ADO) Başkanı Doğan Bermek, bu toplantıya ilişkin hazırladığı ‘7. Nolu İzleme Raporu’nu paylaştı. Bermek, söz konusu toplantıya dair değerlendirmesinde “11-13 Haziran 2024 tarihlerinde toplanan Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Türkiye’nin Kültür Bakanlığı’na bağlı olarak oluşturmakta olduğu ‘Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevleri Başkanlığı’ ile ilgili olarak 26 Mart 2024 tarihli yol haritasında yaptığı açıklama ve savunmaları yeterli görerek AİHM Büyük Daire’nin 62649/10 sayılı ‘İzzettin Doğan ve Diğerleri’ dava dosyasını da kapatma kararı aldı. Oysa dava dosyasındaki kararların henüz uygulanmamış olduğu ADO Alevi Düşünce Ocağı, İÖG İnanç Özgürlükleri Girişimi raporları ve ABF Alevi Bektaşi Federasyonu, ADO Alevi Düşünce Ocağı, AVF Alevi Vakıfları Federasyonu, ESİT Eşit Haklar İçin İzleme Derneği, İHGD İnsan Hakları Gündemi Derneği ve Norveç Helsinki Komitesi İnanç Özgürlüğü Girişimi’nin ortak imzalı Durum Raporu ile Bakanlar Komitesi’ne tekrar tekrar bildirilmiş idi” diye belirtti.
İzleme raporunda, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin son toplantısında aldığı karar ile Türkiye’den ‘Zorunlu din dersleri davası’ olarak bilinen 21163/11 sayılı “Mansur Yalçın ve Diğerleri” dosyası ile ilgili açıklamaların Aralık 2024 sonuna kadar istenildiği bilgisi verildi. Böylece 2005 yılında başlanan ve günümüze kadar süren ‘Alevi Davaları’ grubunda devam eden tek dosyanın ‘Zorunlu din dersleri’ dosyası olduğu bilgisi verildi.
RAPORDA ‘İNANÇLARA KARŞI TARAFSIZLIK’ VURGUSU!
Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin toplantısında ‘Mansur Yalçın ve Diğerleri Davası’ konusunda da ara karar verildi. Zorunlu din dersleri konusunda Türkiye’ye uyarıda bulunan Avrupa Konseyi, Aralık 2024 sonuna kadar öngörülen tedbirler hakkında yetkilileri bilgi vermeye davet etti.
Toplantıya dair raporda şu vurgular öne çıktı:
“Mahkeme tarafından iletilen, Sünni İslam dışında bir dini veya felsefi inanca sahip ebeveynlerin çocuklarına uygun seçenekler sunmayan ilk ve orta dereceli okullardaki din kültürü ve ahlak bilgisi derslerinin zorunlu niteliği ve sadece sınırlı muafiyet olanakları nedeniyle Sözleşme’nin 1 No.lu Protokolünün 2. maddesinin ihlal edildiğine ilişkin nihai kararı göz önünde bulundurarak;
Bu konunun 2008’den bu yana Komite önünde beklemekte olduğunu hatırlatarak;
Mahkeme’nin açık tespitlerine ve Komite’nin tekrarlanan çağrılarına rağmen, din kültürü ve ahlak bilgisi derslerinin zorunlu olmaya devam ettiğini, muafiyet prosedürünün çok sınırlı olduğunu ve bu durumun öğrenci velilerini ağır bir külfete ve çocuklarını din dersinden muaf tutabilmek için dini veya felsefi kanaatlerini açıklama zorunluluğuna maruz bırakabileceğini derin bir üzüntüyle not ederek;
Zorunlu din kültürü ve ahlak bilgisi dersi müfredatının revize edilmesinin, Sünni İslam dışında bir dini veya felsefi inanca sahip ebeveynlerin çocuklarının, öğrencilerin ebeveynleri dini veya felsefi inançlarını açıklamak zorunda kalmadan, zorunlu din eğitiminden muaf tutulmaları için uygun seçeneklere duyulan ihtiyacı hafifletemeyeceğini hatırlatarak;
Sözleşme’nin 46. maddesinin 1. paragrafı uyarınca her Devletin, taraf olduğu Mahkeme’nin nihai kararlarına tam, etkili ve hızlı bir şekilde uyma yükümlülüğünün altını çizerek;
Yetkilileri, Türk eğitim sisteminin, çoğulculuk ve tarafsızlık ilkelerine saygı göstererek, Devletin çeşitli dinler, mezhepler ve inançlara karşı tarafsızlık ve yansızlık görevini yerine getirmesini sağlamak için gerekli önlemleri almaya ve Sünni İslam dışında bir dini veya felsefi inanca sahip ebeveynlerin çocuklarına, öğrencilerin ebeveynleri dini veya felsefi inançlarını açıklamak zorunda kalmadan, zorunlu din eğitiminden vazgeçmeleri için uygun seçenekler sunmaya ŞİDDETLE DAVET ETMİŞTİR;
Yetkilileri, Aralık 2024 sonuna kadar öngörülen tedbirler hakkında bilgi vermeye DAVET ETMİŞTİR.
1 NO’LU PROTOKOLÜN 2. MADDESİNİN İHLALİ!
Doğan Bermek, Hasan ve Eylem Zengin (9 Ekim 2007) kararındaki ihlalleri de aktararak şu bilgileri paylaştı:
“Mahkeme’nin muafiyet prosedürünün uygun bir yöntem olmadığını ve ebeveynlere yeterli koruma sağlamadığını değerlendirdiğinin altı çizilmelidir. Mahkeme’ye göre, bu tür bir muafiyet, ebeveynleri dini veya felsefi inançlarını okul yetkililerine bildirmeye zorlayabilir ve bu durum, inanç özgürlüklerine saygı gösterilmesini sağlamak için uygun olmayan bir araç haline getirir.
Mahkeme, Mansur Yalçın ve diğerleri davasında da bu tutumunu sürdürmüştür. Avrupa Mahkemesi, muafiyet prosedürünün öğrencilerin ebeveynlerini ağır bir külfete ve çocuklarının din dersinden muaf tutulması için dini veya felsefi kanaatlerini açıklama zorunluluğuna maruz bırakabileceğini tespit etmiştir. Bu temelde, Türk makamları, en uygun tedbirin, bu derslerden muafiyetin kapsamını genişletmek yerine, Din kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerinin içeriğinin yeniden gözden geçirilmesi olacağı görüşündedir. Bu bağlamda, yetkililer ayrıca Hasan ve Eylem Zengin davasında Mahkeme’nin, müfredatın belirlenmesi ve planlanmasının ilke olarak Sözleşmeci Devletlerin yetkisi dâhilinde olduğunu açıkça vurguladığını belirtmek isterler. Mahkeme, 1 No.lu Protokol’ün 2. maddesinin ikinci cümlesinin, Devletlerin, Devlet okullarında, verilen öğretim yoluyla, doğrudan veya dolaylı olarak dini veya felsefi türden nesnel bilgi veya bilgiyi yaymalarını engellemediğini belirtmiştir. Dahası, Mahkeme’ye göre, ebeveynlerin bu tür öğretim veya eğitimin okul müfredatına dahil edilmesine itiraz etmelerine bile izin vermemektedir, çünkü aksi takdirde kurumsallaşmış tüm öğretimler uygulanamaz hale gelme riskiyle karşı karşıya kalacaktır.
