PİRHA- Alevi köylerine ilişkin asimilasyon politikalarının devam ettiğine dikkat çeken PSAKD Antalya Şube Sekreteri Atakan Eren,” Bu köylerle ilgili örgütlerimizin elinde ne bir rapor ne bir belge ne de bu işle uğraşan bir komisyon var” diyerek tepki gösterdi.
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Antalya Şube Sekreteri Atakan Eren Alevilere yönelik asimilasyon politikalarını PİRHA’ya değerlendirdi.
Milli Eğitim Bakanlığı’nın yayınladığı Ramazan genelgesi ile ilgili eğitim örgütlerinin sendikalar ve derneklerin gerekli tepkileri gösterdiklerini belirten Eren, “Tabii ki bunun çok önceki bir süreci var. Türkiye’de zorlu din dersinin başlamasıyla beraber zaten laikliğe ve bilimsel eğitime en büyük darbe vuruldu” dedi.
Dönem dönem zorunlu din derslerine karşı gerekli mücadelelerin verildiğini belirten Eren, “Türkiye’de zorunlu din dersine karşı dilekçeler konusunda Türkiye’deki Alevi federasyonuna bağlı olan ya da bağımsız olan örgütlerin sadece yöneticilerini hesaplasak binlerce insan etmesine rağmen, dava açanlar açısından bakıldığında maalesef Türkiye’de biz bu davaya sahip çıkamadık” dedi.
Zorunlu din derslerine karşı açılan davaların sadece belirli insanların başvurusuyla yürütülmeye çalışıldığını belirten Eren, “Onun dışında çok fazla bir dava açılmadı. Dava açılıp kazanılan davalarımız olmasına rağmen var olanı da savunamadık. AİHM ve Türkiye’de kazandığımız davalar vardı. Aynı şekilde Antalya’da kazandığımız bir dava vardı ama bu sınırlı sayıda insanla yürütülebildi” diye belirtti.
Son Ramazan genelgesinin yayınlanmasının dinin kurumsallaştığının işareti olduğunu ifade etti.
“ALEVİ ÖRGÜTLERİ BELLİ ALANLARA SIKIŞMIŞ DURUMDA”
Alevi hareketine yönelik eleştiriler de sunan Eren, “Maalesef örgütlerimiz belli alanlara sıkışmış durumdalar. Bugün Türkiye’de hangi ocaklar var, hangi köyler Alevi, kaç tane Alevi köyü var. Alevi köylerinin sorunları nedir? Ne tür sıkıntılar yaşıyor? Alevi örgütleri maalesef bu sorular hakkında bilgi sahibi değiller” dedi.
Alevi köylerine ilişkin asimilasyon politikalarının devam ettiğine dikkat çeken Eren,” Bu köylerle ilgili örgütlerimizin elinde ne bir rapor var ne bir belge ne de bu işle uğraşan bir komisyonu var” diyerek tepki gösterdi.
Alevi kurumlarının Anadolu’da ve Anadolu dışındaki dergâhları ve ocakları bir bir gezmesi gerektiğini vurgulayan Eren, “Bu insanların dertlerini dinlemesi gerekiyor. Sorun sadece asimilasyon da değil. Bu insanların çok başka sorunları da var. Bugün Alevi köylerinin yol sorunu var, elektrik sorunu var, eğitim sorunu var, sağlık sorunu var” diye belirtti.
“ALEVİ KURUMLARININ İÇ ÇATIŞMALARDAN ÇIKMASI GEREKİYOR”
“Alevi kurumlarının iç çekişmelerden, iç çatışmalardan, iç politikanın yoğun gündeminden bir an önce sıyrılıp kendi gündemlerine dönmesi gerekir” diyen Eren, “Politikadan uzak kalalım demiyoruz. Politikadan uzak kalma şansımız yok zaten. Ama örgütlerimizin bir an önce hızlı bir şekilde toparlanması, bu işe adapte olması gerekiyor. Bunlar yapılmadığında Alevi hareketi ve Alevi toplumunu sorunlarının daha da çoğalacağını, bundan kaynaklı asimilasyonun da çok fazla hızlanacağını düşünüyoruz” ifadelerini kullandı.
PİRHA- Alevi kurumlarının iktidar karşısında doğru politika üretemediğini belirten Axuçan Ocağı Yol Yürütücüsü Ercan Kazım Özer, “Koltuk kapma yerine Alevi sorunları üzerinden dert edinmiş olunsaydı bugün Alevilerin böyle bir sorunu olmayacaktı” dedi.
Alevi kurumlarının zorunlu din dersleri ÇEDES projesi ve Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın asimilsyon çalışmalarına dönük yürüttüğü faliyetlerle ilgili Axuçan Ocağı Yol Yürütücüsü Ercan Kazım Özer, PİRHA’ya açıklamalarda bulundu.
“ALEVİ KURUMLARI DOĞRU POLİTİKA ÜRETEMİYORLAR”
Alevilerin iktidar karşısında doğru politika üretemediğini belirten Özer, “Politika üretmediğiniz, politikada söz sahibi olmadığınızda karşı taraf mutlaka bir şey üretecek. Çünkü kendi yaşamı doğrultusunda bu ülkeyi nasıl yönetmek istiyorsa onun koşullarını ve şartlarını da yerine getirecektir. Sadece slogan atmak bugüne kadar Alevilerin sorunlarına çözüm, dertlerine merhem olmadı. Bu merhemi sürebilmenin yöntemlerini doğru uygulamak gerekiyor” dedi.
“ALEVİ KURUMLARI SİYASAL İKTİDAR KARŞISINDA ÖRGÜTLÜ BİR GÜÇ OLAMADI”
Alevi kurumlarının öncelikle kendilerini sorgulaması gerektiğini ifade eden Özer, “Demek ki bir yerlerde bir şeyleri yanlış yaptık ki bu birlik artık karşıya yansımıyor. Örneğin ÇEDES’e karşı İzmir’de yaptığımız mitingde sorun sadece Alevilerin problemi değildi. Bu problem eğitimci canlarımızın sosyal demokrat canlarımızın, Hristiyanların, Yahudilerin, Ermenilerin sorunu değil miydi? Onların çocukları bu okullarda okumuyor mu? Peki bu insanlar nerede? Bu insanların hiçbirinin sesi yok” diye belirtti.
“ALEVİ KURUMLARI TEMEL TALEPLERİNDEN UZAKLAŞTILAR”
Alevi örgütlerinin gelinen noktada temel taleplerinden uzaklaştığını belirten Özer, “Onun için sadece meclis üyeliği belediye başkan adaylığı, milletvekilliğinde bir koltuk kapma yerine Alevi sorunları üzerinden dert edinmiş olunsaydı bugün Alevilerin böyle bir sorunu olmayacaktı” şeklinde ifade etti.
“CEMEVLERİNE YASAL STATÜNÜN İBADETHANE BOYUTUNA İNDİRGENMESİ DOĞRU DEĞİL”
Cemevlerinin yasal statü talebinin ibadethane boyutuna indirgenmesinin sorgulanması gerektiğini dile getiren Özer, “Cemevlerine yasal statü talebi başka bir şey, ibadethane talebi başka bir şeydir. Çünkü ibadethanenin toplumsal bir yaptırım karşılığı yoktur. Alevilik böyle bir inanç değildir. Alevilik yaşarken yaptığın her şeyi ibadet sayan bir inançtır. Bunu cemevinin içerisine hapsedip orayı da bir ibadethane statüsüne indirgemek Aleviliğe yapılacak en büyük yanlışlıktır. Bu anlamda doğru talepler, doğru istemlerle hareket etmek gerekir” diye konuştu.
Gelinen noktada cemevlerinin büyük bir çoğunluğunun vasıfsız hale getirildiği iddiasında bulunan Özer, “İnsanlar sadece cenaze kaldırmaya, bir yemek varsa gidip orada yemeğini verip çıkıp evine gidilen yerler haline dönüştü” dedi.
“CEMEVLERİ AMACINDAN UZAKLAŞTI”
Cemevlerinin bu amaçla kurulmadığını belirten Dede Ercan Kazım Özer konuşmasının devamında şunları belirtti:
“Buralar Alevilerin yasal, anayasal ve siyasal haklarını alabilmeleri için kurulan sivil toplum örgütleriydi. Bu haklardan vazgeçtik. Şimdi bütün bürokrasiyi cemevlerinde karşılayıp, ağırlayıp uğurladığımız ama Alevi hakları ile ilgili tek kelam bir şey söylemediğimiz ve bir çalışma yapmadığımız koca koca devasa yapılara dönüştü. Şimdi buradan bir toplumsal muhalefet nasıl yaratabilirsiniz? Onun için hançeri doğru yere vurmak lazım ki kangren etmeyelim.”
PİRHA- Eğitimin demokratik, laik bilimsel kamusal ve ana dilinde olması gerektiğini vurgulayan Eğitim -Sen Antalya Şube Başkanı Kadir Öztürk, “Tek din tek mezhep üzerinden ırkçı ve gerici bir eğitim politikası yürütüldüğünü “ belirtti.
Eğitim -Sen Antalya Şube Başkanı Kadir Öztürk, Eğitim alanında yaşanan sorunlar ve müfredatın içeriğinin dinselleştirilmesine ilişkin PİRHA’ya konuştu.
2025-2026 yeni eğitim öğretim yılına girdiklerini yeni dönemin diğer dönemlerden farklı olmadığını belirten Eğitim -Sen Antalya Şube Başkanı Kadir Öztürk, “Daha çok derslerin dinselleştirilmiş bir müfredatın dinselleştirilmiş bir gerçeği ile karşı karşıya kalıyoruz” dedi.
Geçen eğitim öğretim döneminde olduğu gibi bu dönemde de iktidar tarafından dinsel eğitimin sürdürüleceğini aktaran Öztürk, “Millî Eğitim Bakanlığı sadece tek din, tek mezhep üzerinden bir politika sürdürmeye çalışıyor”dedi.
Antalya’da 3 milyona yakın insanın yaşadığını hatırlatan Öztürk, “Türkiye kozmopolittik bir ülkedir.Her ülkeden, her ırktan insan var. Rus’undan tutun Alman’ına, Alman’ından tutun İngiliz’ine, Kürt’üne hepsi burada Antalya’da yaşıyor. Kendi dinleri, kendi anadilleri üzerinden eğitim yapılması gerekiyor. Milli Eğitim Bakanlığı objektif yaklaşması gerekiyor” diye konuştu.
“TEK DİN TEK İNANÇ TEK MEZHEP ÜZERİNDEN DİNE DAYALI EĞİTİM YAPILYOR”
Eğitimin tek din, tek mezhep üzerinden yapıldığını dile getiren Öztürk, şunları ifade etti:
“Ülkemizde de 20 milyonun üzerinde bir Alevi kesimi var ve Alevilerin inancına göre birtakım talepleri var. Bunları hayata geçirmemek için elinden geleni yapıyor. Görmezden geliyor ve hiçbir adım atmış da değil. Ne ana dilinde eğitime dair adım atıyor ne de inanç üzerinden.
Türkiye’yi demokratik bir yapıya dönüşmesi gerekirken tam tersinin yaşanıyor. Millî Eğitim Bakanlığı ne sendikaların ne de velinin görüşünü alıyor.. Sadece görüşünü aldıkları kim? Tarikatlar, cemaatler ve kendine yandaş olan sendikaların görüşünü alarak bir eğitim sistemi oluşturmaya çalışıyor.”
“MİLLİ EĞİTİM BAKANI BÜTÜN İNANÇLARA EŞİT VE OBJEKTİF YAKLAŞMALIDIR”
Eğitimde zorunlu din derslerinin yanı sıra bir sürü seçmeli dini derslerin olduğunu vurgulayan Öztürk, “Hepsi Müslümanlıkla, İslamlıkla ilgili. Yani başka hiçbir şey ele alınmıyor. Yani ülkede sadece tek din, tek mezhep varmış gibi hareket ediyorlar” diye belirtti.
Milli Eğitim Bakanlığının tarafsız ve objektif olmak zorunda olduğunu hatırlatan Öztürk, “Her dine, her inanca eşit yaklaşmalı. Her dinin her inancını görüşünü derslere objektif yansıtmalı ama böyle bir şey yok maalesef. Bunun da en büyük suçlusu bugün hem hükümet hem de Millî Eğitim Bakanlığı’nın kendisidir” dedi.
“EĞİTİM POLİTİKALARININ KÖKLÜ OLARAK DEĞİŞTİRİLMESİ GEREKİYOR”
Eğitim politikalarının değiştirilmesi gerektiğini vurgulayan Öztürk, “Eğitim politikasına baktığımızda dini bir eğitim politikası ve sınava endeksli bir eğitim politikası sürdürülüyor. Çocuklarımız yarış atı gibi koşturuluyor. Üniversite sınavları açıklanıyor. 4 milyon öğrenci açıkta kalıyor. Bunun sebebi nedir? Hükümetin uyguladığı eğitim politikalarıdır. Eğitimin demokratik, bilimsel, laik kamusal, ana dilinde olması gerekiyor” dedi.