Görüldüğü üzere mahkeme, o dönemdeki durumun yol açtığı ihlali ortadan kaldıracak somut bir uygulamaya işaret etmemiştir. Aksine, konuyu Devletin takdir yetkisine bırakmıştır.
Mahkeme’nin “muafiyet usulü” hakkındaki görüşlerini dikkate alan yetkililer, ihlalin giderilmesi alanında çeşitli adımlar atmışlardır. İlk olarak, Türk makamları, zorunlu DKAB dersinin varlığının AİHM kararında başlı başına bir ihlal olarak değerlendirilmediğini açıklığa kavuşturmak istemektedir. Mahkeme, ihlal tespit ettiği kararında, DKAB dersi müfredatının içeriğinin altını çizmiştir.
Yetkililer, alınan bireysel tedbirlerin, söz konusu ihlallerin sona ermesini ve başvuranlara olumsuz sonuçların telafi edilmesini sağladığını düşünmektedir.
Mansur Yalçın ve Diğerleri ile ilgili olarak çözülmemiş konulara ilişkin olarak, Türk makamları Komite’yi bilgilendirecektir.”
“CEMEVİ BAŞKANLIĞI, EŞİTLİKÇİ OLMAKTAN UZAKTIR”
Doğan Bermek, hazırladığı raporda kimi öneriler de sunarak şöyle devam etti:
“İzzettin Doğan ve Diğerleri” davası oldukça karmaşık bir davadır. Farklı din ve inanç gruplarına farklı prosedürler ve meşruiyet uygulamaya çalışan bir ülkede kararın uygulanması uzun zaman alabilmektedir. İnançlara yönelik politikalar ülkedeki tüm inanç grupları için tek tip ve aynı olmalıdır.
“Zorunlu Din Dersi” davası ülkemizin önemli davalarından biridir. Çok dinli ve çok inançlı bir ülkede, bir inancın tek bir mezhebine dayalı zorunlu eğitim, sadece eğitim açısından değil, çoğulcu toplumsal yaşam açısından da büyük sorunlar yaratmaktadır ve bu sorunun bir an önce çözülmesinin ülkedeki siyasal ve toplumsal barışa büyük katkı sağlayacağına inanıyoruz.
Farklı dini grupların kendi din adamlarını yetiştirebilecekleri bir eğitim ortamının yaratılmasının ülkemizdeki en önemli ihtiyaçlardan biri olduğuna olan inancımızı da yinelemek isteriz.
Doğan Bermek, AİHM’nin Alevi davalarına ilişkin kararlarının uygulanmaması neticesinde milyonlarca Alevinin din ve inanç özgürlüğü üzerinde olumsuz bir etki yarattığını vurguladı. Bermek, raporunda şu ifadelere yer verdi:
“Alevi inancı tanınmamakta, Diyanet İşleri Başkanlığı bütçesine yönlendirilen vergileri ödemelerine rağmen kamu din hizmetlerinden yararlanamamakta, Alevilerin ibadet ettiği cemevleri ibadethane olarak tanınmamakta ve bu nedenle ayrıcalıklardan yararlanmakta, Alevi ebeveynler çocuklarını kendi dini görüşleri doğrultusunda yetiştirememekte ve çocukların düşünce, vicdan ve din özgürlüğü haklarına müdahale edilmektedir.
Mansur Yalçın ve Diğerleri/Türkiye davası ile ilgili olarak, kararın uygulanmasındaki gecikme, uyumsuzluğun sistematik niteliği ve kararın uygulanmamasından etkilenen çok sayıda öğrenci ve veli ışığında, Bakanlar Komitesi’nin Türk makamlarını AİHM kararlarına – özellikle de mevcut düzenlemelerdeki eksikliklerin giderilmesi suretiyle – uymaya çağıran bir ara karar kabul etmesini kuvvetle tavsiye ediyoruz.”
“MUAFİYET SİSTEMİ OLDUĞU GİBİ DURMAKTA”
Alevi Düşünce Ocağı Başkanı Doğan Bermek, raporunun sonunda Türkiye’deki zorunlu din derslerindeki artışa dikkat çekti. Bermek, “Tüm zorunlu Din Dersi saatleri, mevcut müfredatlara ek bir seçmeli din dersi eklenerek yeni müfredatla iki katına çıkarılmaktadır” diye belirtti.
Doğan Bermek, sonuç bölümünde ise “Mahkeme’nin hem Zengin hem de Yalçın kararlarında 1 No’lu Protokol’ün 2. maddesinin ihlal edildiğine dair verdiği kararların temel nedeni olan muafiyet uygulaması ve zorunluluk şartları olduğu gibi durmaktadır” dedi.
PİRHA- Alevilerin zorunlu din dersleri ile ilgili başvurusunu lehte karar altına alan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararını AKP hükümeti uygulamayınca Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi devreye girdi. Bugün başlayan ve 13 Haziran’a kadar sürecek olan Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi toplantısında zorunlu din dersleri yeniden gündeme gelecek.
Türkiye’de iç hukuk yollarının tükenmesi üzerine Cem Vakfı’nın “Hak eşitliği” ve “Zorunlu din dersleri” konusunda yaptığı başvurular Alevilerin lehine sonuçlanmıştı ancak AKP hükümetinin mahkeme kararını uygulamaması nedeniyle Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin gündeminde.
Cem Vakfı 2005 yılında 1905 kişi adına idare mahkemesine zorunlu din derslerinin kaldırılması talebiyle dava açmıştı. Ancak talep Ankara 10. İdare Mahkemesi’nce reddedildi. Bunun üzerine dava 2010’da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) taşındı. AİHM, 2014 yılında verdiği kararla Türkiye’yi haksız bulunarak, din dersinin zorunlu tutulamayacağına hükmetti.
Bu kararın ardından da Türkiye, din derslerini zorunlu olmaktan çıkarmadı, sadece içeriğine Alevilere ve diğer inançlara dair bazı bilgiler ekledi. Alevi kurumları ise bu bilgilerin Alevi inancıyla bağdaşmadığını belirterek itiraz etmişti.
Hükümet, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Aleviler lehine verdiği kararı uygulamadığı için zorunlu din dersleri Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin toplantılarında gündeme geliyor.
ADO, EYLÜL 2023’TE BİRLEŞMİŞ MİLLETLER’E BAŞVURDU
Eylül 2023’te Birleşmiş Milletlerin “Din ve İnanç ekseninde Nefret Söylemi ile mücadele” konulu çağrısına da Alevi Düşünce Ocağı Derneği (ADO) yanıt vererek bildirimde bulunmuştu.
Birleşmiş Milletler “Din ve İnanç Özgürlüklerinde hoşgörüsüzlükle Mücadele” çağrısına Doğan Bermek imzasıyla Alevi Düşünce Ocağı Derneği tarafından sunulan yanıtta, ilk ve orta dereceli okullarda “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi adı altında verilen din dersine dikkat çekilmişti. Yanıtta ayrıca Türkiye’de yaşayanların yaklaşık yüzde 70’nin Sünni Müslüman, yaklaşık yüzde 10-20’sinin Alevi, geri kalanının ise Hristiyan, Yahudi, Ezidi ve diğer azınlıklardan oluştuğu vurgulanmıştı.
PİRHA – Mamak İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’nün, ÇEDES kapsamında LGS’ye girecek öğrencileri camiye götürüp namaz namaz kıldırma projesine halktan tepki geldi. Yapılan basın açıklamasında “Bizler, çocuklarımıza vadettiğiniz bu dünyayı ve geleceği, ÇEDES’inizi, Maarif Modelinizi reddediyoruz; ama siz de şunun farkında olun ki, bu karanlığa çocuklarımızı teslim etmeyeceğiz” denildi.
Mamak İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü, Mamak Kaymakamlığı İlçe Müftülüğünün ilgili yazısı üzerine 29 Mayıs Perşembe günü tüm resmi ve özel okul kurum müdürlüklerine tepkilere sebep olan bir yazı gönderdi. Bu yazıya göre “ÇEDES Yıl Sonu Kültür Şenlikleri” kapsamında 1 Haziran Cumartesi günü LGS’ye girecek öğrencilere “moral ve motivasyon” adı altında Mamak Merkez Camii’nde Sabah Namazı, tilavet, tesbihat ile “Ailecek Huzurda Kıyamdayız, Gençler İçin Duadayız” etkinliği yapılacağı belirtildi.
Mamak İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’nün bu kararına Mamak Laik ve Bilimsel Eğitim Platformu’ndan tepki geldi. Mamak İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü önünde eylem yapan platform üyeleri, “Cemaat ve tarikatlarla yapılan protokoller iptal edilsin! ÇEDES geri çekilsin!” pankartı açtı.
“OKULLARDAKİ EKSİKLERİ GİDERMEK YERİNE OKULLARA İMAM ATIYORSUNUZ”
Platform adına basın açıklamasını Mehmet Aydoğdu okudu. “ÇEDES adını verdiğiniz projelerinizle ne yapmaya çalıştığınızı biliyoruz” denilen basın metninde şu ifadelere yer verildi:
“Sınav stresi ile baş etmenin ve öğrencileri sınav sürecine hazırlamanın pedagojiye uygun yolları var. Okullarda var olan rehber öğretmenler; grup çalışmaları, seminerler ve öğrencinin ihtiyacına göre bireysel çalışmalar zaten yürütmekteler. Ancak Ankara’nın merkezinde Mamak İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’ne bağlı Ahmet Kabaklı Orta Okulu, Kıbrısköy İlk Okulu, Zafer İlk Okulu, Şehit Teğmen Ertuğrul Platin İlk Okulu, Refet Bele İlk Okulu, Büyükşehir Anfa İlk Okulu ve Orta Okulu gibi okullarda 40 Rehber Öğretmen eksiği var. Mamak İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü kendi sınırları içerisinde yer alan okullarda bu eksikleri gidermek yerine bu eksikleri görmezden gelerek çeşitli projelere hizmet ediyor. Motivasyonun içindeki inanç ile sizin tarikat ve cemaat inançlarınızın aynı olmadığını siz de çok iyi biliyorsunuz. Psikolojik Danışman-Rehber Öğretmen binlerce arkadaşımız atama bekliyor. Ama manevi rehber adı altında imam, vaiz, din hizmetleri uzmanı atıyorsunuz okullara. Açlık sınırının altında bir ücretle geçinmeye çalışan milyonlarca emekçiye, onların çocuklarına tek çözümünüz ‘şükretmek’.”
“HALKIN VERGİLERİNİ CEMAATLER AKITIYORSUNUZ”
Yapılan basın açıklamasında Mamak İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’nün, aynı zamanda okullara yazı göndererek, ilkokul öğrencilerinin İmam Hatip Orta Okullarına teşvik edilmesi yönünde de bir çaba sergilediğine de dikkat çekildi.
Açıklamanın devamında şunlar söylendi:
“Özel afişler hazırlayarak ve çalışma ekipleri oluşturarak sınıf sınıf propaganda yapıyorlar. Çocukların kıyafetinden servisine kadar, hatta yemeğine kadar karşılayacaklarını söylüyorlar. Ama bir şartları var: İmam Hatiplere kayıt olmak. Sadece İmam hatiplere para aktarma gayreti diğer devlet okullarında Okul-Aile Birlikleri ile sponsordan, veliden para toplama son hızla devam ediyor. Bu eşitsiz uygulama kabul edilemez!
MESEM’lerde son bir yılda 8 çocuğun ölümünün ardından bir çocuk daha öldü geçen hafta. Bu çocukları atölye tezgahlarında ölüme mahkum ediyor, sonra da o ölümlerde hiç payınız yokmuş gibi hayatınıza devam ediyorsunuz. Eğer eğitim adına çocuklarımız adına bir şey yapmak istiyorsanız; ÇEDES’in, MESEM’in iptali için çaba harcayın Kaymakam Bey, Müdüre Hanım.
Maarif Vakfı’na bir süredir düzenli paralar akıtılıyor. Bu yıl MEB’in bütçesinden 5.7 milyar TL aktarıldı. ‘Bütçede para yok, tasarruf yapıyoruz’ diyordunuz! Halkın vergilerini halka değil cemaatlere, sermayeye akıtıyorsunuz.
Evet, eğer eğitim adına çocuklarımızın üstün yararı adına bir şey yapmak istiyorsanız; yoksul, emekçi bir bölge olan ilçemizde çocuklar, okullara aç geliyor; evine aç dönüyor. Bir öğün ücretsiz yemek için çaba harcayın; çocuklarımızın temiz suya ulaşmasını sağlayın; ama sizlerin çocuklarımızın yararına olan şeyleri duymamakta ısrarcı olduğunuzu zaten biliyoruz.