“DİYANET İŞLERİ BAŞKANI LÜKS İÇİNDE YAŞARKEN ÇOCUKLAR OKULA HER GÜN AÇ GİDİYOR”
Diyanet İşleri Başkanının lüks içinde yaşarken birçok öğrencinin çantasını dolduramadığına dikkat çeken KadirÖztürk, şunları söyledi:
“Bu yetmezmiş gibi birde bize ahlak dersi verilmeye çalışılıyor. İlk önce kendisi bu konuda daha mütevazi davransa. O kadar lüksün içinde yaşamasa ve diyanetin bütçesine aktarılan parayı bize vermeyin bu bütçeyi eğitime aktarın dese. Hiç olmazsa okula aç giden çocuklar aç gitmeyecekler.
Kahvaltı yapamadan okula giden binlerce çocuk var. Onlara destek çıkalım diyeceklerine bize ahlaktan bahsediliyor. Bu toplum kendi ahlakını, etik kurallarını ve nasıl yaşayacağını bilir. Böyle hani yukarıdan üst perdeden konuşarak bu işler çözülmez. Oraya ayrılan bütçeyi, fakire, garibana neden aktarılmıyor?
Yasalarsa ülkenin sosyal devlet olduğundan bahsediliyor olmasına rağmen sosyal devlet değil. Sosyal devlet dediğin öğrencinin bütün masraflarını karşılamalı. Okula aç gitmemeli. Okulda bir öğün ücretsiz, temiz bir yemek çıkmalı ve temiz bir suya erişim sağlanmalı. Ama baktığınızda hiçbir okulda ne bir öğün yemek veriliyor ne de temiz su var. Veliler okullar açılırken bir sürü masraf ediyor. Bu ülke sosyal devlet olsa aile bu kadar masrafa girmez. Yok kıyafetiydi, kitabıydı, defteriydi birçok ihtiyaç.”
“ANTALYADA ŞİMDİYE KADAR MİLLİ EĞİTİM İL MÜDÜRLÜĞÜ BİR TANE OKUL YAPMIŞ DEĞİL”
Antalya İl Milli Eğitim Müdürü’ne çağrıda bulunan Eğitim -Sen Antalya Şube Başkanı Kadir Öztürk, konuşmasının devamında şunları kaydetti:
“Sormak istiyorum kendi paramızla yani Milli Eğitim’in bütçesiyle kaç tane Antalya’da okul yapılmıştır? Kaç yılından beri okul yapılmıyor. Yapılan okullar da hayırseverler vatandaşlar tarafından yaptırılıyor. Bu ne demektir? Bütçeyi başka yere aktarıyorsun. Nereye aktarıyorsun? Tarikatlara, cemaatlere yandaşlarına aktarıyorsun. Bunu öğrencilere aktarsan, öğrenciler üzerinden kullansan bambaşka bir şey olur. Hem eğitim gelişir hem bilimsel bir eğitim yapılır hem de çocuklar okula sağlıklı bir şekilde gider. Ama bunu yapmak gibi bir dert yok ki. Sadece biat eden ve cemaatçi bir kesim yaratılmak isteniyor.”
PİRHA- PSAKD Eğitim Sekreteri Arif Can Koçer, zorunlu din derslerinin kaldırılması gerektiğini belirterek, Alevi ailelerin en önemli görevlerinin, çocuklarını Alevi Yol’una uygun yetiştirmek olduğunu vurguladı.
2025-2026 Eğitim Öğretim Yılı’nın başlamasıyla çocuklar birçok sorun ile karşı karşıya kalırken yıllardır devam eden ve her geçen gün sayısı arttırılan zorunlu din dersleri ile Alevi çocuklar asimile ediliyor.
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Eğitim Sekreteri Arif Can Koçer, zorunlu din derslerinin Alevi çocuklar için büyük bir sorun olduğunu dile getirerek PİRHA’ya değerlendirmelerde bulundu.
“EĞİTİMDE, YOZLAŞMA VE GERİCİLEŞME BÜYÜK BİR PROBLEM”
Yeni eğitim-öğretim yılı ile çocukların birçok sorun ile karşı karşıya kaldığını belirten Arif Can Koçer, “Yeni eğitim-öğretim yılının başlamasıyla beraber ülkede yoksulluk çok arttı. Yoksulluğun artması sebebiyle de çocuklar okullara başlamakta zorlanıyor, aileler okul ihtiyaçlarını karşılamakta çok zorlanıyor. Bu zaten temel bir eğitim problemi. Yozlaşma ve gericileşme de ikinci bir problem. Bunun temelinde de 80 darbesiyle beraber gelen zorunlu din dersleri meselesi var” dedi.
“ZORUNLU DİN DERSLERİNİN KALDIRILMASI GEREKİYOR”
Zorunlu din derslerinin kaldırılması gerektiğini belirten Koçer, şunları kaydetti:
“Zorunlu din dersleri bugün AİHM kararıyla insana haklarına aykırı bir durumdur. Eşit yurttaşlık hakkını kaldıran bir durumdur. Zorunlu din dersleri Anayasa’daki eşit yurttaşlık hakkını, eğitime eşit ulaşımı engelleyen bir şey. Zorunlu din dersleri Türkiye’de Alevi çocuklarına dayatılıyor. Bu açıdan zorunlu din derslerinin kaldırılması gerekiyor.
Zorunlu din derslerinin 2017-2018’de iki saate çıkarılması ilk adımdı. Bununla beraber bugün Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli adı altında bu iyice arttırıldı. Bunu bir asimilasyon projesi olarak görüyoruz. Çocukları dindar ve kindar bir nesil olarak yetiştirmek istiyorlar ve bunun üzerine attıkları bir adımdır. Haftada yaklaşık 6 saat, 8 saate kadar ortaokullarda, liselerde din dersi veriliyor. Bununla beraber de fen bilimlerinin, sosyal bilimlerin ders saatlerini azalttılar. Bugün fizik, kimya, biyoloji gibi dersler 4 saatten 2 saate düşürüldü. Matematik ders saati azaltıldı. Sosyal bilimler, tarih, coğrafya, felsefe gibi dersler azaltıldı veya konu içerikleri çıkartıldı. Bunun gibi problemlere karşı karşıyayız.”
“ÇOCUKLARA YOLUMUZU ÖĞRETMEK ZORUNDAYIZ”
Alevi ailelerin, çocuklarını Alevi öğretilerine göre yetiştirmesi gerektiğini belirten Arif Can Koçer, şu ifadeleri kullandı:
“Bu durumda da ailelerin yapması gereken tek bir görev var. Çocukların Alevi kurumlarında yetiştirmek. Çocuğa okulda öğretilenle evde öğretilen farklı olduğu için problem yaratmakta. Aileler bunun önüne geçmek için çocuklarına kendi yolumuzu, felsefemizi, ahlakımızı anlatmak zorunda ve öğretmek zorunda.
Bunun da yapılabileceği yerler kurumlarımızdır. Çocuklarımızın kendi yol ve inancını bilmesi, kendi felsefesini bilmesi, kendi ahlakını bilmesi için kurumlarımıza yönlendirmesi gerekiyor. Başka türlü bu problem ortadan kalkmayacaktır. Zorunlu din derslerinin tamamen kaldırılması gerekiyor. Eşit yurttaşlık hakkımızdır, bunun sağlanması gerekiyor. Bu talebimiz her zaman devam edecek. Türkiye Yüzyıl Maarif Modeli, 2. yüzyılın başlangıcında daha da dincileşme, daha da gericileşme çabasıdır, yozlaşma çabasıdır. Bunu kesinlikle kabul etmiyoruz.”
PİRHA-Diyanet’in Cuma hutbesinde eğitimin “manevi değerlere göre şekillenmesi” gerektiğini savunmasına tepki gösteren Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Antalya Şube Sekreteri Zeynel Can “Ali Erbaş’ın eğitime yönelik hutbesinin çocuklara yol yordam ahlakı değerleri öğretme adı altında her şeyi yaradandan bekleyen onun için dua eden zihinsel olarak çocuklarımız teslim almaya yönelik yapılan girişimlerdir” dedi.
Diyanet İşleri Başkanlığı, 5 Eylül 2025 tarihli Cuma hutbesini yeni eğitim öğretim yılına ayırdı. “İlim Hakkı Bilmektir” başlığıyla yayımlanan hutbede, eğitimin yalnızca bilgi edinme süreci olmadığı, aynı zamanda çocukların “ahlaki ve manevi değerlerle” yetiştirilmesi gerektiği belirtildi. Diyanet, okul ve ailenin bu konuda birlikte hareket etmesi gerektiğini savunurken, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerinin bu “değer aktarımı” için önemli bir fırsat olduğunu ifade etti.
Diyanet’in eğitimi dinsel temellere dayandıran söylemlerine ilişkin Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Antalya Şube Sekreteri Zeynel Can, PİRHA ’ya değerlendirmede bulundu.
“ALİ ERBAŞ MEVCUT SİSTEMİ DEĞİŞTİRMEK İSTEYEN ZİHNİYETİN ÖNEMLİ BİR YAPI TAŞIDIR”
Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın hutbelerini You Tube’den takip ettiğini ve dinlediğini belirten Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) Antalya Şube Sekreteri Zeynel Can, “Ali Erbaş son birkaç yıldır devam eden ve sistemi dönüştürmenin önemli bir aktörü haline gelmiş durumda. Bu bize göre bir skandal, olmaz böyle bir şey diyoruz ama aslolan mevcut siyasal iktidarın sistemi değiştirmek dönüştürmek istemesidir” dedi.
Türkiye’de mevcut olan düzenin kapitalist neo-liberal piyasa ekonomisine dayalı bir sistem olduğunu aktaran Can, “Mevcut burjuva demokrasisini yürütmeye çalışılan bir Türkiye’den giderek radikal totaliter bir rejimle yönetilmesi daha vahşi bir kapitalizmin aslında önünü açan bir yol seçilmiş durumda” diye belirtti.
“TÜRKİYEDE KURUMLAR YA DEĞİŞTRİLİYOR YA DA İĞDİŞ EDİYOR”
Ülkede totaliter rejimin inşası için kurumların ortadan kaldırılması dönüştürülmesi ya da iğdiş edilmesi gibi bir sürecin yaşandığını söyleyen Can, “MHP ve AKP ittifakı ile beraber birkaç yıldır süren süreçte sistemi aslında belli konuda tamamen ele geçirmiş durumdalar. Ancak bugüne kadar toplumun gelmiş olduğu gelişmişlik düzeyi yaşam tarzı ve kazanımlar bakımından bakıldığında istedikleri gibi dönüştüremediklerinin de farkındalar. Dolayısıyla da Ali Erbaş burada çok önemli bir rol oynuyor” şeklinde ifade etti.
Mevcut siyasal anlayışın iktidara geldiği günden beri Diyanet’in şeyhülislam fetvaları verdiğini vurgulayan Can, Türkiye’nin AKP’nin 23 yıllık iktidarı sürecinde halkların kazanımlarını bir bir hedef aldığını dile getirdi.
“ALEVİLER VE BÜTÜN AZINLIKLAR İNKAR EDİLEREK YOK SAYILIYORLAR”
Aleviler ve diğer azınlıkların bu ülkede yok sayıldığını belirten Can, “Bugün gelinen nokta Şiiliği Hanefiliği de aşan, onların kendi tabiriyle Ehli Sünnet Sünniliğin katı şeriatçı anlayışını bütün topluma dayatan, bütün toplumu o anlamda hizaya koymak gibi bir çizgi güdüyorlar ve Ali Erbaş da bunun dini anlamdaki önderliğini yapıyor” diye konuştu.
Okullarda din derslerinin 9-10 yıl okutulduğunu söyleyen Can, şunları ifade etti:
“Ali Erbaş çocukların aileleri tarafından yönlendirmesi gerektiğini anlatırken sanki bu dünyada bugüne kadar evrensel ve etik değerler hümanizma ve hak temelinde hiçbir hak elde edilmemiş ama Sünni İslam anlayışına gidilirse ahlak, toplumsal düzen, bir arada mutlu ve refah yaşama, sorunlarının hepsi tamamen çözülecekmiş gibi bir illüzyon yaratmaya çalışıyor. Çocuklara yol yordam ahlakı temelden öğretme girişimini sayın Ali Erbaş hutbesinde açıklıyor. Çocukken çabuk ve iyi öğreniyor diyor. Eğitimin tamamen dinselleştirilmesi demek toplumun üretimden kopuk, tamamen duaya, tamamen yaradan dan talep etmeye yönelik bir tevekkül, bir kabullenme dünyası yaratmadır. Bu da insanımızı bu anlamda zihinsel olarak teslim almaya yarar. Başka bir şeye yarayacağını düşünmüyorum.”
“ÜLKEDE TOPLUMSAL HUZUR BİR ARADA YAŞAMA ARZUSU VE EĞİTİM DÜZEYİ GİTTİKÇE DÜŞÜYOR”
Türkiye’de demokratikleşmenin toplumsal huzurun, eğitim kalitesinin sürekli düşüşü ve bir arada yaşama arzusunun gittikçe kaybedildiğini belirten Can, “Motivasyonu bakımından sürekli geriye giden bir ülke durumundayız. Yakın tarihlerde çok ilginç bir araştırmadır İslami kriterler ele alalım diye bir araştırma yapılıyor ve yapılan araştırmada ilk 30’a hiçbir İslami ülke girememiş” dedi.