ÇEDES’le, yeni müfredatla ve bu yaptığınız etkinliklerle neyi amaçladığınızı biliyoruz. Kendisi gibi düşünene ‘Adalet’, kendisi gibi yaşayana ‘Sevgi’, kendisi gibi davranana ‘Saygı’yı anlatıp, toplumu bölüp, kutuplaştırmak istiyorsunuz. Kendi deyiminizle kindar bir nesil yetiştirmek istiyorsunuz. İmamlar derse giriyor, çocuklar okuldan alınıp camilere taşınıyor. Çevre, denilince aklınıza mezar temizliği, cami avlusu süpürme geliyor; üstelik bunu öğrencilere yaptırıyorsunuz. Değer, denilince asla ‘Eşitlikten’ bahsetmiyor; çünkü kendi lüks ve şatafatlarınızı saklamak istiyorsunuz. Evrensel değerler yerine kanaat, şükür, iffet, mahremiyet, fıtrat gibi kendi değer yargılarınızı ‘Değer’ diye toplumun her kesimine dayatıyorsunuz.
Bizler, çocuklarımıza vadettiğiniz bu dünyayı ve geleceği, ÇEDES’inizi, Maarif Modelinizi reddediyoruz; ama siz de şunun farkında olun ki: Bu karanlığa çocuklarımızı teslim etmeyeceğiz.
Her okulda, her mahallede, her sokakta halk düşmanı Maarif modelinizle, ÇEDES’inizle, örümcekleşmiş rantçı zihniyetinizle mücadele etmeye devam edeceğiz.”
PİRHA- Alevi kurumlarının randevu talebi üzerine kurum başkanları, bugün Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin ile görüştü. PİRHA’ya açıklamalarda bulunan ABF Genel Başkanı Mustafa Aslan ” Milli Eğitim Bakanı’yla makamında görüştük. Alevi kurumların kuruluşundan bugüne kadar başta zorunlu din dersleri olmak üzere, çocuklarımızın eğitim alanında yaşadığı sıkıntıları, sorunları ve rahatsızlıklarımızı dile getirdik” dedi.
Alevi kurumlarının genel başkanları, bakanlıklardan randevu talebinde bulunmuştu. Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yapılan dönüş üzerine Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Genel Başkanı Mustafa Aslan, Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) Eşbaşkanı Nevin Kamil Ağaoğlu, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Başkanı Cuma Erçe, Alevi Kültür Derneği (AKD) Genel Başkanı Seher Şengünlü Yılmaz ve Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) Genel Başkanı Ercan Geçmez, Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin ile görüştü.
Görüşmenin ardından PİRHA‘ya konuşan ABF Genel Başkanı Mustafa Aslan görüşmenin detaylarını aktardı.
“BAKANA ALEVİ ÇOCUKLARIN YAŞADIĞI ZULMÜ ANLATTIK”
Mustafa Aslan, Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin ile görüşerek eğitim alanında yaşanan sorunları kendisine aktardıklarını söyledi.
Aslan, şu ifadeleri kullandı:
“Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF), Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK), Pir Sultan Abdal Kültür Deneği (PSAKD), Alevi Kültür Deneği (AKD) ve Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) olarak Milli Eğitim Bakanı’yla makamında görüştük. Alevi kurumların kuruluşundan bugüne kadar başta zorunlu din dersleri olmak üzere, çocuklarımızın eğitim alanında yaşadığı sıkıntıları, sorunları ve rahatsızlıklarımızı dile getirdik. Her zaman dile getirdiğimiz laik, bilimsel, demokratik eğitim vurgusunun ne anlama geldiğini, ne ifade ettiğini kendisine anlattık.
Adının seçmeli din dersi olmasına rağmen zorunlu din dersleri ile ilgili pratikteki uygulamaları anlattık. ÇEDES ve benzeri projeler ile Alevi çocuklarının yaşadığı zulmü anlattık. Bu projeleri kabul etmediğimizi, başta Alevi çocukları olmak üzere bu ülkedeki başka inançlardaki çocukların yaşadıkları sıkıntıları anlattık. Milli eğitiminin bir medrese eğitimine doğru gitmesinin tehlikelerini anlattık. 2024-2025 uygulamayı planladıkları yeni müfredat ile ilgili kaygılarımızı, itirazlarımızı dile getirdik. Ve bu müfredatı asla kabul etmeyeceğimizi bununla ilgili bütün demokratik haklarımızı kullanacağımızı, geçmişte olduğu gibi mücadelemize devam edeceğimizi ilettik sayın bakana. Aslında 20 dakikalık planlanan görüşme 1 saat sürdü. Uzun bir görüşmeydi.
“SORUN İKTİDAR PARTİSİNİN GENEL ANLAYIŞI”
Sayın bakan kendisini anlattı bize, kendisi ile ilgili kamuoyunda çıkan ifadelerin gerçek olmadığını aktardı ve kendi hayatıyla ilgili örnekler verdi. Burada sorun aslında iktidar partisinin genel anlayışı, iktidar partisinin zihnindeki sıkıntılar ile karşı karşıyayız. Kimin koltuğa oturduğundan çok o koltuğu kontrol eden zihniyet önemli. O zihniyetin Türkiye’yi laik eğitimden, bilimsel eğitimden, demokratik eğitimden ne kadar uzaklaştırdığının göstergesi. Biz itirazlarımızı söyledik kendisi de dinledi, uzunca notlar aldı. Takipçisi olacağız.
Dün KESK’i ziyaret ettik daha önce de Eğitim Sen’i ziyaret etmiştik. Tüm eğitim sendikalarıyla birlikte laik ve seküler yaşamdan yana olan tüm kesimler ile bu süreçte yapılması gereken bütün demokratik hakları kullanma konusunda kararlılığımız devam edecek.”
PİRHA – MEB, eğitimde din olgusunun arttırılması konusunda yeni bir karara imza attı. Ensar Vakfı aracılığı ile okullarda yarışma düzenleme kararı alan MEB, detayları ilgili birimlerle paylaştı. Eğitim Sen ise itirazını dile getirerek, “MEB’in görevi dini dernek ve vakıfların okullardaki faaliyetlerini organize etmek değil, eğitimin yapısal sorunlarına kalıcı çözümler üretmektir” dedi.
Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim Sen), Millî Eğitim Bakanlığı’nın (MEB) dini dernek ve vakıflarla yapmış olduğu protokollere bir kez daha dikkat çekti. Okulların dini etkinlik ve faaliyetlerin mekanları haline getirildiğini belirten Eğitim Sen, konuyla ilgili yazılı açıklama yaptı.
DİNCİ ÖRGÜTLERDEN YENİ PROJE!
Eğitim Sen, Diyanet İşleri Başkanlığı başta olmak üzere, dini vakıf ve cemaatler eliyle okullarda yürütülen ÇEDES ve benzeri uygulamalara son verilmesi gerektiğini vurguladı. Dinci grupların önceki yıllardaki faaliyetlerini hatırlatan Eğitim Sen, şu açıklamayı paylaştı:
“MEB, 7 yıl önce Karaman’da 9-10 yaşında 45 çocuğun cinsel istismara uğradığı skandala adı karışan ve sanıkların 508 yıl hapis cezasına çarptırıldığı Ensar Vakfı’na ülke genelinde tüm ortaokul ve lise öğrencilerine yönelik olarak “Sana Emanet” başlıklı bir bilgi yarışması düzenleme izni vermiştir.
Ensar Vakfı’nın “Sana Emanet” adlı yarışmasına katılacak olan öğrenci ve öğretmenlere öncelikle vakfa ait Ensar Yayınevi’nce bastırılan, “40 Derste Hadis” ve “40 Derste Kuran-ı Kerim” kitapları okutulması amaçlanmaktadır. Ensar Vakfı, ortaokul ve liselerin katılacağı “Sana Emanet” yarışmasının amacıyla ilgili olarak; “Ortaokulda seçmeli, ‘Peygamberimizin Hayatı’ dersini daha etkili hale getirmek. Siyer dersine ilgiyi artırmak. Hz. Peygamber’in güzel ahlakının tanınmasını sağlamak. Peygamberin güzel ahlakının öğrencilerde erdemli davranışlara dönüşmesini sağlamak. Öğrencilerde kitap okuma alışkanlığını arttırmak. Kuran-ı Kerim derslerini etkili bir şekilde öğretmek” olarak ifade etmiştir.
Yarışmaya Türkiye’deki tüm resmi ve özel ortaokulların 6. ve 7. sınıf öğrencileri ile lise 9. ve 10. sınıf öğrencileri ile imam hatip liseleri hazırlık sınıfları katılacaktır. Dereceye girecek 608 öğrenciye 681 bin TL, 36 öğretmen ve müdüre 114 bin TL olmak üzere toplamda 795 bin TL para ödülü dağıtılacağı açıklanmıştır.
Millî Eğitim Bakanlığı’nın (MEB) çeşitli dini vakıf ve derneklerle “iş birliği” protokolleri yapılmakta, okullarda MEB onaylı yarışmalar düzenlenmektedir. Bunun son örneği Ensar Vakfı’nın “Sana Emanet” adılı yarışmasıdır ve söz konusu yarışma için bütün ortaokul ve liselere yazı gönderilmiştir. Yarışmanın toplam ödül değeri 795 bin olarak duyurulurken, okunacak kitaplar Ensar Vakfı’nca basılmıştır.”
“DİNİ PROPAGANDA ANLAMINI TAŞIMAKTADIR”
Ensar Vakfı tarafından mayıs ayında yapılacağı belirtilen “Sana Emanet” adlı yarışmaya dair MEB tarafından da ilgili açıklamaları paylaşıldı. MEB’in yaptığı duyuruda, öğrenci ve öğretmenlerin yarışmaya katılması ve sonrasında etkinlik raporu oluşturularak MEB Ortaöğretim Genel Müdürlüğü’ne gönderilmesi talimatı verildi.
Eğitim Sen’in ilgili açıklamasının devamında şu ifadelere yer verildi:
“Yıllardır okullarda Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in ifadesiyle “sivil toplum kuruluşu” adı altında faaliyet yürüten dini dernek ve vakıflar okullarda dini içerikli yarışmalar yapmakta, vakıf görevlileri “dini değerler eğitimi” dersleri vermektedir. Türkiye’de uzun yıllardır eğitimin dinselleştirilmesi, okullar ve öğrencilere yönelik çeşitli dini faaliyetlerin artmasını beraberinde getirmiştir. Okullarda, öğretme-öğrenme sürecinde kullanılan yöntemler, söylemler ve materyallerin büyük ölçüde dini kural ve referanslara göre düzenlenmesi, okulları eğitim kurumu olma niteliğini olumsuz etkileyen ciddi sonuçlar ortaya çıkarmaktadır.
MEB il ve ilçe milli eğitim müdürlüklerinin Ensar Vakfı gibi dini vakıfların etkinliklerini yaygınlaştırmak için yıllardır ne kadar yoğun çaba gösterdikleri bilinmektedir. Dini vakıf ve cemaatlerin okulları temel etkinlik alanları olarak belirlemiş olmaları, yıllar içinde hızla dinselleştirilmiş olan eğitim sistemi içinde ayrı bir dinsel eğitim sisteminin inşa edilmesinin önünü açmaktadır. Türkiye’nin pek çok ilinde çocukların bilişsel ve duygusal gelişim düzeyleri göz ardı edilerek düzenlenen bu tür etkinliklerin asıl amacı, çeşitli eğitim kademelerindeki öğrencilere yönelik dini propaganda anlamını taşımaktadır.
Toplumda ve okullarda bütün din ve inançtan insanlar, eşit koşullarda yaşamak ve aynı kurallara uymak durumundadır. Laiklik, herhangi bir gruba ya da mezhebe dinsel ayrıcalık ve üstünlük tanınmamasının, farklı inanç ve dinlerdeki insanlar arasında eşitliğin sağlanmasının temel koşuludur. Bunun gerçekleşmesi için devletin ve devlet kurumlarının tüm din, mezhep ve inançlara aynı mesafede durması, eğitim ve dini içerikli faaliyetleri asla birbirine karıştırılmaması gerekmektedir.
“DERHAL SON VERİLMELİ”
MEB’in görevi çocukları ve gençleri insanlığın ortak evrensel değerleri doğrultusunda yetiştirmek, temel insan hakları ve çocukların yararını gözetecek, çocukların ve gençlerin kendilerini gerçekleştirebilmesi için mevcut bilgi birikimine ulaşmasına ve eleştirel düşünce becerisi kazanabilmesine olanak sağlayacak somut adımlar atmak için çalışmaktır.
Devlet, eğitimi ve toplumsal yaşamı örgütlerken bunu dini kurumlara, dini kurallara, söylemlere ya da referanslara göre yapmamalıdır. Özellikle eğitim sistemi ve okullar, dini kurallar ya da faaliyetlerle değil, evrensel ve bilimsel gerçeklere, toplumsal ihtiyaçlara göre düzenlenmesi gereken kurumlardır.
MEB’in görevi dini dernek ve vakıfların okullardaki faaliyetlerini organize etmek değil, eğitimin yapısal sorunlarına kalıcı çözümler üretmektir. Okullarda hangi ad altında olursa olsun, dini içerikli tüm etkinlik ve faaliyetlere derhal son verilmeli, eğitim öğretim süreci eğitim biliminin temel ilkeleri ve çocukların üstün yararı gözetilerek yürütülmelidir.”
PİRHA- 8 Mart dolayısıyla birçok kentte alanlara çıkan Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) İzmir Kadın Meclisi’nden kadınlar etkinliklere katılım çağrısı yaparken, mücadeleyi her yerde büyütme mesajı verdi.