“HER ŞEYE ŞÜKREDEN TOPLUM YARATILMAK İSTENİYOR”
Sadece Alevi çocuklarına zorunlu din dersleri dayatılmadığının altını çizen Can, “Bu noktada bütün toplumun bu dini cendereye tabi tutulması aslında herkes açısından bir sıkıntı. Çünkü Türkiye toplumu aslında genel gelişmişlik düzeyi itibarıyla Sünni’siyle, Alevi’siyle, diğer azınlıklarıyla, inanan, inanmayan kesimleriyle birlikte belediyelere el konulması, siyasal tutuklamalarla bir bütün olarak bu cendereye sığmayacak bir boyuta geldi” dedi.
Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Antalya Şube Sekreteri Zeynel Can, iktidarın tüm toplumsal kesimlerle cebelleşme meselesinin toplumsal taleplerin yükselmesi ile ilgili olduğunu belirterek, şunları dile getirdi:
“Siyasal iktidar bir taraftan muhalefeti köreltmeye, parçalamaya, topalaştırmaya yönelik bir tavır içine girerken diğer taraftan AHİM kararlarını Anayasa Mahkeme kararlarını uygulamıyor. Aslında bizim yerden yere vurduğumuz o 12 Eylül faşist cunta döneminde yaşananla bile en azından bugüne kıyaslandığında iyi kötü işleyen bir kanun devleti bir düzen vardı. Hani sol sosyalistlerin deyimiyle en azından bir burjuva demokrasisi vardı.
Gelinen noktada kadınların, gençlerin, ezilenlerin, Türklerin, Kürtlerin, Alevilerin, seküler Sünnilerin, demokratların, aydınların demokratik bir muhalefet blokunu oluşturmalıdır.
Zorunlu din derslerini gündem yapılarak buradan bir sonuç elde edilemeyeceğini düşünmüyorum. Ancak bütün toplumsal muhalefetin yeniden bir demokrasiye geçiş mücadelesini hep birlikte yükseltmesi gerekiyor. Bu muhalefetin görevidir. Bunun için bir birliğin olması gerekir.”
PİRHA- AABK Eşit Başkanı Hüseyin Mat, AKP-MHP iktidarının yeni bir ‘Alevi Açılımı’ hazırlığında olduğu yönündeki iddialara ilişkin, hukuki güvenceye dayalı eşit yurttaşlığa ihtiyaç olduğunu söyleyerek, “Artık “açılım” adı altında sunulan geçici ve samimiyetsiz yaklaşımlara değil, eşit yurttaşlık temelinde, hukuk güvencesine dayalı, somut ve kalıcı çözümlere ihtiyaç vardır” diye belirtti.
Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) Eşit Başkanı Hüseyin Mat, son günlerde kamuoyuna yansıyan ve AKP-MHP iktidarının yeni bir “Alevi Açılımı” hazırlığında olduğu yönündeki iddialara ilişkin sanal medya hesabında bir yazı kaleme aldı
Mat, önceki “açılım” deneyimlerinin Alevi toplumunun temel taleplerine cevap vermekten uzak olduğunu hatırlatarak, bu durumun Alevilerin eşit yurttaşlık talebine karşılık vermeyen, üstenci bir bakış açısının tezahürü olduğunu kaydetti.
HÜSRANLA SONUÇLANAN ÖNCEKİ AÇILIMLARI HATIRLATTI
AABK Eşit Başkanı Hüseyin Mat’ın yeni ‘Alevi açılımı’ tartışmalarına ilişkin yazısı şöyle:
“Yeni Bir Alevi Açılımı mı?
Aldığımız duyumlar, AKP ve MHP iktidarının yeni bir “Alevi Açılımı” hazırlığı içerisinde olduğunu göstermektedir. Bu durum, 2009–2010 yıllarında gerçekleştirilen ve herhangi bir somut sonuç doğurmayan önceki Alevi Açılımı sürecini hatırlatmaktadır.
Hatırlanacağı üzere, o dönemde büyük beklentilerle başlatılan süreç, Alevi toplumunun temel taleplerini karşılamaktan uzak kalmış; devletin yaklaşımı ise “ne veriyorsak onunla yetinin” anlayışını aşamamıştır. Bu durum, Alevilerin eşit yurttaşlık talebine karşılık vermeyen, üstenci bir bakış açısının tezahürü olmuştur.
Bugün de benzer bir tabloyla karşı karşıyayız. Yine süreç, iktidara yakın ya da doğrudan desteklenen bazı sözde Alevi kurumları üzerinden yürütülmektedir. Ne Türkiye’deki bağımsız Alevi hareketine ne de Avrupa Alevi hareketine herhangi bir davet ya da çağrı yapılmıştır. Bu durum, sürecin samimiyetine dair ciddi soru işaretleri doğurmaktadır.
Eğer iktidar gerçekten samimi bir açılım hedefliyorsa, atılması gereken ilk ve en anlamlı adım açıktır: Cemevlerinin ibadethane statüsünün tanınması. Alevi toplumu, yıllardır bu temel ve haklı talebin hayata geçirilmesini beklemektedir. Bu adım atılmadan yapılacak her türlü “açılım”, yalnızca göstermelik bir girişim olarak kalmaya mahkûmdur.
Alevi toplumu, yıllardır temel hak ve özgürlükler temelinde taleplerini kararlılıkla dile getirmektedir. İmza kampanyaları düzenlenmiş, çeşitli platformlarda ses yükseltilmiş; Alevi kurumları her fırsatta anayasal eşitlik taleplerini kamuoyuna açık bir şekilde ifade etmiştir. Ancak tüm bu çabalara rağmen, bugüne kadar somut ve kalıcı bir adım atılmamıştır.
Artık “açılım” adı altında sunulan geçici ve samimiyetsiz yaklaşımlara değil, eşit yurttaşlık temelinde, hukuk güvencesine dayalı, somut ve kalıcı çözümlere ihtiyaç vardır.
MAT, ALEVİLERİN TALEPLERİNİ SIRALADI
Gerçek bir açılım, aşağıdaki temel başlıklarda net ve bağlayıcı adımların atılmasıyla mümkündür:
*Cemevlerinin ibadethane statüsünün yasal olarak tanınması, *Zorunlu din derslerinin kaldırılması, *Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kaldırılması, *Madımak Oteli’nin bir utanç müzesine dönüştürülmesi, *Alevi katliamlarıyla yüzleşilmesi ve toplumsal hafızada adaletin tesisi, *Alevi dergahları Alevilere iade edilmelidir.
Alevi toplumu, bu ülkede barışın, adaletin ve birlikte yaşamanın teminatıdır. Bu nedenle talepleri görmezden gelinemez, ertelenemez. Gerçek bir yüzleşme, kapsayıcı bir diyalog ve toplumsal barış için; açılım değil, adalet gereklidir.”
PİRHA-Zorunlu din derslerine yönelik yapılan çalışmalara ilişkin konuşan PSAKD MYK üyesi Mevlüt Akbal, velilerin eğitimin içeriğine ve ÇEDES gibi projelere karşı çıktını dile getirerek, “Ama çocuklarına bir zarar gelme korkusu ve demokratik kültürün yeteri kadar gelişmemiş olması nedeniyle gerekli refleksi, ne Alevi toplumu, ne laik, ne de diğer farklı dinlere sahip seküler insanlar, yeterli oranda tepki gösteremiyor” dedi.
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Merkez Yürütme Kurulu Mevlüt Akbal, zorunlu din derslerine ilişkin PİRHA‘ya konuştu.
Siyasal iktidarın toplumu yoksullukla yönetme yöntemini uygulandığını belirten PSAKD MYK üyesi Mevlüt Akbal, eğitimin içeriğinin boşaltıldığını aktardı.
Eğitimin değerli kılan en önemli özelliğin içeriği olduğunu söyleyen Akbal, “Veliler çocuklarını okutuyorlar ama okuttukları çocuklar sonrasında bu eğitimle ilgili bir geri dönüş alamıyorlar. Biat eden, eleştirmeyen, sorgulamayan bir toplum yaratmaya dönük bilimsellikten uzak dinsellikle örülmüş bir eğitim sürecinin sonunda bugün üniversiteden çıkıp iş bulamayan, bulsa da ücretli köle gibi çalışan topluma dönüşüyor” diye belirtti.
“ZORUNLU DİN DERSLERİNE KARŞI ALEVİLER KADAR NE SEKÜLER NE DE LAİK KESİM DUYARLI DEĞİL”
Mevlüt Akbal, velilerin eğitimin içeriğine ve ÇEDES gibi projelere karşı çıktını dile getirerek, “Ama çocuklarına bir zarar gelme korkusu ve demokratik kültürün yeteri kadar gelişmemiş olması nedeniyle gerekli refleksi, ne Alevi toplumu, ne laik, ne de diğer farklı dinlere sahip seküler düşünen insanlar bizim istediğimiz oranda tepki gösteremiyor” dedi.
Muğla’da ailelerin çocuklarının zorunlu din derslerinden muaf tutulmasına karşı dilekçe verme girişimlerinin oldukça yetersiz olduğunun altını çizen Akbal, “Biz bunu daha iyi nasıl anlatırız? Tabii ki bunun yol ve yöntemlerini denemek zorundayız. Geçen yıl ÇEDES’le ilgili bizimle ortak hareket edebilecek bu mücadeleye katkı sunabilecek, siyasi partilere, çeşitli sendika örgütlerine, veli dernekleri ve eğitimle ilgili derneklere gittik. Bunları dernek yöneticileriyle anlatmakla olmuyor. Zorunlu din dersi gibi eğitimdeki bu yakıcı gerçeği dernek yöneticileriyle değil, o derneğe üye olan vatandaşlarla, anne babalarıyla ya da herhangi bir siyasi partinin üyelerine anlatmalıyız” şeklinde ifade etti.
“ZORUNLU DİN DERSLERİ SADECE ALEVİLERİ DEĞİL, BÜTUN HALKLARI İGİLENDİREN BİR SORUN”
Zorunlu din derelerine karşı mücadele etmek sadece Alevi ailelerin sorunu olmadığını, topyekûn bir mücadeleye ihtiyaç olduğunun altını çizen PSAKD MYK üyesi Mevlüt Akbal, konuşmasının devamında şunlar belirtti:
“ÇEDES projesine Aleviler çocuklarını sokmuyor. Çünkü bu konuda daha kararlı ve daha bilinçli. Ama seküler, laik, Atatürkçü kesim Aleviler kadar duyarlı Aleviler kadar bilinçli, Aleviler kadar kararlı değil.
Aslında bizim kadar değilse de bu sorunun onların da sorunu olduğunu onlara anlatmamız lazım. Zorunlu din derslerinin, ÇEDES ve maarif modellerin bu ülkede sadece Alevilerin problemi olmadığını, ortak bir problem olduğu birlikte yaşam mücadelemizin bu projelerle yok edildiğini, yok edilmeye çalışıldığını bütün halka anlatmak zorundayız.”
PİRHA- Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Köyceğiz Şube Başkanı Nezahat Doğan, Aleviler olarak yıllardır zorunlu din derslerini istemediklerini her yerde haykırdıklarını ancak iktidarın din derslerini arttırdığını ve okullara imamların atadığını belirterek “Zorunlu din derslerine ve ÇEDES projesine karşı herkesin elini taşın altına koyması gerekiyor” dedi.
Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) Köyceğiz Şube Başkanı Nezahat Doğan, zorunlu din derslerinin saatinin arttırılmasına, müfredatın içeriğinin dinselleştirilmesine ilişkin PİRHA’ya konuştu.
“BİZLER ZORUNLU DİN DERLERİ KALDIRILSIN DERKEN OKULLARA İMAMLAR ATANDI”
Aleviler olarak yıllardır zorunlu din derslerine karşı mücadele yürüttüklerini belirten Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür vakfı Fethiye Şube Başkanı Nezahat Doğan, “Bizler zorunu din dersleri istemiyoruz derken ne yapıldı? Tam tersine sanki biz daha çok istiyoruz der gibi okullara imamı göndererek rehber hocalarını saf dışı bırakarak rehber öğretmenlerinin yerine görevlendirdiler “dedi.
“SİYASAL İKTİDAR BEN NE YAPARSAM O OLUR ANLAYIŞINDA”
İktidarın zorunlu din derslerini ÇEDES projeleriyle daha da genişleterek devam ettirdiğini vurgulayan Doğan, “ÇEDES projesine karşı halkın da katılımıyla alanlara çıktık. İzmir ve İstanbul’da mitingler yaptık. Ancak gelinen noktada iktidar ‘hiçbir şey tanımıyorum ben yaparsam o olur’ diyen zihniyetini aynı şekilde devam ettiriyor” diye ifade etti.
“LAİK VE BİLİMSEL EĞİTİMDEN YANA OLAN HERKES ELİNİ TAŞIN ALTINA KOYMALI”
ÇEDES projesine herkesin karşı çıkması gerektiğini vurgulayan Doğan, sözlerine şöyle devam etti:
“Buradan yola çıkarak bu ÇEDES projesine karşı daha fazla ne yapabiliriz. Bununla ilgili bütün kurumların aydın, çağdaş demokrat laik bir ülke istiyorum diyen bütün insanların bütün canlıların bu olayla ilgili elini taşın altına koyması gerekiyor. Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Köyceğiz Şubesi olarak ailelerin çocuklarının zorunlu din derslerinden muaf tutulmasına yönelik herhangi bir çalışma yapmadık. ÇEDES projesine karşı Köyceğiz’de bulunan diğer kurumlarla birlikte laik ve bilimsel bir eğitim, özgür bir eğitim için Eğitim-Sen’le ve diğer kurumlarla birlikte alanlara çıkarak basın açıklamaları yaptık ve şube olarak yapmaya devam edeceğiz.”