Kadın düşmanı politikalar karşısında eşitsiz, güvencesiz, uzun mesai ve ağır iş yükü altında çalışan kadınlar bir 8 Mart’ı daha mücadeleyle karşılıyor. Sesini susturmaya, mücadelesini durdurmaya çalışanlara karşı bulunduğu her yeri sloganlarıyla dolduran kadınlar, aynı amaçla 8 Mart Dünya Kadınlar Günü için de alanlarda olacak.
Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) İzmir Kadın Meclisi, 8 Mart dolayısıyla alanlarda mücadelelerini büyüteceklerini söyledi. Kadınlar ayrıca ÇEDES, zorunlu din dersleri, eşit yurttaşlık mücadelesini de alanlara taşıyacaklarını kaydederek, Alevi kadınların bir araya gelmeyi başararak mücadele hattı oluşturmasının hayati olduğuna işaret ettiler.
“TALEPLERİMİZİ ALANA TAŞIMAMIZ LAZIM”
Nebat Çelik Alevi kadınların kendi talepleri ile alanda olmasına değinerek, “Demokratik Alevi Dernekleri Kadın Meclisi olarak bizlerde alanlarda olacağız. Eşit yaşam ve eşit haklar, kimliğimiz, zorunlu din dersine ve ÇEDES projesine karşı alanlarda olmamız lazım. ÇEDES projesi Alevi kadınları da çokça ilgilendiriyor. Alevi kadınların genel taleplerinin yanında kendi taleplerini de alana taşıması gerekiyor. Birlik olur, bu mücadeleyi kız kardeş duygusuyla alanlara taşır isek başarabiliriz. Alevi kadınlar hem kendi içerisinde hem de diğer kadınlarla bir araya gelebilmeyi başarabilmeli. ÇEDES projesi düşündüğümüz gibi değil, çok tehlikeli bir yerde duruyor. Çocuklarımızı bu bilinçli politikalara teslim etmememiz lazım” dedi.
“‘ÖTEKİ’ KİMLİĞİNİ ASLA KABUL ETMİYORUZ”
Kesintili eğitim sistemi ve yönetmeliklerde yapılan değişikliklerin özellikle kız çocuklarını evlilik adı altında eğitimden kopardığını ifade eden Fadime Dapaklı, “Sesimizi daha güçlü çıkarmak ve taleplerimizi daha görünür kılmak için alanlarda olacağız. Bizlere dayatılan ‘öteki’ kimliğini asla kabul etmiyoruz, eşit haklarımızı istiyoruz. Kadına yönelik şiddete, istismara, hak gaspına karşı güçlü bir ses olmak istiyoruz. Güneş bizimle doğacak. Biz kadınlar üreteniz, eğitici öğreticiyiz. Tüm kadınları alanlara bekliyoruz” diye konuştu.
“BİRLİK OLALIM”
Elif Hurustan ise inanç ve etnik kimliklere karşı yürütülen cinsiyetçi, dinci ve milliyetçiliğe karşı yürütülen kadın mücadelesinin önemli bir yerde durduğunu söyleyerek, “Tekstilde, evlerinde, işlerinde çalışan biz tüm Alevi kadınların alanda olması gerekiyor. Birbirimize sırt vermemiz azım. Umutsuzluğa, karamsarlığa, tereddüde yer vermeksizin doldurduğumuz meydanlardan yaratacağımız özgür günlere coşku ile akıyoruz. Artık kadınlar katledilmesin, canlarımız yok olmasın. Yeterince yandık, yakıldık. Birlik olalım, diri, olalım ve birbirimize sahip çıkalım” şeklinde konuştu.
“YAŞAM ALANLARIMIZ DARALIYOR”
Kadınların özgür, eşit, adil bir yaşamı sağlayıncaya kadar mücadeleden vazgeçmeyeceğini belirten Güler Karagöz İpin de şunları kaydetti:
“Birlik ve beraberliğin kadın yaşamındaki önemine değinerek, “Tüm kadınların olduğu gibi biz Alevi kadınların da yaşadığı alanlar daralıyor. Katillerin, yobazların olduğu yerlerde bizlere yaşam hakkı tanınmıyor. Bu ülkede bir günde 8 kadın katledildi. Alevi kadınların 8 Mart’ta alanlara sahip çıkmasını bekliyorum.”
PİRHA- Alevi toplumunun zorunlu din derslerine karşı verdiği mücadele, geçen yıllarda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ve Anayasa Mahkemesi tarafından verilen kararla olumlu sonuçlandı ancak AKP hükümeti tarafından uygulanmıyor. Birleşmiş Milletlerin “Din ve İnanç ekseninde Nefret Söylemi ile mücadele” konulu çağrısına başvuran ADO, laik bir eğitim programının daha da dinselleştiğini, din derslerinin mahkeme kararlarına rağmen devam ettiğini vurgulayarak, AİHM ve Anayasa Mahkemesi’nin kararlarını hatırlattı. BM İnsan Hakları Konseyi’nin ilgili toplantısı 26 Şubat’ta başlayacak.
Alevilerin okullarda zorunlu din dersi uygulamasına karşı mücadelesi hala sürüyor. Din dersleri, 12 Eylül 1980 askeri faşist darbesinin ardından 1982 yılında kabul edilen anayasa ile zorunlu hale geldi.
Alevi aileler, zorunlu din dersinde Sünni İslamın öğretildiği gerekçesiyle çocuklarının bu dersten muaf olması için hukuksal mücadele başlattı.
Hasan Zengin adlı Alevi yurttaş, 2004 yılında kızı Eylem Zengin’in zorunlu din dersinden muaf tutulması için ilk davayı açtı.
Türkiye’de iç hukuk yollarının tükenmesi üzerine Zengin ailesi davayı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) taşıdı.
AKP, AİHM VE ANAYASA MAHKEMESİNİN KARARLARINI HALA TANIMADI
AİHM 2007’de verdiği kararda, “Din dersinin nesnel, çoğulcu ve eleştirel olmadığını, farklı dinler ya da inanışlara ilişkin yeterli bilgi içermediğini ve bu nedenle zorunlu tutulamayacağı”nı ifade etti.
2005 yılında ise bu kez Cem Vakfı, 1905 kişi adına idare mahkemesine zorunlu din derslerinin kaldırılması talebiyle Ankara 10. İdare Mahkemesi’nde dava açtı. Ancak mahkeme talebi reddetti. Cem Vakfı ise davayı 2010 yılında AİHM’ye taşındı. AİHM, 2014 yılında davayı sonuçlandırdı ve Türkiye’yi haksız buldu. Mahkeme, din dersinin zorunlu tutulamayacağına hükmetti.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bu kararına rağmen AKP hükümeti, zorunlu din dersini devam ettirdi, Alevi çocuklar bu derse girmek zorunda kaldı.
Öte yandan Anayasa Mahkemesi de 8 Nisan 2022’de bir ilke imza attı. Alevi yurttaş Hasan El, 2009’da çocuğunun zorunlu din dersinden muaf tutulması amacıyla Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. AYM verdiği kararda, “Anayasanın 24’üncü maddesinin 4’üncü fıkrasında güvence altına alınan ebeveynlerin eğitim ve öğretimin kendi dini ve felsefi inançlarına göre yapılmasını sağlama hakkının ihlal edildiği”ni kaydetti.
EĞİTİM SİSTEMİ DAHA DA DİNSELLEŞTİ
Aleviler zorunlu din dersine mücadele ederken, AKP hükümeti eğitim sistemini daha da dinselleştirdi. Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum Projesi(ÇEDES) kapsamında okullara din görevlilerini atadı. Okullarda mescit açmaya, çocukları camilere götürmeye başladı, müfredatı tamamen dinselleştirdi. Tüm bunları Diyanet ve tarikatlar ve çeşitli dinci vakıflarla işbirliği yaparak hayata geçiriyor.
BİRLEŞMİŞ MİLLETLER’İN ÇAĞRISINA ADO’DAN BAŞVURU
Durum böyleyken Eylül 2023’te Birleşmiş Milletlerin “Din ve İnanç ekseninde Nefret Söylemi ile mücadele” konulu çağrısı oldu. Bu çağrıya bir bildirim de Alevi Düşünce Ocağı Derneği (ADO) verdi. Bu bildirimde eğitim sorunlarında nefret söylemine değiniliyor. Bu konu BM İnsan Hakları Konseyi’nin 26 Şubatta başlayacak 55. toplantısında gündemin 3. maddesi.
Birleşmiş Milletler “Din ve İnanç Özgürlüklerinde hoşgörüsüzlükle Mücadele” çağrısına Doğan Bermek imzasıyla Alevi Düşünce Ocağı Derneği tarafından sunulan yanıtta, ilk ve orta dereceli okullarda “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi adı altında verilen din dersine dikkat çekildi. Yanıtta ayrıca Türkiye’de yaşayanların yaklaşık yüzde 70’nin Sünni Müslüman, yaklaşık yüzde 10-20’sinin Alevi, geri kalanının ise Hristiyan, Yahudi, Ezidi ve diğer azınlıklardan oluştuğu vurgulandı.
Birleşmiş Milletler’in “Din ve İnanç Özgürlüklerinde hoşgörüsüzlükle Mücadele” çağrısına ADO tarafından verilen yanıtta şu ifadeler yer aldı:
“Bu ders (zorunlu din dersi) Türkiye’de Cumhuriyet döneminin neredeyse tamamında seçmeli olarak okutulmuş, ancak 1980 askeri darbesinden sonra oluşturulan 1982 Anayasası’na eklenen bir madde ile Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi zorunlu hale getirilmiştir. Sünni Müslüman inanç sistemine dayalı bu zorunlu din dersine Alevi toplumu olarak başından beri itiraz ettik ancak hükümetler zorunlu statünün devamında ısrarcı oldular. 1990 yılına kadar Hıristiyan ve Musevi vatandaşların çocukları bile zorunlu derslere katılmak zorunda bırakıldı. Daha sonra sadece Hıristiyan ve Musevi çocuklar, yerel Patrikhane veya Musevi Hahambaşılığı tarafından onaylanmış bir belge ibraz ettikleri için muaf tutuldular; diğer inançlar ve inançsızlar zorunlu derslere katılmak zorunda bırakıldılar. Alevi toplumu olarak yerel mahkemelere başvurduk ancak olumlu bir sonuç alamadık.
Türkiye’nin 1989 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ni (AİHM) ülke olarak bir üst mahkeme olarak kabul etmesinin ardından bazı Alevi ailelerin davaları AİHM ‘ne taşındı. Mahkeme 2007 yılından itibaren başvuranlar lehine çeşitli kararlar almış, ancak Türkiye derslerin seçmeli statüye dönüştürülmesi için gerekli yasal prosedürleri uygulamamış ve bu davaların bireysel davalar olduğunu iddia ederek Ateist, deist, laik ve milyonlarca Alevi çocuğu asimilasyon kurslarına katılmaya zorlamaya devam etmiştir. 2014 yılında AİHM’de toplu bir dava sonuçlanmış ve Türkiye’nin 1 No’lu Protokol’ün 2. Maddesini ihlal ettiğine karar verilmiştir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 1 No.lu Protokolün 2. Maddesi’ni ihlal ettiğine karar verilmiştir.
77. Sonuç olarak, 2011/12’de din kültürü ve ahlak bilgisi müfredatında ve ilgili ders kitaplarında yapılan önemli değişikliklere rağmen, davalı Devletin eğitim sisteminin ebeveynlerin inançlarına saygı gösterilmesini sağlamak için hala uygun araçlar sağlamadığı görülmektedir. Mahkeme, özellikle, Türk eğitim sisteminin Sünni İslam dışında bir dini veya felsefi inanca sahip ebeveynlerin çocukları için uygun seçenekler sunmadığını ve muafiyet için çok sınırlı olan prosedürün, öğrencilerin ebeveynlerini ağır bir yüke ve çocuklarının din derslerinden muaf tutulması için dini veya felsefi inançlarını açıklama zorunluluğuna maruz bırakacağını belirtmektedir. Dolayısıyla, mevcut davada 1 No’lu Protokol’ün 2. maddesi ihlal edilmiştir.
AİHM kararına göre, Türkiye zorunlu statüyü değiştirmek zorundaydı, ancak Türk makamları ders müfredatında kademeli değişiklikler yaparak zorunlu statüyü uygulamaya devam etmekte ısrar etmiştir. AİHM kararlarının uygulanması Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi EC-CM tarafından izlenmiştir. Çeşitli toplantılarda Türkiye, müfredatta ve ders kitaplarında tatmin edici değişiklikler yapıldığını iddia etmiş, ancak EC-CM, Türkiye’nin defalarca savunduğu değişiklikleri kabul etmemiştir. Son olarak, 5-7 Haziran 2023 tarihlerinde gerçekleştirilen 1468. 2023 Türkiye’den, devletin çeşitli inançlara karşı tarafsızlık ve yansızlık görevini yerine getirmesi için bu durumu düzeltmesi istenmiştir. AK-MK, aksi takdirde dava dosyasının Komite tarafından oluşturulacak bir kararla mahkemeye geri gönderilmesine karar verdi.