PİRHA-Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) zorunlu din dersleri ile ilgili ‘hak ihlali’ kararını değerlendiren Hubyar Ocağı dedelerinden Erdoğan Sezer, Aleviliğin okullarda ders olarak uygulanmamasının nedeninin Alevi inancını asimile etme anlayışından kaynaklandığını belirtti. Sezer, “Bu anlayışa karşı Türkiye’deki Alevi örgütlerinin, Avrupa Alevi örgütleri ile koordineli çalışması gerekiyor” dedi.
Hubyar Ocağı dedelerinden Erdoğan Sezer, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde Alevi sorununa dair açılan davalar ve zorunlu din dersleri ile ilgili PİRHA’ya açıklama yaptı.
Dede Erdoğan Sezer, “AİHM’in, zorunlu din dersleriyle ilgili verdiği kararda, Türkiye’deki Aleviliğin okullarda ders olarak uygulanmamasının altında yatan amacın, Alevi inancını asimile etme anlayışından kaynaklanmaktadır” dedi. Konu temelinde Türkiye’deki Alevi kurumlarının, Avrupa’daki Alevi kurumlarıyla ortak çalışması gerektiğini belirten Dede Sezer şunları söyledi:
“Bu anlayışa karşı Türkiye’deki Alevi örgütlerinin, kardeş Alevi Avrupa Alevi örgütleriyle birlikte ve koordinasyon içerisinde çalışması gerektiğine inanıyorum. Avrupa’da bulunan Alevi kurumlarının, Avrupa’da yaşayan Alevi çocuklarına nasıl okullarda Alevilik üzerine haftada bir gün birer veya ikişer ders verilebiliyorsa burada da yapılabilmelidir. Avrupa’daki ülkeler, okullarda hangi inançtan olursa olsun herkesin inancına göre eğitim veriyor. Eğer bir şehirde yeterince Alevi çocuğu yoksa, birkaç okuldan taşıma usulü çocuklar bir araya getiriliyor. Alevi kökenli bir öğretmenler, o çocuklara inançlarını kendi dillerinde öğretiyor.
“TÜRKİYE, AİHM KARARLARINI TANIMIYOR”
Avrupa’daki her bireyin, kendi inancını yaşamasına fırsat tanındığının altını çizen Sezer, Türkiye’nin de bu yasaya imza koyduğunu hatırlatarak “Kanunlara Türkiye de uymalıdır. Türkiye’deki Alevi örgütlerinin de bir araya gelerek o kardeş kurumların yapmış olduğu öğretim sistemini referans alarak Türkiye’de uygulamalarının gerektiğini düşünüyorum” dedi.
Erdoğan Sezer, uluslararası hukukun Türkiye’de bir karşılığının olmadığını ifade ederek şöyle devam etti:
“Türkiye’deki akıl, herkesin ya Şii ya da Sünnileştirilmesi gerektiği anlayışıdır. Aleviliğin bir kadim inan sistemidir. Yüzyıllardır biz bu topraklarda inancımızı koruyarak dağlara, taşlara sığınarak bu inancı yaşatmışız ve hala Alevi dedeleri olarak yaşatmaktayız. Şimdi Alevilerin temel ilkesinin, Alevi çocuklarına, cemevinin kendilerinin ibadet yeri olduğu bilincini aşılamak olmalıdır. Avrupa’da ilkokula başlayan çocuklarımızı, mümkün olduğu kadar cemevlerine toplayıp bunları okula giderken bir dua ile göndermemiz veya her perşembe günü o çocuklarla dua ile lokma dağıtmamız, pay etmemiz çok önemlidir. Okula yeni başlayan çocuklarımıza silgi, kalem, defter, kalemlik vererek onlara cemevinin bir inanç merkezi olduğunu, kendisinin oraya bağlı olarak ders gördüğünü; nasıl ki Katolikler kiliseye Sünniler camiye gidiyorsa Alevilerin de cemevine ait olduğunu, cemevinin bir inanç merkezi olduğunu bilmelidir. Bu hizmetlerin Türkiye’de de yapılmasının hiçbir sakıncası olmadığını ve Alevi örgütlerinin beraber, diyalog içerisinde çalışarak yapması gerektiğine inanıyorum.”
PİRHA-Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Altınova Şubesi Cemevi Başkanı Adnan Arslan, zorunlu din dersleri ve ÇEDES projesi nedeniyle ciddi bir asimilasyon tehlikesiyle karşı karşıya kaldıklarını söyledi. Arslan, “Ne yazık ki yürütmüş olduğumuz tüm çalışmalara rağmen bugüne kadar bir aile dahi çocuğunun zorunlu din dersinden muaf tutulması için müracaatta bulunmadı” dedi.
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Altınova Şubesi Cemevi Başkanı Adnan Arslan, zorunlu din dersleriyle yürütülen asimilasyon politikasına ilişkin PİRHA’ya konuştu.
Zorunlu din dersleri ile ilgili ciddi bir mücadele yürüttüklerini belirten Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Altınova Şubesi Cemevi Başkanı Adnan Arslan, “Genel merkezin (PSAKD) ‘zorunlu din derslerini istemiyoruz’ biçiminde hazırladığı formlar vardı. ‘Ben çocuğumun din derslerinden muaf tutulmasını istiyorum’ içerikli o formları veliler doldurup okula vermesi gerekiyor. Okul 15 gün içerisinde ya kabul edecek ya da reddedecek. Okul, ‘Çocuğunuz zorunlu din dersleri görmek zorunda’ dediği zaman da dava açılması gerekiyor” dedi.
“CANLARIMIZA 30 ADET FORM DAĞITTIK BİR TANESİNDE GERİ DÖNÜŞ OLMADI”
Geçen yıl 30 tane form dağıttıklarını ancak bir tane bile geri dönüş olmadığını vurgulayan Arslan, “Sonrasında aradık dedik ki canlar ciddi bir asimilasyon tehlikesiyle karşı karşıyayız. Sonradan zaten ÇEDES getirildi. ÇEDES zaten başlı başına bir bela” diye belirtti.
“7-8 YAŞINDAKİ ÇOCUKLARIMIZA ZORLA NAMAZ KILMAYI ÖĞRETİYORLAR”
7-8 yaşındaki çocuklara okulda önce namazı öğrettiklerini belirten Arslan, şunları kaydetti:
“Temsili maketten tabutlar konup cenaze namazı kılınıyor. Çocuklarımızın kafalarını karıştırıyorlar. Biz bununla mücadele etmek zorundayız. Ne yazık ki kimse formu doldurup getirmedi. Hatta şunu da söyledik: Ne çocuğunuz ne de siz deşifre olacaksınız dava sürecinde. Avukatlar sağ olsunlar bize gereken bilgileri verdiler, bize yol gösterdiler. Ama bu konuda bizim canlarımız hiçbir girişimde bulunmadı sonra ÇEDES olayı çıktı.
Genç bir avukat arkadaşımız ne gerekiyorsa yaparız, dedi. O toplantıdan sonra tekrar bizim şubemizde bir toplantı gerçekleştirdik. Tekrar anlattık, birkaç canımız ‘tamam’ benim torunum var getireyim dedi. Daha sonrasında sorduğumuzda annesi izin vermiyor onun için bir şey yapamıyoruz dediler. Adeta ülkede bir korku imparatorluğu yaratılmış durumda. Benim torunum olsa, çocuğum olsa gözümü hiç kırpmadan o formu verirdim. İsterse çocuğumu okuldan atsınlar. Biz bunu bir türlü anlatamadık.
Geçen hafta burada bir danışma kurulu yaptık, yine gündeme getirdik. Biz bunu gündeme getirince, ‘bunlara girmeyelim, çocuklar okula gidiyor, deşifre olur. Bu bizim için çok büyük bir sıkıntı, dediler.”
“BİZİM İÇİN BÜYÜK TEHLİKE”
Zorunlu dersi din derslerini, ÇEDES projesini kabul etmediklerini belirten Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Altınova Şubesi Cemevi Başkanı Adnan Arslan, “Bu bizim için büyük bir tehlike, büyük bir asimilasyon projesi ama bununla ilgili tekrar anlatacağız, tekrar konuşacağız, canlarımızla bir araya gelmeye çalışacağız ve var gücümüzle uğraşacağız. Çünkü bu bizim için büyük bir tehlike. Benim çocuğum bir başkası gibi yetişmek zorunda değil” diye konuştu.
PİRHA- Yol Yürütücüsü Sevim Yalıncakoğlu, 2023-2024 yeni eğitim öğretim yılında artarak devam eden zorunlu din derslerine ilişkin konuştu. Ana Yalıncakoğlu, “Zorunlu din dersleri ile ilgili mahkemelerin verdiği kararları mevcut hükümet tanımıyor. Sokak hareketliliği ve sivil itaatsizlikle beraber, topluca bir direniş dışında hiçbir şansımızın olduğunu düşünmüyorum” dedi.
Uluslararası mahkeme kararları olmasına rağmen zorunlu din dersleri hala okullarda okutulmaya devam ediyor.
Yalıncak Sultan Ocağı Yol Yürütücüsü Sevim Yalıncakoğlu, 2023-2024 eğitim ve öğretim yılında ders sayısı arttırılan zorunlu din derslerine ilişkin konuştu.
“EĞİTİM SİSTEMİNİ DEĞİŞTİRMEYİ HEDEF HALİNE GETİRMELİYİZ”
Zorunlu din derslerine karşı alternatif okul açmanın doğru bir yöntem olmadığını belirten Yalıncak Sultan Ocağı mensubu Sevim Yalıncakoğlu, “Bütün okullar bizim vergilerimizle yapılıyor, orası bizim hakkımız. Alternatif bir yer hakkımız değil, bizim hakkımız orası. Orada olanı değiştirmeyi hedef haline getirmek zorundayız. Mevcut eğitim veren okullara karşılık alternatif okul yapılsa, oradan mezun olan çocuklarımız sonra ne yapacaklar, iş bulabilecekler mi? Mesela üniversite yaptık, oradan aldığın hangi diplomayla hastanede doktor olabilirsin? Nasıl avukat olabilirsin? Yapılması gereken, devlet mekanizması içinde sosyal demokrat bir hukuk devleti tanımını hayata geçirmek. Kenardan, köşeden kaçak işler bize uygun işler değil, sonuç getirmez zaten” diye ifade etti.
“TEK YAPILMASI GEREKEN SİVİL İTAARTSİZLİK EYLEMLERİDİR”
Zorunlu din derslerine karşı tek yapılması gerekenin sivil itaatsizlik yöntemi olduğunun altını çizen Yalıncakoğlu, “Başka hiçbir yöntemi yok. Hiçbir mahkeme bu iktidarı yolundan çeviremeyeceğine göre ancak sivil itaatsizlikle… Bizler toplumun çok büyük bir kesimiyiz. Biz vergi vermede itaatsizlik yaparsak; çocuklarımızı bir sene okula göndermeyin bakın ne oluyor. Önemli olan bu sivil itaatsizlikleri örgütleyecek güce sahip olmak” diye ifade etti.
“HALK GÜCÜYLE İKTİDARA KARŞI GÖZDAĞI VEREBİLİRİZ”
Ana Sevim Yalıncakoğlu, sözlerini şu cümlelerle sonlandırdı:
“Yapılabilecek tek şeyin sivil itaatsizlik olduğunu düşünmüyorum. Ancak halk gücüyle siz hükümete bir gözdağı verirsiniz. Onun dışında mahkemeler, şunlar bunlar hiçbir şey bu gücün önüne geçemiyor. Bu devlet sosyal demokrat bir hukuk devleti değil. Bu hükümet, bir siyasal İslam devleti. Siyasal İslam devletine ancak halkla karşı çıkarsınız. Gücümüzü, enerjimizi başka şeylere harcamaya gerek yok. Sokak hareketliliği, sivil itaatsizlik ve topluca bir direniş dışında hiçbir şansımız olduğunu düşünmüyorum.”
PİRHA- Antalya’da Karatepe Mahallesi Kültür Dayanışma Derneği Başkanı Abidin İfrit, zorunlu din derslerine ve ÇEDES projesine tepki göstererek, “İmamların okulları atanması, okullara mescit açılması ve zorunlu din derslerinin saatlerinin arttırılması, imamların dersten çıkıp zorla çocukları camilere götürmesi çok çirkin bir boyuta gelmiştir” dedi. İfrit, çocuklarının din derslerini almasını istemediğini de kaydetti.
Okullara imam atanmasının ardından anaokullarına mescit açılmasının zorunlu hale getirilmesine ilişkin Antalya Karatepe Mahallesi Kültür Dayanışma Yaşatma ve Yardımlaşma Derneği Başkanı Abidin İfrit, PİRHA’ya açıklamalarda bulundu.
Bugüne kadar hükümet tarafından derneklerine bir ziyaret gerçekleşmediğini belirten İfrit, “Antalya’da Alevi bileşenleri çatısı altında diğer kurum ve kuruluşlarla beraber hareket etmekteyiz. Özellikle ÇEDES ile ilgili İzmir mitinginde Karatepe Derneği olarak yerimizi aldık” dedi.
“OKULLARA İMAM ATANMASINI VE MESCİT YAPILMASINI İSTEMİYORUZ”
ÇEDES projesi çerçevesinde imamların okullara atanmasına tepki gösteren İfrit, “Okullara mescit açılması ve zorunlu din derslerini saatlerinin artması, imamların dersten çıkıp zorla çocukları camilere götürüp ziyaret ettirmesi çok çirkin bir boyuta gelmektedir” diye konuştu.
Abidin İfrit, Aleviler olarak eşit yurttaşlık haklarını her zaman talep ettiklerini belirterek, “Taleplerimizi her zaman alanlarda mücadele ederek dile getiriyoruz. Çocuklarımızın zorunlu din derslerine tabi tutulmaması için devletin değişik kurumlarına dilekçelerle başvurularımızı yaptık. Hiçbir şekilde de kendi çocuklarımızın zorunlu din dersleri almasını da istemiyoruz” dedi.
“DEVLET ALEVİ TOPLUMUNU KUŞATMA ALTINA ALMAYA ÇALIŞIYOR”
Dedelere maaş alınmasınına eğilimli kurumlar olduğunu ifade eden İfrit şunları kaydetti:
“Dedelerimizin maaş alma talebi elbette yoktur fakat devlet bu konuda çok büyük bir yaptırım noktasına gelmiştir. Tamamıyla bu yaptırımlara karşıyız. Devlet tamamıyla Alevi toplumunu kuşatma altına almaya çalışıyor. Devlet bunun için kendi mekanizmalarını çok iyi kullanıyor. Bu baskıya olabildiğince direniyoruz, direnmeye de devam edeceğiz.”
PİRHA- Milletvekili George Aslan, lise 9. sınıflarda okuyan Hristiyan öğrencilere din derslerinin dayatıldığını belirterek, konuyu Meclis gündemine taşıdı. Aslan, bu uygulamaya son verilmesi için hükümete çağrıda bulundu.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (HEDEP) Mardin Milletvekili George Aslan, okullardaki din dersi dayatmasına dikkat çekti. Konuya ilişkin, Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’e soru önergesi yönelten Aslan, ilkokul, ortaokul ve liselerdeki din dersi saatlerinin her geçen yıl arttırıldığını ve seçmeli din derslerinin de fiili olarak zorunlu hale getirildiği belirtti.
Milletvekili Aslan, 2023-2024 Eğitim- Öğretim yılında liselerdeki din derslerinin 8 saat zorunlu, 4 saat zorunlu seçmeli, 4 saat de tercihe bağlı seçmeli olmak üzere haftada 16 saate yükseltildiğinin altını çizdi.
“BU UYGULAMAYA SON VERİLMELİ”
HEDEP Milletvekili George Aslan, soru önergesinde şu ifadelere yer verdi:
“9, 10, 11 ve 12. sınıfların 2023-2024 Eğitim ve Öğretim yılı ders programında “Din, Ahlak ve Değer” başlığı altında yer alan “Kuran-ı Kerim”, “Peygamberimizin Hayatı” ve “Temel Dini Bilgiler” derslerinden en az birinin seçilmesi zorunlu hale getirilmiştir.
10, 11 ve 12. sınıflarda okuyan Hristiyan öğrenciler için söz konusu din dersleri dışında öğrencilerin farklı alanlardan seçebilecekleri alternatif dersler mevcutken 9. sınıflardakiler için dini dersler dışında herhangi bir seçenek tanınmamaktadır.
“Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi” dersinden muaf olmalarına rağmen seçmeli ders adı altında Hristiyan öğrencilere din derslerini dayatan bu uygulamaya son verilmeli. Öğrencilerin söz konusu derslerden muaf tutulması veya bu dersler dışında farklı alanlardan ders seçebilmelerine imkân sağlanmalıdır.
“ÖĞRENCİLERE NEDEN DİN İÇERİKLİ DERSLER DAYATILMAKTA?”
George Aslan, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na ilettiği önergesinde Milli Eğitim Bakanı Tekin tarafından cevaplandırılması talebiyle şu soruları yöneltti:
“Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinden muaf olmalarına rağmen 9. sınıflarda okuyan Hristiyan öğrencilere neden din içerikli dersler dayatılmaktadır?
10, 11 ve 12. sınıflar “Din, Ahlak ve Değer” başlığı altında yer alan din içerikli dersler dışındaki dersleri de seçebiliyorken 9. sınıfların söz konusu dersleri seçememesinin gerekçesi nedir?
Okullardaki seçmeli dini ders programları belirlenirken neden Hristiyan öğrencilerin durumu göz önünde bulundurulmamaktadır?
9. sınıflarda okuyan Hristiyan öğrencilerin mağduriyetini gidermek için “Din, Ahlak ve Değer” ders grubuna din dersleri dışında öğrencilerin seçebilecekleri farklı dersler de eklenecek midir?”
PİRHA – Gazeteci Attila Taş, ÇEDES, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kurulması, dedelere maaş bağlanması gibi AKP’nin Alevilere uyguladığı politikaları değerlendirdi. Taş, “Bunların hepsi çok basit tabirle asimilasyon aparatıdır” dedi. Taş, ayrıca Alevi kurumlarının doğrudan demokrasi yerine temsili demokrasiyle yönetildiğini belirterek, bunun Alevi öğretisiyle çeliştiğine işaret etti.
Gazeteci Attila Taş, ÇEDES, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kurulması, dedelere maaş bağlanmak istenmesi gibi AKP’nin Alevilere uyguladığı politikaları değerlendirerek, Alevi kurumlarının, Alevi toplumunun bu politikalar karşısında yapması gerekenleri PİRHA’ya anlattı.
“ZORUNLU DİN DERSLERİ YILLARDIR ALEVİ TOPLUMUNUN EN BÜYÜK İSYAN NOKTASI”
Attila Taş; ÇEDES, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kurulması, dedelere maaş bağlanması gibi AKP’nin Alevilere uyguladığı politikaları asimilasyon aparatı olarak nitelendirdi.
Taş, “Alevi toplumunu asimile etmek için örgülenmiş devletin stratejik kurumları bunlar. Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı aslında asimilasyonun resmiyet kazandığının bize bir göstergesidir” dedi.
Zorunlu din derslerinin de yıllardır Alevi toplumunun en büyük isyan noktası olduğunu dile getiren Taş, şunları ifade etti:
“Çünkü gerçek anlamda o da aynı Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı gibi bir asimilasyon aparatı oldu. Son dönemlerde ÇEDES ile beraber gündeme gelen eğitimin dinselleştirilmesi, buna paralel olarak bundan önce yapılan çocukları camiye götürmeler, ilkokul çocuklarına özellikle kız çocuklarına başörtü örtülmesi, erkek çocuklarına takke, tesbih gibi armağanlar verilmesi ki bunların okul sürecinde olduğu, çocukların okuldan alınarak götürüldüğünün altını çizmek lazım.”
“ALEVİ ÖĞRETİSİ DOĞRUDAN DEMOKRASİYİ SAVUNURKEN, ALEVİ KURUMLARI TEMSİLİ DEMOKRASİYLE YÖNETİLİYOR”
Alevi öğretisinin tam anlamıyla doğrudan demokrasiyi savunurken, Alevi kurumlarının temsili demokrasiyle yönetildiğine dikkat çeken Taş, “Bugün meclis gibi. Gönderiyorsunuz vekilleri sizin adınıza karar veriyor, adım atıyor, oylamalara katılıyor ama sizin bu noktadaki görüşünüz, görüşünüzü soran yok. Alevi örgütlerinin öncelikle kendi modellerini gözden geçirmeleri gerekir. Alevi kurumlarının bu yönetim tarzını değiştirmeleri gerekir. Yani oturup, buradan Varto’daki cemeviyle ilgili yorum yapmamaları gerekir. O yorumu gidip Varto Cemevi’nin önünde yapmaları gerekir. ‘Biz Dersim’deki şu cemevinin yanındayız, onu ezdirmeyiz’ deyip 2 gün sonra o cemevini unutmamanız lazım. Belki bütün sorunların başı, istisnaları tenzih ederek söylemeliyim ki, Alevi kurum yöneticilerinin, Alevi mücadelesini dava olarak içselleştirememeleri, görev süreci bitince mücadelen ellerini eteklerini çekmeleridir’ diye konuştu.
“ETE KEMİĞE BÜRÜNMÜŞ BİR STRATEJİK EYLEM PLANI GÖRMEDİM”
Attila Taş, AKP’nin Alevilere uyguladığı politikalar karşısında Alevi kurumlarının, Alevi toplumunun yapması gerekenleri ise şöyle anlattı:
“İlk olarak Alevi kurumları oturup ‘Bizde ne çağ dışı kaldı, acaba neyi eksik yapıyoruz? Modernize etmemiz gereken şeyler nedir? Yeni dünyada yeni örgütlenme modelleri nelerdir?’ diye tartışmalı. Sosyal medyada Alevi kurumlarının sayfalarına bir bakalım, profesyonel değil, takipçileri neredeyse yok gibi. İnternet sayfalarına bakalım. Bomboş, yani belki bir yıl önce güncellenmiştir. Alevi örgütleri sosyal medyada bile örgütlenmenin derdinde değil. İkincisi genç, genç, genç, kadın, kadın, kadın. Bunlar yoksa yoksunuz zaten. Görünenden de yok. Neden yok bunlar?
Alevi kurumlarının ilk yapması gereken bir an önce kendilerini sahaya atmalarıdır. Cemevi Başkanlığı kurulmasının konuşulmaya başlanması çok uzun zaman oldu? Ben ete kemiğe bürünmüş bir stratejik eylem planı görmedim. Ete kemiğe bürünmüş bir eylem de görmedim. Yani ‘biz Cemevi Başkanlığı’na karşı şu eylem planıylarıyla itirazımızı yapacağız, süreklilik arz eden, kesintisiz şu eylemleri hayata geçireceğiz’ diye bir adımlarını görmedim.”
PİRHA- ÇEDES projesine ilişkin konuşan PSAKD Diyarbakır Şubesi Cemevi Eşit Başkanı Aydın Atlı, “Anaokullarında ve tüm okullarda mescitlerin zorunlu hale getirilmesine baktığımızda da artık ülkemizin bir İslam cumhuriyetine doğru koşar adımlarla gittiğini görüyoruz” dedi ve bunun sadece Alevilerin sorunu olmadığını ekledi.
AKP iktidarında eğitim politikaları, büyük oranda dini eğitim ve ‘tek din-mezhep’ öncelenerek oluşturuldu. Öğrencilerin ve velilerin tercihlerini görmezden gelen eğitim politikaları nedeniyle dini eğitimin ağırlığı, hemen her yıl katlanarak arttı.
Kamuoyunda büyük tepki çeken “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum” (ÇEDES) adı altında okullara imam atanması projesi, eğitimin daha da dinselleştirilmesi tartışmalarını alevlendirdi. Öğrencilerin adeta Diyanet’e tesliminin önünü açan proje kapsamında Eskişehir ve İzmir’de yer alan 842 okula, “manevi danışman” adı altında imam, müezzin ve vaiz gibi din hizmetlerinde çalışan kişiler atandı.
ÇEDES projesiyle okullarda imamların derse girmesinin önünü açan Milli Eğitim Bakanlığı (MEB), şimdi de okul öncesi eğitim kurumlarında mescidi zorunlu hale getirdi.
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD)Diyarbakır Şubesi Cemevi Eşit Başkanı Aydın Atlı, ÇEDES projesine ilişkin PİRHA‘ya konuştu.
Son dönemlerde okullara yönelik uygulamaya konan ÇEDES projesinin ismine bakıldığında çok da itici gelmediğini ama asıl önemli olanın altındaki gerçeklere bakmak olduğunu belirten Atlı, okullara fahri imam atanmasıyla ilgili olarak, “Bizim bildiğimiz rehberlik çalışmalarına rehberlik öğretmenleri katılır. Şimdi artık bunları da ekarte edip çocuklarımızı direk imamlara teslim ediyorlar. Pedagojik eğitim almamış kişilerin bu tür rehberlik çalışmaları yapmaları, tabii ki çocuklarımızın ilerideki öğrenim hayatları açısından çok sakıncalı” dedi.
“ÇEDES’E SADECE ALEVİLER DEĞİL TÜM TOPLUM KARŞI ÇIKMALI”
Buradaki amacın sorgulanması gerektiğini ifade eden Atlı, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Aslında buradaki amaç bütün okulları imam hatipleştirmek, bütün dersleri zorunlu din dersine yöneltmek. Son dönemlerde anaokullarına zaten zorunlu din dersleri getirilmişti. Anaokullarında ve tüm okullarda mescitlerin zorunlu hale getirilmesine baktığımızda da artık ülkemizin bir İslam cumhuriyetine doğru koşar adımlarla gittiğini görüyoruz. Buna sadece Alevilerin karşı çıkması gerekmiyor. Bu bütün toplumun, Türkiye toplumunun bir sorunudur. Buna acilen karşı çıkılmadığı müddetçe ileride çok büyük sorunlarla karşılaşacağız.
Tüm toplum olarak, demokratik sivil toplum kuruluşları ve bütün siyasi partiler olarak buna karşı çıkmak gerekiyor. Sesimizi yükseltmemiz gerekiyor. ÇEDES projesinin iptal edilmesi için bir an önce insanların sahaya inip seslerini yükseltmesi gerekiyor.”