1468 sayılı kararın 6. ve 7. maddeleri şu şekildedir:
“6. zorunlu din kültürü ve ahlak bilgisi derslerine ilişkin olarak Mahkeme tarafından tespit edilen eksikliklerin giderilmesi için yetkililerin herhangi bir tedbir almamış olmasını derin bir üzüntüyle kaydetmiştir; Bu nedenle yetkilileri, Türk eğitim sisteminin, çoğulculuk ve tarafsızlık ilkelerine saygı göstererek, Devletin çeşitli dinler, mezhepler ve inançlar karşısındaki tarafsızlık ve yansızlık görevini yerine getirmesini sağlamak için gerekli tedbirleri almaya ve Sünni İslam dışında bir dini veya felsefi inanca sahip ebeveynlerin çocuklarına, öğrencilerin ebeveynleri dini veya felsefi inançlarını açıklamak zorunda kalmadan, zorunlu din eğitiminden vazgeçmeleri için uygun seçenekler sunmaya kuvvetle çağırmıştır; 7. Bu davaları en geç Haziran 2024’teki DH toplantısında yeniden ele almaya karar vermiş ve bu konudaki ilk kararın 2008’de kesinleşmesinden bu yana zorunlu din kültürü ve ahlak bilgisi dersleri konusunda herhangi bir ilerleme kaydedilmediğini göz önünde bulundurarak, genel tedbirlere ilişkin somut ilerleme belirtilerinin olmaması halinde, Sekretarya’ ya Komite’nin bu grupla ilgili bir sonraki incelemesinde değerlendirilmek üzere bir ara karar taslağı hazırlaması talimatını vermiştir.”
“AİHM VE ANAYASA MAHKEMESİ’NİN KARARLARINA RAĞMEN BİE ADIM ATILMADI”
Türk makamlarının AİHM kararını uygulamamasına ek olarak, 2022 yılında Türkiye’deki en yüksek yargı organı olan Anayasa Mahkemesi, ilgili bir davada zorunlu din derslerinin Türk Anayasası’nın yanı sıra Türk Medeni Kanunu’nu da ihlal ettiğine karar vermiştir Bu iki yüksek karara rağmen, şu ana kadar Türkiye’de herhangi bir adım atılmamıştır.
Ayrıca, Millî Eğitim Bakanlığı ve Diyanet İşleri Başkanlığı arasında Ağustos 2023’te aşağıdaki hususları amaçlayan bir protokol imzalanmıştır:
a) Müfredata Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi’nin (DKAB) yanı sıra yeni dini seçmeli derslerin eklenmesi;
b) DKAB ders saatlerinin haftada 2 saatten 4 saate çıkarılması;
c) Öğrencilerle birlikte kulüp faaliyetlerini başlatmak ve yönetmek ve Ruhani Danışman olarak hareket etmek üzere
laik okullara din adamlarının atanması; ve
d) Kadın öğretmenlerin okullarda standart bir önlük giymeye zorlanması.
Bu son girişimler, yetkililerimizin eğitim sistemimizi laik bir eğitim programından Sünni-İslami bir programa dönüştürme
niyetinde olduklarını açıkça göstermektedir.
Bu yeni Protokole aileler tarafından büyük tepki gösterilmiş ve 16 Eylül 2023 tarihinde Protokolün uygulanmaya
başlanmasının planlandığı İzmir’de büyük bir toplantı düzenlenmiştir.
Çok sayıda Türk vatandaşı, hükümetin bu Sünni Müslüman köktenci yaklaşımına karşı çıkmakta ve Türk hükümetinin bu
tür asimilasyoncu ve ayrımcı tutumuna direnmeye çalışmaktadır.
Ülkenin demokratikleşmesini hedefliyoruz, yukarıda özetlenen durumda Türkiye’nin İHK ‘nin 52/38 sayılı kararının 7 (b),
(8) ve (h) maddeleriyle derin bir çatışma içinde olduğuna ve 8. maddenin tüm Devletlere yaptığı (a), (b) ve (d) çağrılarına
olumlu yanıt vermeyi reddettiğine inanıyoruz.
Bu katkı ile sağlanan bilgiler kamuya açıktır ve uygun şekilde kullanılabilir.
BM yetkililerinin ve ilgili komisyonların Türkiye’deki gelişmeleri yakından takip etmelerini ve yetkilileri BM politikaları ve
hedefleriyle uyumlu adımlar atmaları konusunda uyarmak için gerekli tedbirleri almalarını bekliyoruz.
Gerekli görülmesi halinde bu konularda daha fazla belge ve bilgi sağlamaya hazırız.”
PİRHA- Eğitim-Sen,MEB’in bütün öğretmenlerin katılımını zorunlu tuttuğu din dersi eğitimindeki ısrarına tepki göstererek, “Bugün seminer üzerinden başlatılan böyle bir dayatma, önümüzdeki süreçte müfredat değişiklikleri olarak önümüze çıkacaktır. Bu dayatmayı kabul etmiyoruz” dedi.
Milli Eğitim Bakanlığı’nın (MEB) 13-17 Kasım tarihleri arasındaki ara tatilde öğretmenlerin eğitim seminerlerine din eğitimi dersini eklemesi ve bunu zorunlu tutması büyük tepkilere neden oldu.
Yüz yüze yapılması planlanan eğitim seminerleri, gelen tepkiler üzerine çevrimiçi olarak değiştirildi. MEB’in, seminer ders videolarının bileştirilmesi ve tamamına katılım olmaması halinde mesleki çalışma yapılmamış sayılacağına ilişkin bir yazı yayınladı.
ZORUNLU DİN DERSİNİ SESSİZE ALMA PROTESTOSU
Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim-Sen) yaptığı yazılı açıklamada bu tutumun antidemokratik olduğunu belirterek, tüm eğitimcileri bu dayatmaya karşı tavır almaya çağırdı.
Yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi:
“Bugüne kadar başka hiçbir branş için böyle bir eğitim planlanmayıp, din eğitiminin ilk ve orta tüm kademe tüm öğretmenlerine seminer dersi olarak verilmesinin fiili bir dayatma olduğu açıktır. Bu nedenle sendikamız önceden ilan edilen seminer takvimine göre, bu derse katılmama kararı almıştır. Ancak MEB, söz konusu dersi bütün öğretmenlere dayatma ısrarını sürdürmekte, seminer ders videolarının bileştirilmesi ve tamamına katılım olmaması halinde mesleki çalışma yapılmamış sayılacağına ilişkin bir yazı yayınlamıştır.
MEB’in söz konusu dayatmacı tutumunda ısrarcı olması, antidemokratik bir tutumdur ve bu tutum kabul edilemez. Eğitim- Sen olarak üyelerimiz başta olmak üzere, seminere katılacak bütün eğitim emekçilerini bu dayatmacı tutum karşısında tavır almaya ve seminer videosunda ilgili bölümü sessize alarak izlemeye davet ediyoruz. Bugün seminer üzerinden başlatılan böyle bir dayatmanın, önümüzdeki süreçte gündeme gelecek olan müfredat değişiklikleri ile daha da yaygınlaştırılması tehlikesine karşı, bütün eğitim ve bilim emekçilerini, laik eğitim anlayışına yönelik her türlü dayatmaya karşı birlikte tutum almaya ve ortak hareket etmeye davet ediyoruz”