PİRHA-Psikolog Dr. Gözde Özdikmenli’nin, 5. sınıf öğrencisi çocuğunun zorunlu din dersinden muaf tutulması için açtığı dava reddedilmişti. Bunun üzerine Özdikmenli son çare olarak çocuğunun muaf tutulması adına din değiştirmek zorunda kaldı ve Hristiyan olmayı seçti. Özdikmenli’nin E- devlet üzerinden yaptığı din değişikliğiyle birlikte talebi kabul edildi ve çocuğu din derslerinden muaf tutuldu.
Muğla’da yaşayan Psikolog Dr. Gözde Özdikmenli’nin, 5. sınıf öğrencisi çocuğunun zorunlu din dersinden muaf tutulması için açtığı dava ‘din dersi hukuka uygun’ denilerek reddedilmişti.
Özdikmenli, çocuğunun okulda dini eğitim almasını psikolojik açıdan uygun bulmadığından, din derslerinden muaf tutulmasını isteğini ancak İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’nden başka bir dine mensup olduklarına dair belge istendiğini de belirtmişti.
Özdikmenli Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararları olmasına rağmen yerel mahkemeden olumsuz yanıt alınca son çare olarak çocuğunun din dersinden muaf tutulması için Hristiyan olmayı seçti.
Özdikmeli, yaptığı din değişikliğiyle E- devlet üzerinden aldığı belgeyle birlikte İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’ne başvurarak çocuğunun din kültürü ve ahlak bilgisi derslerinden muaf tutulmasını talep etti. Özdikmenli’nin talebi ‘farklı bir dine mensup oldukları’ gerekçesiyle kabul edildi ve çocuğu din derslerinden muaf tutuldu.
“ÜLKEMİZDE ADALET SİSTEMİNİN DURUMU ORTADA”
Din kültürü ahlak bilgisi dersinden muafiyet taleplerinin kabul edildiğini sosyal medya hesabından da paylaşan Özdikmenli, şunları dile getirdi:
“Öğrendiğimde gözyaşlarımı tutamadım. Bir buçuk yıl süren davayı kaybetmemize rağmen, benim Protestan Hristiyan olmamla birlikte oğlum zorunlu din dersinden muaf olabildi. Rab İsa’ma şükürler olsun diyorum. Ülkemizde adalet sisteminin durumu ortada. Günün birinde dindar bir insan olacağım aklımın ucundan geçmezdi ama uğradığımız haksızlıklar ve oğlumun geçirdiği hastalık sonrasında ben artık eskisinden farklıyım.
“DİN DEĞİŞİKLİĞİ YAPILARAK ZORUNLU DİN DERSLERİNDEN MUAF OLUNABİLİR”
E-devlet üzerinden din hanesini değiştirip bunu çocuğunun okuluna dilekçe ile belgelendiren kişilerin çocukları din dersinden muaf olabiliyorlar. Ben kağıt üstünde kalmasın dedim ve gerçekten Hrıstiyan oldum. Hukuki mücadele verip benim gibi kazanamayan tüm insanlar için dua ediyorum; “Rabbim sen yücesin, sen merhametlisin, sen şefkatlisin. Din ve vicdan özgürlüğünü ülkemizde gerçek anlamda sağla. 9 yaşındaki minicik çocukların zorla din dersine maruz kalmamaları için gerekeni yap. Hiçbir anne babayı, istemediği bir şeyin çocuğu üzerinden zorunlu kılınması durumu ile sınama. Tüm kardeşlerimi koru ve esenliğini bizlerden eksik etme.”
“BİR DİLEKÇE İLE HERKES BU DERSLERDEN MUAF OLABİLMELİ”
Özdikmenli son olarak şunları aktardı:
“Bu ülkede birçok dinden insan var, Aleviler var, ateistler var vs. Sünni olsa bile çocuğunun din dersi almasını istemeyen veliler de var. Tüm bunların gözetilmesi ve din derslerinin zorunlu olarak herkese dayatılmaması gerekir. İlkokul 4. sınıfta bu ders zorunlu olarak verilemeye başlanıyor. O yaşta çocukların soyut düşünmeleri gelişmemiş durumda. Belirli bir seviyeden sonra seçmeli verilebilir. Herhangi bir insan çocuğunun din derslerinden muaf tutulmasını istiyorsa bu yolu izleyebilir. Bu durum üzücü ne yazık ki. Aslında bir dilekçe ile herkes bu derslerden muaf tutulabilmeli. Kimse bir şey ispat etmek zorunda kalmamalı. İnsan haklarına aykırı bir durum var. Bunun için toplumsal anlamda mücadelemizi vermeye devam edeceğiz.
“HUKUKİ YOLLARA BAŞVURDUĞUMUZDA BİR KISIRDÖNGÜ YAŞIYORUZ”
Biz yerel mahkemeye başvurduk. Anayasa Mahkemesi (AYM) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararları olmasına rağmen talebimizi reddetti. Yerel mahkemenin kararını AYM’ye götürmemiz gerekiyor. Zaten biz AYM kararlarını emsal olarak sunduk buna rağmen yerel mahkeme ret verdi. Yani bir kısır döngü söz konusu. Lehte olan kararlar var ve uygulanmamakta ısrar ediliyor. Bu mahkeme süreçleri yıllar alıyor, uzun sürüyor. O zamana kadar çocuklarımız bu dersleri almak zorunda kalıyorlar. Bundan dolayı biz de böyle bir yola başvurduk.
“VELİLER NÜFUS MÜDÜRLÜĞÜ’NE GİDİP DİN DEĞİŞİKLİĞİ TALEBİNDE BULUNABİLRİLER”
Benim zaten Hristiyanlığa ilgim vardı. Geçtiğim için memnunum şimdilik. Çocuğunun zorunlu din derslerinden muaf tutulmasını isteyen herkes nüfus müdürlüklerine gidip din değişikliği talebinde bulunabilir. Ardından E-devletten bir belge alıp okullara başvurabilir. Bu konuda zorluk çıkarmıyorlar, hemen kabul ediyorlar.”
PİRHA- 6’lı masanın anayasa değişikliğine ilişkin paylaştığı taslağı değerlendiren Eski AİHM Yargıcı Rıza Türmen, “6’lı masanın AİHM kararlarına ne kadar saygılı olduğunu gösteren ilk test bu zorunlu din dersleri ile ilgili verilen kararları uygulamak olacaktır” dedi. Türmen ekledi: Bugün zorunlu din dersleri ile ilgili AİHM kararlarını uygulayacağını söyleyemeyen bu 6’lı masa iktidara geldiği zaman Alevilerin sorunları ile ilgili ne yapacak, belli değil.
CHP, İYİ Parti, Saadet Partisi, DEVA, Gelecek Partisi ve Demokrat Parti liderlerinin oluşturduğu 6’lı masa, aylardır üzerinde çalıştığı ‘Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’e ilişkin anayasa değişikliği çalışmasını geçen hafta Ankara’da ilan etti.
84 madde ve 9 başlıkta toparlanan anayasa taslağının içeriğinde hak ve özgülüklerin genişletilmesinden devlet kurumlarının yeniden yapılandırılmasına kadar birçok konuda değişiklik yer alıyor.
Eski Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Yargıcı Rıza Türmen, 6’lı masanın anayasa değişikliğine ilişkin paylaştığı taslağı PİRHA’ya değerlendirdi.
Söz konusu taslakta eksiklikler olduğunu belirten Türmen, taslağın içeriğinde Alevilere, Kürtlere, emekçilere dair bir düzenleme bulunmadığını kaydetti. Taslağın umut verici olmadığını da ifade eden Türmen, zorunlu din derslerinin kaldırılması konusunun 6’lı masanın AİHM kararlarını uygulamadaki samimiyetinin bir göstergesi olacağını söyledi.
Masanın etrafında oturan 6 siyasi partinin tamamen farklı dünya görüşlerinden ve ideolojilerden olmalarına rağmen ortak hareket ediyor olmalarının önemli olduğunu vurgulayan Türmen, “Seçimlere giderken kurulan bu ortaklık insanlara güven veren, umut veren bir şey. İnsanlar içinde bulunduğumuz koşullardan çok rahatsızlar. Bu 6’lı masa iktidara gelirse yaşanan sorunlara çözüm bulabilecek mi? Bununla ilgili soru işareti var kafalarda. Bu soru işaretine yanıt olması bakımından açıklanan anayasa taslağı büyük önem arz ediyor. Taslağın içinde önemli sorunlar var. Bu taslak Türkiye’nin hiçbir sorununa çözüm getirmiyor. Ne Alevi sorununa ne Kürt sorununa ne tahıl sorununa ne emekçilerin, işçilerin sorunlarına ne de başka sorunlara” şeklinde konuştu.
“6’LI MASA, AİHM KARARLARINA NE KADAR SAYGILI OLDUĞUNU GÖSTERMELİ”
Açıklanan taslağın bir anayasa değişikliği olduğunu anımsatan Türmen, Alevilerle ilgili meselelerin en çok değişiklik yapılması gereken ve en kolay değişiklik yapılabilecek konuların başında geldiğini söyledi.
Zorunlu din dersleri ile ilgili AİHM kararlarının olduğunu ifade eden Türmen, şunları dile getirdi:
“Türkiye bu AİHM kararlarını uygulamak zorunda. Şu ana kadar uygulanmadı. Bunlar 6’lı masa olarak uygulayacağını söylüyor. 6’lı masanın AİHM kararlarına ne kadar saygılı olduğunu gösteren ilk test bu zorunlu din dersleri ile ilgili verilen kararları uygulamak olacaktır. Açıklanan taslağa baktığımızda bu konuya hiç yer verilmemiş. İdeolojilerin de ötesinde çocuklarla ilgili problem var. Alevi çocukları evde öğrendikleriyle okulda öğrendikleri arasında büyük fark görüyor. Okullarda verilen din kültürü dersleri doğrudan doğruya din dersi niteliği taşıyor. Dini pratikler öğretiliyor. Bu durum çocuklara zarar veriyor, travma yaşıyorlar. Küçük çocukların iyi yetişmesi, iyi eğitim alması meselesi var.
“6’LI MASA ALEVİLERİN SORUNLARINI NASIL ÇÖZECEK, BUNA DAİR BİR ŞEY YOK”
Bir anayasa değişikliği yapılacaksa halihazırda verilmiş kararlar var. Bu kararlar hemen uygulamaya konulabilir. Açıklanan taslakta ne yazık ki bunlara yer verilmemiş. Bu açıdan bu taslak umut vermedi. Alevilerin cemevi sorunu var, Aleviliğin tanınması sorunu var. 6’lı masa iktidara geldiğinde bu sorunlar ne olacak? Bugün zorunlu din dersleri ile ilgili AİHM kararlarını uygulayacağını söyleyemeyen bu 6’lı masa, iktidara geldiği zaman Alevilerin sorunları ile ilgili ne yapacak, belli değil.”
“YASALAR ÇIKARTILIRKEN ALEVİLERLE GÖRÜŞÜLMELİ, NE İSTEDİKLERİ SORULMALI”
Hükümetin torba yasa içerisinde Meclis’e getirerek yasalaştırdığı cemevleri ile ilgili düzenlemeye de değinen Türmen, “Bu çok ayıp bir yasa. Devlet Aleviliği tanımaktan tamamen vazgeçti artık. Alevilik kültürel bir mesele değil. Alevilik bir inanç. Bu AİHM kararlarında da yazıyor. Hala devletin Aleviliği kültürel bir hareket olarak, İslam’ın bir kolu olarak görmesi kabul edilebilir bir şey değil. Aleviler de bu yasaya karşı itirazlarını dile getirdiler. İktidar Alevileri memnun etmek, oylarını almak için böyle bir yasa çıkardı ancak yapmasa daha iyiydi. Kaş yapayım derken göz çıkardı. Din kültürü ve ahlak bilgisi derslerinde okutulan kitaplarda defalarca değişiklik yapıldı ama Alevileri tatmin eden bir sonuca ulaşılamadı. Çünkü bütün yapılanlar Alevilere sorulmadan, onların görüşü alınmadan, tepeden aşağıya doğru yapılıyor. Halbuki bunlar yapılırken Alevilerle konuşulsa, Alevilerin ne istediği sorulsa ve ondan sonra yasalar çıkartılsa sonuç başka türlü olurdu” dedi.
PİRHA- İstanbul 3. İdare Mahkemesi, Anayasa Mahkemesinin zorunlu din dersleri ile ilgili ‘ihlal’ kararını tanımadı. Mahkeme, bir ailenin çocuklarının zorunlu din dersinden muaf tutulması talebinin reddedilmesi kararının iptali davasında ‘ret’ kararı verdi.
T24’ten Candan Yıldız’ın haberine göre, İstanbul 3. İdare Mahkemesi, Anayasa Mahkemesinin ‘ihlal’ kararına rağmen, bir ailenin çocuklarının zorunlu din dersinden muaf tutulması talebinin reddedilmesi kararının iptali davasında ‘ret’ hükmü verdi. Mahkeme, Ankara 10. İdare Mahkemesi ve Danıştay 8. Dairesi’nin kararına atıf yaparak ret kararı verdi.
İstanbul Sancaktepe’de yaşayan aile, Osmangazi İlkokulu’nda okuyan 4. sınıf öğrencisi kızlarının zorunlu olarak okutulan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinden muaf tutulması için 1 Mart 2022’de Sancaktepe İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’ne başvurdu. İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü bu başvuruyu reddetti.
Ardından aile, ret kararının iptali için İstanbul 3. İdare Mahkemesi’ne başvurdu. Anayasa Mahkemesi’nin 7 Nisan 2022 tarihli kararına atıf yapıldığı başvuruda, Zorunlu Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin ‘Sünni Müslüman inancına dair anlatılar içerdiği, laiklik ilkesi gereği devletin tüm inançlara eşit mesafede olması gerektiği, bunun gereği olarak din dersleri dini eğitim niteliğinde olmaması gerektiği, bu niteliklere haiz olmayan din derslerinin zorunlu kılınmasının hukuka aykırı’ olduğu savunuldu.
YEREL MAHKEME, AYM’NİN İHLAL KARARINI TANIMADI
Ancak 3. İdare Mahkemesi AYM’nin ihlal kararına rağmen ailenin iptal istemine ret kararı verdi.
3. İdare Mahkemesi ret kararına gerekçe olarak, Ankara 10. İdare Mahkemesi ile Danıştay 8. Dairesi’nin kararlarını gösterdi. O kararda Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi ders müfredatının 2007-2008 eğitim öğretim yılında yenilendiği, yeni müfredatın din eğitimi dersi niteliği taşımadığı, içerik olarak din kültürü ve ahlak bilgisi öğretimi kabul edilmesi gerektiği belirtildi.
“MAHKEMELER UZUN SÜREDİR AYM VE AİHM’NİN KARARLARINI YOK SAYIYOR”
Konuyla ilgili konuşan ailenin avukatı Seyit Sönmez, “Mahkemeler uzun süredir Anayasa Mahkemesi ya da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarını yok sayıyorlar. Bu dosyada da böyle oldu. Yerel mahkeme, müfredatın din eğitimi olmadığı, ahlak bilgisi eğitim olduğu yönünde karar verdi. Buna dayanarak iptal başvurusu reddetti. Ama bu karar mahkum edilmiş bir karar AYM tarafından. Bunu görmezden gelmek ya büyük bir bilgi eksikliği ya da AYM kararlarını yok saymak demek” dedi.
PİRHA – Hukukçu Kamil Ateşoğulları, cemevleri ile ilgili Cumhurbaşkanlığı Kararnamesini yorumladı. Söz konusu kararname için “Her şeyin ucu açık bırakılmış” diyen Ateşoğulları, hukuki itiraz sürecinde Alevi federasyonlarının sokak eylemleriyle birlikte diplomatik girişimlerde de bulunmaları gerektiğini vurguladı.
Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’yle cemevlerini Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlayan karara tepkiler devam ediyor.
“ÇÖZÜM YENİ BİR ANAYASADA!”
AKP hükümeti tarafından kurulan Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın, Alevi sorununa çözüm sağlamayacağını belirten 18. Dönem Ankara Milletvekili/Hukukçu Kamil Ateşoğulları, düzenlemenin detaylarını değerlendirdi. Ateşoğulları, Cemevi Başkanlığı’nın “Eşit yurttaşlık” taleplerine karşılık vermediğine vurgu yaparak şunları söyledi:
“Cem Vakfı’nın açmış olduğu bir dava ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararı söz konusu. Hükümet şimdi ‘Bu davanın gereğini yerine getirdik. AİHM’in kararlarına uyuyoruz’ diyeceklerdir. Oysa Alevilerin istediği çimento, beton falan değil. Aleviler cemevlerinin statüsünün tanınmasını istiyor. Çünkü Avrupa Birliği’nin, Alevilerle ilgili 2004’te verdiği bir karar var. O dönemde görüşmeye ben gitmiştim. Gelen kurumlar da ‘Alevilik resmen tanınmalı’ diyordu. ‘Cemevleri yasal statüye kavuşturulmalı, zorunlu din dersleri de zorunlu olmaktan çıkmalı’ talebi vardı. Ancak bunlar hiçbir zaman yerine getirilmedi.
Şimdi cemevlerine bir takım yardımlar yapmak, cemevlerinin statüsünü kazanması anlamına gelmiyor. Anayasal güvence altına alınması için çeşitli yasalarda ‘cami, mescit, kilise, havra, sinagog’ gibi ibareler var. Oraya cemevlerini de ekleyebilirlerdi ama yapmadılar. Bir tek Enerji Piyasası Kurumu’nun 2003’te aldığı bir karar vardı, orada sanırım yanlışlıkla ‘Cemevi’ de eklenmişti. Ne İmar Yasası’nda, ne Köy Kanunu’nda ne de devlet yasalarının hiçbirinde cemevi yok. Bunun çözümü yeni bir anayasadadır. Demokratik bir cumhuriyetin, çoğulculuğu esas alan bir anayasaya ihtiyacı var. Türkiye’de hem dil anlamında hem de inanç anlamında çoğulcu bir yapı var ve bu yapı kabul edildiği zaman zaten bu kavgalar da çatışmalar da biter diye inanıyorum. Yani Türkiye’de demokratikleşmeye ihtiyaç var. Ancak bu iktidarla da olmaz. Şimdi seçimde AKP gitse, bir başka hükümet gelse gene değişecek fazla bir şey olmayacak. Bu bir hükümet sorunu değil, bir devlet mantalitesi, bir paradigma olayıdır.”
“3 ALEVİ FEDERASYONU ÇOK CİDDİ ŞEKİLDE ÇALIŞMASI GEREK”
Kamil Ateşoğulları, söz konusu Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nde cemevlerinin bir tanımlamasının olmadığının altını çizerek “Oluşturulan maddelerde ‘… imkanları dahilinde yapabilir, edebilir’ gibi ifadeler kullanılmış. Yani her şeyin ucu açık. Bunun aksine yasa oluşturulurken ‘yapar, eder’ gibi kesin ibareler kullanılmalıydı.
Hukuki itirazın önce Danıştay’da açılacak davayla başlayabileceğini söyleyen Kamil Ateşoğulları, sonraki aşamaların Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi olduğunu da belirtti. “Danıştay’dan bir sonuç alınacağını sanmıyorum” diyen Kamil Ateşoğulları, konunun hukuksal bir sürece yayılacağını vurguladı. Ateşoğulları şöyle devam etti:
“Bu iş Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne kadar gidecektir. Orada da ilgili sözleşmenin 9. ve 14. maddelerine göre dava açılıyor ancak ne olacak o da belli değil. Bu süreç daha 3-5 yıl kadar sürer gider. O zamana kadar da hükümet, Cemevi Başkanlığı ile ilgili atamalarını yapar. Ayrıca kendi kurdurdukları Alevi kurumları var, onları da bu süreçte besler, büyütürler. Ama bu süreç içerisinde 3 Alevi federasyonunun çok ciddi şekilde çalışması gerekiyor.
Hükümetin değişmesi halinde bile fazla bir şey beklemiyorum. O yapıdan doğrusu bir demokrasi çıkıp çıkmayacağı konusunda endişem var. Bunlar tanıdığımız, geçmişini bildiğimiz insanlar. Yani bu durumda hak alma mücadelesinin şiddete bağlı olmadan başka yolları olmalı.”
“HUKUKSAL SÜREÇ EYLEMLERLE DESTEKLENMELİ”
Hazırlanan düzenlemede zayıf gördüğüm nokta şu: Alevilerin tek sorunu cemevleri değil aslında. Ama cemevlerini kabul etmeleri Aleviliği de kabul etmeleri anlamına geldiği için daha çok cemevleri konusunda direniyorlar. İkincisi, Diyanet konusunda direniyorlar. Bir de zorunlu din dersleri konusu var. Bu konuların çözülmesi için Alevi örgütlerinin çok ciddi hukuksal mücadele vermesi gerek. Tabii bu hukuksal süreç, eylemlerle de desteklenmeli.
Hükümet, ortağı Devlet Bahçeli gibi ‘Cemevleri Alevilerin ibadethanesidir’ gibi bir söz kuramıyor çünkü kendi tabanını kaybetme durumu var. Bahçeli’nin bu sözü mahkemelerde kullanılamaz ancak bu söz AKP’ye karşı yapılacak görüşmelerde kullanılabilir. Aleviler, eşzamanlı sokak eylemleri yaparken bir de diplomatik girişimleri olmalı. Mesela Venedik Komisyonu ya da Avrupa’da çeşitli kuruluşlar var. Alevi örgütlerinin, Anayasa çalışmaları sırasında çıkan yasaları, temel hak ve özgürlükler bağlamında, o mecraları da harekete geçirmeleri gerekir.”
TÜRKİYE, AİHM’E EN FAZLA PARA AKTARAN ÜLKELERİN BAŞINDA!
Türkiye’nin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne en fazla maddi destek veren ülkelerin başında geldiğini belirten Kamil Ateşoğulları, Alevi sorunuyla ilgili Avrupa’dan gelecek olası kararları ise şu sözlerle değerlendirdi:
“AİHM’e en çok para aktaran ülke Rusya. 2. sırada ise Türkiye var. Avrupa’nın iyi bir pazarlıkçı yanı var. Churchill’in bir sözü var, her zaman göz önünde bulundururum. Diyor ki ‘Ebedi dostluk yoktur, ebedi düşmanlık da yoktur ama ebedi çıkar vardır’. Avrupa’da işte böyle. Sonuçta Avrupa sana silah satıyor daha ne yapacak? Yani bunların hepsini bir araya getirdiğinizde ‘Bir zamanlar Roma’da hakimler vardı’ derlerdi, şimdi kaldı mı kalmadı mı bilmiyorum!
Örneğin DİSK’e bağlı Emekliler Sendikası’nı 2 defa kurduk ve kapattılar. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, verdiği ilk karar sonrasında ters bir karara imza attı. İlk kararında ‘çalışanlar, işsizler, ev kadınları ve emekliler sendika kurabilir’ denilmişti. Sonrasında ise öyle bir karar verdi ki hükümet AİHM kararıyla sendikayı kapattı.”
PİRHA-Prof. Dr. Ayhan Yalçınkaya, ‘Aleviler ne yapmalı?’ yazı dizisinin ikinci bölümünde Alevilerin zayıf karnının dedeler olduğunu belirterek, “Dedeler Alevilik içinde ciddi bir laiklik tartışmasını kışkırtıyor. Alevilerin artık laiklik gibi bir sorunu olmaya başlıyor. Ve dahası dedelik giderek bir ekonomiye doğru evrildikçe ister istemez ekonomik öncelikler ve dedeliğin esasen talibe hizmetle sınırlı ve talibe karşı bir borç ilişkisi olduğu unutuluyor” dedi.
AKP Hükümetinin, Alevi sorununa yaklaşım yöntemleri tartışmaları günden güne arttırıyor. Toplumun ‘Eşit yurttaşlık’ taleplerine karşılık cemevlerine maddi yardımda ısrar eden siyasal iktidar, “Milli Birlik ve Beraberlik Çalışması” kapsamında asimilasyonda ısrar ediyor.
“Alisiz Alevilik” tartışmasını tekrar gündeme getiren Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2 Eylül’de sarf ettiği “Allahsız Alevilik olmaz, Muhammedsiz Alevilik olmaz, Alisiz Alevilik olmaz, dinsiz, imansız, amelsiz sadece ve sadece sapkın zevklerin üzerine bina edilmiş Alevilik de olmaz, Müslümanlık da olmaz, Türklük de olmaz, Kürtlük de hatta insanlık da olmaz” sözleri Prof. Dr. Ayhan Yalçınkaya’nın da üzerinde durduğu başlık oldu.
Prof. Dr. Ayhan Yalçınkaya, Erdoğan’ın Alevilik tarifini “Biz adeta bu söylemde insanlık dışına çıkarılmakla, insan olma vasfımızın ortadan kaldırılmasıyla kurban edilemeyen; çünkü kanımız mekruh, malımız helal ama öldürülebilir varlıklar derecesine indiriliyoruz” sözleriyle eleştirdi.
Erdoğan’ın sarf ettiği sözlerin son derece tehlikeli olduğunu belirten Yalçınkaya, şunları dile getirdi:
“İşte bu Cumhuriyet tarihinde hiç yapılmamış, dile gelmemiş olan bir şeydir. Cumhuriyet tarihi boyunca Aleviler çok çeşitli biçimlerde görülmüşlerdir. ‘Batıl inançlı, sapık, Türk kültürünün barbar unsurları’ biçiminde görülmüşlerdir. Ama her zaman onun insan olduğunu da kabul etmiştir. 1. sınıf yurttaş olduğunu ise kabul etmemiştir. Yani bir Alevi eninde sonunda biçimsel olarak bu hukuk sisteminin bir parçasıdır, bir insandır ve siz onun dışarısına çıkaramazsınız. Bu çok büyük bir adım. Artık insan olmaktan çıkarıldığınızda hukuk sisteminin dışına atılıyorsunuz. Dolayısıyla burada yapılan şey ‘İslam içi İslam dışı’ tartışmalarını falan bence bitirmiştir. Eğer Alevi örgüt ve kurumları bu söylemin vahametini fark edebilseydi doğrudan bunun üstüne bir şey söylemeleri gerekirdi. Çünkü ‘insan olmaktan çıkarmak’ demek sadece ve sadece ahlaken birilerini sapık olarak yargılamak değil. Bunu bir siyasi aktör söylüyorsa derdimiz ahlak olmamalı. Bu da AKP’nin saldırılarında artık ne kadar sınır tanımayacağına işaret ediyor.”
“ALEVİLERİN MEVCUT HAK VE TALEPLERİ DAHA BETER HALE GELECEKTİR”
Prof. Dr. Ayhan Yalçınkaya, yapılacak seçimler sonrasında iktidarın değişmesi durumunda Alevi toplumunun rahat bir nefes alamayacağını da söyledi. Yalçınkaya, Kemal Kılıçdaroğlu’nun seçilmesi durumunda Alevilerin mevcut hak ve taleplerinin AKP’ye yönelttiklerinden daha beter hale geleceğini savunarak şöyle devam etti:
“Ancak AKP’nin gidişi genel anlamda toplumun biraz gevşemesine, bu kutuplaşmaların azıcık belki sönümlenmesine vesile olabilir. En azından konser iptallerinin olmadığını görür insanlar. Belki kamu kaynaklarının paylaşımında küçük düzeltmeler de olabilir. Muhtemelen sembolik düzeyde bir tane de vali, emniyet müdürü atanabilir. Fakat Alevi olarak kesinlikle rahat etmezler. Eğer Kılıçdaroğlu seçiminden söz ediyorsak, kaldı ki Kılıçdaroğlu dışında biri seçilirse zaten durum daha vahim, Kılıçdaroğlu’nun seçileceği varsayımıyla söyleyeyim, eğer seçilirse Alevilerin mevcut hak ve talepleri AKP’ye yönelttiklerinden çok daha beter hale gelecektir. Ama öbür taraftan toplumsal gerilimin seviyesi düşeceği için Aleviler daha rahat bir nefes alacaktır. Örneğin cemevlerinin ibadethane olarak kabulü, ibadethane olarak çeşitli haklardan yararlanması kesinlikle olmayacaktır. Hatta Kılıçdaroğlu zihniyeti Kültür Bakanlığı içerisinde bir daire dahi kuramaz. Kişisel olarak Kılıçdaroğlu aleyhine konuşmuyorum. CHP’nin temel politik aksı üzerine bunları söylüyorum. Yoksa kesinlikle Kılıçdaroğlu şu an tek adaydır ve Kılıçdaroğlu’ndan başka şu anda bir seçenek yoktur. Çünkü altılı masanın başka bir seçeneği yok. Ben de Kılıçdaroğlu’na oy vereceğim. Ama CHP’nin tarihsel hattını izlediğimde kesinlikle Alevilerin hak ve taleplerinde bir milim bile ilerleme olmayacağını, hatta daha da gerileme olabileceğini düşünebiliriz. Daha korkutucu senaryoları düşünmek bile istemiyorum. Çünkü Maraş ve Sivas CHP’nin siyasal ortaklığında tezgahlandı. ‘Karaoğlan’ diye bağrımıza bastığımız Bülent Ecevit, Maraş Katliamı’nın gizli belgelerini senelerce kasasında kilitli tuttu. Kılıçdaroğlu’nun örneğin sayın Erdal İnönü’den daha basiretli olduğunu düşünebiliyor musunuz? Ben düşünmüyorum. Aksine Ecevit’ten belki bir tık daha az devletin evladıdır ama kesinlikle İnönü’den kat kat fazladır.”
“BUNDAN DAHA İYİ BİR SAĞA KAYMA İŞARETİ OLABİLİR Mİ?”
Prof. Dr. Ayhan Yalçınkaya’nın değerlendirmeleri arasında Alevi örgütlerinin giderek siyasal aktör olmaktan uzaklaştığı konusu da vardı. Alevi örgütlerinin kendi demokratik taleplerini dile getirmekten geri durmaya başladığını söyleyen Yalçınkaya şu yorumda bulundu:
“Alevilerin sağa kayması dediğim unsurlardan biri de bu. Bu demokratik talepleri yüksek sesle dillendirmek ve bunun mücadelesini vermekten vazgeçmeye başlamışsanız bu sizin sadece pasif kaldığınızı göstermiyor aynı zamanda bu taleplerin yavaş yavaş gündeminizden düştüğünü de gösteriyor. Bunun en tipik ifadesi, -dikkat edin son 10 yıla- Alevilerin aslında tek bir talebi var; ‘cemevleri ibadethanemizdir’. Bundan daha iyi bir sağa kayma işareti olabilir mi? Son 5 yılda şu talebi bile duymadık ‘Madımak utanç müzesi olsun’… Zorunlu din dersleri mesela her yıl gündeme geliyor, peki Alevi hareketinden bir ses duyuyor muyuz? Hayır. Veliler tek başlarına dava açıp mücadele etmek zorunda kalıyorlar. Oysa eşit yurttaşlık talebi epey kapsamlı talepler bütününün ifadesiydi. Siz sadece ve sadece dinsel bir talebin siyasal onayını esasen eşit yurttaşlığı buraya indirgemişseniz sağcılaşmışsınızdır.”
“DEVLETE BAĞLILIĞIN KENDİSİ ZATEN SAĞCILIKTIR”
Devlete bağlılığın kendisini zaten ben başlı başına bir sağcılık olarak görüyorum. Devlet takıntısı ile kendini sosyalist sayan hareketler de aslında sağcıdır. Diyelim ki Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Suriye’deki operasyonlarına karşı çıkmayan ve bunun Türkiye’deki Kürt sorunu ile ilişkisini anmayan bir sosyalist hareket sosyalist değil sağcıdır. Hacıbektaş’taki çalıştayda da bunu söyledim. ‘Siz nasıl bir araya gelebildiniz?’ dedim. Ancak sağcılaşarak bir araya gelmiş olabilirsiniz. Sağcıların solculaşmasından söz edemeyeceğimize göre sağcılaşarak bir araya gelmiş olabilirsiniz.
Alevi hareketinin sağ kanadında da belli bir esneme gördük kuşkusuz. Çalıştay bildirgesinde ‘Kürt sorunu’ lafı geçiyor. Önceden böyle bir sorunu Alevi Vakıflar Federasyonu’nun ya da Alevi Dernekler Federasyonu’nun telaffuz etmesini hayal bile edemezdik. Ama bu gene de sağcılaşmada buluşmadıkları anlamına gelmiyor. Şimdilik Alevi sağı kendi sınırları içinde bir adım attı, Kürt sorununu telaffuz edebildi ve yapısal sorunlara karşı duyarlılık geliştirebileceğini gösterdi ama hala aynı saha içerisinde. Diğerleri de bazı temel taleplerini geri plana iterek şimdilik sınırlı 3-5 taleple sağa doğru kaydı.
Yakaladıkları ‘birliktelik’ zeminini ben bunun henüz çok kaygan, belirsiz, sırat köprüsü üstünde durduğunu düşünüyorum. Hemen başka bir yöne evrilebileceğini düşünüyorum ama nihayetinde o bildiriyle bir söz verdiler. Hatta dikkat edilirse ‘sözleşme’ lafı geçiyor ki bu daha ağır bir durum. Sözden ötesini vermiş görünüyorlar. Öncelikle bu işbirliğini korumalarında yarar var. İkincisi bu statünün kesinlikle düşmanları, içeriden vurmaya çalışacaklardır. ‘Vay siz Ali’siz Alevilerle birlikte hareket ediyorsunuz’ diyeceklerdir ki başladılar. Yani yine bu mevcut oluşmuş dengeyi bozmaya çalışacaklardır. Öncelikle bu denge bir dinsel denge değil. Dolayısıyla hiçbir biçimde din üzerinden bir tartışma yürütmek, cevap vermeye çalışmak kesinlikle yanlış bir hamle olacaktır. Bu tamamen Alevilerin taleplerinin siyasal ifadesidir, dini ifadesi değil.
Prof. Dr. Ayhan Yalçınkaya, iktidar tarafından yapılan tüm saldırılara karşı ‘Alevi toplumu ne yapmalı?’ sorusunu da yanıtladı. Yalçınkaya, öncelikle Alevilerin, ezilen öteki halk ve topluluklarla birlikte hareket etmesi gerektiğini vurgulayarak şunları söyledi:
“Bazıları diyor ki ‘Aleviler artık sokağa çıksın’. Her siyasi hareket, doğal olarak kendini sokakta görünür kılmak ister ancak öncelikle sokakta görünür olmanın yolunun sadece miting, basın açıklaması yapmak olmadığı fark edilmeli. Sokakta görünür olmanın birden fazla yolu var. Ama siz bugün aşure etkinliklerini bile belediyeye yaptırıyor, malzemesini bile belediyeden sağlıyorsanız kusura bakmayın ama sokakta görünür olamazsınız. Zaten Alevilerin sokakta miting yapacak dinamik gücü hızla eridi. Elinizde çok az bir kuvvet var ve siz Aleviler olarak bunları sokağa sürerseniz bu kuvveti de kaybedersiniz. O zaman ne yapacağız? Sokaktan kaçalım mı? Hayır. Örneğin İstanbul Sözleşmesi’ne karşı kadınlar sokağa mı iniyor, erkeklere ‘gelmeyin’ diyen mi var? Buyurun alın pankartınızı, kadınların içinde sizin pankartınız da görünsün. Hatta bir slogan da siz üretin. Yani sokakta olmanın biçimlerini çoğaltacaksak o zaman Alevi + LGBT-İ, Alevi + Feminist, Alevi + Halkevi ya da Alevi + HDP gibi sokakta olmamızın önünde hiçbir engel yok. Böylece Alevilerin son 10 yıldır kendilerini izole ettikleri yalnızlığa son verir hem dostlarımızla ilişkilerimizi yeniden güçlendirir ve bu güçlenme sayesinde şunu söyleyebiliriz ‘Şimdi biz Alevi olarak sokağa çıkabiliriz’.
Biz Alevi olarak sokağa çıktığımızda hatırlayalım, büyük Alevi mitingleri, kurultayları bütün dostlarımız oradaydı. Sanmayalım ki onların hepsi Alevi örgütlerinden gelmişti. Hayır. Sendikalardan, siyasal partilerden katılanlar vardı.”
“ALEVİLERİN ZAYIF KARNI DEDELER”
Ayhan Yalçınkaya’nın dikkat çektiği bir diğer önemli başlık ise dedeler oldu. İnanç kurullarının olmaması gerektiğini söyleyen Yalçınkaya, örgütler ile şubeleri arasındaki ilişkilerin ise daha merkezi hale getirilmesi uyarısında bulundu. Prof. Dr. Yalçınkaya’nın aktarımları şöyle:
“En önemlisi de siyasal rejimin bu saldırılarına karşı bütün Alevi örgüt ve kurumlarının, politik olarak sağcısı ve solcusuyla birlikte, dinsel olarak erkan farklılıkları ne olursa olsun kendi şubelerine sahip olması gerekiyor. Anti demokratik bir şey söylüyormuşum gibi gelebilir ama idari olarak merkezileşmeyi arttırmaları gerekiyor.
Asıl önemlisi Alevilerin zayıf karnı, dedeler ne yazık ki. Dedeler Alevilik içinde ciddi bir laiklik tartışmasını kışkırtıyor. Alevilerin artık laiklik gibi bir sorunu olmaya başlıyor. ‘Alevilerin’ diyorum bakın ‘Aleviliğin’ demiyorum. Ve dahası dedelik giderek bir ekonomiye doğru evrildikçe ister istemez ekonomik öncelikler, ve dedeliğin esasen talibe hizmetle sınırlı ve talibe karşı bir borç ilişkisi olduğu unutuluyor. Dedeleri bu sınırlara nasıl çekeriz? Ocak örgütlenmesinin tümüyle çöktüğü bir düzlemden konuşuyoruz. Eğer ocak örgütlenmesi çökmeseydi bugün Hüseyin Dedekargınoğlu gibi biri karşımıza çıkabilir miydi? Hükümetle olan bütün ilişkilerde sinir ucu, Dedekargınoğlu’na ya da Ali Ekber Yurt’a çıkıyor.
“İNANÇ KURULLARININ TÜMÜ LAĞVEDİLMELİ”
Ocak sistemini gerçekçi olalım ki tekrar hayata geçiremeyiz. Peki bugün dedeleri kim kontrol edebiliyor bu durumda? Edebildiği kadarıyla gene mevcut dernek ve vakıflar yapıyor. Neden? Aynı nedenle; dedelik ekonomisi nedeniyle. Dolayısıyla Alevi örgütleri bunun aynı zamanda bir ekonomi olduğunu fark ederek bunu dinle hiç bulaştırmadan bu alanda hamleler yaparak, gerekirse dedeleri kontrol etmeyi başarmak zorunda. Bunun için de dedeleri daha fazla özerkleştiren ‘İnanç Kurulu’ gibi kurullar açıkça söylüyorum; bu kurulların tümü lağvedilmelidir. İnanç kuralları üzerinden giderek dedeler, örgütleri kontrol etmeye hevesleniyor ve kimi yerlerde bunu yapıyorlar. Onun için diyorum ki Alevilerin artık bir laiklik sorunu var. Dini iktidar, siyasi iktidarı kontrol etmeye kalkıyor. Kurullardan bağımsız olarak her bir örgüt, kendi cemevlerinde hizmet gören dedeleri kontrol etmeyi öğrenmelidir.”